﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Fatih Sultan Mehmed &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/etiket/fatih-sultan-mehmed/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Fri, 01 Jul 2022 08:09:05 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.5</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>Fatih Sultan Mehmed &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Askerî Okul İmtihan Kâğıdındaki Yunanistan Sorusu Bize Ne Söylüyor?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/kesifler/askeri-okul-imtihan-kagidindaki-yunanistan-sorusu-bize-ne-soyluyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif Emre Gündüz]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Jul 2022 08:09:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Keşifler]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[Gelibolu]]></category>
		<category><![CDATA[Nizam-ı Cedid]]></category>
		<category><![CDATA[Orhan Gazi]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan I. Murad]]></category>
		<category><![CDATA[Yeniçeri Ocağı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8261</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlılar beylik olarak tarih sahnesine çıktıkları ilk yıllarda düzenli bir orduya sahip değillerdi. Zamanla fetih hareketleri artınca düzenli ve kalıcı birliklere ihtiyaç duyuldu. İlk düzenli ordu Orhan Gazi zamanında kurulmuştur. Yaya ve müsellem olarak adlandırılan atlı birliklerden oluşan düzenli ordunun askerleri, sadece savaş zamanında maaş alır; barış vaktinde sivil halde kendi işlerini yaparak geçimlerini sağlarlardı. Birlikler 1.000’er kişiden oluşurdu. Osmanlıların ilk kalıcı askerî teşkilatı olan Yeniçeri Ocağı’nın da kuruluşu Orhan Gazi zamanına kadar geriye götürülebilir. Bu teşkilat savaş esirlerinden meydana getirilen bir ordu olarak ortaya çıkmıştır. Yeniçeriler, sadece savaş zamanında değil, barış zamanında da asker olarak görev yaparlardı. İlk kurulduğu&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlılar beylik olarak tarih sahnesine çıktıkları ilk yıllarda düzenli bir orduya sahip değillerdi. Zamanla fetih hareketleri artınca düzenli ve kalıcı birliklere ihtiyaç duyuldu. İlk düzenli ordu Orhan Gazi zamanında kurulmuştur. Yaya ve müsellem olarak adlandırılan atlı birliklerden oluşan düzenli ordunun askerleri, sadece savaş zamanında maaş alır; barış vaktinde sivil halde kendi işlerini yaparak geçimlerini sağlarlardı. Birlikler 1.000’er kişiden oluşurdu.</p>
<p>Osmanlıların ilk kalıcı askerî teşkilatı olan Yeniçeri Ocağı’nın da kuruluşu Orhan Gazi zamanına kadar geriye götürülebilir. Bu teşkilat savaş esirlerinden meydana getirilen bir ordu olarak ortaya çıkmıştır. Yeniçeriler, sadece savaş zamanında değil, barış zamanında da asker olarak görev yaparlardı. İlk kurulduğu sıralarda Yeniçeri Ocağı mensuplarının yaklaşık 1.000 kişi olduğu tahmin edilmektedir. Sultan I. Murad’ın Gelibolu’da kurduğu Acemi Ocağı da ilk askerî okul olarak kayıtlara geçmiştir. Burada sadece yeniçeriler değil, kapıkulu askerleri de yetiştiriliyordu.</p>
<p>İlk Yeniçeri Ocağı Sultan I. Murad tarafından Edirne’de açtırılmıştır. Zamanla Yeniçeri Ocaklarına Hıristiyan ailelerinin çocukları devşirme usulüyle alınmaya başlanmıştır. Bunlar ordunun ana omurgalarından birini oluşturuyordu. Yavuz Sultan Selim döneminden itibaren Müslüman ailelerin çocukları da devşirilerek orduya alınmıştır. 16. ve 17. yüzyıllarda yeniçerilerin sayısı 10 bin-60 bin arasında değişmiştir. Osmanlı ordusunun bir diğer birimi ise Topçu Ocağı’ydı. Fatih Sultan Mehmed tarafından Tophane’de kurulan bu askerî birimin vazifesi topları imal etmek ve kullanmaktı. Osmanlı ordusunun askerî kuvvetlerinin asıl büyük kısmını ise eyaletlerden toplanan tımarlı sipahiler oluşturmaktaydı. Sultan III. Selim döneminde askerî alanda önemli bir ıslahat yapılarak Nizam-ı Cedid ordusu kuruldu. Bu ordunun teşekkülünde Avrupa’daki askerî düzen örnek alınmıştır. Sultan II. Mahmud döneminde Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa öncülüğünde Nizam-ı Cedid’in isim değiştirmiş hali olan Sekban-ı Cedid ordusu kurulmuştur. Bir ara Sultan II. Mahmud tarafından Eşkinci Ocağı adıyla bir ordu kurulmaya çalışılsa da başarılı olunamadı. Nihayet aynı sultan tarafından 15 Haziran 1826 tarihinde Yeniçeri Ocağı kaldırılınca, yerine Asakir-i Mansure-i Muhammediye kuruldu. Böylece günümüze kadar gelen yeni ordu sisteminin ilk hali hayata geçirilmiş oluyordu.</p>
<p>Yeni ordunun subay ihtiyacını karşılamak üzere 1834’te Harbiye Mektebi açıldı. Daha önceden açılmış olan Mühendishâne-i Bahrî-i Hümâyun ile Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyun ise kara ve deniz mühendisliği sahasında teknik eleman yetiştiriyordu. Modern tıp eğitimi vermek ve tabip yetiştirmek üzere 1827’de Mekteb-i Tıbbiye açıldı. 1840’lara gelindiğinde, harbiye öncesi ortaöğretim seviyesinde eğitim vermek amacıyla Emin Paşa’nın öncülüğünde idâdîler kuruldu. Süleyman Hüsnü Paşa’nın harbiye mektebi nazırlığı sırasında ise idâdîlerden önce eğitim vermek üzere ortaokul seviyesinde rüştiyeler açılmıştır (1874-75). Rüştiyelerin açılması ile birlikte Osmanlı Devleti’nde askerî eğitimin son şekline büründüğü görülür. Böylece klasik dönemden sonra Avrupa’dan etkilenen ve yeni dünya standartlarına ulaşan bir eğitim sistemi, Osmanlı anlayışıyla ortaya çıkmış oluyordu.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-temmuz-2022">Derin Tarih Temmuz Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mushaf Hırsızlığına Karşı Abdülhamid Tertibatı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/mercek/mushaf-hirsizligina-karsi-abdulhamid-tertibati/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Uçar]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Jun 2022 07:05:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mercek]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed Şemseddin Karahisarî]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[Kanuni]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8125</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı klasik döneminde Amasyalı Şeyh Hamdullah, Ahmed Şemseddin Karahisarî gibi usta hattatlar padişahların ve devlet büyüklerinin sağladıkları imkânlarla Mushaf kitâbetini hat sanatı bakımından en yüksek seviyeye ulaştırmışlardı. Bu Mushaflar Fatih Sultan Mehmed dönemiyle başlayıp 16. yüzyılda zirveye çıkmış olan süslemeleri ile de emsalsiz sanat eserleri olarak dikkat çekmekteydiler. Fatih döneminde Baba Nakkaş üslubu ile başlayıp, Kanûnî döneminde Kara Memi üslûbu ile devam eden ve 18. yüzyılda Ali Üsküdârî üslûbu ile zirvedeki konumunu muhafaza eden Osmanlı tezhip sanatının Mushaflardaki muhteşem uygulamalarla öne çıktığı görülür. Özellikle Osmanlı saray nakkaşhânesinde hazırlanan zer-efşân (altın serpme) denilen mahirane işçilik yöntemiyle Mushafların iç sayfalarında varak yüzeylerinin&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı klasik döneminde Amasyalı Şeyh Hamdullah, Ahmed Şemseddin Karahisarî gibi usta hattatlar padişahların ve devlet büyüklerinin sağladıkları imkânlarla Mushaf kitâbetini hat sanatı bakımından en yüksek seviyeye ulaştırmışlardı. Bu Mushaflar Fatih Sultan Mehmed dönemiyle başlayıp 16. yüzyılda zirveye çıkmış olan süslemeleri ile de emsalsiz sanat eserleri olarak dikkat çekmekteydiler.</p>
<p>Fatih döneminde Baba Nakkaş üslubu ile başlayıp, Kanûnî döneminde Kara Memi üslûbu ile devam eden ve 18. yüzyılda Ali Üsküdârî üslûbu ile zirvedeki konumunu muhafaza eden Osmanlı tezhip sanatının Mushaflardaki muhteşem uygulamalarla öne çıktığı görülür. Özellikle Osmanlı saray nakkaşhânesinde hazırlanan zer-efşân (altın serpme) denilen mahirane işçilik yöntemiyle Mushafların iç sayfalarında varak yüzeylerinin her tarafına eşit düzeyde altın parçacıkları serpiştirilmekteydi. 17. yüzyılda “zer-ender-zer” (altın içinde altın) tarzı bezeme tekniğiyle sarı altın üzerine yeşil altınla veya yeşil altın üzerine sarı altınla zengin ve gösterişli tezhipler yapılmıştı.</p>
<p>Daha sonra çoğu vakıf kütüphanesine dönüştürülecek olan Osmanlı sultanlarının, veziriazamların ve devlet adamlarının zengin kütüphanelerinde yaldızlı (tezhipli) binlerce Mushaf, rengârenk ciltlerle süslü yazma kitaplar yer alıyordu. Sadece Kanûnî Sultan Süleyman’ın damadı ve sadrazamı Rüstem Paşa’nın muhallefatı (geriye kalan mal varlığı) arasında 8.000 adet güzel yazılı Mushaf ile 130 tane değerli taşlarla bezenmiş ciltli Mushaf tesbit edilmişti. Osmanlı kütüphaneleri, cami ve türbeleri bu tür Mushafların zengin örnekleriyle doluydu. Nitekim böyle güzel ve kıymetli Mushaflara atıfla, İslâm uleması arasında “Kur’ân-ı Kerim Mekke’de indi,  Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı” sözü meşhur olmuştur.</p>
<p>Bu bakımlardan, Osmanlı ülkesinden Avrupa ve Amerika’ya kaçırılan tarihî eserlerin sayısının hayli arttığı 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyıl başlarında Mushaf-ı Şerifler de Batılı antikacıların ve onların yerli işbirlikçilerinin hedefi haline gelmişti. 13 Mart 1882 tarihli bir belgeye göre Kütüphaneler Müfettişi Salih Efendi aracılığıyla başta Ayasofya Kütüphanesi olmak üzere İstanbul kütüphanelerinden çalınan ve buralara vakfedilmiş olan Mushaf-ı Şerifler Fransa’ya kaçırılmak istenmişti. Bu Mushafları çaldıran ve yurt dışına kaçırmak isteyen, Albert Sorlin Dorigny isminde bir Fransız dişçi idi. Osmanlı arşivindeki kayıtlara göre Dorigny, 1850-84 yılları arasında Pera’da (Beyoğlu) yaşamıştı. Adına ilk defa 20 Kasım 1850 tarihli bir belgede rastlıyoruz. Bu tarihte Sadaret’ten Maliye Nezareti ve Tophane Müşirine yazılan bir yazıya göre Osmanlı Devleti, Sultan Abdülmecid’in bir iradesi ile Beyoğlu Kışla-yı Hümâyun tabibi, Fransız tebaasından Durini’ye (Dorigny) biri Mühendishane’de hoca, diğeri Sıhhiye Meclisi tabibi iki Fransız ile birlikte birer nişan verme kararı almıştı. Sebebi belli olmamakla birlikte, kararın, bu iradeden bir yıl sonra, Meclis-i Vâlâ’da tekrar ele alınıp 25 Ekim 1851’de hatırlatılarak uygulandığını öğrenmekteyiz. İstanbul’da vazife yapan Dorigny, özellikle Osmanlı klasik dönemine ait çini, tüfek ve yazma kitaplara yakın alaka göstermiş, oğlu ile birlikte bunların çalınıp yurt dışına kaçırılmasında mühim rol oynamıştı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2022">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı’da Savaş Lojistiği</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/osmanlida-savas-lojistigi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hakan Yıldız]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 May 2022 04:48:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[cephane]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[Nevruz]]></category>
		<category><![CDATA[Rûz-ı Kasım]]></category>
		<category><![CDATA[sefer]]></category>
		<category><![CDATA[silah]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8087</guid>

