﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Devlet-i Aliyye &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/etiket/devlet-i-aliyye/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Fri, 01 Jul 2022 09:16:06 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.5</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>Devlet-i Aliyye &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Lozan’da İngiltere’ye Bıraktığımız Bahşiş: Hân-ı Yağma Kıbrıs</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/lozanda-ingiltereye-biraktigimiz-bahsis-han-i-yagma-kibris/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muhammed Mahmut Bakır]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Jul 2022 09:16:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ayastefanos Muahedesi]]></category>
		<category><![CDATA[Cihan Harbi]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet-i Aliyye]]></category>
		<category><![CDATA[II. Abdülhamid]]></category>
		<category><![CDATA[İngiliz]]></category>
		<category><![CDATA[Meclis-i Vükela]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı-Rus Harbi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8302</guid>

					<description><![CDATA[Tarihe 93 Harbi olarak geçen Osmanlı-Rus Harbi’ndeki mağlubiyet Devlet-i Aliyye için ödenmesi oldukça zor maddi ve manevî bir fatura ile karşılaşmak demekti. Yaşanan meşum kayıplardan anlaşılan; yakın bir gelecekte, kâh harbin galibi Rusya’nın kâh “Osmanlı’yı korumak” klişesine sığınan Avrupalı güçlerin, hasta adam olarak gördükleri imparatorluğu emsali kayıplara uğratmak için zorlayacaklarıydı. Bu bahiste “maslahat” vakte/konjonktüre uymuş, henüz mağlubiyetin şokunu atlatamayan Osmanlı’nın Doğu’dan gelecek bir Rus saldırısına karşı oluşan emniyetsizliği, İngiltere’nin Kıbrıs’ı elde etme arzusu ile aynı aynı skalaya oturmuştu. İngilizler Kıbrıs’ı ya işgal edecekler ya da Kars, Ardahan, Batum havalisinden gelmesi muhtemel bir Rus saldırısına karşı Osmanlı’yı korumak şartıyla Kıbrıs kendilerine&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Tarihe 93 Harbi olarak geçen Osmanlı-Rus Harbi’ndeki mağlubiyet Devlet-i Aliyye için ödenmesi oldukça zor maddi ve manevî bir fatura ile karşılaşmak demekti. Yaşanan meşum kayıplardan anlaşılan; yakın bir gelecekte, kâh harbin galibi Rusya’nın kâh “Osmanlı’yı korumak” klişesine sığınan Avrupalı güçlerin, hasta adam olarak gördükleri imparatorluğu emsali kayıplara uğratmak için zorlayacaklarıydı. Bu bahiste “maslahat” vakte/konjonktüre uymuş, henüz mağlubiyetin şokunu atlatamayan Osmanlı’nın Doğu’dan gelecek bir Rus saldırısına karşı oluşan emniyetsizliği, İngiltere’nin Kıbrıs’ı elde etme arzusu ile aynı aynı skalaya oturmuştu.</p>
<p>İngilizler Kıbrıs’ı ya işgal edecekler ya da Kars, Ardahan, Batum havalisinden gelmesi muhtemel bir Rus saldırısına karşı Osmanlı’yı korumak şartıyla Kıbrıs kendilerine tahsis edilecekti. Ayastefanos Muahedesi’nin (3 Mart 1878) ağır şartlarından kurtulmanın çaresini arayan Devlet-i Aliyye hem muahedeyi hafifletmek hem de Rusya’ya karşı yanına destek almak endişesiyle Kıbrıs’ın idaresini İngilizlere vermeyi kararlaştırmıştı. Her ne kadar Sultan II. Abdülhamid, İngilizlerin sözlerinde durmadıklarına ve Kıbrıs’ın idaresinin onlara verilmesinde çok mahzurlar bulunduğuna kani idiyse de1 işi havale ettiği Meclis-i Vükela’dan çıkan karar İngiltere ile tedafüî ittifak (müdafaa ittifakı) yapılması yönünde olmuştu (4 Haziran 1878).2 İttifak metninin3 tasdiki huzuruna gelen Sultan II. Abdülhamid, “Hukuk-ı şâhâneme asla halel gelmemek şartıyla muâhedenâmeyi tasdik ederim. 3 Temmuz [12]94 &#8211; Abdülhamid” yazarak, Kıbrıs’ın Osmanlı’ya aidiyeti hususunu garantiye almak istemişti. İngiliz Sefiri Sir Layard’dan ittifakı tasdik şartı olarak bu minvalde bir senet de alınmıştı.4  Kıbrıs’ın Osmanlı’ya aidiyetinin bir diğer veçhesi de vergi gelirleri, şer’î mahkemelerin idaresi vb. hususlarda Osmanlı’nın söz sahibi olmasıydı.</p>
