﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hz. Peygamber &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/etiket/hz-peygamber-2/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Tue, 02 Aug 2022 08:11:01 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.5</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>Hz. Peygamber &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kâbe’nin Kıble Olarak Tayini Ne Anlama Geliyordu?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/kabenin-kible-olarak-tayini-ne-anlama-geliyordu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Aug 2022 08:11:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Beytülmakdis]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8383</guid>

					<description><![CDATA[Bütün dinlerde, inanılan yüce varlığa yakarış ve yöneliş ritüelleri bulunmaktadır. Bazı ibadetlerin yerine getirilmesinde bir tarafa (İslâmî ıstılahla ifade etmek gerekirse kıbleye) yönelme ve bu yönün tespiti önem taşır. İslâm söz konusu olduğunda “kıble” sadece namaz için değil; dua, ölünün defni, kurban kesimi gibi ibadet ve uygulamalar yerine getirilirken de ehemmiyet arz etmektedir. Aynı inancı paylaşanların ibadetlerinde ortak bir menzile yönelmeleri aralarında birleştirici bir vazife görmektedir. Bu değer çerçevesinde ilişkiler güçlenir, hatta kurumlar tezahür eder. Allah’ın Elçisi’nin (sas) Mekke’de kıble olarak nereye yöneldiği hususunda farklı rivayetler mevcuttur. Kaynaklara baktığımızda bu dönemde Müslümanlar iki farklı kıbleye yönelerek ibadet etmiş görünüyor. Öyle&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bütün dinlerde, inanılan yüce varlığa yakarış ve yöneliş ritüelleri bulunmaktadır. Bazı ibadetlerin yerine getirilmesinde bir tarafa (İslâmî ıstılahla ifade etmek gerekirse kıbleye) yönelme ve bu yönün tespiti önem taşır. İslâm söz konusu olduğunda “kıble” sadece namaz için değil; dua, ölünün defni, kurban kesimi gibi ibadet ve uygulamalar yerine getirilirken de ehemmiyet arz etmektedir. Aynı inancı paylaşanların ibadetlerinde ortak bir menzile yönelmeleri aralarında birleştirici bir vazife görmektedir. Bu değer çerçevesinde ilişkiler güçlenir, hatta kurumlar tezahür eder.</p>
<p>Allah’ın Elçisi’nin (sas) Mekke’de kıble olarak nereye yöneldiği hususunda farklı rivayetler mevcuttur. Kaynaklara baktığımızda bu dönemde Müslümanlar iki farklı kıbleye yönelerek ibadet etmiş görünüyor. Öyle anlaşılıyor ki nübüvvet görevinin başlamasıyla birlikte Hz. Peygamber namazlarında Kâbe’ye yönelmekteydi. Ancak namazın farz kılınmasıyla birlikte Beytülmakdis’e (Kudüs) yönelmeye başlamıştı. Yine bu dönemde Hz. Peygamber’in, namazlarını eda ederken Kâbe’yi araya almak suretiyle Beytülmakdis’e yöneldiğini biliyoruz.</p>
<p>Hicretten sonra Müslümanlar namazlarını Beytülmakdis’e dönerek kılmaya devam ettiler. Ancak Benî Kaynuka ve Benî Nadir Yahudileri ile yaşanan sorunların ardından Hz. Peygamber kıblenin değişmesini temenni eder hale geldi. Müşriklerle yaşadığı sorunların ardından, Yahudilerin Yüce Allah tarafından tebliğ etmekle mükellef kılındığı mesaja ilgi duyacaklarını umuyordu. Ancak Yahudiler, İslâm’a iman etmek şöyle dursun, insanları onun hakkında şüpheye düşürecek bir tutum sergilediler. Hatta bir süre sonra Hz. Peygamber’e çirkin ithamlarda bulunarak düşmanlık etmeye başladılar. Nitekim çok geçmeden bu gerilim kanlı çatışmalarla sonuçlandı. Oysa Allah Elçisi Medine’ye yerleşirken -ehl-i kitap olmaları hasebiyle- bilhassa Yahudilerle müşterek aidiyetleri öne çıkararak iyi ilişkiler kurmaya çalışmıştı. Onun huzur, birlik ve beraberlik hedefleyen bu çabalarının görmezden gelinmesi ve düşmanca bir tavır sergilenmesi kıblenin değişmesini temenni etmesindeki en belirleyici unsur olmuştu.</p>
<p>Bir süre sonra beklediği ilâhî müjde geldi. Bakara sûresindeki âyette Yüce Allah şöyle diyordu: “Biz senin, yüzünü göğe doğru çevirdiğini elbette görüyoruz. İşte şimdi kesin olarak seni memnun olacağın kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir; nerede olursanız olun yüzünüzü o yöne çevirin. Kuşku yok ki kendilerine kitap verilenler bunun rablerinden gelmiş bir gerçek olduğunu elbette bilirler. Allah, onların yaptıklarından habersiz değildir.” (Bakara, 2/144)</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ağustos-2022">Derin Tarih Ağustos Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Adadan Daha Fazlası&#8230;</title>
		<link>https://www.derintarih.com/editorden/bir-adadan-daha-fazlasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Taha Kılınç]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Jul 2022 09:27:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editörden]]></category>
		<category><![CDATA[Akdeniz]]></category>
		<category><![CDATA[Girne]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Kıbrıs]]></category>
		<category><![CDATA[Lefkoşa]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<category><![CDATA[Selimiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8316</guid>

					<description><![CDATA[Lala Mustafa Paşa komutasındaki Osmanlı donanması Kıbrıs’ın Limasol limanına ulaştığında tarihler 2 Temmuz 1570’i gösteriyordu. Herhangi bir direnişle karşılaşmadan ertesi gün Tuzla’ya geçen 60 bin kişilik Osmanlı ordusu, adım adım ilerleyerek Lefkoşa’yı, Girne’yi ve ardından da uzun bir kuşatmanın sonucunda Mağusa’yı alarak, adanın fethini tamamlamıştı. Lefkoşa ve Mağusa’daki katedraller camiye çevrilmiş, birincisine Sultan II. Selim’in ismiyle “Selimiye” denmiş, ikincisi de Lala Mustafa Paşa’ya atfedilmişti. Kıbrıs, Müslüman Türkler için Akdeniz’de önemli bir adadan çok daha fazlasıydı. Her şeyden önce orada, Hz. Peygamber’in (sas) süt teyzesi “Hala Sultan” Ümmü Harâm bint Milhân bulunuyordu. Kıbrıs’ın fethine katılma heyecanıyla 86 yaşında yollara düşen Hala&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Lala Mustafa Paşa komutasındaki Osmanlı donanması Kıbrıs’ın Limasol limanına ulaştığında tarihler 2 Temmuz 1570’i gösteriyordu. Herhangi bir direnişle karşılaşmadan ertesi gün Tuzla’ya geçen 60 bin kişilik Osmanlı ordusu, adım adım ilerleyerek Lefkoşa’yı, Girne’yi ve ardından da uzun bir kuşatmanın sonucunda Mağusa’yı alarak, adanın fethini tamamlamıştı. Lefkoşa ve Mağusa’daki katedraller camiye çevrilmiş, birincisine Sultan II. Selim’in ismiyle “Selimiye” denmiş, ikincisi de Lala Mustafa Paşa’ya atfedilmişti.</p>
<p>Kıbrıs, Müslüman Türkler için Akdeniz’de önemli bir adadan çok daha fazlasıydı. Her şeyden önce orada, Hz. Peygamber’in (sas) süt teyzesi “Hala Sultan” Ümmü Harâm bint Milhân bulunuyordu. Kıbrıs’ın fethine katılma heyecanıyla 86 yaşında yollara düşen Hala Sultan, karaya ayak basar basmaz, bindiği katırın ürkmesiyle yere düşerek şehadet şerbetini içmişti. Onun bugün hâlâ mamur durumda bulunan türbesi, Kıbrıs’a kıyamete kadar vurulmuş bir İslâm mührüydü. Osmanlı Türkleri için, Kıbrıs öylesine Hala Sultan’dı ki, sonraki yüzyıllar boyunca donanma Kıbrıs açıklarından her geçişinde onu selamlayacaktı.</p>
<p><em>Derin Tarih</em> olarak, bu sayımızı Kıbrıs’a ayırmamızın sebebi, temmuz ayında Kıbrıs’la ilgili iki önemli yıl dönümünün bulunması: 1570’teki Osmanlı fethi ve 1974’teki Barış Harekâtı. Kıbrıs’ımızı tekrar hatırlamak ve hatırlatmak adına, adanın yüzyıllar içinde yaşadığı serüvenleri konu edinen birbirinden kıymetli yazılarla dosyamızı zenginleştirdik. Bu çerçevede, Eski Devlet Bakanı Hasan Aksay’ın 20 Temmuz 1974 günü Ankara’daki atmosferi anlattığı mülakatı bilhassa ilgiyle okuyacağınızı umuyoruz.</p>
<p>Bu ay ayrıca, “ek kitap” armağanımızı Kıbrıs’taki tarihî ve kültürel mekânların tek tek anlatıldığı bir “gezi rehberi”ne tahsis ettik. Adayı avucunun içi gibi bilen İsmail Güleç hocamıza, imza attığı bu kitap dolayısıyla müteşekkir ve minnettarız.</p>
<p>Son olarak:</p>
<p>Mübarek kurban bayramınızı tebrik eder, hepimize bereketler getirmesini dileriz.</p>
<p>Gelecek sayılarımızda, hayırla görüşmek üzere…</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Doğu Akdeniz’in Güvenlik Kilidi Kıbrıs’ta İslâm Sancağı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/dogu-akdenizin-guvenlik-kilidi-kibrista-islam-sancagi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Jul 2022 09:24:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu Roma İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Osman]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[II. Konstans]]></category>
		<category><![CDATA[Köprü Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[Şam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8313</guid>