					<description><![CDATA[Tarih boyunca yapılan savaşlarda askerler, silah, cephane ve gıda maddelerinin geniş bir coğrafya üzerindeki kaynaklardan toplanması ve nakledilmesi her zaman güçlükle başarılabilen bir iş olmuştur. Savaşların zaferle sonuçlanması ise geniş lojistik kaynaklara sahip olma ve bunları sistemli şekilde koordine edebilme becerisine bağlıydı. Nitekim askerî birliklerin değişik coğrafi bölgelerden gelerek orduyu kurabilme yetenekleri ve devletin depolama ya da nakliyat imkânları, orduların dayanıklılığını ve uzun mesafelerde savaşabilme kapasitelerini belirleyen en önemli faktörlerdi. Dolayısıyla savaş için yapılan stratejik-taktik planlar, ancak orduların hareket imkânlarını ve destek kaynaklarını en iyi şekilde işletebilecek bir lojistik koordinasyonun uygulanmasıyla anlam kazanmaktaydı. İşte Osmanlıların yüzyıllar boyunca doğuya ve batıya&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Tarih boyunca yapılan savaşlarda askerler, silah, cephane ve gıda maddelerinin geniş bir coğrafya üzerindeki kaynaklardan toplanması ve nakledilmesi her zaman güçlükle başarılabilen bir iş olmuştur. Savaşların zaferle sonuçlanması ise geniş lojistik kaynaklara sahip olma ve bunları sistemli şekilde koordine edebilme becerisine bağlıydı. Nitekim askerî birliklerin değişik coğrafi bölgelerden gelerek orduyu kurabilme yetenekleri ve devletin depolama ya da nakliyat imkânları, orduların dayanıklılığını ve uzun mesafelerde savaşabilme kapasitelerini belirleyen en önemli faktörlerdi. Dolayısıyla savaş için yapılan stratejik-taktik planlar, ancak orduların hareket imkânlarını ve destek kaynaklarını en iyi şekilde işletebilecek bir lojistik koordinasyonun uygulanmasıyla anlam kazanmaktaydı.</p>
<p>İşte Osmanlıların yüzyıllar boyunca doğuya ve batıya yaptıkları seferler sonucunda kazandıkları zaferlerin asıl başarı sırrı da, her ayrıntısıyla düşünülmüş, planlanmış ve titizlikle tatbik edilmiş lojistik organizasyonlara dayanmaktaydı. Ufak tefek değişikliklere rağmen yüzyıllarca aynen uygulanarak klasikleşmiş bu organizasyonlar, bir “sistem” dahilinde işletilmekteydi. Şimdilik ilk ayrıntılı örneklerine Fatih Sultan Mehmed’in seferlerinde rastladığımız bu sistem, 18. yüzyılın ortalarına kadar imparatorluk bürokrasisi ile organizasyon becerisinin mükemmelleşmesiyle birlikte sefer coğrafyalarının farklı fizikî şartları ve değişen ihtiyaçların etkisiyle daha gelişmiş, karmaşıklaşmış ve işlevselleşmiştir.</p>
<p>Sefer mevsimi, savaş için en uygun aylar olan bahar ve yaz aylarını kapsamaktaydı. Sefer harekâtının başlaması için en uygun zaman ise bahar aylarıydı. Sefer için gönderilen fermanlarda, ordunun ilk toplanma tarihi geleneksel olarak 21 Mart (Nevruz) olarak belirtilirdi. Ancak doğu yönüne yapılan seferlerde, yürüyüş mesafesinin daha uzun olması ve yaz aylarındaki aşırı sıcaklar nedeniyle ilk toplanma tarihi, Nevruz’dan iki ay kadar önce 31 Ocak (ibtidâ-i hamsîn) olarak ilan edilirdi. Bu tarihlerden birinde toplanması gereken kapıkulu birlikleri ile eyalet kuvvetleri, iyice beslenmeleri ve dinlenmeleri için atlarını 6 Mayıs’a (Rûz-ı Hızır/Hıdrellez) kadar otlaklara çıkarırlardı. 6 Mayıs’tan itibaren ise sefer mevsimi başlamış olurdu. “Yolculuk” ve “savaş” evrelerinden meydana gelen sefer mevsimi, 8 Kasım’a kadar devam eder, 9 Kasım’da başlayan Rûz-ı Kasım ile son ererdi.</p>
<p>Sefer kararı alınmasından hemen sonra, İstanbul’daki kapıkulu birliklerinin komutanları ile Rumeli ve Anadolu eyaletlerindeki büyüklü küçüklü askerî kuvvetlerin komutanlarına, mart ayı sonlarından mayıs başlarına kadar olan süre içinde İstanbul ya da Edirne’deki ana toplanma merkezine gelmelerini bildiren fermanlar yazılırdı. Hazırlıklar ve imparatorluğun farklı uzaklıktaki bölgelerinden yola çıkan taşra kuvvetlerinin ana toplanma merkezine yetişmesi birkaç ayı bulduğu için seferle ilgili emirler genellikle sonbahar ve kış aylarında gönderilmekteydi.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2022">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı’nın Minareleri Belgrad Semalarından Neden Kazındı?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/sehir-ve-mimari/osmanlinin-minareleri-belgrad-semalarindan-neden-kazindi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mikail Türker Bal]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 Mar 2022 07:16:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şehir ve Mimarî]]></category>
		<category><![CDATA[Beligrad]]></category>
		<category><![CDATA[Bellegrad]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[Kanuni]]></category>
		<category><![CDATA[Üngürüs]]></category>
		<category><![CDATA[Witzenburg]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7935</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı kaynaklarında Beligrad veya Bellegrad isimleriyle karşımıza çıkan ve “Beyaz Şehir” anlamına gelen Belgrad; Tuna Belgrad’ı, Belgrad-ı Üngürüs, Belgrad-ı Bünyâd, Sengin Bünyâd gibi sıfatlarla Osmanlı Devleti sınırları içindeki diğer Belgrad adlarından ayrılır. Almanların Witzenburg veya Weissenburg, Macarların Nândor Fejervâr, İtalyanların Castelbianco diye adlandırdıkları şehrin, MÖ 3. yüzyılda Kelt kabileleri tarafından kurulduğunu biliyoruz. Sık sık göçebe kavimlerin istilasına uğrayan Belgrad 4. yüzyılda Avarların, 9. yüzyılın sonlarında Bulgarların, ardından Bizans’ın hâkimiyetine girer. 13. yüzyılın sonlarına gelindiğinde Sırplar, Macarlar ve Bulgarlar arasında sürekli el değiştirmiş, 1354’ten sonra Macarların hâkimiyetine geçmiştir. Osmanlıların şehri ilk kuşatmaları II. Murad devrinde (1447) gerçekleşir ancak başarı sağlanamaz. İkinci&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı kaynaklarında Beligrad veya Bellegrad isimleriyle karşımıza çıkan ve “Beyaz Şehir” anlamına gelen Belgrad; Tuna Belgrad’ı, Belgrad-ı Üngürüs, Belgrad-ı Bünyâd, Sengin Bünyâd gibi sıfatlarla Osmanlı Devleti sınırları içindeki diğer Belgrad adlarından ayrılır. Almanların Witzenburg veya Weissenburg, Macarların Nândor Fejervâr, İtalyanların Castelbianco diye adlandırdıkları şehrin, MÖ 3. yüzyılda Kelt kabileleri tarafından kurulduğunu biliyoruz. Sık sık göçebe kavimlerin istilasına uğrayan Belgrad 4. yüzyılda Avarların, 9. yüzyılın sonlarında Bulgarların, ardından Bizans’ın hâkimiyetine girer. 13. yüzyılın sonlarına gelindiğinde Sırplar, Macarlar ve Bulgarlar arasında sürekli el değiştirmiş, 1354’ten sonra Macarların hâkimiyetine geçmiştir.</p>
<p>Osmanlıların şehri ilk kuşatmaları II. Murad devrinde (1447) gerçekleşir ancak başarı sağlanamaz. İkinci kuşatma 13 Haziran 1459’da Fatih Sultan Mehmed’in 100 bin kişilik ordusuyla gerçekleştirilir lakin bunda da başarı elde edilemez. Kanûnî Sultan Süleyman dönemine gelindiğinde, padişahın Macar Kralı II. Layoş’a gönderdiği Osmanlı elçisine tavrı hakaret kabul edilince Macaristan seferi başlar. Belgrad 1521’de Semendire Beyi Hüsrev Bey tarafından kuşatılır ve nihayet 29 Ağustos 1521 gecesi Belgrad Kalesi’nin anahtarı Osmanlı sultanına teslim edilir. Padişah, Belgrad halkından Macaristan’a gitmek isteyenlere izin verir, cizye ödemeyi kabul edenleri yerlerinde bırakır.</p>
<p>Kanûnî, 18 Eylül 1521 Çarşamba gününe kadar kaldığı şehrin imar ve ihyası için hazine-i âmireden 20 bin altın tahsis etmiştir. Cami, mescit, imaret gibi binaların inşasını emrederek İstanbul’a döner. İçinde çarşılar, kervansaraylar, hamamlar, medreseler, tekkeler, camiler inşa edilen şehir hızla imar edilir; böylece sancakbeyliği Semendire’den Belgrad’a taşınır. 16. ve 17. yüzyıllarda şehir mamur edilerek hem askerî bir üs hem de büyük bir ticaret merkezi haline getirilir.</p>
<p>Viyana bozgunundan sonra Avusturyalıların saldırısına uğrayan Belgrad’da kaledeki Müslüman halk kılıçtan geçirilir (1688). Köprülüzâde Fâzıl Mustafa Paşa tarafından iki yıl sonra geri alınsa da Pasarofça Antlaşması (1718) ile kendilerine bırakılan şehri Avusturyalılar ikinci defa tahrip edecektir. Öyle ki, şehrin dışında yaşayan birkaç çingene ile avare halde dolaşan bir dervişten başka Müslüman kalmamıştır. Şehri geri almak için başlatılan savaşlardan sonra Belgrad Antlaşması (1739) ile tekrar Osmanlılara teslim edilir. Bundan sonra bir sınır kalesi haline gelen Belgrad, 50 yılın ardından tekrar Avusturyalıların eline geçtiyse de (1789) Ziştovi Antlaşması’na (1791) göre Osmanlılara iade edilir.</p>
<p>Şehir Avusturyalılardan geri alınınca, Sırplar bile Türkler bizi kurtardı diye sevinmişlerdir. Ne var ki, 19. yüzyılın başlarında çıkan Sırp isyanları sonunda Avusturyalıların yarım bıraktığı tahribatı Sırplar tamamlar (1839). İsyanın elebaşısı Karacorç Belgrad’ı zapt edince Müslümanlara insanlık dışı muamelelerde bulunmuş; çıplak halde bırakılan Müslüman Türk kadınların ikamet etmeleri için birkaç cami tahsis edilmiştir. Meşhur dil âlimi, Sırp lügatinin yazarı, aslen Hersekli olan Vuk Stefanoviç Karaciç 1839 yılı civarında istihza ile şöyle bir tavsifte bulunmuştur: “Türk kadınları dileniyor, erkekleri ırgatlık ediyor, fakat yine de Sırpların haneleri arasında bulunan iki camiyi tamir ettiriyorlar.”</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mart-2022">Derin Tarih Mart Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Son Halife Abdülmecid Efendi’nin Fırçasından&#8230;</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ajanda/son-halife-abdulmecid-efendinin-fircasindan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Canan Aytaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 Mar 2022 06:59:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ajanda]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[Kanuni]]></category>
		<category><![CDATA[mimari]]></category>
		<category><![CDATA[minyatür]]></category>
		<category><![CDATA[Mûsiki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7924</guid>

					<description><![CDATA[Altı asır boyunca birçok medeniyete, inanca ve kültüre sinesinde yer açan Osmanlı coğrafyasında köklü bir birikim üzerinden zengin bir sanat anlayışı teşekkül etmiştir. Mimari, edebiyat, musiki, tezhip, minyatür, cam, çinicilik, hat, seyirlik oyun ve tiyatronun yanı sıra pek çok zanaat dalı da filiz vermiş; dokuma, halı, ahşap gibi işlemecilik mahsulü ürünlerle ülke ihtişam, işçilik ve zarafet yurdu haline gelmişti. Bizi Osmanlı’nın sanat mirasıyla buluşturan bir serginin kapısını çaldık bu ay: “Şehzade’nin Sıra Dışı Dünyası: Abdülmecid Efendi” Sakıp Sabancı Müzesi’nde görebileceğiniz sergi Sultan Abdülaziz’in oğlu, son Osmanlı halifesi Abdülmecid Efendi’nin sanatına dair yeni bir okuma vaat ederken, Osmanlı’da sanatın seyrini ve&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Altı asır boyunca birçok medeniyete, inanca ve kültüre sinesinde yer açan Osmanlı coğrafyasında köklü bir birikim üzerinden zengin bir sanat anlayışı teşekkül etmiştir. Mimari, edebiyat, musiki, tezhip, minyatür, cam, çinicilik, hat, seyirlik oyun ve tiyatronun yanı sıra pek çok zanaat dalı da filiz vermiş; dokuma, halı, ahşap gibi işlemecilik mahsulü ürünlerle ülke ihtişam, işçilik ve zarafet yurdu haline gelmişti.</p>
<p>Bizi Osmanlı’nın sanat mirasıyla buluşturan bir serginin kapısını çaldık bu ay: “Şehzade’nin Sıra Dışı Dünyası: Abdülmecid Efendi” Sakıp Sabancı Müzesi’nde görebileceğiniz sergi Sultan Abdülaziz’in oğlu, son Osmanlı halifesi Abdülmecid Efendi’nin sanatına dair yeni bir okuma vaat ederken, Osmanlı’da sanatın seyrini ve gelişim rotasını da gözler önüne seriyor.</p>
<p>Fatih Sultan Mehmed’in Venedikli ressamları saraya davet ederek portresini yaptırmasıyla resim sanatı saraya girmişti. Sanat saray tarafından desteklendiği gibi şahsî icraat da teşvik edilirdi. Padişahların hemen tamamı sanata alaka göstermiş, çoğu farklı sanat dallarında bizzat eser vermiştir. Geleneksel sanatlarda “Altın Çağ” olarak adlandırılan Kanûnî döneminden sonra şehzadelerin bir zanaat öğrenmesi gelenek haline getirildi. Şehzadeler kendileri için tayin edilen lala gözetiminde askerî ve fennî ilimlerde tahsil görürken, sanat alanında da işinin ehli bir sanatkâr tarafından eğitilirlerdi.</p>