<p>Cihan Harbi patlak verene kadar bu minvalde seyreden ahval, harbin başlaması ile birlikte yeniden civcivlenmişti. Muharip olduğu devletlerle yaptığı antlaşmaları fesheden Osmanlı için Kıbrıs “de facto” bir işgal ile karşı karşıyaydı. Üstelik harbin son demlerinde, Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918) ile silah bırakan Devlet-i Aliyye için Kıbrıs’ı savunmak bir kenara, payitaht dahi artık tehlike altındaydı. Bu konjonktürde Millî Mücadele (1919-22), Osmanlı’nın tarih sahnesinden tasfiyesi (1 Kasım 1922) ve Cumhuriyet Türkiye’sine geçiş (29 Ekim 1923) vetiresi yaşanmış ve yakın tarihimizin en mühim antlaşmalarından olan Lozan Muahedesi imzalanmıştı (24 Temmuz 1923).</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-temmuz-2022">Derin Tarih Temmuz Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlk Sinema Şirketimiz Ordu Bünyesinde Kuruldu</title>
		<link>https://www.derintarih.com/sinema-tarihi/ilk-sinema-sirketimiz-ordu-bunyesinde-kuruldu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Önder]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Dec 2021 11:50:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sinema Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Aguste]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet-i Aliyye]]></category>
		<category><![CDATA[Louis Lumiere]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Abdülhamid Han]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7647</guid>

					<description><![CDATA[Aguste ve Louis Lumiere kardeşlerin tasarladığı ve 1895 yılının Aralık ayında düzenledikleri ilk gösteriyle kamuoyuna tanıttıkları sinematograf, dünyayla eş zamanlı olarak Osmanlı topraklarına da geldi. Görüntüleri kaydetmeye ve bir zemin üzerine yansıtmaya yarayan bu aygıttan Devlet-i Aliyye’nin yöneticileri, Mösyö Jamin adlı bir Fransız’ın gönderdiği mektupla haberdar oldu. Fransız elçiliğinden Osmanlı Hariciye Nezaretine 1896 yılının Haziran ayında gönderilen yazıda Mösyö Jamin sinematografi için gerekli olan aletlerin gümrükten geçirilmesini istiyordu. Sultan Abdülhamid Han’ın gelişmelere ve icatlara önem verdiğini bilen dönemin sadrazamı Halil Rıfat Paşa bu aletin araştırılmasını istedi ve 20 Eylül 1896’da kendisine sunulan raporu Sultan Abdülhamid Han’a sundu. Raporda “sinematografi adı&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Aguste ve Louis Lumiere kardeşlerin tasarladığı ve 1895 yılının Aralık ayında düzenledikleri ilk gösteriyle kamuoyuna tanıttıkları sinematograf, dünyayla eş zamanlı olarak Osmanlı topraklarına da geldi. Görüntüleri kaydetmeye ve bir zemin üzerine yansıtmaya yarayan bu aygıttan Devlet-i Aliyye’nin yöneticileri, Mösyö Jamin adlı bir Fransız’ın gönderdiği mektupla haberdar oldu. Fransız elçiliğinden Osmanlı Hariciye Nezaretine 1896 yılının Haziran ayında gönderilen yazıda Mösyö Jamin sinematografi için gerekli olan aletlerin gümrükten geçirilmesini istiyordu. Sultan Abdülhamid Han’ın gelişmelere ve icatlara önem verdiğini bilen dönemin sadrazamı Halil Rıfat Paşa bu aletin araştırılmasını istedi ve 20 Eylül 1896’da kendisine sunulan raporu Sultan Abdülhamid Han’a sundu. Raporda “sinematografi adı verilen aletin ilmî yönden insanlık için faydalı” olduğunun belirtilmesi üzerine Sultan Abdülhamid Han sinema faaliyetlerinin ülkemizde başlatılmasına izin verdi.</p>