					<description><![CDATA[Hz. Peygamber’in (sas) vefatından sonra yönetime gelen ilk halifeler, cihadı Yüce Allah’ın (cc) kendilerine yüklediği bir sorumluluk ve dinî hayatın bir parçası olarak görüp hemen harekete geçtiler. Birkaç yıl içinde Doğu Roma (Bizans) ve Sâsânî imparatorluklarına ait geniş bölgeler fethedildi. İlk fetihler tabii olarak Müslümanların imkânları çerçevesinde şekillenmiş, zamanla daha donanımlı birlikler oluşturulmuştur. Müslümanların fethettikleri coğrafya içinde iki önemli bölge olan Şam ve Mısır eskiden Doğu Roma İmparatorluğu’nun topraklarıydı. İki bölgenin de Akdeniz’e kıyıları vardı. Doğu Roma İmparatorluğu’nun sınırları Akdeniz’i çepeçevre kuşatmış, Akdeniz âdeta bir Doğu Roma gölü haline gelmişti. Bu durum güçlü bir donanmaya sahip olmayı gerektiriyordu. Bu sayede&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Peygamber’in (sas) vefatından sonra yönetime gelen ilk halifeler, cihadı Yüce Allah’ın (cc) kendilerine yüklediği bir sorumluluk ve dinî hayatın bir parçası olarak görüp hemen harekete geçtiler. Birkaç yıl içinde Doğu Roma (Bizans) ve Sâsânî imparatorluklarına ait geniş bölgeler fethedildi. İlk fetihler tabii olarak Müslümanların imkânları çerçevesinde şekillenmiş, zamanla daha donanımlı birlikler oluşturulmuştur.</p>
<p>Müslümanların fethettikleri coğrafya içinde iki önemli bölge olan Şam ve Mısır eskiden Doğu Roma İmparatorluğu’nun topraklarıydı. İki bölgenin de Akdeniz’e kıyıları vardı. Doğu Roma İmparatorluğu’nun sınırları Akdeniz’i çepeçevre kuşatmış, Akdeniz âdeta bir Doğu Roma gölü haline gelmişti. Bu durum güçlü bir donanmaya sahip olmayı gerektiriyordu. Bu sayede Akdeniz’deki irili ufaklı adaları kontrol ediyor ve buraların stratejik imkânlarından faydalanıyorlardı.</p>
<p>Şam ve Mısır bölgelerinin fethinden sonra burada görev yapan valiler, denizden gelebilecek Doğu Roma İmparatorluğu saldırılarına karşı müteyakkız olmak gerektiğini anlamışlardı. Böylece Hz. Osman (ra) döneminde denize ilgi gösteren Şam valisi Muaviye b. Ebî Süfyan ile Mısır valisi Abdullah b. Sa‘d b. Ebî Serh sınırlı da olsa yönettikleri bölgenin imkânlarını kullanarak Müslümanların ilk donanmalarını kurdular. Böylelikle Doğu Roma İmparatorluğu’nun Doğu Akdeniz’e ve bereketli Mısır ve Şam topraklarına tekrar hâkim olma çabalarını akim kıldılar. Öte yandan, Akdeniz’deki Bizans gücünü kırdıkları bu donanmalarla İstanbul kuşatmalarına da denizden destek verdiler. Erken bir zamanda Hz. Osman döneminde 652 veya 655 yılında meydana gelen Zâtü’s-savârî deniz savaşı, Bizans’ın ağır mağlubiyetiyle sonuçlanmış; İmparator II. Konstans canını ancak tebdil-i kıyafetle kaçarak zor kurtarmıştı.</p>
<p>Bu gelişmelere paralel olarak, Akdeniz’deki Kıbrıs’ın stratejik önemi de Müslümanlar tarafından erken bir tarihte fark edildi. Şam valiliği sırasında adanın ehemmiyetini gören Muaviye, Hz. Ömer’den (ra) Kıbrıs’a yönelik bir fetih seferi düzenlenmesi için izin istedi. Şam bölgesinin güvenliği için Kıbrıs’ın önemini Halife’ye anlatmaya çalışmış, ancak Hz. Ömer o dönemde deniz yolculuğunun taşıdığı riskleri hesaba katarak hemen müspet cevap vermek yerine Mısır Valisi Amr b. Âs ile durumu istişare etmeye karar vermişti. Amr hem Mısır’da valilik yapıyordu hem de deniz yolculuğu hususunda tecrübe sahibiydi. Halife’nin sorusuna edebî bir dille şüphe ve endişelerini yazan Amr’ın mektubunu okuyan Hz. Ömer, Müslümanların tehlikeli bir yolculuğa çıkarılmalarına izin vermeyeceğini bildirerek Muaviye’nin talebini geri çevirdi. Hz. Ömer’in bu kararında, hilafetinin ilk zamanlarında, 634 yılında meydana gelen Köprü Savaşı’nda geri çekilen askerlerin önemli bir kısmının nehirde boğularak şehit olmasının da payı vardır.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-temmuz-2022">Derin Tarih Temmuz Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ÖMÜR AKKOR: “TİRİT, HZ. PEYGAMBER’İN EN SEVDİĞİ YEMEKTİ; ÇÜNKÜ&#8230;”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/omur-akkor-tirit-hz-peygamberin-en-sevdigi-yemekti-cunku/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Munise Şimşek]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 May 2022 04:22:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Abbâsîler]]></category>
		<category><![CDATA[Afrika]]></category>
		<category><![CDATA[Arap mutfağı]]></category>
		<category><![CDATA[Bağdadî]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8059</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: MUNİSE ŞİMŞEK Öncelikle yeni kitabınız Erken Dönem İslâm Mutfak Sanatı ve Kültürü hayırlı olsun Ömür Bey. İlk olarak kitabı yazma amacınızı sormak istiyorum. Malumunuz yeme içme alışkanlıklarımız tam bir tüketim çılgınlığına dönüşmüş durumda. Binlerce yıl öncesinde yaşamış ve karınlarını zar zor doyurmuş bir toplumun mutfak kültürü günümüz insanına ne sunabilir? Aşağı yukarı 26-27 yıldır profesyonel olarak bu işi yapıyorum ama neredeyse 40 yıldır mutfağın içindeyim. Evde hazırladığım kahvaltıları, babaannemle yaptığım yemekleri de sayarsak çocukluk dönemlerimden itibaren mutfaktayım. Tabii mutfağa bu kadar meraklı olunca, Müslüman bir fert olarak, o dönemin yemek kültürünü merak ettim ve çalışmaya koyuldum. Yaklaşık 10 yıllık&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: MUNİSE ŞİMŞEK</strong></p>
<p><strong>Öncelikle yeni kitabınız <em>Erken Dönem İslâm Mutfak Sanatı ve Kültürü</em> hayırlı olsun Ömür Bey. İlk olarak kitabı yazma amacınızı sormak istiyorum. Malumunuz yeme içme alışkanlıklarımız tam bir tüketim çılgınlığına dönüşmüş durumda. Binlerce yıl öncesinde yaşamış ve karınlarını zar zor doyurmuş bir toplumun mutfak kültürü günümüz insanına ne sunabilir?</strong></p>
<p>Aşağı yukarı 26-27 yıldır profesyonel olarak bu işi yapıyorum ama neredeyse 40 yıldır mutfağın içindeyim. Evde hazırladığım kahvaltıları, babaannemle yaptığım yemekleri de sayarsak çocukluk dönemlerimden itibaren mutfaktayım. Tabii mutfağa bu kadar meraklı olunca, Müslüman bir fert olarak, o dönemin yemek kültürünü merak ettim ve çalışmaya koyuldum. Yaklaşık 10 yıllık bir çalışmanın sonucunda bu kitap çıktı ortaya.</p>
<p>Günümüz insanını belki yemek tarifleri açısından memnun edemeyebiliriz. Bu kitaptaki tarifleri lezzetli bulmayabilirler ya da tarifleri beğenseler bile belki de malzemelerin orijinallerini bulamayacaklardır. Fakat bence kitabın en büyük özelliği, o dönemin beslenmeye bakış açısını anlamaya yardımcı olması. Günümüzde yediklerimize, içtiklerimize, sofra âdâbımıza yönelik sorgulayıcı bir perspektif sunması. “Bu kadar tüketim gerekli mi, gerekli değil mi” diye sorgulatması. O dönemde evde mutfak, ocakta ateş, kilerde un olmamasına rağmen insanlar bir şekilde besleniyorlardı. Günümüzde çok fazla malzeme ve çeşitlilik var. Ocak elimizin altında, market telefonun ucunda, mutfak son derece hazır. Bütün bunlara rağmen yemek yapabiliyoruz ya da yapamıyoruz. Tabii buna kendimi de dahil ediyorum ve diğer insanlardan farklı görmüyorum. Aslında biraz düşünüp, derlenip toparlanmak için bu kitabın insanlara ilham vereceğini düşünüyorum.</p>
<p><strong>Hz. Peygamber (sas) dönemi mutfak kültürü hakkında Kur’an ve hadislerin dışında başka hangi kaynaklardan faydalandınız?  </strong></p>
<p>Erken dönem İslâm mutfak sanatı derken aşağı yukarı 12. ve 13. yüzyıla kadar gelen bir dönemden bahsediyoruz. Abbâsîler döneminde Bağdadî’nin yazdığı yemek kitabından istifade ettim. O dönemin kültürünü anlatan Arapça, İngilizce ve Türkçe yayınlanmış tezlerden faydalandım. Bu konu üzerine yazılmış güncel kitapları inceledim.</p>
<p><strong>İslâm’ın içine doğduğu Arap mutfağının sizce ayırt edici özelliği nedir?</strong></p>
<p>Aslında net bir Arap mutfağından söz edemeyiz. Çünkü pek çok özelliğini bizim coğrafyada, Asya’da veya Afrika’da da görmekteyiz. Arap coğrafyasına has bazı unsurlar olsa da komşu coğrafyalarla büyük ölçüde benzeştiğini görüyoruz. Bu dönem için en ayırt edici özellik, malzemenin çok az oluşudur. Bugünkü gibi çok malzemeyle çeşit çeşit yemek yapmak söz konusu değildi. Zemzem ve ekmek varsa yemek var denilebilirdi. Ya da suyun içine bir kaşık un karıştırıp kaynatabiliyorlarsa bu onlar için bir öğün demekti. Mümkün mertebe azla yetinen insanlardı. Bu yemeklere zaman zaman İran tarafından gelen pirinçle yapılan pilav, Yemen tarafından gelen balık ve çölde yaşayan hayvanlar ekleniyordu. Dolayısıyla yemek kültürü açısından o dönem ve bu dönem birbirinden epeyce farklı. O dönemde daha kendine has, daha sade, daha az malzemeyle hazırlanan yemekler görmekteyiz.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2022">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mushaf Hırsızlarına Abdülhamid Şoku</title>
		<link>https://www.derintarih.com/desifre/mushaf-hirsizlarina-abdulhamid-soku/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Uçar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 May 2022 04:17:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deşifre]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Mushaf]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan II. Abdülhamid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8047</guid>

					<description><![CDATA[Müslümanların halifesi olarak Sultan II. Abdülhamid’in İslâmiyet, Hz. Peygamber (sas), Kur’an-ı Kerim, Sünnet-i Seniyye ve yeryüzündeki Müslümanlarla ilgili hassasiyeti hem onu takdir edenler, hem de ona düşmanlık yapanlarca çok iyi bilinmektedir. Özellikle Sultan’ın Kur’an-ı Kerim’e bağlılık ve hürmeti, basım ve dağıtımındaki dikkati, Osmanlı ülkesi ve İslâm coğrafyasının birçok bölgesine hediye olarak göndermesiyle ilgili olarak Osmanlı arşivinde çok sayıda vesika bulunmaktadır. Aslında bu, Osmanlı’da bir devlet politikası idi. Çünkü Sultan’ın tahta çıkmasından bir gün önce, 30 Ağustos 1876’da Osmanlı Maarif Nezareti tarafından vilayetlere verilen bir talimatta, oralara gönderilecek matbu Kur’an-ı Kerim’lerin ciltlenmiş olarak, sağlam bir paket yapılarak, ağızları kapalı ve mühürlü&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Müslümanların halifesi olarak Sultan II. Abdülhamid’in İslâmiyet, Hz. Peygamber (sas), Kur’an-ı Kerim, Sünnet-i Seniyye ve yeryüzündeki Müslümanlarla ilgili hassasiyeti hem onu takdir edenler, hem de ona düşmanlık yapanlarca çok iyi bilinmektedir. Özellikle Sultan’ın Kur’an-ı Kerim’e bağlılık ve hürmeti, basım ve dağıtımındaki dikkati, Osmanlı ülkesi ve İslâm coğrafyasının birçok bölgesine hediye olarak göndermesiyle ilgili olarak Osmanlı arşivinde çok sayıda vesika bulunmaktadır. Aslında bu, Osmanlı’da bir devlet politikası idi. Çünkü Sultan’ın tahta çıkmasından bir gün önce, 30 Ağustos 1876’da Osmanlı Maarif Nezareti tarafından vilayetlere verilen bir talimatta, oralara gönderilecek matbu Kur’an-ı Kerim’lerin ciltlenmiş olarak, sağlam bir paket yapılarak, ağızları kapalı ve mühürlü sandıklara konularak, üzerine “Mushaf-ı Şeriftir” yazısı ve adeti yazılarak Osmanlı Postası ile gönderileceği bildirilmekteydi.</p>
<p>Osmanlı arşivinde yaptığımız yeni bir araştırmaya göre Sultan, yazma Mushaflarla ilgili olarak da bir yandan yurt içinde Mushaf hırsızlığıyla mücadele ederken, diğer yandan da kendi döneminde yurt dışına kaçırılmak istenen ya da kaçırılan Mushaf-ı Şeriflerin bulunması ve geri alınması hususunda ciddi önlemler almıştı. Ayrıca farklı sebeplerle yabancıların elinde bulunan Mushaf-ı Şerifler tespit edilip, onlar da çeşitli yollarla elde edilmeye ve yerlerine döndürülmeye çalışılırken, özellikle ehil hattatların azalması ve yurt dışından gelen hatalarla dolu matbu Mushafların artması sebebiyle Kur’an-ı Kerim basımına da ihtiyaç duyulunca, Sultan bu noktada da hassasiyet göstermişti. Bu arada, onun Mushaf-ı Şeriflere verdiği önemi bir vesile öğrenen Osmanlı coğrafyasının birçok bölgesinden farklı insanlar da Sultan’a ailelerinden kalma tarihî yazma Mushaf-ı Şerifler hediye etmişlerdi.</p>
<p>Osmanlı arşivinde yaptığımız araştırmaya göre Osmanlı ülkesinde Kur’an-ı Kerim hırsızlığı ile ilgili ilk bilgilerin tarihi 16. yüzyıla kadar gitmektedir. 28 Kasım 1575 tarihli bir belgede Çorlu Kadısına gönderilen bir mühimme ile “İstanbul camilerinden bazı Mushaflar ve eşya çalıp Çorlu’da müzayede ile satarken tutulan hırsızın, çaldığı Mushaflar<em>ı</em> diğer eşyalarla birlikte sipahi oğlanlarından Hüseyin’e teslim edip İstanbul’a göndermesi” istenmektedir. Bir gün sonra -29 Kasım 1575’de- bu defa Bursa Beyine gönderilen bir başka mühimmede ise Çorlu’da yakalanan hırsızın Edirne Sultan Selim Camii ve İstanbul Süleymaniye Camii’nden çaldığı iki Mushaf’ı 49 Flori karşılığında Bursa Beyine sattığını itiraf ettiği belirtilerek, bu Mushafların İstanbul’dan Bursa’ya gönderilen Dergâh-ı Mualla çavuşlarından Mahmud vasıtası ile Sultan’a (III. Murad’a) gönderilmesi istenmekteydi. 31 Temmuz 1577’de Bursa Kadısına yazılan bir başka mühimmede, Cami-i Kebir’den çalınan Mushaf’ın, vakıf olduğu için acilen hırsızdan alınıp, çalındığı yere geri konulması istenmekteydi.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2022">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bursalı Safiye Hanim ve Mi’râciyye Vakfiyesi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/hos-sada/bursali-safiye-hanim-ve-miraciyye-vakfiyesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Kara]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 Mar 2022 07:38:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hoş Sadâ]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed Yesevî]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlid]]></category>
		<category><![CDATA[Mi'rac]]></category>
		<category><![CDATA[Türkistan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7959</guid>

