﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>derin tarih &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/etiket/derin-tarih/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Fri, 03 Feb 2023 07:04:44 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.3</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>derin tarih &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Derin Tarih Ekibi Cerrahpaşa’dan Silivrikapı’ya İstanbul’un Kalbini Adımladı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/bizden-haberler/derin-tarih-ekibi-cerrahpasadan-silivrikapiya-istanbulun-kalbini-adimladi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Kocukeli Özbay]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 03 Feb 2023 07:04:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bizden Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Cerrahpaşa]]></category>
		<category><![CDATA[derin tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Silivrikapı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=9029</guid>

					<description><![CDATA[15 Ocak sabahı yazarımız Oktay Türkoğlu rehberliğinde ekipçe gerçekleştirdiğimiz, Cerrahpaşa’dan Silivrikapı’ya uzanan gezide tarihin yüküyle yorgun düşmüş muhitlerin neredeyse her köşe başında sakladıkları hazinelerin kapılarını aralamaya gayret ettik. Öyle beklenmedik renkler ve güzellikler açıldı ki önümüzde, daha önce uğramamış olmanın pişmanlığıyla, nihayet kavuşmuş olmanın saadetini bir arada yaşadık. Hatırda kalanları dilimiz döndüğünce aktarmaya çalışalım. Lâkin kollarında, kendisinin bile unuttuğu bin bir sürpriz saklayan bu İstanbul köşesini ziyaret etmeyenler için aşağıdaki biçare satırların, o cânım mekânın hakiki nüktelerine erişmekten uzak olduğunu hatırlatmış olalım. &#160; Devamı Derin Tarih Ocak Sayısında…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>15 Ocak sabahı yazarımız Oktay Türkoğlu rehberliğinde ekipçe gerçekleştirdiğimiz, Cerrahpaşa’dan Silivrikapı’ya uzanan gezide tarihin yüküyle yorgun düşmüş muhitlerin neredeyse her köşe başında sakladıkları hazinelerin kapılarını aralamaya gayret ettik. Öyle beklenmedik renkler ve güzellikler açıldı ki önümüzde, daha önce uğramamış olmanın pişmanlığıyla, nihayet kavuşmuş olmanın saadetini bir arada yaşadık. Hatırda kalanları dilimiz döndüğünce aktarmaya çalışalım. Lâkin kollarında, kendisinin bile unuttuğu bin bir sürpriz saklayan bu İstanbul köşesini ziyaret etmeyenler için aşağıdaki biçare satırların, o cânım mekânın hakiki nüktelerine erişmekten uzak olduğunu hatırlatmış olalım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2023">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Dedem Küsmediyse, Benim Buna Ne Hakkım Var!”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/dedem-kusmediyse-benim-buna-ne-hakkim-var/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Selma Argon]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Dec 2022 12:42:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[2011]]></category>
		<category><![CDATA[derin tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmed Âkif Ersoy]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8878</guid>

					<description><![CDATA[Mehmed Âkif Ersoy’un torunu Selma Argon Hanımefendi 2011 yılından beri dedesinin âdeta sesi olup onun mücadelesini ve dava şuurunu Türkiye’yi karış karış gezerek anlatmaya gayret ediyor. Bu 11 yıl zarfında, halkla buluşmaları sırasında Âkif ona pek çok şey öğretmiş, öğretmeye devam ediyor. Bizim de payımıza düşenler olsun arzusuyla Selma Hanım’la Derin Tarih ofisinde sohbet ettik. &#160; Devamı Derin Tarih Aralık Sayısında…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Mehmed Âkif Ersoy’un torunu Selma Argon Hanımefendi 2011 yılından beri dedesinin âdeta sesi olup onun mücadelesini ve dava şuurunu Türkiye’yi karış karış gezerek anlatmaya gayret ediyor. Bu 11 yıl zarfında, halkla buluşmaları sırasında Âkif ona pek çok şey öğretmiş, öğretmeye devam ediyor. Bizim de payımıza düşenler olsun arzusuyla Selma Hanım’la <em>Derin Tarih</em> ofisinde sohbet ettik.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralık-2022">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Avuç Tuz Olmak</title>
		<link>https://www.derintarih.com/editorden/bir-avuc-tuz-olmak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derin Tarih]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2018 21:01:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editörden]]></category>
		<category><![CDATA[dergi piyasaları]]></category>
		<category><![CDATA[derin tarih]]></category>
		<category><![CDATA[tarih şuuru]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=3271</guid>

					<description><![CDATA[2012 Nisan’ında dünya hayatına adım atan Derin Tarih ticarî ve laylaylom dergilerin istilası altındaki piyasaya soylu bir iddiayla çıkmıştı. Diyordu ki, bir tarih derdimiz var ve bu dert, dile getirmekten kaçınsak da içten içe bizi kemiriyor. Tarihten kaçılmaz. Tarihle yüzleşilir. Er veya geç tarihle yüzleşeceğiz. Bu yüzleşmede bizim de tuzumuz bulunsun… Tuzumuz bazan alnımızdan ter olarak damladı, bazan gözümüzden yaş. Ama onu avcumuzun içinde tutmakta ısrar ettik bugüne kadar. Her şeye rağmen bırakmadık. Çünkü o lazımdı bize. İşte Üstad Necip Fazıl vaktiyle o ‘tuzun’ sırrını şöyle açıklamış: “Benimki, bağlı olduğum Büyük Kapı yoliyle elime verilen bir avuç tuzu, şaraba döndürülen&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>2012 Nisan’ında dünya hayatına adım atan <em>Derin Tarih</em> ticarî ve laylaylom dergilerin istilası altındaki piyasaya soylu bir iddiayla çıkmıştı. Diyordu ki, bir tarih derdimiz var ve bu dert, dile getirmekten kaçınsak da içten içe bizi kemiriyor. Tarihten kaçılmaz. Tarihle yüzleşilir. Er veya geç tarihle yüzleşeceğiz. Bu yüzleşmede bizim de tuzumuz bulunsun…</p>
<p>Tuzumuz bazan alnımızdan ter olarak damladı, bazan gözümüzden yaş. Ama onu avcumuzun içinde tutmakta ısrar ettik bugüne kadar. Her şeye rağmen bırakmadık. Çünkü o lazımdı bize.</p>
<p>İşte Üstad Necip Fazıl vaktiyle o ‘tuzun’ sırrını şöyle açıklamış:</p>
<p>“Benimki, bağlı olduğum Büyük Kapı yoliyle elime verilen bir avuç tuzu, şaraba döndürülen nesillerin üzerine atmaktan ileriye geçmez. Bir avuç tuzun bir fıçı şarabı sirkeye çevirdiğini bilirsin…” (Yolumuz, Hâlimiz, Çaremiz, İstanbul, 1977, b.d. yayınları, s. 50).</p>
