﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Arapça &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/etiket/arapca/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Tue, 02 Nov 2021 07:31:32 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.3</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>Arapça &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Osmanlı Bir Vakıf Medeniyetidir, Ya Selçuklu?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/osmanli-bir-vakif-medeniyetidir-ya-selcuklu-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Alican]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Nov 2021 07:31:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[cami]]></category>
		<category><![CDATA[çeşme]]></category>
		<category><![CDATA[halife]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber (sas)]]></category>
		<category><![CDATA[iftar]]></category>
		<category><![CDATA[tasadduk]]></category>
		<category><![CDATA[yol]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7579</guid>

					<description><![CDATA[Arapçada “ve-ka-fe” mazi kökünden türeyen ve “durmak, durdurmak, sabit hale getirmek, alıkoymak” gibi anlamlara gelen vakıf kelimesi, temelde “bir maldan elde edilen yararın sonsuza dek belirli bir iyilik amacına tahsis edilmesi” mânâsını taşır. İslâm tarihinde özellikle kamusal hizmetlerin yürütülmesi için oluşturulan hayır kurumlarının işleyişini tarif etmek için kullanılan kelime, Hz. Peygamber (sas) döneminden itibaren İslâm toplumunda görülen hayır uygulamalarına karşılık gelir. Bununla birlikte, İslâm devletinin topraklarının genişlemesine, diğer sosyal, siyasal ve kültürel yapılarla kurulan temasların artmasına ve özellikle de siyasî kurumsallaşmanın gelişme sürecine paralel olarak vakıf olgusunun ve kavramının da tekâmül ettiğini not etmek gerekir. Vakıflar Hz. Peygamber ve ilk&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>A</strong>rapçada “ve-ka-fe” mazi kökünden türeyen ve “durmak, durdurmak, sabit hale getirmek, alıkoymak” gibi anlamlara gelen vakıf kelimesi, temelde “bir maldan elde edilen yararın sonsuza dek belirli bir iyilik amacına tahsis edilmesi” mânâsını taşır. İslâm tarihinde özellikle kamusal hizmetlerin yürütülmesi için oluşturulan hayır kurumlarının işleyişini tarif etmek için kullanılan kelime, Hz. Peygamber (sas) döneminden itibaren İslâm toplumunda görülen hayır uygulamalarına karşılık gelir. Bununla birlikte, İslâm devletinin topraklarının genişlemesine, diğer sosyal, siyasal ve kültürel yapılarla kurulan temasların artmasına ve özellikle de siyasî kurumsallaşmanın gelişme sürecine paralel olarak vakıf olgusunun ve kavramının da tekâmül ettiğini not etmek gerekir.</p>
<p>Vakıflar Hz. Peygamber ve ilk halifeler döneminde tasadduk/sadaka/hayır-hasenat kültürü olarak karşımıza çıkar. Zaman içerisinde belirli kurallar bütünüyle yapılandırılan, idarî anlamda bir tür devlet ya da şirketi andıran ve aynı zamanda hukukî bir çerçevesi olan, başlı başına bir hukuk alanına dönüşen karmaşık bir sistem haline gelmiştir.</p>
<p>İslâm tarihinde vakıf kültürünün “iyilik” olarak nitelendirilebilecek her şeye temas ettiği görülür. Açları doyurmak ve hastaları iyileştirmek için imaretler ya da şifahaneler tahsis etmek, ilmî faaliyetlerin yürütüleceği medreselerin kesintisiz bir biçimde işlemesini garanti altına almak için müderrislere maaş vermek vakıfların hedefleridir. Talebelere burs kaynakları yaratmak ya da cami, yol, çeşme vb. tabir yerindeyse belediyecilik hizmetleri için vakıf kurumunu devreye sokmak bütün Müslüman toplumlarında vaka-yı âdiyedendir.</p>
<p>Vakıfların hedef aldığı kitle birbirinden farklıdır fakat özü itibariyle “düşkünlere” yardımı esas alırlar. Mesela ekonomik sıkıntılar sebebiyle hac ibadetini yerine getiremeyenleri Hicaz’a gönderen ve maddî geliri olmayan gençleri evlendiren vakıflara sık rastlanır.  Fakir kızların çeyizini düzmek, esirleri özgürlüklerine kavuşturmak, şehre gelen misafirleri en güzel biçimde ağırlamak, bazı camilerde iftar vakti şerbet dağıtmak, soğuk kış aylarında vahşi hayvanların ve kuşların açlıktan ölmemesi için onlara yiyecek vermek gibi maksatlarla da vakıflar kurulmuştur.</p>
