﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>2.Dünya Savaşı &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/etiket/2-dunya-savasi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Tue, 08 Mar 2022 09:34:19 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.3</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>2.Dünya Savaşı &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İstanbul’un Kalbini Çalan Yeşil Kırmızı Vagonlar</title>
		<link>https://www.derintarih.com/kadrajdaki-istanbul/istanbulun-kalbini-calan-yesil-kirmizi-vagonlar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[H. Yıldırım Ağanoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Jan 2022 05:24:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kadrajdaki İstanbul]]></category>
		<category><![CDATA[2.Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Azapkapı]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Beyazıt Meydanı]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin Avni Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Reisi Kamil Paşa]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7797</guid>

					<description><![CDATA[1957 yılının Beyazıt Meydanı’ndayız. İki vagondan oluşan bir tramvay&#8230; Önde vatmanın bulunduğu kırmızı vagon birinci mevki, arkasındaki yeşil vagon ise ikinci mevki. Aralarındaki fark? Basit, para&#8230; İki katı daha fazla ücret verebiliyorsanız maroken sünger dolgulu deri koltuklarda otururdunuz. İkinci mevki vagonlarının koltukları ise tahtadan yapılmıştı. Durakta beklerken böyle iki vagonlu tramvay gelirse şanslıydınız, tercih yapma imkânınız vardı. Ama ya sadece kırmızı vagon gelirse? O zaman yeşil tramvayı beklemek zorundaydınız. Çünkü 2. Dünya Savaşı yıllarının ekonomik krizlerinin daha tam atlatılamadığı 1957 yılında, İstanbul halkı için en büyük problem yokluktu. İstanbul’un tramvayla tanışmasının tarihi 1870’li yıllara kadar gidiyor. İlk atlı tramvay büyük&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1957 yılının Beyazıt Meydanı’ndayız. İki vagondan oluşan bir tramvay&#8230; Önde vatmanın bulunduğu kırmızı vagon birinci mevki, arkasındaki yeşil vagon ise ikinci mevki. Aralarındaki fark? Basit, para&#8230; İki katı daha fazla ücret verebiliyorsanız maroken sünger dolgulu deri koltuklarda otururdunuz. İkinci mevki vagonlarının koltukları ise tahtadan yapılmıştı. Durakta beklerken böyle iki vagonlu tramvay gelirse şanslıydınız, tercih yapma imkânınız vardı. Ama ya sadece kırmızı vagon gelirse? O zaman yeşil tramvayı beklemek zorundaydınız. Çünkü 2. Dünya Savaşı yıllarının ekonomik krizlerinin daha tam atlatılamadığı 1957 yılında, İstanbul halkı için en büyük problem yokluktu.</p>
<p>İstanbul’un tramvayla tanışmasının tarihi 1870’li yıllara kadar gidiyor. İlk atlı tramvay büyük merak uyandırmış, 31 Temmuz 1871’de Azapkapı-Beşiktaş hattında hizmete başlamıştı. Tophane’de düzenlenen merasime Şura-yı Devlet Reisi Kamil Paşa, Hüseyin Avni Paşa, Ethem Paşa ile devlet ileri gelenleri ve yabancı ülke elçileri katılmışlardı.</p>
<p>Tramvay ağı daha sonra Azapkapı-Aksaray, Aksaray-Yedikule ve Aksaray-Topkapı hatlarıyla genişletildi. Balkan Harbi’nde tramvay idaresine ait 430 adet at, devlet tarafından satın alınınca, İstanbul bir sene tramvaysız kaldı. 1913’te Silahtarağa’da ilk elektrik santralinin açılmasının ardından 25 Ocak 1914’te Galata Köprüsü üzerinde ilk elektrikli tramvay çalıştırıldı. Bir ay sonra bu tramvay Karaköy-Ortaköy hattında düzenli seferlere başlayınca büyük bir merasim tertip edildi.</p>
<p>Fotoğrafını gördüğümüz 34 numaralı Beşiktaş-Fatih tramvayı, şehrin en önemli akslarından birindeydi ve daima kalabalıktı. Fatihten kalkan tramvay, Şehzadebaşı Camii’nin önünden geçerek Vezneciler, Beyazıt, Sultanahmet, Bahçekapı, Eminönü, Karaköy ve Tophane üzerinden Beşiktaş’a varırdı. Tramvaylar Avrupa yakasından 1961’de kaldırılmış, Üsküdar-Kadıköy hattı ise 1966’ya kadar devam etmiştir.</p>
<p>Ben o yıllardaki tramvaya ve mevkili vagonlara yetişemedim. Ancak şehir hatları vapurlarındaki birinci ve ikinci mevkii ve bazılarındaki lüks kamara ayrımını gördüm. Yani “Lüküs kamarada kimler oturur?” sözünü sadece şarkılarda duymadık; biz de sorduk annemize, babamıza. Memur ailesi olduğumuz için vapurla karşıya geçtiğimizde ikinci mevkide, yani vapurun ön kısmındaki tahta koltuklarda seyahat ederdik. 1970’lerin ortasında bu ayrım ortadan kalktı. İşte o zaman, büyük bir memnuniyetle, vapurların arka tarafındaki süngerli deri koltuklarda oturmayı tercih ettik. Hem de aynı paraya. Eskiden daha basit şeylerden memnun olunurdu. Ya şimdi?</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ocak-2022">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İngiliz Sömürgeciliğinin 7 Esası</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/ingiliz-somurgeciliginin-7-esasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Taha Kılınç]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Nov 2021 08:15:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[2.Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[bağımsız]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Britanya]]></category>
		<category><![CDATA[Kanada]]></category>
		<category><![CDATA[kaos]]></category>