<p>Sinemanın 1896’da Osmanlı topraklarına gelmesinin ardından, payitahtta ilk yerleşik salon Ocak 1908’de Fransız şirket Pathé Frères’in (Pathé Kardeşler) İstanbul temsilcisi Sigmund Weinberg tarafından Tepebaşı’nda açıldı. 1914 senesine gelinceye kadar İstanbul’da sinema salonlarının sahipliği çoğunlukla Rumlar ile Levantenlerin, bir kısmı da yabancıların elindeydi. 1914’e gelindiğinde Müslümanlar tarafından da pek çok salon açıldı ve sinema hızla şehrin Müslüman bölgelerine yayıldı.</p>
<p>Sinemanın kitleleri etkisi altına alabildiğini fark eden, başta Almanya, Amerika ve Rusya gibi ülkeler sinemayı kurumsallaştırarak devlet politikasının bir uzantısı haline getirdi. Bizim topraklarımızda da aynı dönemde sinemanın kurumsallaştırılmasının temeli atıldı. 1914 yılında Devlet-i Aliyye’nin Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı olan Enver Paşa, Almanya’daki bir görevi esnasında Almanların orduya bağlı bir birlik olarak sinema kolu oluşturduğunu gördü. Alman ordusunun sinema aracılığıyla propaganda yaparak kitleleri etkilediğini ve ordu içerisinde askerlerin yetişmesinde de bu aracı kullandıklarını gözlemledi ve bu sistemi Osmanlı topraklarında uygulamaya karar verdi. Enver Paşa’nın Almanya’dan dönmesinin ardından sinemanın ülkemizde resmiyet kazanması 1915’te, Merkez Ordu Sinema Dairesi’nin kurulmasıyla gerçekleşti. Bu dairenin başlıca amaçları, cephede savaşan askerlerin hareketleri, askerî fabrikaların çalışmaları, müttefik ülkelerden gelen yeni silahların kullanımı ve önemli olaylara ilişkin filmler çekilmesiydi. Sinema Dairesi öncelikle savaş ve devlet katındaki gelişmeleri ele alan belgesel nitelikli filmlere yoğunlaştı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-2021">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Öğretmen Yetiştirme Vaadiyle Komünist Yuvası Oldular</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/ogretmen-yetistirme-vaadiyle-komunist-yuvasi-oldular/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz Bülent Bâkiler]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Jan 2021 06:40:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[14. yüzyıl]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Türkiye Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet-i Aliyye]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan III. Murad]]></category>
		<category><![CDATA[Yılmaz Öztuna]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6696</guid>

					<description><![CDATA[Merhum Yılmaz Öztuna’nın Büyük Türkiye Tarihi isimli eserinin 4. cildinde deniliyor ki, Sultan III. Murad devrinde, 1595 yılında devletimizin yüzölçümü 23 milyon 337 bin 600 kilometrekare idi. Fransa 14. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar dünyada 13 yıl lider devlet olarak yaşadı. Aynı asırlar arasında İngiltere 128 yıl, Devlet-i Aliyye ise 322 yıl dünyada lider devlet olarak hüküm sürdü. 29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyetimiz ilan edildiği zaman vatanımızın yüzölçümü 780 bin 576 kilometrekare idi. Aydınlarımız, idarecilerimiz düşünmeye başladılar. 23 milyon 337 bin 600 kilometrekareden 780 bin 576 kilometrekareye nasıl ve neden düştük? Batı devletleri bizi önce Avrupa içlerinden Balkanlara sürdüler. Sonra da&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Merhum Yılmaz Öztuna’nın <em>Büyük Türkiye Tarihi</em> isimli eserinin 4. cildinde deniliyor ki, Sultan III. Murad devrinde, 1595 yılında devletimizin yüzölçümü 23 milyon 337 bin 600 kilometrekare idi. Fransa 14. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar dünyada 13 yıl lider devlet olarak yaşadı. Aynı asırlar arasında İngiltere 128 yıl, Devlet-i Aliyye ise 322 yıl dünyada lider devlet olarak hüküm sürdü.</p>