<p>Resim sanatının Türk sanatında kendine yer bulması 19. yüzyıla tarihlenir. Batılılaşma hareketlerinin hâkim olduğu dönemin kaotik ortamında Abdülmecid Efendi, iyi bir bestekâr ve ressam olan babası Sultan Abdülaziz’den etkilenmiş olmalı. Dinlediğinizde Vivaldi yahut Mozart hissiyatı uyandıran “Gondol” adlı eseri Sultan Abdülaziz bestelemiştir. Sanata düşkünlüğü oğlu Şehzade Abdülmecid’e de zuhur etmiş olacak ki o da edebiyat, hat, müzik ve resim sanatları ile yakından ilgilenmişti.</p>
<p>Şeker Ahmed Paşa, saray ressamı Stanislaw Chelebowski, Osman Hamdi, Salvatore Valeri, II. Abdülhamid’in saray ressamı Fausto Zonaro, İbrahim Çallı, Hikmet Onat, Namık İsmail, Nazmi Ziya ve Şevket Dağ, çocukluk yılları sarayda geçen Abdülmecid Efendi’nin resim dersi aldığı ve ortak çalışmalara imza attığı sanatkârlardır.1</p>
<p>Tablolarında hem sokak hayatına hem de saray ve hususi hayata dair kompozisyonlara yer veren Abdülmecid Efendi 1909 yılında kurulan Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’nin fahri başkanlığını üstlenmiş, eserleri yurt içi ve yurt dışında sergilenmiştir. Çarşı, pazar, sokak ve harem tasvirlerinin yer aldığı tabloları Batı’nın ilgisini çeken Doğu dünyasını yansıtmaktadır. Ayrıca kompozisyonlarında Osmanlı hayatına girmekte olan modern zihniyeti okumak mümkündür.</p>
<p>Bu dağarcığı hatırınızda tutarak gezdiğinizde; Abdülmecid Efendi’nin hayatı ve sanatı üzerine kurgulanan serginin size görünenden daha fazlasını fısıldayacağı kesin.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mart-2022">Derin Tarih Mart Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İDRİS BOSTAN: DENİZLERE HÂKİM OLMADAN KARALAR ELDE TUTULAMAZ</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/idris-bostan-denizlere-hakim-olmadan-karalar-elde-tutulamaz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İdris Bostan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Dec 2021 14:00:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Akdeniz]]></category>
		<category><![CDATA[Bahriye Teşkilâtı]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[II. Murad]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7728</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞANLAR: ÖZLEM KOCUKELİ ÖZBAY, MUNİSE ŞİMŞEK Bugün Osmanlı denizcilik tarihi farklı perspektiflere, sorulara ve problematiklere kapı aralayan ciddi bir çalışma sahası olsa da siz 1985 yılında, “Osmanlı Bahriye Teşkilâtı: XVII. Yüzyılda Tersâne-i Âmire” başlıklı doktora tezinizi tamamladığınızdğınızda manzara hayli farklıydı. Bu bakımdan, adeta Osmanlı denizcilik tarihinin ufkunu açan bir çalışma idi teziniz. Osmanlı denizcilik tarihinin, göz ardı edilen bir alt başlık olmaktan, pek çok akademik çalışmayla bereketlenen temel bir çalışma sahasına dönüşme sürecini nasıl açıklarsınız? Bizim ilmî mütalaalarımızda, tarih çalışmalarımızda yeni bir iddiada bulunmak kolay değildir. Osmanlı tarihi için de vaktiyle birtakım yargılamalar yapılmış ve bunlar yerleşmiş. Esasen biz de&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞANLAR: ÖZLEM KOCUKELİ ÖZBAY, MUNİSE ŞİMŞEK</strong></p>
<p>Bugün Osmanlı denizcilik tarihi farklı perspektiflere, sorulara ve problematiklere kapı aralayan ciddi bir çalışma sahası olsa da siz 1985 yılında, “Osmanlı Bahriye Teşkilâtı: XVII. Yüzyılda Tersâne-i Âmire” başlıklı doktora tezinizi tamamladığınızdğınızda manzara hayli farklıydı. Bu bakımdan, adeta Osmanlı denizcilik tarihinin ufkunu açan bir çalışma idi teziniz. Osmanlı denizcilik tarihinin, göz ardı edilen bir alt başlık olmaktan, pek çok akademik çalışmayla bereketlenen temel bir çalışma sahasına dönüşme sürecini nasıl açıklarsınız?</p>
<p>Bizim ilmî mütalaalarımızda, tarih çalışmalarımızda yeni bir iddiada bulunmak kolay değildir. Osmanlı tarihi için de vaktiyle birtakım yargılamalar yapılmış ve bunlar yerleşmiş. Esasen biz de bunlarla yetiştik. Denizcilik bu yargıların kendisini en çok gösterdiği sahalardan biri idi. Denizciliğin hangi alt başlığını konuşursanız konuşun, mutlaka oradaki olumsuzluklara vurgu yapıldığını görürsünüz. “Türkler denizcilik nedir bilmezler. Denizci değildirler; çünkü Orta Asya kökenlidirler. Kara devletidirler…” Kara devleti oldukları doğru ama eksik. Padişahlar karaların sultanı olduklarını söyledikleri gibi hemen yanında denizlerin hakanı olduklarını da ilave ederler. Osmanlı sadece kara devleti ise, o halde padişahlar kendilerini neden “Sultanü’l-berreyn ve hakanü’l-bahreyn” diye tanımladılar? En erken dönemdeki padişahlardan itibaren bu tanımlama mevcut. II. Murad’da dahi var. Fatih Sultan Mehmed ise bunu hak ederek kullanan padişah. Bunun bile bir fikir vermesi lazım ama üzerinde hiç düşünülmemiş maalesef.</p>
<p>Denizcilik tarihi sadece bizde değil, Batı’da da ciddi anlamda çalışılıyor artık. Sempozyumlarda, kitap ve makalelerimdeki vurgularım yavaş yavaş araştırmalarda ve yapılan tezlerde karşılık buluyor, dile getiriliyor. Hatta “Osmanlı Akdenizi” başlıklı makale yazanlar bile oldu. Fakat önceki zamanlarda Osmanlı’yı Akdeniz’e dâhil bile etmezlerdi. Bizde ise bir hamaset vardı: “Akdeniz bir Türk gölü”. İşte bizdeki bu ifrat ve tefrit meselesi ilmî kriterlerle örtüşmemektedir. Taraf tutmayan bir tarihçiliğe ihtiyaç var. Taraf tutmamakla kastettiğim; nötr, hiç hissî tarafı, fikrî altyapısı olmayan bir yaklaşım da değil. Tarihi çarpıtmamak ve ideolojisine alet etmemek suretiyle, doğru bilgiler neyse, makul ölçülerle tarihin kendi metotlarıyla ortaya konulmasıdır. Bunu bize öğreten, üzerine kitaplar yazan Batılılar kendileri bu prensiplere riayet etmediler. Bizim entelektüelimiz, ilim adamlarımız, bu işi meslek edinmiş, mesele edinmiş bazı hocalarımız da bunu görmediler. Türkiye’nin entelektüel kimliğinin tam olarak oluşmaması veya tamamen ideolojik olarak bölünüp parçalanması da bununla alakalı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-2021">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Santo Stefano Tarikatı’nın Osmanlı Sularındaki Korsanlık Faaliyetleri</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/santo-stefano-tarikatinin-osmanli-sularindaki-korsanlik-faaliyetleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mikail Acıpınar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Dec 2021 13:18:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[Floransa]]></category>
		<category><![CDATA[Galata]]></category>
		<category><![CDATA[Maringhi]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7717</guid>

					<description><![CDATA[Floransa ve Osmanlı arşivleri, Osmanlı-Floransa ticarî ilişkileri ve denizcilik faaliyetleri bakımından yeterli düzeyde bilgi ihtiva ediyor mu? Ulaştığınız vesikalardan edindiğiniz genel intiba nedir? Öncelikle belirtmek gerekir ki Osmanlı-Floransa ticarî ilişkilerine ışık tutan Floransa arşiv vesikalarının önemli bir kısmı 15. yüzyılın ikinci yarısına aittir. Çünkü bu tarihler, artık Floransalı tüccarların ve baylos adı verilen resmî temsilcilerinin İstanbul merkezli ticarî ve diplomatik faaliyetlerinin yoğunluk kazanmaya başladığı döneme tekabül eder. Şüphesiz bu dönemde İstanbul ve Bursa gibi merkezlerde ticaretle meşgul olan çok sayıda Floransalı tüccar vardı. Özellikle Floransa’daki tekstil endüstrisinin ihtiyacı olan ham ipek ticaretiyle uğraşan bu kimselerin Osmanlı topraklarındaki ikametleri boyunca tuttukları&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Floransa ve Osmanlı arşivleri, Osmanlı-Floransa ticarî ilişkileri ve denizcilik faaliyetleri bakımından yeterli düzeyde bilgi ihtiva ediyor mu? Ulaştığınız vesikalardan edindiğiniz genel intiba nedir?</p>
<p>Öncelikle belirtmek gerekir ki Osmanlı-Floransa ticarî ilişkilerine ışık tutan Floransa arşiv vesikalarının önemli bir kısmı 15. yüzyılın ikinci yarısına aittir. Çünkü bu tarihler, artık Floransalı tüccarların ve baylos adı verilen resmî temsilcilerinin İstanbul merkezli ticarî ve diplomatik faaliyetlerinin yoğunluk kazanmaya başladığı döneme tekabül eder. Şüphesiz bu dönemde İstanbul ve Bursa gibi merkezlerde ticaretle meşgul olan çok sayıda Floransalı tüccar vardı. Özellikle Floransa’daki tekstil endüstrisinin ihtiyacı olan ham ipek ticaretiyle uğraşan bu kimselerin Osmanlı topraklarındaki ikametleri boyunca tuttuklar<em>ı libro dei conti </em>denilen hesap defterleri, iki ülke arasında gerçekleşen ticarete ilişkin eşsiz kıymette bilgiler içermektedir. Sadece bunlar değil, Osmanlı ülkesindeki ticaret üzerine bazı bilgiler de<em> copie di conti, memoriale ve ricordanze</em>’lerde kaydedilmiş çeşitli yazışmalarda yer almaktadır. Mesela Bartolomeo di Piero Guanti’nin 1484-88 yıllarında Bursa’da tutmuş olduğu bir kayıt örneğinde olduğu gibi, başka türlü birtakım hesap kayıtları da vardır. Floransalı Guanti ailesi, 15. yüzyılın ikinci yarısında yaklaşık 50 atölyenin bulunduğu d’Oltrarno semtinde Yün Loncası çalıştıran birçok Floransalı aileden yalnızca biri idi. Bartolomeo da Bursa’da bu aileye mensup bir temsilci olarak ticaret yapıyordu.</p>
<p>Diğer bir örnek olarak, 16. yüzyılın başlarında Galata’da ikamet eden Floransalı tüccar Giovanni di Francesco Maringhi’nin Floransa’nın önde gelen tüccar aileleriyle ve Bursa’daki Floransalı ticaret temsilcileriyle gerçekleştirdiği yazışmalar ya da mektuplaşmalar da, İstanbul ve Bursa’daki ticarî faaliyetler hakkında çok mühim bilgiler ihtiva etmektedir. Maringhi’ye ait bu mektuplar çok sayıda çalışmaya konu olduğu gibi İngilizce olarak da yayınlanmıştır. Ancak burada bahsettiğimiz defterlerin ve mektupların kullanılabilmesi ayrı bir uzmanlık gerektirmektedir. Çünkü dönemin arşiv dili ve ıstılahları yabancı araştırmacıların önündeki en büyük engel olarak durmaktadır.</p>
<p>Aynı konu bağlamında Türk arşivlerindeki yegâne bilgiler Bursa mahkeme kayıtlarında yer almaktadır. Fatih Sultan Mehmed dönemine kadar giden bu kayıtlarda Floransalı tüccarların Bursa mahkemesine yansıyan davaları da onların hangi ürünlerin ticaretiyle meşgul oldukları, kimlerle bağlantı kurdukları ve ticaret usullerine dair Floransa arşiv belgelerini tamamlayan, hatta zaman zaman daha teferruatlı bilgiler içermektedir. Sırası gelmişken, aynı arşivlerin az da olsa ticaret amacıyla Floransa’ya giden Türk tüccarlardan bahsetmeleri de vurgulanması gereken bir husustur. Pek tabii Bursa mahkeme kayıtları dışında erken dönem kaynakları bakımından kısıtlı olan Osmanlı arşivi bu konuda yok denecek kadar az kayıt barındırmaktadır. Bunda Floransalı tüccarların davalarına bakan Galata mahkeme defterlerinin erken dönemlerine ait kısımlarının günümüze ulaşamamış olması da mühim bir etkendir. Hiç şüphe yok ki bugün elimizde olsalar bu kayıtlar bize Bursa kadı sicillerinden daha zengin bilgiler sunacaktı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-2021">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fatih’in ‘Konstantiniyye’si Nasıl ‘İstanbul’ Oldu?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/oteki-osmanli/fatihin-konstantiniyyesi-nasil-istanbul-oldu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Nermin Taylan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Nov 2021 06:50:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öteki Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Byzantion]]></category>