					<description><![CDATA[Mi’râciyye vakfının Vâkıfıdır bu Hanım Resûl’e olan aşkın Şâhididir bu Hanım Vakfı yaşatanların Gayreti gerek canım (Vardavî) Bilindiği gibi Hz. Peygamber (sas) ile ilgili olarak kaleme alınan siyer ve mevlidler başta olmak üzere bütün eserlerin ortak konularından biri de Mi’ractır. Yüzyıllardan beri dünyanın farklı coğrafyalarında ve değişik dillerde Efendimiz ile, ona duyulan aşk ve muhabbet ile ilgili manzum, mensur binlerce eser yazılmıştır. Dinî tasavvufî Türk edebiyatının en derin ve bereketli konularından biri de budur. “Mekke’de Muhammed (sas) Türkistan’da Ahmed” ifadesiyle tanınan Ahmed Yesevî’den beri edib ve şairlerimiz Mi’rac ile ilgili olarak kendilerine ulaşan bilgileri hayal güçleriyle süsleyerek bu muhteşem olayı&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Mi’râciyye vakfının </em></p>
<p><em>Vâkıfıdır bu Hanım</em></p>
<p><em>Resûl’e olan aşkın</em></p>
<p><em>Şâhididir bu Hanım</em></p>
<p><em>Vakfı yaşatanların</em></p>
<p><em>Gayreti gerek canım</em></p>
<p>(Vardavî)</p>
<p>Bilindiği gibi Hz. Peygamber (sas) ile ilgili olarak kaleme alınan siyer ve mevlidler başta olmak üzere bütün eserlerin ortak konularından biri de Mi’ractır. Yüzyıllardan beri dünyanın farklı coğrafyalarında ve değişik dillerde Efendimiz ile, ona duyulan aşk ve muhabbet ile ilgili manzum, mensur binlerce eser yazılmıştır. Dinî tasavvufî Türk edebiyatının en derin ve bereketli konularından biri de budur. “Mekke’de Muhammed (sas) Türkistan’da Ahmed” ifadesiyle tanınan Ahmed Yesevî’den beri edib ve şairlerimiz Mi’rac ile ilgili olarak kendilerine ulaşan bilgileri hayal güçleriyle süsleyerek bu muhteşem olayı müminlerin imanlı gönüllerine aktarmanın yollarını aramış bulmuşlardır. Bir müddet sonra bu şiirlerin bestelenmesiyle daha başka bir güzellik ortaya çıkmış, musikinin gönül tellerini okşayan meltemi esmeye başlamış,  bir başka ifade ile insan sesi ve nefesi ile Peygamber aşkı ve şevki bir araya gelmiştir.</p>
<p>Mevlid metinlerini makamlı, makamsız, toplu veya tek başına okuma geleneğine bir müddet sonra Mi’râciyye de eklenmiştir. Özellikle Mi’rac kandillerinde tekkelerde başlayan bu adet giderek yaygınlaşmıştır.</p>
<p><em>Dersini göklerde aldı</em></p>
<p><em>Muştusun ümmete saldı</em></p>
<p><em>Ruhunun özüne daldı</em></p>
<p><em>Mirac sultanı Muhammed</em></p>
<p>(Vardavî)</p>
<p>Konu ile ilgili dikkat çekici bir davranış da Bursalı Safiye Hanım tarafından ortaya konmuştur. 1888 tarihli vakfiyeye göre Mevlid, Regâib ve Berat kandillerinde; mevlid, Kadir gecesi hatm-i şerif; Mi’rac kandilinde de Mi’râciyye okunması sağlanacaktır.</p>
<p>Safiye Hanım, damadı Mustafa Rakım Efendi ile birlikte hazırladıkları bu vakfiyenin Mi’râciyye ile ilgili bölümü -belki inanmayacaksınız ama- bugün yaşamaktadır. Her sene Mi’râc kandilinin olduğu günün ikindi namazından sonra Nâyî Osman Dede’nin bestelediği Mi’râciyye, vakfiye gereği okunmaktadır. Mi’râciyyehânlar görevlerini Hoca Muslihuddin/Mahkeme Camii’nde (Kız Lisesi’nin karşısında) ifa etmektedirler. Dergâhların sırlanmasıyla birlikte bu gelenek de unutulmuştu. Söz konusu geleneğin günümüzde yaşamasına vesile olanlardan biri de Bursa Numaniye Dergâhı son postnişini Safiyyüddin Efendi’nin oğlu Ziya Eşrefoğlu’dur (öl. 1977). Yeğenleri Safiyyuddin Erhan beyefendi aynı hizmeti yıllardan beri zevkle ve muazzez bir emanet şuuruyla sürdürmektedir.</p>
<p><em>Medet yâ sâhibe’l-Mi’râc meded senden kerem senden</em></p>
<p><em>Meded yâ şefia’l-usât lutuf senden himem senden</em></p>
<p>(Şemseddin Mısrî)</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mart-2022">Derin Tarih Mart Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müslüman Fatihleri Denizler de Durduramadı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/musluman-fatihleri-denizler-de-durduramadi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 Mar 2022 07:31:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Bahreyn]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Kızıldeniz]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<category><![CDATA[Râşid Halifeler]]></category>
		<category><![CDATA[Şuaybe Limanı]]></category>
		<category><![CDATA[Uman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7950</guid>

					<description><![CDATA[Hz. Peygamber’in (sas) doğup büyüdüğü, hayatının önemli bir kısmını geçirdiği Mekke ve son on yılını yaşadığı Medine’nin denizden nispeten uzak yerler olmaları hasebiyle Arapların denizcilik ve denizde yolculuk hakkında fazla bilgileri yoktu. Mekke Kızıldeniz’e 73 km uzaklıkta olup bu mesafe o gün için yaklaşık iki günlük bir yolculukla kat edilebiliyordu. Medine ile Kızıldeniz arasındaki mesafe ise 140 km’dir ve yaklaşık dört günlük bir yolculuk gerektirir. Mekkeliler Hz. Peygamber döneminde daha çok Şuaybe Limanı’nı kullanıyorlardı. Râşid Halifeler döneminde ise Cidde Limanı öne çıkmıştır. Medinelilerin limanından yararlandıkları Yenbu şehri Medine’ye yaklaşık 200 km mesafededir. Bununla birlikte iki şehrin de, özellikle Mekke’nin denizle&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Peygamber’in (sas) doğup büyüdüğü, hayatının önemli bir kısmını geçirdiği Mekke ve son on yılını yaşadığı Medine’nin denizden nispeten uzak yerler olmaları hasebiyle Arapların denizcilik ve denizde yolculuk hakkında fazla bilgileri yoktu. Mekke Kızıldeniz’e 73 km uzaklıkta olup bu mesafe o gün için yaklaşık iki günlük bir yolculukla kat edilebiliyordu. Medine ile Kızıldeniz arasındaki mesafe ise 140 km’dir ve yaklaşık dört günlük bir yolculuk gerektirir.</p>
<p>Mekkeliler Hz. Peygamber döneminde daha çok Şuaybe Limanı’nı kullanıyorlardı. Râşid Halifeler döneminde ise Cidde Limanı öne çıkmıştır. Medinelilerin limanından yararlandıkları Yenbu şehri Medine’ye yaklaşık 200 km mesafededir. Bununla birlikte iki şehrin de, özellikle Mekke’nin denizle sınırlı da olsa ilgisi vardı. Mekkeliler ticarî faaliyetleri için Habeşistan’a deniz yoluyla ulaşıyorlardı. Hz. Peygamber’in Medine’ye hicretinden önce Mekke’den Habeşistan’a hicret eden Müslümanlar, hatırlanacağı üzere, Şuaybe Limanı’nda buldukları gemilerle Habeşistan’a gitmişlerdi.</p>
<p>İslâm’ın doğduğu ve yayıldığı Hicaz bölgesinde denizcilik faaliyetlerinin oldukça zayıf olduğunu söyleyebiliriz. Coğrafî şartlar ve bu çerçevede şekillenen kültür, Arapların deniz yolculuğu ve araçları hususunda yeterli bilgi ve tecrübeye sahip olmalarını engellemiştir. Aynı şekilde, deniz ürünlerinin tüketilmesi noktasında da imkânları oldukça sınırlıydı. Ancak Yemen, Uman ve Bahreyn gibi bölgeleri istisna tutmak gerekir; buralarda denizcilik daha aktif konumdaydı. Basra Körfezi civarında yaşayan Araplar arasında inci avcılığı yapanlar vardı. Hicaz bölgesinde yaşayanlar ise bazı deniz ürünlerini Yemen ve Bahreyn’den getiriyorlardı.</p>
<p>Mekkeliler, Yemen-Şam bölgeleri arasındaki transit ticarette maharet kazanmışlardı. Irak’a ve Habeşistan’a ticarî yolculuklar gerçekleştirdikleri gibi Arap Yarımadası’nın farklı bölgelerinde kurulan panayırlarda alışveriş yaparlardı. Bilhassa Yemen-Şam bölgeleri arasında malların taşınmasında, Kızıldeniz yerine, “ilaf” denilen ticarî antlaşmalarla güvenliğini sağladıkları karayolunu tercih ederlerdi. Tecrübeleri olmadığından deniz yolculuğunun daha tehlikeli olduğunu düşünüyorlardı. Ayrıca Hicaz coğrafyası gemi yapımında kullanılabilecek kereste üretimi açısından da elverişli değildi. Tasvir etmeye çalıştığımız şartlar altında karada yolculuğun tercih edilmesi kaçınılmazdı.</p>
<p>Öte yandan, Hz. Ömer’in (ra) hilafetinin ilk aylarında (634) Irak bölgesinde Müslümanlarla Sâsânîler arasında meydana gelen Köprü Savaşı’nda nehri geçerek büyük risk üstlenen komutan Ebu Ubeyd es-Sekafî’nin ordusundaki askerlerin çoğu boğularak şehit olmuştu. Sâsânîler karşısında alınan bu ilk ve son mağlubiyetin Hz. Ömer’in sonraki yıllarda vereceği kararları etkilediğini söylemeliyiz. Halife, ordugâh şehirler kurulduğunda, başkent ile yeni şehirler arasında yolculuğa engel deniz ya da nehrin olmamasına dikkat edilmesini istemiştir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mart-2022">Derin Tarih Mart Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MUSTAFA KARA: EMİR SULTAN BU TOPRAKLARA SADECE BUHARA’DAN KÜBREVÎ NEŞVESİNİ DEĞİL, MEDİNE’DEN RAVZA’NIN MELTEMİNİ DE TAŞIMIŞTIR</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/mustafa-kara-emir-sultan-bu-topraklara-sadece-buharadan-kubrevi-nesvesini-degil-medineden-ravzanin-meltemini-de-tasimistir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Kara]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Feb 2022 05:06:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Asr-I Saadet]]></category>
		<category><![CDATA[Hicrî 2. yüzyıl]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Mescid-i Nebevî]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<category><![CDATA[Tekke]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7845</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: DERİN TARİH Munise Şimşek: Hocam kitaplarınızda çokça vurguladığınız bir husus var. “Tasavvufun ortaya çıkışı çok daha eskilere dayanmakla birlikte tarikatların ortaya çıkması Osmanlı’yla başlamıştır. Bu sebeple Osmanlı dönemini farklı bir şekilde ele almak gerekir” diyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz? Açmaya çalışayım. Tasavvuf tarihini biz Hz. Peygamber’den (sas) başlatıyoruz. Peygamber derviş miydi? Peygamberin tarikatı mı vardı? Tabii ki değildi, yoktu. Ama bu işin mayası orada, Asr-ı Saâdet’tedir. Asr-ı Saâdet’te mezhep kelimesi olmadığı gibi tarikat adı da yoktur. Ama tohum oradadır. Bu tohum aynen toprak altında bekleyen tohumlar gibi iklim/kültür şartları müsaade ettiğinde yeryüzüne çıkacak, orada neşvünema bulacak, çiçek açacak, meyve&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: DERİN TARİH</strong></p>
<p><strong>Munise Şimşek: Hocam kitaplarınızda çokça vurguladığınız bir husus var. “Tasavvufun ortaya çıkışı çok daha eskilere dayanmakla birlikte tarikatların ortaya çıkması Osmanlı’yla başlamıştır. Bu sebeple Osmanlı dönemini farklı bir şekilde ele almak gerekir” diyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz?</strong></p>
<p>Açmaya çalışayım. Tasavvuf tarihini biz Hz. Peygamber’den (sas) başlatıyoruz. Peygamber derviş miydi? Peygamberin tarikatı mı vardı? Tabii ki değildi, yoktu. Ama bu işin mayası orada, Asr-ı Saâdet’tedir. Asr-ı Saâdet’te mezhep kelimesi olmadığı gibi tarikat adı da yoktur. Ama tohum oradadır. Bu tohum aynen toprak altında bekleyen tohumlar gibi iklim/kültür şartları müsaade ettiğinde yeryüzüne çıkacak, orada neşvünema bulacak, çiçek açacak, meyve verecektir. Mezhepleri ve tarikatları bendeniz böyle düşünüyorum. Ama tohum önce yer altında bir çile dönemi yaşamalı ki, ondan sonra rahmetle birlikte yukarıya çıkabilsin. “Hz. Peygamber devrinde tarikat veya mezhep mi vardı?” gibi sorulara böyle cevap vermek istiyorum. Tabii ki bugün anlaşılan tasavvuf daha sonraki yüzyılların gerçeğidir. Tarikatları ise sizin de dediğiniz gibi Osmanlı devrinde başlatabiliriz, hatta bazen biraz daha geriye Selçuklu devrine de götürebiliriz. Yani Selçuklu devriyle birlikte o tohum teşkilat olarak neşvünema bulmaya başlıyor.  Çünkü o zamanlar tasavvuf elbette var. Yani tasavvufî ahlâkı, tasavvufî eğitimi anlatan mutasavvıflar ve metinler, tekkeler var. Tekke, Hicrî 2. yüzyılda müstakil bir kurum olarak ortaya çıkıyor.</p>
<p>Devam edelim: Nasıl bütün bu mezheplerin, tarikatların, neşvelerin tohumu Asr-ı Saâdet’te ise cami, medrese, tekke gibi bütün yapıların mayası da Mescid-i Nebevî’dedir. Böyle yorumluyorum. Mescid-i Nebevî, bütün tekkelerin, bütün mescidlerin, bütün medreselerin, bütün sosyal güvenlik kurumlarının anasıdır, tohumudur. Bütün bu kurumlar oradan neşvünema bulmuştur. Mekke ümmü’l-kura=şehirlerin anası, Mescid-i Nebevî ümmü’l-müessesât=kurumların anasıdır.</p>
<p>Tasavvuf tarihinin mühim bir unsuru olan tarikatlar ise ancak beş asır sonra tarih sahnesine çıkıyor. Yani bugün bildiğimiz meşhur tarikatlardan Mevlevîlik, Bektaşilik, Kâdirîlik, Rifaîlik, Yesevîlik vs… bütün bunların pîrlerinin vefatı miladî 1200’lü yıllardır. Ahmet Yesevî, Ebü’l-Vefâ el-Bağdâdî gibi bazıları 1100’lü yıllarda yaşamışlardır ama çoğunluk 1200’lü yıllarda yaşamıştır. Bu zatların hiç biri tarikat kurmak için kolları sıvamadığına göre vefatından sonra bu çark dönmeye başlayacaktır. Dolayısıyla bu tohum Selçuklu ile atılıyor. Osmanlı devrinde neşvünema buluyor, kök salıyor, yayılıyor, yaygınlaşıyor, kurumlaşıyor ve tasavvuf kültürü de böylece topluma mâl oluyor. Çünkü daha önceki asırlarda bu kadar güçlü değil. Bunu vurgulamak için Osmanlı’ya vurgu yapıyoruz. Haliyle başkent Bursa’ya vurgu yapıyoruz. Niye? Çünkü bir devletin ilk başkenti olmak demek bütün ana kurumlarının zuhur ettiği mekan demektir. Gayet tabii bu kaçınılmaz bir şey. Osmanlı döneminin bütün kurumlarının ilkleri buradadır, bu topraklardadır. Osmanlı bizim şimdi/şu anda bulunduğumuz yerlerden 6 Nisan 1326 da şehre girdi. Karşı taraf Pınarbaşı Mezarlığı’dır. Burası Bursa’nın ilk mezarlığı. Fetihte şehit olanlar buraya defnedilmiştir. Dolayısıyla Osmanlı medeniyetinin sacayağı diyebileceğimiz kurumları yani ilk tekkeleri, camileri, medreseleri bu şehirde kurulmuştur. Bu açıdan Osmanlı, Bursa’yı atlayarak anlaşılacak bir şey değildir. Onun için buradan başlamak ve buradan yürümek lazım.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2022">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müteferrika Matbaası Üç Asır Sonra Bize Ne Söylüyor?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ajanda/muteferrika-matbaasi-uc-asir-sonra-bize-ne-soyluyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Canan Aytaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Dec 2021 11:43:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ajanda]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Macaristan]]></category>
		<category><![CDATA[Piktografik]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. Erhan Afyoncu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7640</guid>

