﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hıristiyan &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/etiket/hiristiyan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Wed, 02 Nov 2022 08:40:36 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.5</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>Hıristiyan &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Gayrimüslimlerin Müslümanlar Arasında Sınırları</title>
		<link>https://www.derintarih.com/defter/gayrimuslimlerin-muslumanlar-arasinda-sinirlari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Kara]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 02 Nov 2022 08:40:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Defter]]></category>
		<category><![CDATA[18. yüzyıl]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8745</guid>

					<description><![CDATA[Avrupa devletleri 18. yüzyıldan itibaren Osmanlı Devleti’ni zora sokmak, sömürgeciliği kolaylaştırmak, Hıristiyan misyonerlere destek çıkmak amacıyla gayrimüslimlerle ilgilenmeye başlayıncaya kadar büyük İslâm coğrafyaları ciddi sayıda gayrimüslim bir nüfus barındırmış ve Müslümanlar onlarla birlikte yaşamıştır. Gerek hukuk gerekse birlikte yaşamak bakımından bu vâkıa İslâm’a ve Müslümanlara mahsus bir istisnailiktir. Tanzimat’la birlikte gelen müsavat (eşitlik) politikaları ve yeni hukuk arayışları ise, bu hukukî-kültürel yapıları köklü bir şekilde değiştirmiş ve tektipleşmeye zorlamıştır.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Avrupa devletleri 18. yüzyıldan itibaren Osmanlı Devleti’ni zora sokmak, sömürgeciliği kolaylaştırmak, Hıristiyan misyonerlere destek çıkmak amacıyla gayrimüslimlerle ilgilenmeye başlayıncaya kadar büyük İslâm coğrafyaları ciddi sayıda gayrimüslim bir nüfus barındırmış ve Müslümanlar onlarla birlikte yaşamıştır. Gerek hukuk gerekse birlikte yaşamak bakımından bu vâkıa İslâm’a ve Müslümanlara mahsus bir istisnailiktir. Tanzimat’la birlikte gelen müsavat (eşitlik) politikaları ve yeni hukuk arayışları ise, bu hukukî-kültürel yapıları köklü bir şekilde değiştirmiş ve tektipleşmeye zorlamıştır.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Albililer</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dinler-tarihi/albililer/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Taşpınar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 12 Oct 2022 12:28:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dinler Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[Katolik]]></category>
		<category><![CDATA[Maniheizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8608</guid>

					<description><![CDATA[Albililer hareketi, Hıristiyanlık ile Maniheizm’in düalist yapısını sentezleyen agnostik bir inanç sistemi. Dünya varlığını hiçe sayan ve zühde önem veren bu din, şehirlerde taraftar toplamayı nasıl başardı? Böyle bir inancın 12. yüzyılda Fransa’nın Akdeniz’e paralel kıyı bölgelerinde ortaya çıkması nasıl açıklanabilir? Bazı araştırmacıların iddia ettikleri gibi Albililer, feodal sistem kaynaklı metafizik krizlere bir cevap olarak mı tezahür etmişti? Katolik Kilisesi, dünyaya dair hiçbir iddiası olmayan bu inancı yok etmek için neden bir asır boyunca haçlı seferleri düzenledi? &#160; Devamı Derin Tarih Ekim Sayısında…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Albililer hareketi, Hıristiyanlık ile Maniheizm’in düalist yapısını sentezleyen agnostik bir inanç sistemi. Dünya varlığını hiçe sayan ve zühde önem veren bu din, şehirlerde taraftar toplamayı nasıl başardı? Böyle bir inancın 12. yüzyılda Fransa’nın Akdeniz’e paralel kıyı bölgelerinde ortaya çıkması nasıl açıklanabilir? Bazı araştırmacıların iddia ettikleri gibi Albililer, feodal sistem kaynaklı metafizik krizlere bir cevap olarak mı tezahür etmişti? Katolik Kilisesi, dünyaya dair hiçbir iddiası olmayan bu inancı yok etmek için neden bir asır boyunca haçlı seferleri düzenledi?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ekim-2022">Derin Tarih Ekim Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tokadîzâde Şekib</title>
		<link>https://www.derintarih.com/mechul-meshurlar/tokadizade-sekib/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dursun Gürlek]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Jul 2022 08:50:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Meçhûl Meşhurlar]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[İbnülemin Mahmud Kemal]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman Nazif]]></category>
		<category><![CDATA[Tokadîzâde Şekib]]></category>
		<category><![CDATA[Yahya Kemal Beyatlı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8289</guid>

					<description><![CDATA[İbnülemin Mahmud Kemal İnal hakkında Yahya Kemal Beyatlı ve Süleyman Nazif’in birlikte söyledikleri iki mısra vardır ki, üstadın şahsiyetini ve karakterini yansıtması bakımından son derece ilgi çekicidir. Eserleriyle, üslubuyla, kıyafetiyle, kuvvetli hafızasıyla, hicivleriyle emsallerine göre çok değişik özellikler arz eden ve nevi şahsına münhasır bir hayat yaşayan bu ünlü bilginimizi tarif eden iki mısra şöyledir: Hezâr gıpta o devr-i kadîm efendisine Ne kendi kimseye benzer ne kimse kendisine Hal ve hareketleriyle, kaleme aldığı eserleriyle kimseye benzemeyen, tamamen ayrı bir dünyanın insanı olarak yaşayıp fani ömrünü sona erdiren nadir, hatta ender şahsiyetlerden biri de Tokadîzâde Şekib Bey’dir. Bugün birçok edebiyatçımızın bile&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İbnülemin Mahmud Kemal İnal hakkında Yahya Kemal Beyatlı ve Süleyman Nazif’in birlikte söyledikleri iki mısra vardır ki, üstadın şahsiyetini ve karakterini yansıtması bakımından son derece ilgi çekicidir. Eserleriyle, üslubuyla, kıyafetiyle, kuvvetli hafızasıyla, hicivleriyle emsallerine göre çok değişik özellikler arz eden ve nevi şahsına münhasır bir hayat yaşayan bu ünlü bilginimizi tarif eden iki mısra şöyledir:</p>
<p><em>Hezâr gıpta o devr-i kadîm efendisine</em></p>
<p><em>Ne kendi kimseye benzer ne kimse kendisine</em></p>
