﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Bizans &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/etiket/bizans/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Wed, 07 Sep 2022 06:56:49 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.5</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>Bizans &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ecdadın İzinde İznik’in Kalbine Yolculuk</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ajanda/ecdadin-izinde-iznikin-kalbine-yolculuk/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Canan Aytaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Sep 2022 06:54:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ajanda]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[iznik]]></category>
		<category><![CDATA[Roma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8460</guid>

					<description><![CDATA[“Ecdadın izinde” düsturunu fizikî olarak gerçekleştirmek gibi, insanın yolunun İznik’e düşmesi. Lefke kapısından Bizans ve Roma esintilerinin içinde İznik semalarına süzülmek, tarihe karışmak, ona tanıklık etmek gibi adeta. Yıllara, savaşlara, fetihlere, medeniyetlere şahitlik eden kapıların yerli yerinde durup gelip geçeni selamlayışı ile gözler önüne seriliyor bu tarihî yolculuk. İznik seyahatinde muhakkak ayak basmanız gereken duraklarda birlikte soluklanalım isterseniz&#8230; &#160; Devamı Derin Tarih Eylül Sayısında…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Ecdadın izinde” düsturunu fizikî olarak gerçekleştirmek gibi, insanın yolunun İznik’e düşmesi. Lefke kapısından Bizans ve Roma esintilerinin içinde İznik semalarına süzülmek, tarihe karışmak, ona tanıklık etmek gibi adeta. Yıllara, savaşlara, fetihlere, medeniyetlere şahitlik eden kapıların yerli yerinde durup gelip geçeni selamlayışı ile gözler önüne seriliyor bu tarihî yolculuk. İznik seyahatinde muhakkak ayak basmanız gereken duraklarda birlikte soluklanalım isterseniz&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2022">Derin Tarih Eylül Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Altı Asır Boyunca Paylaşılamayan Ada: Kıbrıs</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/alti-asir-boyunca-paylasilamayan-ada-kibris/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ergun Üstün]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Jul 2022 09:21:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülmelik b. Mervân]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu Akdeniz]]></category>
		<category><![CDATA[Kıbrıslılar]]></category>
		<category><![CDATA[Nikephoros Phokas]]></category>
		<category><![CDATA[Roama İmparatorluğu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8310</guid>

					<description><![CDATA[Doğu Akdeniz’in en büyük adası olan Kıbrıs, jeopolitik ve stratejik konumu hasebiyle tarihin her döneminde ehemmiyetli bir yere sahip oldu. Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının kavşak noktasında bulunan ada; bölgedeki siyasî, dinî ve özellikle ekonomik-ticarî rekabette üstlendiği rolle çevresinde bulunan devletler tarafından âdeta hâkimiyetin sembolü olarak görüldü. Roma İmparatorluğu 395 yılında ikiye ayrıldıktan sonra Kıbrıs Adası, Bizans olarak adlandırdığımız Doğu Roma İmparatorluğu’nca idare edilmekteydi. 7. yüzyılda etkin bir güç olarak ortaya çıkan Müslümanlar, Akdeniz’de kritik bir konuma sahip olan Kıbrıs’ı, 649 yılında düzenledikleri ilk seferde fethettiler. Bu dönemde Kıbrıslılar (Kypriotlar), Bizans’a ödedikleri yıllık verginin aynısını Müslümanlara da ödemeyi kabul ettiler.&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Doğu Akdeniz’in en büyük adası olan Kıbrıs, jeopolitik ve stratejik konumu hasebiyle tarihin her döneminde ehemmiyetli bir yere sahip oldu. Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının kavşak noktasında bulunan ada; bölgedeki siyasî, dinî ve özellikle ekonomik-ticarî rekabette üstlendiği rolle çevresinde bulunan devletler tarafından âdeta hâkimiyetin sembolü olarak görüldü.</p>