<p>İşte yıllardır yazılıp çizile çizile doğru sanılan yalanların içine atılan bir avuç tuzdur <em>Derin Tarih</em> dergisi. Her sayısında az veya çok, o bir avuç tuzun, yalanlardan sarhoş olmuş tarihimize nasıl bir çözücü etki yaptığını görmenizin sebebi budur. Daha geçen ay yayımladığımız Esad Paşa’nın şimdiye kadar sansürlenerek aktarılmış Çanakkale hatıralarının orijinalinde nasıl tamamen farklı bir anlatının mevcut olduğunu ortaya koyduk ve birileri yine rahatsız oldu!</p>
<p>Neden rahatsız oluyorsunuz? 90 yıldır anlatıp durduğunuz yalanları millet sabırla dinledi. Bir 10 yıl da bizi dinlesin de, yalanlar üzerine kurulu köşkünüz ne kadar sağlammış, anlasın.</p>
<p>Elinizdeki sayı ile 7. yılına adım atan <em>Derin Tarih</em> dergisini bugüne kadar yazıları ve fikirleriyle destekleyen değerli hocalarımıza ve yazarlarımıza, her ay yılmadan dergimizi almaya devam eden sevgili okurlarımıza şükran borcumuzu huzurunuzda bir kere daha dile getirirken her şeye rağmen ellerindeki dergiye tutkulu bir şekilde sahip çıkan sevgili mesai arkadaşlarıma hem kendim, hem de sizin adınıza minnettarlığımı beyan etmeyi bir görev biliyorum.</p>
<p>Yeni yıllarda yine dopdolu sayılarla birlikte olmak dileğiyle hayırlı kalınız efendim.</p>
<p><strong><em>Mustafa Armağan</em></strong></p>
<p><strong><em>Derin Tarih Dergisi Genel Yayın Yönetmeni</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>10. Maddede Eski Türkler Nasıl Yönetilirdi?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/kapak-dosyasi/10-maddede-eski-turkler-nasil-yonetilirdi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Olcay Can Kaplan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 30 Nov 2016 22:02:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak Dosyası]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Asya Hun Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Bumin Kağan]]></category>
		<category><![CDATA[derin tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Ergenekon]]></category>
		<category><![CDATA[Töre]]></category>
		<category><![CDATA[Toy]]></category>
		<category><![CDATA[Türkler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=1794</guid>

					<description><![CDATA[10 Maddede Eski Türkler Nasıl Yönetilirdi? Başkanlık Sisteminin tartışıldığı şu günlerde “tarihten gelen kurtarıcı kement” yine imdadımıza yetişti. Kut anlayışından ikili teşkilata, cihan hâkimiyeti mefkûresinden toy’a eski Türklerin idarî kodları bugünün yönetim sistemi ihtiyacı için ne söylüyor, inceliyoruz. Başkanlık sistemi tartışmaları güncel rüzgârların etkisiyle alevlenedursun, biz yüzümüzü tarihe, eski Türklere dönüyoruz. İşte 10 maddede Başkanlık Sisteminin eski Türklerdeki izdüşümleri. &#160; Karizmatik Lider / Tek Başkan Ergenekon efsanesini işitmeyen yoktur. Demir dağı eriten Türk kavminin son unsurlarının bir kurdun rehberliğinde tarih sahnesine yeniden çıkış hikâyesi&#8230; Fakat hakiki tarihte de manzara pek değişmiyor. Türkler, her dönemde etrafında birleşecekleri bir lider bulduklarında tarihin&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>10 Maddede Eski Türkler Nasıl Yönetilirdi?</p>
<p>Başkanlık Sisteminin tartışıldığı şu günlerde “tarihten gelen kurtarıcı kement” yine imdadımıza yetişti. Kut anlayışından ikili teşkilata, cihan hâkimiyeti mefkûresinden toy’a eski Türklerin idarî kodları bugünün yönetim sistemi ihtiyacı için ne söylüyor, inceliyoruz.</p>
<p>Başkanlık sistemi tartışmaları güncel rüzgârların etkisiyle alevlenedursun, biz yüzümüzü tarihe, eski Türklere dönüyoruz. İşte 10 maddede Başkanlık Sisteminin eski Türklerdeki izdüşümleri.</p>
<p>&nbsp;</p>
<ol>
<li><strong>Karizmatik Lider / Tek Başkan</strong></li>
</ol>
<p>Ergenekon efsanesini işitmeyen yoktur. Demir dağı eriten Türk kavminin son unsurlarının bir kurdun rehberliğinde tarih sahnesine yeniden çıkış hikâyesi&#8230; Fakat hakiki tarihte de manzara pek değişmiyor. Türkler, her dönemde etrafında birleşecekleri bir lider bulduklarında tarihin seyrini değiştirmek üzere gayret sarf etmişlerdir. Asya Hun Devleti’nin kurucusu Teoman bu liderlere ilk örnek. Akabinde adını tarih sayfalarına yazdıran Mete Han sahneye çıkacak ve MÖ 209’da Hun tahtına oturacaktı. Halktan aldığı destekle kısa sürede Çin’le giriştiği savaşlardan galip çıkacak, ülkeyi vergiye bağlayacaktı. Askerî düzende çığır açan 10’lu sistemle günümüze ulaşan bir yeniliğe de imza atmıştı.</p>
<p>Türkler arasından ne zaman karizmatik bir lider zuhur etse, dünya tarihine etki edecek bir figür de ortaya çıkmış oluyordu. Göktürkler devrinde (552) Bumin Kağan’ın arkasında yekvücut olan Türkler, kısa süre içinde devasa Çin ülkesini vergiye bağlayacak kadar kuvvetlenirler.</p>
<p>Türk toplumunun başarıya kavuştuğu devirleri listeleyecek olsak, izdüşümünde ‘karizmatik’ bir lider ve ona canıyla kanıyla bağlanan halk çıkar karşımıza. Diğer milletlerin tarihinde sistemler ve hanedanlar ön plana çıkarken, Türk tarihinde liderlik vasfı kritik önem taşır. Nitekim Selçuklularda da köklü başarılar Alparslan, Melikşah, Kılıçarslan gibi şahsiyetler tarafından kazanılmıştır. Osmanlı sultanlarından ilk akla gelenler Fatih, Yavuz Selim, Kanuni ve II. Abdülhamid olacaktır. Bunun sebebi, zihnimize kazınan ‘kudretli’ devlet reisi idrakidir.</p>
<p>140 yıl önce meşruti monarşiye geçmeye kim zorladı bizi? Türklerin tekrar bir lider etrafında birleşmesine engel olmak için miydi bütün bu ‘sistem’ değişiklikleri? 27 Mayıs darbesini yapıp Başbakan Adnan Menderes’i idam edenler halkın bu büyük lidere gönül vermesinden mi tedirgin olmuşlardı? Cevaplar soruların içinde mündemiç.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-1858 aligncenter" src="http://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2016/12/44-300x201.png" alt="44" width="517" height="346" srcset="https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2016/12/44-300x201.png 300w, https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2016/12/44-768x514.png 768w, https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2016/12/44.png 1000w" sizes="(max-width: 517px) 100vw, 517px" /></p>
<ol start="2">
<li><strong>Devlet ve Kut: Bu Makamı Sana Tanrı Verdi</strong></li>
</ol>
<p>Türkler devlete ‘il’ (kelime anlamı: barış) derlerdi. Savaşçı diye tanımlanan bir topluluğun devleti barış anlamına gelen bir kelimeyle karşılaması tezat gibi görünse de ‘adalet’ üzere yaşamayı prensip edindiklerinden, sosyal huzur devletin bekası için en önemli şarttı. Devletin Türklerin zihnine ‘baba’ figürüyle kazındığını düşünürsek millete düşen görev hayırlı bir evlat gibi babaya sadakattir. O sebepledir ki Türk töresinde en ağır cezalar devlete isyan edenlere uygulanırdı.</p>
<p>Bağımsızlıklarına düşkün oluşları tarihin birçok döneminde zuhur eden hadiselerden örneklerle ortaya konulabilir. En zor zamanlarda, mesela Çin zulmüne maruz kalındığında Kürşad çıkmış, Çin’i kalbinden vurarak bağımsızlığını kazanmıştır.</p>