<p>8. yüzyıldan itibaren vakıf müesseseleri İslâm coğrafyasının her yanında sosyokültürel hayatın temel bir unsuru olarak temayüz etmeye başlamışlardır. Bütün Müslüman ülkelerde sosyal hizmetlerin belkemiğini bu kurumlar oluşturuyordu. Devletten bağımsız bir alana tekabül ettiği, daha doğrusu devleti de bağladığı için siyaset-üstü bir mahiyete sahipti. Devletler yıkılıp giderken vakıflar varlıklarını yüzlerce yıl devam ettirebiliyorlardı. Abbâsîlerden Eyyûbîlere, Selçuklulardan Osmanlılara kadar bütün İslam devletlerinde mevcudiyeti tespit edilebilen vakıflar, toplum içerisinde bir tür dayanışma inşa eden en önemli araçların başında geliyordu.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>UĞUR DERMAN: BEREKETLİ BİR ÖMRÜN HÂSILASI</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/ugur-derman-bereketli-bir-omrun-hasilasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Taha Kılınç]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 Oct 2021 07:37:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[1 Kitap 1 Yazar]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[Hadarpaşa Lisesi]]></category>
		<category><![CDATA[Necmeddin Okyay]]></category>
		<category><![CDATA[Sinan Uluant]]></category>
		<category><![CDATA[Üsküdar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7462</guid>

					<description><![CDATA[Muhterem Hocam, gelenekli sanatlarımıza ilginizin nasıl başladığını anlatır mısınız? Genç bir lise talebesi, niçin hatta, ebruya, tezhibe ilgi duyar? Benim içimde bu hususta bir meyil hep vardı. Çocukluğum ve gençliğim Üsküdar’da geçtiği için, baktığım her yerde gördüğüm eserlerin kitabeleri, kabristanlardaki taşlar, camilerin yazıları, çeşmeler ilgimi çekerdi. Bütün eski eserlere karşı yüreğimde daima bir yakınlık duyardım. Yıllar geçtikçe, bu yakınlık büyüdü. Mesela, bir hatıram vardır hiç unutmadığım: Haydarpaşa Lisesi’nde okurken, Üsküdar’dan Kadıköy’e doğru güzel havalarda bazen yürürdüm. Baytar Mektebi’nin yakınında, ana cadde üzerinde, etrafı çevrili bir mezar ve üzerinde bir taş görürdüm. Yıllar sonra, Osmanlı Türkçesi okumayı öğrenince fark ettim ki,&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Muhterem Hocam, gelenekli sanatlarımıza ilginizin nasıl başladığını anlatır mısınız? Genç bir lise talebesi, niçin hatta, ebruya, tezhibe ilgi duyar?</strong></p>
<p>Benim içimde bu hususta bir meyil hep vardı. Çocukluğum ve gençliğim Üsküdar’da geçtiği için, baktığım her yerde gördüğüm eserlerin kitabeleri, kabristanlardaki taşlar, camilerin yazıları, çeşmeler ilgimi çekerdi. Bütün eski eserlere karşı yüreğimde daima bir yakınlık duyardım. Yıllar geçtikçe, bu yakınlık büyüdü. Mesela, bir hatıram vardır hiç unutmadığım: Haydarpaşa Lisesi’nde okurken, Üsküdar’dan Kadıköy’e doğru güzel havalarda bazen yürürdüm. Baytar Mektebi’nin yakınında, ana cadde üzerinde, etrafı çevrili bir mezar ve üzerinde bir taş görürdüm. Yıllar sonra, Osmanlı Türkçesi okumayı öğrenince fark ettim ki, orası bir namazgâhmış. Taş da kıble yönünü gösteren kıble taşıymış. Mahir (İz) Hocam, bana “Sen meraklısın, ama bunun anahtarını öğrenmezsen boşuna gayret olur” dedi. 1953’te böylece Osmanlı Türkçesine başladık. Ondan önce, elifi görsem mertek sanacak seviyedeydim. Çünkü bizim çocukluğumuzda böyle şeylere müsaade yoktu, yasaktı. Sonra açığı kapatmaya çabaladık işte. Hele Üsküdar’da olmam hasebiyle, karşıma bir de Necmeddin (Okyay) Hoca çıkınca…</p>
<p><strong>Siz “geleneksel sanatlarımız” yerine “gelenekli sanatlarımız” demeyi tercih ediyorsunuz. Okurlarımız için, bunun sebebini açıklar mısınız?</strong></p>