<p>Roma İmparatorluğu 395 yılında ikiye ayrıldıktan sonra Kıbrıs Adası, Bizans olarak adlandırdığımız Doğu Roma İmparatorluğu’nca idare edilmekteydi. 7. yüzyılda etkin bir güç olarak ortaya çıkan Müslümanlar, Akdeniz’de kritik bir konuma sahip olan Kıbrıs’ı, 649 yılında düzenledikleri ilk seferde fethettiler. Bu dönemde Kıbrıslılar (Kypriotlar), Bizans’a ödedikleri yıllık verginin aynısını Müslümanlara da ödemeyi kabul ettiler. Bununla birlikte, Kıbrıslıların Müslümanlara ödemeleri gereken vergiyi aksatmaları ve Rumlara yardım etmeleri gibi nedenlerden ötürü 653 (veya 654) yılında adaya bir sefer daha yapıldı. Kıbrıslılar ile daha önce yapılmış olan antlaşma yenilendi.1 İmparator II. Justinianos ile Emevî Halifesi Abdülmelik b. Mervân arasında 688 yılında yapılan antlaşma ile ada üzerinde ikili bir yönetim anlayışı (<em>condominium</em>) kabul gördü. Bizans ile Müslüman Araplar, Kıbrıs’ta bu ikili yönetimi üç asır kadar sürdürdüler.</p>
<p>Nikephoros Phokas (963-969) döneminde toparlanarak tekrar güçlenen Bizanslılar, 965 yılında Kıbrıs’ı ele geçirdiler.2 Böylece adanın tek hâkimi yeniden Bizans oldu. Bu dönemde alınan vergilerden dolayı zaman zaman yerli halkın Bizans idaresine başkaldırarak isyan girişiminde bulundukları görülmektedir.3 Bununla birlikte, Bizans’ta merkezi idare, yaşanan isyanlara karşı koyarak adadaki otoritesini sürdürmeyi başardı.</p>
<p>Kıbrıs’ın 1156 yılında karşılaştığı beklenmedik saldırı adayı uzun müddet etkileyen bir hadise olarak geçti tarihe. Üstelik bu korkunç saldırı Müslümanlar değil, Batılı Hıristiyanlardan gelmişti: II. Haçlı Seferi ile Doğu’ya gelerek buraya yerleşen ve yaptığı evlilik ile Antakya Prinkepsi olan Renaud de Chatillon Kıbrıs’a âni bir baskın düzenledi. Kıbrıs’ta yaşanan vahşet Müslümanlara yapılanlardan az değildi. O sırada Bizans’ın Kıbrıs valisi Ioannes Komnenos’tu. Yardımcısı Mikhail Branas, saldırıyı haber alır almaz sahile koşarak Renaud’u engellemeye çalıştıysa da Branas’ın birlikleri sayıca üstün olan Renaud’un kuvvetlerini durdurmayı başaramadılar. Ioannes ile yardımcısı Branas, Renaud’un kuvvetlerine mağlup olarak esir düştü.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-temmuz-2022">Derin Tarih Temmuz Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Meşhed-i Hüdavendigâr’ın Bekçileri</title>
		<link>https://www.derintarih.com/oteki-osmanli/meshed-i-hudavendigarin-bekcileri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mikail Türker Bal]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Jan 2022 05:18:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öteki Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[Edirne]]></category>
		<category><![CDATA[Miloş Obiliç]]></category>
		<category><![CDATA[Orhan Bey]]></category>
		<category><![CDATA[Semavi Eyice]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan I. Murad]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7788</guid>

					<description><![CDATA[Orhan Bey’in 1359’da vefatı üzerine yerine Sultan I. Murad (1359-89) geçmiş, kısa süre içinde Edirne’yi fethederek (1361) Balkanlara önemli bir pencere açmayı başarmıştır. Böylece Bizans’ı batıdan sıkıştırırken, Balkanlardaki fetihlerle topraklarını genişletmiştir. Kısa süre içinde Makedonya’nın güney taraflarını ele geçiren I. Murad, Kosova’daki savaşı da (1389) kazanmış, ancak savaş meydanında Miloş Obiliç adlı Sırp asker tarafından şehit edilmiştir. I. Murad’ın şehit edildiği noktada, cesedinden çıkarılan iç organlarının gömüldüğü yere sembolik olarak bir makam türbesi yapılmış ve bu yapı “meşhed” olarak anılmıştır. Naaşı ise Bursa’ya götürülerek Çekirge semtinde Hüdavendigâr Külliyesi’ndeki hazireye defnedilmiştir. Semavi Eyice’nin aktardığına göre “Kosova’daki bu türbe ilk inşa edildiğinde&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Orhan Bey’in 1359’da vefatı üzerine yerine Sultan I. Murad (1359-89) geçmiş, kısa süre içinde Edirne’yi fethederek (1361) Balkanlara önemli bir pencere açmayı başarmıştır. Böylece Bizans’ı batıdan sıkıştırırken, Balkanlardaki fetihlerle topraklarını genişletmiştir. Kısa süre içinde Makedonya’nın güney taraflarını ele geçiren I. Murad, Kosova’daki savaşı da (1389) kazanmış, ancak savaş meydanında Miloş Obiliç adlı Sırp asker tarafından şehit edilmiştir.</p>