		<category><![CDATA[Byzas]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[Konstantiniyye]]></category>
		<category><![CDATA[Megara]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7545</guid>

					<description><![CDATA[Yenikapı’da bulunan kalıntılardan anlaşıldığına göre tarihi 8500 yıl önceye dayanan şehir, kaynaklara göre MÖ 667 yılında Antik Yunanistan’daki Megara’dan gelen Yunan yerleşimciler tarafından kurulmuştur. İstanbul’un ilk yerleşimcileri olan bu koloni şehirlerine kralları Byzas şerefine “Byzantion” yani Byzas’ın şehri ismini vermişlerdi. Yüzyıllar boyunca bu şekilde anılan şehir, 330 yılında Roma İmparatorluğu’nun yeni başkenti ilan edilince Latince “Yeni Roma” mânasına gelen “Neva Roma” diye anılmaya başlandı. 337 yılında, şehri dört başı mamur bir şekilde imar eden ve adeta İstanbul’u İstanbul yapan Büyük Konstantin ölünce, bu defa, onun şerefine “Konstantin’in şehri” mânasına gelen “Konstantinopolis” ismi kullanılmıştır. Mirace’l-Bahreyn diye isimlendirilen ve her milletin sahip&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yenikapı’da bulunan kalıntılardan anlaşıldığına göre tarihi 8500 yıl önceye dayanan şehir, kaynaklara göre MÖ 667 yılında Antik Yunanistan’daki Megara’dan gelen Yunan yerleşimciler tarafından kurulmuştur. İstanbul’un ilk yerleşimcileri olan bu koloni şehirlerine kralları Byzas şerefine “Byzantion” yani Byzas’ın şehri ismini vermişlerdi. Yüzyıllar boyunca bu şekilde anılan şehir, 330 yılında Roma İmparatorluğu’nun yeni başkenti ilan edilince Latince “Yeni Roma” mânasına gelen “Neva Roma” diye anılmaya başlandı. 337 yılında, şehri dört başı mamur bir şekilde imar eden ve adeta İstanbul’u İstanbul yapan Büyük Konstantin ölünce, bu defa, onun şerefine “Konstantin’in şehri” mânasına gelen “Konstantinopolis” ismi kullanılmıştır.</p>
<p>Mirace’l-Bahreyn diye isimlendirilen ve her milletin sahip olmak uğruna seferler düzenlediği şehrin adı bundan sonra Konstantinopolis olarak kaldı. Bizans İmparatorluğu döneminde ve fetihten sonra Osmanlılar tarafından da bu isimle anıldı. Gerek padişah makamından yazılan fermanlarda, gerek uluslararası yazışmalarda, gerekse paraların üstünde isim “Konstantiniyye” olarak tescillendi. Fethin hemen ardından şehrin en büyük kilisesini camiye çeviren, fetih ganimetinden Mekke şerifine pay gönderen, vaad edilmiş bu toprakları İslâm beldesi yapma gayesiyle imar faaliyetlerine girişen Fatih Sultan Mehmed bu şehre Konstantiniyye demekten hiç gocunmadı. Aksine, bu ismi kullanmayı “ben diyar-ı Rum kayzeriyim” hükmünün bir devamı olarak gördü. Çünkü Konstantiniyye’nin yani Avrupa’nın en büyüğünün makamında artık o vardı ve dahi en büyükten daha büyük olduğunu, fermanlarının altına “be makam-ı Konstantiniyye” diye şerh düşerken tescillemiş oluyordu.</p>
<p>Fatih’in bu tercihine rağmen hem kendi döneminde hem de sonraki yıllarda şehrin ismine yönelik bazı tartışmalar tezahür etti. Esasında burası fetihten sonra pek çok isimle anılmış; kimi isimler halk tarafından kullanılırken, bir kısmı da resmî yazışmalarda karşımıza çıkmaktadır. Bazıları meşhur olup yaygınlaşmış, bazıları unutulup satır aralarında kalmıştır.</p>
<p>Padişahlar arasında III. Mustafa ve III. Selim hariç İstanbul’un ismine müdahale eden olmadı. Osmanlı arşivlerinde de görüldüğü üzere III. Mustafa darphanede basılan paraların üzerine Konstantiniyye değil, İslambol yazılmasını istemiş; kendi el yazısıyla kaleme aldığı hatt-ı hümayunlarda ise “Kanunu kadime muhalif değil ise Konstantiniyye yazılmaya” diye not düşmüştü. Bizzat el yazısıyla sadrazama verdiği emirden sonra paraların üzerinde ve devlet yazışmalarında Konstantiniyye yerine İslambol adı kullanılmıştır. III. Selim ise oldukça sıkıntılı bir dönemde tahta geçmesine rağmen şehirdeki hayatın İslâmî kurallara uygun olması için bir dizi “Beyaz Üzerine Hatt-ı Hümayun” yayınlamış, bu el yazılarında şehre tümüyle “İslambol” demiştir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasim-2021">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Orhan Camii Kütüphane, Mısrî Dergâhı Spor Salonu Olsun”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/oteki-osmanli/orhan-camii-kutuphane-misri-dergahi-spor-salonu-olsun/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hasan Basri Öcalan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Sep 2021 04:10:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öteki Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya-i Kebir]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Hakkı Bursevî]]></category>
		<category><![CDATA[Lâmîî Çelebi Camii]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7352</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı ve İslâm mirası reddedildiğinden Türkiye’de 1920-30’lu yıllardan itibaren tarihî eserlere karşı bir vurdumduymazlık başladı. Din ve dinî kurumlarla ilişkisini paranteze alan yeni devlet cami, tekke, medrese gibi tarihî binaları ya ihmal ederek yıkılmaya terk etmiş ya da farklı amaçlarla kullanılmak üzere birçoğunu genç Cumhuriyet’in ideallerini gerçekleştirmek isteyen kurum ve kuruluşlara tahsis etmiştir. Bunun en bariz örneği, İstanbul’un fethinin sembolü olan ve Fatih Sultan Mehmed Han tarafından cami olarak vakfedilen Ayasofya Camii’dir. Vakfiyesinde “amaçları dışında kullananların ebedî olarak cehennemde kalmaları” gibi beddua cümleleri bulunmasına rağmen, 1934’te müzeye dönüştürülmüştür. Nihayet 2020’de bu hatadan dönüldü ve “Ayasofya-i Kebîr Camii Şerifi” namıyla aslına&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı ve İslâm mirası reddedildiğinden Türkiye’de 1920-30’lu yıllardan itibaren tarihî eserlere karşı bir vurdumduymazlık başladı. Din ve dinî kurumlarla ilişkisini paranteze alan yeni devlet cami, tekke, medrese gibi tarihî binaları ya ihmal ederek yıkılmaya terk etmiş ya da farklı amaçlarla kullanılmak üzere birçoğunu genç Cumhuriyet’in ideallerini gerçekleştirmek isteyen kurum ve kuruluşlara tahsis etmiştir. Bunun en bariz örneği, İstanbul’un fethinin sembolü olan ve Fatih Sultan Mehmed Han tarafından cami olarak vakfedilen Ayasofya Camii’dir. Vakfiyesinde “amaçları dışında kullananların ebedî olarak cehennemde kalmaları” gibi beddua cümleleri bulunmasına rağmen, 1934’te müzeye dönüştürülmüştür. Nihayet 2020’de bu hatadan dönüldü ve “Ayasofya-i Kebîr Camii Şerifi” namıyla aslına döndürülerek “felakete” değil rahmete vesile oldu.</p>
<p>1326’dan itibaren cami, mescid, tekke, mektep, medrese, han, hamam, imaret ve türbelerle donatılan Bursa da hoyratlıktan nasibini aldı. Ne yazık ki bu eserlerin büyük bir kısmı 20. yüzyıla ulaştığı halde özellikle 1930’lu yıllardan itibaren harap halde olanların yıkılmasına göz yumulurken, sağlam olanların da amaçları dışında kullanılması yoluna gidildi. Oysa bunlar birer vakıf eseridir ve hemen hepsinin vakfiyesinde Ayasofya Camii vakfiyesindekine benzer beddua cümleleri yer almaktadır.</p>
<p>Tarihî eserlerin başka amaçlarla kullanılmasında halkevlerinin payı büyüktü. 1932’de farklı şehirlerde açılan ve genç Cumhuriyet’in ideolojisini her kesime yayma amacına hizmet eden bu merkezlerde müzik, tiyatro, bale kursları verilmiş; bazılarında tarih, dil, kültür şubeleri açılmış, kitap ve dergiler yayımlanmıştır. Bu süreçte tarihî eserlerin bazı bölümleri bu kurumlara tahsis edilerek farklı amaçlarla kullanılmıştır. Bursa’da bunun birçok örneği mevcuttur. Bugün cami olarak kullanılan İsmail Hakkı Bursevî Dergâhı’nın tevhidhânesi bir dönem spor salonu olarak kullanılmış, Lâmiî Çelebi Camii ve Karabaş Dergâhı da halkevi tarafından idman yurdu yapılmıştır.</p>
<p>Asıl saygısızlık Bursa’daki Orhan Camii’nde yapılmıştır. Orhan Gazi tarafından hisar dışında yaptırılan bu ilk cami, Osmanlı’nın ilk selatin camisi, ayrıca ilk ters T planlı camidir. Yapıldığı tarihten itibaren minaresinden ezan, kubbelerinden Kur’an sesi eksik olmayan Orhan Camii’nin vakfiyesinde, onu amacı dışında kullananlar için ağır ifadeler sarf edilmişse de Bursa Halkevi bu kadim mabedin millî kütüphane yapılmasını istemiştir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2021">Derin Tarih Eylül Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Irkçı Sırplar Fatih Sultan Mehmed’in Mirasını Yok Sayıyor</title>
		<link>https://www.derintarih.com/gundem/irkci-sirplar-fatih-sultan-mehmedin-mirasini-yok-sayiyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[H. Yıldırım Ağanoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Aug 2021 06:45:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gündem]]></category>
		<category><![CDATA[Bosna-Hersek]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<category><![CDATA[Priboy]]></category>
		<category><![CDATA[Priyepolye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7227</guid>

					<description><![CDATA[Günümüzde Sırbistan’ın hâkimiyetinde bulunan, Bosna-Hersek sınırındaki Sancak topraklarının güzel şehri Priyepolye’nin (Prijepolje) içinden Lim nehri geçer. Üzerindeki ilk köprü Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırılmış, stratejik bir noktada inşa edildiği için de Bosna’ya ulaşmada mühim bir geçiş noktası teşkil etmiştir. Osmanlılar Rumeli’nin fethine 1352 yılında Gelibolu’daki Çimpe Kalesi’ni alarak başladılar. Edirne, Üsküp, Selanik, Sofya, Priştine gibi şehirlerin fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed döneminde 1463 yılında Bosna’nın fethi gerçekleşti. Fatih ordusuyla Bosna’ya giderken Priyepolye’deki Lim nehri üzerinden geçmişti. O sırada dubalardan oluşan geçici bir köprü kuruldu. Fetih müyesser olduktan sonra ordu, aynı köprüyü kullanarak geri döndü. Priyepolye o zamanlar küçük bir köy&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Günümüzde Sırbistan’ın hâkimiyetinde bulunan, Bosna-Hersek sınırındaki Sancak topraklarının güzel şehri Priyepolye’nin (Prijepolje) içinden Lim nehri geçer. Üzerindeki ilk köprü Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırılmış, stratejik bir noktada inşa edildiği için de Bosna’ya ulaşmada mühim bir geçiş noktası teşkil etmiştir.</p>
<p>Osmanlılar Rumeli’nin fethine 1352 yılında Gelibolu’daki Çimpe Kalesi’ni alarak başladılar. Edirne, Üsküp, Selanik, Sofya, Priştine gibi şehirlerin fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed döneminde 1463 yılında Bosna’nın fethi gerçekleşti. Fatih ordusuyla Bosna’ya giderken Priyepolye’deki Lim nehri üzerinden geçmişti. O sırada dubalardan oluşan geçici bir köprü kuruldu. Fetih müyesser olduktan sonra ordu, aynı köprüyü kullanarak geri döndü. Priyepolye o zamanlar küçük bir köy olduğundan, Osmanlı idaresinin burada tam olarak 1465 yılında tesis edildiği bilinmektedir.</p>
<p>Sonraki yıllarda önce nahiye, sonra kaza merkezi olur; idarî olarak Hersek vilayetine bağlanır. Osmanlı belgelerinde kazanın ismi 16. yüzyılda Prepolye iken, son asırlarda Prepol imlasıyla geçmektedir. Hersek vilayeti ise 1469 yılında kurulmuş ve Bosna sancağına bağlanmıştır. Tamamen kontrol altına alınması 1483 yılına kadar sürmüştür. Fatih Sultan Mehmed döneminde bir namazgâh yapılmış, 16. yüzyıla gelindiğinde Priyepolye artık Müslüman ağırlıklı bir yerleşim merkezine dönmüş ve bir kadılık merkezi olmuştur. Kasabada ilk olarak Hacı Abdurrahman Camii (1540) inşa edilir; ancak günümüze ulaşmamıştır. Bundan sonra yapılan cami ise yazımıza konu olan köprüyü koruyan askerler için yapılan ve içinde halen ibadet edilen İbrahim Paşa Camii’dir (1572).</p>