					<description><![CDATA[Hz. Peygamber’a (sas) nâzil olan ilk emir Alak suresinin birinci ayetiydi. O ayet ki ümmi olmasına rağmen okumasını emrediyordu: “İkra’ bismi rabbikellezî halak” (Yaratan rabbinin adıyla oku). Ciltlerce kitap, bir sayfa, cümle yahut harf… Fark etmez. Önemli olan “yaratan rabbinin adıyla” okumak. Doğru yolu bulmak için oku, imanını kemâle erdirmek için oku, esere bakarak ilâhi müessiri, sanata bakarak gerçek sanatkârı oku. Tarih boyunca insan insana ihtiyaç duyduğu nispette ona ulaşmak, sesini duymak ve duyurmak için iletişim kurmanın muhakkak bir yolunu buldu. Piktografik yazı, damga yazısı, hece yazısı, çivi yazısı derken pek çok usul ile kendini ifade etmenin ve hoş sedasını&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Peygamber’a (sas) nâzil olan ilk emir Alak suresinin birinci ayetiydi. O ayet ki ümmi olmasına rağmen okumasını emrediyordu: “<em>İkra’ bismi rabbikellezî halak</em>” (Yaratan rabbinin adıyla oku).</p>
<p>Ciltlerce kitap, bir sayfa, cümle yahut harf… Fark etmez. Önemli olan “yaratan rabbinin adıyla” okumak. Doğru yolu bulmak için oku, imanını kemâle erdirmek için oku, esere bakarak ilâhi müessiri, sanata bakarak gerçek sanatkârı oku.</p>
<p>Tarih boyunca insan insana ihtiyaç duyduğu nispette ona ulaşmak, sesini duymak ve duyurmak için iletişim kurmanın muhakkak bir yolunu buldu. Piktografik yazı, damga yazısı, hece yazısı, çivi yazısı derken pek çok usul ile kendini ifade etmenin ve hoş sedasını asırlar ötesine ulaştırmanın yöntemlerini geliştirdi. Dilden dile kayıt altına alınarak nesilden nesile aktarıldı bu usuller. Kültürler bu teraküm, nakil ve tekâmül neticesinde husule geldi.</p>
<p>Nüshaların derlenmesi, çoğaltılması ve kitap haline getirilmesi suretiyle bir eserin binlerce insana ulaşması ise matbaanın faaliyete geçmesiyle gerçekleşti. Gutenberg’in 1454’teki icadından 273 yıl sonra, 1727’de İstanbul’da ilk Arap harfli matbaayı kurması, İbrahim Müteferrika’nın Osmanlı topraklarına paha biçilemez armağanı idi.</p>
<p>Bu armağanın izlerini süren bir sergiden içeri süzülelim bu defa. Aralık ayı boyunca Ankara Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi Selçuklu Müze ve Sergi Salonu’nda ziyaretçilere açık olan Matbaanın Ön Sözü “Basmacı İbrahim Efendi” sergisi Müteferrika Matbaası’nda basılan kapılardan örnekleri hem kitapseverlerle, hem de tarih meraklılarıyla buluşturuyor. Cumhurbaşkanı danışmanlarından Sefer Turan ve Hümeyra Şahin’in danışmanlık yaptığı, bilimsel danışmanlığını ise Prof. Dr. Erhan Afyoncu, Prof. Dr. Fikret Sarıcaoğlu ve Dr. Coşkun Yılmaz’ın üstlendiği sergi ilk Türk matbaası olarak tarihe geçen Müteferrika Matbaası’nın serencamını, burada basılan eserler üzerinden aktarıyor.</p>
<p>1674 yılında Macaristan’ın Kolojvar şehrinde dünyaya gelen ve devrinde Basmacı İbrahim olarak tanınan İbrahim Müteferrika, Osmanlı hizmetine girdikten sonra Sipahi Ocağında görev alır; tercümanlık, mihmandarlık, top arabacıları kâtipliği, Dîvân-ı Hümâyun tarihçiliği vazifelerine getirilir. 1718’de harita matbaası kurmak için izin alır. 1727’de de Yirmisekizçelebizâde Mehmed Said Efendi ile birlikte ilk Türk matbaasını kurma iznini alır. İstanbul Fatih’teki evinde kurduğu matbaada 1729-42 yılları arasında 17 kitap basar.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-2021">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Emîru’ş-Şuarâ Ahmed Şevkî</title>
		<link>https://www.derintarih.com/abide-sahsiyetler/emirus-suara-ahmed-sevki/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İbrahim Bozbeşparmak]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 Oct 2021 06:21:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Abide Şahsiyetler]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed Şevkî]]></category>
		<category><![CDATA[Cemaleddin Efendi]]></category>
		<category><![CDATA[Ermeni]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan II. Abdülhamid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7429</guid>