<p>I. Murad’ın şehit edildiği noktada, cesedinden çıkarılan iç organlarının gömüldüğü yere sembolik olarak bir makam türbesi yapılmış ve bu yapı “meşhed” olarak anılmıştır. Naaşı ise Bursa’ya götürülerek Çekirge semtinde Hüdavendigâr Külliyesi’ndeki hazireye defnedilmiştir. Semavi Eyice’nin aktardığına göre “Kosova’daki bu türbe ilk inşa edildiğinde Rumeli’de bulunan birçok gazieren türbesi gibi açık bir türbe olmalıdır. Türbeyi II. Kosova Savaşı’nın (1448) II. Murad tarafından kazanılmasına kadar geçen süre içinde Sırpların sağlam bırakmış olduğunu düşünmek zordur. Bu sebeple türbenin günümüze kadar gelen mimarisinin esası, büyük ihtimalle II. Kosova Savaşı’nın ardından ve Makedonya’nın kesin olarak Osmanlı topraklarına katılmasından sonra yapılmıştır. Fatih Sultan Mehmed 1455’te çıktığı Sırp seferinde Novoberda Kalesi’ni fethettikten sonra I. Murad’ın şehit olduğu yerde konaklamış, onun ve diğer şehitlerin ruhu için ihsanlarda bulunmuştur.”</p>
<p>1448 yılında II. Murad tarafından kazanılan II. Kosova Zaferi ile artık bir Türk toprağı olan Kosova’da Hüdavendigâr Meşhedi’nin çevresine Müslüman halk yerleştirilmiş ve bu halk vergiden muaf tutulmuştur. Evliya Çelebi, Melek Ahmed Paşa ile yaptığı seyahatte 1660 yılında Kosova sahrasından geçerken bu türbeyi de ziyaret ettiğini kaydetmiştir. Evliya Çelebi’den öğrendiğimize göre, Melek Ahmed Paşa, yöre halkını da organize ederek, o sırada bakımsız halde olan türbenin etrafını bir hafta içinde duvarla çevirtip geniş bir avlu meydana getirmiş, bir kuyu açtırıp bağ ve asmalarla 500 meyve ağacı diktirmiş ve bir türbedar tayin etmiştir. Çelebi, türbenin önemli bir ziyaretgâh olduğunu ve çevresinde 10 bin kadar şehidin yattığını da belirtir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hep mamur edildi</p>
<p>“Meşhed-i Hüdavendigâr” ismi ile meşhur olan bu mekân Kosova’nın Osmanlı Devleti’nin elinden çıktığı 1912 yılına kadar, çeşitli tarihlerde onarımlar geçirerek günümüze ulaşmıştır. Sultan Abdülmecid’in 1848’deki beratıyla türbe yenilenmiş; ilk yapının şekli tam olarak bilinmemekle birlikte türbenin bugünkü planı o tarihte uygulamaya konulmuştur. Tamir esnasında türbenin bakımı ile ilgilenmek üzere aslen Buharalı bir Türk olan Hacı Ali ailesi buraya türbedar atanmış ve kendileri için türbenin yanına bir ev yapılmıştır. Sultan Abdülmecid’in verdiği türbedarlık beratında bu görev şöyle tevdi edilmiştir:</p>
<p>“… Üsküp Sancağı dahilinde Priştine kazasına tâbi Kosova nam mahalde vâki olup mukaddema beirade-i seniyye müceddeden binâ ve inşâ olunmuş cennetmekân Sultan Murad Han tâbe serahu meşhed-i şeriflerine mahallinde cümle intihakiyle Buharalı el-Hacc Ali, şehriyye üç yüz kuruş maaş ile on dokuz mah mukaddem. Yani altmış iki senesi Ağustosu tarihinde türbedar nasb ve tâyin olunarak yedine berat-ı şerifim isdar olunmak üzere…”</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ocak-2022">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>SEMAVİ EYİCE: 100 YIL EVVEL HALİÇ VE BOĞAZİÇİ SULARINDAKİ RENKLİ HAYAT</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/semavi-eyice-100-yil-evvel-halic-ve-bogazici-silarindaki-renkli-hayat/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Semavi Eyice]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Dec 2021 11:48:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[Bostancı]]></category>
		<category><![CDATA[Haliç]]></category>
