FİKRET BAŞKAYA: Kemalizm bir burjuva ideolojisidir ve burjuva ideolojisinin çapı ne kadarsa Kemalizm’in çapı da o kadardır.

SÖYLEŞİ: HAVVA  AKDAĞ 

Paradigmanın İflası adlı kitabınızda İstiklal Savaşı’nın anti-emperyalist olmadığını, Kemalist rejimin aslında Bonapartizm olduğunu, lider kültünün ardına saklanmış bir burjuva sınıfı yaratma çabasının bulunduğunu, devlet eliyle modernleşmenin çok evvel başlatılmış olduğunu yazarak tabuları sarstınız. Tabii bunları söyleyince başınız bir hayli derde girdi. Aradan çeyrek asra yakın bir zaman geçti. Bir değerlendirme yaptığınızda yazdıklarınızın toplumda karşılık bulduğunu söyleyebilir misiniz? Resmî ideolojinin zırhında bir gedik açabildi mi?

 

Paradigmanın İflası 1991 yılının Nisan ayında yayımlandı. Aradan 30 yıla yakın bir zaman geçti ki, az değil. Bu zaman zarfında resmî ideolojide kayda değer bir aşınmanın olduğunu söyleyebiliriz. Fakat son dönemde İslamcı dalganın da kendi ‘resmî ideolojisini’ dayatması Kemalist resmî ideolojinin sınırlı bir ‘toparlanmasını’ sağlasa da aşınma devam edecektir. AKP ve bir bütün olarak İslamcı kanat Kemalist resmî ideolojiye karşı ama kendi resmî ideolojilerini onun yerine koymak istiyorlar. Oradan bir şey çıkmaz. Mesele, her türlü resmî ideolojiye karşı çıkabilmektir.

 

 

Kemalist ideoloji kendi aydınını yetiştirebilmiş midir? Günümüze ulaşan yayınlar (Kadro, Yön, Devrim vs.) Kemalist ideolojiyi ne derece yansıtmıştır? Ve solun ve sağın resmî ideolojiden bağımsız düşünememesinin sebebi nedir sizce?

 

Öncelikle neden egemen ideoloji demiyoruz da resmî ideoloji diyoruz? Şundan: Devletler bidayetten itibaren şiddete, baskıya ve teröre dayanarak inşa edilmiş aygıtlardır. Yine şiddete, baskıya ve teröre dayanarak da varlıklarını sürdürürler. Fakat egemen sınıflar içinde sürekli şiddet ve terör durumu ‘uygun’ değildir. Bu sorunu da bir ‘rıza’ veya aynı anlama gelmek üzere ‘gönüllü kabullenme’ yaratarak çözüyorlar. İşte egemen ideolojinin işlevi bu. Fakat bir egemen ideoloji yaratmak için kitlelerin hayatında az da olsa bir iyileşme, değilse bir umut yaratmak gerekir. Bu mümkün olmayınca resmî ideoloji dayatılıyor. Mesela Amerika, İngiltere, Fransa gibi ülkelerdeki ideoloji “egemen ideolojidir.” Türkiye’de Cumhuriyet kurulduğu dönemde emekçi kitleler lehine kayda değer bir şeyler yapılabilseydi bir resmî ideoloji zorlamasına gerek kalmazdı. Mesela radikal bir toprak reformu yapılsaydı, çiftçilere kredi ve girdi kolaylığı sağlansaydı, işçi haklarına ilişkin iyileştirmeler, teşkilatlanma, sendika kurma, ifade ve örgütlenme özgürlüğü gibi açılımlar yapılsaydı…

Resmî ideoloji resmî tarihe dayanır, resmî tarih onun hammaddesidir. Resmî tarih de yalana, tahrifata, yok saymaya… Resmî tarihçi bir ‘şanlı tarih’ yaratmaya girişir. Tarih, yeni egemen sınıfın veya rejimin ihtiyacına göre yeniden kurgulanır. Resmî ideoloji sadece düzenin zihin gardiyanları tarafından değil, yasalarla, mahkemeler tarafından da savunulur ve korunur. Devletin doğrularını tartışma konusu yapmak, mayınlı alana girmektir. Sansür ve oto-sansür yaratacak şekilde devlet her zaman Demokles’in Kılıcı gibi entelektüellerin tepesindedir. Resmî ideolojide bir gedik açılması ihtimaline karşı her zaman teyakkuzdadırlar. Öte yandan Kadro hareketi ve Yön, aslında resmî ideolojiye halkçı-sol bir renk katma girişimleriydi.

