﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>1. Dünya Savaşı &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/etiket/1-dunya-savasi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Tue, 02 Nov 2021 08:07:05 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.5</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>1. Dünya Savaşı &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ulus Devlet Modelinin Kanlı Mirası: Ortadoğu’da Sınırlar</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/ulus-devlet-modelinin-kanli-mirasi-ortadoguda-sinirlar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut Özcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Nov 2021 08:07:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[1. Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[20. yüzyıl]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[Fransız Devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[ortadogu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7610</guid>

					<description><![CDATA[Ortadoğu’da 20. yüzyıl boyunca yaşanan sınır sorunlarının temelinde 1. Dünya Savaşı’nın sonunda oluşturulan yapının bölge gerçekliklerine tekabül etmemesi yatmaktadır. Irak örneğinde bu durum iyice gün yüzüne çıkmaktadır. Irak’ın ortaya çıkmasında, sınırlarının belirlenmesinde ve yönetimin oluşturulmasında İngilizlerin önemli rolü olmuştur. Sınırlar çizilirken ve devletler kurulurken bölgenin etnik, coğrafî, kültürel ve ekonomik özelliklerine uygun bir yapı oluşturmaktan çok, büyük güçlerin bölgeyle ilgili politikalarına uygun yollar tercih edilmiştir. Uluslararası ilişkilerdeki sınır sorunları ulus devletin teşekkül süreci ile yakından ilişkilidir. İmparatorluklar pek çok etnik unsuru bir arada barındıran yapılardı. Bunun zıddı olarak, ulus devletler belirli bir milleti temel alırlar. Çok farklı etnik grupların bulunduğu&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ortadoğu’da 20. yüzyıl boyunca yaşanan sınır sorunlarının temelinde 1. Dünya Savaşı’nın sonunda oluşturulan yapının bölge gerçekliklerine tekabül etmemesi yatmaktadır. Irak örneğinde bu durum iyice gün yüzüne çıkmaktadır. Irak’ın ortaya çıkmasında, sınırlarının belirlenmesinde ve yönetimin oluşturulmasında İngilizlerin önemli rolü olmuştur. Sınırlar çizilirken ve devletler kurulurken bölgenin etnik, coğrafî, kültürel ve ekonomik özelliklerine uygun bir yapı oluşturmaktan çok, büyük güçlerin bölgeyle ilgili politikalarına uygun yollar tercih edilmiştir.</p>
<p>Uluslararası ilişkilerdeki sınır sorunları ulus devletin teşekkül süreci ile yakından ilişkilidir. İmparatorluklar pek çok etnik unsuru bir arada barındıran yapılardı. Bunun zıddı olarak, ulus devletler belirli bir milleti temel alırlar. Çok farklı etnik grupların bulunduğu bir coğrafya üzerinde kurulan ülkelerin sınır sorunlarıyla yüzleşmeleri kaçınılmazdır. Birçok Ortadoğu ülkesi gibi Irak da aynı dertten mustariptir. Başta İran, Kuveyt ve Türkiye olmak üzere bütün komşularıyla ciddi sınır ihtilafları yaşamış, bunların bazıları da savaşla sonuçlanmıştır.</p>
<p>Modern sınır anlayışı Avrupa’da Fransız Devrimi sonrasında ortaya çıkmıştır. Avrupa sömürgeciliğinin etkisiyle ulus devlet modeli dünyaya ihraç edilen bir norma dönüşmüştür. Pek çok bölgede ortaya çıkan sınır sorunları ise Kıta Avrupası’ndan ihraç edilen bu devlet modelinin neticelerindendir. Zira Avrupa’daki sınırlar bile 2. Dünya Savaşı sonrasında istikrar kazanmıştır. Geçmişte savaşlara neden olan sınır sorunları bugün için Avrupa’nın gündeminden düşmüş gibidir. Fakat aynı şeyi Ortadoğu ülkeleri için söylemek oldukça zordur. Bölgedeki sınırların çoğu 1. Dünya Savaşı’ndan sonra çizilmiş olup dönemin büyük güçlerinin isteklerini yansıtmakta, bu nedenle de bölgede sürekli gerilimlere yol açmaktadır. Ortadoğu’daki sınır sorunlarının temelinde teritoryal (topraksal) sınır kavramının Avrupalı yapısının bölgenin siyasî kültürüne, geleneklerine ve tarihine uymaması yatmaktadır.</p>
<p>Avrupa’daki egemenlik anlayışı ile bölgede hâkim olan egemenlik anlayışı arasındaki fark da sorunların kaynaklarından biridir. Sınırlar egemen bölgeleri birbirinden ayırır. Çok uluslu devlet yapılarında ve bu bağlamda günümüzde Ortadoğu olarak adlandırılan bölgede, geçmişte egemenlik belirli bir coğrafî alan üzerinde değil de belirli bir topluluk üzerindeki güç ve otorite anlamına gelmekteydi. Bölgede ulus devletin gelişmesine kadar insanlar kendilerini bir devlete değil, bir yöneticiye bağlı hissetmekteydiler. Bir ülkenin vatandaşı değil, bir yöneticinin tebaası idiler. Bölgenin pek çok yöresinde doğal kaynaklar hayatın devam ettirilmesi için yeterli olmadığından insanlar hayatlarını idame ettirebilmek için gerekli kaynaklara ulaşmak amacıyla sürekli hareket halindeydiler. Bu nedenle iki farklı siyasî otoritenin hâkimiyet alanının kesiştiği yerlere yakın yaşayan kişiler, iki farklı otoriteye de bağlılık gösterebiliyorlardı. Bu göçebe hayat tarzı ise Avrupa’da hâkim olan topraksal egemenlik anlayışı ile uyumlu değildi. Bu gerçeklik yapılan sınır anlaşmalarına da yansımıştır.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasim-2021">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hindistan’daki Esirler Çanakkale Şehitleri İçin Mevlit Okudu</title>
		<link>https://www.derintarih.com/sifir-noktasi/hindistandaki-esirler-canakkale-sehitleri-icin-mevlit-okudu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Poyraz]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Nov 2021 07:13:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sıfır Noktası]]></category>
		<category><![CDATA[1. Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Basra]]></category>
		<category><![CDATA[Bellary]]></category>
		<category><![CDATA[Hindistan]]></category>
		<category><![CDATA[Irak Cephesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kızılhaç]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7562</guid>

					<description><![CDATA[1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordusundan 200 bin civarında askerin esir düştüğü tahmin edilir. Osmanlı Devleti esir düşen İtilaf Devletleri askerleriyle ilgili olarak şeffaf bir tutum sergilerken, İngilizlerin kendi esirleri hakkında bu yönde bir teşebbüste bulunduğunu söylemek güçtür. Irak Cephesi ve civarındaki cephelerde İngilizlere esir düşen Türk askerleri öncelikle Bağdat’a getirilir. Sorgulama sonrasında Basra’ya gönderilen esirler çalıştırılmak üzere burada tasnif edilir. Bir kısmı Kûtül‘amâre veya Bağdat tarafına yollanır. Vaziyete göre Hindistan’a da sevkleri yapılır. Hindistan’a getirilenler önce Bombay’da tutulur; buradan ülkenin farklı bölgelerine sevkleri gerçekleşir. 26 Kasım 1916 tarihinde 65 Osmanlı subayının getirilmesiyle, ismini, içinde bulunduğu, Bombay yakınlarındaki şehirden alan Bellary&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordusundan 200 bin civarında askerin esir düştüğü tahmin edilir. Osmanlı Devleti esir düşen İtilaf Devletleri askerleriyle ilgili olarak şeffaf bir tutum sergilerken, İngilizlerin kendi esirleri hakkında bu yönde bir teşebbüste bulunduğunu söylemek güçtür.</p>
<p>Irak Cephesi ve civarındaki cephelerde İngilizlere esir düşen Türk askerleri öncelikle Bağdat’a getirilir. Sorgulama sonrasında Basra’ya gönderilen esirler çalıştırılmak üzere burada tasnif edilir. Bir kısmı Kûtül‘amâre veya Bağdat tarafına yollanır. Vaziyete göre Hindistan’a da sevkleri yapılır. Hindistan’a getirilenler önce Bombay’da tutulur; buradan ülkenin farklı bölgelerine sevkleri gerçekleşir.</p>
<p>26 Kasım 1916 tarihinde 65 Osmanlı subayının getirilmesiyle, ismini, içinde bulunduğu, Bombay yakınlarındaki şehirden alan Bellary esir kampı açılır. Kamp, kısa müddet sonra, 12 Mart 1917’de Kızılhaç heyeti tarafından ziyaret edilir. Heyet esirlere maddî yardımda bulunurken sorunlarını dinler; buradaki gözlem ve temaslar rapor haline getirilir.  Kızılhaç’ın geldiği günlerde esir sayısı 500’dür. Sonraki günlerde 6 bini bulur. Türk esirleri şikâyetlerini Hilal-i Ahmer’e mektupla bildirebilmektedirler; lakin kendilerine Anadolu’daki yakınlarından mektup ulaştırıldığını söylemek zordur.</p>
<p>Buradaki esir subaylardan 156. Alay Kumandanı Yarbay Hasan Yetimi tarafından kaleme alınan layiha mühim bilgiler ihtiva etmektedir. 1916-20 yılları arasında kamptaki intiba ve gözlemlerini kaleme alan Yetimi’nin 71 sayfalık layihasında kampın açılışı, esirlerin gelişi, tercümanlar, binaların yerleşim durumu, yönetim, hastane, subayların ve erlerin vaziyeti hakkında bilgiler mevcuttur. Hasan Yetimi, Osmanlı esirlerinin Bellary’e getirilişini anlatırken, aralarında sivillerin de olduğuna dikkat çeker: “Kûtül‘amâre civarında ve Bağdat etrafında ve Deli Abbas ve Karatepe yörelerinde yapılan muharebelerde esir düşen ve kendilerini Türk kaydettiren üstsubay, subay ve erler. Önceki anılan mevzilere kadar düşman yayılması içindeki yerlerde kalmış ve başlangıçta İngiltere hükümetince savaş esiri olarak tanınmış olan memurlar ve emeklilerden Türk olanlar veya Türk din görevlileri ile ileri gelenleri. Halkın bir kısmı, yapılan ihbar üzerine yakalanarak birbiri ardı sıra 1917 miladi yılı ortasına kadar bu karargâha gönderilmişlerdir. Remadiye Grubu Kumandanı ve Türk kayıtlı bulunan üstsubay, subaylar ve Tatar Taburu, 1918 yılı ortalarında da 50. Tümenin üstsubay ve subayları buraya ulaşmışlardır.”</p>
<p>Esirler Bellary’de çetin günler yaşasalar da dinî vecibelerini yerine getirmeyi ihmal etmezlerdi. Kamp yönetimi mescit veya cami inşa etmese de, Türklerin ibadetlerine karışmıyordu. Esir askerler bir süre sonra mescit inşa ettiler. Esir düşen Bağdat müftüsünün verdiği izinle hutbe okunur, beş vakit namaz dışında bayram namazları da eda edilirdi. Erler için okuma-yazma kursu, bütün esirler için de İngilizce dil kursu açılmıştı.</p>
<p>Esir Türk erlerine maaş verilmiyordu. Sigara, şeker ve çay dışında birçok şeye para ödemek zorundaydılar. Çoğu, sabahları 3-4 saat İngilizlerin angarya işlerinde çalıştırılan erlerin bir kısmı burada ticarete atılmıştı. İngilizlerin izni olmadan ticaret yapmak yasak olmasına rağmen bu yasağı delenler vardı. İngilizler tarafından kendilerine maaş verilen esir subaylar, erlere kıyasla ayrıcalıklı konumdaydı; günlerini okumak, dil öğrenmek ve sosyal faaliyetlerle geçirirlerdi. Musiki ve spor cemiyeti de kurulmuştu. Bölük ve tabur çavuşları esirler arasından seçilip maaşa bağlanmıştı. Bazılarının maaş ve mevkilerini kaybetmemek için esirlere zulmettiğini de vakidir. Esir subaylar izin kâğıdı ile kamp dışına çıkıp dolaşabilirken, erler bunu hayal bile edemezdi. Tel örgüye yaklaşmak vurulma nedeniydi. Vurulup da hayatta kalan, en az bir ay hapis cezasına çarptırılırdı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasim-2021">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şiblî Nu’mânî’nin İstanbul Hatıraları</title>
		<link>https://www.derintarih.com/maziye-bir-nazar/sibli-numaninin-istanbul-hatiralari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Deniz Çıkılı]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Nov 2021 07:10:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Maziye Bir Nazar]]></category>
		<category><![CDATA[1. Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Alman]]></category>
		<category><![CDATA[Kaumi Press]]></category>
		<category><![CDATA[Nu'mânî]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<category><![CDATA[Sipahi Ayaklanmasın]]></category>
		<category><![CDATA[Türk]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf Karaca]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7559</guid>