<p>Uluslararası literatürde devletlerin hâkimiyet biçimleri 3 tipte değerlendirilir: Gelenekçi, karizmatik, kanuni hâkimiyet. Türk devlet geleneğinin temellendiği kut anlayışı karizmatik meşruiyet nazariyesinin merkezinde yer alır. ‘Kut’, Tanrı tarafından hükümdara bağışlanan kudreti ifade eder. Bu kudretin aynı ailenin üyeleri boyunca devam ettiğine inanılırdı. Yönetimde başarı devam ettiği sürece kağan tahtında oturur; ancak yönetiminde siyasî ve ekonomik sıkıntılar yaşanan kağandan Tanrı’nın verdiği “kut”u geri aldığına inanılır, töreye göre tahttan indirilirdi.</p>
<p>Kut inancı eski Türklerden Osmanlı’ya kadar devam etmiştir. Mesela Asya Hun İmparatorlarının unvanı, “Gök Tanrı’nın tahta çıkardığı kut sahibi Tanhu’dur”. Sadece Doğu’daki Türk devletlerinde değil, Atilla’nın liderliğindeki Avrupa Hunlarında da devlet reisleri ‘Tanrı’nın kılıcı’ unvanını taşırdı. Osmanlı sultanları da ‘zillullah- ı fi’l arz’ yani Allah’ın yeryüzündeki gölgesi unvanını kullanırlardı.</p>
<p>Avrupa’da sık gördüğümüz hanedan değişikliklerinin bu coğrafyada görülmemesinin hikmeti kut anlayışında aranmalı.</p>
<p>Yusuf Has Hacib Türklerin neden yüzyıllardır devletsiz yaşayamadığının ipuçlarını Kutadgu Bilig’de nasıl vermiş, bakalım:</p>
<p>“Kutun tabiatı hizmet, şiarıadalettir. Fazilet ve kısmet kuttan doğar… Beyliğe (Hükümdarlığa) yol ondan geçer. Her şey kutun eli altındadır, bütün istekler onun vasıtası ile gerçekleşir&#8230; İlâhidir. Dünyada tam bir iktidar kuşağı bağladı, kurt ile kuzu bir arada yaşadı. Bey, bu makama sen kendi gücün ve isteğin ile gelmedin, onu sana Tanrı verdi. Hükümdarlar iktidarı Tanrı’dan alırlar…”</p>
<p>&nbsp;</p>
<ol start="3">
<li><strong>Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi</strong></li>
</ol>
<p>Karizmatik bir lider etrafında kenetlenen Türkler, semadan aldıkları enginlik tahayyülüyle cihanda hâkimiyet kurmak için adımlar atmışlardır. Evrensel hâkimiyet telakkisi olarak tarif edilen bu sistemde göğün tekliğinden hareketle yeryüzünde de tek hükümdarın olması gerektiğine inanılır.</p>
<p>Zaman zaman bu anlayışın bir yansıması olarak Türk devletlerinin cenk meydanlarında karşı karşıya geldiği de olmuştur. Sadi Şirazî’nin meşhur beyti “Kırk derviş bir posta sığar da iki hükümdar bir cihana dar gelir” bu telakkinin edebî bir örneğidir. Timur ile Yıldırım Bayezid’in harbi aynı düşüncenin vücut bulmuş halidir.</p>
<p>Bu tahayyül aynı zamanda fütüvvet hareketinin de temel aldığı noktadır. Atilla’nın Macaristan ovalarında, Kanuni’nin yaşlılığında at sırtında Zigetvar’da olmasının sebebi yine bu anlayıştır. Bizans tarihçisi Priskos (5. yüzyıl) ve Got tarihçisi Jordanes’e (6. yüzyıl) göre Tanrı Ares’in kılıcına sahip olan Atilla dünyayı idaresine almak arzusundaydı. Fatih Sultan Mehmed’in Otranto’yu fethi ve Roma’yı hedef seçmesi bir rastlantı değildi. İslamiyetin kabulünden sonra gaza ve fetih anlayışıyla harmanlanan cihan hâkimiyeti mefkûresi Türklerin ‘kızıl elması’ olmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<ol start="4">
<li><strong>Devlet Meclisi: Toy</strong></li>
</ol>
<p>Eski Türk devletlerinde Mete Han devrinden itibaren (MÖ 209-174) devlet işlerinin görüşüldüğü üç farklı toplantı kayıtlarda zikredilir. İlki dinî hüviyette olup sarayda yapılıyordu. Karakum’da yapılan ikinci toplantı ilkbaharın gelişiyle gerçekleştirilir; ekonomik meseleler hal yoluna konulmaya çalışılırdı. Üçüncü ve son toplantıysa atların güç topladığı sonbahar mevsimine denk getirilirdi.</p>
<p>Türk devletlerinin kadim özelliklerinden olan askerî kuvvetlerin genel yapısı ele alınır, girilecek savaşlarla ilgili bilgiler devlet riyasetine bildirilirdi. İşte bu meclislere “toy” denirdi. Toylarda görüşülen konular -modern terimlerle karşılaştıracak olursak- hem yürütmeye, hem de yasamaya dâhil edilebilir. Kurultay da denilen bu toplantılarda töreye bağlılık esastır. Eski Türk devletlerinde yasama ve yürütme bütün ülkeye ait olmakla birlikte sorumluluğun ‘gerçek’ sahibi Kağan’dır. Hukukî meselelerde istişareler sonucu son söz yine ona aitti.</p>
<p>Toplantıların en mühimi, ilkbaharda gerçekleşen ikincisidir. Yeni devlet reisi ‘Tanhu’ da bu toplantı sonunda seçilirdi. Tanhu’nun riyasetinde başlayan toplantılara liderin hanımı Hatun’un katılması bir gelenektir. Askerî ve sivil bürokrasinin ‘başbuğ’ları toplantılarda hazır bulunurdu.</p>
<p>Bugün Cumhurbaşkanı’nın riyasetinde Bakanlar Kurulu toplantısını eleştiren çevrelere biraz eski Türk tarihi okumaları tavsiye ediyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<ol start="5">
<li><strong>Hükümdarın Alametleri</strong></li>
</ol>
<p>Türk devletlerinde hükümdarlar için 5. yüzyılın ortalarına kadar tanhu, kağan, kan-han, yabgu, il-teber, idi-kut tabirleri kullanılmakla beraber en yaygını ‘kağan’dır. Hâkimiyeti temsil eden alametlere de Türk kültüründe önem verilmiştir. Özellikle davul ve sorguç uzun yıllar Orta Asya’da kurulan devletlerin bağımsızlığının alamet-i farikası sayılmıştır. Orta Asya’da dönemin en değerli süs eşyasını, at kuyruğunu sorguçlarında kullanmışlardı. İslamiyetin kabulüyle adına hutbe okutulması, para bastırılması da hükümdarlık alametlerinden sayılmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<ol start="6">
<li><strong>İkili Teşkilat Tek Hâkimiyet</strong></li>
</ol>
<p>Eski Türk devletleri genellikle ülkeyi iki bölüm halinde yönetmişlerdir. Misâl Bulgarlar ve Macarlarda büyük-küçük, Oğuzlar ve Karluklarda iç-dış, Asya Hunları ve Göktürklerde kuzey-güney, Tabgaçlarda doğu-batı şeklinde bir idarî teşkilatlanma görülür. Bu bölünmede devamlı surette bir taraf diğerinin hâkimiyetini tanımak mecburiyetindeydi. Bu idarî yapılanmanın akabinde hanedana mensup kişiler iki yakanın da yönetiminde yer alırlardı.</p>
<p>Eski Türk devletlerinin kurulduğu bozkır coğrafyası düşünüldüğünde bunun hikmeti anlaşılabilir. Geniş bozkırların tek elden yönetilmesinin güçlüğü ve Türk devletlerinin iktisadî yapısının ticaretle birlikte komşu ülkelerin arazilerinde çapul tabir edilen yağmalardan kuvvetini alması idarecileri böyle bir tasarrufta bulunmaya itmiştir. Türklerin Anadolu’ya gelmesiyle bu uygulamadan vazgeçildiğini görüyoruz. Çıkarılması gereken sonuç, Türk devletlerinin durağan bir yapıya sahip olmadığı ve teşkilat yapısında tecrübeler vasıtasıyla zaman içinde değişikliğe gidilebildiğidir.</p>