<p>Lim nehri üzerinde kalıcı bir köprünün ne zaman inşa edildiği tam olarak bilinmese de eldeki verilere göre 1469’a tarihlendiği tahmin edilmektedir. Yine Osmanlı arşivinde bulunan tahrir defterlerinde 1477’de Lim nehri üzerinde geçişin bir tekne ile sağlandığı ve tekneyi işletenin vermesi gereken vergi miktarı kayıtlıdır. Buradan, bu tarihte bir tekne varsa, mevcut köprünün bir sebeple yıkıldığı sonucunu çıkarabiliriz. Köprüyü Fatih Sultan Mehmed’in yaptırdığı birçok Osmanlı belgesinde geçtiği gibi, Priboy yakınlarındaki Banja Manastırı’nda muhafaza edilen tarihî bir defter de bu bilgiyi doğrulamaktadır.</p>
<p>Osmanlı bölgeyi kaybettikten sonra, 1. Dünya Savaşı’nda yıkılmış, Yugoslavya Krallığı döneminde tekrar yapılmıştı. Avrupa’yı kasıp kavuran 2. Dünya Savaşı’nda bir kez daha yıkıldı ve savaş sonrasında betonarme olarak yapıldı. Ancak yıpranması ve tehlike arz etmesi yüzünden birkaç sene önce yıkılıp yeniden inşa edildi. Son inşanın ardından, Priyepolye Belediyesi Günü kutlamalarının bir parçası olarak 6 Temmuz 2021’de törenle hizmete açıldı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-agustos-2021">Derin Tarih Ağustos Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Casusları Cem Sultan’ın Peşinde</title>
		<link>https://www.derintarih.com/mercek/osmanli-casuslari-cem-sultanin-pesinde/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ersin Kırca]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Jun 2021 07:57:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mercek]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[Karamanî Mehmed Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Savoie Dükü]]></category>
		<category><![CDATA[Şehzade Bayezid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7149</guid>

					<description><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed 3 Mayıs 1481’de Gebze yakınlarında vefat edince Sadrazam Karamanî Mehmed Paşa, hem Şehzade Bayezid’e hem de Cem Sultan’a ayrı ayrı haberciler gönderdi. Fakat Cem Sultan’a giden ulak, Şehzade Bayezid’in kayınpederi olan Anadolu Beylerbeyi Sinan Paşa tarafından yakalanarak öldürüldü. Böylece tahta, haberi daha erken alan Şehzade Bayezid geçmiş, payitahta gelmesi engellenen Cem Sultan’a ise mücadeleden başka seçenek kalmamıştı. Mayıs 1481’de başlayan bu mücadele iki kardeşi defalarca savaş meydanına sürüklediği gibi Cem Sultan’ın Rodos Şövalyeleri’nin eline geçmesiyle birlikte uluslararası bir krize dönüştü. Rodos Şövalyeleri tarafından daha sonra papaya verilen Cem Sultan Avrupalı devletlerin elinde Osmanlı’ya karşı güçlü bir kozdu&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Fatih Sultan Mehmed 3 Mayıs 1481’de Gebze yakınlarında vefat edince Sadrazam Karamanî Mehmed Paşa, hem Şehzade Bayezid’e hem de Cem Sultan’a ayrı ayrı haberciler gönderdi. Fakat Cem Sultan’a giden ulak, Şehzade Bayezid’in kayınpederi olan Anadolu Beylerbeyi Sinan Paşa tarafından yakalanarak öldürüldü. Böylece tahta, haberi daha erken alan Şehzade Bayezid geçmiş, payitahta gelmesi engellenen Cem Sultan’a ise mücadeleden başka seçenek kalmamıştı.</p>
<p>Mayıs 1481’de başlayan bu mücadele iki kardeşi defalarca savaş meydanına sürüklediği gibi Cem Sultan’ın Rodos Şövalyeleri’nin eline geçmesiyle birlikte uluslararası bir krize dönüştü. Rodos Şövalyeleri tarafından daha sonra papaya verilen Cem Sultan Avrupalı devletlerin elinde Osmanlı’ya karşı güçlü bir kozdu ve 24 Şubat 1495’te vefat edinceye kadar da bu şekilde kullanıldı. Cem Sultan açısından oldukça ıstıraplı geçen sürgün hayatı Osmanlı Devleti için de büyük bir problemdi. Bu süreçte Cem Sultan birkaç defa kaçmaya teşebbüs ettiyse de bu girişimleri Rodos Şövalyeleri tarafından önlenmiştir. Çünkü Cem Sultan’ın yeniden taht kavgasına girişmemesi için Sultan II. Bayezid, aralarındaki anlaşmaya binaen Rodos Şövalyeleri’ne her yıl 40 bin düka tazminat ödüyordu. Cem’in hayatta olup olmadığından emin olmalıydı; aksi takdirde boş yere para ödenmiş olurdu. Bu nedenle, durumu hakkında resmî ve gayrıresmî yollardan bilgi topluyor; Rodos Şövalyeleri, Fransa Kralı, Savoie Dükü ve Papa ile görüşme ve anlaşmalar yapmak üzere elçiler gönderiyordu.</p>
<p>Kaynaklardan tespit edebildiğimiz kadarıyla İsmail Bey, Hüseyin Bey ve Rericho isimli Rum bir elçi farklı tarihlerde Fransa tarafına gönderildi. İsmail Bey elinde padişahın namesi olduğu halde önce Floransa Kralı Lorenzo de Medici ile görüşmek üzere Floransa’ya geldi; Lorenzo’nun Fransa’da Savoie Dükü ile birlikte olduğu haberini alınca da Savoie’ya geçti. Dük ile görüşmekle beraber burada bulunan Rodos Şövalyeleri tarafından gözetim altında tutuldu, daha sonra saç ve sakalı kesilip Hıristiyan kıyafetleri giydirilerek Rodos’a getirildi. Burada da bir müddet gözetim altında tutulan İsmail Bey, padişahın isteği üzerine serbest bırakılarak İstanbul’a döndü. Yaklaşık dört buçuk yıl süren bu maceralı yolculuğun ardından padişaha sunduğu raporunda Cem Sultan’ın Fransa’da Bourganeuf hisarında tutulduğunu, Fransa’ya gidip gelen dayısının oğulları aracılığı ile Cem Sultan hakkında bilgi edindiğini bildirmiştir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2021">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Demir Kiliseyi Eritip Yunan Heykeli Yapmak</title>
		<link>https://www.derintarih.com/yakin-tarih/demir-kiliseyi-eritip-yunan-heykeli-yapmak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Metin Taha Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Jun 2021 07:30:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Balat]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[Fener]]></category>
		<category><![CDATA[Haliç]]></category>
		<category><![CDATA[papazhane]]></category>
		<category><![CDATA[Stefan Bogoridi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7140</guid>

					<description><![CDATA[Yolu düşenler bilir. Balat’tan Fener’e giderken Haliç’in kıyısında, inci gibi parlayan ihtişamlı bir yapı vardır. Bu yapı; mimari ve üslup özellikleri, cephesindeki bezemeleri, dik saçakları, ters duran heykellere benzeyen küçük kuleleri ve bunların üstünde keskin hatlı çan kulesiyle gotik batı kiliselerine benzer. Bu göz alıcı eser Fener Rum Patrikhanesi’nden bağımsız bir Bulgar Kilisesi hayaliyle tam da patrikhanenin yanı başına “dikkatlice yerleştirilen” Sveti Stefan Kilisesidir. Demir Kilise olarak şöhret bulan mabedin hikayesi, Prens Stefan Bogoridi’nin eski evinin arsasını Bulgar cemaatine bağışlaması ve Osmanlı Devleti’nin de buraya bir papazhane yapılmasına müsaade etmesiyle başlar. O zamanlar Fatih Sultan Mehmed’in, fetihten sonra İstanbul’da yeni&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yolu düşenler bilir. Balat’tan Fener’e giderken Haliç’in kıyısında, inci gibi parlayan ihtişamlı bir yapı vardır. Bu yapı; mimari ve üslup özellikleri, cephesindeki bezemeleri, dik saçakları, ters duran heykellere benzeyen küçük kuleleri ve bunların üstünde keskin hatlı çan kulesiyle gotik batı kiliselerine benzer. Bu göz alıcı eser Fener Rum Patrikhanesi’nden bağımsız bir Bulgar Kilisesi hayaliyle tam da patrikhanenin yanı başına “dikkatlice yerleştirilen” Sveti Stefan Kilisesidir. Demir Kilise olarak şöhret bulan mabedin hikayesi, Prens Stefan Bogoridi’nin eski evinin arsasını Bulgar cemaatine bağışlaması ve Osmanlı Devleti’nin de buraya bir papazhane yapılmasına müsaade etmesiyle başlar.</p>
<p>O zamanlar Fatih Sultan Mehmed’in, fetihten sonra İstanbul’da yeni bir Yahudi ya da Hıristiyan mabedi inşa etmeyi yasaklaması nedeniyle kilise yapmak mümkün değildi. Bu yüzden Fener Rum Patrikhanesi’nin tahakkümünden kurtulmak isteyen Bulgarlar kilise yapamadıklarından -Sadaretin de akıl vermesiyle- Fatih’in hükmünü çiğnemeyen bir formül geliştirerek papazhane yapmaya karar verdiler. 18 Ağustos 1849’da, arsayı bağışlayan Stefan Bogoridi’nin de katılımıyla papazhanenin temeli kazılmaya başladı. Seneler süren çalışmaya rağmen dört başı mamur bir eser ortaya çıkarılamadı. Bunun bir sebebi Haliç’in zemininin bu türden inşaatlara müsaade etmemesiydi. Diğeri ise yapılacak binanın gerçek bir kilise olmamasıydı. En nihayetinde bir papazhane için daha fazla gayrete gerek yoktu. Hem Rum Patrikhanesi de baskılarının şiddetini arttırdı. Neredeyse bütün Bulgarlar sindirilmiş, direnenler ya öldürülmüş ya da ağır şartlarda hapse mahkum edilmişti. Hatta Bulgar Metropolit Hilaryon Makaryopolski Aynaroz’da hapsedildi ve ağır işkencelere maruz kaldı. Ancak bu esaretin sonunda Makaryopolski Bulgarlar tarafından büyük bir önder olarak görülmeye başlandı ve Rum Patrikhanesine karşı isyan bayrağını çekti. 1860’ın Paskalya Ayini’nde sıra Rum Patriği’nin adının zikredilmesine geldiğinde Ortodoks Bulgarların “Patriği anma! Sultanı an!” tezahüratları arasında Hilaryon önce Sultan Abdülmecid’in adını andı sonra da patriğin yerine eski Bulgar piskoposların adlarını sıraladı. Bu Rum Patrikhanesini hiçe sayan ilk mühim adımdı.</p>
<p>On yıl sonra hem İstanbul’da yaşayan Bulgarlar hem de Fener Rum Patrikhanesi için bir başka mühim gelişme yaşandı. Sultan Abdülaziz’in 28 Şubat 1870 tarihli fermanı ile İstanbul’da bir Eksarhhane kurulması mümkün oldu. Bu ferman on yıl içinde ikinci şamarı yiyen Rumlar için ağır bir hezimet, onların tahakkümünden ayrılmak için mücadele eden Bulgarlar içinse hem büyük bir galibiyet hem de bağımsız kiliseleri için bizzat sultan tarafından verilmiş bir işaretti.</p>
<p><strong> </strong><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2021">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>III. Selim Islahat Projesini Bu Tabloya Gizlemiş</title>
		<link>https://www.derintarih.com/oteki-tarih/iii-selim-islahat-projesini-bu-tabloya-gizlemis/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ömer Faruk Deliktaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Apr 2021 06:27:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öteki Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[I. Abdülhamid]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Roma]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan III. Selim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6914</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı hükümdarlarının kendi portrelerini yaptırma geleneği Fatih Sultan Mehmed ile başlar. Sultan Mehmed’in önceki Türk hükümdarlarından ayrıldığı, eski tabirle “vasf-ı mümeyyiz”i olduğu bazı durumlar vardı. Bunun en tipik misali, artık bir cihan imparatoru gibi davranıyor oluşuydu. Fatih antik dönem veya çağdaşı krallar gibi sikkeler, madalyonlar, portreler yaptırıyor; kendisini dünyaya hem İslâm halifesi hem de Roma’nın yeni vârisi olarak tanıtıyordu. Bunun için İtalya’dan ressamlar getirtmiş ve onlara bol ihsanlarda bulunmuş; Gentile Bellini’ye de 1480 yılında meşhur portresini yaptırmıştı. Fatih’in açmış olduğu bu kapı 18. yüzyılda kemâl noktasına ulaşacaktır. Yüzyılın sonunda Osmanlı tahtına çıkacak olan Sultan III. Selim, devrinin meşakkatli hadiseleri dışında&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı hükümdarlarının kendi portrelerini yaptırma geleneği Fatih Sultan Mehmed ile başlar. Sultan Mehmed’in önceki Türk hükümdarlarından ayrıldığı, eski tabirle “vasf-ı mümeyyiz”i olduğu bazı durumlar vardı. Bunun en tipik misali, artık bir cihan imparatoru gibi davranıyor oluşuydu. Fatih antik dönem veya çağdaşı krallar gibi sikkeler, madalyonlar, portreler yaptırıyor; kendisini dünyaya hem İslâm halifesi hem de Roma’nın yeni vârisi olarak tanıtıyordu. Bunun için İtalya’dan ressamlar getirtmiş ve onlara bol ihsanlarda bulunmuş; Gentile Bellini’ye de 1480 yılında meşhur portresini yaptırmıştı.</p>