		<category><![CDATA[Karaköy]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7643</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: TOLGAHAN SAÇIKARA Bizans döneminde halk sahillere, kıyılara inebiliyor muydu? Bizanslıların denize ne kadar girdiğini bilmiyoruz. Bu hususta bir kayda rastlamadım. Öte yandan Bizans’ı korumak için İstanbul’u kuşatan surlar vardı. Fakat gemiler hava bozulduğunda mecburen çevredeki küçük limanlara sığınıyordu. Bu limanlardan Fenerbahçe’de var, Kalamış’ta var, Caddebostan’ında var. Bir de Bostancı’da var. Bu limanlara koskoca kara taşlar yığılmış ve rıhtım yapılmıştır. İstanbul’u kuşatmaya gelen Arap gemileri o taşların arkasına sığınıyordu. Çünkü kuşatmalar bazen 7-8 sene sürüyordu. Bu sebeple kıyılarda genellikle ticaret ve harp limanları vardı. Mesela Galata büyük bir ticaret limanıydı. İçinde Bizans’ın harp gemilerinin olduğu Haliç zaten bir harp limanıydı.&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: TOLGAHAN SAÇIKARA</strong></p>
<p><strong>Bizans döneminde halk sahillere, kıyılara inebiliyor muydu?</strong></p>
<p>Bizanslıların denize ne kadar girdiğini bilmiyoruz. Bu hususta bir kayda rastlamadım. Öte yandan Bizans’ı korumak için İstanbul’u kuşatan surlar vardı. Fakat gemiler hava bozulduğunda mecburen çevredeki küçük limanlara sığınıyordu. Bu limanlardan Fenerbahçe’de var, Kalamış’ta var, Caddebostan’ında var. Bir de Bostancı’da var. Bu limanlara koskoca kara taşlar yığılmış ve rıhtım yapılmıştır. İstanbul’u kuşatmaya gelen Arap gemileri o taşların arkasına sığınıyordu. Çünkü kuşatmalar bazen 7-8 sene sürüyordu. Bu sebeple kıyılarda genellikle ticaret ve harp limanları vardı. Mesela Galata büyük bir ticaret limanıydı. İçinde Bizans’ın harp gemilerinin olduğu Haliç zaten bir harp limanıydı. O yüzden sahilde yüzmeye, eğlenceye ayrılmış alanları pek görmüyoruz.</p>
<p><strong>Ancak Osmanlı döneminde İstanbul’da deniz hamamları olduğunu biliyoruz, öyle değil mi?</strong></p>
<p>Bizans’ın deniz hamamı var mıydı yok muydu en ufak bir bilgimiz yok. Deniz hamamından kastettiğimiz şey, denizin içindeki etrafı kapalı olan bir bölmedir. Genellikle kadınlar girer. Erkekler için olanı da vardır. Mesela Karaköy köprüsünün Haliç tarafında böyle bir hamam vardı. Orada bir dönem denize giriliyormuş. Fotoğrafını görmüştüm. Bir defa da orada denize giren birisiyle karşılaşmıştım. Daha talebeyken bisikletime plaka almam gerekti. O kadar eziyet ediyorlar ki adama, bir tanıdık bulmak zorunda kaldım. Uzaktan akrabamız olan Unkapanı Polis Merkezi’nin baş komiserine gittim. O dönemde de hayatımda oralara gitmişliğim yok. Evden sabah çıktım ve yarım gün karakolu aradım. Meğer orayı Küçükpazar diye aramam lazımmış. Atatürk Köprüsü’nün başındaydı o karakol. Sonra onu da yıktılar. Komiseri orada buldum. İşlerimi halletti. Yanıma da bir polis verdi. Karakoldan trafik müdürlüğüne gidiyoruz. O tarihte trafik müdürlüğü Tünel’de bir ara sokaktaydı. O sırada polisle sandalla karşıya geçerken, “Biz gençken burada denize girerdik” dedi. Hatta bir arkadaşının orada öldüğünü de anlatmıştı. Yani oradan da biliyorum ki Haliç’te herkes suya giriyor, yüzüyordu.</p>
<p><strong>Haliç o dönemde yüzülecek kadar temizdi öyleyse? </strong></p>
<p>Bir fotoğraf gördüm, halkın güzel bir espri ile tuzluk biberlik dediği, önü arkası yuvarlak küçük vapurlar vardı. Kaldırılmış olmaları da başlı başına bir hatadır. Nasıl Venedik’in vaporetto denilen gemileri vardır, onun gibi bu vapurlar da İstanbul’a özgü olarak yaşatılabilirdi. Çok şirin bir şeydi onlar. Eyüp’e kadar giderdi. Hatta Kâğıthane deresinin ağzında bir tane iskelesi vardı. Yani o fotoğrafta gördüğümüz kadarıyla insanlar vapurla giderken Haliç’te denize girebiliyordu.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-2021">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>‘Ayasofya’ Hep Ona Hâkim Olan Dünya Görüşlerinin Sembolü Oldu!</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/ayasofya-hep-ona-hakim-olan-dunya-goruslerinin-sembolu-oldu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Selâhaddin Çakırgil]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 Aug 2020 06:02:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. İsa]]></category>