<p>İkili teşkilattan hareketle kimi araştırmacılar ‘çifte krallık’ teorisini ortaya atmışlardır. Fakat Çin kaynaklarından edindiğimiz bilgilere göre Türk devlet teşkilatı tek merkezden hükümet eden bir formda hayatiyetini sürdürüyordu. Yönetimi kolaylaştırmak adına alınan ikili teşkilat yapısı bugün Avrupa Birliği’nin de savunduğu yerinden yönetim sisteminin ilkel bir modelidir diyebiliriz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<ol start="7">
<li><strong>Türk Hukuku: Töre</strong></li>
</ol>
<p>Türklerin sosyal hayatında en belirleyici etken töredir. Başta devlet başkanlığı olmak üzere halkın uyması gereken kuralların tamamına töre denirdi. Hukukî bağlayıcılık bakımından oldukça sert kurallar içerdiğini bilsek de ne yazık ki o dönemde verilen cezaların mahiyeti hakkında bilgilerimiz kısıtlı. Şurası kesin ki devlete karşı işlenen suçlarda kesinlikle taviz verilmezdi.</p>
<p>Adam öldürenler ve zina edenler idam edilirdi. Hırsızlar da idama mahkûm olur, malları müsadereye tabi tutulurdu. Irza geçmek en büyük suçlardandı. Vatana ihanet edenlere ve savaş sırasında askerlikten kaçanlara kesinlikle müsaade edilmez, öldürülürlerdi. Devletin suçlulara bu denli kesin hükümlerle cezalar vermesi kan davalarına engel olmuştur. Eski Türklerde adlî teşkilata hükümdar başkanlık ediyordu. Hükümdar adına töre hükümlerini uygulamakla sorumlu yetkilerse yargan ve maiyetindekilere bırakılmıştı. Atilla’nın kendisine suikast hazırlığındaki kişileri bizzat sorguladığı kayıtlarda geçer.</p>
<p>&nbsp;</p>
<ol start="8">
<li><strong>Veliaht: Aslolan Liyakat</strong></li>
</ol>
<p>Nasıl ki tasavvufta post hak edenin ve ehli olanınsa, devlet mekanizmasında da durum aynıdır. Aslolan liyakattir. Veliaht tayin edilen hükümdar çocukları Kağan’ın katılmadığı savaşlarda orduyu komuta ederlerdi. Ölen hükümdardan sonra tahta kimin geçeceği kurala bağlanmadığından taht mücadelesine başlayan veliahtların devleti güçten düşürdüğü, iç savaşların yaşandığı dönemler olmuştur. Fakat bunun tam tersi olarak yönetme kabiliyeti en yüksek olan adayın savaşların sonunda tahta geçerek devletin itibarını yükselttiği durumlar çoğunluktadır</p>
<p>&nbsp;</p>
<ol start="9">
<li><strong>Diplomasi: Bozkırda Siyaset Yapmak</strong></li>
</ol>
<p>Orta Asya gibi ticarî yolların kavşağındaki bir bölgede hâkimiyetinizi muhafaza etmek istiyorsanız askerî gücünüz kadar diplomatik kabiliyetleriniz de yüksek olmalı. Bunun şuuruyla Asya Hunlarından itibaren kurulan Türk devletlerinde yabancı dillere hâkim çok kalabalık bir diplomasi heyeti istihdam edilirdi. Elçilik heyetleri yeni hanın tahta çıkışını dost ve müttefik devletlere bildirmek için ziyaretlere giderlerdi. 1283’te Altın Orda Hanı Tuda Mengü’nün elçilik heyeti hanlarının Müslümanlığı kabul ettiğini bildirmek ve Kalavun’un Memlük tahtına çıkışını tebrik mahiyetinde Mısır’a gitmişlerdi. Çin sarayına giden Türk elçilerinin faaliyetlerine de Çin yıllıklarından ulaşıyoruz. Devletin güçlü olduğu dönemlerde Çin’den alınacak ipek vergisinin miktarını Kağan belirler, elçiler bu haberi Çin sarayına götürürdü. Resmî yazışmaları da yürüten bu heyetler, yabancı devletlerle yapılacak anlaşmalarda kağanın onayını almak mecburiyetindeydi.</p>
<p>İletişim imkânlarının zayıf olduğu o dönemlerde casusluk faaliyetleri devletlerin kaderinde çok önemli bir yere sahipti. Hun hükümdarı Rua, Bizanslıların kendi topraklarına tacir, dilenci kisvesiyle casusluk yapmak için girmelerinden hayli mustarip olduğundan bu kişilerin girişini yasaklamıştı. Nitekim I. Göktürk Devleti’nin yıkılışını Çinlilerin bir dizi casusluk faaliyeti hızlandıracaktı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<ol start="10">
<li><strong>Ordu: Paralı Değil, Gönüllü Asker</strong></li>
</ol>
<p>Türk töresinin şiar edinilen kavramıdır “ordu-millet”. Paralı askerlik diye bir şey bilmezler. Savaş sırasında herkes hazır askerdir (Bizans’ın bir dönem Türklerin askerî gücünden yararlanmak için onları paralı asker olarak istihdam ettiği tarihî bir hakikattir). Mete Han’ın buluşu olan 10’lu sistemin iki önemli vasfı vardı. İlki sosyal tabakalaşmanın önünü kesmekti. Hangi aileden ya da sosyal sınıftan geliyorsanız gelin 10’lu sistem bunların hiçbirine bakmaksızın oluşturulurdu. En zengin ile en fakirin aynı sistemde birlikte hareket etmesi istenirdi. İkinci olarak, herkesin ‘asker’ olduğu şuuru toplumun bilinçaltına işleniyor, böylece her türlü sivil ve idarî birimin askerî disiplin içinde çalışması temin ediliyordu. Ayrıca bozkır yerleşik hayata engel teşkil ettiğinden konar-göçer Türkler eğlenceden spora birçok farklı faaliyeti savaş zamanına hazırlanmak üzere kullanmışlardır. Cirit, güreş gibi spor dalları aslında savaşa hazırlık oyunlarıydı.</p>
<p>Dikkatlerden kaçmaması gereken en önemli nokta, Türk ordularının çoğunu atlı süvarilerin oluşturduğudur. Çinliler Türklerin at üzerindeki hünerlerini anlata anlata bitiremezler. At üstünde giderken ok atan süvarileri Çinliler de kullanmak istemiş, bu amaçla askerî okullar inşa etmişlerdi.</p>
<p>Sonuç olarak karizmatik bir lider ve ona inanan ordu-millet ile bozkırda kurulan Türk devletleri devirlerinin en kudretli askerî güçlerinden biri olarak karşımıza çıkar. Türk tarihinin her sayfası ordu-millet- kağan anlayışının neleri başardığının misalleriyle doludur.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>James Barr: İngiliz-Fransız Düellosu İsrail’in Kuruluşuna Yaradı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/kapak-dosyasi/james-barr-ingiliz-fransiz-duellosu-israilin-kurulusuna-yaradi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Olcay Can Kaplan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 31 Oct 2016 22:05:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak Dosyası]]></category>
		<category><![CDATA[derin tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İngiltere]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[James Barr]]></category>
		<category><![CDATA[Musul]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Sykes-Picot]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=1601</guid>

					<description><![CDATA[Sykes-Picot Anlaşması ile asıl gaye petrol bölgelerinin paylaşılması mıydı? Bugünden baktığımızda şaşırtıcı gelebilir ancak bu anlaşmanın petrolle bir ilgisi yoktu. İngilizler adına öncelikli olan Avrupa ve Hindistan arasındaki ticaret yolu üzerindeki denetimin tahkimiydi. Fransızlarsa Doğu Akdeniz’de bir varlık tesis etmek niyetindeydi. Anlaşma imzalandıktan iki yıl sonra, 1918’de İngilizler Irak’taki petrol rezervlerinin ne kadar muazzam olduğunun farkına vardılar. Sözkonusu petrol bölgeleri, Mark Sykes’ın François Georges-Picot’ya bıraktığı topraklarda yer alıyordu. Savaş bittikten sonra Fransızlar Alsace Lorraine’i Almanlardan geri almak için İngiltere’nin yardımına muhtaçtı. İngiltere Başbakanı Lloyd George Fransızların kendilerine ihtiyacından hareketle Musul ve Filistin’in İngiltere’ye verilmesini talep etti. Fransa Başbakanı Georges Clemenceau&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Sykes-Picot Anlaşması ile asıl gaye petrol bölgelerinin paylaşılması mıydı?</strong></p>