		<category><![CDATA[Londra]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7617</guid>

					<description><![CDATA[Büyük Britanya, 1600’lü yılların başından itibaren batıda ve doğuda sömürgecilik faaliyetlerini yoğunlaştırmış, birbiri ardınca ele geçirdiği yabancı topraklarda ilk sömürge idarelerini tesise başlamıştı. 1670’lere gelindiğinde, bugünkü ABD ve Kanada’dan Hindistan’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada, İngilizlerin artık kalıcı hale gelmiş ayak izlerine rastlamak mümkündü. 1800’lerin ikinci yarısında ise Büyük Britanya’yı tanımlamak için herkesin kullandığı ifade aynıydı: Üzerinde güneşin batmadığı imparatorluk. Doğrudan yönetim, himaye, ittifak veya başka herhangi bir biçimde, İngiliz siyasetçi, asker ve bürokrat ordularının kontrol ettiği coğrafya öylesine uçsuz-bucaksızdı ki, Büyük Britanya, aynı zamanda “tarihte en geniş sınırlara ulaşmış devlet” unvanına da kavuşmuştu. 1900’lerin başında Ortadoğu’nun birçok noktasında da&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Büyük Britanya, 1600’lü yılların başından itibaren batıda ve doğuda sömürgecilik faaliyetlerini yoğunlaştırmış, birbiri ardınca ele geçirdiği yabancı topraklarda ilk sömürge idarelerini tesise başlamıştı. 1670’lere gelindiğinde, bugünkü ABD ve Kanada’dan Hindistan’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada, İngilizlerin artık kalıcı hale gelmiş ayak izlerine rastlamak mümkündü. 1800’lerin ikinci yarısında ise Büyük Britanya’yı tanımlamak için herkesin kullandığı ifade aynıydı: Üzerinde güneşin batmadığı imparatorluk.</p>
<p>Doğrudan yönetim, himaye, ittifak veya başka herhangi bir biçimde, İngiliz siyasetçi, asker ve bürokrat ordularının kontrol ettiği coğrafya öylesine uçsuz-bucaksızdı ki, Büyük Britanya, aynı zamanda “tarihte en geniş sınırlara ulaşmış devlet” unvanına da kavuşmuştu. 1900’lerin başında Ortadoğu’nun birçok noktasında da İngilizler ön plandaydı. Bölgenin yeraltı ve yer üstü zenginliklerinin paylaşımında, 1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilgiye uğratılmasında ve sonrasında imparatorluk bakiyesinin kurtlar sofrasında paylaşımında İngilizler hep başroldeydiler.</p>
<p>2. Dünya Savaşı’nın Avrupa’yı temellerinden sarstığı 1940’lı yıllarda, İngiltere, manda ve sömürge yönetimi altında tuttuğu bölgelerde zorlu sınavlarla karşı karşıya kaldı. Ya da en azından, dışarıdan bakıldığında, elindeki coğrafyalarda asayişi sağlamakta zorlanan, bütün kesimlerin şikâyet odağına yerleşmiş, adeta çözüm üretmekten aciz bir Britanya İmparatorluğu görüntüsü vardı. 1970’lerin başına kadar, İngiltere bütün sömürgelerinden kademeli olarak teker teker çekilecek, geride “bağımsız” devletler ve yönetimler bırakacaktı. Birçok tarihî kaynakta, İngilizlerin bilfiil yönetimi ve kontrolü altında geçen o uzun yıllar “kaos”, “karmaşa”, “iç çatışma” gibi sıfatlarla anılacak, İngiltere’nin “beceriksiz”, “acemi” ve “özensiz” yönetimine çeşitli eleştiriler yöneltilecekti.</p>
<p>Peki, gerçekten öyle miydi? İngiltere beceriksiz, özensiz ve acemi bir idare mi sergilemişti? Yoksa ortada ince düşünülüp tasarlanmış, sabırlı bir şekilde sahneye konmuş, uzun yıllara yayılmış ve neticeleri için gelecek kuşaklar hedeflenmiş bir strateji mi vardı?</p>
<p>Tarihî sürece ve coğrafyaya dikkatle ve çok boyutlu biçimde bakanlar, cevabın ikinci şıkta gizlendiğini göreceklerdir. Özellikle İslâm coğrafyasında, İngiltere tarafından yönetilmiş veya İngiliz tipi kontrol / himaye tecrübesini yaşamış bölgelerin hepsinde, zahirdeki kaos ve karmaşa bir yana bırakıldığında, Londra’daki “devlet aklı”nın aşağıdaki yedi esası titizlikle uygulamaya koymuş olduğu fark edilecektir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasim-2021">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hotel Ruanda</title>
		<link>https://www.derintarih.com/sinema-tarihi/hotel-ruanda/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Önder]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Jun 2021 07:53:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sinema Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[2.Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[giorgia meloni]]></category>
		<category><![CDATA[İslamofobik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7146</guid>

					<description><![CDATA[&#160; 2018 yılında İtalya’nın Kardeşleri adlı İslamofobik bir partinin başkanı Giorgia Meloni Fransa’nın Afrika’yı sömürdüğünü ve Afrikalıların Fransa’nın politikaları yüzünden ülkelerini terk ettiğini söylediği konuşmasıyla ülkemizde gündem oldu. Giorgia Meloni medya tarafından Avrupa’nın vicdanı ilan edilince bu ismi internette araştıranların gördüklerinden biri de şu açıklaması olabilir: “Müslüman Kardeşler ile bağlantılı olan Erdoğan, siyasî İslâm’ın taşıyıcısı haline geldi. Avrupa’da ikamet eden Türkleri ve Müslümanları çocuk sahibi olmaya teşvik ederek, kültür merkezlerini ve cami inşaatlarını finanse ederek bizi sömürgeleştirmeye çalışıyor. Türkiye’nin Avrupa’daki siyasî İslâm’ı finanse etmesine izin veremeyiz.” Avrupa’nın içindeki faşist zihniyetin 2. Dünya Savaşı’na rağmen dondurucuda kalmış diriliği elbette bizi şaşırtmamakta. Nitekim&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>2018 yılında İtalya’nın Kardeşleri adlı İslamofobik bir partinin başkanı Giorgia Meloni Fransa’nın Afrika’yı sömürdüğünü ve Afrikalıların Fransa’nın politikaları yüzünden ülkelerini terk ettiğini söylediği konuşmasıyla ülkemizde gündem oldu. Giorgia Meloni medya tarafından Avrupa’nın vicdanı ilan edilince bu ismi internette araştıranların gördüklerinden biri de şu açıklaması olabilir:</p>