<p>Hal ve hareketleriyle, kaleme aldığı eserleriyle kimseye benzemeyen, tamamen ayrı bir dünyanın insanı olarak yaşayıp fani ömrünü sona erdiren nadir, hatta ender şahsiyetlerden biri de Tokadîzâde Şekib Bey’dir. Bugün birçok edebiyatçımızın bile meçhulü olan, oysa bir zamanlar kaleme aldığı birbirinden güzel şiirleriyle büyük bir şöhret kazanan Tokadîzâde Şekib, toplum hayatına bir türlü intibak edemeyen, duygusal yönü son derece ağır basan ilginç bir şahsiyet idi.</p>
<p>Bu muzdarip ve müntehir şair hakkında en derli toplu kitabı, yakın arkadaşı Hüseyin Avni Bey yayımladı. Biz de 1933 yılında İzmir’de neşredilen bu biyografiyi esas almak suretiyle hayatı ibret tablolarıyla dolu bu zatı siz değerli okuyucularımıza tanıtmaya çalışalım.</p>
<p>Tokadîzâde Şekib Bey, şuarâdan ve Osmanlı Bankası’nın seçkin memurlarından Tokadîzâde Mehmet Bey’in oğludur. Annesinin adı Rabia’dır. 12 Haziran 1871’de İzmir’in Tilkilik Mahallesi’nde Kantarağa Sokağı’ndaki evde dünyaya geldi. Orta öğrenimini tamamladıktan sonra tanınmış birkaç muallimden ders aldı. Ezcümle İzmir Müftüsü Mehmet Said Efendi, Şeyhzâde Ali Haydar, Leblebici Tevfik Efendi, Kıbrıslı Kâmil Efendi gibi zatlardan Arapça ve Farsça öğrendi. Mehmet Said Efendi kendisine meani, bedi ve beyan dersleri verdi. İranlı büyük âlim ve şair Molla Câmî’nin divanını okuttu. Bir Hıristiyan öğretmenden de felsefe ve kimya dersleri aldı. Büyük babasının dedesi aslen Tokatlıdır. Bundan dolayı yazılarında ve şiirlerinde “Tokadî” mahlasını kullandı. İzmir eşrafından Yahya Hayatî Paşa’nın büyük kızı Gülfem Hanım’la evlendi. Şiirlerini İstanbul’da ve İzmir’de çıkan gazetelerde, özellikle <em>Servet-i Fünûn</em>, <em>Mahfil</em> ve <em>İçtihat</em> gibi yayın organlarında neşretti. İzmir’de <em>Şule-i Edeb</em> ve <em>Zılal</em> isimleriyle iki edebiyat dergisi çıkardı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-temmuz-2022">Derin Tarih Temmuz Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Naci El-Ali</title>
		<link>https://www.derintarih.com/abide-sahsiyetler/naci-el-ali/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İbrahim Bozbeşparmak]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Jul 2022 07:49:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Abide Şahsiyetler]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[Hanzala]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[Lübnan]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Durra]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8248</guid>

					<description><![CDATA[Hanzala’nın yüzü, çocukluğumun en gizemli taraflarından biriydi. Bir gazete köşesinde mi, bir broşürde mi, yoksa bir televizyonda mı denk geldim, hiç hatırlamıyorum. Fakat karikatürdeki elleri arkasından bağlı, yalın ayaklı, herkese küsmüş o çocuğun yüzünü merak edip araştırmış, bulamamıştım. Biraz zaman geçip büyüdükçe zaten yüzünü niye bilmemem gerektiğini öğrenmiştim; Hanzala’nın niye bir yüzünün olmadığını da… Önce Gazze’de, sığındığı bir varilin arkasında, babasının kollarında öldürülen ve bunu tüm dünyanın seyrettiği Muhammed Durra’nın yüzü Hanzala’nın yüzü olmuştu benim için, sonra toprakları için cesurca tanklara taş atan tüm Filistinli çocuklar&#8230; Ömürlerinin en tatlı yıllarında toprağa düşen, kamplarda hayat mücadelesi veren, dövülen, kaçırılan; yavru kuşlar&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hanzala’nın yüzü, çocukluğumun en gizemli taraflarından biriydi. Bir gazete köşesinde mi, bir broşürde mi, yoksa bir televizyonda mı denk geldim, hiç hatırlamıyorum. Fakat karikatürdeki elleri arkasından bağlı, yalın ayaklı, herkese küsmüş o çocuğun yüzünü merak edip araştırmış, bulamamıştım. Biraz zaman geçip büyüdükçe zaten yüzünü niye bilmemem gerektiğini öğrenmiştim; Hanzala’nın niye bir yüzünün olmadığını da… Önce Gazze’de, sığındığı bir varilin arkasında, babasının kollarında öldürülen ve bunu tüm dünyanın seyrettiği Muhammed Durra’nın yüzü Hanzala’nın yüzü olmuştu benim için, sonra toprakları için cesurca tanklara taş atan tüm Filistinli çocuklar&#8230; Ömürlerinin en tatlı yıllarında toprağa düşen, kamplarda hayat mücadelesi veren, dövülen, kaçırılan; yavru kuşlar gibi çaresiz tüm çocuklar, Hanzala’ydı. Bir rengi yoktu, bir milleti yoktu onun. Bir gün Suriye’de bombalanan bir şehirde beliriyor, başka bir gün Afrika’da ayakta kalma mücadelesi veriyordu. İnsanlığın ilk günlerinden itibaren hikâyesi çalınan hangi çocuk varsa onun adına küsüyor, sırtını dönüyordu insanlığa. Hanzala bütün bunların yanı sıra çizeri Naci el-Alî’nin de Lübnan’daki bir mülteci kampında kaybolmuş çocukluğuydu.</p>
<p>Naci Selim el-Alî, ailesiyle birlikte Lübnan’daki Ayn el-Hilve Mülteci Kampı’na geldiğinde tıpkı Hanzala gibi 10 yaşındaydı. 1938 yılında doğduğu, Filistin’in Celile bölgesinde Şecere köyündeki evini, işgalci Siyonist çeteler zorla tahliye ettirmişlerdi. İşgalci çetelerin zorba istilalarından önce Şecere köyü; Müslüman, Hıristiyan ve Yahudilerin birlikte yaşadıkları, çocukların sokakta birlikte huzur içinde oyun oynayabildikleri şirin bir yerleşim yeriydi. Arapça büyük felaket günü anlamına gelen “Nekbe” adının verildiği 15 Mayıs 1948 tarihi, yüzlerce Filistin köyü gibi Naci el-Alî’nin Şecere’sinde de huzuru bitirecekti. İsrail’in ilk başbakanı olan David Ben Gurion ve beraberindeki 25 kişinin 14 Mayıs 1948’de Tel Aviv Müzesi’nde açıkladığı İsrail Bağımsızlık Bildirgesi, aynı zamanda yüz binlerce Filistinlinin vatanlarından tehcir edileceğinin de ilanıydı. Bağımsızlık bildirgesinden bir gün sonra gemi azıya alan Siyonist çeteler, Yahudilerin iskânı için önceden belirlenen Filistin köylerini bastı. Bu baskınlarda binlerce kişi öldürüldü. 675 köy ve kasaba yok edildi. 957 bin kişi doğdukları topraklardan zorla göç ettirildi. Filistin’in tarihî ve kültürel dokusu katledildi. Akranları gibi Naci el-Alî’nin trajedisi de burada başladı.</p>