<p>Bugünden baktığımızda şaşırtıcı gelebilir ancak bu anlaşmanın petrolle bir ilgisi yoktu. İngilizler adına öncelikli olan Avrupa ve Hindistan arasındaki ticaret yolu üzerindeki denetimin tahkimiydi. Fransızlarsa Doğu Akdeniz’de bir varlık tesis etmek niyetindeydi.</p>
<p>Anlaşma imzalandıktan iki yıl sonra, 1918’de İngilizler Irak’taki petrol rezervlerinin ne kadar muazzam olduğunun farkına vardılar. Sözkonusu petrol bölgeleri, Mark Sykes’ın François Georges-Picot’ya bıraktığı topraklarda yer alıyordu.</p>
<p>Savaş bittikten sonra Fransızlar Alsace Lorraine’i Almanlardan geri almak için İngiltere’nin yardımına muhtaçtı. İngiltere Başbakanı Lloyd George Fransızların kendilerine ihtiyacından hareketle Musul ve Filistin’in İngiltere’ye verilmesini talep etti. Fransa Başbakanı Georges Clemenceau taleplerin her ikisini de kabul etti. Bu sebeple modern Suriye ve Irak arasında halen geçerli olan sınır, Sykes ve Picot’nun 1916 yılında anlaştıklarının aksine düz bir hat izlemez.</p>
<p><strong>Kitabınızda Mark Sykes’ın Osmanlı Devleti’nin parçalanması için Fransa ile anlaşmaya varılması gerektiğine inandığını söylüyorsunuz. İngiltere Fransa’yı buna ikna etmekte zorlandı mı? Yoksa çıkarlarının Osmanlı Devleti’nin parçalanması noktasında uyuştuğunu söyleyebilir miyiz?</strong></p>
<p>Kıdemli Fransız politikacılar başlangıçta Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasına karşıydı. Bununla birlikte Fransız hükümeti bünyesindeki yüksek nüfuzlu emperyalistler grubu, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasını, kendilerinin Akdeniz’de yeni topraklar kazanmasına imkân sağlayacak bir fırsat olarak görüyordu. İngilizlerin savaşın ardından Ortadoğu’nun önemli bir bölümünü kontrol altına almaya dönük gizli planları olduğu ortaya çıkana dek sözü geçen emperyalistler çok küçük başarılar elde edebildi. Fransızlar konuya dair daha net bir tutum benimsemeye başlayınca İngilizler Fransızlarla müzakereleri başlatmaya mecbur kaldılar.</p>
<p>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derintarih-kasim2016" target="_blank">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Derin Tarih, CNR kitap fuarında (4-13 Mart)</title>
		<link>https://www.derintarih.com/genel/derin-tarih-cnr-kitap-fuarinda-4-13-mart-2016/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derin Tarih]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Mar 2016 18:11:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[cnr]]></category>
		<category><![CDATA[derin tarih]]></category>
		<category><![CDATA[fuar]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=686</guid>

					<description><![CDATA[Bölgesinde “En yenilikçi kitap fuarı” hedefiyle projelendirilen “CNR Kitap Fuarı” 4 &#8211; 13 Mart 2016 tarihleri arasında CNR EXPO Yeşilköy&#8216;de gerçekleştirilecek. Tüm okurlarımızı, salon 3’teki A07.1 nolu standımıza bekleriz. Fuar süresince standımızdan önceki sayılarımızı temin edebilir, kampanyalı abonelik seçeneğinden yararlanarak abone olabilirsiniz. Fuar ile ilgili diğer detaylar için: cnrkitapfuari.com]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bölgesinde “En yenilikçi kitap fuarı” hedefiyle projelendirilen <strong>“CNR Kitap Fuarı”</strong> 4 &#8211; 13 Mart 2016 tarihleri arasında CNR EXPO Yeşilköy<strong>&#8216;</strong>de gerçekleştirilecek.</p>
<p>Tüm okurlarımızı,<strong> salon 3’teki A07.1</strong> nolu standımıza bekleriz.</p>
<p>Fuar süresince standımızdan önceki sayılarımızı temin edebilir, kampanyalı abonelik seçeneğinden yararlanarak abone olabilirsiniz.</p>
<p>Fuar ile ilgili diğer detaylar için: <a href="http://cnrkitapfuari.com/" target="_blank">cnrkitapfuari.com</a></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sultan Abdülhamid, Lew Wallace ve Bir Oryantalizm Hikâyesi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/abide-sahsiyetler/sultan-abdulhamid-lew-wallace-ve-bir-oryantalizm-hikayesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İbrahim Kalın]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Feb 2016 13:30:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Abide Şahsiyetler]]></category>
		<category><![CDATA[derin tarih]]></category>
		<category><![CDATA[ibrahim kalın]]></category>
		<category><![CDATA[II Abdülhamid]]></category>
		<category><![CDATA[Lew Wallace]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=552</guid>

					<description><![CDATA[Amerika’nın Indiana eyaletine bağlı Crawfordsville şehrinde katıldığım bir konferanstan beklenmedik bir tarihi hatıra ve keşif ile döneceğim hiç aklıma gelmezdi. Konferans yaklaşık bir hafta sürdüğü için bize bu küçük şehri tanıtma ihtiyacı duyan ev sahiplerimiz, şehir dışından gelenler için cazip olabileceğini düşündükleri yerleri sayarlarken, meşhur Ben Hur romanının yazarı, asker, devlet adamı, ressam ve müzisyen Lew Wallace’ın (1827-1905) bugün müzeye çevrilmiş olan çalışma odasının ve kütüphanesinin yarım mil mesafede olduğunu söylediler. Bir klasik haline gelen ve pek çok defa tiyatroda oynanıp filmleri yapılan Ben Hur romanının yazarının çalışma yerini ziyaret etmenin ve Amerikan edebi ve popüler kültürünü biraz daha yakından&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Amerika’nın Indiana eyaletine bağlı Crawfordsville şehrinde katıldığım bir konferanstan beklenmedik bir tarihi hatıra ve keşif ile döneceğim hiç aklıma gelmezdi. Konferans yaklaşık bir hafta sürdüğü için bize bu küçük şehri tanıtma ihtiyacı duyan ev sahiplerimiz, şehir dışından gelenler için cazip olabileceğini düşündükleri yerleri sayarlarken, meşhur <em>Ben Hur</em> romanının yazarı, asker, devlet adamı, ressam ve müzisyen Lew Wallace’ın (1827-1905) bugün müzeye çevrilmiş olan çalışma odasının ve kütüphanesinin yarım mil mesafede olduğunu söylediler. Bir klasik haline gelen ve pek çok defa tiyatroda oynanıp filmleri yapılan <em>Ben Hur</em> romanının yazarının çalışma yerini ziyaret etmenin ve Amerikan edebi ve popüler kültürünü biraz daha yakından tanımanın fena bir fikir olmayacağını düşündüm. Fakat konferans yetkililerinden Lew Wallace’ın 1881-1885 yılları arasında Amerika’nın Türkiye elçiliğini yaptığını duyduğumda “eh, artık gitmek farz oldu” dedim.</p>
