﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Abbâsîler &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/etiket/abbasiler/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Fri, 29 Apr 2022 12:51:18 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.5</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>Abbâsîler &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>ÖMÜR AKKOR: “TİRİT, HZ. PEYGAMBER’İN EN SEVDİĞİ YEMEKTİ; ÇÜNKÜ&#8230;”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/omur-akkor-tirit-hz-peygamberin-en-sevdigi-yemekti-cunku/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Munise Şimşek]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 May 2022 04:22:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Abbâsîler]]></category>
		<category><![CDATA[Afrika]]></category>
		<category><![CDATA[Arap mutfağı]]></category>
		<category><![CDATA[Bağdadî]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8059</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: MUNİSE ŞİMŞEK Öncelikle yeni kitabınız Erken Dönem İslâm Mutfak Sanatı ve Kültürü hayırlı olsun Ömür Bey. İlk olarak kitabı yazma amacınızı sormak istiyorum. Malumunuz yeme içme alışkanlıklarımız tam bir tüketim çılgınlığına dönüşmüş durumda. Binlerce yıl öncesinde yaşamış ve karınlarını zar zor doyurmuş bir toplumun mutfak kültürü günümüz insanına ne sunabilir? Aşağı yukarı 26-27 yıldır profesyonel olarak bu işi yapıyorum ama neredeyse 40 yıldır mutfağın içindeyim. Evde hazırladığım kahvaltıları, babaannemle yaptığım yemekleri de sayarsak çocukluk dönemlerimden itibaren mutfaktayım. Tabii mutfağa bu kadar meraklı olunca, Müslüman bir fert olarak, o dönemin yemek kültürünü merak ettim ve çalışmaya koyuldum. Yaklaşık 10 yıllık&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: MUNİSE ŞİMŞEK</strong></p>
<p><strong>Öncelikle yeni kitabınız <em>Erken Dönem İslâm Mutfak Sanatı ve Kültürü</em> hayırlı olsun Ömür Bey. İlk olarak kitabı yazma amacınızı sormak istiyorum. Malumunuz yeme içme alışkanlıklarımız tam bir tüketim çılgınlığına dönüşmüş durumda. Binlerce yıl öncesinde yaşamış ve karınlarını zar zor doyurmuş bir toplumun mutfak kültürü günümüz insanına ne sunabilir?</strong></p>
<p>Aşağı yukarı 26-27 yıldır profesyonel olarak bu işi yapıyorum ama neredeyse 40 yıldır mutfağın içindeyim. Evde hazırladığım kahvaltıları, babaannemle yaptığım yemekleri de sayarsak çocukluk dönemlerimden itibaren mutfaktayım. Tabii mutfağa bu kadar meraklı olunca, Müslüman bir fert olarak, o dönemin yemek kültürünü merak ettim ve çalışmaya koyuldum. Yaklaşık 10 yıllık bir çalışmanın sonucunda bu kitap çıktı ortaya.</p>
<p>Günümüz insanını belki yemek tarifleri açısından memnun edemeyebiliriz. Bu kitaptaki tarifleri lezzetli bulmayabilirler ya da tarifleri beğenseler bile belki de malzemelerin orijinallerini bulamayacaklardır. Fakat bence kitabın en büyük özelliği, o dönemin beslenmeye bakış açısını anlamaya yardımcı olması. Günümüzde yediklerimize, içtiklerimize, sofra âdâbımıza yönelik sorgulayıcı bir perspektif sunması. “Bu kadar tüketim gerekli mi, gerekli değil mi” diye sorgulatması. O dönemde evde mutfak, ocakta ateş, kilerde un olmamasına rağmen insanlar bir şekilde besleniyorlardı. Günümüzde çok fazla malzeme ve çeşitlilik var. Ocak elimizin altında, market telefonun ucunda, mutfak son derece hazır. Bütün bunlara rağmen yemek yapabiliyoruz ya da yapamıyoruz. Tabii buna kendimi de dahil ediyorum ve diğer insanlardan farklı görmüyorum. Aslında biraz düşünüp, derlenip toparlanmak için bu kitabın insanlara ilham vereceğini düşünüyorum.</p>