		<category><![CDATA[Lozan Andlaşması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6236</guid>

					<description><![CDATA[1965’ten sonraki Müslüman nesiller bu ulu mâbedin açılmasını mitinglerinde, toplantı ve gösterilerinde hep dillendiriyor, siyasetçiler söz veriyor ama bu yönde bir adım atılamıyordu. Şimdi ise&#8230; Yarım asırdır yapılamayanların yapılabileceğinin işaretleri belirmeye başladı. Ayasofya’nın müzeye dönüştürüldüğüne dair 24/11/1934 tarihli Bakanlar Kurulu Kararnamesi’nin Danıştay’da açılan bir dâvada görüşülüp 10 Temmuz günü oy birliğiyle ibtal edilmesinden 5 dakika sonra Başkan Erdoğan’ın yayınladığı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’yle Ayasofya, câmi olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’na devrediliyor ve bu ulu mâbed, 86 yıl önceki statüye kavuşturuluyor, gerekli düzenlemeler ve hazırlıklar yapıldıktan sonra, 24 Temmuz Cuma günü, Cuma namazıyla ibadete resmen açılacağı açıklanıyordu işte. O günün, Lozan Andlaşması’nın imzalandığı 24&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1965’ten sonraki Müslüman nesiller bu ulu mâbedin açılmasını mitinglerinde, toplantı ve gösterilerinde hep dillendiriyor, siyasetçiler söz veriyor ama bu yönde bir adım atılamıyordu. Şimdi ise&#8230; Yarım asırdır yapılamayanların yapılabileceğinin işaretleri belirmeye başladı.</p>
<p>Ayasofya’nın müzeye dönüştürüldüğüne dair 24/11/1934 tarihli Bakanlar Kurulu Kararnamesi’nin Danıştay’da açılan bir dâvada görüşülüp 10 Temmuz günü oy birliğiyle ibtal edilmesinden 5 dakika sonra Başkan Erdoğan’ın yayınladığı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’yle Ayasofya, câmi olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’na devrediliyor ve bu ulu mâbed, 86 yıl önceki statüye kavuşturuluyor, gerekli düzenlemeler ve hazırlıklar yapıldıktan sonra, 24 Temmuz Cuma günü, Cuma namazıyla ibadete resmen açılacağı açıklanıyordu işte.</p>
<p>O günün, Lozan Andlaşması’nın imzalandığı 24 Temmuz 1923’ün 97. yıldönümü de olması, sıradan bir rastlantı değildi. Çünkü çalışmaların rahat yapılabilmesi için bir hafta daha ertelenebilirdi. Ama sosyo-psikolojik açıdan bir ince mesaj da verilmesi hesaplanmıştı herhalde.</p>
<p>Aslında, Erdoğan’ın nasıl dakîk olarak çalıştığı genel olarak muhaliflerince de kabul edilen bir husustur. Bu karar açıklandıktan hemen sonra, o dev mâbed için 13-14 bin metrekarelik halıların iki haftada dokunup camie serilmesi neredeyse imkânsızdı. Bu da, o dev halıların dokunmasına çok önceden başlanıldığını göstermektedir.</p>
<p>Ayasofya, sıradan bir bina, hattâ sıradan bir mâbed de olmayıp bir semboldü. Tarih boyunca hep ona hâkim olan dünya görüşlerinin sembolü olan bir özelliğe sahipti. Bugünkü şekliyle milâdî 530’larda inşa edilmişti ve o asırlarda, ‘Dünyanın 7 büyük harikasından biri’ olarak anılıyordu. Ve o sırada Hz. Îsâ aleyhisselâm şeriati mer’iyette/yürürlükte olduğundan, -en azından nazarî olarak-, Tevhîd inancının bir mâbediydi.</p>
<p>Hz. Peygamber (sas)’in elinden sunulan İslâm şeriatinin devreye girmesinden sonra ise, Ayasofya, uzun asırlar artık, Bizans putperestliğinin bir mâbedine dönüşmüştü. İstanbul’un Müslümanlarca fethinden ve Doğu Roma-Bizans İmparatorluğu’nun inkırazından sonra ise Ayasofya, o ‘feth-i mübîn’in ve de yine Tevhîd dininin sembolü olan mâbed olarak aslî hüviyetine tekrar kavuştu.</p>
<p>Ve 1934 yılında ise, bu ulu mâbed, ‘laisizm’in hükümranlığını en aşırı uygulamalar halinde sergilerken ‘müze’ye dönüştürülüyor ve bu kez de o laik tasallutun bir sembolü haline geliyordu, 86 yıl boyunca.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-agustos-2020">Derin Tarih Ağustos Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>AHMET DEMİRHAN: “BUGÜNÜ SÖĞÜT’E YA DA SÖĞÜT’Ü AMERİKA’YA, AVRUPA’YA TAŞIMANIN ÂLEMİ YOK&#8221;</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/ahmet-demirhan-bugunu-sogute-ya-da-sogutu-amerikaya-avrupaya-tasimanin-alemi-yok/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Samet Tınas]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Jan 2020 07:46:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[Britanya]]></category>