<p>Diplomatik kariyerinin yaklaşık beş yılını İstanbul’da Abdülhamid döneminde geçirmiş bir devlet ve kültür adamının müzesinde Türkiye’ye ait bir şeylerin bulunacağı düşüncesiyle ilk fırsatta müzeye gittim. Wallace’ın bizzat yaptırdığı ve asli mimarisi korunmuş olan ve kaldığımız yere yürüme mesafesindeki müzeye girdiğimde, ümitlerim boşa çıkmadı. Küçük fakat içi tıka-basa tarihi eserlerle dolu bir salon. Wallace’ın askeri, siyasi ve edebi hayatına ilişkin onlarca eser, tablo, madalya, vesika, diploma, kitap, müzik aleti, müellif nüshaları, şahsi ve resmi mektuplar ve en nihayetinde Wallace’ın yayınlanmış kitaplarının eski ve yeni baskıları, salonun değişik köşelerinde ve duvarlarında sergilenmiş. Salonun tavanını kaplayan kemer, Türk motifleriyle bezenmiş. Ana kapının sağ tarafındaki duvarda, Abdülhamid’in şehzadelerinden birine ait büyük bir yağlı boya tablo asılı. Sol taraftaki camlı dolabın içinde, Wallace’ın Türkiye’den getirdiği bir çift terlik, kahve fincanı, porselen demlik ve birkaç tane gravür var. Bunların ortasında, Abdülhamid’in henüz 40 yaşına varmadan çizilmiş orta büyüklükte kara kalem bir resmi var. Wallace’ın hatıralarında –ki buna aşağıda değineceğim—anlattığına göre bu resimleri Sultan Abdülhamid Wallace’a birer hatıra olarak vermiş. Bunların yanındaki bir camekânın içinde, yine Abdülhamid’in Wallace’a bir onur nişanesi olarak verdiği 1268/1852 tarihli bir Mecidiye var. Ortası altın ve enfes bir isçiliği olan Mecidiye, Ben Hur müzesindeki en göz kamaştırıcı eserlerden biri.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p>Katıldığım konferansın konusuyla hiçbir alakası olmamasına rağmen bu hoş keşif üzerine Wallace’ın otobiyografisine bakmaya ve Abdülhamid’le olan ilişkisini biraz araştırmaya karar verdim. Müzedeki görevlinin anlattığı bir hadise de bu meyanda merakımı celbetmişti. Wallace’ın otobiyografisinde bulunan ve o yıllarda İstanbul’daki Robert College’da tarih hocalığı yapan E. B. Grosvenor’un naklettiği bu hadiseye göre Wallace, adet olduğu üzere, yeni Amerikan elçisi olarak sultanın huzuruna davet edilir.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> Ziyaret 3 ya da 4 Eylül 1881 tarihinde gerçekleşir. Wallace, hadiseyi anlatan Grosvenor’u ve o günlerde İstanbul’u ziyaret etmekte olan Amerikan Kongresi üyesi S. S. Cox’u da yanına alarak Dolmabahçe Sarayına gider. Fakat asıl huzura çıkış burada değil, Yıldız Köşkü’nde olacaktır. Wallace başkanlığındaki Amerikan heyeti Dolmabahçe’de biraz dinlendikten sonra, bir grup Osmanlı askeri refakatinde Yıldız’a geçer ve burada beklemeye başlar. Grosvenor’un naklettiğine göre aradan on, onbeş dakika geçer fakat Sultan’a takdim edilecek hediyeler gelmez. Bu yüzden heyetin Padişahı görmesi de gecikir.</p>
<p>Fakat yabancı ziyaretçileri bekletmenin Osmanlı Sarayında eski bir gelenek olduğunu ve asıl gayenin, gelen heyetlere Osmanlının güç ve azametini göstermek olduğunu söyleyen Grosvenor, Wallace’ın bu gelenekten haberdar olduğunu fakat son yıllarda bundan büyük ölçüde vazgeçildiğini bildiğini ekler. Bu durumdan cesaret alan Wallace, Padişahın hizmetlilerinden İbrahim Bey’e “Lütfen yüce Sultan’a daha fazla beklemek istemediğimi söyleyiniz” der. Birkaç dakika sonra Wallace ve beraberindeki heyet, bir başka odaya alınır. Burada Plevne kahramanı Osman Paşa, hariciye nazırı Asım Paşa, Osman Bey ve Münir Paşa hazır beklemektedir. Biraz sonra Wallace ve yanındakiler Sultanın huzuruna alınır. Mütercimler aracılığıyla takdimler yapılır. Abdülhamid, Wallace’ı yeni görevinden dolayı tebrik ettikten sonra ona Amerika hakkında çeşitli sorular sorar. Bu “olağan” ziyaretten sonra Wallace, Abdülhamid’e “Amerikan halkının temsilcisi olarak Yüce Sultan’ın elini sıkmak istiyorum” der. Fakat mütercimler, bu talebin İstanbul’un diplomatik geleneklerine aykırı olduğunu bildiği için, dahası bunun Sultan’a karşı bir hakaret olabileceği korkusuyla, Wallace’in bu talebini tercüme etmek istemezler. Asım Paşa da olaya vakıf olur ve bunun uygun bir şey olmadığını söyler. Bu sırada Abdülhamid “Neler oluyor? Ne konuşuyorsunuz?” der. Bunun üzerine durum kendisine izah edilir. Abdülhamid, hiçbir öfke ve şaşkınlık alameti göstermeden bir iki adım atar ve Wallace ile el sıkışır. Wallace’ın hayat hikâyesini yazan bir yazara göre böylece altı asırlık saltanat tarihinde ilk defa bir sultan, bir “gavur” ile el sıkışmış olur!<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<p>Bu hadiseden sonra Abdülhamid, Wallace ile diplomatik normların ötesinde bir dostluk geliştirir. Wallace, Abdülhamid’in bu teveccühü sayesinde, Sultan’ı pek çok kere ziyaret eder; ziyaretlerinde bol bol “Türk tütünü ve kahvesi” içerler. Bir keresinde Abdülhamid Wallace için “Amerikalı doğru adamdır” ifadesini kullanır. Grosvenor, Sultanın ağzından çıkan bu cümleyi mektubunda aynen Türkçe haliyle zikreder ve bu ifadenin derinlik ve ciddiyetini İngilizcede ifade etmenin zorluğundan şikâyet eder. Abdülhamid’in bu iltifatının arkasında Wallace’a duyduğu kişisel yakınlığın yanı sıra, o dönemde Amerika’yla ilişkilerini iyi tutma arzusunun olduğuna şüphe yok. Mısır ve Balkanlar meselesinden dolayı İngiltere ve Fransa’ya karşı büyük bir diplomatik savaş yürüten Osmanlı yönetimi, Amerika’nın tarafsız tutumundan hayli memnundur.</p>
<p>Fakat Wallace’ın hatıralarına ve mektuplarına inanacak olursak -ki inanmamak için elimizde herhangi bir delil yok- Abdülhamid ile aralarındaki dostluk ve güven ilişkisinin çok kısa sürede geliştiğini söylemek mümkün. Abdülhamid bu dönemde Amerikan iç politikasını da yakından takip etmektedir. Wallace’la görüşmelerinde Amerika hakkında ondan sürekli bilgi alır. Buna mukabil Wallace, 1885’deki başkanlık seçimlerinin Türkiye ve Avrupa’da neredeyse haber konusu bile yapılmamasından duyduğu üzüntüyü dile getirir ve “Simdi yeni bir başkanımız var. Bu şehrin gazeteleri hadiseyi not ettiler ve bu devrime, tıpkı İngiliz kuzenlerimiz gibi, sadece yedi satır yer verdiler. Etkimizin ne kadar önemli olduğuna bakın!” der.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a></p>
<p>O dönemde, karşı partinin adayı yeni başkan olarak seçildiğinde, eski diplomatların görevlerinden alınması, Amerikan dışişlerinde yaygın olan bir uygulamaydı. Kendisi Cumhuriyetçi olan Wallace, 1885 yılında Demokrat Parti adayı Grover Cleveland başkan seçilince, geleneğe uyarak, İstanbul’daki elçilik görevinden istifa eder. Abdülhamid, Wallace’a “Ülkenizdeki seçimler umduğumuz gibi sonuçlanmadı” der ve onun İstanbul’da elçi olarak kalmaya devam etmesini istediğini söyler. Hatta bir görüşmesinde bu uygulamanın yanlış olduğunu söyler. Wallace Sultan’a “Efendim; ben de kesinlikle sizinle aynı düşüncedeyim” der. Fakat bu geleneği aşamayacağını belirten Wallace, istifa mektubunu gönderir ve birkaç ay sonra memleketi Indiana’ya geri döner.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a></p>