<p>“Müslüman Kardeşler ile bağlantılı olan Erdoğan, siyasî İslâm’ın taşıyıcısı haline geldi. Avrupa’da ikamet eden Türkleri ve Müslümanları çocuk sahibi olmaya teşvik ederek, kültür merkezlerini ve cami inşaatlarını finanse ederek bizi sömürgeleştirmeye çalışıyor. Türkiye’nin Avrupa’daki siyasî İslâm’ı finanse etmesine izin veremeyiz.”</p>
<p>Avrupa’nın içindeki faşist zihniyetin 2. Dünya Savaşı’na rağmen dondurucuda kalmış diriliği elbette bizi şaşırtmamakta. Nitekim Batılı ahlakın birbirlerinin sömürü şekillerini eleştirmekten öteye gidemeyen manifestolarının günümüz sorunlarına sunduğu tek bir çözüm dahi yok. Videonun ülkemizde dolaşıma girdiği, yani bizim Meloni’yi takdir ettiğimiz gün Sicilya’da bir mahkemede İtalya’nın kara sularında 2018 yılında batan ve içinde 164 göçmenin olduğu gemiyi Lampedusa Adası açıklarında 20 gün bekleten İtalya eski içişleri bakanı ve aşırı sağcı Kuzey Ligi Partisi lideri Matteo Salvini hakkında “görevi ihmal ve adam kaçırmaktan” dava açılıyor. Giorgia Meloni’nin de hararetle Macron’a sömürülen Afrikalılar şemsiyesi altında kükremesi Fransa ve İtalya arasında başlayan bu göçmen krizinin yükselişi ile gerçekleşiyor.</p>
<p>Avrupa’nın sömürü tarihine dair söylenecek çok şey var elbette. Ama bunların hiçbiri ne yazık ki bir filmin etkisi kadar güçlü olmuyor. Şubat sayımızda incelemesi yer alan Cezayir Bağımsızlık Savaşı filminde olduğu gibi Avrupa sömürdüğünü söylemekten de bunu anlatmaktan da çekinmiyor. Her ne kadar sözde Yahudi soykırımının anlatıldığı kadar film ve belgesel çekilemese, kitap kaleme alınamasa da Batı’nın sömürge tarihi filmlere konu olmaya devam ediyor.</p>
<p>Sömürü ve soykırım dosyası açılınca akıllara ilk gelen filmlerden biri Hotel Ruanda oluyor. 2004 yılında ABD, İtalya, İngiltere ve Güney Afrika ortak yapımı olarak gösterime giren filmde, 1994’te sayısız kişinin katledildiği Ruanda’da 1.260’dan fazla insanın hayatının kurtarılmasına vesile olan Paul Rusesabagina’nın etrafında gelişen olaylar anlatılıyor. Filmde BM ve Batılı ülkelerin ikiyüzlülüğü eğip bükmeden gösteriliyor. Önce Almanya, sonra uzun yıllar Belçika tarafından sömürülen Ruanda, 1962 yılında bağımsızlığını elde etmiş gibi görünse de sömürü zihniyetinin kontrolü altında 1994 senesindeki felakete sürükleniyor. Ruanda’da Fransa ve Belçika’dan destek alan Hutu kabilesi 1994’de, tanesi 50 cente ithal edilen palalarla, kadın, çocuk ve yaşlı demeden 3 ay içerisinde bir milyona yakın Tutsi’yi katlediyor.</p>
<p>Filmde beyaz adamın aynı yörede yaşayan, aynı kültür ve geçmişe sahip bu insanların biraz uzunca olanlarına Hutu, diğerlerine Tutsi demesi sonucu ikiye bölünen halkın zamanla büyüyen nedensiz ve anlamsız düşmanlığının sonuçlarını hayret ve dehşetle seyrediyorsunuz. Ruanda ve geri bıraktıkları diğer coğrafyalarda neden bu olayların yaşandığını ise Birleşmiş Milletler’in görevlendirdiği generalin Paul Rusesabagina’ya söylediği şu sözler özetliyor: “Yüzümüze tükürmelisin. Çünkü biz (Batı) pislik olduğunuzu düşünüyoruz. Siz değersizsiniz çünkü siyahsınız, zenci bile değilsiniz. Siz Afrikalısınız…”</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2021">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Stalin’in Soykırım Vagonları</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/stalinin-soykirim-vagonlari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Kemal Özcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 May 2021 09:22:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[2.Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Çarlık Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[Kırım Türkleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kızılordu]]></category>
		<category><![CDATA[Sovyet ihtilali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7094</guid>

					<description><![CDATA[Küçük Kaynarca Antlaşması (1774) ile Osmanlı’dan koparılan Kırım, 1783’de Çarlık Rusyası tarafından ilhak edilmişti. Sovyet ihtilaline kadar buradaki Türk nüfusun büyük bir kısmı Romanya, Bulgaristan ve Ak Topraklar adını verdikleri Anadolu’ya göç ettirildi. Bolşevik ihtilalinden sonra kurulan özerk cumhuriyette Kırım Türkleri aktif rol almışlarsa da Lenin’in ölümünden sonra başa geçen Stalin dönemi felaket yılları oldu. Aynı dönemde patlak veren ve Sovyetler Birliği sınırlarına da sıçrayan 2. Dünya Savaşı sırasında Kırım’da yaklaşık 1 milyon kişi yaşıyordu ve bunların içinde Kırım Türklerin sayısı yaklaşık 220 bin kişiydi. Nüfus olarak yarımadada Ruslardan sonra ikinci sırada Kırım Türkleri geliyordu. Savaş kısa sürede Kırım’da da&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Küçük Kaynarca Antlaşması (1774) ile Osmanlı’dan koparılan Kırım, 1783’de Çarlık Rusyası tarafından ilhak edilmişti. Sovyet ihtilaline kadar buradaki Türk nüfusun büyük bir kısmı Romanya, Bulgaristan ve Ak Topraklar adını verdikleri Anadolu’ya göç ettirildi. Bolşevik ihtilalinden sonra kurulan özerk cumhuriyette Kırım Türkleri aktif rol almışlarsa da Lenin’in ölümünden sonra başa geçen Stalin dönemi felaket yılları oldu. Aynı dönemde patlak veren ve Sovyetler Birliği sınırlarına da sıçrayan 2. Dünya Savaşı sırasında Kırım’da yaklaşık 1 milyon kişi yaşıyordu ve bunların içinde Kırım Türklerin sayısı yaklaşık 220 bin kişiydi. Nüfus olarak yarımadada Ruslardan sonra ikinci sırada Kırım Türkleri geliyordu.</p>