<p>1948 kışının başlangıcında gasbedilmiş topraklarını geride bırakan küçük Naci ve ailesi, ellerindeki her şeyi kaybetmiş bir şekilde Lübnan’ın güneyindeki Sayda şehrine sığındılar. Burada yerleştikleri Ayn el-Hilve kampında, zorlu kış şartlarında bir çadırda hayata tutunmaya çalıştılar. Onların hikâyeleri Suriye’ye, Ürdün’e ve Lübnan’ın diğer şehirlerine sığınan hemşehrilerinden çok da farklı değildi. Yurtlarını kaybetmişler, sığındıkları ülkelerde de ikinci sınıf insan muamelesi görmüşlerdi. Yine de Naci el-Alî kaldığı kampı seviyordu. Burayı ikinci vatanı olarak görüyordu. Büyüyünce ressam olmak istiyordu. Bu nedenle ilk resimlerini de kaldığı kampın duvarlarına çizmeye başladı. Eğitimini kamplarda kurulan derme çatma okullarda aldı. Resme olan yatkınlığını da ilk burada geliştirdi.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-temmuz-2022">Derin Tarih Temmuz Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dante İlahi Komedya’da Ondan İntihal Mı Yaptı?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/iz-birakanlar/dante-ilahi-komedyada-ondan-intihal-mi-yapti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Alican]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 Mar 2022 07:55:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İz Bırakanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed b. Abdullah et-Tenûhî]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[Maarra]]></category>
		<category><![CDATA[rivâyet]]></category>
		<category><![CDATA[sufi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7965</guid>

					<description><![CDATA[1057 yılının yaz başında, Halep’in 84 kilometre güneybatısındaki Maarra (Maarratünnûmân olarak da bilinmekteydi) şehrinde Cuma namazından çıkan acılı kalabalık taze bir mezarın etrafında toplanmış, dünya hayatına veda eden büyük bir adamı defnediyordu. Defin merasimine birçok fakih, sûfî ve muhaddis ile birlikte yüz seksen şair katılmıştı. Kabrin başında evvela iki yüz hatim indirilmiş, ardından seksen dört şair hüzünlü mersiyeler söylemişti. “Ben onun toprak altına konulamayacağını zannederdim” dedi şairlerden biri ve ekledi: “Yıldızlar da konulurmuş toprağa.” Bir başkası, kabrin başına konan mezar taşına şu rubaiyi yazdı sonra: “Bu kabrin sahibi kıymetli bir cevherdi / Cenâb-ı Allah onu şereften yaratmıştı / Ama bu&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1057 yılının yaz başında, Halep’in 84 kilometre güneybatısındaki Maarra (Maarratünnûmân olarak da bilinmekteydi) şehrinde Cuma namazından çıkan acılı kalabalık taze bir mezarın etrafında toplanmış, dünya hayatına veda eden büyük bir adamı defnediyordu. Defin merasimine birçok fakih, sûfî ve muhaddis ile birlikte yüz seksen şair katılmıştı. Kabrin başında evvela iki yüz hatim indirilmiş, ardından seksen dört şair hüzünlü mersiyeler söylemişti.</p>
<p>“Ben onun toprak altına konulamayacağını zannederdim” dedi şairlerden biri ve ekledi: “Yıldızlar da konulurmuş toprağa.” Bir başkası, kabrin başına konan mezar taşına şu rubaiyi yazdı sonra: “Bu kabrin sahibi kıymetli bir cevherdi / Cenâb-ı Allah onu şereften yaratmıştı / Ama bu cevherin kıymetini bilen olmayınca / Allah onu tekrar sedefin içine aldı.” Şairlerin mersiyeler eşliğinde defnettikleri kişi, İslâm tarihinin en sıra dışı zekâlarından biri olup düşünceleri ile adeta modern bir varoluşçu filozofu çağrıştıran Ebû’l-Alâ el-Maarrî’ydi. Uzun sayılabilecek yorucu bir hayatı noktalamış, ardında birçok tartışmayı da bırakarak yıllar önce el ayak çektiği dünyadaki çilesini nihayete erdirmişti.</p>
<p>973 yılında Maarra’da dünyaya gelen ve asıl adı Ahmed b. Abdullah et-Tenûhî olan Ebû’l-Alâ el-Maarrî; ilmî faaliyetlerle meşgul olan ve başta dedesi, babası ve amcası olmak üzere birçok üyesi yaşadıkları coğrafyada kadılık yapan köklü bir aileye mensuptu. Üç yaşında okuma yazmayı öğrenmiş, dört yaşında geçirdiği çiçek hastalığı nedeniyle görme yetisini kaybetmiş ve on bir yaşında şiir yazmaya başlamıştı. Muazzam bir hafızası vardı; yabancı bir dilde dahi olsa duyduğu her şeyi kolaylıkla aklında tutabiliyordu. Gözleri görmemesine rağmen satranç ve tavla gibi oyunları büyük bir ustalıkla oynayabiliyordu. Olağanüstü yetenekleri ile henüz çocukluk dönemlerinden itibaren çevresindeki herkesin dikkatini çekmişti.</p>
<p>Bütün ilimleri tahsil ettiği yirmi yaşına kadar yüksek sesle okunan kitapları dinlemek suretiyle eğitim almış; bu zaman zarfında dil, edebiyat, fıkıh ve tarih alanlarında uzman olmuştu. Lazkiye’deki bir manastırda bir rahipten Hıristiyan ve Yahudi ilahiyatına ilave olarak felsefe dersleri aldığına dair bir rivâyet de olmakla birlikte, bunun doğru olmadığı yönündeki kanaat daha güçlüdür. Yirmi yaşında ilim tahsilini tamamladığını, artık Suriye ve Irak bölgesinde kendisinden bir şeyler öğrenebileceği kimsenin kalmadığını, daha sonra eğitim almadığını kendisi belirtmiştir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mart-2022">Derin Tarih Mart Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Muhammed Alexander Russel Webb</title>
		<link>https://www.derintarih.com/abide-sahsiyetler/muhammed-alexander-russel-webb/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İbrahim Bozbeşparmak]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Dec 2021 12:10:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Abide Şahsiyetler]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[New Jersey]]></category>
		<category><![CDATA[Russel Webb]]></category>
		<category><![CDATA[Rutherford]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7657</guid>