<p>Ben Türkçeye saplanan, Türkçeyi katleden “-sel”, “-sal” eklerine düşmanım. Bizim gençliğimizde bu ekler, çok nadir kullanılırdı. Bir kelimenin aslı Arapça ise, ona asla ilave edilmezdi. Mesela şu anda “tarihsel” diyorlar; eskiden “tarihî” denirdi. Şimdi her kelimenin sonuna bu ekleri getiriyorlar. Bazen işitiyordum da, “Bu kelimenin sonunda ‘sel’in ne işi var?” diyorum. Üniversite hocaları bile böyle kullanıyor. Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu’nun bir sözü vardı: “Türkçeyi sala koyup sele verdiler.” O hale getirildi maalesef. Ben bu duruma düşmemek için, eserlerimin hiçbirinde “-sel” veya “-sal” ekiyle biten kelimeler kullanmamışımdır. Tek istisna kumsal ve uysal kelimeleridir. Onlar da zaten geçmişden kalmadır.</p>
<p>“Geleneksel” deyince, vaktiyle geleneğe bağlı olarak yapılan bir sanatın, eski halinden hiç taviz vermeden, değişmeden ve adeta taklit edilerek bugüne gelişi anlaşılıyor. Hâlbuki “gelenekli” dediğimiz zaman, eskiden istifade eden, ama kendisi de üzerine yenilikleri ekleyen bir anlayışı kastediyoruz. Ben bu sebeple “gelenekli” demeyi tercih ediyorum.</p>
<p><strong>Makalelerinizi topladığınız 4 kitaplık serinin adı “Ömrümün Bereketi”. Gerçekten de ismiyle müsemma bir eser olduğunu görüyoruz okuyunca. Bu ismi vermek kimin fikriydi?</strong></p>
<p>Bunun için hiçbir düşüncem olmamıştı. Bu serinin hazırlanmasını bana Kubbealtı’nın başkanı Sinan Uluant teklif etmişti. “İsim de bulalım” dedi. Ben kendilerine 15 isim teklif ettim. İçlerinden biri de “Ömrümün Bereketi” idi. Nihayetinde bu isim beğenildi.</p>
<p><strong>“Ömrümün Bereketi” serisinin dördüncü ve sonuncu kitabının başında, muhterem eşiniz Çiçek Hoca’nın bir takrizi var. Orada “Eski makaleleri toplamaya ne gerek vardı? Bunlar zaten yayınlanmış. Yeni eserler vermeye odaklanmak daha iyi” şeklindeki eleştirilere cevap verilmiş.</strong></p>
<p>Bu kitaplarda bir araya getirdiğim makalelerim, artık hiçbir yerde bulunmuyordu. Makalelerde aktardıklarım da, benim kendi hocalarımdan bizzat öğrendiğim ve işittiğim şeyler.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ekim-2021">Derin Tarih Ekim Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dıyarbakır’ı İslamla Şereflendiren Sahabe: İyâz B. Ganm</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/diyarbakiri-islamla-sereflendiren-sahabe-iyaz-b-ganm/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Abdurrahman Acar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Jul 2020 11:00:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[Biladü'i-Şam]]></category>
		<category><![CDATA[fetih]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[istila]]></category>
		<category><![CDATA[sömürü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6111</guid>

					<description><![CDATA[Müslümanların bir beldeyi savaş veya barış yoluyla İslam ülkesine dahil etmelerinden söz edildiğinde genellikle ‘fetih’ kavramı kullanılmaktadır. Bununla birlikte bir beldeyi İslamla buluşturmak, İslamla tanıştırmak veya İslama kazandırmak tabirlerini kullanmanın da bazı artıları olduğu söylenebilir. Arapçada ‘açmak’ anlamına gelen fetih, kavram olarak İslamda meşru savaşlar hakkında kullanılan cihad faaliyeti neticesinde bir belde veya bölgenin askerî veya barışçıl yollarla ele geçirilmesidir. Bu kavram, İslamdaki savaşların istila ve sömürü maksatlı savaşlardan ayırt edilmesi gayesiyle kullanılmıştır. İlk İslam fetihlerinin inşa ve ıslah amaçlı olduğu aşikârdır. Savaşlarda düşmana verdirilen can ve mal kaybının asgarî düzeyde tutulmuş olması da bunu göstermektedir. Arabistan’ın tamamına yakını Hz.&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Müslümanların bir beldeyi savaş veya barış yoluyla İslam ülkesine dahil etmelerinden söz edildiğinde genellikle ‘fetih’ kavramı kullanılmaktadır. Bununla birlikte bir beldeyi İslamla buluşturmak, İslamla tanıştırmak veya İslama kazandırmak tabirlerini kullanmanın da bazı artıları olduğu söylenebilir.</p>
<p>Arapçada ‘açmak’ anlamına gelen fetih, kavram olarak İslamda meşru savaşlar hakkında kullanılan cihad faaliyeti neticesinde bir belde veya bölgenin askerî veya barışçıl yollarla ele geçirilmesidir. Bu kavram, İslamdaki savaşların istila ve sömürü maksatlı savaşlardan ayırt edilmesi gayesiyle kullanılmıştır.</p>