<p>Wallace ile Sultan Abdülhamid arasındaki bu yakın ilişkinin, Wallace’ın hatıralarına yansıyan kısmı ilginç anekdotlarla dolu. Wallace, İstanbul’da göreve başladıktan birkaç ay sonra Abdülhamid’e, <em>Ben Hur</em> romanının imzalı bir nüshasını takdim eder (Bu nüsha bugün acaba nerededir?). Sultan, kitabı memnuniyetle kabul eder ve Türkçeye tercüme edilmesini, zira kitabı okumak istediğini söyler. Kitabın o zaman Türkçeye tercüme edilip edilmediğini bilmiyoruz. Fakat <em>Ben Hur</em>’un alt başlığının “Hz. İsa’nın Hikâyesi” olduğunu hatırlayacak olursak, böylesine dini içerikli bir kitabı Wallace’ın Osmanlı Sultanına takdim etmekte bir beis görmediğini söylemek mümkün.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a></p>
<p>Wallace’ın hatıralarında zikredilen en ilginç hadiselerden biri, Abdülhamid’in Wallace’ı yanına bir görevli olarak almak istemesi. Wallace’ın, Demokrat parti adayının başkan olmasından sonra istifa mektubunu göndermesi üzerine Abdülhamid ona “Ülkenize olan hizmetinizi tamamladıktan sonra neden gelip benim hizmetime girmiyorsunuz?” der ve “Sizi Paris veya Londra’ya elçi olarak atarım” diye ilave eder. Wallace’a göre Sultan, bu teklifinde samimi ve ciddidir. Wallace bu teklifin kendisini sonsuz derecede şereflendirdiğini fakat bu görevi kabul etmesinin mümkün olmadığını kibar bir dille söyler. Bunun üzerine Abdülhamid “O zaman (Amerikan) Başkan(ı) Cleveland’a bir mektup yazıp sizin burada devletinizin temsilcisi olarak kalmanıza izin vermesini talep edeceğim” der. Mamafih Wallace böyle bir şeyi, yürekten bağlı olduğu Cumhuriyetçi Partiye hiçbir zaman izah edemeyeceğini beyan eder ve Sultan’dan özür diler.</p>
<p>Wallace, Abdülhamid’in bu olağandışı iltifatına kayıtsız kalmaz. Sultan’a, kendi ülkesi Amerika’da hizmet edebileceğini söyler. Wallace’ın Amerika’ya döndüğü 1885 tarihinden sonra onunla Abdülhamid arasındaki ilişkinin resmi ya da gayr-i resmi olarak devam edip etmediğini bilmiyoruz. Lakin yine Wallace’ın hatıratında aktardığına göre, Abdülhamid Amerikan elçisine Amerika’ya döndükten sonra her ay kendisine bir mektup göndermesini ve oradaki gelişmeler hakkında haber vermesini söyler. Bu arada Wallace, Amerika dönüşünde İngiltere’ye uğrar ve burada “kuvvet, sadakat, iyi huy ve cesaret sahibi” bir köpek alıp Abdülhamid’e hediye olarak gönderir.</p>
<p>Lew Wallace, Amerika’ya döndükten sonra askeri-siyasi kariyeriyle edebi kimliğini bir arada götürmeye çalışır. Fakat bir müddet sonra kendini siyasi hayattan büyük ölçüde çeker ve tekrar kitapların dünyasına dalar. Nihai gayesi, kendisine kültür dünyasında önemli bir yer kazandıran <em>Ben Hur</em> misali büyük bir roman yazmaktır. Kendi özel çalışmalarıyla doğrudan bir ilgisi olmamakla beraber, Wallace Kongre Kütüphanesi’nin genel okuyucunun kullanımına açılması için Amerikan Kongresi’ne bir teklifte bulunur.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a></p>
<p>Wallace yeni büyük bir eser yazma idealini, 1893 yılında yayınladığı <em>Hindistan’ın Prensi ya da Konstantiniyye Neden Düştü</em> (The Prince of India or Why Constantinople Fell) adlı tarihi romanıyla gerçekleştirir. Fakat bu roman, aynı zamanda Wallace’ın Sultan Abdülhamid’e olan minnet borcunu ödeme arzusunun bir tezahürüdür. Roman, kendine has kurgusal ve hayali yapısı içerisinde aslında Osmanlı hanedanını anlatmaktadır. Wallace kitabında Amerikan okuyucusuna hem edebi bir metin sunar hem de onları Osmanlı ve Osmanlılar konusunda eğitmeye çalışır. Kitabın konu edindiği olayların geçtiği 15. yüzyılda Batı’da şövalyelik/fütüvvet ruhunun ölmek üzere olduğunu, oysa aynı dönemde bu geleneğin Doğu’da zirveye ulaştığını hatırlatır. <em>Hindistan’ın Prensi</em>, bu geleneğe önemli atıflar içerir. Wallace, Türkiye’deki resmi görevini yürütürken bu kitabı için tarihi ve kültürel malzeme topladığını ve Abdülhamid’in özel izniyle İstanbul’daki bazı arşivleri kullandığını ifade ediyor. (New York Times gazetesinin 24 Aralık 1893 tarihli haberine göre, Stephen Ludlow adlı bir Protestan papazı, Wallace’ın <em>Hindistan’ın Prensi</em> adlı kitabını, Aya Sofya arşivlerinde bulunan İbranice bir kitaptan intihal ederek yazdığı suçlamasında bulunur. Wallace iddiayı şiddetle reddeder; delil olarak İstanbul’daki kütüphane müdüründen bir de mektup alır. Protestan papaz daha sonra başka bir dolandırıcılık hadisesine karıştığı için kendi kilisesi tarafından mahkemeye verilir).</p>
<p>Hatıratında aktardığına göre Wallace, 1890 yılında Abdülhamid’den ona hizmet etmesi için ikinci bir davet alır. Fakat bu dönemde Wallace artık siyasi hayattan bütünüyle çekilmiş ve kendini yazmaya adamıştır. Bu yüzden Wallace, Amerika’nın Brezilya elçisi olma görevini de reddeder. Onun için yıllardır özlemini çektiği yazı ve kültür hayatına dönmek, her tür siyasi payeden daha önemlidir. 19 Temmuz 1893’te New York’ta yaptığı bir konuşmada Wallace “Gerçek Amerikan ruhu şu dört şeyde ortaya çıkar: sanat, edebiyat, icat, müzik. Bu yüzden her Amerikalı bir resim yapmaya, kitap yazmaya, yeni bir icat yapmaya veya bir müzik eseri bestelemeye çalışmalıdır” der.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a></p>
<p>Wallace, Abdülhamid’e yazdığı 14 Ocak 1890 tarihli mektubunda, <em>Hindistan’ın Prensi</em> kitabının müjdesini verir ve Sultan’ın uygun görmesi halinde kitabı ona ithaf etmek istediğini söyler. Wallace’a göre “bu kitabın hulasası, Hristiyanların Baba dediği, el-Fatiha suresinde Rahman ve Rahim isimleriyle öylesine güzel bir şekilde tasvir edilen Tanrı’nın, herkesin anlayabileceği bir fikir, yeryüzündeki bütün insanların ibadet ederek etrafında birleşebileceği bir inanç” olduğunu göstermektir.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a> Fakat daha sonra Amerika’daki siyasi gelişmeleri göz önüne alarak ve belki de Sultan’a bir roman ithaf etmenin uygunsuz bir davranış olacağını düşünerek, <em>Hindistan’ın Prensi</em>’ni Abdülhamid’e ithaf etmekten vazgeçer. Mamafih Wallace’ın mektubunda değindiği, bütün insanların tek Tanrı inancı etrafında toplanabileceği fikri, onun üzerinde özellikle hayatının sonlarına doğru derin bir etki bırakmış olmalı. Zira Wallace’ın otobiyografisinin ikinci cildini, kocasının vefatından bir yıl sonra tamamlayarak yayınlayan Bayan Wallace, eşinin 1905 yılında hayata gözlerini kapadığını söyler ve bin küsür sayfalık eseri “O, yeni dünyayı, evrensel dini, Bir olan Allah’ı buldu” cümlesiyle hitama erdirir.</p>
