﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>devrim &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/etiket/devrim/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Tue, 02 Mar 2021 05:52:18 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.5</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>devrim &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Geçmiş Geçmemiştir</title>
		<link>https://www.derintarih.com/oteki-osmanli/gecmis-gecmemistir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Mar 2021 05:52:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öteki Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[devrim]]></category>
		<category><![CDATA[İslamiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Karolenj Rönesans]]></category>
		<category><![CDATA[maske]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6847</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı, İnsanlığın Son Adası adlı kitabımda şöyle yazmıştım: “Geçmiş, iki açıdan geçmemiştir. Bir: Sürekli olarak yeniden keşfedilmektedir. Bu yüzden tarih bilgisinde ‘son’ (the end) yoktur. İki: Geçmiş, yakın geçmişte kurulu olarak bize intikal ettiği için, yani Avrupa merkezli olarak ve ilerlemeci ideoloji canibinden yazıldığı için, bu ideolojinin tarihin yüzüne geçirdiği maskeleri indirme mücadelesi devam edeceğinden geçmemiştir. Tarihin bir kere yazılmış ve artık ‘geçmiş’ olduğu yolundaki önyargının kendisi de Avrupa merkezli tarihin ve ilerlemeci tarih terakkisinin eseri değil midir?” Birkaç yıl sonra çıkan Osmanlı Tarihinde Maskeler ve Yüzler adlı kitabımda ise şu satırlara rastlayacaksınızdır: “Osmanlı tarihi, derin ve sessiz bir suskunluk&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Osmanlı, İnsanlığın Son Adası</em> adlı kitabımda şöyle yazmıştım:</p>
<p>“Geçmiş, iki açıdan geçmemiştir. Bir: Sürekli olarak yeniden keşfedilmektedir. Bu yüzden tarih bilgisinde ‘son’ (the end) yoktur. İki: Geçmiş, yakın geçmişte kurulu olarak bize intikal ettiği için, yani Avrupa merkezli olarak ve ilerlemeci ideoloji canibinden yazıldığı için, bu ideolojinin tarihin yüzüne geçirdiği maskeleri indirme mücadelesi devam edeceğinden geçmemiştir. Tarihin bir kere yazılmış ve artık ‘geçmiş’ olduğu yolundaki önyargının kendisi de Avrupa merkezli tarihin ve ilerlemeci tarih terakkisinin eseri değil midir?”</p>
<p>Birkaç yıl sonra çıkan <em>Osmanlı Tarihinde Maskeler ve Yüzler </em>adlı kitabımda ise şu satırlara rastlayacaksınızdır:</p>
<p>“Osmanlı tarihi, derin ve sessiz bir suskunluk içerisine gömülü uzun bir süredir. Kar, görünen her yeri kaplamış, toprağın sıcaklığını, ağaçların derinlere kaçmış öz sularını, derelerin coşkun göğsünü buzdan bir duvar kesmiştir…”</p>
<p>Bu muazzam tarihi hem yeniden keşfetmek hem de keşfettiğimiz adayı besleyecek kanalları açmamız gerekir.</p>
<p>Çağ tasnifleri her zaman problemlidir. Çünkü bir çağın ne zaman bittiği, ne zaman başladığı ya da ne zaman biteceği, bir sonrakinin de hangi noktada başlayacağı önceden kestirilemez, hatta sonradan da kestirilemez. Yani bugün Rönesans diye bir çağ var mı yok mu?, tartışılıyor. Rönesans ne zaman başladı? Başlangıcı 12. yüzyıla kadar geri götürenler var, Karolenj Rönesansına. Öte yandan 17. yüzyıla kadar uzatanlar var. Kimisi daha tarafsız: 15. ve 16. yüzyılla sınırlandırıyor. Kimisi biraz daha sanat alanına odaklıyor onu, kimi mimarlık, mühendislik alanına.</p>