<p>Savaş kısa sürede Kırım’da da etkisini gösterdi ve Alman orduları Ekim 1941’de Kırım’a girdiler. Almanların kısa sürede bölgenin geneline hâkim olduğu sırada Kırım Türk erkeklerinin büyük bir kısmı Kızılordu saflarında farklı cephelerde Sovyetler için mücadele ediyordu. Bir kısmı da Kırım’ı Almanlara karşı savunmak için oluşturulan partizan hareketlerde aktif olarak görev aldı. Bunun yanında bölgede yaşayanların bir kısmı baskıcı Sovyet idaresinden kurtuluş olarak gördükleri Almanları sevinç gösterileriyle karşılamış; Kırım Türklerinden bir grup da Almanlarla temasa geçerek Sovyet idaresinden kurtulmak için işbirliğine girişmişti. Bu temaslar neticesinde Alman ordusu bünyesinde kurulan askerî taburlarda bazı Kırım Türkleri yer aldı. “Gönüllü Nefsi Müdafaa Taburları” olarak da adlandırılan bu birliklere Alman esir kamplarında tutulan Kırım Türkleri zoraki dahil edilmişti.</p>
<p>Kırım Türklerinin bu mücadeleleri savaş sonrası Sovyet literatüründe karşılık bulmadı. Nihayet Sovyetler Birliği’nin son dönemlerinde yayınlanan eserlerde bu konulara yer verilmeye başlanmış, Almanlarla işbirliği yapanların aksine, Kırım Türklerinin çoğunluğunun “vatanlarına sadık kaldıkları” ifade edilmiştir. Bu mücadelede yer alan birçok Kırım Türkünün yüksek derecede madalya ve nişanlarla taltif edildiği de bilinmektedir. Bu mükâfatlardan biri ise savaş sırasında 30 tane Alman uçağını düşürdüğü iddia edilen ve bu kahramanlıklarından ötürü iki kere “Sovyetler Birliği Kahramanı” unvanı alan Ahmet Han Sultan’a takdim edilmiştir.</p>
<p>Almanların savaşı kaybetmeleri neticesinde Kızılordu birlikleri 10 Nisan 1944’te Kırım’a yeniden hâkim oldu. Sovyet hâkimiyetinin yeniden tesisinden sonra, savaş sırasında Almanların yapmış oldukları cinai faaliyetler ile onlarla işbirliği yapanları tespit etmek amacıyla Olağanüstü Devlet Komisyonu kuruldu. Bu komisyonun çalışmaları sonunda hazırlanan raporlar neticesinde Kırım Türklerinin Almanlarla işbirliği yaptıkları gerekçesiyle topluca sürgüne gönderilmelerine karar verildi. Bu itibarla, 13 Nisan 1944 tarihinde Kırım Özerk SSC’nin “Sovyet karşıtı unsurlardan temizlenmesi” hususunda bir genelge yayınlandı. Bu genelgeden yaklaşık bir ay sonra, 18 Mayıs 1944’te saat 03.00 civarında Kırım Türklerinin vatanlarından sürgünü operasyonu başladı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2021">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MUSTAFA ABDÜLCEMİL KIRIMOĞLU: DESTEĞİ İÇİN TÜRKİYE’YE MİNNETTARIZ</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/mustafa-abdulcemil-kirimoglu-destegi-icin-turkiyeye-minnettariz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Metin Taha Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 May 2021 08:54:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[2.Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed Özenbaşlı]]></category>
		<category><![CDATA[Kırım Tatar]]></category>
		<category><![CDATA[Küçük Kaynarca Antlaşması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7090</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: METİN TAHA YILMAZ Kırım’ın tarihî serüveninden bahsederek söze başlayalım. Geçmişten günümüze, yaşananlar nasıl özetlenebilir? Kırım Tatar halkının tarihi çok dramatiktir. Çünkü toprağımız Kırım birçok devletin dikkatini çekti ve bu devletler buraya sahip olmak istediler. 1783 yılında bizim devletimiz Kırım Hanlığı yok oldu. Ruslarla Osmanlıların yapmış olduğu savaş neticesinde Küçük Kaynarca Antlaşması (1774) imzalanmıştı. O antlaşmada Ruslar, “Kırım, Osmanlılardan tamamen bağımsız bir devlet olacaktır” dediler. Fakat daha sonra Ruslar bu antlaşmaya uymayarak Kırım’a girdiler. O zaman Osmanlı başka devletlerle savaştaydı. Yani Kırım’ı kurtarmaya veya yardım etmeye imkânı yoktu. Neticede Kırım Hanlığı yıkıldı ve Kırım Tatarlarına, yani Kırım Türklerine çok büyük&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: METİN TAHA YILMAZ</strong></p>
<p><strong>Kırım’ın tarihî serüveninden bahsederek söze başlayalım. Geçmişten günümüze, yaşananlar nasıl özetlenebilir? </strong></p>
<p>Kırım Tatar halkının tarihi çok dramatiktir. Çünkü toprağımız Kırım birçok devletin dikkatini çekti ve bu devletler buraya sahip olmak istediler. 1783 yılında bizim devletimiz Kırım Hanlığı yok oldu. Ruslarla Osmanlıların yapmış olduğu savaş neticesinde Küçük Kaynarca Antlaşması (1774) imzalanmıştı. O antlaşmada Ruslar, “Kırım, Osmanlılardan tamamen bağımsız bir devlet olacaktır” dediler. Fakat daha sonra Ruslar bu antlaşmaya uymayarak Kırım’a girdiler. O zaman Osmanlı başka devletlerle savaştaydı. Yani Kırım’ı kurtarmaya veya yardım etmeye imkânı yoktu. Neticede Kırım Hanlığı yıkıldı ve Kırım Tatarlarına, yani Kırım Türklerine çok büyük baskılar yapıldı. Kırım Tatarları da Osmanlı Devleti topraklarına göç etmek zorunda kaldılar. Böylelikle 1917’de Bolşeviklerin iktidarı başladığında, biz artık millî toprağımızda bir azınlık haline gelmiş durumdaydık.</p>