					<description><![CDATA[“İlmimin yarısını seyahatle elde ettim. Bir başıma yaptığım araştırmalar zihnî yapımı olgunlaştırdı; ancak seyahatlerdeki gözlemlerim bakış açımı genişletti. Seyahat etmeyen insanlar bismillah/başlangıç boyutunda kalırlar. Seyahat insana milletlerin hikâyesini ve ülkelerin tarihini dolaylı olarak anlatır.” Bu satırlar, son dönem Hindistan tarihinin meşhur simalarından Ebû’l-Kelâm Âzâd’a ait. Kültürel etkileşimi arttırarak toplumlar arasındaki bilgi transferini sağlayan bir araç mesabesindeki seyahatnameler, Urdu edebiyatında önemli bir yer işgal eder. Urdu dilindeki ilk seyahatname, 1847 gibi oldukça geç sayılabilecek bir tarihte yayımlanmasına rağmen 1857 Sipahi Ayaklanması’ndan Britanya Hindistan’ının bölünmesine kadar geçen süreçte Urdu edebiyatında ciddi bir seyahatname literatürü oluşmuştur. 1857’de patlak veren Sipahi Ayaklanması’nda ağır bir&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“İlmimin yarısını seyahatle elde ettim. Bir başıma yaptığım araştırmalar zihnî yapımı olgunlaştırdı; ancak seyahatlerdeki gözlemlerim bakış açımı genişletti. Seyahat etmeyen insanlar bismillah/başlangıç boyutunda kalırlar. Seyahat insana milletlerin hikâyesini ve ülkelerin tarihini dolaylı olarak anlatır.”</p>
<p>Bu satırlar, son dönem Hindistan tarihinin meşhur simalarından Ebû’l-Kelâm Âzâd’a ait. Kültürel etkileşimi arttırarak toplumlar arasındaki bilgi transferini sağlayan bir araç mesabesindeki seyahatnameler, Urdu edebiyatında önemli bir yer işgal eder. Urdu dilindeki ilk seyahatname, 1847 gibi oldukça geç sayılabilecek bir tarihte yayımlanmasına rağmen 1857 Sipahi Ayaklanması’ndan Britanya Hindistan’ının bölünmesine kadar geçen süreçte Urdu edebiyatında ciddi bir seyahatname literatürü oluşmuştur.</p>
<p>1857’de patlak veren Sipahi Ayaklanması’nda ağır bir hezimete uğrayan Hintli Müslümanlar, hilafete bağlılıklarının da etkisiyle Osmanlı İmparatorluğu’nu “son kale” olarak görmüşler ve bu ilgiyi her daim taze tutmuşlardır. Bunun bir yansıması olarak Hindistan sokaklarında, Almanlarla aynı safta 1. Dünya Savaşı’na giren Osmanlı’nın durumu ve Türklere ne şekilde yardım gönderileceği tartışılmaya başlanmıştır. O dönemde ve yakın geçmişte pek çok Hintli Müslüman gerek yardım etmek için gerek başka sebeplerle Anadolu’ya gelmiş, dönüşlerinde seyahatnameler kaleme alarak intibalarını aktarmışlardır. O isimlerden biri, Hindistanlı mütefekkir Şiblî Nu’mânî’dir. Urduca neşrettiği <em>Sefername-i Rum u Mısır u Şam</em> adlı eserden hareketle İstanbul izlenimlerini aktaracağız.</p>
<p>Şiblî Nu’mânî’nin 1893’te çıktığı Anadolu, Mısır ve Şam gezilerini kaleme aldığı <em>Sefername-i Rum u Mısır u Şam</em>, Türkiye ile ilgili olarak yazılmış ilk Urduca seyahatnamedir. 1901’de Delhi’de Kaumi Press tarafından basılan bu eser, Yusuf Karaca’nın ifadesiyle; “kabına sığmayan büyük bir insanın, hayatını Müslümanların kalkınmasına adamış dâhi bir kişinin, gecesini gündüzünü kitaplarla geçirerek bilgi depolamış bir bilge âlimin ve silahı bilim olan bir hakikat savaşçısının seyahat hatıralarıdır.” İstanbul’da bulunduğu üç aylık süreçte her düzeyden, her gruptan insanla görüşmesine rağmen Nu’mânî’nin eserinde en az bilgi verdiği yerin İstanbul olması oldukça dikkat çekicidir. Nu’mânî, çok özel dostlarına anlattığı bu görüşmeleri İngilizlerin baskısından dolayı gizlemek zorunda kalmıştır. Hatıralarını kaleme almayı düşünmediği gibi kendisine bu hususta ısrar edenlere karşı da uzun süre direnmiştir. Kardeşi İshak Hoca’ya yazdığı bir mektupta kendisi bu hususu şu şekilde açıklar: “Gezi hatıralarımı bir kitap halinde yayınlamam için yakın dostlarımdan ısrarlı istekler geliyor. Ama ben hâlâ bu anıları yayınlama düşüncesinde değilim. Beni böyle davranmaya zorlayan çeşitli sebepler var.”</p>
<p>Şiblî Nu’mânî’nin Anadolu’ya gerçekleştirdiği seyahatlere yüklediği mâna üzerinde de kısaca durmak gerekir. Zira ona göre bu seyahatler asla sıradan bir gezi değil, Müslümanlar arasındaki iletişimi sağlayan önemli bir vesiledir. Görüşmeyi çok istediği bazı simalarla bu ziyaretleri sırasında hasbihal etme fırsatı bulmuştur. Bunlardan biri olan Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa ile görüşmesini şu şekilde nakleder: “Bir gün çok sevdiğim ve derin bir hayranlık duyduğum, dünyanın Plevne kahramanı olarak tanıdığı, gönüllere taht kurmuş olan Gazi Osman Paşa’yı ziyaret etmiştim. Görüşme sırasında karşılıklı derin bir saygı ve sevgi yakınlığı sergiliyorduk. Bu yüzden elini elime almış bırakmıyordum. Gönlümdeki derin saygıyı ve hayranlığa ulaşan sevgiyi bu hareketimle daha iyi göstermeye çalışıyordum. Bir ara dayanamadım ve ‘İslâm düşmanlarına hangi elinizdeki silahla saldırdınız, gösterin de müsaadenizle o eli öpeyim’ dedim. Bunun üzerine o çok nâzik ve şerefli insan, büyük ve yiğit komutan bana: ‘İlme hizmet için çalışan ve durmadan yazan sizin eliniz öpülmeye daha layıktır’ diyerek zorla o benim elimi öptü.” Bu olay sırasında Nu’mânî 35, Gazi Osman Paşa ise 65 yaşındadır.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasim-2021">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Siyasetname Geleneğinden Cumhuriyet’in Payına Düşen</title>
		<link>https://www.derintarih.com/yakin-tarih/siyasetname-geleneginden-cumhuriyetin-payina-dusen/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hüseyin Yürük]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Nov 2021 07:07:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[1. Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Ağaoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Haldun]]></category>
		<category><![CDATA[lahiya]]></category>
		<category><![CDATA[Mollagürani]]></category>
		<category><![CDATA[siyasetnâme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7556</guid>