<p>Dolayısıyla Rönesans diye bir çağı, müstakil bir dönemi, diğerlerinden belirgin bir hatla ayırt edebilir miyiz? Bu bile tam olarak belli değil. Ve birçok başka konu için geçerli bu. Yani ‘sanayi çağı’, ‘sanayi devrimi’ ya da ‘bilimsel devrim’ diye müstakil dönemler veya devrimlerden söz edebilir miyiz?  Edeceksek onları zamanın hangi nıktasında başlatacağız? Ve bu dönemi ve devrimleri hangi coğrafya parçası için söz konusu etmemiz gerekiyor?</p>
<p>Mesela İslamiyet için ‘bilimsel devrim’in 9-12. yüzyıllarda yaşandığını söyleyebiliriz. Bunu yaşamayan Avrupa’ydı. Avrupa’nın geç kalışının bir ifadesidir bilimsel devrim, varsa eğer… Dolayısıyla ‘bilimsel devrim’in Avrupa’yla ilgili ve bu kıtaya mahsus bir mesele olduğunu öncelikle belirlemek lazım. Dünyanın bütün coğrafyalarında böyle bir dönemin yaşandığını düşünmek elbette yanıltıcı olur.</p>
<p>Aynı şekilde, çağ tasnifleri her zaman problemlidir demiştik. Ve her çağ, içinde yaşayanlar açısından erken biter, dışında yaşayanlar açısından da sönerek biter. Mesela biz, 11 Eylül 2001 saldırısında bir çağın bittiğini sık sık işittik ve herkes de bu tezi yazıp çizdi, ‘20. yüzyıl asıl şimdi bitti’ denildi. Halbuki Eric Hobsbawm <em>Aşırılıklar Çağı </em>adlı kitabında 20. yüzyılı 1989’da bitirir. 1991’de bitirenler de oldu. Sovyetler’in dağılmasıyla, 1989 Doğu Almanya’nın, yani utanç duvarının kaldırılmasıyla 20. yüzyılı bitirenler oldu. Şimdi daha çok 11 Eylül’le bitirmeyi düşünüyorlar. Ama önümüzdeki 5–10 yıl içerisinde daha büyük bir olay vuku bulup da asıl 20. yüzyıl şu tarihte bitti diyecek bir tarihçiye de rastlayabiliriz pekala.</p>
<p>Böylelikle dönemlendirmeler zamanın sonsuz ve firesiz akışı içerisinde bizim kurmaya çalıştığımız anlam adaları olarak karşımıza çıkar. Zamanın rengi, kokusu yoktur. O homojen bir şekilde akıp gider ama biz ona bir renk, bir koku vermeye, anlam atfetmeye çalışırız. Temel mesele budur, yani zamanı anlamlandırma çabamız. Zamana, daha kolay anlamak ve anlatabilmek için belli sınırlar çizmeye çalışıyoruz.</p>
<p>Osmanlı tarihinin tasnif şeması da aynı şekilde; bu tarihi de anlamlandırmak için belli dönemlere ayırarak inceliyoruz kaçınılmaz olarak. Burada ‘kaçınılmaz’ dediğim şey, tasnif, yani dönemlendirme. Yoksa öteden beri bizim yapageldiğimiz sakat dönemlendirme değil. İkisini ayırt etmekte fayda var. Bunun için de kuruluş, yükseliş, duraklama, gerileme ve çöküş çağları diye beşli bir tasnif yapılmış durumda. Bu tasnifte kuruluş çağının ne zaman başladığı ayrı bir problem. 1299’da deniliyor ama Halil İnalcık bunu 1305’e, Bafa Savaşı’na kadar çekti. Daha geriye götürenler de oldu, Ertuğrul Gazi dönemine kadar&#8230; Yani başlangıç kısmı en azından muğlak sınırlara sahiptir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mart-2021">Derin Tarih Mart Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Aleviler İle Sünniler Arasında Büyük Bir Köprü Kurmaya Çalıştım, Olmadı”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/aleviler-ile-sunniler-arasinda-buyuk-bir-kopru-kurmaya-calistim-olmadi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Reha Çamuroğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Jul 2020 11:31:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Alevi]]></category>
		<category><![CDATA[devrim]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Kürt]]></category>
		<category><![CDATA[Şii]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnî]]></category>