<p><strong>1917 öncesinde, Kırım’daki Tatar nüfusu ne kadardı? </strong></p>
<p>Eski zamanlarda nüfus sayımları olmuyordu ama benim tahminlerime göre ve yazarlarımızdan Ahmed Özenbaşlı’nın Çarlık Hâkimiyetinde Kırım Faciası kitabında da dediği gibi, Kırım Hanlığı savaş zamanında 200 bin kadar asker çıkartabiliyordu. Buradan hareketle Kırım Hanlığı’nın nüfusunun iki ilâ iki buçuk milyon kadar olduğunu tahmin edebiliriz. 1917 itibariyle ise, bizler artık Kırım Yarımadası’nın toplam nüfusunun yüzde 25’ine düşmüştük.</p>
<p>1920-21 yıllarında, Bolşevikler zamanında suni açlık baş göstermişti. O zaman başka milletler de etkilenmişti bundan, lakin en çok kaybı Kırım Tatarları verdi. 100 bine yakın insan açlıktan öldü. Sonraki en büyük facia da 2. Dünya Savaşı’nın sonunda Kırım Tatarlarının topyekûn sürgün edilmesi ve soykırıma uğratılmasıdır. O yıllarda, yani 1944-46 yılları arasında bizim yaptığımız araştırmalara göre halkımızın %46’sı açlıktan, hastalıklardan ve diğer sebepler neticesine vefat etti. Sürgün edildiğimiz yerlerde, yani Özbekistan’da, Kazakistan’da, Sibirya’da halkımız gün yüzü görmedi, üstüne üstlük ağır işlerde çalıştırıldılar. Ancak 1953’te Stalin öldükten sonra ortam biraz yumuşadı. O zaman Kırım Tatar halkından hayatta kalanlar vatanlarına dönmek için mücadeleye giriştiler. Mücadelemiz silahla değildi, sadece demokratik yollarlaydı ve Sovyet rejiminin son yıllarına kadar devam etti. Gorbaçov zamanında biraz serbestlik oldu. Moskova’daki Kızıl Meydan’da nümayişler ve mitingler ile taleplerimizi bütün dünyaya bildirme imkânımız olmuştu. Neticede 1980’li yılların sonlarında, büyük zorluklar çekse de Kırım Tatar halkı öz vatanına dönebilmeyi başardı.</p>
<p><strong>Rus devleti, sürgünü ve Kırım Tatarlarına yapılanları kendi halkına nasıl izah etti? </strong></p>
<p>Ruslar bizi sürgün ettikten sonra Kırım Yarımadası’nda Tatarlara karşı büyük bir propaganda yaptılar. “Bunlar Rus düşmanları”, “bunlar hainler” dediler. Rusya’dan bizim vatanımıza getirilen ve yerleştirilen Ruslar da bu propagandayı memnuniyetle karşılıyorlardı. Bu durum onlara manevî bir rahatlık veriyordu. Çünkü ölüme gönderilen insanların evlerinde yaşıyor ve onların eşyalarını kullanıyorlardı. Neticede vatanımıza döndüğümüz zaman oradaki nüfus bizi böyle sıcak karşılamadı tabii ki. Fakat biz buna bakmadık ve vatanımıza akın ettik.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2021">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Rockefeller Vakfı Neden Türkiye’ye 12 Milyon Dolar Bağışlamıştı?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/rockefeller-vakfi-neden-turkiyeye-12-milyon-dolar-bagislamisti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Munise Şimşek]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Mar 2021 06:34:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[2.Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Carnegie]]></category>
		<category><![CDATA[liberal]]></category>
		<category><![CDATA[misyoner]]></category>
		<category><![CDATA[Rockefeller]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6875</guid>

					<description><![CDATA[İngilizlere karşı verdiği bağımsızlık mücadelesiyle 1776 yılında bağımsızlığını kazanan Amerika Birleşik Devletleri (ABD), emperyalizm karşıtı söylemleriyle kendisini Avrupa devletlerinden farklı bir yere konumlandırmıştır. Ancak hızlı sanayileşme ve güç temerküzü Amerikan yayılmacılığını kaçınılmaz kılacaktır. Bu yayılmacılık Güney Amerika söz konusu olduğunda saldırgan bir tavra dönüşürken, dünyanın geriye kalanı için daha yumuşak politikalarla kendisini göstermiştir. 2. Dünya Savaşı sonrasında süper güç oluncaya kadar ABD, dış politikasında temel hak ve hürriyetlere, ülkelerin sınır bütünlüğüne saygılı, daha liberal bir tavır sergilemiştir. Bu süreçte dünyayı tanımak için kullandığı araçlardan biri misyoner örgütleridir. 19. yüzyılda Amerikan misyonerler gittikleri ülkelerin coğrafi özellikleri, bitki örtüsü, yeraltı kaynakları, geçim&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İngilizlere karşı verdiği bağımsızlık mücadelesiyle 1776 yılında bağımsızlığını kazanan Amerika Birleşik Devletleri (ABD), emperyalizm karşıtı söylemleriyle kendisini Avrupa devletlerinden farklı bir yere konumlandırmıştır. Ancak hızlı sanayileşme ve güç temerküzü Amerikan yayılmacılığını kaçınılmaz kılacaktır. Bu yayılmacılık Güney Amerika söz konusu olduğunda saldırgan bir tavra dönüşürken, dünyanın geriye kalanı için daha yumuşak politikalarla kendisini göstermiştir. 2. Dünya Savaşı sonrasında süper güç oluncaya kadar ABD, dış politikasında temel hak ve hürriyetlere, ülkelerin sınır bütünlüğüne saygılı, daha liberal bir tavır sergilemiştir. Bu süreçte dünyayı tanımak için kullandığı araçlardan biri misyoner örgütleridir. 19. yüzyılda Amerikan misyonerler gittikleri ülkelerin coğrafi özellikleri, bitki örtüsü, yeraltı kaynakları, geçim şartları, nüfusu gibi konularda bilgi toplama; geleneksel toplumların etnik ve dinî yapılarını, sosyokültürel özelliklerini tanıma; siyasî grupları, çatışma hatlarını tespit etme hususunda oldukça iyi iş çıkarmışlardır!</p>