<p>Fatih’in açmış olduğu bu kapı 18. yüzyılda kemâl noktasına ulaşacaktır. Yüzyılın sonunda Osmanlı tahtına çıkacak olan Sultan III. Selim, devrinin meşakkatli hadiseleri dışında sanata kabiliyeti ve düşkünlüğüyle tanınacaktı.</p>
<p>III. Selim Hanedân-ı Âl-i Osman’da 40 yıl aradan sonra dünyaya gelen ilk erkek şehzade olması hasebiyle babası ve amcası tarafından büyük bir ihtimam ile yetiştirildi. Babası III. Mustafa’nın münecciminin yaptığı hesaba göre eşref vaktinde dünyayı teşrif eden şehzadenin, ismini aldığı ceddi Yavuz Sultan Selim gibi olması beklendi. Ancak o, çok daha nahif ve hassas bir padişah olacağının sinyallerini çocuk yaşta veriyordu. Amcası Sultan I. Abdülhamid’in vefatından sonra 1789’da tahta çıkmış ve 1807’deki isyan ile şehit edilmişti. Saltanatı müddetince musikiyle alakadar olmuş, Türk musikisinin en büyük bestekârları arasında yer almıştı. Sanatla iştigal etmekle kalmamış, etrafındaki birçok sanatkârı desteklemişti. Günümüze ulaşan 104 bestesi bulunmaktadır; ayrıca en meşhuru “Sûzidilârâ” olan ihdas ettiği nice makamları miras bırakmıştı.</p>
<p>Sultan III. Selim Han aynı zamanda en çok resmi yapılan padişahtır. Hem yerli hem de yabancı ressamlar tarafından onlarca kez resmedilmiş, önceki padişahların aksine resimlerini Avrupa’da da dağıttırmıştı. En meşhurlarından biri, Konstantin Kapıdağlı tarafından 1803 tarihinde yağlıboya tablo olarak yapılanıdır. Sultan Selim bu resimde askerî kıyafetle veya yarım boy portre olarak değil, sedirde elinde tesbih ve etrafındaki şahsî eşyalarıyla tasvir edilmiştir.</p>
<p>Bu portre saray hayatına getirmiş olduğu bir başka yeniliğin de misalidir. Artık Harem veya Topkapı Sarayı’nın farklı kısımlarına padişah portreleri asılacaktır. Orijinali Dolmabahçe Sarayı bünyesindeki Resim Müzesi’nde yer alan, Topkapı Sarayı duvarlarını süsleyen bu gösterişli ama bir o kadar da samimi portrede, bazı ayrıntılar dikkat çekicidir. Mesela Sultan III. Selim’in başucunda yer alan kitaplar alelâde yerleştirilmiş kitaplar değildir. Bunlar arasında neler var, bir bakalım:</p>
<p>Sol kısımda, üstte <em>Mushaf-ı Şerîf</em>, <em>Şifâ-i Şerîf</em>, <em>Fetâvâ</em>, <em>Kânunnâme</em>, <em>Montecuccoli Sanayi-i Harb</em>, <em>Vauban </em>görülmektedir. Sağ kısımda yine üstten başlayarak <em>Siyer-i Veysî</em>, <em>Divan-ı Nâbi</em>, <em>Cihannümâ</em>, <em>Tarih-i Naîmâ</em>, <em>Tarih-i Râşid</em>, <em>Atlas-ı Kebîr</em>’i görmekteyiz.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-nisan-2021">Derin Tarih Nisan Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kafkasya’daki Rusya-İran Düellosunun Kurbanı: Karabağ</title>
		<link>https://www.derintarih.com/sifir-noktasi/kafkasyadaki-rusya-iran-duellosunun-kurbani-karabag/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Poyraz]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Dec 2020 06:06:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sıfır Noktası]]></category>
		<category><![CDATA[19. yüzyıl]]></category>
		<category><![CDATA[Altınorda Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[Kazan Hanlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Rus Çarlığı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6577</guid>

					<description><![CDATA[19. yüzyıla girerken özellikle Doğu’da mühim coğrafî ve sosyolojik değişiklikler meydana gelmiş; günümüze kadar sirayet eden devletlerarası meseleler de aynı yüzyılında başlarında ortaya çıkmıştır. Esas dönüşümün ise ekonomik alanda zuhur ettiği görülür. 16. yüzyıla kadar Batı ülkelerinin ekonomisi Müslüman Doğu’nun tüccarlarına muhtaçtı. Birkaç yüz yıl boyunca Doğu’nun hammaddeye dayalı ekonomisini Haçlı seferleriyle ele geçirmek isteyen ve bunda muvaffak olamayan Batı, açgözlülüğü nedeniyle, Müslüman Doğulular ile ticaret yapmaktan hoşnut sayılmazdı. Günümüzde Ürdün sınırları içerisinde yer alan Akabe’de Müslümanlar sadece ticarete odaklanırken, alışveriş veya takas için yüzlerce gemiyle buraya gelen Batılıların pek dürüst olduğu söylenemezdi. İşte böyle bir dönemde İstanbul fethedi. Anadolu’ya&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>19. yüzyıla girerken özellikle Doğu’da mühim coğrafî ve sosyolojik değişiklikler meydana gelmiş; günümüze kadar sirayet eden devletlerarası meseleler de aynı yüzyılında başlarında ortaya çıkmıştır. Esas dönüşümün ise ekonomik alanda zuhur ettiği görülür. 16. yüzyıla kadar Batı ülkelerinin ekonomisi Müslüman Doğu’nun tüccarlarına muhtaçtı. Birkaç yüz yıl boyunca Doğu’nun hammaddeye dayalı ekonomisini Haçlı seferleriyle ele geçirmek isteyen ve bunda muvaffak olamayan Batı, açgözlülüğü nedeniyle, Müslüman Doğulular ile ticaret yapmaktan hoşnut sayılmazdı.</p>
<p>Günümüzde Ürdün sınırları içerisinde yer alan Akabe’de Müslümanlar sadece ticarete odaklanırken, alışveriş veya takas için yüzlerce gemiyle buraya gelen Batılıların pek dürüst olduğu söylenemezdi. İşte böyle bir dönemde İstanbul fethedi. Anadolu’ya geçmek ve buradan Asya’ya uzanmak artık mümkün değildi. Hammadde, doğal kaynaklar, özellikle de baharat&#8230; Batı bütün bunlara sahip olmak istiyor ama karşılığını ödemek istemiyordu.</p>
<p>Müslümanlarla dürüst ticarete yanaşmayan Avrupalılar, Doğu’nun icat ettiği ve geliştirdiği materyallerle (pusula, dürbün, harita&#8230;) sömürecek toprak aramaya başlarlar. Amerika, Afrika ve Asya’nın bir kısmını ele geçirenlerin başında gelen İngiltere, hammaddeye ve birçok ticarî ürüne alın teri dökmeden sahip olduğu gibi bunları diğer Batı ülkelerine satmaya başlar. O sırada Moskova Kinezliği yerine Rus Çarlığı kurulur (1547) ve Ruslar, Altınorda Devleti’nin dağılmasından sonra asırlardır Türklere ait olan kadim topraklarda hüküm süren Kazan Hanlığı’na 1552’de son verir.</p>
<p>Rusların Bizans’ın takipçisi olduğuna inanan Korkunç İvan’ın Fatih Sultan Mehmed’i model alarak inşa ettiği Çarlık Rusya iktisadî açıdan İngilizlerin dikkatini çeker. Çünkü Avrupa ile Türkistan arasında sıkışıp kalmış olan bu yeni devlet idarî yapılanmada, mimaride, askeriyede, kültür-sanatta, din ve hayat tarzında Roma ve Avrupa’yı örnek almaktadır. O dönemde Türkistan’ın snırlı bir bölümüne hükmeden Ruslar, Çarlığın kurulmasından kısa süre sonra kendilerini Hazar Denizi’ne, Kafkasya’ya ve Türkistan’ın tamamına götürecek olan Astarhan’ı da işgal ederler.</p>
<p>16. yüzyılda Türkistanlıların bir kısmı “kafir” ile ticaret yapmamaktadır. Türkistan pazarına bütünüyle hakim olmak isteyen Rusya amacına ulaşmak için birçok strateji geliştirir. O arada ekonomiye yön vermek isteyen İngiltere’nin de planları vardır. İran üzerinden Çin ve Hindistan’a ulaşma gayesiyle İngilizler ve Ruslar 1553 yılında Londra’da Moskova şirketini kurarlar. Bu şirket İran-İngiltere ve Rusya-İngiltere ilişkilerinin miladını oluşturur.</p>
<p>Moskova şirketi sayesinde İngiltere ve Rusya, iki tarafın da hedefinde yer alan Hindistan’a yönelik uzun vadeli stratejik planlar üretirler. Avrupa’ya hiçbir şekilde yanaştırılmayan Rusya’nın gözü Asya’da olup Bizans’ın takipçisi olduğu idiasıyla İstanbul’un fethinin Hindistan’dan geçtiğine inanmaktadır. İngiltere ve Rusya 1700’lü yıllarda Hindistan’ı ele geçirmeyi hedeflese de Yedi Yıl Savaşı (1756-63) sonrasında Hindistan’ı işgal eden İngiltere olacaktır.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-2020">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kır Zincirlerini Ayasofya</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/kir-zincirlerini-ayasofya/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 Aug 2020 07:35:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya-i Kebir]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[Kumkapı]]></category>
		<category><![CDATA[Sultanahmet]]></category>
		<category><![CDATA[turkuaz]]></category>
		<category><![CDATA[Zilhicce]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6280</guid>

					<description><![CDATA[3 Zilhicce 1441 veya 24 Temmuz 2010… Fatih Sultan Mehmed’in emaneti ve İstanbul’un Fethi’nin sembolü Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi açılıyor. Ayaklarım yollarda, aklım kalabalıkları yarıp da camiye nasıl vasıl olacağının planlarını iplere tespih gibi düzmekte, kalbim derseniz “Bütün bu sefil bahanelerden bana ne?” diyecek kadar Kızıl Elma’sına teksif olunmuş. Kumkapı’dan Kadırga, Küçük Ayasofya mahallesi yoluyla Sultanahmet meydanına vasıl olduğumda benzeri nadir görülecek derecede bir kalabalık göğüslüyor fakiri. Sultanahmet Meydanı önünde polis tarafından barikatlar kurulmuş; bağırış çağırış derken atlıyorum, sonra bir barikat daha; kontrol noktalarında güçlük çıkaranlar da oluyor, fotoğraf çektirmek için izin isteyen sevgili okurlarım da… Nihayet Cuma namazı için&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>3 Zilhicce 1441 veya 24 Temmuz 2010…</p>
<p>Fatih Sultan Mehmed’in emaneti ve İstanbul’un Fethi’nin sembolü Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi açılıyor. Ayaklarım yollarda, aklım kalabalıkları yarıp da camiye nasıl vasıl olacağının planlarını iplere tespih gibi düzmekte, kalbim derseniz “Bütün bu sefil bahanelerden bana ne?” diyecek kadar Kızıl Elma’sına teksif olunmuş.</p>
<p>Kumkapı’dan Kadırga, Küçük Ayasofya mahallesi yoluyla Sultanahmet meydanına vasıl olduğumda benzeri nadir görülecek derecede bir kalabalık göğüslüyor fakiri. Sultanahmet Meydanı önünde polis tarafından barikatlar kurulmuş; bağırış çağırış derken atlıyorum, sonra bir barikat daha; kontrol noktalarında güçlük çıkaranlar da oluyor, fotoğraf çektirmek için izin isteyen sevgili okurlarım da…</p>
<p>Nihayet Cuma namazı için açık havada seccadelerini serenlerin arasından bir sis gibi süzülüp protokol kapısına varıyorum. O da ne? Önümde tekerlekli sandalye ile camiye götürülen bir Ayasofya sevdalısı namazı bekleyenler tarafından şiddetle alkışlanıyor. Bu halde bile tarihe tanıklık etmeyi arzu etmiş belli ki.</p>
<p>Nihayet içeriye girebildiğimde saat 12’ye yaklaşmıştı. Devasa giriş kapısından geçtiğimde Kur’an-ı Kerim sesleri kubbelere ve duvarlara çarparak kulaklarıma düşüyordu.</p>
<p>İnanamıyordum Ulu Mabed’in eşiğine vardığıma, daha düne kadar inanılmaz görünen bir hadiseydi çünkü.</p>
<p>Gözlerimi yumdum, açtığımda ayakkabılarım ayağımdan çıkmış, turkuaz renkli halıların üzerine basmaya kıyamazken buldum kendimi; ama ‘buldum kendimi’ hakikaten. Ve insan kendini kaybetmeden bulamıyormuş, bunu bir kere daha bittecrübe öğrendim.</p>
<p>Islak kirpiklerimi açtığımda secdeden yeni kalkan başımın Şeyh Galib’in Mevlevi semahanesini tavsif ettiği beyitleriyle çalkalanmakta olduğunu gark ettim:</p>
<p>Gözüm dûş oldu gördüm bir gürûhu hep külâhîler,</p>
<p>Aceb heybet, aceb şevket, aceb tarz-ı ilahiler.</p>
<p>Kimler vardı içeride?</p>
<p>Protokoldekileri kast etmiyorum tabii ki, ama kimler vardı hakikaten?</p>
<p>Tabii ki Ufukların Sultanı… Fatih Sultan Mehmed’in alnının secde izleri yerleri damgalamıştı.</p>