 

 

Millî Mücadele’nin Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki kurtuluş mücadelelerinde bir yankılanması oldu mu? Kemalizmin dünya siyaseti ve Komünist bloktaki yankısı, yeri nasıldı?

 

Bir Kurtuluş Savaşı’ndan söz edebilmek için o ülkenin sömürgeci-emperyalist bir gücün doğrudan sömürgesi olması gerekir. Osmanlı İmparatorluğu Birinci Emperyalistlerarası Savaş’ta savaşın taraflarından biriydi; yenilen taraftaydı. Savaş sonrasında bir ‘barış süreci’ yaşandı. O dönemde İngilizlerin teşvikiyle Yunanlar Batı Anadolu’yu işgal etti ve İngilizler desteği çekince zaten Anadolu’da tutunmaları mümkün değildi; böylece püskürtüldü.

Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı, bakiyesidir. Asıl savaş Harb-i Umumî’dir. Resmî tarih ‘Büyük Savaşı’ es geçmeyi yeğler. Sözünü ettiğimiz ‘barış sürecinde’ asıl mücadele Ermeniler, Anadolu Rumları ve Pontus Rumlarına karşı yürütülmüştür.

Türkiye Devleti hiçbir zaman “Büyük Devlet” kompleksinden kurtulamadı. Mazlum halklar ne zaman sömürgeci-emperyalist devletlerle kapışsalar hep sömürgeci-emperyalist güçlerin safını tuttu. Dolayısıyla resmî tarihin, resmî ideolojinin bir tekerlemesi olan “mazlum halklara kurtuluşun yolunu gösterme” söyleminin bir karşılığı yoktu. Mesela 1948 yılında Filistin toprağında Siyonist İsrail devleti kuruldu. Filistinliler katledildi, sürgün edildi, geri kalanı rehin alındı ve Türkiye Cumhuriyeti o Siyonist devleti tanıyan ilk Müslüman ülke oldu. 1955 yılında Endonezya’nın Bandung şehrinde bağımsızlığını yeni kazanan Asya ve Afrika ülkelerinin devlet başkanları ve halen kurtuluş mücadelesi veren hareketlerin liderleri meşhur Bandung Konferansı’nda bir araya geldi. O zaman Türkiye’nin Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’ydu ve konferansta sömürgeciler lehine lobi yaptı. Çetin bir Kurtuluş Savaşı yürüten Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi (FNL) sömürgeci Fransa’yı püskürttü, BM’deki bağımsızlık oylamasında Türkiye yine Fransa lehine oy kullandı. 1952 yılında da başkomutanı Amerikalı bir general olan askerî saldırı paktı NATO’ya üye oldu. Emperyalist bir askerî saldırı paktında Türkiye’nin ne işi olabilirdi? O tarihten sonra Türkiye artık bir Amerika-Batı uydusu konumuna girdi. Sadece dış politika yeteneğini kaybetmedi, iç politikada da -mesela ekonomi alanında- bağımsız politika uygulayamaz hale geldi. Onun için neden söz ettiğini bilmek önemlidir.

 

Biliyoruz ki 1925 Takrir-i Sükûn Kanunu’ndan beri solun başı Kemalizmle dertteydi. Merak ettiğim şu: Günümüzde sol-sosyalist dünya görüşünün -kaldıysa tabii- Kemalizme eklemlenmiş bir görüntü vermesi normal mi? Sol-sosyalist görüşün doktrin olarak Kemalizme bir burjuva düzeni olarak karşı çıkması gerekirken ve bu yüzden onca acılar çekmişken zamanla nasıl onu sahiplenen bir konuma evrilebildi?

 

Bir kere söylemek gerekir ki, sol-sosyalizm perspektifi ve mücadelesi asla sahneyi terk etmiş değil. Sovyet sisteminin çökmesi ve neo-liberal saldırının işçi sınıfının mücadele yeteneğini aşındırması, sosyal demokrat partilerin de neo-liberalizme teslim olması sosyalizmin öldüğü mânâsına gelmez. Birincisi, zaten Rusya’da çöken sosyalizm değildi; ikincisi neo-liberal saldırının yarattığı yıkım, mücadelenin canlanmasının şartlarını yarattı. Kaldı ki, insanlığın sosyalizm dışında bir geleceği yok… Bilen varsa söylesin!