<p>Amerikan misyonerlerinin Osmanlı topraklarındaki ilk faaliyetleri 19. yüzyılın başlarına tekabül eder. İmparatorluk sınırları içinde ilk Amerikan okulu ise 1824’te Beyrut’ta kuruldu. 1910’a gelindiğinde bu okulların sayısı 500’ü geçmiş ve yaklaşık 30 bin öğrenciye eğitim verilmişti. Bu kitlesel eğitimin bölgeye etkisi epeyce düşündürücüydü. Kolejlerin en tehlikeli yönü, imparatorluk topraklarında milliyetçiliği tetiklemeleri olmuştu. İlk Amerikan kolejine ev sahipliği yapan Lübnan aynı zamanda Arap milliyetçiliğinin yeşerdiği yerdi. Araştırmalar göstermektedir ki Osmanlı topraklarındaki Ermeni isyanlarıyla bu okullar arasında ciddi bağlantılar mevcuttu. Hatta bazı okullar Ermeni çetelerine silah ve mühimmat yardımı bile yapmıştır. Yine bu süreçte bölgedeki mezhebî gerilimler de epeyce artmıştı.</p>
<p>Misyoner okullarının bu şaibeli faaliyetleri tabii olarak rahatsızlık uyandırmış ve bazı itirazlara yol açmıştı. Bu yüzden ABD misyoner örgütlerini büyük oranda sahadan çekecek ve 19. asrın sonlarında onların yerini büyük şirketler tarafından kurulan vakıflar alacaktı. Bu değişime öncülük eden Carnegie, Ford ve Rockefeller vakıflarının başarıları yeni bir çığır açtı ve 20. yüzyılda ABD’de benzer amaçlara hizmet eden 40 binden fazla vakıf kuruldu. Bunların bir kısmı ulusal düzeydeki faaliyetlerle yetinirken, bazıları küresel hayır kurumlarına dönüştü.</p>
<p>Carnegie, Ford ve Rockefeller gibi devasa şirketlerin sermayelerinin bir kısmını hayır işlerine aktarması ve vakıflar kurması öncelikle ulusal ihtiyaçlar ve toplumsal talepler doğrultusunda tezahür eden bir gelişmeydi. 20. yüzyılın başında ABD küresel bir güce dönüşse de ülkedeki gelir dağılımı kapitalizmin vahşi yüzünü resmediyordu. Artan fabrika sayıları ve teknolojik gelişmeler ülkenin güçlenmesine katkıda bulunmuştu fakat bu durum halkın refah düzeyine yansımıyordu. Başta Amerika olmak üzere kapitalist sistemin tepesindeki ülkeler bu gerilimin toplumsal bir çatışmaya dönüşmemesi için daha paylaşımcı bir sosyal devlet modeline doğru evrilmek durumunda kaldılar. Başlangıçta pek isteksiz olsalar da 1929’da yaşanan ekonomik buhran bu değişimi zorunlu kılacaktı. Çünkü krizi tetikleyen yegâne sebep, devasa bir üretime karşılık, alım gücünün yetersizliğinden tüketimin çok cüzi seviyede seyretmesiydi. Başka bir ifadeyle, büyük şirketlerin biraz daha cömert davranarak emek gücünü tüketici kitleye dönüştürmesi gerekiyordu.</p>
<p>Kurulan okullar, hastaneler veya bağışlar ayrıca ulusal ölçekte şirketlerin vergi yükünü hafifletiyor, karşılaştıkları bürokratik engellerin daha hızlı aşılmasını sağlıyor; ulus devlet mekanizması içinde daha rahat hareket etme imkânı veriyordu. Öte yandan, çalışma alanları sınır ötesine taşan vakıflar zamanla ABD’nin dış politika aracına dönüştü. Carnegie, Ford ve Rockefeller gibi büyük şirketler hem farklı ülkelerdeki mevcut statülerini sağlamlaştırmak, hem de yeni fırsatlara kapı aralaması için hayırseverliği bir araç olarak kullandılar. Sağlık, eğitim, alt yapı, ulaşım ve teknik ihtiyaçların karşılanması amacıyla bağış yapan şirketler kurdukları olumlu ilişkiler, inşa ettikleri iletişim ağları ve çıkar grupları ile ABD hegemonyasının dünyaya uzanan eli, kolu, kulağı ve gözü oldular.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mart-2021">Derin Tarih Mart Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>4 Soruda Rockefeller Vakfı’nın Türkiye’deki Beşeri Bilimler Mesaisi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/4-soruda-rockefeller-vakfinin-turkiyedeki-beseri-bilimler-mesaisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derin Tarih]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Mar 2021 06:25:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[2.Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[Latin Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Rockefeller Vakfı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6869</guid>

					<description><![CDATA[Rockefeller Vakfının 1950 sonrasında pozitif/doğa bilimlerinden ziyade beşeri bilimlere önem vermesinin ve bu alanla ilgili yatırımlarının öne çıkmasının sebebi neydi? 2. Dünya Savaşı sonrasındaki yıkımın ardından ABD’de pozitif/doğa bilimlerinin fonksiyonu sorgulanırken, Rockefeller Vakfı içinde beşeri bilimlerin bilimler hiyerarşisindeki rolü üzerine yeniden düşünme fırsatı doğdu. “Doğa bilimlerinin insana nihai hediyesi evrensel yıkım mıdır?” sorusu karşısında, determinist akla karşı insanlığın zaferi telakkisi ağırlık kazanacak, 2. Dünya Savaşı’nın sebep olduğu yıkımdan kurtulmanın estetik ve ahlakî standartlarla mümkün olduğu inancı ağır basacaktı. Bu standartlar da beşeri bilimlerle sağlanabilirdi. Diğer deyişle, medeniyetin yıkımı hususunda potansiyel bir tehdit olabilecek teknik bilgideki ilerlemeleri değerlendirebilmek için gerekli araçlara&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Rockefeller Vakfının 1950 sonrasında pozitif/doğa bilimlerinden ziyade beşeri bilimlere önem vermesinin ve bu alanla ilgili yatırımlarının öne çıkmasının sebebi neydi?</strong></p>