					<description><![CDATA[Gördükleri manzara, New Jersey’deki küçük Rutherford bölgesinin sakinleri için şaşırtıcıydı. Karşılarında konferans veren komşuları, alışık olmadıkları bir kıyafet giymiş, çeşitli madalyalarla süslenmiş, bıyığından ayakkabılarına bu toprakların hiç aşina olmadığı bir tarza bürünmüştü. 1902’de İstanbul’dan dönüşünün hemen ardından, kafasında fesi, üzerinde uzun entarisi, ayağının tozuyla Amerikalılara İstanbul’u ve Türklerin hayat biçimlerini bizzat yaşayarak anlatan bu adam, muhtedi Alexander Russel Webb’den başkası değildi. O konuşurken, kızı yan tarafta yine Türk kıyafetlerine bürünmüş, piyanoyla Türk marşları çalıyordu. Yerel gazetelerin, Osmanlı sultanının kendisine verdiği tüm hediyelere rağmen, güzel ve mütevazı bir şahsiyet olarak tasvir ettikleri Webb’in Türklere olan sevgisi yalnızca bu sahnede konuştuklarından ibaret&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Gördükleri manzara, New Jersey’deki küçük Rutherford bölgesinin sakinleri için şaşırtıcıydı. Karşılarında konferans veren komşuları, alışık olmadıkları bir kıyafet giymiş, çeşitli madalyalarla süslenmiş, bıyığından ayakkabılarına bu toprakların hiç aşina olmadığı bir tarza bürünmüştü. 1902’de İstanbul’dan dönüşünün hemen ardından, kafasında fesi, üzerinde uzun entarisi, ayağının tozuyla Amerikalılara İstanbul’u ve Türklerin hayat biçimlerini bizzat yaşayarak anlatan bu adam, muhtedi Alexander Russel Webb’den başkası değildi. O konuşurken, kızı yan tarafta yine Türk kıyafetlerine bürünmüş, piyanoyla Türk marşları çalıyordu. Yerel gazetelerin, Osmanlı sultanının kendisine verdiği tüm hediyelere rağmen, güzel ve mütevazı bir şahsiyet olarak tasvir ettikleri Webb’in Türklere olan sevgisi yalnızca bu sahnede konuştuklarından ibaret değildi, kitaplara da taşmıştı. Presbiteryen Kilisesi’ne sadık Hıristiyan bir ailede başlayan hayatı, onu birçok sürprizle Amerikan vatandaşı bir Osmanlı yapmıştı. O Amerika’daki İslâmî faaliyetlerin ilk önemli müteşebbisi olmakla beraber yine aynı ülkedeki Türk Misyonunun da en önemli isimlerinden biriydi.</p>
<p>Alexander Russel Webb, 20 Kasım 1846’da Nelson Webb ve Caroline Elizabeth çiftinin dördüncü çocuğu olarak dünyaya geldi. Anglosakson olan ailesi önce New England’a daha sonra da New York’un Hudson kasabasına yerleşmişti. On kardeşin dördüncüsü olan Webb’in babası yerel bir gazetede editörlük yapıyordu. Baba Webb, inancında katı bir Hıristiyan’dı ve oğlunun da bu şekilde yetişmesini istiyordu. Bu yüzden, onu erken yaşlarından itibaren, dinî eğitim alması için Presbiteryen kilisesine, pazar okuluna göndermişti. Presbiteryenler Protestan mezhebini reforme etmiş bir cemaatti. Kendi ifadesiyle “papazların anlaşılması zor vaazlar verdiği” bu okula ayak sürüyerek giden Webb, hareketli ve araştırmaya düşkün bir çocuk olduğu için okulun dar kalıpları onun geniş düşünce dünyasına küçük geliyordu.</p>
<p>Amerikan İç Savaşı’nın parlamaya başladığı ilk günlerde, 15 yaşında olan Alexander Russel, yatılı bir okula kaydoldu. Savaş devam ederken üç yıl yatılı okulda sonra da akademide ve enstitüde eğitimini ikmal etti. Eğitim hayatının ardından ailesinin yanına döndü. Aslında babası gibi bir gazeteci olması bekleniyordu. Fakat o işi, kardeşine bırakarak başka bir sahaya yönelmişti. Babasının gazetesine komşu bir mücevherat dükkânında ücretsiz çalışmaya başladı. Bir süre bu sahada iş tutan Webb, 1870’de ilk eşi olan Laura ile evlendi. Kayınpederi, damadının tecrübesine güvenerek Chicago’da bir mücevher şirketi kurdu. Ne var ki işler istenildiği gibi gitmedi ve şirket battı.  Birkaç farklı mücevher şirketinde daha talihini kovalayan genç müteşebbise kader adeta bu alanda ilerlemenin kapısını kapatmıştı. Kayınbabası, onu küçük bir kasabaya yerleşmeye ikna ederek yerel bir gazeteye ortak oldu. Webb, kayınbabasının yanında editör olarak başladığı gazetecilikle baba mesleğine dönmüştü. Ortakların değişmesi ve farklı gazete teşebbüslerinin ardından o, gazetecilikteki bu ilk dönemini eşiyle boşanmasına varan bir süreçle tamamladı. Kayınbabası ile işleri bozulunca, evliliği de bozulmuştu.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-2021">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Afrika&#8217;yı Parselleyen İngiliz Projesi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/kara-kitayi-parselleyen-ingiliz-projesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Kavas]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Nov 2021 08:02:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Afrika]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu Roma]]></category>
		<category><![CDATA[Etiyopya]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[İber Yarımadası]]></category>
		<category><![CDATA[Libya]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7607</guid>

					<description><![CDATA[Sömürgeciliğin en başarılı hamlelerinden biri olarak tarihe geçen ve 1885 Şubat’ında Berlin’de düzenlenen konferansta bütün taraftarlarca imzalanan anlaşma ile Afrika fiilen parçalanma sürecine girecekti. Tahmin edilenler kadar beklenilmeyen durumlar da dâhil yaklaşık 20 yıl alan bir zamanda kıtada işgal edilemeyen üç bölge kalmıştı. Bunlardan biri, bugünkü Libya olup henüz Osmanlı Devleti’nin bir parçası olarak varlığını sürdürüyordu. İkincisi, Amerika Birleşik Devletleri tarafından azatlık verilip kıtaya geri gönderilen çok az sayıdaki eski kölelerin idaresinde korunup kollanan Liberya idi. Üçüncüsü, en az beş asırdır Müslüman yöneticilerin büyük çoğunluğu hâkimiyetinde iken Hıristiyan Etiyopya krallığının denetimindeki bölge idi. Avrupalı sömürgeci yedi devletin, kendilerine ait gördükleri&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sömürgeciliğin en başarılı hamlelerinden biri olarak tarihe geçen ve 1885 Şubat’ında Berlin’de düzenlenen konferansta bütün taraftarlarca imzalanan anlaşma ile Afrika fiilen parçalanma sürecine girecekti. Tahmin edilenler kadar beklenilmeyen durumlar da dâhil yaklaşık 20 yıl alan bir zamanda kıtada işgal edilemeyen üç bölge kalmıştı. Bunlardan biri, bugünkü Libya olup henüz Osmanlı Devleti’nin bir parçası olarak varlığını sürdürüyordu. İkincisi, Amerika Birleşik Devletleri tarafından azatlık verilip kıtaya geri gönderilen çok az sayıdaki eski kölelerin idaresinde korunup kollanan Liberya idi. Üçüncüsü, en az beş asırdır Müslüman yöneticilerin büyük çoğunluğu hâkimiyetinde iken Hıristiyan Etiyopya krallığının denetimindeki bölge idi. Avrupalı sömürgeci yedi devletin, kendilerine ait gördükleri bölgeleri istedikleri gibi idare edebilmek için de yaklaşık 20 yıllık bir süreye daha ihtiyaçları vardı.</p>