<p><strong>Hz. Peygamber (sas) dönemi mutfak kültürü hakkında Kur’an ve hadislerin dışında başka hangi kaynaklardan faydalandınız?  </strong></p>
<p>Erken dönem İslâm mutfak sanatı derken aşağı yukarı 12. ve 13. yüzyıla kadar gelen bir dönemden bahsediyoruz. Abbâsîler döneminde Bağdadî’nin yazdığı yemek kitabından istifade ettim. O dönemin kültürünü anlatan Arapça, İngilizce ve Türkçe yayınlanmış tezlerden faydalandım. Bu konu üzerine yazılmış güncel kitapları inceledim.</p>
<p><strong>İslâm’ın içine doğduğu Arap mutfağının sizce ayırt edici özelliği nedir?</strong></p>
<p>Aslında net bir Arap mutfağından söz edemeyiz. Çünkü pek çok özelliğini bizim coğrafyada, Asya’da veya Afrika’da da görmekteyiz. Arap coğrafyasına has bazı unsurlar olsa da komşu coğrafyalarla büyük ölçüde benzeştiğini görüyoruz. Bu dönem için en ayırt edici özellik, malzemenin çok az oluşudur. Bugünkü gibi çok malzemeyle çeşit çeşit yemek yapmak söz konusu değildi. Zemzem ve ekmek varsa yemek var denilebilirdi. Ya da suyun içine bir kaşık un karıştırıp kaynatabiliyorlarsa bu onlar için bir öğün demekti. Mümkün mertebe azla yetinen insanlardı. Bu yemeklere zaman zaman İran tarafından gelen pirinçle yapılan pilav, Yemen tarafından gelen balık ve çölde yaşayan hayvanlar ekleniyordu. Dolayısıyla yemek kültürü açısından o dönem ve bu dönem birbirinden epeyce farklı. O dönemde daha kendine has, daha sade, daha az malzemeyle hazırlanan yemekler görmekteyiz.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2022">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Her Şey Bitmiş Gibiydi, Ama&#8230;</title>
		<link>https://www.derintarih.com/editorden/her-sey-bitmis-gibiydi-ama/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Taha Kılınç]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Sep 2021 05:30:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editörden]]></category>
		<category><![CDATA[Abbâsîler]]></category>
		<category><![CDATA[Asya]]></category>
		<category><![CDATA[Ayn Calut]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[Hülâgû]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7401</guid>

					<description><![CDATA[Hülâgû Han komutasındaki Moğol ordusunun, tam 13 gün süren bir kuşatmanın sonunda 10 Şubat 1258’de Bağdat’a girişi, tarihin dönüm noktalarından biriydi. Sonraki hafta boyunca, Abbâsîlerin eski görkemli başkenti, korkunç bir yıkıma ve yağmaya sahne oldu. Rivayetler muhtelif, ancak “yüz binlerce” insanın katledildiği, kütüphanelerin ateşe verildiği, taş üstünde taşın bırakılmadığı bir kıyımdan söz ediyoruz. Hülâgû’nun bizzat kendisinin bile ceset kokusu sebebiyle şehirde uzun süre konaklayamadığı, akbabaların aylar boyunca Bağdat semalarından eksik olmadığı, Dicle’nin masmavi renginin kan ve mürekkep karışımına döndüğü kaynaklarda kayıtlı. Moğolların yaptığı baskınla yalnızca İslâm tarihinin en mamur şehirlerinden Bağdat -eski ihtişamına bir daha hiç kavuşmamak üzere- tarihin tozlu&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hülâgû Han komutasındaki Moğol ordusunun, tam 13 gün süren bir