<p>29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyetimiz ilan edildiği zaman vatanımızın yüzölçümü 780 bin 576 kilometrekare idi. Aydınlarımız, idarecilerimiz düşünmeye başladılar. 23 milyon 337 bin 600 kilometrekareden 780 bin 576 kilometrekareye nasıl ve neden düştük? Batı devletleri bizi önce Avrupa içlerinden Balkanlara sürdüler. Sonra da Anadolu’ya attılar. 1914-18 yılları arasında İngiltere, Fransa, Rusya gibi büyük devletlerin maksatları Anadolu’muzu da bölmekti, parçalamaktı.</p>
<p>Birtakım fikir ve sanat adamlarımız bizim bu gerileyişimizi ilim ve teknik dünyasından kopmamıza bağladılar. Dünün üniversiteleri olan medreselerimizden tabii ilimleri kaldırdığımızı, sadece naklî ilimler üzerinde durduğumuzu, bunun da büyük bir yanlış olduğunu söylediler. Devlet adamlarımızın büyük yanlışları yüzünden Batı devletleri karşısında çaresiz kaldığımızı ileri sürdüler. Halkımızın büyük çoğunluğunun okur-yazar olmamasını şiddetle tenkit ettiler.</p>
<p>Cumhuriyetimiz ilan edildiği zaman sadece İstanbul’da bir üniversitemiz vardı. Şehirlerimizin çoğunda lise yoktu. 40 bin köyümüzün sadece 4.500’ünde ilkokul vardı. O okullarda öğretmen olarak çalışan kimselerin çoğu ya ilkokul mezunu idiler veya okuma-yazmayı askerlikte öğrenen kimselerdi. Okuma-yazmayı askerde öğrenen, sonra köy okullarında çocuklarımızın başlarına geçen kimselere eğitmen deniliyordu. Bu bakımdan onlara göre Köy Enstitülerinin kurulması çok büyük bir zaruretti. Enstitüler 17 Nisan 1940 tarihinde kuruldu. O tarihte 40 bin civarında köyümüz vardı. Her köyümüze bir ilkokul açmak çok zordu. O bakımdan ilk imkânda 20 köy enstitüsünün kurulması uygun görülmüştü. Bu 20 okul bulunduğu bölgenin köy çocuklarını eğitecekti.</p>
<p>Ders saatlerinin yüzde 50’si kültür konularına ayrılacaktı. Yüzde 25’inde çocuklara tarımla ilgili bilgiler verilecek, yüzde 25’inde de enstitü öğrencileri teknik işlerde eğitileceklerdi. Enstitülere kaydolan çocuklar iş konusunda önce ikiye bölündüler. Öğrencilerin yarısı marangozluk, yarısı da demircilik mesleklerine ayrıldı. Öğrencilere ayrıca arıcılık, meyvecilik, fotoğrafçılık, tenekecilik ve dokumacılık dersleri de veriliyordu. Bütün bu dersler yanında enstitü öğrencileri bataklıkları kurutmak, tarlaları bellemek ve kanallar açmak için çalıştırılacaklardı.</p>
<p>Hiç şüphesiz Köy Enstitülerinde okuyan çocuklarla kasabalarda, şehirlerde okuyan çocuklar arasında fırsat eşitsizliği vardı. Enstitülerde okuyan ve mezun olan çocuklar 20 yıl köylerde kalacaklardı. Başka herhangi bir okulda okumak imkânına sahip olamayacaklar ve ayda sadece 20 lira alacaklardı. Bu düşüncelerle 17 Nisan 1940 tarihinde 20 enstitü açıldı. Bunlar Akçadağ, Aksu, Akpınar, Arifiye, Beşikdüzü, Cilavuz, Çifteler, Düziçi, Gölköy, Gönen, Hasanoğlan, İvriz, Kepirtepe, Kızılçullu, Savaştepe, Pamukpınar, Pazarören, Pulur, Dicle, Ortaklar köy enstitüleriydi.</p>
<p>Bu Köy Enstitülerinin birbirinden çok farklı iki yüzü vardı. Bazı idareciler ve siyasiler onları sadece eğitim ve öğretim merkezleri olarak görüyorlardı. Bazı idareciler ve siyasiler ise Köy Enstitülerinde okuyan köy çocuklarını komünist fikirlerle yetiştirmek, onların gayretleri ile belirli bir süre sonra köylerimizi komünist merkezleri haline getirmek ve Türkiye’yi komünizm ile kucaklamak istiyorlardı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ocak-2021">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çocuklarımızı Zehirleyen Misyoner Okullarını Kapatın</title>