					<description><![CDATA[‘Siyasetname’ ya da ‘layiha’ olarak isimlendirilmese de Cumhuriyet döneminde münevverler devlet yönetimindeki zaaf ve yozlaşmaya dikkat çekme geleneğini devam ettirerek, iktidara yönelik tenkitlerini keskin bir dille kaleme almışlardır. İttihatçıların önemli teorisyenlerinden Ahmet Ağaoğlu’nun oğlu Samet Ağaoğlu hatıralarında şu analizi yapmaktadır: “Şimdi şu satırları yazarken düşünüyorum, bir cemiyeti yeni yönlere götürmek isteyenler, ne derecede idealist olurlarsa olsunlar, kendi hayat şartlarında da önderlik etmek zorundadırlar. Halkı inandırmanın tek yolu bu. Fransız ve Rus inkılapçılarının ilk yıllarda akıllara durgunluk veren başarılarının ana sebebini yine bu noktada aramak gerekir. İttihatçılar samimi idealistlerdi. Fakat halkın içinden çıktıkları halde halktan olamadılar. Enver Paşa’nın saraya damat olması&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>‘Siyasetname’ ya da ‘layiha’ olarak isimlendirilmese de Cumhuriyet döneminde münevverler devlet yönetimindeki zaaf ve yozlaşmaya dikkat çekme geleneğini devam ettirerek, iktidara yönelik tenkitlerini keskin bir dille kaleme almışlardır.</p>
<p>İttihatçıların önemli teorisyenlerinden Ahmet Ağaoğlu’nun oğlu Samet Ağaoğlu hatıralarında şu analizi yapmaktadır: “Şimdi şu satırları yazarken düşünüyorum, bir cemiyeti yeni yönlere götürmek isteyenler, ne derecede idealist olurlarsa olsunlar, kendi hayat şartlarında da önderlik etmek zorundadırlar. Halkı inandırmanın tek yolu bu. Fransız ve Rus inkılapçılarının ilk yıllarda akıllara durgunluk veren başarılarının ana sebebini yine bu noktada aramak gerekir. İttihatçılar samimi idealistlerdi. Fakat halkın içinden çıktıkları halde halktan olamadılar. Enver Paşa’nın saraya damat olması üzerine Süleyman Nazif’in “Enver Paşa, Enver Bey’i öldürdü!” sözündeki gerçek budur. Ben Tanzimat’tan bu yana girişilmiş Batılılaşma hareketlerinin bu kadar yavaş gelişmesinin sebepleri arasında, yine halkın içinden çıkmış idealistlerin yaşama şartlarını halkın kazancına göre değil, devletin veya özel kaynaklarının sağladığı gelire göre düzenlemelerini de görüyorum. Hatırlıyorum, babamın l. Dünya Savaşı sırasında mebusluk aylığı, bir kâğıt lira bir altın karşılığı olarak, aşağı yukarı yüz lira idi. O zamana göre büyük para. Hepsini de harcıyordu. Bu paranın sağladığı hayat seviyesi, halkın ortalama hayat seviyesinin çok üstüne çıkıyor, fakir Mollagürani insanlarının gözüne batıyordu. Türk idealistlerinin bu zaafı hala sürüyor. Millî mücadelede, inkılaplar sırasında, Atatürk devrinde, ondan sonra hep aynı manzara” (Ağaoğlu, 2013: s.55-56).</p>
<p><em>Anadolu İhtilali</em>’nin yazarı Sabahattin Selek, ‘Anadolu İhtilali’nin halkçı karakterini zaferden hemen sonra unuttuğuna’ dikkat çeker. Ona göre tıpkı İttihatçılar döneminde olduğu gibi Cumhuriyet döneminde de ortaya yeni bir zengin sınıfı çıkarılmıştı. Anadolu’nun içine düştüğü bu açlık ve yoksulluk çukurunun derinleşmesinde, Ankara hükümetlerinin ilgisizlik ve beceriksizlikleri kadar, Ankara’yı içten içe kemiren yozlaşmanın da önemli tesirleri vardı. ‘Her rejimin kendi burjuvasını ortaya çıkarması’ şeklinde özetlenen sosyal merhale şimdi Ankara’da da yaşanıyor; dün cephelerde vuruşan kahramanlar, bugün ülkenin geriye kalmış menfaatlerinden pay kapmanın kıyasıya mücadelesini veriyordu.</p>
<p>Ülke adeta bir daha kurtarılıyordu. Ama bugün herkes kendisi için bir arsa, bir dükkân, bir makam, bir bağ evi kurtarmanın telaşı içerisindeydi. İbn Haldun’un sosyolojik tahminleri bir kez daha tezahür etmiş, şehri ele geçiren dağlılar, şehrin menfaatlerini kapışmaya başlamışlardı.</p>
<p>Kurtuluş Savaşı’nda çeşitli cephelerde vuruşanlar, şimdi zafer ganimetlerinin paylaşılması kavgasına girişmişlerdi. İsmail Cem’in ifadesiyle, “Harbin bitişiyle birlikte ülkede kurulan mukaddes ittifak kısa zamanda ortaya bir mutlu azınlık çıkarmıştı. Bunların bir kısmı mebus bir kısmı eski subaylardı” (Cem, 1975: s.299).</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasim-2021">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Beyaz Perdede Proletarya Şafağı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/sinema-tarihi/beyaz-perdede-proletarya-safagi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Önder]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Nov 2021 06:18:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sinema Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[1. Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Lenin]]></category>
		<category><![CDATA[Romanov]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[SSCB]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7519</guid>

					<description><![CDATA[Romanov Hanedanı tarafından yönetilen Rusya’da 1. Dünya Savaşı sırasında gerçekleşen Ekim Devrimi sonrasında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) kurulmasıyla birlikte Vladimir Lenin ülkeyi nihai amacın Komünizm olduğu Sosyalizm ile yönetmeye başladı. Bu dönemde ülkede güçlü bir merkezî otorite oluşturuldu ve Komünizm ideolojisine karşı olan muhalefet bastırıldı. 1917 yılında başlayan Rus İç Savaşı’nda, Sovyet yanlısı Kızıl Ordu ve milliyetçi güçler arasındaki Beyaz Ordu savaşını Kızıl Ordu kazandıktan sonra Lenin’in önderliğinde Rusya’da yeni bir dönem başladı. 20. yüzyılın dünya tarihinde önemli bir yeri olmasının nedenlerinden biri şüphesiz SSCB’nin kurulması ve bunun siyasî, ekonomik, teknolojik ve kültürel değişimlerin öncül gücünü teşkil etmesidir. Lenin&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Romanov Hanedanı tarafından yönetilen Rusya’da 1. Dünya Savaşı sırasında gerçekleşen Ekim Devrimi sonrasında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) kurulmasıyla birlikte Vladimir Lenin ülkeyi nihai amacın Komünizm olduğu Sosyalizm ile yönetmeye başladı. Bu dönemde ülkede güçlü bir merkezî otorite oluşturuldu ve Komünizm ideolojisine karşı olan muhalefet bastırıldı. 1917 yılında başlayan Rus İç Savaşı’nda, Sovyet yanlısı Kızıl Ordu ve milliyetçi güçler arasındaki Beyaz Ordu savaşını Kızıl Ordu kazandıktan sonra Lenin’in önderliğinde Rusya’da yeni bir dönem başladı.</p>
<p>20. yüzyılın dünya tarihinde önemli bir yeri olmasının nedenlerinden biri şüphesiz SSCB’nin kurulması ve bunun siyasî, ekonomik, teknolojik ve kültürel değişimlerin öncül gücünü teşkil etmesidir. Lenin önderliğinde Bolşevik Parti tarafından 1917 yılında gerçekleştirilen devrim sonrası yeni rejim, büyük bir coğrafyaya sahip olan Rusya’nın çok kültürlü, çok dilli, farklı inanç ve mezheplerden oluşan halklarına yeni bir kültür ve hayat tarzı dayatmaya başlar. Bu nedenle Lenin yönetimi Sovyet eğitim ve kültür işlerini en önemli propaganda sahası olarak görmüştür.</p>
<p>Ekim Devrimine kadar sanatın bu denli asli bir propaganda aracı olarak görüldüğü ve ideolojik silaha dönüştürüldüğü başka bir dönem yaşanmamıştı. SSCB’de parti ve sivil toplum faaliyetlerinde bu araç bütün imkânlar seferber edilerek kullanıldı. Lenin yönetiminde sivil toplum faaliyeti olarak bilinen, ana teorisyeninin Alexander Bogdanov olduğu Proletkült hareketi de buna bağlı olarak sanatı sokağa yayma ve burjuva etkilerine karşı proletaryaya ait bir sanat oluşturma amacıyla hareket etti.  Özellikle görsel sanatlarda teorik ve pratik gelişmelerin çoğunun temelinin o yıllarda atıldığını söylemek yanlış olmayacaktır. Dolayısıyla devrim dönemi sanat yaklaşımını inceleyen sosyologlar “asla bu kadar çok sinema ve tiyatro var olmamıştı, tiyatroda ve sinemada bu kadar çok deney yapılmamıştı” görüşünde hem fikirdir.</p>
<p>1922 yılında SSCB kuruluncaya dek kısa bir durgunluk dönemi yaşansa da o dönemde Lenin’in başkanlığını yaptığı Halk Komiserleri Konseyi’nde eğitim ve kültür işlerinden sorumlu Anatoli Vasilievich Lunacharsky ilk icraat olarak Anatoli Dolinov, Donat Pashkovsky ve Aleksandr Perovich Pantelee’nin yönetmenliğinde çekilen <em>Uplotnenie, </em>(Elele Vermek<strong>, </strong>1918) adlı filmin senaryosunda yazarlık yapmış ve filmi ülke genelinde dağıtmıştır. Gücün tam olarak ele alınamadığı 1917-22 yılları arasında bile bunun gibi 100’den fazla filmin çekildiği bilinmektedir.</p>
<p>Lenin’in bütün kurumları ve maddî kaynaklarıyla birlikte Çarlık dönemi sinemasını ulusallaştırdığını ilan ettiği 27 Ağustos 1919 tarihinden itibaren sinemanın gelişiminde kimilerinin müspet, kimilerininse menfi kabul ettiği pek çok değişiklik oldu. Bunların içinde şüphesiz en önemlisi, Devlet Sinema Enstitüsü’nün kurulmasıdır. Bu enstitü sayısız filmin çekilmesine ve nitelikli yönetmenlerin yetişmesine katkı sağlaması bakımından dünya sinemasının bugün geldiği noktada büyük önem arz etmektedir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasim-2021">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Florıda Eyaletinin Adı ‘Turconıa’ Mı Olacaktı?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ornek-mucadele/florida-eyaletinin-adi-turconia-mi-olacakti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif Emre Gündüz]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Jan 2021 05:54:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Örnek Mücadele]]></category>
		<category><![CDATA[1. Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Arizona]]></category>
		<category><![CDATA[Japonica]]></category>
		<category><![CDATA[New Mexico]]></category>
		<category><![CDATA[Turconia]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6664</guid>