					<description><![CDATA[Ermeni komitacılar Osmanlı toprakları üzerinde kurmak istedikleri devlete en büyük engel olarak gördükleri Sultan II. Abdülhamid’i ortadan kaldırmak istiyordu. Bir suikast tertibine karar verdiler. Her ayrıntısı inceden inceye hesaplanan suikast, padişahın mutat cuma selamlığı sırasında yapılacaktı. Padişahın geçeceği yola konulan bir bombalı araç, her cuma olduğu gibi sultanın camiden çıkıp arabaya bindiği anda tam 1 dakika 42 saniye içinde patlayacaktı. 21 Temmuz 1905 Cuma günü Yıldız Camii’nden çıkan II. Abdülhamid, Şeyhülislam Cemaleddin Efendi’nin bir sorusu üzerine biraz gecikince, bomba erken patladı. Sultan suikasttan en ufak bir yara almadan kurtulmuştu. İç ve dış kamuoyunda büyük yankı uyandıran bu suikast üzerine şiirler&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ermeni komitacılar Osmanlı toprakları üzerinde kurmak istedikleri devlete en büyük engel olarak gördükleri Sultan II. Abdülhamid’i ortadan kaldırmak istiyordu. Bir suikast tertibine karar verdiler. Her ayrıntısı inceden inceye hesaplanan suikast, padişahın mutat cuma selamlığı sırasında yapılacaktı. Padişahın geçeceği yola konulan bir bombalı araç, her cuma olduğu gibi sultanın camiden çıkıp arabaya bindiği anda tam 1 dakika 42 saniye içinde patlayacaktı. 21 Temmuz 1905 Cuma günü Yıldız Camii’nden çıkan II. Abdülhamid, Şeyhülislam Cemaleddin Efendi’nin bir sorusu üzerine biraz gecikince, bomba erken patladı. Sultan suikasttan en ufak bir yara almadan kurtulmuştu.</p>
<p>İç ve dış kamuoyunda büyük yankı uyandıran bu suikast üzerine şiirler de kaleme alındı. O günlerde buhrandan buhrana savrulan Tevfik Fikret suikastın başarısız oluşunu üzüntüyle karşılamıştı. “Bir lahza-i taahhür” adlı şiirinde hezeyanlarına yer veren şair, suikastçıyı “şanlı avcı” olarak tavsif etmiş, başarısız netice üzerine yaşadığı hayal kırıklığını dile getirmişti. Aynı günlerde Mısır’da da yankılanan suikast haberi Tevfik Fikret’in muasırı başka bir şairin zarif gönlünde çok daha farklı hisler uyandıracaktı. Sultanın kurtuluşuna çok sevinen o şair, duygularını şöyle dökmüştü mısralara: “Geçmiş olsun Ey Müminlerin Emiri, senin kurtuluşun yüce din için de bir kurtuluştur… Hz. Peygambere, Kur’an’a ve Müslümanlara da geçmiş olsun, senin hayatın onlar için de hayattır…” Bu mısraların sahibi Osmanlı ve hilafet aşığı, Arapların son dönemdeki en meşhur şairi Ahmed Şevkî’den başkası değildi.</p>
<p>Ahmed Şevkî 16 Eylül 1870’de Mısır Hıdivi İsmail Paşa’nın Kahire’deki sarayında hayata gözlerini açtı. Ailesi dedesinden itibaren Kavalalıların hizmetinde bulunmuş, itibar sahibi insanlardı. İsmini aldığı baba tarafından büyük dedesi Ahmed Şevkî Bey, Kavalalı Mehmed Ali Paşa döneminde yaşayan yüksek seviyeli bir memurdu. Babaannesi, nezaketiyle tanınan ama yine de sert mizaçlı Çerkes bir hanımdı. Anne tarafından dedesi Ahmed Halim en-Necdeli, Niğde’den Kahire’ye göçmüş bir Türk’tü. Anneannesi ise Mora savaşında esir edilmiş, daha sonra Kavalalı İbrahim Paşa tarafından azat edilmiş bir cariyeydi. Ahmed Şevkî’nin ailesinin etnik yapısı adeta Osmanlı toplumunun renkliliğinin bir özeti gibiydi. O bu durumu, yazdığı divanın önsözünde şöyle ifade eder: “Ben bir Arab, Türk, Yunan ve Çerkesim. Dört asıl, bir dalda toplanmıştır.”</p>
<p>Hem babası hem annesi tarafından varlıklı ve seçkin bir ailenin çocuğu olan Ahmed Şevkî, bu rahatlığın gölgesini ömrü boyunca üzerinde hissedecekti. Üç yaşında anneannesi tarafından Hıdiv İsmail Paşa’nın himayesine verildi, onun sarayında kültürel ve ilmî açıdan iyi bir şekilde yetişti. Dört yaşında mahalle mektebinde başladığı ilk ve orta düzey tahsilini 1885’te bitirdi. Aynı yıl Kahire’de yeni açılan hukuk mektebine başladı. Fakat hukukla yıldızı pek barışmadı. Fıtratına daha uygun gördüğü tercüme bölümüne geçmeye karar verdi. Bu tercih hayatının güzergâhını bütünüyle değiştirdi. Kendisi de bir şair olan Arapça hocası Şeyh Muhammed Besyunî, şiir yeteneğini fark ederek onu bu yönde teşvik etmişti.</p>
<p>1887’de tercüme bölümünden mezun olduğunda Ahmed Şevkî artık Fransızca ve Türkçeyi iyi derecede bilen, Arapçanın da derin vadilerinde gezinecek kadar dile hâkim, çiçeği burnunda bir şairdi. Mısır’ın meşhur gazetelerinde şiirleri yayınlanmaya başlamıştı. Özellikle <em>El-Vekai’ul Mısriyye</em> gazetesinde yayınlanan ve Hıdiv İsmail Paşa’nın oğlu Tevfik Paşa’yı övdüğü şiirler dikkat çekti. Daha sonraları babasının azliyle Mısır hıdivi olacak Tevfik Paşa, Şevkî’yi önce sarayında bir memuriyete tayin etti, ardından masrafları özel hazinesinden karşılanmak üzere onu edebiyat ve hukuk tahsili için Fransa’ya gönderdi.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ekim-2021">Derin Tarih Ekim Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hint Alt Kıtasında Bir Câhiliye Âdeti: Sati</title>
		<link>https://www.derintarih.com/oteki-tarih/hint-alt-kitasinda-bir-cahiliye-adeti-sati/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Deniz Çıkılı]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Sep 2021 03:45:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öteki Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Cahiliye]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Zer el-Gıfârî]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Toshihiko]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7318</guid>

					<description><![CDATA[“Câhiliye” kavramı esas itibariyle Arap toplumunun İslâm’dan önceki hayat tarzını ve inanç biçimini ifade etmek için kullanılır. Genel kabul, câhiliye devrinin Hz. Peygamber’in (sas) nübüvveti ile sona ermiş olduğudur. Bununla birlikte Japon araştırmacısı Toshihiko Izutsu’nun da ifade ettiği üzere Hz. Peygamber ve ashab-ı kiram nezdinde câhiliye olarak adlandırılan dönem geçmişte kalan bir devir değil, kimi zaman mü’minlerin zihinlerinde bile gizliden gizliye varlığını sürdürebilen ve her an hortlamaya hazır bir dinamiktir. Hz. Peygamber’in şu hadisi de bu tespiti destekler mahiyettedir: “Ümmetimin içinde câhiliye döneminden kalma, tamamen terk edemeyecekleri dört âdet vardır: Asâletleriyle övünmek, başkalarının soyuna dil uzatmak, yıldızları vesile edinerek yağmur&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Câhiliye” kavramı esas itibariyle Arap toplumunun İslâm’dan önceki hayat tarzını ve inanç biçimini ifade etmek için kullanılır. Genel kabul, câhiliye devrinin Hz. Peygamber’in (sas) nübüvveti ile sona ermiş olduğudur. Bununla birlikte Japon araştırmacısı Toshihiko Izutsu’nun da ifade ettiği üzere Hz. Peygamber ve ashab-ı kiram nezdinde câhiliye olarak adlandırılan dönem geçmişte kalan bir devir değil, kimi zaman mü’minlerin zihinlerinde bile gizliden gizliye varlığını sürdürebilen ve her an hortlamaya hazır bir dinamiktir. Hz. Peygamber’in şu hadisi de bu tespiti destekler mahiyettedir: “Ümmetimin içinde câhiliye döneminden kalma, tamamen terk edemeyecekleri dört âdet vardır: Asâletleriyle övünmek, başkalarının soyuna dil uzatmak, yıldızları vesile edinerek yağmur beklemek, ölünün arkasından yüksek sesle ağlamak.” Bir keresinde de Bilâl-i Habeşî’ye “kara kadının oğlu” diyen Ebû Zer el-Gıfârî’yi ikaz ederek şöyle demiştir: “Onu annesinin renginden dolayı mı ayıplıyorsun? Demek ki sen kendisinde hâlâ Câhiliye ahlâkı kalmış bir kimsesin.”</p>
<p>Nübüvvet öncesi Arap yarımadasında vuku bulan kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesine benzer şekilde utanç verici bazı uygulamalar 21. yüzyılda dahi devam etmektedir. Söz konusu câhili âdetlerden biri de Hint alt kıtasında ender de olsa sürdürülen, dul kadının kendisini kocasının cenaze ateşine atarak hayatını sonlandırması olarak bilinen “sati” geleneğidir. Bu geleneğe geçmeden önce Hinduizm’de kadının yeri üzerinde kısaca duracağız.</p>
<p>Varlığını sürdüren en eski dinlerden, Hindistan’ın geleneksel dini Hinduizm’de kadının konumunu anlamak için Hindu kutsal metinlerinden olan Manu Kanunnamesi’ne bakmak yeterli olacaktır. Bu eserde kadına dair olumlu addedilebilecek birkaç satıra rastlamak mümkün olsa da genelinde kadına bakışın son derece menfi olduğu, müspet ifadelerin ise pratikte bir karşılığının olmadığı görülmektedir. Örneğin erkeğin, hayızlı hanımıyla aynı yatağa uzanması, birlikte yemek yemesi, yemek sırasında hapşırırken, esnerken ya da dinlenirken ona bakması yasaktır.</p>
<p>Kız evlat ve eş olarak neredeyse hiçbir değeri olmayan ve erkeği memnun etmek amacıyla yaratıldığı düşünülen kadın için zorlukların daha dünyaya gelmeden önce başladığı Hindistan’da çok sayıda aile, doğacak çocuklarının cinsiyetinin kız olduğunu öğrenince kürtaja başvurmaktadır. Bunun nedeni, kızlar evlenirken, ülkemizdeki bazı bölgelerdeki uygulamanın aksine, erkek tarafına yüklü miktarda çeyiz parası verilmesini öngören “drahoma” adlı gelenektir. Bu uygulama tıpkı câhiliye döneminde olduğu gibi kız çocuklarının aile için yük olarak görülmesine sebebiyet vermektedir. Sita Agarwal, <em>Genocide of Woman in Hinduism</em> (Hinduizm’de Kadın Soykırımı) isimli eserinde Brahmanların 20. yüzyıl boyunca yaklaşık 50 milyon kız çocuğunu katlederek Yahudi soykırımından tam 10 kat daha büyük bir soykırım yaptıklarını nakleder.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2021">Derin Tarih Eylül Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kalbe Dokunan İlmek</title>
		<link>https://www.derintarih.com/aktuel/kalbe-dokunan-ilmek/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Canan Aytaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 May 2021 06:43:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Aktüel]]></category>
		<category><![CDATA[aşk]]></category>
		<category><![CDATA[estetik]]></category>
		<category><![CDATA[hadis]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[tecessüs]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7005</guid>

					<description><![CDATA[Efendimizin ﷺ bu güzel sözünden yola çıkarak O’nun her işi severek, Allah için yaptığını biliyoruz. Bu inancı benimseyen atalarımız da aynı şuur ve özveriyle bugün bize örnek teşkil eden eserler bırakmışlar. Ecdadımızdan yadigâr kalan estetik, aşk ve zarafet anlayışıyla tecessüs etmiş bu eserlerin mayasında Hz. Peygamber’in hadisleri vardır. Bu yüzdendir ki atalarımız ellerinden gelenin en iyisini yapmayı düstur edinmiş, dört elle sarıldıkları bu prensip sayesinde dokundukları her şeyi sanat eserine çevirmiştir. Taş ancak bu şuur sayesinde Divriği Camii’ne dönüşebilirdi. Bu mahir ellerde pamuk ve yün envai çeşit kumaşa, o kumaşlar türlü eşyalara dönüştü. Yemeniden gömleğe, havludan çarşafa, entariden bindallıya her&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Efendimizin ﷺ bu güzel sözünden yola çıkarak O’nun her işi severek, Allah için yaptığını biliyoruz. Bu inancı benimseyen atalarımız da aynı şuur ve özveriyle bugün bize örnek teşkil eden eserler bırakmışlar. Ecdadımızdan yadigâr kalan estetik, aşk ve zarafet anlayışıyla tecessüs etmiş bu eserlerin mayasında Hz. Peygamber’in hadisleri vardır. Bu yüzdendir ki atalarımız ellerinden gelenin en iyisini yapmayı düstur edinmiş, dört elle sarıldıkları bu prensip sayesinde dokundukları her şeyi sanat eserine çevirmiştir.</p>
<p>Taş ancak bu şuur sayesinde Divriği Camii’ne dönüşebilirdi. Bu mahir ellerde pamuk ve yün envai çeşit kumaşa, o kumaşlar türlü eşyalara dönüştü. Yemeniden gömleğe, havludan çarşafa, entariden bindallıya her biri eşsiz, özgün el emeği göz nuru ürünler çıktı ortaya.</p>
<p>Peki, insanlık tarihinin her döneminden farklı bir üretim ve tüketim döngüsünü dayatan modern hayatla birlikte neler kaybettik dersiniz? Böyle bir kıyas için koleksiyoner Yusuf İyilik’in üç kıtadan topladığı Osmanlı dokuma ürünlerinden oluşan sergiyi tavsiye edelim. Ramazan ayı öncesinde açılan sergi “Kalbe Dokunan İlmek” adıyla Üsküdar Nevmekan Sahil Galeri’de misafirlerini ağırlıyor. Tekstil ürünleri sahasında Türkiye’deki en büyük koleksiyona sahip olan İyilik, 3 binden fazla parçayı bir araya getirmeyi başarmış. Bunların yanında sergide ütü sobası, dikiş makinesi, fener, ayna, takı ve kemer örnekleri de karşılıyor ziyaretçileri.</p>
<p>Sergi boyunca kültürümüzün kumaşa sirayet ettiği dokumacılık alanındaki gelişmeleri takip ederken, sizi selamlayan emsalsiz parçalar arasında neler yok ki! Osmanlı ile özdeşleşen, yörelerine göre tasnif edilmiş dival işlemelerinden oluşan bindallılar ve kıyafetler; iğne, boncuk oyalı ahşap baskı yazmalar; ince işçiliğe sahip çantalar; iğne oyalarının eşlik ettiği çiçek motiflerinden gelin taçları; tütün, saat ve para keseleri; kapı tokmakları ve ahşap baskı kalıplar; ipek, kadife gibi kumaşlar üzerine nakşedilen motifleri ile göz kamaştıran bohçalar, seccadeler, yastık yüzleri, örtüler ve daha neler neler…</p>
<p>Bu muhteşem objeleri incelerken geçmişe ve bunları yapan insanların dünyasına misafir oluyorsunuz. Medeniyetimizin güzellik algısı genç kızların veya gelinlerin ilmek ilmek işlediği nakışlarda nefes almaya devam ediyor. Dokunduğu yerde ya da bir gelin çeyiziyle yerleştiği evde türlü hatıralara şahit olan bu eşyalara uzak olduğumuz gibi bunları üreten insanların kültürel ikliminden de o kadar uzağız. Artık bu güzellikler bizim için kalplerimizi ferahlatan bir nostalji. Çünkü “kullan at” kültürünün çocuklarıyız, tüketim için yaşıyoruz.</p>
<p>Kim bilebilirdi ki o gün bir kumaşa atılan ilmek gün gelecek gönüllerimi de tezyin edecek? Merak edenler “sosyal mesafe, maske ve HES kodu’’ uygulamalarına titizlikle riayet edilen bu ilginç sergiyi Ramazan ayı boyunca ziyaret edebilirler.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2021">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Muhammed’in ﷺ Şehircilik Ve İskân Tasavvuru: Yesrib’i Medine Yapmak</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/hz-muhammedin-%ef%b7%ba-sehircilik-ve-iskan-tasavvuru-yesribi-medine-yapmak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Apr 2021 06:54:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Esad b. Zürâre]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Kubâ]]></category>
		<category><![CDATA[Mescid-i Haram]]></category>
		<category><![CDATA[Mescid-i Nebevî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6935</guid>