<p>İlk İslam fetihlerinin inşa ve ıslah amaçlı olduğu aşikârdır. Savaşlarda düşmana verdirilen can ve mal kaybının asgarî düzeyde tutulmuş olması da bunu göstermektedir. Arabistan’ın tamamına yakını Hz. Peygamber (sas) zamanında fethedilmiş, yani İslam hâkimiyetini tanımıştır. Bizans hâkimiyeti altındaki Suriye (Biladü’ş-Şam) ve Sasanî toprağı olan Irak’ta bazı kale ve beldeler, ilk Râşid Halife Hz. Ebubekir (ra) zamanında (632-634) ele geçirilmişse de bu bölgelere yönelik büyük fetih hareketleri Hz. Ömer’in (ra) halifeliği (634-644) zamanında gerçekleşmişti. Bu harekât sonucunda İran, Mısır ve Suriye’nin yanı sıra Anadolu’nun bazı şehirleri de fethedilmişti. Antakya, Maraş ve Diyarbakır (Amid) İslamla ilk tanışan Anadolu şehirleri olmuştu.</p>
<p>Diyarbakır’ın da içerisinde bulunduğu el-Cezire (Yukarı Mezopotamya) bölgesi sahabeden İyâz b. Ganm el-Fihrî’nin kumandasındaki İslam ordusu tarafından fethedilmişti. İyâz b. Ganm b. Züheyr b. Ebi Şeddâd el-Fihrî, Kureyş kabilesinin Benu Haris b. Fihr kolundandır.3 Fihr, bilindiği gibi Hz. Muhammed’in onuncu nesilden dedesi olan Kureyş’in asıl adıdır.</p>
<p>İyâz irtidâd veya ridde olarak bilinen dinden dönme olaylarının bastırılması sırasında yaptığı hizmetlerden dolayı, Hicrî 12. senede Hz. Ebubekir tarafından kumandan olarak Irak’a gönderilmiş,4 aynı sene Hâlid b. Velid ile birlikte Dûmetü’l-Cendel’i ele geçirince5 buraya vali tayin edilmişti.6 Hicrî 12. seneden başlayarak beş yıl süreyle, Hâlid b. Velid, Sad b. Ebi Vakkâs ve Ebu Ubeyde b. el-Cerrâh gibi kumandanların emrinde, Arabistan, Irak ve Suriye’deki fetih hareketlerinde, çoğu kez de öncü birliklerin komutanı olarak görev alarak katılmıştı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-temmuz-2020">Derin Tarih Temmuz Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kanuni’ye Vasiyet: Rodos’un Fethi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/genc-tarih/kanuniye-vasiyet-rodosun-fethi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mirza Mahmut Demir]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Oct 2019 07:46:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genç Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[Çapa Yüksek Öğretmen Okulu]]></category>
		<category><![CDATA[Hakkı Dursun Yıldız]]></category>
		<category><![CDATA[Ortaçağ tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=5051</guid>

					<description><![CDATA[27 yıl önce, 23 Ekim 1992 tarihinde aramızdan ayrılmış olan Hakkı Dursun Yıldız, 1937’de Artvin’in Şavşat ilçesine bağlı Karaağaç köyünde dünyaya geldi. Hayata gözlerini açmadan birkaç ay önce babası vefat etmiş olduğundan annesi ve dedesinin gözetiminde büyüdü. İlkokulu doğduğu köyde, ortaokulu Şavşat’ta, liseyi Artvin’de tamamladı (1957). Aynı yıl İstanbul’a gelerek Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’na kayıt oldu. Aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü derslerine de devam eden Yıldız, 1960-61 öğretim yılında bu fakültenin Ortaçağ Tarihi Kürsüsü’nden mezun oldu. Aynı yıl Ortaçağ Tarihi Kürsüsü’ne asistan olarak tayin edildi. Bu sırada Ortaçağ Tarihi çalışmaları için gerekli olan Arapça lisanını öğrenmeye başladı.&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>27 yıl önce, 23 Ekim 1992 tarihinde aramızdan ayrılmış olan Hakkı Dursun Yıldız, 1937’de Artvin’in Şavşat ilçesine bağlı Karaağaç köyünde dünyaya geldi. Hayata gözlerini açmadan birkaç ay önce babası vefat etmiş olduğundan annesi ve dedesinin gözetiminde büyüdü. İlkokulu doğduğu köyde, ortaokulu Şavşat’ta, liseyi Artvin’de tamamladı (1957). Aynı yıl İstanbul’a gelerek Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’na kayıt oldu. Aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü derslerine de devam eden Yıldız, 1960-61 öğretim yılında bu fakültenin Ortaçağ Tarihi Kürsüsü’nden mezun oldu. Aynı yıl Ortaçağ Tarihi Kürsüsü’ne asistan olarak tayin edildi. Bu sırada Ortaçağ Tarihi çalışmaları için gerekli olan Arapça lisanını öğrenmeye başladı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ekim-2019">Derin Tarih Ekim Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