					<description><![CDATA[1. Dünya Savaşı’nı Almanya kazanırsa İttifak devletleri Amerika’yı nasıl bölüşür? 6 Nisan 1917’de Almanya’ya karşı resmen savaşa giren Amerikalılar çatışmalar boyunca bu soruyu kim bilir kaç defa sordular kendilerine! Hatta böyle bir hadisenin vuku bulması durumunda ortaya çıkacak sonuca dair bir harita bile hazırladılar. Üstelik bu harita ABD’de yayınlanan Life dergisinin 10 Şubat 1916 tarihli 67/1737. sayısının kapağında neşredildi. Harita aslında savaş taraftarları tarafından ABD’nin savaşa girmesini teşvik etmek ve Amerikan halkını motive etmek üzere propaganda amacıyla hazırlanmıştı. Haritanın bizim açımızdan en ilginç yanı, Osmanlı Devleti’nin payına düşen kısımdı. ‘Turconia’ diye nitelendirdikleri bölge Florida Eyaletiydi. Osmanlı Devleti’nin orta ılıman ve&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1. Dünya Savaşı’nı Almanya kazanırsa İttifak devletleri Amerika’yı nasıl bölüşür? 6 Nisan 1917’de Almanya’ya karşı resmen savaşa giren Amerikalılar çatışmalar boyunca bu soruyu kim bilir kaç defa sordular kendilerine! Hatta böyle bir hadisenin vuku bulması durumunda ortaya çıkacak sonuca dair bir harita bile hazırladılar. Üstelik bu harita ABD’de yayınlanan Life dergisinin 10 Şubat 1916 tarihli 67/1737. sayısının kapağında neşredildi.</p>
<p>Harita aslında savaş taraftarları tarafından ABD’nin savaşa girmesini teşvik etmek ve Amerikan halkını motive etmek üzere propaganda amacıyla hazırlanmıştı. Haritanın bizim açımızdan en ilginç yanı, Osmanlı Devleti’nin payına düşen kısımdı. ‘Turconia’ diye nitelendirdikleri bölge Florida Eyaletiydi. Osmanlı Devleti’nin orta ılıman ve sıcak kuşakta yer almasından dolayı bu bölgeyi tercih edebileceğini düşünmüş olmalılar.</p>
<p>Kendilerine sadece Arizona ve New Mexico gibi birkaç güney eyaletinin kalacağını, İttifak devletlerinin diğer kısımları işgal edeceğini öngörmüşlerdi. Aslan payı ise Almanlarındı. ‘New Prussia’ adıyla Almanlara kalan kısım, ülkenin toprak olarak neredeyse %90’ını kaplıyordu. Batı bölgeler ise boydan boya ‘Japonica’ adıyla Japonya’ya veriliyordu. Avusturya’ya ‘Austriana’ adıyla günümüzde Meksika sınırları içinde olan aşağı Kaliforniya ve güney aşağı Kaliforniya eyaletleri bırakılmıştı.</p>
<p>Bu arada şehir isimlerinin de değiştirildiğini görüyoruz. Osmanlı’ya bırakılan Florida’daki yeni şehirler Constantinople Junction, Bagdad Corners ve West Turkey idi. Diğer ülkelere ayrılan bölgelerde de isimler o ülkelerin şehirlerine benzer şekilde oluşturulmuştu.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ocak-2021">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atatürk’e Samsun Vizesini Veren İngiliz, Sûfî Çıktı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/ataturke-samsun-vizesini-veren-ingiliz-sufi-cikti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Nezih Uzel]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Jul 2020 11:14:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[1. Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[John Godolphin Bennett]]></category>
		<category><![CDATA[Karakol]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6123</guid>

					<description><![CDATA[Bir cihan devleti Osmanlı İmparatorluğu, tarihin en büyük uluslararası kapışması olan 1. Dünya Savaşı’ndan yenik çıktı. “Harbi Umumi” adı ile de bilinen bu faciada ordusu dağıldı, 3 kıtaya yayılmış toprakları yabancı ellere geçti, başkenti işgale uğradı. İstanbul’un işgali, 500 yıldır Osmanlı gücünü dünya haritasından silmeye uğraşan Batılı ülkelerin, bu ulusu bütünü ile imha etme planlarının son noktasıydı. Ancak o sırada dünyada değişen siyasî dengeler buna imkân bırakmadı. İstanbul 13 Kasım 1918’den 6 Ekim 1923’e kadar işgal altında kaldı. Harbin galip devletleri, başta İngiliz, Fransız ve İtalyanlar İstanbul’u işgal ettiler. Bu işgal 5 yıl sürdü. 500 yıl hiçbir yabancı ayağının basmadığı&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir cihan devleti Osmanlı İmparatorluğu, tarihin en büyük uluslararası kapışması olan 1. Dünya Savaşı’ndan yenik çıktı. “Harbi Umumi” adı ile de bilinen bu faciada ordusu dağıldı, 3 kıtaya yayılmış toprakları yabancı ellere geçti, başkenti işgale uğradı.</p>
<p>İstanbul’un işgali, 500 yıldır Osmanlı gücünü dünya haritasından silmeye uğraşan Batılı ülkelerin, bu ulusu bütünü ile imha etme planlarının son noktasıydı. Ancak o sırada dünyada değişen siyasî dengeler buna imkân bırakmadı. İstanbul 13 Kasım 1918’den 6 Ekim 1923’e kadar işgal altında kaldı. Harbin galip devletleri, başta İngiliz, Fransız ve İtalyanlar İstanbul’u işgal ettiler. Bu işgal 5 yıl sürdü. 500 yıl hiçbir yabancı ayağının basmadığı bu şehir, 5 yıl karanlıkta kaldı.</p>
<p><strong>Ayasofya kilise olsun!</strong></p>
<p>İşgal sırasında İngiltere’de bir ara “İstanbul’u Yunanlılara verelim, Ayasofya’yı kilise yapsınlar” fikri doğmuştu. Buna karşı çıkanlar oldu. İngiliz kamuoyu, inanılması güç biçimde “İstanbul’un Türklerden geri alınması”nı tartışıyordu. Bu fikir o sırada toplanmış olan Paris Konferansı’nda da görüşülmüş, fakat karara bağlanamamıştı. Sonunda müttefikler yüksek risk taşıyan bu konuda geri adım atarak İstanbul’un Türklerin elinde kalmasına rıza gösterdiler ve bu kararı, o günlerde başlayan milliyetçi hareketleri ezmek için kullandılar. Müttefik kumandanlığı bu amaçla bir bildiri yayımladı ve “İstanbul’u sizden almaktan vazgeçtik, daha ne istiyorsunuz, artık milliyetçi davranışlara son verin ve mütareke şartlarına uyun” dedi. Ancak bu tedbir işe yaramadı ve milliyetçi hareketler başta “Karakol” teşkilatının faaliyetleri olmak üzere bütün hızı ile devam etti.</p>
<p><strong>Doğu uzmanı istihbaratçı</strong></p>
<p>John Godolphin Bennett, 5 yıl süren bu işgalin ünlü İngiliz istihbarat görevlisiydi. Savaşta subay kalmadığı için onu 20 yaşında yüzbaşı yapmışlardı. Savaş öncesinde “Doğu Bilimleri” eğitimi almış, Türkçe öğrenmişti. Londra’da doğmuş olmakla birlikte babası vaktiyle İstanbul’da bulunmuş ve Düyun-u Umumiye idaresinde yabancı uzman olarak çalışmıştı. Ailede güçlü bir Doğu kültürü esintisi vardı. Bennett, küçük yaşlardan itibaren Doğu dilleri, tarihi, felsefesi, sanatı ve günlük yaşamı konusunda temel bilgilere ulaşmıştı. İleri derece Türkçe konuşuyordu. Osmanlıcanın inceliklerini biliyor, akıcı konuşması sırasında bunları rahatça kullanıyordu. O, tam bir Türkçe ve Türk kültürü uzmanıydı. Savaşta Türkçe bilenlere fazlasıyla ihtiyaç duyulunca Bennett’e “istihbarat” işini verdiler. İstanbul’daki ilk görevi General Milne’nin tercümanlığıydı. Bu sırada defalarca Saray’a gidip geldi ve General Milne ile Sultan arasındaki konuşmaları tercüme etti.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-temmuz-2020">Derin Tarih Temmuz Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Arap İsyanı Mı, Şerif Hüseyin İsyanı Mı?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/arap-isyani-mi-serif-huseyin-isyani-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Süleyman Beyoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Jul 2020 11:10:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[1. Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Cihad]]></category>
		<category><![CDATA[harekât]]></category>
		<category><![CDATA[manevî]]></category>
		<category><![CDATA[milliyetçi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6120</guid>

					<description><![CDATA[1. Dünya Savaşı’na giden süreçte İstanbul’a gidip gelen Faysal ve Abdullah, Suriye’deki Arap milliyetçileri ve dernekleriyle sık sık temaslarda bulundu. Babaları Mekke Emiri Şerif Hüseyin ise İttihat ve Terakki yönetiminden son derece rahatsızdı. Bölge ve eyaletlerden gelen özerklik taleplerini, iktidarın otoriterleştiği ve merkezî bir idare kurmaya çalıştığı iddiasıyla destekliyordu. (…) Çok geçmeden Sultan Reşad cihad çağrısında bulundu. Bu bağlamda Mekke Emirinin manevî gücünden yararlanmak isteyen İttihat ve Terakki Hükümeti de cihada katılması için birçok kez çağrıda bulundu. Ancak Şerif Ali komutasında hazırlanan kuvvetler Medine’den öteye geçmedi. Bu sırada Hicaz demiryolu ve Arabistan yarımadasında 24 bin civarında Osmanlı kuvveti vardı. Savaşın&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1. Dünya Savaşı’na giden süreçte İstanbul’a gidip gelen Faysal ve Abdullah, Suriye’deki Arap milliyetçileri ve dernekleriyle sık sık temaslarda bulundu. Babaları Mekke Emiri Şerif Hüseyin ise İttihat ve Terakki yönetiminden son derece rahatsızdı. Bölge ve eyaletlerden gelen özerklik taleplerini, iktidarın otoriterleştiği ve merkezî bir idare kurmaya çalıştığı iddiasıyla destekliyordu. (…)</p>
<p>Çok geçmeden Sultan Reşad cihad çağrısında bulundu. Bu bağlamda Mekke Emirinin manevî gücünden yararlanmak isteyen İttihat ve Terakki Hükümeti de cihada katılması için birçok kez çağrıda bulundu. Ancak Şerif Ali komutasında hazırlanan kuvvetler Medine’den öteye geçmedi. Bu sırada Hicaz demiryolu ve Arabistan yarımadasında 24 bin civarında Osmanlı kuvveti vardı. Savaşın hemen başında açılan Sarıkamış cephesi çökmüş, Almanların etkisiyle Süveyş kanalı harekâtı başlatılmıştı. Bu harekâtı yürütmek üzere Suriye’deki 4. Ordu Komutanlığına Bahriye Nazırı Cemal Paşa getirildi. Hazırlıkları yapılan Süveyş seferine Vali Vehib Bey Hicaz tümeniyle katıldı. Necid Emiri İbn Suud ve Hail Emiri İbn Reşid de sefere çok sayıda deve gönderdi.</p>
<p>Harekâta katılan Vehib Bey’in yerine Hicaz’a vali olarak 5 Nisan 1915’te, daha ılımlı olan Galib Paşa atandı. Aynı günlerde Şerif Hüseyin hem Hicaz aşiretlerini devlete karşı kışkırtıyor, hem de Suriye’de Arap milliyetçilerinin desteğini almaya çalışıyordu. Ancak Arapların ileri gelenlerinin çoğunun Osmanlı’dan ayrılma düşüncesine sıcak baktığı söylenemez. Cemal Paşa’nın gelmesinden kısa süre sonra Beyrut Fransız Konsolosluğu’nda bazı Arap siyasetçi ve din adamlarının Suriye sahillerine yapılacak bir Fransız çıkarmasında düşmanla işbirliği yapacaklarıyla ilgili belgeler bulundu. İşbirlikçi Araplardan 13 kişi askerî mahkemelerin kararıyla idam edildi. 70 kadar kişi ise gıyabî idama mahkûm edildi. Böylece Suriye’deki ayrılıkçı hareket kısa sürede bastırıldı.</p>
<p>Bundan başka Şerif Abdullah hatıralarında Osmanlı ordusunun Kanal seferinin başarısız olduğu günlerde Doğu İşleri Sekreteri Storrs’tan bir mektup aldığını kaydeder. Bakın neler yazılıdır: “Osmanlı Devleti, Büyük Britanya ile kadim dostluğunu rafa kaldırıp Britanya’nın düşmanı Almanya’nın safına geçmiş olduğundan Britanya da Türkiye ile arasındaki kadim dostluk bağlarını koparma hakkını kendinde görmektedir. Siz ve saygıdeğer babanız, Arapların tam bağımsızlığa kavuşmalarıyla sonuçlanacak girişim hakkında önceden sahip olduğunuz görüşünüzü muhafaza ediyor musunuz? Eğer siz ve saygıdeğer babanız hâlâ bu görüşteyseniz Büyük Britanya Arap ayaklanmasını desteklemek için kendisine ihtiyaç duyulan her alanda yardım etmeye hazır olduğunu bildirir.”</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-temmuz-2020">Derin Tarih Temmuz Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kim İcat Etti Bu Ortadoğu’yu</title>
		<link>https://www.derintarih.com/mercek/5870/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Nicholas Danforth]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 May 2020 10:27:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mercek]]></category>
		<category><![CDATA[1. Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[ortadogu]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Sykes-Picot Antlaşması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5870</guid>