‘Türkiye’deki Sol Hareket’ esas itibariyle iki resmî ideolojinin kesişme noktasında oluşmuş bir sol harekettir. Bunlardan biri, Kemalist resmî ideoloji, diğeri Sovyetik/Stalinist resmî ideolojidir. Bu iki resmî ideolojinin de ne sosyalizm, ne de Marksizm ile bir ilgisi var. Komintern (Üçüncü Enternasyonal) kurulduktan sonra dünyanın diğer yerlerinde kurulan Komünist partiler Sovyetler Birliği’nin uzantılarıydı. Üçüncü Enternasyonal’in ilkelerinden biri de ‘sosyalizmin anavatanını savunmak/korumaktı.’ Dünyanın her yerindeki komünist partilerine ‘koruma görevi’ verilmişti. Bunun dışında komünist partiler bir şey yapamadılar, yapmaları da mümkün değildi. Yani çok uluslu şirketin oralardaki uzantısı gibiydiler.

Türkiye Komünist Partisi ve diğerleri Moskova’dan yönetiliyordu. Resmî ideolojiden tam olarak bağımsızlaşmadan Türkiye’deki sol hareketin ciddi bir varlık göstermesi pek mümkün değildi. Tam olarak hiçbir zaman resmî ideolojinin dışına çıkılmadı. Gerçi insanlar çok büyük bedeller ödedi; hâlâ da ödüyorlar ama o zaaf bugün de varlığını koruyor. Rejimin resmî ideolojisinden -ki bu burjuva ideolojisidir- kopmadan inandırıcı bir alternatif mümkün değildir…

 

Kemalizmin misyonu: Kapitalizm

 

Kemalizm eklektik bir ideoloji; kısmen devletçi görünüyor fakat bizim de birkaç milyonerimiz olması gerektiğini söyleyen de Gazi. Peki Kemalist ideoloji hangi görüşlerden kurulmuştur?

 

Kemalizm, Tanzimat geleneğinin devamında oluşan bir ideoloji. Dolayısıyla çağın problemlerine cevap verme yeteneği yok. Aslında misyonu ve varlık nedeni, bu topraklarda kapitalizmi yeşertmekti. Bir kapitalist sınıf, burjuva sınıfı yaratmaktı ve yaratıldı. Bu emperyalist dünya sisteminin çevresindeki-periferisindeki bir burjuvazidir; komprador burjuvazidir. Tabii rejim de komprador bir rejim. Dolayısıyla ‘milliyetçi retoriğin’ bir karşılığı yok! ‘Şeyleri’ adıyla çağırmaya cüret eden de pek yok.

Geride kalan yüzyılın değişmez retoriği ve perspektifi, muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkmaktı. Batı gibi olmak… Oysa böyle bir perspektif mümkün değil. Aradaki belirleyicilik ilişkisinden bîhaber bunlar. Oysa biri öyle olduğu için öteki böyle. Yani Batı o hale, sen de dahil dünyanın geri kalanını sömürerek, yağmalayarak, talan ederek gelmiş. Birinin zenginliği diğerinin yoksulluğunun neticesi kısaca. Kapitalist dünya sistemi bir piramide benzer. Hiyerarşik bir sistemdir. Piramidin tabanındakilerin yukarıya çıkma şansı yoktur. Piramit var oldukça kendini yeniden üretmeye devam eder ve alttakileri yukarıya taşımaz. Bertolt Brecht’in “Tahterevalli” şiirindeki metafor harikadır. Senin muasır medeniyet dediğin emperyalizmdir, kapitalizmdir, burjuva düzenidir. Ben bunun seviyesine çıkacağım dersin ama bu da zaten mümkün değildir.

Hem eşitsiz ilişkiler, sömürü ve bağımlılık ilişkisi var olmaya devam edecek, yani hiyerarşik yapı ve piramit olduğu gibi kalacak hem de en alttakiler piramidin tepesine tırmanacak! Böyle bir şey mümkün değildir; eşyanın tabiatına aykırıdır bir kere. Bu hiyerarşide sınıfları ordu hiyerarşisi gibi düşünün. En altta erler, en üstte genelkurmay başkanı var. O yapı, o hiyerarşi var oldukça her er bir gün tepeye tırmanabilir; peki genelkurmay başkanı olabilir mi? Diyeceksin ki, bu sorun çözülebilir mi? Evet, çözülür. Piramidi ezersin, düzlersin, olur biter…

Muasır medeniyet denilen şey, emperyalist kapitalizmdir hâsılı ve şimdilerde dünyayı yaşanmaz bir yer haline getirmiş durumda. İnsanlar yüz yıldır muasır medeniyet yalanıyla uyutuluyor. Hâlbuki bu mümkün olmadığı gibi gerekli de değildir. İnsanı insanlıktan çıkaran kapitalizmin nesi sizi cezbediyor?