		<category><![CDATA[Zaza]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6140</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye Alevilerinin Türk kültür, gelenek ve göreneklerine en sadık ve en çok sahip çıkan grup olmasını nasıl açıklayabiliriz? Öncelikle bu özelliğin Aleviliğin yapısıyla sıkı bağlantıları olduğunu görmemiz gerekiyor. Bu, İslamı kavrayışla, daha genel söylemek gerekirse din olgusunun nasıl kavrandığıyla ilgili bir durum. İslam dini evrenseldir ve bütün ırk, ulus ve kültürlere açıktır. Buradan rahatlıkla şöyle bir sonucu çıkarabilirsiniz: Arap kültür ve gelenekleri yahut dilinin hiçbir ayrıcalık ve üstünlüğü yoktur. Dolayısıyla kendi kavminizin gelenek, görenek ve elbette en başta da dilini korumanız, geliştirmeniz bu hususta bir “sünnet” haline gelir. İlginç bir duruma işaret etmeden geçemeyeceğim: Anadolu’da pek çok Kürt-Alevi yahut Zaza-Alevi&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Türkiye Alevilerinin Türk kültür, gelenek ve göreneklerine en sadık ve en çok sahip çıkan grup olmasını nasıl açıklayabiliriz?</strong></p>
<p>Öncelikle bu özelliğin Aleviliğin yapısıyla sıkı bağlantıları olduğunu görmemiz gerekiyor. Bu, İslamı kavrayışla, daha genel söylemek gerekirse din olgusunun nasıl kavrandığıyla ilgili bir durum. İslam dini evrenseldir ve bütün ırk, ulus ve kültürlere açıktır. Buradan rahatlıkla şöyle bir sonucu çıkarabilirsiniz: Arap kültür ve gelenekleri yahut dilinin hiçbir ayrıcalık ve üstünlüğü yoktur. Dolayısıyla kendi kavminizin gelenek, görenek ve elbette en başta da dilini korumanız, geliştirmeniz bu hususta bir “sünnet” haline gelir. İlginç bir duruma işaret etmeden geçemeyeceğim: Anadolu’da pek çok Kürt-Alevi yahut Zaza-Alevi vatandaşımız yaşamakta ama neredeyse tamamı anadilleri kadar iyi bir şekilde Türkçe de konuşmaktadırlar. Aynı oran Sünnî-Kürt vatandaşlarımız için geçerli değildir mesela. Bu, Alevi deyişlerinin çok büyük oranda Türkçe oluşuyla yakından bağlantılı bir olgu&#8230;</p>
<p><strong>İran’daki Aleviliğin Türkiye’ye etkisi günümüzde nasıl?</strong></p>
<p>Alevilik Şiî ailesinin bir parçası. İran’daki On İki İmam Şiîliği, Şiîliğin kendisi değil, bir koludur. Nasıl ki Sünnîlik tek parçadan ibaret değilse ve pek çok kola, tarikata, meşrebe ayrılmışsa Şiîlik de böyle. On İki İmam Şiîliği, Zeydilik, Ahmedilik, İsmaililik ve kolları, Nusayrilik vs. İran’da “Ehl-i Hakk”lar gibi neredeyse tamamen bizim Aleviliğimizle örtüşen bir grup da var. İran Devrimi’nden sonra rejim uzun yıllar bu gruba son derece kötü davranmış, dışlamış, zaman zaman ağır baskılara maruz bırakmış. Devrimin doğurduğu atmosferde ve devrimi yayma çabaları içinde İran rejimi Şiîleştirmeyi umduğu Sünnîleri müttefik olarak görmüş ve oyununu onlar üzerinden kurmaya çalışmıştır. Bu durumda “bir avuç” görülen Alevilerin üzerine gitmekte sakınca görmediler. Seneler geçip de Sünnilerin Şiîleşmeyeceği ve devrime katılmayacağı görüldüğünde İran siyasetinde değişikliklere gitmiş ve yeni motto olarak “Biz önceliği şeriate verip Alevilere yaklaşmıştık, oysa bu yanlışmış, şimdi önceliğimiz Ehl-i Beyt aşkıdır” görüşü benimsenmiştir. Görüldüğü üzere bölgemizde din hala çok siyasî etki meselesine gelince, etkiler birden fazla değişkenle ortaya çıkar. Muhtemel etkiler Türkiye’nin kendi Alevilerine nasıl davrandığıyla yakından ilgili.</p>
<p><strong>Aleviliğin siyasî görüşten çıkıp dinî inanışa yönelmesi nasıl olmuştur?</strong></p>
<p>Aslında bu çok kısa bir sürede gerçekleşmiştir. Sıffin’de Kur’an yaprakları mızraklara bağlandığında ayrılık kaçınılmazdır. Benim kanaatim, İmam Ali (ra) ile Hz. Ebubekir (ra) arasında daha Ridde Savaşları sırasında ortaya çıkan fikir ayrılığı hem dinî, hem siyasî özellikte. Dinî ve siyasî yanlar eşzamanlıdır bile denilebilir.</p>
<p><strong>Alevilik resmî mezhep olarak neden kabul edilmemiştir?</strong></p>