					<description><![CDATA[1. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupalı imparatorlukların Ortadoğu’yu nasıl yeniden şekillendirdiği hakkında çok şey yazıldı. Bu dönüşüm 100 yıl önce, Fransa ve Britanya Sykes-Picot Antlaşması’nı imzaladığında başlamıştı. Ancak çok az insan, savaş sonrası Avrupalı emperyalistlerin modern Ortadoğu haritasını çizmelerine ilaveten aslında bu kavramı da icat ettiklerini fark etmiştir. Bugün Ortadoğu olarak bildiğimiz bölge kabaca Türkiye’den Mısır’a, oradan İran’a uzanmaktadır; ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun sona ermesi ve eski, şimdi demode görünen “Yakındoğu” teriminin ortadan kalkmasından sonra gündeme gelmiştir. 1. Dünya Savaşı öncesinde İngilizler şimdi Ortadoğu olarak bilinen bölgenin önemli bir kısmını teorik olarak 1) Yakındoğu (Balkanlar ve Doğu Akdeniz), 2) Ortadoğu (İran ve&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupalı imparatorlukların Ortadoğu’yu nasıl yeniden şekillendirdiği hakkında çok şey yazıldı. Bu dönüşüm 100 yıl önce, Fransa ve Britanya Sykes-Picot Antlaşması’nı imzaladığında başlamıştı. Ancak çok az insan, savaş sonrası Avrupalı emperyalistlerin modern Ortadoğu haritasını çizmelerine ilaveten aslında bu kavramı da icat ettiklerini fark etmiştir. Bugün Ortadoğu olarak bildiğimiz bölge kabaca Türkiye’den Mısır’a, oradan İran’a uzanmaktadır; ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun sona ermesi ve eski, şimdi demode görünen “Yakındoğu” teriminin ortadan kalkmasından sonra gündeme gelmiştir. 1. Dünya Savaşı öncesinde İngilizler şimdi Ortadoğu olarak bilinen bölgenin önemli bir kısmını teorik olarak 1) Yakındoğu (Balkanlar ve Doğu Akdeniz), 2) Ortadoğu (İran ve İran Körfezi’nin etrafı) şeklinde bölmüştü. Bu bölünmenin belli bir coğrafî ve stratejik mantığı vardı. Yakındoğu aynı zamanda Ortadoğu’dan daha yakındı ve Ortadoğu, Yakın ve Uzak Doğuların ortasında yer alıyordu. İngiliz sömürge yöneticileri için Ortadoğu, Hindistan’ın savunulması için hayatî önem taşıyan bir bölge iken, Yakındoğu büyük ölçüde Osmanlı İmparatorluğu’nun kontrolü altındaydı.</p>
<p>Bir asır önce Osmanlı İmparatorluğu çöktüğünde işler tamamen değişti. Balkanlar ve sonra da modern Türkiye daha Batılı kabul edilirken, Yakındoğu’nun diğer kısımları İngiliz kontrolü altındaydı ve imparatorluğun bürokratik yeniden sömürgesinin kurbanı oldu. Sömürgelerden sorumlu bakan Winston Churchill yeni ele geçirilen Filistin, Ürdün ve Irak topraklarını kapsayan bir “Ortadoğu Departmanı” kurdu. Artık bu bölge de Britanya’nın Süveyş Kanalı’nın doğusunda kalan her yeri savunma planlarının parçası olmuştu. Tarihçi Roderic Davison’ın çarpıcı ifadesiyle “bu moda çerçevesinde Ortadoğu Akdeniz kıyısına dönüştü”. 20-30 yıl boyunca bu yeni kullanım İngiliz hükümetinin gizli birimleriyle sınırlı kaldı. Ancak 2. Dünya Savaşı esnasında İngilizce konuşan kamu kurumlarına da yayıldı. Çünkü bu dönemde insanlar bölgedeki askerî gelişmeler hakkındaki günlük haberleri okumaya başlamıştı. Sonra Amerikalılar Soğuk Savaş’ın başlamasıyla bölgeye yeni bir ilgi göstermeye başladıklarında o dönemde yaygın olan İngiliz terimini benimsediler. Bazıları “Ortadoğu” teriminin problemli olduğunu, çünkü kaçınılmaz olarak Batılı bakış açısını yansıtan bir Batılı terim olduğunu savunmakta. Hindistan’ın ilk başbakanı Jawaharlal Nehru bir defasında bu bölgenin gerçekte Batı Asya olarak adlandırılması gerektiğini söylerken, zaman zaman akademik çevrelerde bölgenin Güneybatı Asya gibi terimlerle adlandırılmasına ilişkin öneriler söz konusu olmuştur.</p>
<p>Günümüzde pek dikkat etmesek de isimleri nispeten bir coğrafyayı ima eden birçok ülke bulunmakta. Mesela Norveç (kuzey) ve Avusturya (doğu). Arapça konuşan milletler uzun süredir Kuzey Afrika’yı -Batı anlamına gelen kelimeden hareketle- Mağrib olarak adlandırmıştır. Çünkü bu bölge Arapça konuşan ülkelerin batısında yer almaktadır.</p>
<p>Kavramın anti-emperyalist eleştirmenleri bir emperyalist olmasına rağmen Churchill’in de oluşumuna yardım ettiği bu terimden pek hoşlanmadığını bilmek isteyeceklerdir. 1950 yılında şöyle yakınıyordu: “Mısır, Akdeniz, Suriye ve Türkiye’yi içeren bölgeye ‘Ortadoğu’ denilmesinin yanlış bir tercih olduğunu düşünmüşümdür hep. Burası Yakındoğu idi”.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2020">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İşgal Altındaki İstanbul Sömürgeci Projelerin Ortadoğu Mikrokozmosudur</title>
		<link>https://www.derintarih.com/desifre/isgal-altindaki-istanbul-somurgeci-projelerin-ortadogu-mikrokozmosudur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdağ Göknar]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Mar 2020 11:59:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deşifre]]></category>
		<category><![CDATA[1. Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Balfour Bildirgesi]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Sevr Antlaşması]]></category>
		<category><![CDATA[Konstantinapol Sorunu]]></category>
		<category><![CDATA[Sykes-Picot]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5682</guid>

					<description><![CDATA[Ortadoğu, geç Osmanlı dönemi ve modern Türkiye üzerine çalışan, Duke Üniversitesi Türk ve Ortadoğu Araştırmaları bölümü öğretim üyesi Dr. Erdağ Göknar, 100. yılında İstanbul’un işgalini, seküler Türklüğe dayanan Türk kültür devriminin, hem İngiliz ve Fransızların medenîleştirme misyonlarından, hem de Orta Asya’daki Sovyet Rusya modelinden etkilenmesinin ardında yatan etken olarak değerlendiriyor. İşgali bir millî self-determinasyon hikâyesi olmanın ötesinde, sömürgeci projelerin Ortadoğu mikrokozmosu olarak okuyan farklı ve ufuk açıcı bir değerlendirme. Devamı Derin Tarih Mart Sayısında… ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ortadoğu, geç Osmanlı dönemi ve modern Türkiye üzerine çalışan, Duke Üniversitesi Türk ve Ortadoğu Araştırmaları bölümü öğretim üyesi Dr. Erdağ Göknar, 100. yılında İstanbul’un işgalini, seküler Türklüğe dayanan Türk kültür devriminin, hem İngiliz ve Fransızların medenîleştirme misyonlarından, hem de Orta Asya’daki Sovyet Rusya modelinden etkilenmesinin ardında yatan etken olarak değerlendiriyor. İşgali bir millî self-determinasyon hikâyesi olmanın ötesinde, sömürgeci projelerin Ortadoğu mikrokozmosu olarak okuyan farklı ve ufuk açıcı bir değerlendirme.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mart-2020">Derin Tarih Mart Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cumhuriyet’in Susturmaya Kalktığı Tesla’mız: Vecihi Hürkuş</title>
		<link>https://www.derintarih.com/kesifler/cumhuriyetin-susturmaya-kalktigi-teslamiz-vecihi-hurkus/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif Emre Gündüz]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Dec 2019 04:00:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Keşifler]]></category>
		<category><![CDATA[1. Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[askerî]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Vecihi Bey]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5284</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı Devleti’nde dünya ile eş zamanlı başlayan askerî havacılık faaliyetleri cumhuriyet dönemine miras kaldı. Türkiye’nin ilk havacıları Osmanlı döneminde yetişen ve 1. Dünya Savaşı’nda tecrübe kazanan pilotlardı. Bunların arasında Vecihi Hürkuş’un ayrı bir yeri vardır. Vecihi Bey’in 1. Dünya Savaşı’nda başlayan pilotluk macerası zamanla öyle bir hal almıştır ki, kendi uçuş okulunu açmış, kendi uçağını üretmiştir. Eğer Vecihi Bey’in gayreti ve mücadele azmi yaşadığı dönemdeki bürokraside de olsaydı, belki on yıllardır uçak üreten bir ülke konumunda olurduk. Vecihi Bey’in çalışkanlığı, sebatı ve belki de doğuştan ona verilen uçma konusundaki kabiliyetini daha iyi anlayabilmek için hayat serüvenini gözden geçirmek gerekir. 1896&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı Devleti’nde dünya ile eş zamanlı başlayan askerî havacılık faaliyetleri cumhuriyet dönemine miras kaldı. Türkiye’nin ilk havacıları Osmanlı döneminde yetişen ve 1. Dünya Savaşı’nda tecrübe kazanan pilotlardı. Bunların arasında Vecihi Hürkuş’un ayrı bir yeri vardır. Vecihi Bey’in 1. Dünya Savaşı’nda başlayan pilotluk macerası zamanla öyle bir hal almıştır ki, kendi uçuş okulunu açmış, kendi uçağını üretmiştir. Eğer Vecihi Bey’in gayreti ve mücadele azmi yaşadığı dönemdeki bürokraside de olsaydı, belki on yıllardır uçak üreten bir ülke konumunda olurduk.</p>
<p>Vecihi Bey’in çalışkanlığı, sebatı ve belki de doğuştan ona verilen uçma konusundaki kabiliyetini daha iyi anlayabilmek için hayat serüvenini gözden geçirmek gerekir.</p>
<p>1896 senesinde İstanbul Arnavutköy Akıntıburnu’nda bir yalıda dünyaya gelen Vecihi Bey’in babası daha o üç yaşında iken vefat edince amcasının himayesinde büyüdü. Tophane Sanat Okulu’nda okurken, 1912’de Balkan Savaşlarına gönüllü olarak katıldı. 1. Dünya Savaşı patlak verince de Bağdat’a makinist göreviyle gönderildi. Burada 7. Ordu’nun hava kısmı ile ilgili çalışmaları yapmakla vazifeliydi.</p>
<p><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-2019">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İngilizler Versay Antlaşması’nda Hz. Osman Mushafı’nı İstemişlerdi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dinler-tarihi/ingilizler-versay-antlasmasinda-hz-osman-mushafini-istemislerdi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Taşpınar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Dec 2019 03:20:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dinler Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[1. Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Almanya]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Osman]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Versay Antlaşması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5260</guid>