Batı’yı yakalamak, ‘muasır medeniyet’ seviyesinin üstüne çıkmak mümkün değildir ama aslında arzulanır bir şey de olmamalıdır. Orada sizi cezbeden ne var? Dünyayı yok edenlerin kervanına katılmanın ne gibi bir kıymet-i harbiyesi olabilir? Üstelik katılabilir misin? Tabii o söylemin bir işlevi var:

Kitleleri aldatmaya, oyalamaya yarıyor… Sistemin ürettiği sosyal kötülükler, işte iklim krizi, ekolojik yıkım vs. dünyanın sonunu getirmek üzere. Şimdilik piramidin tepesindekiler ‘benden sonra tufan’ diyorlar ama yıkım onları da ıskalamaz. Yağmur yağıp sel suları yükseldiğinde önce evin alt katındakiler boğulur. Sular yükselmeye devam ederse sıra üst katlara da gelir. Devekuşu körlüğünün bir karşılığı yok… Bu dünyayı bu hale getirenlerden çözüm beklemek abestir. İnsanlığın radikal bir paradigma değişikliğine ihtiyacı var ve vakitlice üç şeyi; aracı, sürücü ve aracın istikametini değiştirmek gerekiyor.

 

 

Sol-sosyalist hareket için kırılma noktası olan Mustafa Suphi’nin öldürülmesini hangi bağlamda değerlendiriyorsunuz?

 

O dönemin mülk sahibi sınıfları Sovyetler Birliği’ndeki durumun kendilerini de kaygılandırması sonucunda civcivi yumurtadayken ezme yoluna gittiler. Mustafa Suphi ve 15 yoldaşını vahşice/alçakça Karadeniz’in sularına gömdüler. Aslında sadece o katliam bile rejimin kimin rejimi olduğunu göstermeye yeterli. Orada dışa vuran, sınıf kiniydi. O katliamda Sovyetler Birliği’nin da dahli olduğu söylenebilir. Zira o dönemde Kuva-yı Milliyeciler ile Sovyetlerin arası iyiydi. Sovyetlerden önemli yardım ve destek görüyorlardı. İsteseler katliamı önleyebilirlerdi. İşin içine ‘devlet çıkarı’ girdiğinde hep böyle oluyor maalesef.

 

İzmir İktisat Kongresi’nin Millî Mücadele’nin kazanılması ile Lozan arasındaki süreçte gerçekleşmesi ilginç. Bu kongrede kapitalist dünyaya bir mesaj mı verilmek isteniyor?

 

Aslında kış ortasında ve apar-topar, hiçbir ön hazırlık yapmadan İzmir İktisat Kongresi’nin yapılmasıyla iki şeyin hedeflendiğini söyleyebiliriz: Birincisi, emperyalist Batı’ya, emperyalistlere sorun çıkarılmayacağı mesajını vermek ve o dönemde zora giren Lozan görüşmelerini kolaylaştırmak! “Biz yeni rejimi kurmakla emperyalist düzene zarar verecek bir şey yapmayacağız. Biz de o kampta kalacağız” demek istendiği anlaşılıyor. Kaldı ki kongrede emekçi sınıfların temsili sembolikti. Orada toprak ağalarıyla Rum ve Ermeni mallarına el koyanların temsili söz konusuydu. İlerleyen dönemdeki gelişmeler de söylediğimi doğrulamıştır. 1936 yılına kadar işçilerle, işçilerin çalışma şartlarıyla ilgili tek bir düzenleme yapılmadı. Ancak Birinci Sanayi Planı’yla işçi istihdamı ve verem vakaları çoğalmıştı. Sınırlı bir müdahale kaçınılmaz hale gelmişti.

 

 

19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Mustafa Kemal, oradan geçtiği Havza kazasında uzunca bir süre kalıyor ve orada Rus Albay Budiyeni ile görüşüyor. Daha sonra bir Sovyet yardımından bahsediliyor. Sonrasında ne oldu da işler tersine döndü? Her ne kadar sizden evvel Kemâl Tâhir ve bazı solcu aydınlar dile getirmiş olsa da 90’lı yıllarda siz, Attila İlhan dâhil geniş bir cepheyi karşınıza alarak Bağımsızlık Savaşı’nın bir resmî-emperyalist mücadele olmadığını yazabildiniz.