<p>Nasıl olmuştu da bu devasa kıta, hiç beklenmedik şekilde, sözlü toprak iddialarını fiilî işgallerine çevirmişti? Gerçek anlamda dört dörtlük bir idareden bahsedilebilir miydi? Afrika gerçekten parçalanmış olabilir miydi ve eğer bu gerçekleşmişse, kullanılan yöntem neydi? Küçücük Avrupa’da asırlarca birbirleri ile savaşan, akan kanın hesabının sorumlusu milletler tarih boyunca belirgin olmayan farklı coğrafyalarda sınırları hangi usullerle çizeceklerdi? Bu ve benzeri birçok sorunun cevabı henüz tam anlamıyla verilebilmiş değil. Belki de hiçbir zamanda ikna edici açıklamalar olmayacak. Sebebi de herhangi bir mantık içinde belirlenmedikleri için ikna edici sonuçlara varılamayacak olmasıdır.</p>
<p>Avrupalı sömürgeci devletlerin Afrika sevdası ne zaman başlamıştı ve neden bu tarz bir girişimi dünyayı modernleştirdiklerini iddia ettikleri bir dönemece girerken uyguladılar? Bilhassa Büyük Roma’nın en gözde eyaletlerinin bugünkü Kuzey Afrika coğrafyasında olduğu, sıradan tarih bilgisine sahip Avrupalı insanca malumdu. Hatta bir ara yine kendilerinden bir kavim olan Vandallar tarafından 5. yüzyılda yağmalansa da kıtanın bu bölgesi bu defa da Doğu Roma, yani Bizans’ın idaresine geçmişti. Epeyce yerleşim yeri, önemsedikleri şahsiyet ve yaşayış biçimi, özellikle de gıda depoları konumunda bulunan araziler buradaydı. Fakat İslâmiyet’in 7. yüzyılda Arap Yarımadası’ndan Mısır’da başlayan tüm Berberi yurtlarına yayılması 70 yıl kadar sürerken, neredeyse 700/800 yıllık göz kamaştırıcı antik çağ da bütün değerleriyle kapanıyordu. Müslümanlar için altın bir çağ başlarken, onlar için içine düştükleri dogmalarla boğuştukları karanlık devrelere girilmiş oldu.</p>
<p>İber Yarımadası olarak da ifade edilen bugünkü İspanya ve Portekiz’in tamamını, kısmen de Fransa içinde ve Sicilya adası gibi İtalya’ya ait yerlerde etkin olan ve özellikle Endülüs ile insanlık medeniyetinin zirvesine ulaşma becerisi gösteren Müslümanlar asırlarca elde ettikleri üstünlükleri aralarında yaşadıkları gerginliklerle kaybettiler. Son idari merkez Gırnata’daki Beni Ahmer Hanedanlığı da 1492 yılında yıkılınca, adeta zincirden boşanmış gibi önce Portekizliler, ardından İspanyollar gidebildikleri her yere gitmeyi vazife bildiler. Birinciler daha çok Batı Afrika sahillerinde dolaşmaya başlamışlar ve 1470’li yıllarda Gine Körfezinde Sao Tome ve Principe adalarına kadar ulaşmışlardı. İspanyollar ise daha ziyade Akdeniz’de etkinlik alanı açıyor, özellikle Endülüs’ün adeta en büyük insan ve ekonomik kaynağı olan Kuzey Afrika’ya yapabilecekleri tüm hamleleri yapıyorlardı. Burada Mısır’da Memlükler, Libya ve Tunus’ta Hafsiler, Cezayir’de Zeyyaniler ve Fas’ta Sadiler gibi dört güçlü hanedan devleti vardı. Ancak Müslümanların İber Yarımadası’ndaki iktidarlarını kaybetmelerine sebep olan taht kavgaları ve Hıristiyan güçlerle birbirlerine karşı kurdukları ittifaklar İspanya’nın burada da işine yaradı. Zaten perdenin arkasında her türlü gelişmeyi yönlendiren Papalık da büyük beklentiler içerisindeydi.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasim-2021">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İngiliz Papazdan Sultana Darbe Çağrısı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/oteki-tarih/ingiliz-papazdan-sultana-darbe-cagrisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Uçar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Aug 2021 07:15:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öteki Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Gladsone]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[Malcolm MacColl]]></category>
		<category><![CDATA[Napoli]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan II. Abdülhamid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7243</guid>

					<description><![CDATA[Fakir bir İskoç ailesinin çocuğu olan Malcolm MacColl (1831- 1907), kilise bursu ile Trinity Koleji’nde okumuş, 1857’de papaz olarak İskoç Anglikan Kilisesi’nde göreve başlamıştı. Mayıs 1858’de yazdığı bir mektup bütün hayatını değiştirecek, Gladstone ile tanışıp himayesine girmesine sebep olacaktı. Gladstone’un yardımları ile önce Londra, ardından da 1864- 67 yılları arasında St. Petersburg ve Napoli’de İngiliz Büyükelçiliği papazı olarak görev yaptı. 1870’lerden itibaren değişik gazete ve dergilerde Osmanlılar ve İslâmiyet aleyhinde, Türkiye’deki Hıristiyan azınlıkların haklarını savunan yazıları ile dikkati çekmiş; ardından da bu doğrultuda kitaplar yazmaya başlamıştı. Bir sonraki adımda Sultan II. Abdülhamid’in en fanatik muhaliflerinden biri olacaktı. Özellikle Şark Meselesi&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Fakir bir İskoç ailesinin çocuğu olan Malcolm MacColl (1831- 1907), kilise bursu ile Trinity Koleji’nde okumuş, 1857’de papaz olarak İskoç Anglikan Kilisesi’nde göreve başlamıştı. Mayıs 1858’de yazdığı bir mektup bütün hayatını değiştirecek, Gladstone ile tanışıp himayesine girmesine sebep olacaktı. Gladstone’un yardımları ile önce Londra, ardından da 1864- 67 yılları arasında St. Petersburg ve Napoli’de İngiliz Büyükelçiliği papazı olarak görev yaptı. 1870’lerden itibaren değişik gazete ve dergilerde Osmanlılar ve İslâmiyet aleyhinde, Türkiye’deki Hıristiyan azınlıkların haklarını savunan yazıları ile dikkati çekmiş; ardından da bu doğrultuda kitaplar yazmaya başlamıştı. Bir sonraki adımda Sultan II. Abdülhamid’in en fanatik muhaliflerinden biri olacaktı.</p>
<p>Özellikle Şark Meselesi ve Balkanlar’daki Türk hâkimiyetinin sona ermesiyle yakından ilgilenen, Roma Katolik Kilisesi’ne muhalefet eden Hırvat Piskopos Strossmayer ve Alman von Dollinger gibi papazlarla İngiltere’de liberallerin lideri Gladstone arasında aracılık yapmıştı. İngiliz gazete ve dergilerine Türkiye’ye ve Türkiye’nin İngiltere’deki dostlarına yönelik acımasız saldırılarla dolu birçok mektup, makale ve kitap yazdı.</p>