kuşatmanın sonunda 10 Şubat 1258’de Bağdat’a girişi, tarihin dönüm noktalarından biriydi. Sonraki hafta boyunca, Abbâsîlerin eski görkemli başkenti, korkunç bir yıkıma ve yağmaya sahne oldu. Rivayetler muhtelif, ancak “yüz binlerce” insanın katledildiği, kütüphanelerin ateşe verildiği, taş üstünde taşın bırakılmadığı bir kıyımdan söz ediyoruz. Hülâgû’nun bizzat kendisinin bile ceset kokusu sebebiyle şehirde uzun süre konaklayamadığı, akbabaların aylar boyunca Bağdat semalarından eksik olmadığı, Dicle’nin masmavi renginin kan ve mürekkep karışımına döndüğü kaynaklarda kayıtlı.</p>
<p>Moğolların yaptığı baskınla yalnızca İslâm tarihinin en mamur şehirlerinden Bağdat -eski ihtişamına bir daha hiç kavuşmamak üzere- tarihin tozlu sayfalarına gömülmekle kalmamış, aynı zamanda henüz 45 yaşındaki Abbâsî halifesi Musta’sim-Billâh’ın katliyle Müslümanların derunî hafızasında bir devir de sona ermişti.</p>
<p>Ta Asya içlerinden başlayıp, önlerine çıkan her şeyi devirerek, nice İslâm şehirlerini dümdüz ederek ve katliamlara katliam ekleyerek Bağdat’a kadar gelen Moğollar, sonrasında bugünkü Ortadoğu mıntıkasının merkezine doğru yollarına devam etmişti. İslâm dünyası ve Müslümanlar açısından, adeta her şey bitmiş gibiydi. Halep’in ve Şam’ın da tarumar edilmesinin ardından, sıra Kudüs ve Kahire’deydi.</p>
<p>Derken… Kimsenin ummadığı bir şey oldu: 3 Eylül 1260’da Filistin topraklarındaki Ayn Calut’ta gerçekleşen zorlu bir savaş, Moğol akınının önüne set çekmeyi başardı. “Yenilmez” diye düşünülen Moğol ordusunu mağlup ederek tarihin akışını değiştirenler Memlüklerdi.</p>
<p><em>Derin Tarih</em>’in bu ayki kapak konusunu seçerken hiç zorlanmadık. Çünkü Ayn Calut Savaşı, sonrasındaki bütün gelişmeleri doğrudan etkileyen, çok mühim bir dönemeçti. Kıymetli okurlarımıza, savaşı bütün boyutlarıyla anlatmayı ve bu sayede o dönemin kahramanlarını yeniden hatırlatmayı istedik. Sahasında uzman isimlerin birbirinden kıymetli katkılarıyla, Ayn Calut için “kaynak” olacak derecede kapsamlı ve derinlikli bir sayı hazırladığımızı düşünüyorum.</p>
<p>Son olarak, detaylara dikkat kesilmeyi seven okurlarımız için teknik bir izahta bulunmak isterim: Savaşın gerçekleştiği mekânın ismini yazarken “Ayn Calut” şeklindeki düz telaffuzu tercih ettik. “Ayn Câlût” veya “Aynicâlût” şeklinde alternatif yazılışlar da mevcut.</p>
<p>Yeni sayılarımızda, hayırla görüşmek üzere.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslâm İlim Geleneğinde Öncü Bir Tarihçi: Belâzürî</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/islam-ilim-geleneginde-oncu-bir-tarihci-belazuri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Sep 2021 03:35:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Abbâsîler]]></category>
		<category><![CDATA[Ensâbü-l Eşrâf]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Âdem]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed (sas)]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Hamidullah]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7312</guid>