		<category><![CDATA[Maveraünnehir]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<category><![CDATA[pragmatik]]></category>
		<category><![CDATA[Söğüt]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5444</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: SAMET TINAS   Yakın zamanda çıkan ‘Kuruluş Sarmalı’ndan Kurtulmak isimli kitabınızda “Kuruluş sorununun bizzat kendisi bir sorundur” hükmüne varıyorsunuz. Bununla neyi kastediyorsunuz?   Bununla kabaca iki şeye itiraz ettiğim söylenebilir: Birincisi, akademik literatürün, ama ondan etkilendiği söylenebilecek popüler Osmanlı algısının da, Osmanlı tarihini sanki genel dünya tarihiyle hiç alakası olmayan, kendi kendisiyle alakalı olarak kalan, kendi hususi bir tarihi olan bir vaka olarak değerlendirmesi. Sanki Osmanlı, Söğüt’te yol yordam bilmez, herhangi bir kültürü olsa da dünya tarihi için ehemmiyet arz etmez birilerinin kurduğu, el yordamıyla gelişmiş ve yıkılışına kadar da öyle kalmış bir kuruluş olarak sunuluyor. Bu sunumda Osmanlı’nın&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: SAMET TINAS</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Yakın zamanda çıkan ‘Kuruluş Sarmalı’ndan Kurtulmak isimli kitabınızda “Kuruluş sorununun bizzat kendisi bir sorundur” hükmüne varıyorsunuz. Bununla neyi kastediyorsunuz?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Bununla kabaca iki şeye itiraz ettiğim söylenebilir: Birincisi, akademik literatürün, ama ondan etkilendiği söylenebilecek popüler Osmanlı algısının da, Osmanlı tarihini sanki genel dünya tarihiyle hiç alakası olmayan, kendi kendisiyle alakalı olarak kalan, kendi hususi bir tarihi olan bir vaka olarak değerlendirmesi. Sanki Osmanlı, Söğüt’te yol yordam bilmez, herhangi bir kültürü olsa da dünya tarihi için ehemmiyet arz etmez birilerinin kurduğu, el yordamıyla gelişmiş ve yıkılışına kadar da öyle kalmış bir kuruluş olarak sunuluyor. Bu sunumda Osmanlı’nın her şeyi pragmatik ve deneysel. Hiçbir geçmişe bağlı değil; bağlı olsa bile bunu da kendi pragmatizmi için olabildiğince keyfi bir şekilde kullanan bir Osmanlı portresi bu; hatta her şey olabilen ama bir kendisi olamamış bir Osmanlı portresi.</p>
<p>Dünya tarihi derken, biri tarihsel, diğeri de analitik iki ayrı meseleye işaret ediyorum. Tarihsel olanı, Osmanlı’nın ortaya çıkışı dönemindeki tarihî bağlamın unutulması veya Osmanlı’nın daha çok, örneğin Bizans’ı tevarüs etmiş bir şekilde sunulması. Oysa şu çok açık: Mekke’de İslamın ortaya çıktığı dönemde dahi, diyelim ki o dönemin Arap Yarımadası, şimdi Britanya dediğimiz adadan veya Avrupa’nın Akdeniz sahilleri hariç, kuzeyini teşkil eden kesimlerinden, bir Roma dünyasıyla ya da Maveraünnehir’le çok daha içli dışlı. Dünya tarihi deyince, yerli ya da yabancı Osmanlı kuruluşu konusunda çalışmış uzmanların aklına bir Bizans geliyor, bir de Ortadoğu’yu yakıp yıkmış Moğollor. Sanki onlardan başka bir ‘dünya’ yokmuş gibi. İddia edildiği gibi eğer her şeyin merkezi olabilmiş Bizans diye bir oluşum varsa, bu kendi başına bir teşekkül müydü? Onun etkilerini ve tepkilerini biçimlendiren, toprak rejiminden diplomatik ilişkilerine kadar kendisini belirleyen bir ‘dünya’ yok muydu? Eğer Bizans Osmanlı’yı etkilemiş tek ‘medenî’ ve siyasî oluşumsa, Bizans’ı da kendi çevresinden, mesela Emevîlerden ya da Abbasîlerden, öncesinde Sasanîlerden ve bu bölgede yaşayan bir dolu halktan soyutlamış olmuyor muyuz? Bırakınız Sasanîleri, Göktürklerle bile ilişkisi olan Bizans var ortada. Sadece Bizans da değil, Abbasîler var, Selçuklular, İlhanlılar var. Koskoca bir ‘dünya’ var ortada.</p>