<p>2. Dünya Savaşı sonrasındaki yıkımın ardından ABD’de pozitif/doğa bilimlerinin fonksiyonu sorgulanırken, Rockefeller Vakfı içinde beşeri bilimlerin bilimler hiyerarşisindeki rolü üzerine yeniden düşünme fırsatı doğdu. “Doğa bilimlerinin insana nihai hediyesi evrensel yıkım mıdır?” sorusu karşısında, determinist akla karşı insanlığın zaferi telakkisi ağırlık kazanacak, 2. Dünya Savaşı’nın sebep olduğu yıkımdan kurtulmanın estetik ve ahlakî standartlarla mümkün olduğu inancı ağır basacaktı. Bu standartlar da beşeri bilimlerle sağlanabilirdi. Diğer deyişle, medeniyetin yıkımı hususunda potansiyel bir tehdit olabilecek teknik bilgideki ilerlemeleri değerlendirebilmek için gerekli araçlara beşeri bilimlerin sahip olduğu düşünülüyordu.</p>
<p>Yaygın kanaat, dünyanın geri kalanıyla daha iyi bağ kurmanın yolunun ABD’nin yurttaşlarına daha iyi yabancı dil eğitimi sunmasından ve daha fazla uluslararası eğilimli insan yetiştirmesinden geçtiğiydi. Bilhassa saha araştırmaları kültürlerarası anlayışı güçlendiren disiplinlerarası bir alan olarak ele alınıyor, önde gelen üniversitelerde saha araştırmalarına yönelik birimler kurma teşebbüsleri hız kazanıyordu. Bu noktada Rockefeller Vakfı Beşeri Bilimler Bölümü direktörü David Stevens ile halefi Charles Fahs’ın ciddi teşebbüsleriyle öne çıktıkları görülür.</p>
<p>ABD’de beşeri bilimlere yönelen rağbet ülke hudutlarıyla sınırlı kalmayacaktı. Beşeri bilimler araştırmalarının yurt dışında da canlandırılıp örgütlenmesi için harekete geçildi. Batı Avrupa dışındaki yabancı kültürlerin tanınması ve geliştirilmesi münasebetiyle planlanan hegemonik ilişkinin ağları bir anlamda beşeri bilimler üzerinden dokunmaya başlanıyordu.</p>
<p>Bilhassa tarih araştırmaları önemli rol oynayacaktı. Çünkü tarih sahası, bilgi külliyatından ziyade faaliyet teknikleri sunması açısından değerliydi. Vakıf destekleri belli bir bölgedeki tarih, coğrafya ve edebiyat çalışmalarını içerecek şekilde planlanmalıydı. Bu çerçevede genç beşeri bilimcilerin dikkatleri ABD’de en fazla ihmal edilmiş araştırma alanlarından olan Yakındoğu’ya yöneltildi. Ayrıca bu coğrafyada bireysel potansiyele ve kurumsal konuma sahip yetenekli sanatçı, tarihçi ve beşeri bilimcilere burs verilmesi kararlaştırıldı.</p>
<p>Bu teşebbüslerin öncüsü Rockefeller Vakfının 1950-60’larda beşeri bilimleri teşvik faaliyetlerinin, ABD ve Batı Avrupa harici topraklarda bireysel burslar vermek, çeşitli kuruluş ve yayınların finansmanını desteklemek şeklinde gerçekleştiğini görüyoruz. Bunlara gerekçe olarak da Türkiye’de yaşanan kültür devriminin Müslüman dünya için Batılılaşma modeli olarak görüldüğü, bu yüzden de bu tecrübenin anlaşılması gerektiği öne sürülmüştü. Fakat 1941 tarihli bir raporda asli hedefin bu kadar masum olmadığı dikkat çeker. Raporda ABD’nin Latin Amerika, Asya ve Avrupa ile ilişkilerini geliştirme hususundaki eksiklerine vurgu yapılmakta, Batı Avrupa dışındaki yabancı kültürleri anlama noktasındaki eksikliğin ABD’nin diplomatik varlığını ve dünya çapındaki ilişkilere katılımını zayıflattığı belirtilmektedir.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>John Marshall’ın Toynbee’den ilham alan toplum mühendisliği projesi için neden Türkiye seçildi? Marshall’ın tasarısına göre proje Türkiye’de nasıl tatbik edilecekti?</strong></p>
<p>Harvard mezunu John Marshall, Rockefeller Vakfı yetkilisi olarak 1948’deki ilk ziyaretinin ardından 1960’a kadar Türkiye’ye sık aralıklarla bir dizi ziyaret gerçekleştirerek toplumsal yapı ve dinamikler hakkında ayrıntılı keşif ve gözlem yapma fırsatı buldu. ABD’nin bölgeye nüfuzu için gerekli stratejileri tartıştığı raporunda Türkiye’de dinin sosyo-politik hayattaki yerine temas ederken, İslam’ın Yakındoğu toplumları için sadece bir din değil, bir hayat tarzı olduğunu kaydediyordu. Yakındoğu’da Batılılaşmanın başarıya ulaşması, İslam ile Batılılaşma arasındaki gerilimin nasıl dönüştürüleceğine bağlıydı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mart-2021">Derin Tarih Mart Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Prof.Dr. Hasan Köni: “ABD’de &#8216;Demokrasi&#8217; Değil &#8216;Lobitokrasi&#8217; Var</title>
		<link>https://www.derintarih.com/kapak-dosyasi/prof-dr-hasan-koni-abdde-demokrasi-degil-lobitokrasi-var/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Olcay Can Kaplan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Feb 2017 22:06:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak Dosyası]]></category>
		<category><![CDATA[2.Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[İngiltere]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=2108</guid>

					<description><![CDATA[George Modelski’nin teorisine göre 20. yüzyılın başat gücü ABD. Peki bunu nasıl başardı? Asıl güç Avrupa idi, bilhassa İngiltere. İki büyük savaş İngiltere’yi aşağıya çekti. Onun yerine bir başka gücün geçmesi gerekiyordu. Bu, 1919’da içine kapanmış ve Avrupa’daki çekişmelere katılmamış bir devlet olacaktı. ABD’nin bu anlamda ilk güç denemesi Latin Amerika’da kendini gösterdi. Sonra Kaliforniya civarında tuz madenlerinin bulunduğu bölgedeki yatırımlarıyla ekonomik yükselişe geçti. Fakat 1929’daki büyük iktisadî buhranı önleyemedi; Avrupa’da ABD mallarını satın alacak mecal kalmamıştı çünkü. Bunun üzerine yeni bir sosyalist politikaya geçildi. Ancak bu defa 2. Dünya Savaşı patlak verdi. Bu, bir ekonomi harbiydi. ABD’nin üretim gücünde&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>George Modelski’nin teorisine göre 20. yüzyılın başat gücü ABD. Peki bunu nasıl başardı?</strong></p>