<p>Yazılarını, İngiliz konsoloslarının gönderdiği ve “Mavi Kitap” olarak bilinen raporlardan işine gelen kısımlarını çarpıtmak suretiyle kaleme alıyordu. Bazen komik denilebilecek uydurma belgeler de üretiyordu. Ağustos 1876’da bir papaz arkadaşı ile Osmanlıların Hıristiyanları katlettiği iddiasını ispat için Sırbistan’a giden MacColl, Osmanlı-Sırbistan sınırındaki Sava Nehri’nde bir tekne gezintisi sırasında “kazığa geçirilmiş bir insan cesedi gördüklerini” iddia etmişti. Gördükleri şeyin “yalnızca bir torba fasulye” olduğunu yazan Sırbistan’daki İngiliz konsolosunun raporlarına rağmen ülkelerine dönüşte bu uydurma bilgi üzerine bir katliam kampanyası başlattılar. Bunu vaazlarında (Gladstone’un ezeli rakibi Benjamin Disraeli gibi) Türk yönetimine aktif olarak karşı çıkmayanların da onların günahlarına ortak oldukları propagandası için bir malzeme olarak kullanmıştı.</p>
<p>1876 yılı ve sonrasında özellikle -sözde- Bulgar mezalimini gündeme getirmiş; Osmanlıları kınamaya çağırdığı Gladstone’un 1876-77’de yaptığı konuşmaların baş tahrikçisi ve malzemecisi olmuştu. MacColl bu yıllarda konuyla ilgili -ilki beş baskı yapan- iki de eser yayınladı. 1877’de yazdığı <em>The Eastern Question: Its Facts and Fallacies</em> (Şark Meselesi: Gerçekleri ve Yanılgıları) adlı kitabını, 1878’de yayımlanan <em>Three Years of the Eastern Question</em> (Şark Meselesinin Üç Yılı) izledi. Gladstone’un iktidardan düşmesinden sonra Kuzey Yorkshire Kontluğuna bağlı ikinci sınıf bir bölgede yer alan Ripon şehrinde büyük bir malikânede yaşamaya başlamış, Avrupa’nın çeşitli ülkelerine seyahat ederek evinde sık sık dostları ile toplantılar yapmıştı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-agustos-2021">Derin Tarih Ağustos Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Portekizliler Peygamber Efendimiz’in Mezarını Avrupa’ ya Kaçıracaklardı!</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/portekizliler-peygamber-efendimizin-mezarini-avrupa-ya-kaciracaklardi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Sep 2020 05:45:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Cava Adası]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[Kristof Kolomb]]></category>
		<category><![CDATA[Lahey]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<category><![CDATA[Rahip John]]></category>
		<category><![CDATA[Werner Sombart]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6332</guid>

					<description><![CDATA[“Osmanlı Endonezya’ya en zor döneminde yardım etmiş” başlıklı bir gazete haberi; 1916 yılında Cava Adası’nda vuku bulan bir sel felaketi (tsunami?) üzerine Lahey’de oluşturulan uluslararası yardım komisyonuna Osmanlı Devleti’nin 25 bin kuruş hibe ettiğini bildiriyordu. Aslında şaşırtıcı olmaması gereken bu habere hayretle yaklaşanlar olduğunu hatırlıyorum. Osmanlı Devleti’ni çok az tanıdığımızı bilmediğimiz gibi, bilmediğimizi de bilmiyoruz. Tıpkı Hind Okyanusu’ndaki varlığını faaliyet ve icraatını bilmediğimiz gibi&#8230; Amerika’yı keşfettiği söylenen Kristof Kolomb’un batıya giderek doğuya ulaşmak amacıyla yola çıktığı ve Hindistan’ı bulmayı beklerken tesadüfen Küba civarında bir sahile çıktığı sık sık tekrarlanır da, seyahatinin asıl gerekçesi, nedense zinhar telaffuz edilmez. Oysa Alman iktisat&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Osmanlı Endonezya’ya en zor döneminde yardım etmiş” başlıklı bir gazete haberi; 1916 yılında Cava Adası’nda vuku bulan bir sel felaketi (tsunami?) üzerine Lahey’de oluşturulan uluslararası yardım komisyonuna Osmanlı Devleti’nin 25 bin kuruş hibe ettiğini bildiriyordu.</p>
<p>Aslında şaşırtıcı olmaması gereken bu habere hayretle yaklaşanlar olduğunu hatırlıyorum. Osmanlı Devleti’ni çok az tanıdığımızı bilmediğimiz gibi, bilmediğimizi de bilmiyoruz. Tıpkı Hind Okyanusu’ndaki varlığını faaliyet ve icraatını bilmediğimiz gibi&#8230;</p>
<p>Amerika’yı keşfettiği söylenen Kristof Kolomb’un batıya giderek doğuya ulaşmak amacıyla yola çıktığı ve Hindistan’ı bulmayı beklerken tesadüfen Küba civarında bir sahile çıktığı sık sık tekrarlanır da, seyahatinin asıl gerekçesi, nedense zinhar telaffuz edilmez. Oysa Alman iktisat tarihçisi ve mütefekkiri Werner Sombart’ın da katıldığı iddialara bakılırsa Yahudi finansmanıyla yola çıkan Kolomb’un seferlerinin asıl amacı, bizzat kendisinin de seyir defterine kaydettiği gibi, başta Kudüs olmak üzere Kutsal Topraklar’ın Müslümanların elinden kurtarılması yönündeki kadim bir Yahudi-Haçlı tutkusunun devamıydı. Amacına ulaşırsa Doğu’nun zenginlikleri Avrupa’ya, yani Hıristiyan dünyasına nehirler halinde akacak ve keşfedilen topraklardan elde edilecek gemiler dolusu altınla yeni Haçlı kuvvetleri tertip olunarak Müslüman diyarlarına doğru iş bitirici bir sefere çıkılacaktı.</p>
<p>Yeri gelmişken, burada tarihin ufak bir sırrını daha çıtlatayım size de, içimde kalmasın. Osmanlı Devleti kendi kıtalarına hapsedip topraklarının her geçen gün yeni bir parçasını daha bünyesine dahil ettikçe Avrupa halklarının içine düştükleri panik duygusuyla akıl almaz efsaneler imal ettiklerine şahit oluyoruz. Güya Müslümanların bulunduğu bölgelerin de ötesinde, Habeşistan’da büyük bir Hıristiyan Kral yaşarmış ve adı da “Doğu’nun Kralı” (King of the East) Rahip John (bir başka rivayete nazaran da James) imiş.</p>
<p>İşte bilim tarihini yazanlara göre, coğrafî keşiflerin arkasında yatan temel güdülerden biri, Doğu’da yaşadığı bilinen ama ismi olup da cismi bir türlü bulunamayan(!) bu güçlü Hıristiyan Kralı bulmak, kendisiyle temasa geçtikten sonra ondan gücünü Batı’daki Hıristiyanlarla birleştirmesini istemekmiş. Böylece Müslümanlara asırlardan beri bir türlü verilemeyen ağızlarının payını vereceklerini boşu boşuna ummuş durmuş Avrupalılar. Bu ilginç değil mi? Bir ara da Müslümanlara ‘cihad’ açan Şah İsmail’in bekledikleri ‘Hıristiyan Kral’ olup olmadığından şüphelenmişler ve kendisine büyük ümitler bağlamışlar.</p>
<p>Böyle bir hurafeyi bizim tarihimiz için anlatsak, memleketimizin güzide akl-ı evvelleri anında lafın üzerine çullanır ve ‘Zaten bu örümcekli kafa yüzünden geri kalmadık mı?’ teranesine yeni bir nota daha eklemenin zevkiyle sarhoş olurlardı. Ama aynı hurafelerin Avrupa’da ortaya çıkmış olduğunu bizzat kendileri bas bas bağırsa, gördüğünüz gibi, ya görmezden gelinir ya da ört bas edilir, ilerlemenin kıblesi olarak kabul ettikleri hayallerinde ürettikleri Avrupalılığa kat’iyen leke sürülmez.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2020">Derin Tarih Eylül Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>10 Soruda Ayasofya</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/10-soruda-ayasofya/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Semavi Eyice]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Jul 2020 12:12:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya]]></category>