<p>Ya Akşemseddin hazretleri… Her köşede buhurdan gibi tütüyordu onun ruhu.</p>
<p>Molla Gürani’den Zağanos Paşa’ya uzanıyordu bu insan zinciri, Hızır Beğ’den Mimar Sinan’a ilmekleniyor, sonra Eşref Edip’ten Necip Fazıl’a bağlanıyor ve Ulu Mabed’in dış kapısında bana Afyon’dan, Karlsruhe’den, Malatya’dan kalkıp bu bitimsiz anı yaşamak için koşup geldiklerini yüzlerindeki sürur ve huzur ile haykıranların içten Anadolu seslerine karışıyordu.</p>
<p>Aralarından geçiyorum ve ıssız, sessiz bir köşe buluyorum kendime. Çocukluğumdan beri köşeler daima ilgimi çekmiştir, Ayasofya’da da bir ilki yaşayacağım ve ikinci defa secdeye varacağım yer kimsenin iltifat etmediği bir kuytu olmalıydı.</p>
<p>Girdim kuytuya. Kur’an tilaveti devam ederken arada kalkıp ettiğim secdeler şükür namazından hacet namazlarına el veriyor, her secdeden kirpiklerim biraz daha ıslanmış kalkıyordum.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-agustos-2020">Derin Tarih Ağustos Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ayasofya’nın Konumunun Fıkhî Yorumu</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/ayasofyanin-konumunun-fikhi-yorumu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Yaman]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 Aug 2020 07:31:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristinyanlık]]></category>
		<category><![CDATA[I. Constantinus]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Saviour Pantepoptes Kilisesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6277</guid>

					<description><![CDATA[Hıristiyanlığı resmî din olarak kabul eden I. Constantinus’un girişimiyle toplanan ve bu dine şimdilerdeki formunu kazandıran 325 tarihli İznik Konsili’nden sonra imparatorluğun başkentinde bir kilise yapılması beklenen bir gelişmeydi. Nitekim onun başlattığı mabet inşaatı, oğlu II. Constantius tarafından tamamlanacak ve Ayasofya ilk kimliğini bir bazilika olarak alacaktı. Hıristiyanların iç kavga ve isyanları sırasında defalarca yakılıp yıkılan ve tekrar yapılan Ayasofya’nın bu ilk kimliği hakkında İslam hukuku açısından bir yorum yapmaya gerek yok. Zira Hıristiyanlığı benimsemiş bir imparatorluk, kendi topraklarında egemenlik haklarına dayanarak dilediği tasarrufta bulunabilir. Bizi bu noktada asıl ilgilendiren mesele, Ayasofya Bazilikası’nın önce cami, sonra müze ve nihayet tekrar&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hıristiyanlığı resmî din olarak kabul eden I. Constantinus’un girişimiyle toplanan ve bu dine şimdilerdeki formunu kazandıran 325 tarihli İznik Konsili’nden sonra imparatorluğun başkentinde bir kilise yapılması beklenen bir gelişmeydi. Nitekim onun başlattığı mabet inşaatı, oğlu II. Constantius tarafından tamamlanacak ve Ayasofya ilk kimliğini bir bazilika olarak alacaktı. Hıristiyanların iç kavga ve isyanları sırasında defalarca yakılıp yıkılan ve tekrar yapılan Ayasofya’nın bu ilk kimliği hakkında İslam hukuku açısından bir yorum yapmaya gerek yok. Zira Hıristiyanlığı benimsemiş bir imparatorluk, kendi topraklarında egemenlik haklarına dayanarak dilediği tasarrufta bulunabilir. Bizi bu noktada asıl ilgilendiren mesele, Ayasofya Bazilikası’nın önce cami, sonra müze ve nihayet tekrar cami kimliklerini alması ve bunun fıkhî meşruiyetidir.</p>
<p>İslam hukukundaki yerleşik içtihada göre savaş yoluyla (anveten) ele geçen ülke, orayı fethedenin mülkü olur. Üzerindeki yapılarıyla birlikte topraklar, insanlar ve diğer canlılar ganimet sayılır. Ganimet hukukuna göre Müslüman devlet başkanı ülke topraklarını gazilere dağıtma ile asıl sahiplerinin elinde bırakıp onları vergiye bağlama seçeneklerinden birini tercih edebilir. Fetihten sonra ülke, Müslümanların mülkü haline geldiğine göre, bu mülkte diledikleri gibi tasarrufta bulunabilirler (Ebu Yûsuf, <em>Kitabü’l-Harâc</em>, Kahire 1396, s. 69; Mâverdî, <em>el-Ahkâmu’s-Sultâniyye</em>, Beyrut ts., s. 174).</p>
<p>İslam hukukundaki bu hüküm aslında Ahd-i Atik ve Cedid’de, yani Yahudi- Hıristiyan hukukunda (mesela bk. Tevrat, “Tesniye”, 20/10-18), Roma hukukunda (mesela bk. Zeliha B. Berk, <em>Roma Hukuku’nda Mülkiyet Hakkının Kazanılması</em>, İzmir 2012; Murat Aydoğdu, “Roma Hukukunda Toprak Sistemi ve Tarım Reformu Girişimleri”, <em>Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi</em>, 22/3 (2016), s. 375-382), hatta günümüz Devletler Hukuku teorisinde de aynıyla var olan bir hükümdür. Savaşın galibi, ele geçirdiği ülkedeki her şeyin yeni sahibi olur. Nitekim Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın başlıca yargı organı olan Uluslararası Adalet Divanı, fetihle birlikte egemenliğin galip devletin eline geçeceğini ve onun bazı şartlarla ülkeye sahip olabileceğini ilan etmiştir (bk. Seha L. Meray, <em>Devletler Hukukuna Giriş</em>, Ankara 1965, I, 521; Şakir Berki, <em>Devletler Umumi Hukuku</em>, Ankara 1968, s. 75-76).</p>
<p>İşte Fatih Sultan Mehmed, Constantinopolis’in yeni sahibi olarak sadece İslam hukukunun değil, bilinen diğer büyük hukuk sistemlerinin de benimsediği hükümler doğrultusunda Ayasofya’yı camiye çevirmiştir. Sadece bu büyük mabet değil, mesela Pantokrator Manastırı Zeyrek Camii’ne, Saint Dominio Manastırı Arap (Galata) Camii’ne, St. Saviour Pantepoptes Kilisesi ise Eski İmaret Camii’ne dönüştürülmüştür.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-agustos-2020">Derin Tarih Ağustos Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ayasofya Kararı Millî Egemenlik ve Bağımsızlık İradesinin İlânıdır</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/ayasofya-karari-milli-egemenlik-ve-bagimsizlik-iradesinin-ilanidir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Süleyman Kızıltoprak]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 Aug 2020 06:13:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Justinianus]]></category>
		<category><![CDATA[Marius Maksimus]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6246</guid>

					<description><![CDATA[İstanbul’un Fatih Sultan Mehmed tarafından fethi bir insanlık ve medeniyet hamlesidir. Bu olay tarihte çok sayıda örneği olan bir şehrin alınması şeklinde açıklanması mümkün olaylardan biri olup çok daha derin anlamları olan bir dönüm noktasıdır. İstanbul’un fethiyle Türkler dünyada bir cihan devletinin mensupları olarak algılanmıştır. Osmanlı Devleti ise İstanbul’u merkez edinerek yayıldığı üç kıtadaki topraklarında cihan devleti sorumluluğu ile tebasını oluşturan halkların temel haklarını adil yönetimi altında korumuştur. Ayasofya Osmanlı Devleti zamanından itibaren Türk ve İslam dünyası ile bütünleşen bir mabet olmuştur. Ayasofya İstanbul’un ve İstanbul’a hükümran olmanın sembolüdür. Ayasofya’nın tarihine baktığımızda başlıca 7 devirden söz etmemiz mümkündür: MÖ 660-MS&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul’un Fatih Sultan Mehmed tarafından fethi bir insanlık ve medeniyet hamlesidir. Bu olay tarihte çok sayıda örneği olan bir şehrin alınması şeklinde açıklanması mümkün olaylardan biri olup çok daha derin anlamları olan bir dönüm noktasıdır.</p>
<p>İstanbul’un fethiyle Türkler dünyada bir cihan devletinin mensupları olarak algılanmıştır. Osmanlı Devleti ise İstanbul’u merkez edinerek yayıldığı üç kıtadaki topraklarında cihan devleti sorumluluğu ile tebasını oluşturan halkların temel haklarını adil yönetimi altında korumuştur.</p>
<p>Ayasofya Osmanlı Devleti zamanından itibaren Türk ve İslam dünyası ile bütünleşen bir mabet olmuştur. Ayasofya İstanbul’un ve İstanbul’a hükümran olmanın sembolüdür.</p>
<p>Ayasofya’nın tarihine baktığımızda başlıca 7 devirden söz etmemiz mümkündür:</p>
<ol>
<li>MÖ 660-MS 73’e kadar burada bir mabed vardı. Roma İmparatoru Septimus Severus zamanında, MS 195 yılında general Marius Maksimus tarafından şehir yıkılınca mabed de nasibini almıştır.</li>
<li>Hıristiyanlaştırılmış Roma İmparatorluğu (MS 324-395) zamanında ilk Ayasofya’nın yapımına İmparator Konstantinos tarafından başlanmış, oğlu II. Konstantios tarafından tamamlanmıştır.</li>
<li>İkinci Ayasofya, II. Theodosios (408- 450) tarafından yeniden inşa edildi. Bu yapıya ait bugün sadece kalıntıları mevcuttur.</li>
<li>Asıl büyük Ayasofya 532-537 yılları arasında İmparator Justinianus tarafından inşa edilmiştir. Günümüze kadar gelen III. Ayasofya işte budur.</li>
<li>Osmanlı hâkimiyetinde (1453-1923) Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi vasfını almıştır.</li>
<li>24 Kasım 1934’ten 10 Temmuz 2020’ye kadar müze olarak kullanılmıştır.</li>
<li>10 Temmuz 2020’de Danıştay’ın aldığı kararla 1934 Bakanlar Kurulu kararı iptal edilmiş ve aslî hüviyetine döndürülmüştür.</li>
</ol>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-agustos-2020">Derin Tarih Ağustos Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Osmanlı Padişahları Veba Olmazdı”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/osmanli-padisahlari-veba-olmazdi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Samet Tınas]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Apr 2020 07:11:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[Kanuni Sultan Süleyman]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[şehname]]></category>
		<category><![CDATA[Talikîzâde]]></category>
		<category><![CDATA[Vekayinüvislik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5829</guid>

					<description><![CDATA[Başlıktaki hükmü yanlış okumadınız ancak yanlış anlayabilirsiniz. Cümle bana ait değil. Meşhur Osmanlı şehnamecilerinden Talikîzâde Mehmed Subhi Efendi’nin günümüze tercümesi. Öncelikle kimdir Talikîzâde ve nedir şehnamecilik, oradan başlayalım. Osmanlı İmparatorluğu’nda tarihyazıcılığı devletin kuruluşuna nazaran geç dönemde başlamış ve farklı türde eserler ortaya koyulmuştur. Bu türlerin içinde en çok bilineni, bugün kronik eserler diye telâffuz ettiğimiz vekayinüvislerin yazdığı eserlerdir. Vekayinüvislik, devletin resmî tarihyazıcı müessesesine verilen isimdir. 18. asrın başlarında Halepli Mustafa Naima ile başlamış ve imparatorluğun yıkılışına kadar devam etmiştir. Bunun evveliyeti ise Fatih Sultan Mehmed devrinde başlayıp Kanunî Sultan Süleyman zamanında devamlı bir memuriyet hâline gelen şehnameciliktir. Her ne kadar&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="Standard"><span lang="EN-US">Başlıktaki hükmü yanlış okumadınız ancak yanlış anlayabilirsiniz. Cümle bana ait değil. Meşhur Osmanlı şehnamecilerinden Talikîzâde Mehmed Subhi Efendi’nin günümüze tercümesi. Öncelikle kimdir Talikîzâde ve nedir şehnamecilik, oradan başlayalım.</span></p>
<p class="Standard"><span lang="EN-US">Osmanlı İmparatorluğu’nda tarihyazıcılığı devletin kuruluşuna nazaran geç dönemde başlamış ve farklı türde eserler ortaya koyulmuştur. Bu türlerin içinde en çok bilineni, bugün kronik eserler diye telâffuz ettiğimiz vekayinüvislerin yazdığı eserlerdir. Vekayinüvislik, devletin resmî tarihyazıcı müessesesine verilen isimdir. 18. asrın başlarında Halepli Mustafa Naima ile başlamış ve imparatorluğun yıkılışına kadar devam etmiştir. Bunun evveliyeti ise Fatih Sultan Mehmed devrinde başlayıp Kanunî Sultan Süleyman zamanında devamlı bir memuriyet hâline gelen şehnameciliktir. Her ne kadar arada ciddi farklılıklar1 olsa da şehnamecilik ve vekayinüvisliği resmî tarihyazıcılığının iki ayrı dönemi olarak değerlendirmek gerekir. İşte Talikîzade Mehmed Subhi Efendi, Seyyid Lokman bin Hüseyin şehnameci olarak vazifedeyken yerine tayin edilen şehnamecilerdendir. Talikîzade bu vazifedeyken ikisi mensur, biri manzum olmak üzere üç şehname kaleme almıştır. Bunlar Şehname, Şehname-i Hümayun (Yanık Seferi) ve Eğri Seferi Şehnamesi’dir. Bunlardan başka İran Savaşlarına dair de iki eser yazmıştır.</span></p>