					<description><![CDATA[İslâmî gelenekte ilk insan Hz. Âdem, aynı zamanda ilk peygamber; son peygamber Hz. Muhammed (sas) ise nübüvvet geleneğinin son halkasıdır. Bu inanç tarih metinlerinin kaleme alınmasında da kendisini gösterir. Hz. Peygamber dönemi geçmişten bağımsız ve kopuk olarak değil, İslâm tarihinin erken dönemleriyle irtibatlandırılarak, insanlık tarihi perspektifiyle kaleme alınmıştır. İslâm’dan önce Araplarda, geçmişe ilişkin bilgi sözlü kültür üzerinden gelecek nesillere aktarılırken, Hz. Peygamber’in vefatından sonra ilmi yazıyla muhafaza etme anlayışının hızlandığı, metinlerin bu doğrultuda şekillendiği görülür. Bu açıdan İslâm ilim geleneğinin geçirdiği merhaleler, üzerinde düşünülmeye değerdir. Müslümanlar kısa sürede hususi alanları konu edindikleri eserler kaleme almışlardır. Yeni telif edilen kitapların eskilerin&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İslâmî gelenekte ilk insan Hz. Âdem, aynı zamanda ilk peygamber; son peygamber Hz. Muhammed (sas) ise nübüvvet geleneğinin son halkasıdır. Bu inanç tarih metinlerinin kaleme alınmasında da kendisini gösterir. Hz. Peygamber dönemi geçmişten bağımsız ve kopuk olarak değil, İslâm tarihinin erken dönemleriyle irtibatlandırılarak, insanlık tarihi perspektifiyle kaleme alınmıştır. İslâm’dan önce Araplarda, geçmişe ilişkin bilgi sözlü kültür üzerinden gelecek nesillere aktarılırken, Hz. Peygamber’in vefatından sonra ilmi yazıyla muhafaza etme anlayışının hızlandığı, metinlerin bu doğrultuda şekillendiği görülür. Bu açıdan İslâm ilim geleneğinin geçirdiği merhaleler, üzerinde düşünülmeye değerdir.</p>
<p>Müslümanlar kısa sürede hususi alanları konu edindikleri eserler kaleme almışlardır. Yeni telif edilen kitapların eskilerin eksikliklerini tamamlamayı hedeflediği görülür. Bilginin derlenmesi ve tasnifi sürecinde seçkin tarih metinleri medeniyetimizde tarihçiliğin öncüleri tarafından kaleme alınmıştır. İslâm tarihinin değerli kaynakları arasında zikredilen <em>Ensâbü’l-Eşrâf </em>(Eşrafın Nesepleri) ve <em>Fütûhu’l-Büldân</em> (Ülkelerin/Memleketlerin Fetihleri) adlı eserlerin müellifi Belâzürî, bu önemli şahsiyetlerden biridir.</p>
<p>Hicri 3. asırda Abbâsîler döneminde yaşamış bir tarihçi olan Belâzürî hakkında -dönemin birçok âliminde olduğu gibi- bilgimiz sınırlıdır; çünkü o dönemde müelliflerin kitaplarında kendilerini tanıtmaları gibi bir ünsiyet oluşmamıştır.</p>
<p>Belâzürî’nin soy ağacı şu şekilde zikredilir: Ebü’l-Hasan Ahmed b. Yahya b. Cabir b. Davud. Dedesi Cabir, Harun Reşid döneminde Mısır’da haraç görevlisinin kâtibi olarak görev yapmıştır. Farsçadan yaptığı çevirilerden hareketle Belâzürî’nin Farisi kökenli olması kuvvetle muhtemeldir.</p>
<p>Neden bu nispeyle anıldığına dair kaynaklarda zikredilen bir hikâye var: Bir tarihçi için hafızanın öneminin farkında olan Belâzürî, hafızasını kuvvetlendirmek için bir çeşit Hindistan cevizi olan belâzür suyundan içmiş. Ancak dozu kaçırınca belâzür suyu ters tesir göstererek hafızasını kaybedip delirmesine sebep olmuş. Bu hikâye dedesi Cabir için de anlatılır.</p>
<p>Belâzürî, Abbâsîler döneminde halifelerin hizmetinde çalışmış, devlet ricaliyle iyi ilişkiler geliştirmiştir. Abbâsî halifelerinden Mütevekkil ve Müstaîn’in yakın çevresinde yer alan âlimlerden olup Halife Mu‘tez’in oğlu Abdullah’ın eğitimi kendisine emanet edilmiştir. Hicri 279 (m. 892) yılında, 80 yaşlarında Bağdat’ta vefat eden Belâzürî buraya defnedilmiştir.</p>