 

Bu dönemde Sovyetler kendilerini güvence altına almak istiyor. Çünkü bütün emperyalistler başına üşüşüyor. Savaş gemileri yolluyorlar, vs. Dolayısıyla Sovyetlerin kendilerini güvence altına almak istemeleri normal bir durum. Güneyde bir rahatlama onlar için önemli. Mustafa Kemal’in oraya çıkış nedeni, resmî tarihin hikâye ettiğinden farklıydı. O dönemde Karadeniz Bölgesi’nde Pontus Rumlarına yönelik yoğun saldırılar vardı ve İstanbul’a çokça şikâyet gidiyordu. İşgalci İngilizlerin onayı ve bir padişah fermanıyla Mustafa Kemal bölgedeki o meseleyi çözmek üzere görevlendirildi. Samsun’a büyük yetkiler ve ciddi miktarda parayla çıktı. Fakat oraya gittikten sonra olayların seyri değişti.

Gönderiliş misyonunun dışında bir misyon yüklendi. Zaten İttihatçılar savaşın kaybedilmesi ihtimaline karşı tedbirler almış, Anadolu’da direnç noktaları için hazırlık yapmışlardı. Mustafa Kemal’in hareketin başına geçmesi zor olmadı. Tabii Yunanları dışarı atmak bir anti-emperyalist savaş değildi. İstilacının def edilmesiydi. ‘Anti-emperyalizm’ söylemi sonradan uyduruldu. Kaldı ki anti-emperyalist olmak anti-kapitalist olmayı var sayar. Öyle bir şey söz konusu değildi. Asıl savaş Birinci Emperyalistlerarası Savaş’tı, Bizim Harb-i Umumî dediğimiz. Eğer Türkiye’nin tarihini gerçekten öğrenmek, bilince çıkarmak gibi samimi bir niyetiniz varsa resmî tarihin ve resmî ideolojinin dışına çıkmanız, eleştirel bakışı içselleştirmeniz gerekir. Aksi halde gerisi resmî hamasetten ibarettir.

 

Millî Mücadele anti-empeyalist değildir

 

Sizce Bağımsızlık Savaşı’nın gerçek mahiyeti neydi?

 

Resmî tarih, gerçek yaşananları değil de tevatürleri esas aldığı için orada ciddi bir kafa karışıklığı var. Esas savaş 1. Dünya Savaşı, bizim ‘Harb-i Umûmî’ dediğimiz; Batılıların ‘Grand Guerre’ dediği savaştır. Asıl oyun orada oynandı. Türkiye Almanya tarafında savaşa giriyor ve yeniliyor. Savaşın bitimiyle birlikte barış süreci başlıyor. Bir savaşta taraflardan biri diğerini alt eder, topraklarını işgal eder. İşgale uğrayan işgalciyi püskürtürse oradaki savaş anti-emperyalist savaş olmaz. Sadece haksız bir durumun düzeltilmesi olur. Onun için kavramları yerli-yersiz kullanmak uygun değildir. Fransızlar Berlin’i işgal ettiğinde ve Almanlar Fransızları kovduğunda anti-emperyalist bir savaş mı yapmış oldular? Vietnamlıların Fransızlarla ve Amerikalılarla savaşı anti-emperyalist bir savaştı. Aynı şekilde Cezayirlilerin Fransızlarla savaşı anti-kolonyalist, anti-emperyalist bir savaştı.

 

 

Savaş bitti, Yunanlar kovuldu ve sıra inkılâplara geldi. Bu sırada Sol/İslamcı/Liberal fark etmeksizin neden bütün muhalefet tamamen susturuldu?

 

Rejim kendinden emin olmadığı için en ufak bir muhalefeti susturmayı hedeflemişti. Ancak daha çok baskı ve devlet terörüyle işin içinden çıkabileceğini çok iyi biliyordu. Mesela Şeyh Said hadisesi ki biraz da prematüre bir hareketti; baskı rejimini, devletin terör rejimini dayatmasına bahane oldu. Takrir-i Sükûn Kanunu’na imkân verdi ve muhalif temizliğini kolaylaştırdı.