<p>Wallace’ın Abdülhamid’e olan minnet borcunu ödemesinin ikinci safhasını, Amerika’da yaptığı çeşitli konuşmalarda görüyoruz. Amerikan misyonerlerinin Türkiye’deki faaliyetlerinin ve hassaten Ermeni meselesinin Amerikan kamuoyunun gündeminde olduğu 1890’lı yıllarda Wallace çeşitli konuşma ve beyanatlarında soykırım iddialarının asılsız olduğunu söyler ve Osmanlı Sultanı’nın “asil, kibar, nazik, düşünceli ve saygıdeğer bir yönetici” olduğunda ısrar eder. New York Times gazetesinin 2 Haziran 1895 tarihli nüshasında çıkan bir haberde (s.4), Wallace’ın “Osmanlı müdafaası” ile Türkiye’deki misyonerlerin ve Ermenilerin baskı ve soykırım iddiaları karşılaştırılır. New York Times muhabiri “Şimdi kime inanmak lazım?” diye sorar ve asıl doğru raporun, Türkiye’deki dindaşlarından geldiğini söyler. Wallace’ın İstanbul’dayken Türkiye’deki Amerikan-Protestan misyonerleriyle belli bir ilişkisinin olduğunu biliyoruz. Fakat Wallace’ın özellikle Ermeni iddiaları karsısındaki tutumu, misyonerlerin bu faaliyetlerinden kendisinin de nispeten rahatsız olduğunu gösteriyor.</p>
<p>Wallace’ın Ermeni iddialarına karşı Osmanlı yönetimini savunması bu hadiseyle sınırlı değil. 1890’larin sonlarına doğru Abdülhamid’e olan yakınlığı artık alenen bilinen Wallace, yaptığı her konuşmada Ermeni dinleyiciler tarafından şiddetle tenkit edilir. Boston Ermenileri, 20 Nisan 1900 günü ortak bir bildiriyle Wallace’ı kınar. Wallace’ın Chicago’da yaptığı bir konuşma sırasında gerginlik iyice artar ve konuşma yarım kalır. Fakat Wallace geri adım atmaz. 21 Eylül 1900 tarihinde Washington’da yaptığı bir konuşmada Abdülhamid’i savunmaya devam eder. “Zannediyorum ki Türkiye’nin Sultanı’nı bütün Amerikalılardan daha iyi tanıyorum” diye söze başlayan Wallace konuşmasına şöyle devam eder: “(Sultan) doğru bir insandır ve onun bir vaadini bir defa bile olsun yerine getirmediğini görmedim … Türkiye’deki Hristiyanlar, Sultan’ın koruması altındadır ve O’nun koruması olmadan orada kalamazlar. Türkiye’de yaklaşık 3 milyon Yunan ve 4 milyon Ermeni Hristiyan bulunmaktadır ve Sultan onların hepsini kendi tabası addeder. Onlar olmasa Türk devleti yıkılır, zira bu (Hristiyanlar) ticaret ehlidir. Türk, bir savaşçıdır. Fakat yakılan tek bir Hristiyan kilisesi ve yıkılan bir misyoner evi yoktur ki Sultan onu yeniden inşa etmesin. Bunun böyle olduğunu biliyorum. Abdülhamid bilgili bir insan ve saygın bir diplomattır. Böyle olmasa, Osmanlı İmparatorluğu şimdiye çoktan paramparça olmuştu; çünkü Avrupa’daki herkes ona karşıdır. O, (bu Avrupa güçlerinin) birlik halinde hareket etmesine mani oluyor ve böylece tahtını muhafaza ediyor. O, Paris’te eğitim görmüştür ve Müslüman olmasına rağmen Hristiyan düşünce ve duygulara sahiptir.”<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a></p>
<p>Wallace’ın bu “Osmanlı müdafaası”, sadece Abdülhamid’le sınırlı değil. Wallace, 10 Şubat 1887’de Brooklyn Müzik Akademisi’nde yaptığı bir konuşmada Türkiye’den ve Türklerden büyük övgüyle bahseder. “Türkiye’de sarhoş bir Türk’e hiçbir zaman rastlamadım” der ve ekler: “Türkler son derece kibar ve dindar insanlardır”. Wallace konuşmasında haremle ilgili hikâyelerin birer hayal ürünü olduğunu, çok kadınla evliliğin yaygın olmadığını, kimsenin bakabileceğinden daha fazla kadınla evlenmesine izin verilmediğini, kadınların evlerinde mahpus olduklarına dair düşüncenin yanlış olduğunu anlatır.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a> Wallace’ın ölümüne kadar bu düşüncelerinden geri adım attığına dair bir ize rastlamıyoruz.</p>
<p>Lew Wallace, İslam-Batı ve Osmanlı-Amerika ilişkilerinde küçük bir yere sahip. Fakat bu küçük ayrıntılar, figürler, olaylar, tarihi doğru anlamamız için vazgeçilmez bir değere sahip. İslam ve Batı kelimelerinin gittikçe katılaştığı ve kategorik hale geldiği günümüzde, bu iki dünyanın tarihi serüvenini şekillendiren ayrıntılara daha fazla dikkat etmemiz gerekiyor. Edward Said’in zihinlerimize kazıdığı Oryantalizm haritasının büyük işaretlerinin ve hudutlarının yanısıra, oradaki küçük akıntıları, ufak-tefek yerleşim birimlerini, belki de haritada olmayan nahiyeleri ve köyleri de bilmemiz gerekiyor. Aksi halde Oryantalizm tuzağına tersinden düşmemiz işten bile değil. Elhak son tahlilde Abdülhamid bir Osmanlıdır, Wallace da bir Amerikalı. Bu gerçek, her iki şahsın da ‘öteki’ne nasıl baktığını doğrudan etkiler ve şekillendirir. Fakat bu, 19. yüzyılda ya da bugün, ‘öteki’ ile konuşmamızın önüne bir engel olarak çıkmamalı. ‘Ben’ ile ‘öteki’nin birbirini biteviye dönüştürdüğü günümüzde ben bu hikâyeden kendi adıma zevk aldım. Indiana’nın Crawfordsville şehrindeki 1 haftalık konferansa katlanmak başka türlü mümkün olmazdı zaten!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Dergah</em>, Cilt 15, Sayı 175 Eylül 2004 s. 16-18.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Diplomatların hediye kabul etmesi yasak olduğundan Wallace, Abdülhamid’in verdiği bu hediyeleri almak için görev süresinin sona erdiği 1885 yılına kadar bekleyecektir.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Grosvenor’un bu hadiseyi tafsilatlı olarak anlatan mektubu için bkz. Lew Wallace, <em>An Autobiography</em> (New York: Harper and Brothers, 1906), s. 957-963.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Irvin Mckee, <em>“Ben Hur” Wallace: the Life of General Lew Wallace</em> (Berkeley: University of California Press, 1947), s. 199</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Lew Wallace, <em>An Autobiography</em>, s. 970.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Lew Wallace, <em>An Autobiography</em>, s. 967.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Wallace’ın Sultan’a imzaladığı kitabın sunuş metni için, bkz. Lew Wallace, <em>An Autobiography</em>, s. 965.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Konuyla ilgili haber için bkz. <em>New York Times</em>, 27 Ocak 1895, s. 14.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> <em>New York Times</em>, 20 Temmuz 1893, s. 8.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Lew Wallace, <em>An Autobiography</em>, s. 998.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> <em>New York Times</em>, 23 Haziran 1900, s. 7. Amerika’nın bir başka Türkiye elçisi olan A. W. Terrell, Wallace’ın bu ifadelerinin doğruluğuna şehadet eder ve Abdülhamid’in Ermeni olaylarıyla bir ilgisinin olmadığını söyler. Terrell, tıpkı Wallace gibi, hadiselerin bir grup “başı-bozuk Kürt eşkıyası” tarafından çıkartıldığını iddia eder. Bkz. <em>New York Times</em>, 26 Nisan 1900, s. 1.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> <em>New York Times</em>, 11 Subat 1887, s. 4.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