<p>Bu hangi döneme baktığınızla ilgili. Fatımî Mısır’ına ve Kuzey Afrika’sına, Safevî İran’ına bakarsanız kabul edilmiştir. Tarihle ilgili bir genel kural söz konusu burada. Tarihi galipler yazar. Sonra devran döner, yeni galipler onu siler, kendi tarihlerini yazarlar. Bu devrevî anlayışların üzerine çıkmaya çalışmalıyız. Tabu gibi görünen şeyleri tarihçiler zorlamayacaksa kim zorlayacak?</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-temmuz-2020">Derin Tarih Temmuz Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Devrim Arabalarının Makûs Talihini Togg Değiştirdi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/devrim-arabalarinin-makus-talihini-togg-degistirdi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Olcay Can Kaplan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Jun 2020 06:01:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Cemal Gürsel]]></category>
		<category><![CDATA[devrim]]></category>
		<category><![CDATA[Emin Bozoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[mühendis]]></category>
		<category><![CDATA[TCDD]]></category>
		<category><![CDATA[TOGG]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6051</guid>

					<description><![CDATA[Yaklaşık altı ay önce, takvim yaprakları 27 Aralık 2019 tarihini gösterdiğinde Türkiye’nin ilk yerli otomobili TOGG görücüye çıktı. Haber kanallarının aynı anda canlı yayına geçmelerinden anlaşılıyordu ki ülke bu müjdeli haberi bekliyordu. Lakin meraklı halk kitlelerinde bir tedirginlik de yok değildi… Bundan 59 yıl önce şimdi televizyon karşısına geçenlerin dedeleri de benzer duygularla radyolarının sesini yükseltmişti. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel Türkiye’nin ilk yerli otomobili Devrim’i deneyecekti. Türkiye’de yapılan bir otomobil, yerli tekerlekler üzerinde ve yine Türkiye’de yapılan kendi motorunun gücüyle Büyük Millet Meclisi binasının önüne götürülerek Cumhurbaşkanına sunulacaktı. İkinci bir “Devrim” arabası da Paşayı Anıtkabir’e götürecek, sonra aynı arabayla Hipodrom’daki geçit&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yaklaşık altı ay önce, takvim yaprakları 27 Aralık 2019 tarihini gösterdiğinde Türkiye’nin ilk yerli otomobili TOGG görücüye çıktı. Haber kanallarının aynı anda canlı yayına geçmelerinden anlaşılıyordu ki ülke bu müjdeli haberi bekliyordu. Lakin meraklı halk kitlelerinde bir tedirginlik de yok değildi… Bundan 59 yıl önce şimdi televizyon karşısına geçenlerin dedeleri de benzer duygularla radyolarının sesini yükseltmişti. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel Türkiye’nin ilk yerli otomobili Devrim’i deneyecekti. Türkiye’de yapılan bir otomobil, yerli tekerlekler üzerinde ve yine Türkiye’de yapılan kendi motorunun gücüyle Büyük Millet Meclisi binasının önüne götürülerek Cumhurbaşkanına sunulacaktı. İkinci bir “Devrim” arabası da Paşayı Anıtkabir’e götürecek, sonra aynı arabayla Hipodrom’daki geçit resmine katılacaktı. “Devrim” otomobilinin macerası aslında çok kısa bir süre önce, 16 Haziran 1961 günü başlamıştı. 20 kadar mühendis Ankara’da bir toplantıya çağrılıyordu. Toplantı reisi Emin Bozoğlu salondaki mühendislere dönerek mektupta yazılanları okudu: “Ordunun cadde binek ihtiyacını karşılayacak bir otomobil tipinin geliştirilmesi” görevi TCDD İşletmesi’ne verilmişti. Ellerindeki bütçe 1 milyon 400 bin TL idi. Mühendislerin ilk anda yaşadığı şok, teslim tarihini duyduklarında bir kat daha arttı. 29 Ekim 1961 Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına yetişmesi isteniyordu ilk yerli otomobilin. Mühendislerden bir mucize bekleniyordu adeta! Bu mucizeyi gerçekleştirmek ise imkânsıza yakın bir zorluğu barındırıyordu. Bir kısım mühendis “devletin” biçtiği 4.5 aylık sürenin kısalığına dikkat çekerek projeyi kabul etmedi. İçlerindeki idealist mühendislerin teşvikiyle geri kalanlar bu büyük taşın altına gövdelerini koyacaklardı. Türkiye’nin o zamanki yetişmiş iş gücü bu projeye inanmakta zorlanıyordu. Türkler otomobil ve motor yapacakmış denildiğinde, Teknik Üniversite toplantı salonlarındaki gülüşmelerin sesi dışarılara kadar geliyordu. Özel sohbetlerde ise bu işin gerçekleşemeyeceği yönünde fısıldaşan sanayiciler devletin ‘rezil’ olacağından emindiler.</p>
