﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Britanya &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/etiket/britanya/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Tue, 02 Aug 2022 11:19:33 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.5</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>Britanya &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Küresel Aktörlerin Güç Mücadelesi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/kuresel-aktorlerin-guc-mucadelesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Salih Karaduman]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Aug 2022 11:19:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Britanya]]></category>
		<category><![CDATA[CIA]]></category>
		<category><![CDATA[I. Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Musaddık]]></category>
		<category><![CDATA[Wilson ilkeleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8418</guid>

					<description><![CDATA[Ulusların kendi kaderini tayin hakkı… Bu kavram, kendisi de siyaset bilimci olan ve 1913-21 tarihleri arasında ABD başkanlığı görevini yürüten Woodrow Wilson’a atfedilen “Wilson ilkeleri”nin en meşhur sloganı haline gelmiş ve 20. yüzyıl dünya siyasetine damgasını vurmuştu. Nitekim 19. yüzyıldan itibaren Avrupa devletleri tarafından sömürgeleştirilen toplumlar, sonradan popüler hale gelecek olan bu kavramı, maruz bırakıldıkları durumu aşmak için sıklıkla kullandı. 1776 senesinde bağımsızlığını ilan eden ve Avrupa’nın doğrudan siyasî müdahalesinin önünü kapatan ABD, bu sayede dünya siyaset arenasına giriş yaptı. Bu ilkeler aynı zamanda I. Dünya Savaşı yorgunu olan ve Asya, Afrika, Avustralya kıtalarında çok sayıda sömürgesi bulunan Avrupa devletlerinin&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ulusların kendi kaderini tayin hakkı… Bu kavram, kendisi de siyaset bilimci olan ve 1913-21 tarihleri arasında ABD başkanlığı görevini yürüten Woodrow Wilson’a atfedilen “Wilson ilkeleri”nin en meşhur sloganı haline gelmiş ve 20. yüzyıl dünya siyasetine damgasını vurmuştu. Nitekim 19. yüzyıldan itibaren Avrupa devletleri tarafından sömürgeleştirilen toplumlar, sonradan popüler hale gelecek olan bu kavramı, maruz bırakıldıkları durumu aşmak için sıklıkla kullandı.</p>
<p>1776 senesinde bağımsızlığını ilan eden ve Avrupa’nın doğrudan siyasî müdahalesinin önünü kapatan ABD, bu sayede dünya siyaset arenasına giriş yaptı. Bu ilkeler aynı zamanda I. Dünya Savaşı yorgunu olan ve Asya, Afrika, Avustralya kıtalarında çok sayıda sömürgesi bulunan Avrupa devletlerinin tesis ettiği siyasî düzene doğrudan bir tehditti. Nitekim ABD’nin sömürgecilik yerine ikame etmek istediği “manda ve himaye”, kendi kaderini tayin hakkı olan milletlerin, tayin edilen bir süreden sonra bağımsızlıklarını kazanmalarını öngörüyordu. Britanya ve Fransa başta olmak üzere Avrupa devletleri bu durumu, artık tehlikede olan sömürgeleriyle bağlarını tamamen koparmamak ve ABD’nin bu devletlerle hükümranlık ilişkisi kurmasının önüne geçmek için kabul etmek durumunda kalmıştı. Her ne kadar bağımsızlıklarını elde etmeleri 1960’ları bulduysa da ABD’nin bu politikası, bağımsızlık talep eden devletler için oldukça etkili bir paradigmaya dönüşmüştü.</p>