					<description><![CDATA[Hz. Peygamber’in ﷺ hicreti, şehir tarihi ve şehircilik uygulamaları açısından da kritik bir dönüm noktasıdır. Araplarda kişinin dilediği yere gidip yerleşemediğini, bunun ancak bir anlaşmayla mümkün olabildiğini; öte yandan, bir yere ya da kabilenin yanına yerleşen kişinin oranın lideri olamadığı, liderin kan bağıyla kabileye bağlı olanlar arasından seçildiğini düşününce, Hz. Muhammed’e bir şehir kurucu olarak muamele edildiğini görmek mümkün olur. Medine’ye geldiğinde Allah’ın Elçisi sıfatıyla şehrin sorunlarına eğildiği kaydedilir. Farklı kabilelere mensup insanları bir araya getirerek ve onları birbirlerine karşı sorumlu tutarak kan bağı yerine inanç bağına dayalı yeni bir sosyal düzen oluşturmaya girişmiştir. Sosyal ilişkileri ve dayanışmayı geliştirirken buna&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Peygamber’in ﷺ hicreti, şehir tarihi ve şehircilik uygulamaları açısından da kritik bir dönüm noktasıdır. Araplarda kişinin dilediği yere gidip yerleşemediğini, bunun ancak bir anlaşmayla mümkün olabildiğini; öte yandan, bir yere ya da kabilenin yanına yerleşen kişinin oranın lideri olamadığı, liderin kan bağıyla kabileye bağlı olanlar arasından seçildiğini düşününce, Hz. Muhammed’e bir şehir kurucu olarak muamele edildiğini görmek mümkün olur.</p>
<p>Medine’ye geldiğinde Allah’ın Elçisi sıfatıyla şehrin sorunlarına eğildiği kaydedilir. Farklı kabilelere mensup insanları bir araya getirerek ve onları birbirlerine karşı sorumlu tutarak kan bağı yerine inanç bağına dayalı yeni bir sosyal düzen oluşturmaya girişmiştir. Sosyal ilişkileri ve dayanışmayı geliştirirken buna uygun düzenlemeler yapmış; bu inanç ve ruh, şehre diriltici bir kimlik kazandırmıştır.</p>
<p>Hz. Peygamber’in en dikkate değer teşebbüslerinden biri, Medine’de Müslümanlarla daha yoğun temas kurabileceği, aynı zamanda ibadetlerin eda edilebileceği bir merkez olarak Mescid-i Nebevî’yi inşa etmesidir. Müslümanlar daha önce Yesrib’de ve Kubâ’da mescitler inşa etmişlerdi; lakin bunlar, Allah Elçisi’nin inşa ettiği mescit kadar donanımlı değildi. Mescid-i Nebevî, fonksiyonları açısından kısmen Mescid-i Haram’la ilişkilendirilebilse de birçok hususiyetiyle yeni bir kurum olarak teşekkül etmiştir.</p>
<p>Mescid-i Nebevî, Esad b. Zürâre’nin velayeti altındaki iki kardeşe ait bir hurma kurutma alanına inşa edildi. Esad b. Zürâre daha önce alanın bir köşesine küçük bir mescit yapmıştı. Allah Elçisi harman yerinin bedelini ödeyerek çalışmalara başladı.</p>
<p>Hz. Peygamber’in zamanını geçirdiği, Müslümanlarla ve gayrimüslimlerle görüşmeler yaptığı bir mekân olan Mescid-i Nebevî’de Müslümanlar şahsî meseleleri dâhil gündemdeki sorunlarını Allah Rasûlü’yle görüşebiliyor, ibadetlerini huzur içerisinde eda edebiliyorlardı. Vakit namazlarında da mescitte bulunmaya önem veren Müslümanlar, meşguliyetleri olduğu zamanlarda bile haftada en az bir gün cuma namazında bir araya geliyorlardı. Mescidin Müslümanların eğitimi için de istisnai bir konuma sahip olduğunu hatırlamak gerekir. Hem yaygın hem de örgün eğitim kurumu olarak İslâm ilim geleneğinin şekillenmesinde kayda değer bir yeri vardır.</p>
<p>Allah Rasûlü Medine’ye hicret ettikten sonra mescidin yakınında Müslümanların ticarî faaliyetlerini yürütebilecekleri bir pazar yeri de belirlemişti. Diğer pazarlarda yapılan alışverişlerde harç ödenirken, burada mal satanlardan harç alınmayacağı ilan edilmek suretiyle halkın buraya yönlendirilmesi mümkün oldu. Böylece Medine, bölge ekonomisi açısından önemli bir merkez haline geldi. Mescit ve pazar, sonraki dönemlerde kurulan şehirlerde de ihmal edilmeyen, şehirlerin gelişmesine katkıda bulunan kurumlar olmuştur.</p>
<p>Allah Rasûlü’nün Medine’deki faaliyetlerinden biri de buraya gelen Müslümanların barınma ihtiyaçlarını karşılamaktı. Mevcut arsa potansiyeli değerlendirilerek yeni evler inşa edilmiş; bu yapıların sade ve mütevazı olmasına, insanların birbirlerine karşı tekebbür unsuru olarak kullanılmamasına özen gösterilmiştir. Hz. Peygamber’in evi de ihtiyaçlarını karşılayacak büyüklükte, oldukça mütevazı idi. O gün için Medine’de taştan yapılmış büyük binalar mevcut olmasına rağmen Hz. Peygamber böyle yapılarda yaşamak yerine daha sade bir hayatı tercih etmiştir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-nisan-2021">Derin Tarih Nisan Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Muhammed’in (Sas) Hayvan Hakları Şuuru</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/hz-muhammedin-sas-hayvan-haklari-suuru/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Feb 2021 05:57:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[binek hayvan]]></category>
		<category><![CDATA[Buhâri]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[işkence]]></category>
		<category><![CDATA[Resulullah]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6738</guid>

					<description><![CDATA[Hz. Peygamber (sas) döneminde et ve süt gibi gıdaların tedariki yanında hayvanların yünlerinden faydalanılıyor, deri ve kemikleri çeşitli eşyaların yapımında hammadde işlevi görüyordu. Bazı hayvanlar ise güvenlik amacıyla evcilleştirilmişti. Allah Elçisi’nin varlığa ilişkin temel yaklaşımı israf etmemek ve zarar vermemekti. Bu prensip üzerine inşa edilen duruşu esasen vahye dayanır. Bu yaklaşımın uygulamalarına da yansıdığı görülür. Hayvanlara işkence edilmemesi, taşıyamayacakları kadar ağır yükler yüklenmemesi gibi genel uyarılarından söz etmek mümkün. Ayrıca et ihtiyacı için boğazlarken dahi acı çekmemelerine dikkat edilmelidir. Bunların dayandığı temel prensip ise merhamettir. Allah Elçisi hapsettiği bir kedinin açlıktan ölümüne sebep olduğu için geçmişte bir kadının cehennemlik olduğunu&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Peygamber (sas) döneminde et ve süt gibi gıdaların tedariki yanında hayvanların yünlerinden faydalanılıyor, deri ve kemikleri çeşitli eşyaların yapımında hammadde işlevi görüyordu. Bazı hayvanlar ise güvenlik amacıyla evcilleştirilmişti. Allah Elçisi’nin varlığa ilişkin temel yaklaşımı israf etmemek ve zarar vermemekti. Bu prensip üzerine inşa edilen duruşu esasen vahye dayanır. Bu yaklaşımın uygulamalarına da yansıdığı görülür. Hayvanlara işkence edilmemesi, taşıyamayacakları kadar ağır yükler yüklenmemesi gibi genel uyarılarından söz etmek mümkün. Ayrıca et ihtiyacı için boğazlarken dahi acı çekmemelerine dikkat edilmelidir. Bunların dayandığı temel prensip ise merhamettir.</p>
<p>Allah Elçisi hapsettiği bir kedinin açlıktan ölümüne sebep olduğu için geçmişte bir kadının cehennemlik olduğunu ifade ederek insanları uyarmaktadır (Buhârî, “Enbiya”, 54 [hadis no: 3482]). Hayvanlara merhametli davranmak ise Allah’ın hoşnutluğunu sağlayacaktır. Hz. Peygamber susayıp bir kuyuya inerek su ihtiyacını gideren bir adamın hikâyesiyle buna vurgu yapar: Adam kuyudan çıktığında susuzluktan perişan olmuş bir köpek gördü. Tekrar kuyuya inip ayakkabısıyla su çıkarıp köpeğin susuzluğunu giderdi. Allah Elçisi’nin yanında bulunanlardan biri, “Ey Allah’ın Resulü! Yani bize hayvanlar için de ödül mü var?” diye sordu. Allah Elçisi, “Evet! Her yaş ciğer sahibi için bir ödül var” buyurdu (Müslim, “Selâm”, 153 [hadis no: 2244]).</p>
<p>Yüce Allah bazı hayvanları binek olarak insanların emrine musahhar kılmıştır. Öte yandan bazı hayvanlara binilmesi yasaktır. Ancak sırtına binilen ve yük taşımak için yararlanılan hayvanlara ağır yük yüklenmemesini emreder. Resulullah’ın yolculuk sırasında yükü fazla olan devenin yükünü diğer hayvanlara paylaştırması bu hassasiyetin yansımasıdır. Ayrıca bineklerinin sırtında sohbet eden bir grupla karşılaştığında onları kınamış, sohbet edeceklerse bineklerinden inmelerini söylemiştir (Ahmed b. Hanbel, <em>Müsned</em>, XXIV, 399). Yine hayvanların sırtının, üstüne çıkılıp hitap edilen minberler gibi kullanılmaması hususunda ikazda bulunduğunu görüyoruz (Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 55/61 [hadis no: 2567]).</p>
<p>Allah Resulü’nün besin ihtiyacının hayvanlardan karşılanması hususunda koyduğu temel ölçülerin başında merhametle muamele ve israf etmeme gelir. Mesela süt sağılırken hayvanların memelerinin acıtılmaması için tırnakların kesilmesini emreder (İbn Sa‘d, <em>Tabakât</em>, IX, 46). Ayrıca hayvanların yüzüne vurulmamasını ve yüzlerinden dağlanmamalarını tavsiye eder. (Ahmed b. Hanbel, <em>Müsned</em>, XXII, 315). Onlara küfredilmesini ve lanet okunmasını da yasaklamıştır. Bir rivayette horoza sövülmemesi uyarısında bulunur (Ebû Dâvûd, “Edeb”, 105-106/115 [hadis no: 5101]). Henüz küçük olan, süt emen yavruların boğazlanmamasını istemiştir (Ahmed b. Hanbel, <em>Müsned</em>, XXIII, 411). Bu yaklaşımın neslin devamıyla ilgili olduğu söylenebilir.</p>
<p>Hz. Peygamber döneminde gıda kaynaklarından biri de avcılıktı. Ancak hac ibadeti sürecince haram aylarda harem bölgesinde avlanmak yasaklanmıştır. Keyfî avlanma da yasaktır. Sırf spor olsun diye bir hayvana kıyılamaz. Allah Elçisi Cahiliye adetlerinden olan hayvanların hedef olarak kullanılmasını ve bazı uzuvlarının kesilerek işkence edilmesini yasaklamıştır (Buhârî, “Zebâih ve Sayd”, 25 [hadis no: 5513]).</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2021">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Peygamber’e Hakaret Eden Piyesi Yasaklatan Diplomatik Deha</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/hz-peygambere-hakaret-eden-piyesi-yasaklatan-diplomatik-deha/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Uçar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Dec 2020 06:54:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Academie Française]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Âişe]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Merhum Ziyad Ebuzziya]]></category>
		<category><![CDATA[Vicemto Henri de Bornier]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6614</guid>