					<description><![CDATA[1.Dünya Savaşı’nı bitiren antlaşma olarak bilinen Versay Antlaşması (28 Haziran 1919), genellikle savaşı kaybeden tarafların kazananlara verecekleri topraklar ve tazminatlar ile gündeme gelmişti. Ancak bu antlaşmayı ele alan makale ve araştırmaların bugüne kadar hiç gündeme getirmedikleri önemli bir konu vardı. Versay Antlaşması’nın maddeleri arasında savaşı kaybedenlerin ‘Düzeltmeleri Gereken Hususlar’ (Réparations) başlığını taşıyan özel bir kısım yer almaktadır. Bir Giriş ve 15 Bölümden oluşan Versay Antlaşması’nın 8. Bölümü’nde yer alan bu kısım, savaşı kaybeden taraflardan antlaşmanın geçerli olması için yerine getirilmesi gereken konuları içermektedir. Bu konular, maddî değeri parayla ölçülemeyecek olan ‘manevî kıymeti yüksek’ değerlerle ilgilidir. İşte Versay Antlaşması’nın söz konusu&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1.Dünya Savaşı’nı bitiren antlaşma olarak bilinen Versay Antlaşması (28 Haziran 1919), genellikle savaşı kaybeden tarafların kazananlara verecekleri topraklar ve tazminatlar ile gündeme gelmişti. Ancak bu antlaşmayı ele alan makale ve araştırmaların bugüne kadar hiç gündeme getirmedikleri önemli bir konu vardı. Versay Antlaşması’nın maddeleri arasında savaşı kaybedenlerin ‘Düzeltmeleri Gereken Hususlar’ (Réparations) başlığını taşıyan özel bir kısım yer almaktadır. Bir Giriş ve 15 Bölümden oluşan Versay Antlaşması’nın 8. Bölümü’nde yer alan bu kısım, savaşı kaybeden taraflardan antlaşmanın geçerli olması için yerine getirilmesi gereken konuları içermektedir. Bu konular, maddî değeri parayla ölçülemeyecek olan ‘manevî kıymeti yüksek’ değerlerle ilgilidir. İşte Versay Antlaşması’nın söz konusu başlığı altında, 1. Dünya Savaşı’nı kazanan taraflar Almanya’dan antlaşmanın yürürlüğe girmesiyle birlikte belirlenmiş olan zaman içerisinde ‘Hz. Osman Mushafı’nı iade etmesini’ de talep etmektedirler. Ancak bu durum Almanya için yerine getirilmesi kolay olmayan ve görüşmeler esnasında şiddetli tartışmalara neden olan bir konu olacaktır (Versay Antlaşması maddeleri için bkz.: Traités de Versailles 1919, Nancy-Paris-Strasbourg 1919).</p>
<p>Osmanlı Devleti, Almanya ile ittifak ederek bu savaşa girmişti. Almanya, Avrupa’nın büyük üç ülkesine karşı girişeceği bu savaşta cephelerin tamamında tek başına mücadele etmenin güç olacağını fark etmiş; bu yüzden bazı cephelerin yükünü kendisi ile ittifak edecek bir ülke ile hafifletmek istemiş ve Osmanlı Devleti’ni yanına çekmişti.</p>
<p><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-2019">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türk-İslam Sentezinin Fikir Babası: Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu</title>
		<link>https://www.derintarih.com/abide-sahsiyetler/turk-islam-sentezinin-fikir-babasi-prof-dr-ibrahim-kafesoglu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fahameddin Başar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Aug 2019 07:36:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Abide Şahsiyetler]]></category>
		<category><![CDATA[1. Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Hacı Mehmed Aga]]></category>
		<category><![CDATA[Kafesoğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=4802</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye’de yetişmiş önemli tarihçilerden, aynı zamanda Türk kültür tarihçisi ve fikir adamı olan Kafesoğlu, 1914 yılında Burdur’un Tefenni ilçesinde dünyaya geldi. Babasının 1. Dünya Savaşı’nda Erzurum cephesinde şehit düşmesi üzerine dedesi Hacı Mehmed Ağa’nın yanında büyüdü. Tefenni İlk Mektebi’ni bitirdikten sonra Hocası M. Emin Bey’in ısrarı ile İzmir Muallim Mektebi’ne devam etmiş, 1932’de buradan mezun olduktan sonra bir süre Afyon’da öğretmen olarak görev yapmıştır. 1937’de Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin ilk öğrencilerinden olan ve Hungaroloji Bölümü’nde eğitimine başlayan Kafesoğlu, aynı zamanda Ortaçağ Tarihi ve Türk Dili derslerine de devam etti. Böylece sonraki yıllarda her biri önemli birer tarihçi olacak&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de yetişmiş önemli tarihçilerden, aynı zamanda Türk kültür tarihçisi ve fikir adamı olan Kafesoğlu, 1914 yılında Burdur’un Tefenni ilçesinde dünyaya geldi. Babasının 1. Dünya Savaşı’nda Erzurum cephesinde şehit düşmesi üzerine dedesi Hacı Mehmed Ağa’nın yanında büyüdü. Tefenni İlk Mektebi’ni bitirdikten sonra Hocası M. Emin Bey’in ısrarı ile İzmir Muallim Mektebi’ne devam etmiş, 1932’de buradan mezun olduktan sonra bir süre Afyon’da öğretmen olarak görev yapmıştır. 1937’de Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin ilk öğrencilerinden olan ve Hungaroloji Bölümü’nde eğitimine başlayan Kafesoğlu, aynı zamanda Ortaçağ Tarihi ve Türk Dili derslerine de devam etti. Böylece sonraki yıllarda her biri önemli birer tarihçi olacak olan Osman Turan, Mehmet Altay Köymen, Şerif Baştav, Tayyip Gökbilgin ve Halil İnalcık ile birlikte Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin ilk öğrencileri arasına girdi. Bu sırada Ord. Prof. M. Fuad Köprülü, Prof. Dr. L. Rasonyi ve Prof. Abdülkadir İnan gibi dönemin büyük hocalarından dersler almıştır. Başarılı bir öğrenci olduğu için de 1940 yılında mezun olduktan sonra aynı fakültenin Tarih Bölümü’nde “ilmî yardımcı” sıfatı ile akademik hayata başladı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Tek Ali Kemal Mondros’a Muhalifti!</title>
		<link>https://www.derintarih.com/kapak-dosyasi/bir-tek-ali-kemal-mondrosa-muhalifti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Budak]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Sep 2018 21:16:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak Dosyası]]></category>
		<category><![CDATA[1. Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Mondros Mütarekesi]]></category>
		<category><![CDATA[“Hâtime-i Kâbus”]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=3816</guid>

					<description><![CDATA[“Tam dört senedir devam eden kâbus-ı menhusdan işte derilerimiz kemiklerimize yapışık, kurumuş ve küçülmüş, fakir ve müstahkar, bî-mecâl ve bir mâtem çıkıyoruz. Artık kan kesildi. Yalnız gözyaşları akacak.” Bu cümleler Cenab Şahabeddin’in Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından üç gün sonra Hadisat gazetesine yazdığı “Hâtime-i Kâbus” adlı yazıdan. Yazar, “kâbus-ı menhus” dediği 1. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden son derece memnun gibi. Hatta bu duruma, “kâbus” dediği savaşın bitmesi anlamında “hâtime-i kâbus” demekten de kendini alamamış. Hiç şüphesiz, bunu sağlayan, Osmanlı Devleti için 1. Dünya Savaşı’nı resmen bitiren/sonlandıran 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi idi. Bu mütareke,  çaresizlikten kaynaklanan bir “mecburiyetin eseri” idi aslında.&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Tam dört senedir devam eden kâbus-ı menhusdan işte derilerimiz kemiklerimize yapışık, kurumuş ve küçülmüş, fakir ve müstahkar, bî-mecâl ve bir mâtem çıkıyoruz. Artık kan kesildi. Yalnız gözyaşları akacak.” Bu cümleler Cenab Şahabeddin’in Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından üç gün sonra Hadisat gazetesine yazdığı “Hâtime-i Kâbus” adlı yazıdan. Yazar, “kâbus-ı menhus” dediği 1. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden son derece memnun gibi. Hatta bu duruma, “kâbus” dediği savaşın bitmesi anlamında “hâtime-i kâbus” demekten de kendini alamamış. Hiç şüphesiz, bunu sağlayan, Osmanlı Devleti için 1. Dünya Savaşı’nı resmen bitiren/sonlandıran 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi idi. Bu mütareke,  çaresizlikten kaynaklanan bir “mecburiyetin eseri” idi aslında. Ümit edildi ki, mütareke, tarihçi Akdes Nimet Kurat’ın dediği gibi “İmparatorluğun Son Nefesi” olacaktı. Aksine İtilâf Devletleri, Mondros Mütarekesi ile Osmanlı Devleti’ni askerî mânâda teslim almayı hedeflemişlerdi.</p>
<p><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ekim">Derin Tarih Ekim Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müttefik Almanya Bakü Petrolü Uğruna Nasıl Rakibimiz Oldu?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/kapak-dosyasi/muttefik-almanya-baku-petrolu-ugruna-nasil-rakibimiz-oldu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Natalia Chernichenkina]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 31 Aug 2018 21:24:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak Dosyası]]></category>
		<category><![CDATA[1. Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Brest-Litovsk Antlaşmasıyla]]></category>
		<category><![CDATA[Türk-Rus Harbi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=3722</guid>