<p>Dönemin önemli âlimlerinden ders alan Belâzürî’nin eserlerinden isimlerini zikrettiğimiz ikisi günümüze ulaşmıştır. <em>Ensâbü’l-Eşrâf</em>’ta Hz. Peygamber’in kabilesi olan Haşimoğullarından başlayarak Kureyş kabilesinin diğer kollarını, ardından da diğer kabilelerin önemli şahsiyetlerinin biyografilerini verir. Kitabın farklı baskıları bulunmaktadır. 13 ciltlik baskısının ilk iki cildi Hz. Peygamber’in hayatına ve faaliyetlerine ayrılmıştır. Muhammed Hamidullah, bu bölümü daha önce tek cilt olarak neşretmişti. Kitap, başta bu bölüm olmak üzere siyer açısından kıymetli bir kaynak olup 2018 yılında editörlüğümüzde Türkçeye çevrilmişti.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2021">Derin Tarih Eylül Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Arapça Kökenli Bir Avrupa Dili: Maltaca</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dogudan-batiya/arapca-kokenli-bir-avrupa-dili-maltaca/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Abdurrahman Selim Çelikbilek]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Apr 2021 07:12:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğu'dan Batı'ya]]></category>
		<category><![CDATA[Abbâsîler]]></category>
		<category><![CDATA[Ebî Süfyan]]></category>
		<category><![CDATA[Emevî Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[hurug]]></category>
		<category><![CDATA[ifrikiyye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6945</guid>

					<description><![CDATA[Avrupa Birliği’nin kabul ettiği resmî dillerden birinin Arapça kökenli olduğunu biliyor muydunuz? Bugün Malta adalarında konuşulan yerel dilin çok büyük bir kısmı Arapça kelimelerden oluşuyor. Hatta bu garip durum Malta’ya yolu düşenleri havalimanına iner inmez karşılar. Türkçeye hiç yabancı olmayan “dhkul” (duhul/giriş) ve “hurug” (huruç/çıkış) ifadeleri tabelalarda hemen dikkatimizi çeker. Günlük hayata bu kadar sirayet eden Arapçanın, Akdeniz’in ortasındaki bu küçük adalara gelişi ise yaklaşık 1200 yıllık bir tarihe sahip. Müslümanların Malta’ya ilgisi, esasında Sicilya’yla ilişkilerine dayanıyor. Akdeniz’in en büyük adası olan ve İtalya’nın güneyinde bulunan Sicilya, ticaret yolları bakımından önem arz eden konumuyla tarihte birçok devletin iştahını kabartmıştır. Müslümanların&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Avrupa Birliği’nin kabul ettiği resmî dillerden birinin Arapça kökenli olduğunu biliyor muydunuz? Bugün Malta adalarında konuşulan yerel dilin çok büyük bir kısmı Arapça kelimelerden oluşuyor. Hatta bu garip durum Malta’ya yolu düşenleri havalimanına iner inmez karşılar. Türkçeye hiç yabancı olmayan “dhkul” (duhul/giriş) ve “hurug” (huruç/çıkış) ifadeleri tabelalarda hemen dikkatimizi çeker. Günlük hayata bu kadar sirayet eden Arapçanın, Akdeniz’in ortasındaki bu küçük adalara gelişi ise yaklaşık 1200 yıllık bir tarihe sahip.</p>
<p>Müslümanların Malta’ya ilgisi, esasında Sicilya’yla ilişkilerine dayanıyor. Akdeniz’in en büyük adası olan ve İtalya’nın güneyinde bulunan Sicilya, ticaret yolları bakımından önem arz eden konumuyla tarihte birçok devletin iştahını kabartmıştır. Müslümanların bu adayı fethetmek için düzenlediği ilk sefer ise Şam Valisi Muâviye b. Ebî Süfyan’ın emriyle, 652 yılında başlatıldı. Zayıf bir donanmayla çıkılan bu sefer, Bizans İmparatorluğu’nun hâkim olduğu adayı ele geçirmeye yetmedi. Teşebbüsler Emevî Devleti kurulduktan sonra da devam etti; ancak yine başarılı bir sonuç alınamadı.</p>