		<link>https://www.derintarih.com/kesifler/cocuklarimizi-zehirleyen-misyoner-okullarini-kapatin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Alican]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 31 Mar 2017 21:30:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Keşifler]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet-i Aliyye]]></category>
		<category><![CDATA[Ermeniler]]></category>
		<category><![CDATA[Harput Ermenileri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=2298</guid>

					<description><![CDATA[Her yılın Nisan ayında gündeme gelen Ermeni me­selesiyle alakalı tartışmalardan biri de Millet-i Sâ­dıka kavramı etrafında yapılır. Konuyla alakalı fikir beyan edenlerin bazıları, bu tanımın muhayyel bir olguyu tarif etmeye çalışan bir teşebbüse karşılık geldiğini ileri sürerler. Bir mefhum olarak Millet-i Sâdıka ibaresinin hayal ürünü olduğu iddiasında olanlar hem soykırım iddi­asını savunanlar, hem de bu iddiayı kabul etmeyenler ara­sında vardır. Soykırım iddiasını ileri sürenler Millet-i Sâ­dıka tarifiyle Ermenilere yapılanların meşrulaştırıldığını, onlara uygulanan “zulmün” müsebbibinin yine Ermenile­rin kendileri olduğunu ihsas etmek gayesinin güdüldüğü­nü savunurlar. İkinci kısımdakiler ise söz konusu mefhum ile Ermeniler tarafından yapılan ihanetlerin bazı kötü ni­yetli gruplara mal edilerek&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Her yılın Nisan ayında gündeme gelen Ermeni me­selesiyle alakalı tartışmalardan biri de Millet-i Sâ­dıka kavramı etrafında yapılır. Konuyla alakalı fikir beyan edenlerin bazıları, bu tanımın muhayyel bir olguyu tarif etmeye çalışan bir teşebbüse karşılık geldiğini ileri sürerler. Bir mefhum olarak Millet-i Sâdıka ibaresinin hayal ürünü olduğu iddiasında olanlar hem soykırım iddi­asını savunanlar, hem de bu iddiayı kabul etmeyenler ara­sında vardır. Soykırım iddiasını ileri sürenler Millet-i Sâ­dıka tarifiyle Ermenilere yapılanların meşrulaştırıldığını, onlara uygulanan “zulmün” müsebbibinin yine Ermenile­rin kendileri olduğunu ihsas etmek gayesinin güdüldüğü­nü savunurlar. İkinci kısımdakiler ise söz konusu mefhum ile Ermeniler tarafından yapılan ihanetlerin bazı kötü ni­yetli gruplara mal edilerek devlete ve millete reva görülen hainliğin boyutlarının gizlendiğini dillendirirler.</p>
<p>Ermenilere ve Devlet-i Aliyye’ye yönelik farklı bakış açıla­rına yaslanan bu tavırlar, hiç şüphesiz değişik platformlarda tartışılabilir. Bununla birlikte her iki tutumun da yaşanan hadiselerin sonuçlarına atıfla yapılan değerlendirmeler ol­duğunu gözden ırak tutmamak gerekir.</p>
<p>Dolayısıyla, hadiselerin yaşandığı esnada Ermenilerin Millet-i Sâdıka olup olmadıklarının doğru biçimde belirle­nebilmesi için daha belirgin verilere ihtiyaç vardır. Mesela Osmanlı mülkünün farklı bölgelerinde yaşamakta olan sı­radan Ermeni vatandaşların isyanlar karşısındaki tavrı ne olmuştu? Bu tavrın resmî belgelere yansıma biçimi nasıldı? Devlet-i Aliyye’nin Ermeni vatandaşları isyancı soydaşlarıy­la ilgili hangi kanaatleri taşımaktaydılar? Onlarla kendileri arasında bir ortaklık noktası görüyorlar mıydı? Bu gibi soru­lara cevap verebilmek için daha “lokal” ve doğrudan verilere ihtiyaç var. Nitekim bu yazıda meseleye Harput Ermenileri tarafından kaleme alınarak resmî makamlara gönderilmiş olan bir mektup üzerinden temas edilecektir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derintarih-nisan2017">Derin Tarih Nisan Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