Aslında ‘Batı demokrasisi’ ve/veya ‘temsilî demokrasi’ denilenin demokrasiyle ilgisi bir görüntüden ibarettir. Orada gerçek bir ‘temsil’ yoktur fakat varmış izlenimi yaratmayı başarmıştır. Bidayette de ‘temsilî demokrasi’ gerçek demokrasinin önünü kesmek için yeni egemen sınıf olmaya aday burjuvazi tarafından, kapitalist sınıf tarafından peydahlandı. Eski rejimler, krallıklar, monarşiler, imparatorluklar yıkıldığında şöyle bir durum ortaya çıktı: “Artık eski yönetenler yönetmeyecektir.” Peki kim yönetecek sorusu sorulduğunda; “köylüler cahil, işçiler cahil, kadınlar duygusal, kolay etkilenirler, dolayısıyla hiçbiri yönetmeye ehil değil.” O zaman geriye paralı ve eğitimli olanlar kalıyor; yani burjuvalar. Kimin yöneteceği hususu netleşince ikinci soru gündeme geldi: “Yönetim mekanizması nasıl olacak?” İşte temsil fikri böyle ortaya çıktı. Zaten başlarda seçmek için de, seçilmek için de bir miktar para/servet sahibi olmak gerekiyordu. Bu da ‘kendileri çalıp kendileri oynuyor’ demekti.

Fakat daha sonra işçi sınıfının mücadelesiyle önce erkeklere, epey sonra da kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanındı ama seçimler de egemen için bir risk olmaktan çıkmıştı. 4-5 yılda bir kurulan sandığa oy attığında hiçbir şey değişmiyor. Seçen ile seçilen arasında gerçek bir temsil ilişkisi yok. Sahte bir oyun oynanıyor. Oy kullanmak, bir siyasî partiye 4-5 yıl yönetme yetkisi vermek demek ama yönetenler başkalarının, kapitalistlerin hesabına çalışıyorlar. Tabii bal tutanın parmağını yalaması normal. Mesela bizde siyaset bütçeyi, hazineyi ve müşterekleri (herkesin olanı, olması gerekeni) yağmalatmak, yağmalamak için yapılıyor. Aslında siyaset topluma tuzak kurmaktır.

 

Kürt Sorunu’nu Kemalist paradigma dışından değerlendirmeniz de büyük gürültü koparmıştı. Kürt Sorunu’nun kırılma noktası diyebileceğimiz Şeyh Said İsyanı’nı nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Millî Mücadele bittikten ve Cumhuriyet ilân edildikten sonra Dersim’de devlet otoritesine uymayan bir durum olduğu düşünüldü. Bu sorunu kökten çözmek istiyorlardı. Devlet tarafından kışkırtılan ‘erken doğumla’ Şeyh Said İsyanı çıkarıldı ve durum lehe çevrilip mecburî iskân dayatıldı. Şeyh Said kalkışmasıyla birlikte anti-Kürt politika da şekillenmeye başladı. Biliyorsunuz iskân siyaseti bir Osmanlı geleneğidir ve Cumhuriyet de Osmanlı’nın doğrudan devamı olarak selefi gibi davranmıştır. Akabinde 1938’deki Seyit Rıza olayıyla devletin anti-Kürt siyaseti kökleşti. Geride kalan dönemde rejimin kendini Kürt düşmanlığı üzerinden var ettiğini söylemek bir abartma değildir.

Aslında Kürt yurdu bir bakıma kolonize edildi. Kürt illeri 1966’ya kadar yasak bölgeydi. Hiçbir yabancı turist devletin izni olmadan o bölgeye giremezdi.

Paradigmanın İflası adlı kitabımda da yazdım, bu zaman zarfında o bölgede olağanüstü olmayan dönem çok sınırlıdır. En masum talepleri bile şiddetle bastırılmıştır buradaki halkın. Bir halkın dilini, kültürünü, tarihini yasaklamak ne demektir? Sen bir ailede doğmuşsun, anadilin Kürtçe ve o dili konuşman yasak. Bir insan için bundan büyük zulüm olabilir mi? Bir keresinde 80 öncesinde faşizm üzerine konferans vermek üzere bir Doğu iline gittim. Otobüste, yanımda bir genç vardı; ben de dergi okuyordum. Okunacak makale kalmayınca dergiyi koltuğun arkasına koydum ve yanımdaki delikanlıyla muhabbete koyulduk. Kendisi öğretmenmiş. “Çocuklar okula hiç Türkçe bilmeden geldiğine göre işin içinden nasıl çıkıyorsun, zor olmuyor mu?” dediğimde şöyle bir anektot nakletti: Sınıfta 13 öğrenci vardı. İçlerinden sadece bir kız öğrenci biraz Türkçe anlıyordu. Bana “Bak hoca, biz 13 kişi sen bir kişi, gel sen bizim dilimizi konuş da rahatlayalım!” dedi.