<p>Abbâsîler döneminde Bizans’ın adayı güçlü bir donanmayla tahkim etmesi, Müslümanları fetih düşüncesinden bir süre uzaklaştırdı. Bunun yerine ticarî ilişkiler kurma yoluna gidildi. İfrikiyye vilayetine (günümüzde Tunus, Cezayir ve Libya’yı kapsayan bölge) atanan İbrahim b. Ağleb, 805 yılında Sicilya yönetimiyle 10 yıllık barış anlaşması imzaladı ve bu anlaşma oğlu Ebü’l-Abbas Abdullah tarafından da devam ettirildi. Ne var ki 826’da Bizanslı donanma komutanının Sicilya valisine karşı isyan başlatması ve Ağlebîlerden yardım istemesi üzerine bu anlaşma bozuldu. 827 yılında başlayan bir dizi fetihle bölge, yıllar içinde Ağlebîlerin yönetimi altına girdi. Sicilya ve çevresinde üstünlük sağlanmasıyla beraber Malta’ya da asker gönderildi. Ağlebî kumandanlarından Ahmed b. Ömer yönetiminde yola çıkan bir donanma 29 Ağustos 870’te (h. 28 Ramazan 256) adayı fethetti.</p>
<p>Adada kalıcı imar faaliyetlerine girişen Ağlebîler, inşa ettikleri tersaneyle ellerini güçlendirdiler. Elverişli iklim şartlarından yararlanarak zirai üretimi artırdılar. Melita adlı şehrin ismini Medine olarak değiştirerek başşehir ilan ettiler. Arap ve İslâm kültürü adada bu dönemden itibaren tesirini göstermeye başladı. Yakın tarihte yapılan arkeolojik çalışmalarda, Ağlebîler döneminden kalma yapılara ve madeni paralara rastlanması bu durumu kanıtlar nitelikteydi. Ağlebîler adadaki Hıristiyanların özgürlüklerine müdahale etmemiş, vergilerini vermeleri şartıyla kendi dinlerini yaşamalarına da izin vermişti.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-nisan-2021">Derin Tarih Nisan Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>EMRE KONUK: “İZLEYİCİ DİZİDE BÜYÜK BİR LİTERATÜRÜN SÜZÜLMÜŞ İZLERİNİ SEYREDİYOR”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ozel-dosya/emre-konuk-izleyici-dizide-buyuk-bir-literaturun-suzulmus-izlerini-seyrediyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emre Konuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Nov 2020 06:52:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özel Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Abbâsîler]]></category>
		<category><![CDATA[Dânişmendliler]]></category>
		<category><![CDATA[Eyyubiler]]></category>
		<category><![CDATA[Gazâlî]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6531</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: DERİN TARİH     Osmanlı’nın zirve (Muhteşem Yüzyıl), kuruluş (Diriliş Ertuğrul) ve son dönemlerini (Payitaht Abdülhamid, Filinta) anlatan başarılı diziler izledik bugüne kadar. Bir yapımcı, yönetmen ve senarist olarak şimdi yüzünüzü hepsinin öncesine, Selçuklu’ya döndürme kanaati nasıl oluştu? Bu yeni perspektif ne tür risk ve avantajlar barındırıyor? Selçuklular dönemi İslam tarihinde önemli bir kırılma noktasını oluşturuyor. Türklerin 12. yüzyıl ertesinde dünya tarihinin seyrini değiştirebilmelerini mümkün kılan başarının nüvesi Büyük Selçuklular döneminde yatıyor diye düşünüyorum. Sadece siyasî mânâda yeni bir kuruluş döneminin öncüsü olmaları anlamında değil, kültürel ve düşünsel mânâda da Selçuklular kendilerinden sonraki asırları belirleyici, yönlendirici bir tecrübe geliştirdiler.&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: DERİN TARİH</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Osmanlı’nın zirve (Muhteşem Yüzyıl), kuruluş (Diriliş Ertuğrul) ve son dönemlerini (Payitaht Abdülhamid, Filinta) anlatan başarılı diziler izledik bugüne kadar. Bir yapımcı, yönetmen ve senarist olarak şimdi yüzünüzü hepsinin öncesine, Selçuklu’ya döndürme kanaati nasıl oluştu? Bu yeni perspektif ne tür risk ve avantajlar barındırıyor?</strong></p>