<p>Dünya tarihi derken analitik bir meseleyi işaret etmemin nedeni ise, neredeyse bütün Osmanlı tarihini belirlemiş kavramların sadece Osmanlı’ya has bir kullanımı olduğu varsayımı. Örneğin Osmanlı hanedanlığı denince sadece Osmanlı’ya has bir hanedan tanımı varmış, hanedan kavramının analitik bir anlamı yokmuş gibi davranılıyor. Sonra Osmanlı hanedanı keyfince her şeyi belirleyen bir yapı olarak sunuluyor. Oysa hâlâ ayakta olan Britanya hanedanlığındaki hanedan kavramını Osmanlı’daki hanedan kavramından analitik olarak ayıramayız. Aksi takdirde, örneğin “Osmanlı hanedanı dini meşrulaştırmak için kullandı” gibi abes varsayımlarla uğraşmak durumunda kalırız. Oysa bir defa hiçbir din, kendisini sadece bir siyasal meşruluk aracı olarak kolaylıkla kullanmaya müsaade etmez. Belki varoluş nedeni, yeni ortaya çıkmakta olan kapitalist bir sınıfı ve onun siyasal teşekkülünü meşrulaştırma gayesi güden Protestanlık hariç. Eğer dini sadece siyasal bir meşruluk aracı olarak görürsek, bu durumda bütün dinleri Protestanlaştırmış oluruz. Dünyanın şimdiki hali, yani modern dünya dediğimiz şey, bunun bir tezahürü. Ama bu durumda da diyelim ki Osmanlı tarihinde kullanıldığına çokça şahit olduğumuz ‘nizam-ı âlem’ gibi bir kavramı da bir yere oturtamayız; ona bütün cihana hâkim olma gayesi güden bir “kızıl elma” ideolojisi gibi fantastik anlamlar yüklemek zorunda kalırız. Oysa belki de “nizam-ı âlem”, bugün kullandığımız anlamıyla “dünya düzeni” gibi bir şeydi. Bu durumda hem Osmanlı tarihini ayakları yere basan bir yerden değerlendirme imkânımız olur, hem de “dünya düzeni” denilen bir düzeni sadece kendi içinden değil, kendi dışıyla da değerlendirme, çözümleme imkânı buluruz. Dolayısıyla “nizam-ı âlem”i nostaljik bir şey olmaktan çıkarıp bugünkü dünyayı anlamamıza, kavramamıza ve eleştirmemize yarayacak analitik bir araç elde etmiş oluruz. “Yeni Osmanlıcılık” gibi artık inşası mümkün olmayan hayaller değil, yani Osmanlı’yı hem tarihî, hem de analitik olarak incelemenin gayesi… Artık her şeyi, tarihyazımını bile içkinleştirmiş bir dünyanın hayalinin, modern liberal bir hayalin, o kadar da kendi içkinliğiyle var olamayacağını göstermek&#8230;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-4079">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Malazgirt’i Ne Zaman Keşfettik?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/selcuklu-tarihi/malazgirti-ne-zaman-kesfettik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Alican]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Aug 2019 07:33:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Alparslan]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[Malazgirt]]></category>
		<category><![CDATA[Romanos Diogenes]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=4798</guid>

					<description><![CDATA[Selçuklu Sultanı Alparslan’ın 26 Ağustos 1071 tarihinde Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’i tarihin en büyük hezimetlerinden birine uğrattığı Malazgirt Savaşı, Türk ve İslam tarihinin en önemli hadiselerinden biri, kendisinden sonraki çağları belirleyen bir dönüm noktasıdır. Bugünden geriye doğru bakıldığında, Türk ve İslam tarihinin “Malazgirt öncesi” ve “Malazgirt sonrası” olarak iki farklı devir şeklinde ele alınmasının mümkün olduğu söylenebilir. Fakat bu derece önemli bir hadise, aşağı yukarı 100 yıl öncesine kadar tabir yerindeyse küller altına kalmış, sahip olduğu anlam fark edilmemiştir. Bunun nedeni ise kuşkusuz bazılarının iddia ettiği gibi Malazgirt’in anlamının sonradan kurgulanmış olması değil, tarihin okunma biçimlerinde meydana gelen dönüşümdür. Tarihin&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Selçuklu Sultanı Alparslan’ın 26 Ağustos 1071 tarihinde Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’i tarihin en büyük hezimetlerinden birine uğrattığı Malazgirt Savaşı, Türk ve İslam tarihinin en önemli hadiselerinden biri, kendisinden sonraki çağları belirleyen bir dönüm noktasıdır. Bugünden geriye doğru bakıldığında, Türk ve İslam tarihinin “Malazgirt öncesi” ve “Malazgirt sonrası” olarak iki farklı devir şeklinde ele alınmasının mümkün olduğu söylenebilir.</p>