 

Özgür düşünceye düşmanlık rejimin genlerinde var

 

“Osmanlı’da geleneğin bekçisi” dediğiniz Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasının yol açtığı büyük sonuçlardan bahsediyorsunuz. Peki günümüzde Kemalizmin bekçiliğini yapan kurum veya kuruluş var mı? Bunlar kaldırılmadan yeni bir paradigma kurulabilir mi? Son olarak, resmî ideolojiye karşı yükseltilen her itirazı susturmaya adanmış kurumların ortadan kaldırılması ne gibi sonuçlar doğuracaktır?

 

Yeniçeri Ocağı bir zaman sonra belirli bir duruma evrilmişti fakat sadece savaşan bir kesim değildi. Yeniçeri Ocağı’nın devletin bekası bakımından kaldırılması sonucunda ‘Saray’ kendini güçlendireceğini zannetti ama tam aksine zayıflattı. Çünkü saldırıya açık hale geldi; yeniçerinin yerine koyacak başka bir gücü yoktu. Şu var ki, rejimi değiştirmen gerekiyor ve bunu kurumlarını değiştirmeden yapamazsın. Rejimin kurumlarını demokrasiden, halktan, özgürlükten, eşitlikten yana bir yapıya evirmek gerekiyor. Fakat şu anda süreç tam tersi yönde işliyor.

 

Kitabınızda aydınımızın konuşmaya cesaret edemediği ve konuşanın da Cemil Meriç’in dediği gibi “kuduz köpek gibi kovalandığı” bir ülkede “sömürgeci zihniyet modernlik-ilericilik olarak halka dayatıldı” diyorsunuz. Oysa Kemalizm kendisini hep ilerici olarak konumlandırmamış mıdır?

 

Kemalizm bir burjuva ideolojisidir ve burjuva ideolojisinin çapı neyse Kemalizmin çapı da o kadardır. Başta söylediğim gibi, bağnaz bir resmî ideolojinin sultası söz konusu. Aslında oldum olası temel bir çelişki söz konusu: Bir tarafta modernist, ilerici bir retorik var; diğer tarafta bunun tam tersi politik uygulamalar…

Bu rejim bağnaz bir resmî ideolojiye dayanmadan varlığını sürdüremezdi. Zira temeli kırılgan. İkincisi de bağnaz resmî ideolojiye yönelen her eleştiriyi her türlü araca başvurarak püskürtmeye çalışıyor. Bu rejim en değerli şairlerini, yazarlarını, sanatçılarını, fikir adamlarını, gazetecilerini katletmediği zaman hapislerde süründürmüş, aç ve işsiz bırakmış, ilticaya zorlamıştır. Bu rejim farklı düşüneni hain, muhalifi de düşman olarak görür ve gereğini yapar. Ondan sonra modernlikten, çağdaşlıktan söz eder. Özgür düşünceye bağnazca düşmanlık bu rejimin genlerinde vardır hâlbuki.

Bu ülkede diplomalı olanlara aydın deniliyor. O zaman başka bir ülkede Türkiye’de olduğu kadar aydın yok demektir. Oysa aydın oluşun bununla hiçbir ilgisi yok. Entelektüel, var olanı eleştirene, hiçbir tabuya, hiçbir yasağa itibar etmeyene, hiçbir kiliseye tabi olmayana, özgür düşüncenin, eleştirel düşüncenin savunucusuna denir. Bu okullardan entelektüel çıkmaz; tam tersi çıkar. Tabii her zaman istisnalar vardır. İyi ki de var ama bilindiği gibi istisnalar kuralı doğrulamak içindir. Aydın, entelektüel değildir. Bu yüzden aydın değil, entelektüel denilmesi gerekir.

Bakınız yakında 80 yaşıma gireceğim. 1962 yılında Türkiye İşçi Partisi kurulduğunda Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğrenciydim. Partiye ilk kaydolan öğrencilerden biriydim. 1965 yılında genel seçimler yapıldı ve bizim parti 15 milletvekili çıkardı. Türkiye’nin tarihinde bir ilkti! O seçimlerin olduğu yaz Ankara’nın köylerinde parti çalışması yaptım. Hakkımda ilk komünizm propaganda davası 1965 yılının Eylül’ünde açıldı. Aradan tam 54 yıl geçmiş; bugün de hakkımda ‘terör örgütü propagandası’ yapmaktan bir dava sürüyor. İkinci duruşma 10 Eylül’de.