<p>1953’te CIA öncülüğünde gerçekleştirildiği herkesçe bilinen ve İran Başbakanı Musaddık’ın devrilmesiyle sonuçlanan hadisenin uluslararası ilişkiler bakımından önemini izaha gayret eden bir yazının ABD-Avrupa örtük çekişmesiyle başlamasının sebebi nedir? Şüphesiz söz konusu darbe İran’daki iç gelişmeler, toplumsal değişiklikler ve devlet içi aktörlerin çatışmaları üzerinden de anlatılabilir. Bununla birlikte, 19. yüzyıldan itibaren doğrudan doğruya İngiltere-Rusya tarafından iki sömürge bölgesine ayrılan, 1953 “TP-AJAX Operasyonu” ile kademeli olarak ABD etkisine açık hale gelen İran’daki bu darbeyi anlamak için II. Dünya Savaşı sonrasında devletlerarası güç mücadelelerine göz atmak öğretici olacaktır. Okumakta olduğunuz yazı, 1953 Musaddık darbesini devrin uluslararası aktörlerinin karar alıcılık düzeyi açısından inceleyecektir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ağustos-2022">Derin Tarih Ağustos Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Babri Mescid Hinduların Ayasofya’sı mı?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/tarihin-taniklari/babri-mescid-hindularin-ayasofyasi-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Deniz Çıkılı]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Dec 2021 12:35:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarihin Tanıkları]]></category>
		<category><![CDATA[Britanya]]></category>
		<category><![CDATA[Hindistan]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Pakistan]]></category>
		<category><![CDATA[Vali Lord Canning]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7682</guid>

					<description><![CDATA[Gün geçmiyor ki Hindistan’daki Müslümanlara yönelik saldırıların tırmanışa geçtiğine dair medyaya yeni haberler düşmesin. Elbette alt kıta Müslümanlarının maruz kaldığı zulümler günümüzdekilerle sınırlı değil. Biraz daha geriye gidersek, başarısızlıkla neticelenen 1857 Hint Ayaklanması -bugün artık Hintli ve İngiliz tarihçilerin de kabul ettiği üzere- İngilizlere karşı hemen her kesimin katılımıyla gerçekleşen millî bir bağımsızlık mücadelesi olmasına rağmen, o günlerde hadisenin faturası tamamıyla Müslümanlara kesilmiş, İngilizlerin hışmına uğrayanlar Müslümanlar olmuştu. Ayaklanmayı acımasız ve vahşi bir şekilde bastıran İngilizler, ellerine geçirdikleri Hintli Müslümanları, hadiseye dahil olup olmadıklarına bakmaksızın, asarak idam etmişlerdi. İngiliz askerler ne kadar çok Müslümanı idam ederlerse o kadar saygı görmüştü.&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>G</strong>ün geçmiyor ki Hindistan’daki Müslümanlara yönelik saldırıların tırmanışa geçtiğine dair medyaya yeni haberler düşmesin. Elbette alt kıta Müslümanlarının maruz kaldığı zulümler günümüzdekilerle sınırlı değil. Biraz daha geriye gidersek, başarısızlıkla neticelenen 1857 Hint Ayaklanması -bugün artık Hintli ve İngiliz tarihçilerin de kabul ettiği üzere- İngilizlere karşı hemen her kesimin katılımıyla gerçekleşen millî bir bağımsızlık mücadelesi olmasına rağmen, o günlerde hadisenin faturası tamamıyla Müslümanlara kesilmiş, İngilizlerin hışmına uğrayanlar Müslümanlar olmuştu. Ayaklanmayı acımasız ve vahşi bir şekilde bastıran İngilizler, ellerine geçirdikleri Hintli Müslümanları, hadiseye dahil olup olmadıklarına bakmaksızın, asarak idam etmişlerdi. İngiliz askerler ne kadar çok Müslümanı idam ederlerse o kadar saygı görmüştü. Hatta bu başarıları sayesinde rütbeleri yükseltilerek onurlandırılmışlardı. İngilizlerin bir diğer barbarlığı da yakalanan Hintli Müslümanları bir topun önünde toplayarak üzerlerine ateş edilmesi neticesinde paramparça edilmeleridir. İngiliz askerlerin Müslümanları bu şekilde öldürdüğünü haber alan Genel Vali Lord Canning bile rahatsız olmuş, bu rahatsızlığını ifade etme ihtiyacı hissetmiştir. 1857’deki zulümlerin üzerinden iki asra yakın süre geçmesine rağmen Hindistan’da azınlık durumunda bulunan Müslümanlara yapılan baskılar maalesef bugün hâlâ devam etmekte.</p>