					<description><![CDATA[Merhum Ziyad Ebuzziya’nın yıllar önce yaptığı bir araştırmada verdiği bilgiye göre Osmanlı Hariciye Nezareti Evrakında TS-Tİ 68 rumuzlu ve 68 nolu dosyanın 12 numaralı fihrist defterinin 61. sayfasında şöyle yazmaktadır: “Peygamber Efendimizin nâm-ı kudsiyelerine karşı tertip olunan oyuna dair.” Dosyayı açınca bu oyunun Peygamber Efendimiz (sas) aleyhine tertiplenen, İslam düşmanlığı ve Haçlı kini ile sahneye konulan menfur oyunlardan biri olduğu kolayca anlaşılabilmekteydi. Bu piyesin muhtevasından, Hz. Peygamber Efendimize duyulan kinin hangi mertebede olduğu kolayca anlaşılıyordu: Piyes sadece Hz. Peygamber’in İslamı Hıristiyanlıktan aşırdığı iftirasını atmakla kalmıyor, onun kadınları aşağıladığını ileri sürerek Hz. Aişe’ye (ra) iftiralar atıyordu. Piyesin son sahnesinde kılıcı ile&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Merhum Ziyad Ebuzziya’nın yıllar önce yaptığı bir araştırmada verdiği bilgiye göre Osmanlı Hariciye Nezareti Evrakında TS-Tİ 68 rumuzlu ve 68 nolu dosyanın 12 numaralı fihrist defterinin 61. sayfasında şöyle yazmaktadır: “Peygamber Efendimizin nâm-ı kudsiyelerine karşı tertip olunan oyuna dair.” Dosyayı açınca bu oyunun Peygamber Efendimiz (sas) aleyhine tertiplenen, İslam düşmanlığı ve Haçlı kini ile sahneye konulan menfur oyunlardan biri olduğu kolayca anlaşılabilmekteydi.</p>
<p>Bu piyesin muhtevasından, Hz. Peygamber Efendimize duyulan kinin hangi mertebede olduğu kolayca anlaşılıyordu: Piyes sadece Hz. Peygamber’in İslamı Hıristiyanlıktan aşırdığı iftirasını atmakla kalmıyor, onun kadınları aşağıladığını ileri sürerek Hz. Aişe’ye (ra) iftiralar atıyordu. Piyesin son sahnesinde kılıcı ile her şeyi elde eden ve her şeye hâkim olan Hz. Muhammed’in, Hz. İsa’yı alt edemediğini fark ederek meydanı terk ettiği ve ölüm şerbetini içerken de en son “İsa” diye çığlık atarak son nefesini verdiği anlatılmaktadır.</p>
<p>Peygamber Efendimiz hakkında adice ifadelerle ve alçakça iftiralarla dolu bu oyunu Fransız yazar Vicomte Henri de Bornier (1825-1901) kaleme almıştı. Hiçbir tarihî hakikatle bağdaşmayan 1800 mısralık manzum bir oyundu. Bugün Fransız edebiyatı eleştirmenleri tarafından sıradan bir piyes yazarı olarak kabul edilen Bornier, 1845’te yazdığı ilk oyunu <em>Le Mariage de Luther</em> (Luther’in Düğünü) hassas bir dinî evlilik sorununu gündeme getirdiği, 1865’te yazdığı <em>Le Chemin de Saint Jacques</em> (Aziz James Yolu) adlı oyunu ise mağlup bir Fransa’yı ve aşağılanmış bir imparatoru tasvir ettiği için Theâtre- Français tarafından sahneye konulmamıştı.</p>
<p>Bibliotheque de I’Arsenal adlı kütüphanede memur olan Henri de Bornier, 1874’te Endülüs Müslümanlarına karşı mücadele eden Fransa Kralı Roland’ın kızının kahramanlıklarını anlattığı ve Sarah Bernhardt’ın başrolünü oynadığı <em>La fille de Roland </em>(Roland’ın Kızı) adlı manzum dramı ile 1875’te Fransız Akademisi büyük ödülünü kazanmış ve talihi bir anda değişmişti. Ardından <em>Dimitri</em>, <em>Atilla’nın Düğünü</em>, <em>Önce Fransa</em> gibi tarihî piyesler yazmış ve 1881’de kaleme aldığı <em>L’Apôtre </em>(Havari) adlı bir dramda St. Paul’un Yahudilikten Hıristiyanlığa geçişini anlatırken, onun cesur bir zorbadan (işkenceciden) coşkulu bir din adamına (havariliğe) dönüşmesini işlemiştir. Hıristiyanlık inancını müdafaa için yazdığı bu oyunun ardından 1883’te Academie Française üyeliği ile taltif edildi. 1887 yılı sonlarında yazdığı <em>Mahomet</em> adlı menfur piyesinde Hıristiyanlığın İslamiyet’ten üstün olduğu tezini işlemiş, 1889’da ise daha önce kütüphane memuru olarak va zife yaptığı Bibliotheque de l’Arsenal’in müdürlüğüne kadar yükselmişti.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-2020">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kabile Dayanışmasının Yerine Akide Dayanışması Konuldu</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/kabile-dayanismasinin-yerine-akide-dayanismasi-konuldu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Dec 2020 06:16:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Al-i İmran]]></category>
		<category><![CDATA[Bakara 177]]></category>
		<category><![CDATA[Habeşistan]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Mekkeli]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6585</guid>

					<description><![CDATA[&#160; Dinî hayatın bireysel ve toplumsal kurtuluşa vesile kabul edildiği ilk dönem İslam toplumunun en göze çarpan hususiyetlerinden biri hak ve sorumlulukların paylaşılmasıydı. Dayanışma, yardımlaşma ve fedakârlık sosyal ilişkilerin temelini teşkil ederdi. Ne var ki Hz. Muhammed (sas) tebliğe başladıktan sonra ilk Müslümanlar, Mekkeli müşriklerden gördükleri baskı sebebiyle birlikte hareket etme imkânı bulamadılar. Bununla birlikte Hz. Peygamber’in talimatı doğrultusunda Mekke’den Habeşistan’a hicret ederek Arapların geleneksel kabileci dayanışmalarından farklı bir tavır ortaya koymuşlardır. Medineli Müslümanların davetinden sonra da şartları uygun olanlar hicret etti. Bu örnekler Müslümanların Cahiliye döneminde mevcut olan akrabalığa ve kan bağına dayalı dayanışma ve yardımlaşmadan farklı bir sosyal&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Dinî hayatın bireysel ve toplumsal kurtuluşa vesile kabul edildiği ilk dönem İslam toplumunun en göze çarpan hususiyetlerinden biri hak ve sorumlulukların paylaşılmasıydı. Dayanışma, yardımlaşma ve fedakârlık sosyal ilişkilerin temelini teşkil ederdi. Ne var ki Hz. Muhammed (sas) tebliğe başladıktan sonra ilk Müslümanlar, Mekkeli müşriklerden gördükleri baskı sebebiyle birlikte hareket etme imkânı bulamadılar. Bununla birlikte Hz. Peygamber’in talimatı doğrultusunda Mekke’den Habeşistan’a hicret ederek Arapların geleneksel kabileci dayanışmalarından farklı bir tavır ortaya koymuşlardır. Medineli Müslümanların davetinden sonra da şartları uygun olanlar hicret etti. Bu örnekler Müslümanların Cahiliye döneminde mevcut olan akrabalığa ve kan bağına dayalı dayanışma ve yardımlaşmadan farklı bir sosyal ilişki düzeni inşa ettiklerini göstermektedir.</p>
<p>Müslümanlar arasında yardımlaşma ve dayanışma prensiplerinin vahiy ve sünnet çerçevesinde şekillendiği görülür. Yüce Allah, kişinin sevdiği malı infak etmesini iyi insanın vasıflarından biri saymıştır: “İyilik, yüzlerinizi doğudan ve batıdan yana çevirmeniz değildir. İyi olmak, insanın Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere inanması; sevdiği malı yakınlığı olanlara, öksüzlere, yoksullara, yolda kalmışlara, isteyen düşkünlere ve kölelere harcaması; namazı kılması, zekâtı vermesi; yaptıkları anlaşmaları yerine getirmeleri, zorlukta, darlıkta ve savaş anında sabretmeleridir. İşte bunlar doğru olanlardır ve işte (Allah’tan) sakınanlar da bunlardır” (Bakara, 177). “Sevdiğiniz şeylerden vermedikçe asla iyiliğe erişemezsiniz. Ne verirseniz, Allah onu bilir” (Al-i İmran, 92). Bunları yapamayan Müslümanlardan ise hiç olmazsa iyilikle muamele etmeleri ve güzel söz söylemeleri istenmiştir: “Rabbinden umduğun bir rahmeti beklediğin için hak sahiplerinden yüz çevirecek olursan (hiç değilse) onlara hoş söz söyle” (İsra, 28).</p>
<p>Allah rızası için yapacağı infakın karşılığında, Müslümana dünyada başka rızkın verileceği, “De ki: Rabbim kullarından dilediğinin rızkını genişletir ve dilediğine de bir ölçüye göre verir. (İyilik için) harcadığınız herhangi bir şeyin yerine, O başkasını verir. O, rızık verenlerin en iyisidir” (Sebe, 39) ayetiyle ifade edilir. Yüce Allah, “Kim Allah’a güzel bir ödünç verirse, (Allah) ona, onun karşılığını kat kat artırır. Allah hem darlaştırır, hem bollaştırır. Hepiniz O’na döneceksiniz” (Bakara, 245) ayetinde ise infakta bulunan kimsenin rızkını artıracağını ifade eder.</p>
<p>Müminleri her fırsatta yardımlaşmaya teşvik eden Hz. Peygamber “Mal, sadaka ile eksilmez’” (Müslim, “Birr”, 19; Tirmizi, “Birr”, 82) buyurmaktadır. Yüce Allah, “İnanan kullarıma söyle, namazı kılsınlar; alışveriş ve dostluğun olmayacağı günün gelmesinden önce kendilerine verdiğimiz rızıktan açık ve gizli infak etsinler” (İbrahim, 31) buyurur. Bir Müslümanın malını Allah yolunda harcamaktan uzak durması ise insanın kendisini tehlikeye atması olarak görülmüştür: “Allah yolunda harcamada bulunun. Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın. İyi davranın; Allah iyi davrananları sever” (Bakara, 195). Bir başka ayette, “Ey inananlar! Alışverişin, dostluğun ve şefaatin olmayacağı gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızıklardan infak edin. İnkâr edenler ancak haksızlık yapanlardır” (Bakara, 254) buyurulur. Hz. Peygamber de bu hususta, “Sizden kim, yarım hurma ile de olsa ateşten korunabilirse, bunu yapsın’” diyerek Müslümanları ikaz etmektedir (Buhârî, “Zekât”, 10). Zikrettiğimiz bu ayet ve hadisler İslam toplumunda dayanışma ve yardımlaşma kültürünü biçimlendirmiş, ileriki asırlarda ortaya çıkacak binlerce vakfın da fikrî zeminini inşa etmiştir.</p>
<p><strong> </strong><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-2020">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Muhammed’in (sas) İşi Ehline Verme Prensibi Neden Sürdürülemedi?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/hz-muhammedin-sas-isi-ehline-verme-prensibi-neden-surdurulemedi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2020 05:47:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Âdemoğulları]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Elçisi]]></category>
		<category><![CDATA[Gasp]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ebubekir (ra)]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6420</guid>