<p>Asıl güç Avrupa idi, bilhassa İngiltere. İki büyük savaş İngiltere’yi aşağıya çekti. Onun yerine bir başka gücün geçmesi gerekiyordu. Bu, 1919’da içine kapanmış ve Avrupa’daki çekişmelere katılmamış bir devlet olacaktı. ABD’nin bu anlamda ilk güç denemesi Latin Amerika’da kendini gösterdi. Sonra Kaliforniya civarında tuz madenlerinin bulunduğu bölgedeki yatırımlarıyla ekonomik yükselişe geçti. Fakat 1929’daki büyük iktisadî buhranı önleyemedi; Avrupa’da ABD mallarını satın alacak mecal kalmamıştı çünkü. Bunun üzerine yeni bir sosyalist politikaya geçildi. Ancak bu defa 2. Dünya Savaşı patlak verdi. Bu, bir ekonomi harbiydi. ABD’nin üretim gücünde sıçrama yaptı. İlginçtir, Rusya’ya 2 senede 8 bin uçak üretip verdi. İş gücü olarak da o zamana kadar atıl durumda olan kadın işçileri kullandı.</p>
<p>Savaştan sonra harbin sebebini incelediklerinde para ve yatırım eksikliği olduğuna karar verdiler ve Marshall Planı’nı ortaya attılar. Buna göre demokratik ülkelere ABD’den destek akacaktı. Bunu temin için Paris merkezli istasyonlar (Amerikan Tüketim Kooperatifleri) kuruldu. ABD’den bu istasyonlara belli bir fiyatla satılan ürünler burada bir miktar kârla halka arz ediliyor; kazanç da ABD’ye ödeniyordu. Ayrıca bu mallar Amerikan gemileriyle taşınmak mecburiyetindeydi. Para istediğinizde ABD kendi finans kuruluşlarından temin edip ihtiyacı olanlara devrediyordu. Böylelikle ABD finans kuruluşları dev gibi büyüdü.</p>
<p>Tabii dünya o sırada petrole muhtaç. Teksas ise petrol cenneti. 1890’lardan beri kuyular açılıyor. Bu, ABD’yi 1 numaralı zengin devlet hâline getirdi. Akabinde İngiltere ile birlikte 2. Dünya Savaşı sonrasının yapılanmasını planladılar.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derintarih-mart2017">Derin Tarih Mart Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Avrupa’nın Hiroşima’sı Dresden</title>
		<link>https://www.derintarih.com/avrupa-tarihi/avrupanin-hirosimasi-dresden/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sefa Yürükel]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 31 Oct 2016 23:00:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[2.Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[Dresden]]></category>
		<category><![CDATA[Hiroşima]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=1639</guid>

					<description><![CDATA[Pek bilinmese de, 2. Dünya Savaşı’ndaki en büyük hava saldırısı, Hiroşima ve Nagazaki’den sonra Almanya’nın Dresden şehrine yapılmıştı. Tabii burada atom bombası kullanılmadı ancak sonuç onun kadar korkutucuydu. Üç gün içinde on binlerce insan can vermiş, şehir yerle bir edilmişti. Yaşananlar soykırımdan farksızdı. Bu yüzden saldırı, dünya tarihinin konvansiyonel silahlarla yapılmış en büyük bombardımanı unvanına sahipti. Tabii Amerika Irak’ta bu rekoru kırıncaya kadar… Aslında saldırının yapıldığı 13-15 Şubat 1945 tarihinde savaşın galipleri çoktan belli olmuştu. Alman ordusu Leningrad mağlubiyetinden sonra dağılmış, Ruslar Avrupa içlerine ilerlemeye başlamıştı. Almanya’nın teslim olması an meselesiydi. Müttefik güçler bu süreci hızlandırmak amacıyla Alman topraklarındaki stratejik&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Pek bilinmese de, 2. Dünya Savaşı’ndaki en büyük hava saldırısı, Hiroşima ve Nagazaki’den sonra Almanya’nın Dresden şehrine yapılmıştı. Tabii burada atom bombası kullanılmadı ancak sonuç onun kadar korkutucuydu. Üç gün içinde on binlerce insan can vermiş, şehir yerle bir edilmişti. Yaşananlar soykırımdan farksızdı. Bu yüzden saldırı, dünya tarihinin konvansiyonel silahlarla yapılmış en büyük bombardımanı unvanına sahipti. Tabii Amerika Irak’ta bu rekoru kırıncaya kadar…</p>
<p>Aslında saldırının yapıldığı 13-15 Şubat 1945 tarihinde savaşın galipleri çoktan belli olmuştu. Alman ordusu Leningrad mağlubiyetinden sonra dağılmış, Ruslar Avrupa içlerine ilerlemeye başlamıştı. Almanya’nın teslim olması an meselesiydi. Müttefik güçler bu süreci hızlandırmak amacıyla Alman topraklarındaki stratejik noktalara hava operasyonları düzenlediler. Askerî tesis ve birimler, enerji kaynakları, mühimmat depolarının bulunduğu şehirler hedefler arasındaydı.</p>
<p>Bunun tek istisnası Dresden’di. Şehrin hedef seçilmesi oldukça tuhaftı. Çünkü sivillerin yaşadığı bir yerdi ve askerî açıdan hiçbir kıymeti yoktu. Stratejik açıdan da önemli bir konumda değildi. Zaten burası 2. Dünya Savaşı sırasında açık şehir ilan edilmişti. Güvenli gördüklerinden Avrupa’nın farklı yerlerinden birçok sanatçı ve aydın buraya yerleşmişti. Yine Sovyet ordularının önünden kaçan 300 bin kadar sivil de Dresden’e sığınmıştı. Bu şartları düşündüğümüzde saldırının Hitler’e verdikleri destek yüzünden Alman halkını cezalandırmak amacıyla yapıldığını görüyoruz. Yani savaşın gidişatına hiçbir etkisi olmadığı halde on binlerce sivil intikam için öldürüldü.</p>
<p>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derintarih-kasim2016" target="_blank">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