<p>Alt kıta coğrafyası hakkında yeterli bilgisi olmayanlar, Hindistan’da baskı veya zulme maruz kalanların bir avuç Müslümandan ibaret olduğu şeklinde yaygın fakat yanlış bir kanaate sahip. Hâlbuki 200 milyonu aşkın Müslüman nüfusuyla Hindistan, dünyadaki en kalabalık Müslüman azınlığa sahip ülke. Bu yanlış kanaatin elbette bazı sebepleri var. Birincisi, Hint Müslümanları ile üzerinde yaşadığımız coğrafyayı birbirine bağlayan en kuvvetli bağ konumundaki kurum olan hilafetin 1924’te ilga edilmesidir. Hilafetin ilgası Hindistan’da büyük tepki ve çalkantılara yol açmıştır. Önce bu tür haberlere itibar edilmemiş; fakat doğru olduğu anlaşılınca hilafetin ilga kararı Müslümanların ekserisi tarafından İslâm dışı olarak değerlendirilmiştir.3 İkinci sebep, 1947’de ülkenin Britanya tarafından bölünerek Pakistan ve Hindistan şeklinde iki ulus devletin ortaya çıkmasıyla neticelenen süreçtir. Zira bu hadiseden sonra Hindistan’daki Müslümanların tamamının Pakistan’a göç ettiği ve Hindistan’da hiç Müslüman kalmadığı şeklinde yanlış bir algı oluşmuştur ki bu kanaat insanımızı Pakistan’a yaklaştırdığı kadar, ilginç bir şekilde Hindistan’dan uzaklaştırmıştır. Hâlbuki o tarihlerde de Hindistan’daki Müslüman nüfus azımsanmayacak düzeydeydi (yaklaşık 35 milyon).</p>
<p><strong> Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-2021">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>AHMET DEMİRHAN: “BUGÜNÜ SÖĞÜT’E YA DA SÖĞÜT’Ü AMERİKA’YA, AVRUPA’YA TAŞIMANIN ÂLEMİ YOK&#8221;</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/ahmet-demirhan-bugunu-sogute-ya-da-sogutu-amerikaya-avrupaya-tasimanin-alemi-yok/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Samet Tınas]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Jan 2020 07:46:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[Britanya]]></category>
		<category><![CDATA[Maveraünnehir]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<category><![CDATA[pragmatik]]></category>
		<category><![CDATA[Söğüt]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5444</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: SAMET TINAS   Yakın zamanda çıkan ‘Kuruluş Sarmalı’ndan Kurtulmak isimli kitabınızda “Kuruluş sorununun bizzat kendisi bir sorundur” hükmüne varıyorsunuz. Bununla neyi kastediyorsunuz?   Bununla kabaca iki şeye itiraz ettiğim söylenebilir: Birincisi, akademik literatürün, ama ondan etkilendiği söylenebilecek popüler Osmanlı algısının da, Osmanlı tarihini sanki genel dünya tarihiyle hiç alakası olmayan, kendi kendisiyle alakalı olarak kalan, kendi hususi bir tarihi olan bir vaka olarak değerlendirmesi. Sanki Osmanlı, Söğüt’te yol yordam bilmez, herhangi bir kültürü olsa da dünya tarihi için ehemmiyet arz etmez birilerinin kurduğu, el yordamıyla gelişmiş ve yıkılışına kadar da öyle kalmış bir kuruluş olarak sunuluyor. Bu sunumda Osmanlı’nın&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: SAMET TINAS</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Yakın zamanda çıkan ‘Kuruluş Sarmalı’ndan Kurtulmak isimli kitabınızda “Kuruluş sorununun bizzat kendisi bir sorundur” hükmüne varıyorsunuz. Bununla neyi kastediyorsunuz?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Bununla kabaca iki şeye itiraz ettiğim söylenebilir: Birincisi, akademik literatürün, ama ondan etkilendiği söylenebilecek popüler Osmanlı algısının da, Osmanlı tarihini sanki genel dünya tarihiyle hiç alakası olmayan, kendi kendisiyle alakalı olarak kalan, kendi hususi bir tarihi olan bir vaka olarak değerlendirmesi. Sanki Osmanlı, Söğüt’te yol yordam bilmez, herhangi bir kültürü olsa da dünya tarihi için ehemmiyet arz etmez birilerinin kurduğu, el yordamıyla gelişmiş ve yıkılışına kadar da öyle kalmış bir kuruluş olarak sunuluyor. Bu sunumda Osmanlı’nın her şeyi pragmatik ve deneysel. Hiçbir geçmişe bağlı değil; bağlı olsa bile bunu da kendi pragmatizmi için olabildiğince keyfi bir şekilde kullanan bir Osmanlı portresi bu; hatta her şey olabilen ama bir kendisi olamamış bir Osmanlı portresi.</p>