		<category><![CDATA[Constantius]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[İmparator Iustinianos]]></category>
		<category><![CDATA[putperest]]></category>
		<category><![CDATA[Schneider]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6176</guid>

					<description><![CDATA[Kimler yaptırdı? Ayasofya, 4. yüzyılda putperest mabetlerin yerine ahşap çatılı bazilika biçiminde bir yapı olarak inşa edilmişti. Genellikle bu ilk yapının I. Constantinus’un eseri olduğuna inanılır ise de, kilise ancak onun 337’de ölümünden sonra oğlu Constantius döneminde bitirilerek, açılışı 15 Şubat 360’da yapılmıştır. Ayasofya (Hagia Sophia), Hıristiyan üçlemesinin (ekânim-i selâse) ikinci unsuru ‘oğul’un bir vasfı olan mistik ilahî hikmet (sophia) mefhumu adına kurulmuştu. Patrik Ioannes Khrysostomos’un İmparatoriçe Evdokia’nın gazabına uğrayarak sürgüne yollanması yüzünden çıkan bir ayaklanmada 20 Haziran 404’te yanan kilise, II. Theodosius tarafından daha büyük olarak yeniden yapılıp 10 Ekim 415’te tekrar ibadete açıldı. 1935’te Prof. Dr. A. M.&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<ol>
<li><strong> Kimler yaptırdı?</strong></li>
</ol>
<p>Ayasofya, 4. yüzyılda putperest mabetlerin yerine ahşap çatılı bazilika biçiminde bir yapı olarak inşa edilmişti. Genellikle bu ilk yapının I. Constantinus’un eseri olduğuna inanılır ise de, kilise ancak onun 337’de ölümünden sonra oğlu Constantius döneminde bitirilerek, açılışı 15 Şubat 360’da yapılmıştır. Ayasofya (Hagia Sophia), Hıristiyan üçlemesinin (ekânim-i selâse) ikinci unsuru ‘oğul’un bir vasfı olan mistik ilahî hikmet (sophia) mefhumu adına kurulmuştu. Patrik Ioannes Khrysostomos’un İmparatoriçe Evdokia’nın gazabına uğrayarak sürgüne yollanması yüzünden çıkan bir ayaklanmada 20 Haziran 404’te yanan kilise, II. Theodosius tarafından daha büyük olarak yeniden yapılıp 10 Ekim 415’te tekrar ibadete açıldı. 1935’te Prof. Dr. A. M. Schneider tarafından, binanın batı tarafında yapılan kazıda, üzerlerinde havarileri temsil eden kuzu kabartmaları olan büyük blokların bu ikinci yapının giriş cephesine ait olduğu kabul edilir.</p>
<p>İmparator Iustinianos (527-560) aleyhine çıkan Nika (Zafer) ayaklanmasında 13-14 Ocak 532 gecesi Ayasofya bir defa daha yandı. Iustinianos, durum düzeldikten hemen sonra kilisenin yeniden yapımına girişerek, bu işle Batı Anadolulu 2 mimarı, Trallesli (Aydın) Anthemious ile Miletoslu (Söke yakınında Milet-Balat) Isidoros’u görevlendirdi. Mısır, Suriye ve Anadolu’daki putperest yapılardan çıkarılan işlenmiş sütunlar ve çeşitli yerlerdeki taş ocaklarından getirilen malzeme, çağının bir kaynağının bildirdiğine göre, 100 ustabaşının idaresindeki 10.000 işçinin gayretleriyle işlendi ve inşaat 5 yıl sonra tamamlandı; açılış 27 Aralık 537 günü yapıldı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<ol start="2">
<li><strong> Nasıl Yapıldı?</strong></li>
</ol>
<p>2 mühendis mimar, yaklaşık 77 x 71 metre ölçüsündeki Ayasofya’yı erken Hıristiyan dönemin dinî yapılarında uygulanan, batı-doğu ekseni üzerinde 2 destek dizisi ile uzunlamasına 3 sahna (nef’e) ayrılan bazilika planında yapmakla beraber, orta mekânın üstünü, köşe pandantifleri ile esas kabuğu şişmiş bir yelken gibi bir bütün teşkil eden ve çapı 31-33 metreyi bulan büyük elips bir kubbe ile örtme yoluna gitmişlerdi. Her ne kadar geç Roma İmparatorluk dönemi mimarisi çapı 30 metreyi aşan kubbeler yapmış ise de, bunlar yuvarlak dış duvarlı binaların üstlerine tencere kapağı gibi oturuyordu. Hâlbuki Ayasofya’da statik bakımdan tamamen değişik bir sistem uygulanmış ve kubbenin orta nef’inin 4 büyük payesine dayanan, 4 büyük kemere oturması sağlanmıştır. Bu, o vakte kadar hiçbir mimarın düşünmediği veya bu ölçüde bir binada cesaret edemediği çok cüretli bir uygulama idi. Büyük kubbe kitlesinin baskısını karşılamak üzere, batı-doğu ekseni üzerinde, kademeler halinde alçalan ve baskıyı önce 2 yanına, bunların da her birini 3’e bölen yarım kubbeler (batıda 2 yarım kubbe ve 1 tonoz olacak şekilde) yapılmıştı. Hâlbuki yanlarda, kuzey ve güneyde kubbenin baskısı, galerilerde yan duvarlardaki pâyeler, sütunlar, kemerler ile tonozlar yardımıyla karşılanmıştı. Bu ölçüde ve zemin planı bu tertipte olan bir yapıyı, bu derecede büyük bir kubbe ile örtmek büyük cesaret işi idi. Statik bakımdan bu ağırlığı çok güç karşılayan Ayasofya, gerek Bizans, gerek Osmanlı döneminde, duvarlarına dışarıdan eklenen büyük destek payandalarının yardımıyla bugüne kadar ayakta kalabilmiştir. Nitekim 577 yılındaki şiddetli deprem sonrasında, 7 Mayıs 578’de büyük kubbenin diğer tarafının çökmesi üzerine, ilk mimarlardan Isidoros’un yeğeni genç Isidoros, kubbeyi öncekine nazaran 6,25 metre kadar yükseltmek ve ana kemerlerin köşelerindeki küresel üçgenleri (pandantifler) ayrı geçiş unsurları yapmak suretiyle örtü sistemini değişmiştir. Böylece tamiri tamamlanan kilise 24 Aralık 562’de yeniden açılmıştır.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-temmuz-2020">Derin Tarih Temmuz Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hıristiyan Bayramlarının Bilinmeyen Pagan Kökleri</title>
		<link>https://www.derintarih.com/avrupa-tarihi/hiristiyan-bayramlarinin-bilinmeyen-pagan-kokleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Maria Jesus Horta]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Apr 2020 06:23:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[kültürel]]></category>
		<category><![CDATA[Milano Fermanı]]></category>
		<category><![CDATA[Noel]]></category>
		<category><![CDATA[Ortaçağ]]></category>
		<category><![CDATA[Ortaçağ İspanyol Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Pagan]]></category>