					<description><![CDATA[Brest-Litovsk Antlaşmasıyla Rus Ordusu, 1. Dünya Savaşı esnasında aldığı Osmanlı’nın doğu vilayetleri ile 1877-78 Türk-Rus Harbinde Rusya’ya kalan Kars ve Batum’dan çekilmişti. Brest-Litovsk’un getirdiği şartları değerlendirmek isteyen Enver Paşa, Rusların elinde bulunan eski Osmanlı topraklarını anavatana katmaya başladı. Şubat ayında taarruza geçen Osmanlı Ordusu, Nisan’a kadar Erzurum, Sarıkamış ve Van’ı alarak Batum’a ilerledi. Ancak Türkiye’nin bu süratli ilerleyişi, müttefiki Almanya’nın bölgedeki planlarına ters düşüyordu. Almanlar Gürcü topraklarını işgal ettikten sonra Transkafkasya’nın geri kalan kısmını ele geçirmek için önemli mevkileri ele geçirmişlerdi. Devamı Derin Tarih Eylül Sayısında… ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Brest-Litovsk Antlaşmasıyla Rus Ordusu, 1. Dünya Savaşı esnasında aldığı Osmanlı’nın doğu vilayetleri ile 1877-78 Türk-Rus Harbinde Rusya’ya kalan Kars ve Batum’dan çekilmişti. Brest-Litovsk’un getirdiği şartları değerlendirmek isteyen Enver Paşa, Rusların elinde bulunan eski Osmanlı topraklarını anavatana katmaya başladı. Şubat ayında taarruza geçen Osmanlı Ordusu, Nisan’a kadar Erzurum, Sarıkamış ve Van’ı alarak Batum’a ilerledi. Ancak Türkiye’nin bu süratli ilerleyişi, müttefiki Almanya’nın bölgedeki planlarına ters düşüyordu. Almanlar Gürcü topraklarını işgal ettikten sonra Transkafkasya’nın geri kalan kısmını ele geçirmek için önemli mevkileri ele geçirmişlerdi.</p>
<p><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2018">Derin Tarih Eylül Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı’nın Son Savleti</title>
		<link>https://www.derintarih.com/editorden/osmanlinin-son-savleti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derin Tarih]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 31 Aug 2018 21:04:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editörden]]></category>
		<category><![CDATA[1. Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Bakü]]></category>
		<category><![CDATA[Nuri Paşa]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=3698</guid>

					<description><![CDATA[Son dört yılda 100. yıldönümleri sökün etti. Sarıkamış, Çanakkale, derken unuttuğumuz bir zaferimiz olduğunu hatırladık: Kûtu’l-Amâre. Ardından ilk ikisini kazandığımız üç Gazze Muharebesi, Galiçya ve Mehmetçiğin neden sonra Bükreş’e yeniden girişi, Kanal Harekâtı, Bağdat ve Kudüs’ün düşmesi ve nihayet Eylül-Ekim 1918’deki Filistin-Suriye hezimeti&#8230; Mezopotamya ve Filistin-Suriye’deki büyük çaptaki toprak kayıplarımızı Enver Paşa ve arkadaşlarının bu defa Azerbaycan ile İran’da bir tampon bölge oluşturma adımları telafi etmeye yönelecekti. İşte bu sayımızda geniş bir şekilde işlediğimiz, Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa’nın Bakü’yü 15 Eylül 1918’deki fethi ve Vehib ve Kazım Karabekir Paşaların Kafkas Harekâtı, Osmanlı Devleti tarihe veda ederken gurup ışıkları olarak&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Son dört yılda 100. yıldönümleri sökün etti. Sarıkamış, Çanakkale, derken unuttuğumuz bir zaferimiz olduğunu hatırladık: Kûtu’l-Amâre. Ardından ilk ikisini kazandığımız üç Gazze Muharebesi, Galiçya ve Mehmetçiğin neden sonra Bükreş’e yeniden girişi, Kanal Harekâtı, Bağdat ve Kudüs’ün düşmesi ve nihayet Eylül-Ekim 1918’deki Filistin-Suriye hezimeti&#8230;</p>
<p>Mezopotamya ve Filistin-Suriye’deki büyük çaptaki toprak kayıplarımızı Enver Paşa ve arkadaşlarının bu defa Azerbaycan ile İran’da bir tampon bölge oluşturma adımları telafi etmeye yönelecekti. İşte bu sayımızda geniş bir şekilde işlediğimiz, Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa’nın Bakü’yü 15 Eylül 1918’deki fethi ve Vehib ve Kazım Karabekir Paşaların Kafkas Harekâtı, Osmanlı Devleti tarihe veda ederken gurup ışıkları olarak hüzünle ama ebediyyen hatırlanacak başarılardır.</p>
<p>Ne yazık ki 1. Dünya Savaşı denilince aklımıza hep Çanakkale nakşediliyor, o da eksik ve tek kahramana odaklanmış olarak… Ona dergimizin uzun süreli ve yoğun çalışmalarıyla hatırlanmasına destek verdiği Kûtu’l-Amâre zaferimizi ekliyoruz ama yetmez: Bu Ulu Çınar dünyayı terk ederken bile parlak ışıklar saçarak etrafını aydınlatmış, Anadolu insanına olduğu kadar -dergimizde bazı yazılarını okuyacağınız- Azerbaycanlı kardaşlarımıza da yaşama ümidi ve aşkını bir miras olarak bırakmıştı.</p>
<p>Bugün hangi Azerbaycanlıya “Nuri Paşa kimdir?” diye sorduğunuzda alacağınız cevap sizi şaşırtacaktır: O bir kahramandır, Azerbaycan’ın istiklâl mücahididir vs.</p>
<p>Diğer taraftan bugün hangi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşına sorarsanız sorun, “Nuri Paşa kimdir?” dediğinizde alacağınız cevap yine bir soru olacaktır: “O da kim?”</p>
<p>Türkiye ile Azerbaycan halkları arasındaki asimetrik tarih hüznü, bir tarihçiye soracağınız Nuri Paşa’nın kim olduğu sorusuna “Enver Paşa’nın kardeşi” cevabını aldığınızda derinleşecek ve Enver Paşa’nın kim olduğu sorusuyla katmerlenecektir.</p>
<p>Tarihimiz yalnız yazılmamış değil, yazıldığı kadarıyla bile resmî tarihçilerin işine gelmeyenlerin silindiği bir tarihtir de. İşte Enver Paşa ve Nuri Paşa bu silinmiş tarihin talihsiz kurbanlarıdır; onlar tarihten silinince Azerbaycan halkının o gün bugündür tüten Türkiye ve ay yıldızlı bayrak sevdasının nereden geldiğinin ipucunu elimizden kaçırırız.</p>
<p>Yazılamayanları yazmasıyla temayüz eden Derin Tarih dergisi bu ay 100. yıldönümünü kutladığımız Bakü’nün fethini hem Azerbaycanlı hem de Türkiyeli akademisyen ve diplomatların katkılarıyla işlerken tarihi unutturmak isteyenlerden yalnız bir şekilde, hatırlayarak intikam alabileceğimizi de satır aralarında fısıldamayı ihmal etmedi.</p>
<p>Yine dopdolu sayılarda tarihle buluşmak dileğiyle. Hayırla kalınız.</p>
<p><strong><em>Mustafa Armağan</em></strong></p>
<p><strong><em>Derin Tarih Dergisi Genel Yayın Yönetmeni</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Prof. Dr. Mustafa Budak: “Feragat, Rıza Ve Tasdik Olmasaydı Lozan İmzalanamazdı”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/1-kitap-1-yazar/prof-dr-mustafa-budak-feragat-riza-ve-tasdik-olmasaydi-lozan-imzalanamazdi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Olcay Can Kaplan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Apr 2018 10:16:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[1 Kitap 1 Yazar]]></category>
		<category><![CDATA[1. Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[ABD Başkanları]]></category>
		<category><![CDATA[Self-determinasyon]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=3329</guid>

					<description><![CDATA[Kitabınızda İsmet İnönü’nün ağzından Lozan Antlaşması’nın Osmanlı Devleti’ni bitirdiğini söylüyorsunuz. Uluslararası siyaset bağlamında antlaşmayı nereye oturtuyorsunuz? Devir, 1. Dünya Savaşı sonrası. Savaşın galipleri (İngiltere ve Fransa ve İtalya) ve özellikle İngiltere, kendi çıkarlarına uygun olarak yeni bir dünya düzeni (yeni uluslararası düzen) kurmak istemişlerdi. Bu düzenin esas uluslararası meşruiyet kaynağı ABD Başkanı Wilson’un 14 Prensibiydi. Bu prensiplerin 12. maddesi, çoğunluk halinde yaşayan toplulukların kendi kendilerini idare etme (self-determinasyon) hakkını öngörüyordu. Bunun anlamı, mağlup imparatorlukların topraklarını bu esas çerçevesinde paylaşmak ve paylaşılacak topraklar üzerinde yeni ulus-devletler kurmaktı. İşte Lozan Konferansı’nın maksadı, bu esaslar çerçevesinde  hem Osmanlı Devleti’ni hukuken sona erdirmek, hem&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>Kitabınızda İsmet İnönü’nün ağzından Lozan Antlaşması’nın Osmanlı Devleti’ni bitirdiğini söylüyorsunuz. Uluslararası siyaset bağlamında antlaşmayı nereye oturtuyorsunuz?</strong></em></p>
<p>Devir, 1. Dünya Savaşı sonrası. Savaşın galipleri (İngiltere ve Fransa ve İtalya) ve özellikle İngiltere, kendi çıkarlarına uygun olarak yeni bir dünya düzeni (yeni uluslararası düzen) kurmak istemişlerdi. Bu düzenin esas uluslararası meşruiyet kaynağı ABD Başkanı Wilson’un 14 Prensibiydi. Bu prensiplerin 12. maddesi, çoğunluk halinde yaşayan toplulukların kendi kendilerini idare etme (self-determinasyon) hakkını öngörüyordu. Bunun anlamı, mağlup imparatorlukların topraklarını bu esas çerçevesinde paylaşmak ve paylaşılacak topraklar üzerinde yeni ulus-devletler kurmaktı.</p>
<p>İşte Lozan Konferansı’nın maksadı, bu esaslar çerçevesinde  hem Osmanlı Devleti’ni hukuken sona erdirmek, hem de onun hükümran olduğu topraklar üzerinde yeni ulus-devletler kurmaktı. Yani İtilaf Devletleri, Osmanlı Devleti’ni tarihe mâl ederek “tarihî Doğu sorununu” çözmeye çalışmışlardı. Bundan dolayıdır ki, konferansın resmî adı “Yakındoğu İşleri Hakkında Lozan Konferansı” olmuştu.</p>
<p>Bu bilgiler ışığında söyleyebiliriz ki, İtilaf Devletleri, Lozan Barış Antlaşması ile Yakındoğu adını verdikleri bölgede global uluslararası sistemin bir alt birimi/sistemi olarak bir bölgesel düzen kurdular. Kanaatimizce bu düzenin adı “Lozan düzeni” idi. Kim ne derse desin, yeni Türk devleti ya da resmî adıyla Türkiye Cumhuriyeti bu düzenin bir parçası olarak kurulmuş ve Lozan Antlaşması da bu yeni devletin kurucu belgesi olmuştur. Bundan dolayı olsa gerek Atatürk başta olmak üzere yeni Türkiye Cumhuriyeti devletinin yöneticileri  “barış, uyum ve istikrar”ı gözeten bir dış politika izlemek istediklerini dile getirmişlerdir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derintarih-nisan2018">Derin Tarih Nisan Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>102. Yıldönümünde Çanakkale Zaferi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/iz-birakanlar/102-yildonumunde-canakkale-zaferi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Yurttakal]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Feb 2017 22:15:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İz Bırakanlar]]></category>
		<category><![CDATA[1. Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Çanakkale Cephesi]]></category>
		<category><![CDATA[Çanakkale Destanı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=2152</guid>