<p>Ekip içerisindeki mühendisler ise bütün bu söylenenlerden soyutlanarak çalışmaya devam ettiler. İmkânsızı gerçekleştirmeye ant içmiş bu yeni nesil genç mühendisler, Türk milletinin gururu olmak için gece gündüz çalışıyorlardı. TCDD’nin Ankara, Eskişehir, Sivas ve Adapazarı fabrikaları gerekli yedek parçaları mühendisler için üretiyor, projenin liderliği yapan Emin Bozoğlu ise Ankara’daki yüksek rütbeli askerlerle ekibin koordinasyonu görevini üstleniyordu. Çünkü 27 Mayıs 1960 darbesinin üzerinden çok kısa bir zaman geçmişti ve askerler bürokraside oldukça etkin konumdaydı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2020">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İngilizlere Kaptırdığımız Millî Define</title>
		<link>https://www.derintarih.com/tarihin-taniklari/ingilizlere-kaptirdigimiz-milli-define/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ömer Hakan Özalp]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 31 Jul 2017 21:30:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarihin Tanıkları]]></category>
		<category><![CDATA[ayaklanmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Darbe]]></category>
		<category><![CDATA[devrim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=2603</guid>

					<description><![CDATA[Abdülhamid’in kitapları Darbe, devrim ve ayaklanmaların bir ülkeye neye mal olduğuna, 15 Temmuz darbe girişimiyle bir kez daha şahit olduk. Darbeler ülkeler için, kalp krizi veya beyin kanamasına benzer ağır travmalardan olup, toplumların geleceklerinin yanı sıra geçmişlerini de yiyip bitirir. Siyasî, askerî, içtimai, iktisadî ve malî alanda umulmadık ve –ilk anda pek fark edilemese de– vahameti zaman geçtikçe ortaya çıkan ağır hasarlar verir. Bu alanlardan bir tanesi de, bir cemiyetin temel esaslarından olan ve yapılmak istenilenlerin alt yapısını teşkil eden kültür sahasıdır. Sistemin zayıf düştüğü ve başıboş kaldığı böylesi zamanlarda, pusuda bekleyen birtakım yağmacılar, çapulcular ve çıkar grupları her tarafa&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Abdülhamid’in kitapları</strong></p>
<p>Darbe, devrim ve ayaklanmaların bir ülkeye neye mal olduğuna, 15 Temmuz darbe girişimiyle bir kez daha şahit olduk. Darbeler ülkeler için, kalp krizi veya beyin kanamasına benzer ağır travmalardan olup, toplumların geleceklerinin yanı sıra geçmişlerini de yiyip bitirir. Siyasî, askerî, içtimai, iktisadî ve malî alanda umulmadık ve –ilk anda pek fark edilemese de– vahameti zaman geçtikçe ortaya çıkan ağır hasarlar verir. Bu alanlardan bir tanesi de, bir cemiyetin temel esaslarından olan ve yapılmak istenilenlerin alt yapısını teşkil eden kültür sahasıdır. Sistemin zayıf düştüğü ve başıboş kaldığı böylesi zamanlarda, pusuda bekleyen birtakım yağmacılar, çapulcular ve çıkar grupları her tarafa hırsla saldırmaya başlarlar. 28 Şubat sürecinde olduğu gibi, bu yağmalardan kütüphane ve müze gibi ülkenin hazineleri olan müesseseler de payını alır. Buralardaki hazinelerin bir kısmı özel ellere geçer, bir kısmı hepten yok olur. Bir kısmı da yurtdışına kaçırılarak haraç mezat satılır.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derintarih-agustos2017">Derin Tarih Ağustos Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