<p>Dünya tarihi derken, biri tarihsel, diğeri de analitik iki ayrı meseleye işaret ediyorum. Tarihsel olanı, Osmanlı’nın ortaya çıkışı dönemindeki tarihî bağlamın unutulması veya Osmanlı’nın daha çok, örneğin Bizans’ı tevarüs etmiş bir şekilde sunulması. Oysa şu çok açık: Mekke’de İslamın ortaya çıktığı dönemde dahi, diyelim ki o dönemin Arap Yarımadası, şimdi Britanya dediğimiz adadan veya Avrupa’nın Akdeniz sahilleri hariç, kuzeyini teşkil eden kesimlerinden, bir Roma dünyasıyla ya da Maveraünnehir’le çok daha içli dışlı. Dünya tarihi deyince, yerli ya da yabancı Osmanlı kuruluşu konusunda çalışmış uzmanların aklına bir Bizans geliyor, bir de Ortadoğu’yu yakıp yıkmış Moğollor. Sanki onlardan başka bir ‘dünya’ yokmuş gibi. İddia edildiği gibi eğer her şeyin merkezi olabilmiş Bizans diye bir oluşum varsa, bu kendi başına bir teşekkül müydü? Onun etkilerini ve tepkilerini biçimlendiren, toprak rejiminden diplomatik ilişkilerine kadar kendisini belirleyen bir ‘dünya’ yok muydu? Eğer Bizans Osmanlı’yı etkilemiş tek ‘medenî’ ve siyasî oluşumsa, Bizans’ı da kendi çevresinden, mesela Emevîlerden ya da Abbasîlerden, öncesinde Sasanîlerden ve bu bölgede yaşayan bir dolu halktan soyutlamış olmuyor muyuz? Bırakınız Sasanîleri, Göktürklerle bile ilişkisi olan Bizans var ortada. Sadece Bizans da değil, Abbasîler var, Selçuklular, İlhanlılar var. Koskoca bir ‘dünya’ var ortada.</p>
<p>Dünya tarihi derken analitik bir meseleyi işaret etmemin nedeni ise, neredeyse bütün Osmanlı tarihini belirlemiş kavramların sadece Osmanlı’ya has bir kullanımı olduğu varsayımı. Örneğin Osmanlı hanedanlığı denince sadece Osmanlı’ya has bir hanedan tanımı varmış, hanedan kavramının analitik bir anlamı yokmuş gibi davranılıyor. Sonra Osmanlı hanedanı keyfince her şeyi belirleyen bir yapı olarak sunuluyor. Oysa hâlâ ayakta olan Britanya hanedanlığındaki hanedan kavramını Osmanlı’daki hanedan kavramından analitik olarak ayıramayız. Aksi takdirde, örneğin “Osmanlı hanedanı dini meşrulaştırmak için kullandı” gibi abes varsayımlarla uğraşmak durumunda kalırız. Oysa bir defa hiçbir din, kendisini sadece bir siyasal meşruluk aracı olarak kolaylıkla kullanmaya müsaade etmez. Belki varoluş nedeni, yeni ortaya çıkmakta olan kapitalist bir sınıfı ve onun siyasal teşekkülünü meşrulaştırma gayesi güden Protestanlık hariç. Eğer dini sadece siyasal bir meşruluk aracı olarak görürsek, bu durumda bütün dinleri Protestanlaştırmış oluruz. Dünyanın şimdiki hali, yani modern dünya dediğimiz şey, bunun bir tezahürü. Ama bu durumda da diyelim ki Osmanlı tarihinde kullanıldığına çokça şahit olduğumuz ‘nizam-ı âlem’ gibi bir kavramı da bir yere oturtamayız; ona bütün cihana hâkim olma gayesi güden bir “kızıl elma” ideolojisi gibi fantastik anlamlar yüklemek zorunda kalırız. Oysa belki de “nizam-ı âlem”, bugün kullandığımız anlamıyla “dünya düzeni” gibi bir şeydi. Bu durumda hem Osmanlı tarihini ayakları yere basan bir yerden değerlendirme imkânımız olur, hem de “dünya düzeni” denilen bir düzeni sadece kendi içinden değil, kendi dışıyla da değerlendirme, çözümleme imkânı buluruz. Dolayısıyla “nizam-ı âlem”i nostaljik bir şey olmaktan çıkarıp bugünkü dünyayı anlamamıza, kavramamıza ve eleştirmemize yarayacak analitik bir araç elde etmiş oluruz. “Yeni Osmanlıcılık” gibi artık inşası mümkün olmayan hayaller değil, yani Osmanlı’yı hem tarihî, hem de analitik olarak incelemenin gayesi… Artık her şeyi, tarihyazımını bile içkinleştirmiş bir dünyanın hayalinin, modern liberal bir hayalin, o kadar da kendi içkinliğiyle var olamayacağını göstermek&#8230;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-4079">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