<p>Fakat bu derece önemli bir hadise, aşağı yukarı 100 yıl öncesine kadar tabir yerindeyse küller altına kalmış, sahip olduğu anlam fark edilmemiştir. Bunun nedeni ise kuşkusuz bazılarının iddia ettiği gibi Malazgirt’in anlamının sonradan kurgulanmış olması değil, tarihin okunma biçimlerinde meydana gelen dönüşümdür. Tarihin ilerlemeci bir hatta sahip olduğu, ileriye doğru gittiği ve birikerek ilerlediği şeklindeki modern yaklaşımlar, birçok tarihî hadise ile birlikte Malazgirt’in öneminin de doğru bir şekilde değerlendirilebilmesine zemin hazırlamıştır.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Haçlıların Hedefi Neydi? Kutsal Topraklar Mı, Türkleri Durdurmak Mı?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/selcuklu-tarihi/haclilarin-hedefi-neydi-kutsal-topraklar-mi-turkleri-durdurmak-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Alican]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 31 Oct 2016 22:35:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[1071]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlı Seferleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs]]></category>
		<category><![CDATA[Malazgirt]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=1625</guid>

					<description><![CDATA[Haçlı Seferleri en azından başlangıç itibarıyle bir tür Müslüman-Türk karşıtı refleks olma niteliğine sahipti. 1071’de gerçekleşen Malazgirt’te Bizans’ı dize getiren Selçuklu Türkleri aradan 10 yıl bile geçmeden İstanbul’un burnunun dibine kadar gelmiş, İznik’te yeni bir devletin temellerini atmışlardı. Bu şartlar altında Türklerle mücadele Bizanslılar için ölüm kalım meselesi haline gelmişti. Bizans İmparatoru Mikhael Dukas, Ortodoks Bizans ile Katolik Roma arasında köklü bir mezhep farklılığı ve buna dayalı derin bir düşmanlık olmasına rağmen 1074’te Papa VII. Gregoire’den yardım istedi. Hıristiyan dünyası kendi içerisindeki ihtilafları çözerek Müslüman Türklere karşı birleşmeliydi. Aksi halde onları durdurmak mümkün olmayacaktı ve Boğazları aşan Selçukluların soluğu Roma’da&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Haçlı Seferleri en azından başlangıç itibarıyle bir tür Müslüman-Türk karşıtı refleks olma niteliğine sahipti. 1071’de gerçekleşen Malazgirt’te Bizans’ı dize getiren Selçuklu Türkleri aradan 10 yıl bile geçmeden İstanbul’un burnunun dibine kadar gelmiş, İznik’te yeni bir devletin temellerini atmışlardı.</p>
<p>Bu şartlar altında Türklerle mücadele Bizanslılar için ölüm kalım meselesi haline gelmişti. Bizans İmparatoru Mikhael Dukas, Ortodoks Bizans ile Katolik Roma arasında köklü bir mezhep farklılığı ve buna dayalı derin bir düşmanlık olmasına rağmen 1074’te Papa VII. Gregoire’den yardım istedi. Hıristiyan dünyası kendi içerisindeki ihtilafları çözerek Müslüman Türklere karşı birleşmeliydi. Aksi halde onları durdurmak mümkün olmayacaktı ve Boğazları aşan Selçukluların soluğu Roma’da almaması için hiçbir neden yoktu. İmparator haklı olsa da yardım talebi girişiminden herhangi bir sonuç çıkmadı. Fakat bu süreçte kurulan ilişkiler, yaklaşık çeyrek asır sonra başlayacak olan Haçlı Seferleri için sağlam bir zemin oluşturacaktı.</p>
<p>Bizans’ın yinelediği Türklere karşı yardım çağrılarının, aralarındaki dinî ihtilafın Roma lehine çözümü için bir fırsat içerdiğini fark eden Papalık, mevcut durumu Ortodoks Kilisesi’nin yeniden Katolik Roma’nın kontrolüne alınabilmesi için bir imkân olarak gördü. Nitekim 1088’de Selçukluların Kutsal Topraklar’ı ele geçirerek Kudüs’e hâkim olmalarından kısa bir süre sonra Papalık makamına getirilen II. Urban, Hıristiyanlar arasında o döneme kadar bir türlü tesis edilemeyen birliğin Müslüman-Türklere karşı kurulabileceğini görerek harekete geçti. Bizans imparatoru Aleksios Komnenos birlikte hareket edebileceği bir karaktere sahipti. Fazla dindar değildi ve Türklere karşı birlikte mücadele etmeyi üstlenen askerî bir birliğin temin edilebilmesi karşılığında Ortodoks kilisesinin bağımsızlığından vazgeçmeye hazırdı.</p>
<p>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derintarih-kasim2016" target="_blank">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