<p class="Standard"><span lang="EN-US">Talikîzade’nin Şehname-i Hümayun isimli eseri Christine Woodhead tarafından çalışılmış ve böylelikle Latinizesi yapılmıştır. 2 Müellif meşhur Yanık Seferi’ni anlatmakla birlikte Osmanlı padişahları için “yigirmi haslet-i hasene ve âdet-i müstahsene” kısacası yirmi güzel özellik belirlemiştir. Bu kısıma “Şemâilnâme-i Âl-i Osman” demiştir ki, bunu ayrı bir kitap olarak mütâlâa edenler vardır. Bunların içinde Haremeyn’e hizmetten, deniz ve karadaki hâkimiyete, İstanbul’da bulunmalarından şiir yazma istidatlarına kadar çeşitli vasıflar sayılmaktadır. Ancak bir tanesi vardır ki günümüzdeki salgın hastalıkları hatırlatan “vebaya yakalanmama” olarak tespit edilmiştir. Eserde on dördüncü hassa olarak belirtilen husus, “bera’et ‘ani’l-istinşak” olarak zikredilir. İstinşak gusül veya namaz abdesti alırken burna çekilen suyu ifade ediyor. Yani ibareyi tefsir edersek, devamlı temiz su ile hemhâl oldukları için veba illeti yaklaşamadı demek istiyor Talikîzade. Devamında bu meyanda “âl-i Osman’dan gelen şâhân ta’ûndan me’mûn olıgelmişlerdür” demektedir zaten. Osmanoğlunun hükümdarları taundan yani vebadan emin olmuşlar bu yüzden. Müellif bunu Allah’ın gizli bir sırrının açığa çıkması olarak niteleyip bu hastalığın halk sathında birçok kimsede görülmesine rağmen Osmanlı hükümdarlarını Allah bundan müstesna tutmuştur demektedir.</span></p>
<p class="Standard"><span lang="EN-US">Tabiî burada metni üstünkörü okuyup akla ilk gelen yorumu yapmak, metni anlamamaktır. Zira salgın hastalıklardan korunmanın en mühim yolunun temizlik olduğu bugün bir defa daha ispat edilmiştir. Bırakın dönemin Avrupa’sını, bugün bile Batı’da akan su ile temizlik yapılmayan birçok ülke mevcut. Zaten küvetin mantığı da içini suyla doldurup girmek değil midir? Hele o dönemi düşünün! Buna mukabil hamamıyla, çeşmesiyle, abdestiyle, guslüyle memalik-i Osmaniye Batı’ya nazaran zemzem mesabesindedir adeta. Bu, temizliğe riayet edenlerin salgın hastalıklara kapılmayacağı mânâsına gelmez tabiî. Ancak paşa elbisesi giymekle paşa olunmayacağı gibi paşaların ‘paşa elbisesi’ giydiği unutulmamalıdır.</span></p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-nisan-2020">Derin Tarih Nisan Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>M. FATİH CAN: “FATİH İMKÂNSIZ ZANNEDİLENDE MÜMKÜNÜ GÖREBİLEN BİR DEHAYDI”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/m-fatih-can-fatih-imkansiz-zannedilende-mumkunu-gorebilen-bir-dehaydi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Samet Tınas]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Mar 2020 11:51:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[1 Kitap 1 Yazar]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[hüday-i nabit]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber Efendimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Yıldırım Bayezid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5676</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: SAMET TINAS   Son kitabınız Mehmed Fatih üzerine fakat meseleyi Yıldırım Bayezid’den başlatmışsınız. Niçin bu kadar geriye götürdünüz Fatih’in hikâyesini? Peygamber Efendimiz’in (sas) özel adıyla birlikte adını taşıdığım Fatih Sultan Mehmed’e adaşlığımın kendimce biraz olsun hakkını verebilmek niyetiyle kaleme aldığım kitabımı büyükdede Yıldırım Bayezid’den başlatmamın temel sebebi şuydu: Tarihin büyük ya da küçük adamları şahsiyet ve icraatları kadar içine doğdukları ortamın, yaşadıkları devrin, yüz yüze kaldıkları meselelerin, çevrelerini oluşturan kadronun, ait oldukları halkın ve en çok da atalarının karakter özellikleri ve hikâyeleri ortaya konmadan tam mânâsıyla anlaşılamaz. İmam Birgivî insan şahsiyetinin köklerini yedi ceddi içinde aramak lazımdır, der. Soy&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: SAMET TINAS</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Son kitabınız Mehmed Fatih üzerine fakat meseleyi Yıldırım Bayezid’den başlatmışsınız. Niçin bu kadar geriye götürdünüz Fatih’in hikâyesini?</strong></p>
<p>Peygamber Efendimiz’in (sas) özel adıyla birlikte adını taşıdığım Fatih Sultan Mehmed’e adaşlığımın kendimce biraz olsun hakkını verebilmek niyetiyle kaleme aldığım kitabımı büyükdede Yıldırım Bayezid’den başlatmamın temel sebebi şuydu: Tarihin büyük ya da küçük adamları şahsiyet ve icraatları kadar içine doğdukları ortamın, yaşadıkları devrin, yüz yüze kaldıkları meselelerin, çevrelerini oluşturan kadronun, ait oldukları halkın ve en çok da atalarının karakter özellikleri ve hikâyeleri ortaya konmadan tam mânâsıyla anlaşılamaz.</p>
<p>İmam Birgivî insan şahsiyetinin köklerini yedi ceddi içinde aramak lazımdır, der. Soy bilimciler de bir kişiliğin asgarî üç neslin içinde olduğu psiko-sosyal laboratuvar dahilinde incelenmesi gerektiğini söyler. Hakikaten yedi ceddin ana halkalarını oluşturan ataların ahlâkı, özü, nüvesi, karakteri hatta fizik, patolojik özellikleri bile zerreler seviyesinde de olsa halkadan halkaya az veya çok süzülerek son halkaya sirayet eder ve kişide cibilliyet dediğimiz temele oturur, onu şekillendirir. O yüzden ırsiyet (soya çekim) kanununa müracaat etmeden şahsiyet çözümlemesi yapmamın izahımı kuru ve eksik bırakacağını düşündüm. Fatih gibi şahsiyetlerin hüday-i nabit olması düşünülemez. Haliyle Mehmed’i, 12’sinde “Padişah”, 21’inde “Fatih” yapan şey nedir meselesini bu çerçevenin daha net ortaya koyabileceğini esas alarak onun şahsiyet kodlarında derin izleri olan Büyükdedesini başlangıç noktası aldım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fatih Sultan Mehmed’le ilgili birçok kitap yazıldı. Sizin kitabınızı farklı kılan nedir?</strong></p>
<p>Fatih Sultan Mehmed gibi muhteşem bir şahsiyeti kim kaale ve kaleme almak istemez ki? Haklısınız; hakkında yerli-yabancı çok sayıda kitap var. Bendeniz Mehmed kitabında vaka-yorum tekniğinin daha ağır bastığı bir anlatımı tercih ettim. Çalışmada Fatih ve devrinin hadiselerine dair getirilen yorumların eseri benzerlerinden farklı kılacağını umuyorum. Tarihçiliği “vaka bilmekten çok mesele tespit etmek” olarak gördüğüm için asıl değerli olanın bakılan şeyden ziyade bakış açısı olduğunu düşünürüm. Zaten bir eseri farklı ve biricik kılan da budur. Saniyen; her kesim ve seviyeden okurla buluşmak adına kitabın sade ve akıcı bir anlatımla rahatça ve keyifle okunması hedeflendi ki ülkemizdeki tarih yazımının en sıkıntılı probleminin üslup meselesi olduğuna inanırım. Ayrıca çalışmanın, Osmanlı’nın doğuşundan bilitibar, tarihin normalitesine aykırı dediğimiz “fasılasız mükemmellik” vetiresinin, hadi mütevazı olalım, üç asır sürmesinin ardındaki sebeb-i hikmet ne olabilir problematiğini Fatih’in şahsında merkeze alan yaklaşımını da zikredebilirim. Nasıl olmuş da bu fasılasız irtifayı mümkün kılan şahsiyetler takribi üç asır boyunca peş peşe sıralanabilmiş? Ve yine hangi sebeplerle onlara eş değerde bir öncü elit kadro bunların yanında, önünde, etrafında hazır ve nazır bulunmuş? Hele bu dinamizmi taşıyıcı ve realize edici vasıflarla donanmış fertlerden oluşan faziletli bir toplum; eş zamanda ve eş güdümde hangi sırrın hükmüyle bu kurmayların can suyu olmuş? Kitapta en çok anlamaya ve anlamlandırmaya kafa yorduğum ve okurlara arz ettiğim muammanın bu sorular etrafında tartışıldığını ifade edebilirim. Bu sacayağın, yani lider, kadro ve halkın asgarî üç asır müddetle aynı kalitede ve yekdiğerini bütünleyen kuvvetler olarak aynı zaman ve mekân şartlarında bir arada bulunmaları bir muamma olarak ortaya konunca “tümdengelim” yani oluştan sebebe, sebepten hikmete uzanan bir analiz yapmak kaçınılmaz oluyor. O yüzden “kader perspektifi”ni bir metodoloji olarak kullanmaya çalıştım ki bu tip eserlerde pek görülmeyen bir yaklaşım olduğuna kaniyim. Bu bakış açısı “Mehmed”e bir farkındalık kazandıracaktır zannederim. Bir de Fatih’i biraz İstanbul’un fethi bahsinin dışına taşıyan, hakkında uydurulan yakıştırmalar ve iftiralara derli toplu reddiye içeren, onu devrinin sosyal yapısıyla birlikte ele alan muhtevasını da zikredebilirim.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mart-2020">Derin Tarih Mart Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>AYKUT KAZANCIGİL: “OSMANLI SÖMÜRMEDİĞİ İÇİN YIKILDI”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/aykut-kazancigil-osmanli-somurmedigi-icin-yikildi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Jan 2020 06:33:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[İslamî]]></category>
		<category><![CDATA[Kuzey Avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5407</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: MUSTAFA ARMAĞAN İlk sorum Osmanlı’ya nasıl bakmalı olacak? &#160; Öncelikle Osmanlı İmparatorluğu’nun tasvirini yapmak lazım. Osmanlı Devleti yapısal olarak, Selçuklu ve beylikler düzeninin bir sonucudur. Cumhuriyet’i yapan neslin alt tarafı Osmanlılar üst tarafı Cumhuriyet dönemi değildir. Osmanlı döneminde doğmuş Türklerdir ve bunlar Cumhuriyet döneminde yaşamışlardır. Bir nesil önceye kadar Osmanlılar Türkiye’nin ekseriyetini oluşturuyordu. Nitekim Orhan Gazi zamanında Selçuklu insanları çoğunlukta idi. Yahut da beylikler döneminin insanları. Demek ki tek başına Osmanlı diye bir kavram yok. Osmanlı, bu yoğunluğun kendi içinde şekilleşmesinden oluşmuş bir topluluktur. Ama ondan ayrı değildir. “Osmanlı” namı içinde eski dönemden kalan yaşantılar hep olmuştur. Bunu heterodoks&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: MUSTAFA ARMAĞAN</strong></p>
<p><strong>İlk sorum Osmanlı’ya nasıl bakmalı olacak? </strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Öncelikle Osmanlı İmparatorluğu’nun tasvirini yapmak lazım. Osmanlı Devleti yapısal olarak, Selçuklu ve beylikler düzeninin bir sonucudur. Cumhuriyet’i yapan neslin alt tarafı Osmanlılar üst tarafı Cumhuriyet dönemi değildir. Osmanlı döneminde doğmuş Türklerdir ve bunlar Cumhuriyet döneminde yaşamışlardır. Bir nesil önceye kadar Osmanlılar Türkiye’nin ekseriyetini oluşturuyordu. Nitekim Orhan Gazi zamanında Selçuklu insanları çoğunlukta idi. Yahut da beylikler döneminin insanları. Demek ki tek başına Osmanlı diye bir kavram yok. Osmanlı, bu yoğunluğun kendi içinde şekilleşmesinden oluşmuş bir topluluktur. Ama ondan ayrı değildir. “Osmanlı” namı içinde eski dönemden kalan yaşantılar hep olmuştur. Bunu heterodoks dinî değişimler diye değerlendirmişlerdir. Yanlış. Aynı şey, Kuzey Avrupa’da Keltlerde, İngiltere’de, Fransa’da vardır. Adetlerde de yaşamada da bu devamlılığı göstermesi bakımından enteresandır. Fatih Sultan Mehmed vefat ettiği zaman eski Orta Asya geleneği gereğince askerlerin bir kısmı okların yaylarını gevşetirler. Elemlerini göstermek için yas esvabı giyerler. Bu İslamî gelenekte yoktur. Bu, İslamî geleneğin ne zayıflığını ne de güçlülüğünü gösterir: Toplum kendi yapısı ile belirli bir çizgiye oturmuştur.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-4079">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