<p>Selçuklular dönemi İslam tarihinde önemli bir kırılma noktasını oluşturuyor. Türklerin 12. yüzyıl ertesinde dünya tarihinin seyrini değiştirebilmelerini mümkün kılan başarının nüvesi Büyük Selçuklular döneminde yatıyor diye düşünüyorum. Sadece siyasî mânâda yeni bir kuruluş döneminin öncüsü olmaları anlamında değil, kültürel ve düşünsel mânâda da Selçuklular kendilerinden sonraki asırları belirleyici, yönlendirici bir tecrübe geliştirdiler. Bu dönemi ve o dönemin ruhunu kavramadan ne Eyyûbîleri, ne Dânişmendlileri, ne Anadolu Selçuklularını, ne de Osmanlı’yı anlamak mümkün. Özetle, yüzümüzü Selçuklu’ya çevirmemizin nedeni, İslam tarihinin ikinci büyük atılımını yönlendiren siyasî, kültürel ve düşünsel motivasyonu keşfedip bunu günümüz insanıyla paylaşabilmekti.</p>
<p>Bu bakış açısıyla işe girişmenin zorluklarından biri, tabii daha önce Büyük Selçuklular’la ilgili bu düzeyde herhangi bir yapımın bulunmamasıydı. Bu nedenle bizim izleyiciye aktarmak istediğimiz dünya ile izleyicinin beklentilerinin nasıl kesişeceği sorusu zihnimizi hep meşgul etti. İlk bölümler itibariyle bu sorunun üstesinden de gelmiş görünüyoruz.</p>
<p><strong>Muadili dizilerden farkı nedir sizce <em>‘Uyanış: Büyük Selçuklu’</em>nun?</strong></p>
<p><em>‘Uyanış: Büyük Selçuklu’</em> her şeyden önce işlediği dönem ve bu dönem etrafında anlatmak istedikleriyle diğerlerinden ayrılıyor. Anlattığımız dönem öncesinde İslam dünyası büyük bir kriz yaşıyor. Bu kriz esnasında İslam dünyasının, Abbâsîlerin zayıflaması ertesinde giderek parçalandığını, mezhep ve ırk asabiyetinin her şeyin önüne geçtiğini ve böylece Müslümanlara birlik ve fetih ruhu kazandıran İslam asabiyetinin kaybolmaya başladığını görüyoruz.</p>
<p>Belki de Müslümanların dünya tarihi sahnesinden daha 11. yüzyılda çekilmesine neden olabilecek bu büyük krizin üstesinden gelerek, Müslümanları her türden başka mensubiyetin üstünde yeniden İslam ruhu etrafında toplayan Selçuklular; Farsları, Arapları, Hintlileri ve Türkleri bu ruh etrafında birleştirip yeni bir uyanışın kapısını araladılar.</p>
<p>Bu uyanış bir yandan siyasî birliğin yeniden tesis edilmesini ve fetih ruhunun Batı’ya doğru yeniden yönelmesini mümkün kılarken, diğer taraftan Gazâlî’nin şahsında somutlaşan fikrî uyanış ve birlik çabalarını mümkün kıldı. Denilebilir ki Selçuklular sonrasındaki her türden atılım ve hareketlilik, buradaki aslî uyanışın bir devamı olarak okunabilir.</p>
<p>Bu dönemi kavrayamadığımızda ne sonraki dönemleri kavrayabilir, ne de bugün içinde bulunduğumuz siyasî ve fikrî krizler için bir anahtar elde edebiliriz. Dönemin bu özelliği, anlatmak istediğimiz şeyi de belirleyerek daha baştan diziyi diğerlerinden ayırıyor. Öte taraftan <em>‘Uyanış: Büyük Selçuklu’ </em>sadece fikir açısından değil, prodüksiyon kalitesi açısından da çıtayı yükseğe koyan bir iş oldu. Dünya standartlarında çekilen savaş sahnesi, dekorlarının sahiciliği, kostüm tasarımı ve kurduğumuz atmosfer Türk dizi tarihi açısından yeni bir sayfanın açılması demek.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasim-2020">Derin Tarih Kasim Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