					<description><![CDATA[“Sağ Kolumu Kaybettim. Zararı Yok, Sol Kolum Var” Tarihimizin destanî sayfalarından Çanakkale Zaferi’nin öyle kahramanları var ki, bir mektubun satırlarında ya da bir derginin sayfalarında unutulup gitmiş. Kadir oğlu Mehmed Çavuş da zaferin unutulan kahramanlarından. 1891’de Denizli’nin Çivril ilçesinin Madenler köyünde doğar. Ailesi Yörük olduğundan önce Afyon Dinar’ın Seydimelik, daha sonra da Bülüçalan köyüne gelirler. Kadir oğlu Mehmed askerlik çağına geldiğinde Balkan Harbi’ne katılır, sonra memleketine döner. 1. Dünya Savaşı başlayıp seferberlik ilan edildiğinde 1. Kolordu 1. Tümen 70. Alay 3. Tabur emrine verilir ve savaş öncesinde İstanbul’da talim görür. 14 Mayıs 1915’te 70. Alay’ın Çanakkale’ye hareket etmesi emredilir. 25&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“Sağ Kolumu Kaybettim. Zararı Yok, Sol Kolum Var”</strong></p>
<p>Tarihimizin destanî sayfalarından Çanakkale Zaferi’nin öyle kahramanları var ki, bir mektubun satırlarında ya da bir derginin sayfalarında unutulup gitmiş.</p>
<p>Kadir oğlu Mehmed Çavuş da zaferin unutulan kahramanlarından. 1891’de Denizli’nin Çivril ilçesinin Madenler köyünde doğar. Ailesi Yörük olduğundan önce Afyon Dinar’ın Seydimelik, daha sonra da Bülüçalan köyüne gelirler.</p>
<p>Kadir oğlu Mehmed askerlik çağına geldiğinde Balkan Harbi’ne katılır, sonra memleketine döner. 1. Dünya Savaşı başlayıp seferberlik ilan edildiğinde 1. Kolordu 1. Tümen 70. Alay 3. Tabur emrine verilir ve savaş öncesinde İstanbul’da talim görür. 14 Mayıs 1915’te 70. Alay’ın Çanakkale’ye hareket etmesi emredilir.</p>
<p>25 Mayıs 1915’te Galata rıhtımında hareketine yarım saat kala İngiliz <em>E 11</em> denizaltısı, alayın bindiği <em>Karadeniz </em>vapuruna bir torpil atar. Neyse ki vapura değil, hemen önündeki bir Alman şilebine isabet eder. Alay vapurdan indirilerek Galata limanından Bakırköy’e doğru yayan, oradan da Uzunköprü’ye trenle gider. Ardından 7 Haziran 1915’te Akbaş Limanı’ndan vapurla Çanakkale’ye geçip Kumkale’de tahkimat kurar.</p>
<p>70. Alay, 27/28 Haziran 1915’te Çanakkale’den vapurla Kilye Limanı’na, oradan Sarafim Çiftliği’nden geçerek Behramlı köyünün altındaki Kiremitlidere’de Güney grubunun emrine girer. Birliğin 1. Tümen Komutanı Cafer Tayyar (Eğilmez), 70. Alay Komutanı Yarbay Vasıf Bey, 3. Tabur Komutanı Bnb. Reşad (Çiğiltepe)’dır. (Vasıf Bey Çanakkale’den sonra Kafkas Cephesi’nde Oğnut sırtlarında, Reşat Bey de Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nde Çiğiltepe’de şehit olmuştur.)</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derintarih-mart2017">Derin Tarih Mart Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İsyanın Şiiri</title>
		<link>https://www.derintarih.com/kapak-dosyasi/isyanin-siiri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hazem Said Mohammed Montasır]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Dec 2016 22:06:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak Dosyası]]></category>
		<category><![CDATA[1. Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=1925</guid>

					<description><![CDATA[Arapların başardığı büyük işlerin unutulmasına mani olan, hatıralarını canlı tutan ve yayan en önemli bilgi kaynaklarındandır şiir. Bilhassa 1. Dünya Savaşı ve Şerif Hüseyin isyanı Arap şairlerin divanlarında önemli bir yer işgal eder. Mısır, Suriye ve Irak’ın en büyük şairlerinin bu konuda pek çok kaside kaleme aldıkları görülür. Bunlar Türklerin tarih ve kültürüne ait edebi birer miras olarak değerlendirilmeli. Fakat iki milletin arasına duvarlar girince bu miras unutulmuş, hatta tersine bir imaj inşa edilmiştir. Bu noktada 1. Dünya Savaşı sırasında şiirleriyle Osmanlı’yı destekleyen Arap şairleri inceleyerek 100 yıllık nefret söyleminin koca bir yalan olduğunu görmek faydalı olacaktır. Batı’nın en büyük&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Arapların başardığı büyük işlerin unutulmasına mani olan, hatıralarını canlı tutan ve yayan en önemli bilgi kaynaklarındandır şiir. Bilhassa 1. Dünya Savaşı ve Şerif Hüseyin isyanı Arap şairlerin divanlarında önemli bir yer işgal eder. Mısır, Suriye ve Irak’ın en büyük şairlerinin bu konuda pek çok kaside kaleme aldıkları görülür. Bunlar Türklerin tarih ve kültürüne ait edebi birer miras olarak değerlendirilmeli. Fakat iki milletin arasına duvarlar girince bu miras unutulmuş, hatta tersine bir imaj inşa edilmiştir.</p>
<p>Bu noktada 1. Dünya Savaşı sırasında şiirleriyle Osmanlı’yı destekleyen Arap şairleri inceleyerek 100 yıllık nefret söyleminin koca bir yalan olduğunu görmek faydalı olacaktır.</p>
<p>Batı’nın en büyük yalanlarından biri, “Araplar 1. Dünya Savaşı’nda Türklere ihanet edip onları arkadan vurmuştur” söylemidir. Aslında bu, Osmanlı’yı yıkan ırkçılık akımlarının ve onları destekleyen Batı’nın eseridir. Bu cümlenin dört unsuru vardır: Arap, Türk, ihanet etme, arkadan vurma. Her biri derin bir acı vererek, açıklanmaya muhtaç olduğunu hissettirir.</p>
<p>Arapların yerleştiği topraklar Fas’tan Basra körfezine kadar uzanan bölgeyi kapsar. Şerif Hüseyin isyanının soysal tabanına baktığımız zaman Arapları temsil etmekten uzak olduğunu görürüz. İngiliz altını ile isyanı desteklemeleri sağlanan Harb, Uteybe ve Cuneyne kabileleri tek başlarına herhangi bir askerî başarı elde edememişlerdir. Mekke Emiri Şerif Hüseyin ve ona bağlı 300-500 bedeviye “Arap” demek doğru değildir. Hele bunların faaliyetlerini Mısır, Libya, Cezayir, Tunus, Filistin, Yemen, Suriye, Irak, Lübnan ve diğer Araplara yüklemek, onları ihanetle suçlamak çok kırıcı bir şeydir. Çünkü Arapların ezici çoğunluğu 1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı’ya sadık kalmıştır.</p>
<p><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derintarih-ocak2017">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dost Muyuz, Düşman Mı? Kararsız Kardeşler</title>
		<link>https://www.derintarih.com/kapak-dosyasi/dost-muyuz-dusman-mi-kararsiz-kardesler-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Abdulrahim Abu-Husayn]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Dec 2016 22:06:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak Dosyası]]></category>
		<category><![CDATA[1. Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[El-Eşref Halil]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=1993</guid>

					<description><![CDATA[Tarihî şartlar, öyle ya da böyle, bin yılı aşkın süredir Araplarla Türklerin kaderlerini müşterek kılmıştır. Bu yazıda söz konusu ortaklığın zaman içinde nasıl bir gelişim gösterdiğini veya hangi şartlarda ortaya çıktığını tartışmaktan ziyade, bu ilişkinin farklı evrelerinde Arapların Türkleri nasıl algıladıklarına bakarak Arap-Türk münasebetlerinin karmaşık yanlarına ışık tutmayı amaçlıyorum. Zamanla ilişkinin yapısında meydana gelen değişikliklerin her zaman güç dengesine göre şekillendiğini söyleyemeyiz. Kimi zaman eşit durumdaki “partnerler”, kimi zaman “hükmeden ve tebaa”, bazen de tarih ve kader onları bağlasa da, birbirinden son derece uzak ve uzlaşmaz çıkarların ayırdığı “düşman kardeş” oldukları görülür. Bilhassa 1. Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Tarihî şartlar, öyle ya da böyle, bin yılı aşkın süredir Araplarla Türklerin kaderlerini müşterek kılmıştır. Bu yazıda söz konusu ortaklığın zaman içinde nasıl bir gelişim gösterdiğini veya hangi şartlarda ortaya çıktığını tartışmaktan ziyade, bu ilişkinin farklı evrelerinde Arapların Türkleri nasıl algıladıklarına bakarak Arap-Türk münasebetlerinin karmaşık yanlarına ışık tutmayı amaçlıyorum.</p>
<p>Zamanla ilişkinin yapısında meydana gelen değişikliklerin her zaman güç dengesine göre şekillendiğini söyleyemeyiz. Kimi zaman eşit durumdaki “partnerler”, kimi zaman “hükmeden ve tebaa”, bazen de tarih ve kader onları bağlasa da, birbirinden son derece uzak ve uzlaşmaz çıkarların ayırdığı “düşman kardeş” oldukları görülür. Bilhassa 1. Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması neticesinde, Arap topraklarından [Türklere] ilişkin yükselen sesler, bu ikircikli ilişkinin son ve en ilginç halkasını meydana getirmiştir.</p>
<p>1291 yılından bir örnekle başlayalım. Memlûk Sultanı El-Eşref Halil’in Şam’daki son Haçlıları temizlediği tarihtir bu. Şamlı şair Şibabu’d-Din Mahmud sevinçle karşıladığı bu olaya şu mısralarla başlayan bir şiir yazmıştır:</p>
<p><em>Elhamdülillah, Haçlıların bayrağı yere düştü, </em></p>
<p><em>[Muhammed] El Mustafa’nın dini Türkler sayesinde kuvvetlendi. </em></p>
<p><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derintarih-ocak2017">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