Bugüne kadar hakkımda açılan davaların sayısını bilmem imkânsız. Bir dönem resmî ideoloji eleştirisi yaptığım için ‘bölücülük’ ve ‘devletin manevî şahsiyetine hakaretten’ davalar açılıyordu. O mahkeme salonlarında devletin manevî şahsiyeti diye bir şey olamayacağını, maneviyatın eti-kemiği olan insana mahsus bir şey olduğunu anlatmak için neler çektiğimi bir tek ben bilirim. Duvarın, masanın, sandalyenin, dosyaların manevî şahsiyeti olamayacağına göre devletin de olamaz.

“Asıl Terör Devlet Terörüdür” başlığını taşıyan yazım Özgür Üniversite’de yayımlandı. Bir süre sonra sabah saat 05’te 3 polis evimi bastı. Tesadüfe bak ki o gün grip olmuştum. Evi aradılar ve binlerce kitap içerisinden Paradigmanın İflası’nı ve beni alıp götürdüler. Bilgisayarı da aldılar. Bilgisayara birtakım resimler ilave etmişler, onları da iddianameye koymuşlar. Hakkımdaki iddianame 43 A4 sayfası ama benimle alakalı kısmı sadece 1,5 sayfa. Geri kalan kısım PKK’nın kuruluşu, gelişmesi vs. ve düşünce özgürlüğü vb. İlk duruşma 21 Mart’taydı. Bir zamanların komünizm propagandasının yerini şimdilerde Kürt meselesi almış görünüyor.

 

Kemalizmin Türkiye’yi kutuplaştırma aracı olarak kullandığını sık sık görüyoruz. Hâlbuki son birkaç yıldır sanki Kemalizmin birleştirici bir mayası varmış gibi yarı resmî bir doktrin oluşturulmaya çalışılıyor. Ne dersiniz? Mustafa Kemal’in önce Bizans, Osmanlı, İttihatçı ithamlarıyla tasfiye yaptığını, sonra yandaş oluşturduğunu okuyorum Yediyüz adlı kitabınızda. Diğer ikisi yeni günlere uyumlu olmayabilir ancak İttihatçılığın Mustafa Kemal’in nokta-i nazarından nasıl bir zararı ve kötülenecek yanı vardı?

 

O konuda ben devlet ideolojisinde bir esneme, kopma, gerileme görmüyorum. İttihatçıların bir kısmı Ermeni katliamından dolayı kaçtı; çünkü yargılanacaklardı. İstanbul’da idam edileceklerdi fakat Malta sürgünleriyle geri döndüler. Yani şu anda rejimin ideolojisindeki aşınmanın restorasyonuna yönelik çabalar olarak anlaşılabilir bu soru.

 

Son olarak: Bu ayki kapak dosyamızı “Solun Kemalizmle İmtihanı” şeklinde belirledik. Sizce Türkiye’de sol, Kemalizm ile imtihanından geçti mi kaldı mı?

 

Kesinlikle sınıfta kaldı. Bir burjuva ideolojisi olan Kemalizmle arasına mesafe koymada başarısız oldu. Kemalizm demek bu rejimin resmî ideolojisi demektir. Onunla hesaplaşmadan, rejimin resmî ideolojisini sorun etmeden ideolojik bir netleşme mümkün değildir. 12 Eylül’de resmî ideolojiye İslam mayası eklendi ve ona “Türk-İslam sentezi” denildi. Şimdilerde onun meyveleri toplanıyor. Son olarak, resmî tarihle, resmî ideolojiyle cepheden bir hesaplaşma olmadan bir arpa boyu yol almanın mümkün olmadığının bilinmesi gerekiyor.

Rejimin niteliğine dair söylemeyi unuttuğum önemli bir hususu hatırlatarak bitireyim. Türkiye’de 1910’lu yıllardan beri bir ‘iktidar ikiliği’ vardır. Biri, benim ‘asıl devlet partisi’ dediğim odak, diğeri de bilinen-görünen iktidar. ‘Asıl devlet partisi’ kuliste durur, gerekli anlarda sahnedekileri dizayn eder. Asıl rotayı belirleyen her zaman ‘asıl devlet partisi’dir. Bu gerçek atlanarak devlete dair söylenenler bir karşılık bulmaz. Bazı temel sorunlar doğrudan ‘asıl devlet partisi’nin ilgi alanındadır. Mesela Kürt sorunu…

Benzer konular