		<category><![CDATA[politik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5799</guid>

					<description><![CDATA[Milano Fermanı ve Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğu’nun resmî dini haline getirilmesinin ardından Kilise dinî takvimi düzenlemiş ve inanç açısından daha az “tehlikeli” bulduğu bazı pagan unsurları halkın bu yeni dini kabullenmesini kolaylaştıracak bir yol olması nedeniyle kabul etmişti. Bu yüzden bugün kutlanan pek çok Hıristiyan bayramı, Hıristiyanlık onlara dinî bir gerekçe ve anlam yüklemeye çalışsa da esasen pagandır. İber yarımadası yüzyıllar boyunca (711-1492) politik ve kültürel olarak birbirinden farklılaşmış iki bölgenin varlığı sebebiyle Batı Avrupa’nın geri kalanından ayrı bir konumda kalmıştır: Bir yanda Endülüs, diğer yanda bir dizi Hıristiyan krallık. Bu durum Ortaçağ İspanyol tarihi ve kültürünün, diğer Batı ülkelerinden farklı&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Milano Fermanı ve Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğu’nun resmî dini haline getirilmesinin ardından Kilise dinî takvimi düzenlemiş ve inanç açısından daha az “tehlikeli” bulduğu bazı pagan unsurları halkın bu yeni dini kabullenmesini kolaylaştıracak bir yol olması nedeniyle kabul etmişti. Bu yüzden bugün kutlanan pek çok Hıristiyan bayramı, Hıristiyanlık onlara dinî bir gerekçe ve anlam yüklemeye çalışsa da esasen pagandır.</p>
<p>İber yarımadası yüzyıllar boyunca (711-1492) politik ve kültürel olarak birbirinden farklılaşmış iki bölgenin varlığı sebebiyle Batı Avrupa’nın geri kalanından ayrı bir konumda kalmıştır: Bir yanda Endülüs, diğer yanda bir dizi Hıristiyan krallık. Bu durum Ortaçağ İspanyol tarihi ve kültürünün, diğer Batı ülkelerinden farklı şekilde gelişmesine yol açmıştır. Buna rağmen Hıristiyan krallıklara özgü bayramlar, Ortaçağ süresince hem İber yarımadasında, hem de Avrupa’nın diğer bölgelerinde ana özellikleri açısından aynıdır. 21. yüzyıl insanının çalışma saatleri az çok belirlidir, bu saatlerin dışında istediğimizi yapmakta özgürüz. Ayrıca dinlenme aralarımız olduğu gibi hastalık, doğum, aileyle ilgilenmek veya bürokratik işlerimizi halledebilmek için izin talep etme imkânımız var. Bunun yanı sıra belli sayıda ücretli tatil günü hakkımız ve boş vakitlerimizde eğlence faaliyetlerinde bulunma alışkanlıklarımız söz konusu. Bizler için bayramlar fazladan bir moladır. Ancak Ortaçağ toplumlarında çalışmak; tatili ya da izni olmayan, bırakın dinlenmeyi, neredeyse yemek veya uyumak için bile güç bela zaman ayrılan kesintisiz bir uğraştı. Nüfusun çoğu (çok küçük yaşlardan itibaren çocuklar dahil) hayatta kalabilmek için güneşin doğuşundan batışına kadar son derece kötü şartlarda, sıkı kontrol altında çalışıyorlardı. Dolayısıyla çalışılmayan bir gün, nadir ve çok değerliydi. Bu nedenle bayramlar Ortaçağ insanı için çok değerliydi ve özlemle beklenirdi.</p>
<p>Noel geleneği k abul edilen birçok adet, aslında, yıl değişimi kutlaması için yapılan bayramlara has uygulamalardır. Bu yüzden Noel’den daha çok 31 Aralık veya 1 Ocak günlerine aittirler ve Hıristiyanlıkla hiçbir ilişkileri yoktur.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-nisan-2020">Derin Tarih Nisan Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslamın Fetih Çağındaki Gibi Güçlü Olan Tek Bir Emre İtaat Ettiler</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/islamin-fetih-cagindaki-gibi-guclu-olan-tek-bir-emre-itaat-ettiler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Caesar E. Farah]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Nov 2019 06:20:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[İslamî]]></category>
		<category><![CDATA[muhafazakâr]]></category>
		<category><![CDATA[Senûsi]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Abdülhamid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5191</guid>

					<description><![CDATA[Sultan Abdülhamid önemli tarikat şeyhlerini ve müritlerini, İslamî amaçlarını desteklemeye teşvik etmek üzere bir araya getirmişti. Uzmanlar bunlar arasında önemli bir rolün güçlü Senûsi liderine (1781-1859) ait olduğu, şeyhi bulunduğu tarikatın İslamın savunulmasında ve Avrupa’nın Hıristiyan güçleriyle karşı karşıya gelen Müslümanlar arasında kardeşlik ve birliğin yayılmasında önemli rol oynadığı görüşündeler. Osmanlı arşivlerinde bu tarikatın kurucusu ve ölümünden sonra görevini üstlenen oğullarının hayatı ve yaptıkları işler konusunda bir resmî rapor bulunmaktadır. Büyük ihtimalle, Tanzimat rejimi altında gerçekleştirilen ve muhafazakâr Senûsî liderinin İslama aykırı gördüğü batılılaşma reformları yüzünden kaybedilen desteğin yeniden kazanılıp kazanılamayacağına dair bir rapordu bu. Muhtemelen Sultan Abdülhamid’in dikkatine sunulan&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sultan Abdülhamid önemli tarikat şeyhlerini ve müritlerini, İslamî amaçlarını desteklemeye teşvik etmek üzere bir araya getirmişti. Uzmanlar bunlar arasında önemli bir rolün güçlü Senûsi liderine (1781-1859) ait olduğu, şeyhi bulunduğu tarikatın İslamın savunulmasında ve Avrupa’nın Hıristiyan güçleriyle karşı karşıya gelen Müslümanlar arasında kardeşlik ve birliğin yayılmasında önemli rol oynadığı görüşündeler. Osmanlı arşivlerinde bu tarikatın kurucusu ve ölümünden sonra görevini üstlenen oğullarının hayatı ve yaptıkları işler konusunda bir resmî rapor bulunmaktadır. Büyük ihtimalle, Tanzimat rejimi altında gerçekleştirilen ve muhafazakâr Senûsî liderinin İslama aykırı gördüğü batılılaşma reformları yüzünden kaybedilen desteğin yeniden kazanılıp kazanılamayacağına dair bir rapordu bu.</p>
<p>Muhtemelen Sultan Abdülhamid’in dikkatine sunulan bu tarihsiz rapora göre, Trablusgarp’ta çok sayıda zâviye (tekke) kurulmuş ve buralarda kabileci Araplara İslam dininin gerçek yönleri; Kur’an, hadis ve şeriat öğretilmişti. Ayrıca muhafazakâr Mâlikî (Kuzey Afrika’da yaygındır) ve Suriye-Mısır bölgesinde yaygın olan mutedil Şâfiî mezhebi usulleri uygulanıyordu.</p>
<p><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasım-2019">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