					<description><![CDATA[Hz. Peygamber (sas) ve ashabının ihtimam gösterdiği ehliyet prensibine sonraki dönemlerde yeterince ehemmiyet verilmediği anlaşılmaktadır. Bu prensibe riayet edildiğinde toplumda refah ve memnuniyet artarken, önemsenmediği dönemlerde liyakatsiz görevlilerin hoşnutsuzluğa yol açan hatalar yaptıkları bir gerçektir. Bu sebeple göreve getirilecek kişilerin hakkaniyet ve adalet ölçülerini esas alan objektif kriterlerle belirlenmesi önemlidir. Dinî bir kavram olarak ehliyet, kişinin sorumluluk üstlenme ve haklarını kullanma yetkinliğini ifade eder. Örneğin dinî sorumluluk, o sorumluluğu üstlenebilecek yeterliliğe sahip olmayı gerektirir. Ehliyet kişiye yetki vermeyi sağladığı gibi onun dinî ve hukukî mesuliyeti yerine getirebilecek vasıflara sahip olduğunu da göstermektedir. Bir kişinin ibadetle mükellef tutulmasından evlilik ve ticarete&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Peygamber (sas) ve ashabının ihtimam gösterdiği ehliyet prensibine sonraki dönemlerde yeterince ehemmiyet verilmediği anlaşılmaktadır. Bu prensibe riayet edildiğinde toplumda refah ve memnuniyet artarken, önemsenmediği dönemlerde liyakatsiz görevlilerin hoşnutsuzluğa yol açan hatalar yaptıkları bir gerçektir. Bu sebeple göreve getirilecek kişilerin hakkaniyet ve adalet ölçülerini esas alan objektif kriterlerle belirlenmesi önemlidir.</p>
<p>Dinî bir kavram olarak ehliyet, kişinin sorumluluk üstlenme ve haklarını kullanma yetkinliğini ifade eder. Örneğin dinî sorumluluk, o sorumluluğu üstlenebilecek yeterliliğe sahip olmayı gerektirir. Ehliyet kişiye yetki vermeyi sağladığı gibi onun dinî ve hukukî mesuliyeti yerine getirebilecek vasıflara sahip olduğunu da göstermektedir. Bir kişinin ibadetle mükellef tutulmasından evlilik ve ticarete varıncaya kadar her türlü sosyal, ekonomik ve hukukî sorumluluğu için ehliyet aranır.</p>
<p>Yüce Allah insanı sorumluluk üstlenmeye uygun, yani ehliyet sahibi olarak yarattığını şu şekilde bildirir: “Hani Rabbin (ezelde) Âdemoğullarının sulplerinden zürriyetlerini almış, onları kendilerine karşı şahit tutarak, ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ demişti. Onlar da, ‘Evet, şahit olduk (ki Rabbimizsin)’ demişlerdi. Böyle yapmamız kıyamet günü, ‘Biz bundan habersizdik’ dememeniz içindir” (A‘râf, 172). Allah katında sorumluluk için ehliyet şarttır. Böylece insanın ameli, Allah’a karşı sorumluluğunun bir neticesi olarak hesaba tabi olacaktır: “Her insanın amelini boynuna yükledik. Kıyamet günü kendisine, açılmış olarak karşılaşacağı bir kitap çıkaracağız” (İsrâ, 13).</p>
<p>Kullukta olduğu gibi insanın toplumdaki sorumlulukları da ehliyet kavramı çerçevesinde değerlendirilir. Yasalar karşısındaki mesuliyeti açısından pozisyonunu ehliyet belirler, belirlemelidir. Allah Elçisi’nin tebliğ ettiği din, kulun davranışlarının hem dünyada karşılığının olacağını, hem de ahirette hesaplarının verileceği prensibi çerçevesinde bir ahlak sistemi oluşturmuştur. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir” (Nisâ, 58). Bu emrin en güzel uygulamalarını şüphesiz Allah Elçisi yerine getirmiş, onun ashabı da buna riayet etmeye çalışmıştır. Bilhassa atamalarda bu hususa önem gösterilmiştir. Ehliyetin ortaya çıkmasını sağlayan prensiplerden biri meşverettir. Bu sebeple Hz. Peygamber imkâna göre bazen dar, çoğu zaman da geniş çerçeveli meşveret toplantıları yapardı.</p>
<p>Bu sünnet kendisinden sonra sahabe tarafından da ciddiyetle uygulanmıştır. Mesela Hz. Ebubekir (ra) halife olduğunda icraatlarında daima Allah’ın kitabını ve Allah Elçisi’nin faaliyetlerini ölçü alacağını şu veciz konuşmasıyla ifade etmiştir: “Ey insanlar! Sizin en faziletliniz olmadığım halde idare işinizi üzerime aldım. Bildiğiniz gibi Kur’an nazil olmuş, Peygamber de sünnetlerini ortaya koymuştur. O, Kur’an ve sünneti bize öğretti, biz de öğrendik. Biliniz ki, en büyük akıllılık takvadır. En büyük ahmaklık ise doğru yoldan çıkıp günah işlemektir. Gasp edilen hakkını alıp kendisine teslim edinceye kadar zayıf olan kimse benim nazarımda en güçlünüzdür. Gasp ettiği hakkı kendisinden alıncaya kadar da güçlü olan kimse, benim nazarımda en zayıfınızdır. Ey insanlar! Ben sadece kendinden önceki bir rehbere tabi olan biriyim, yoksa yeni bir şey icat eden biri değilim. Şayet bu idare işini güzel yaparsam bana yardım edin! Yok, eğer doğru yoldan saparsam beni doğrultun” (İbn Sa’d, <em>Tabakât</em>, III, 167).</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ekim-2020">Derin Tarih Ekim Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam Fetih Politikası Savaş ve Zaferden İbaret Değildi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/islam-fetih-politikasi-savas-ve-zaferden-ibaret-degildi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Sep 2020 05:30:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Bahreyn]]></category>
		<category><![CDATA[fetih]]></category>
		<category><![CDATA[Hudeybiye Antlaşması]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<category><![CDATA[Resulullah]]></category>
		<category><![CDATA[Yemen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6318</guid>

					<description><![CDATA[Allah’ın Elçisi (sas) döneminde İslam, doğduğu Hicaz bölgesinden Arabistan’ın diğer bölgelerine yayılmaya başlamış; Resulullah vefat ettiğinde Müslümanların hâkimiyeti güneyde Yemen’e, doğuda Bahreyn’e, kuzeyde Irak ve Biladü’ş-Şam sınırlarına dayanmıştı. Hz. Peygamber’in Müslümanları tebliğle görevlendirilmesi neticesinde başlayan süreç, 13 yıllık Mekke döneminde genellikle birebir tebliğde bulunularak yürütüldü. 10 yıllık Medine döneminde ise başta Kureyşliler olmak üzere müşriklerle ve Yahudilerle çatışma dönemleriyle devam etti. Nihayet 11 Ocak 630 tarihinde barış yoluyla gerçekleştirilen Mekke’nin fethi, Arabistan’da İslamın yayılması açısından bir dönüm noktası olmuştur. Müslümanlar Mekke’nin fethinden yaklaşık iki yıl önce Hz. Muhammed’in Mekke müşrikleriyle akdettiği Hudeybiye Antlaşması’nın şartlarını ağır bularak muhalif olmuşlardı. Antlaşmadan sonra&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Allah’ın Elçisi (sas) döneminde İslam, doğduğu Hicaz bölgesinden Arabistan’ın diğer bölgelerine yayılmaya başlamış; Resulullah vefat ettiğinde Müslümanların hâkimiyeti güneyde Yemen’e, doğuda Bahreyn’e, kuzeyde Irak ve Biladü’ş-Şam sınırlarına dayanmıştı. Hz. Peygamber’in Müslümanları tebliğle görevlendirilmesi neticesinde başlayan süreç, 13 yıllık Mekke döneminde genellikle birebir tebliğde bulunularak yürütüldü.</p>
<p>10 yıllık Medine döneminde ise başta Kureyşliler olmak üzere müşriklerle ve Yahudilerle çatışma dönemleriyle devam etti. Nihayet 11 Ocak 630 tarihinde barış yoluyla gerçekleştirilen Mekke’nin fethi, Arabistan’da İslamın yayılması açısından bir dönüm noktası olmuştur.</p>
<p>Müslümanlar Mekke’nin fethinden yaklaşık iki yıl önce Hz. Muhammed’in Mekke müşrikleriyle akdettiği Hudeybiye Antlaşması’nın şartlarını ağır bularak muhalif olmuşlardı. Antlaşmadan sonra nazil olan vahiy ise bu gelişmeyi bir fetih olarak müjdeliyordu: “Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik” (Fetih, 1). Bu mesaj üzerine Müslümanlar büyük bir sevinç yaşadılar.</p>
<p>Mekke’nin fethinden sonra Arap kabileleri Medine’ye heyetler göndererek İslama girmeye başladılar. Heyetler kabileleri adına İslamı kabul edip temel dinî bilgileri öğrendikten sonra memleketlerine dönerek öğrendiklerini akrabalarına öğrettiler. Bu önemli gelişme sebebiyle 630 yılına Heyetler Yılı denir.</p>
<p>Yüce Allah Mekke’nin fethi ve akabinde Arapların İslama yönelişlerine son inen sure olan Nasr Suresi’nde şöyle değinir: “Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde ve insanların bölük bölük Allah’ın dinine girdiğini gördüğünde, Rabbine hamd ederek tesbihte bulun ve O’ndan bağışlama dile. Çünkü O, tövbeleri çok kabul edendir.” (Nasr, 1-3).</p>
<p>Yukarıda işaret ettiğimiz gelişmeler fethin savaştan ibaret görülemeyeceğini ortaya koymaktadır. Fetih kavramında Allah’ın mesajını insanlara ulaştırmanın önündeki engellerin kaldırılarak İslamla tanıştırılmaları öncelikli hedeftir. Nitekim kelime Arapçada “zafere ulaşma” anlamı yanında “açma ve yol gösterme” anlamına gelmektedir. Bununla ilişkili olarak, Müslümanların dinlerini özgürce yaşamaları, mal ve can güvenliklerinin sağlanması da önemli bir görevdir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2020">Derin Tarih Eylül Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ayasofya Bize Fatih’in Hediyesidir</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/ayasofya-bize-fatihin-hediyesidir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fahameddin Başar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 Aug 2020 06:39:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu'l-feth]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Kostantiniyye]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan II. Mehmed]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6269</guid>

					<description><![CDATA[Sultan II. Mehmed’in İstanbul’u fethi Türk tarihinin en önemli dönüm noktası olduğu gibi dünya tarihi bakımından da mühim bir yere sahiptir. Bizans İmparatorluğu’na 1123 yıl başkentlik yapmış olan Konstantinopolis 29 Mayıs 1453 tarihinde İslama açılmış, İstanbul Türk olmuştu. Bütün İslam hükümdarlarının fethetmek için defalarca kuşatmış olduğu Kostantiniyye’nin fethi Sultan II. Mehmed’e nasip olmuş, 21 yaşındaki bu genç hükümdar Hz. Peygamber’in (sas) müjdesine nail olmuştu. Müslümanların hayâli olan bu büyük fethi gerçekleştirmiş olan Sultan II. Mehmed haklı olarak “Ebu’l-feth” unvanını aldı. Fatih Sultan Mehmed fetih günü şehrin en büyük mabedi olan Ayasofya’yı cami hâline dönüştürerek burada şükür namazı kılmış ve fetihten&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sultan II. Mehmed’in İstanbul’u fethi Türk tarihinin en önemli dönüm noktası olduğu gibi dünya tarihi bakımından da mühim bir yere sahiptir. Bizans İmparatorluğu’na 1123 yıl başkentlik yapmış olan Konstantinopolis 29 Mayıs 1453 tarihinde İslama açılmış, İstanbul Türk olmuştu. Bütün İslam hükümdarlarının fethetmek için defalarca kuşatmış olduğu Kostantiniyye’nin fethi Sultan II. Mehmed’e nasip olmuş, 21 yaşındaki bu genç hükümdar Hz. Peygamber’in (sas) müjdesine nail olmuştu. Müslümanların hayâli olan bu büyük fethi gerçekleştirmiş olan Sultan II. Mehmed haklı olarak “Ebu’l-feth” unvanını aldı.</p>
<p>Fatih Sultan Mehmed fetih günü şehrin en büyük mabedi olan Ayasofya’yı cami hâline dönüştürerek burada şükür namazı kılmış ve fetihten üç gün sonraki ilk Cuma namazını Ayasofya Camii’nde eda etmişti. Böylece fetihten hemen sonra Ayasofya, Fatih Sultan Mehmed’in vakfı olarak camiye dönüştürülmüş ve Osmanlı Vakıf Medeniyeti sayesinde Fatih döneminden itibaren yapılan onarım ve ilâvelerle büyük bir külliye hâlini alarak asırlarca hizmet etmiş, ayakta kalması sağlanmıştı.</p>
<p>Ayasofya Camii İstanbul’un fethinin sembolü, Fatih Sultan Mehmed’in kılıç hakkı idi ve şehrin fetih camii, ‘ulu cami’ sıfatıyla 481 yıl ibadethane olarak hizmet etmiş idi. 1934 yılında bu özelliğini kaybederek müzeye dönüştürülmüş olan Ayasofya Camii, 86 yıl sonra, 10 Temmuz 2020 tarihinde ise yargı kararı ve Cumhurbaşkanlığı düzenlemesi ile yeniden ibadete açılır hâle geldi çok şükür. Böylece, 537 yılında inşası tamamlanarak açılmış ve asırlarca ibadethane olarak kullanılmış olan Ayasofya 86 yıl sonra aslına dönmüş oldu. Dolayısıyla 2020 Temmuz’unda çok önemli bir tarihe şahitlik etmiş olmanın mutluluğu içindeyiz. Bu mutluluğu yaşamamıza vesile olanlardan Allah razı olsun.</p>
<p>Bugüne kadar olduğu gibi bugünden sonra da insanlığın ortak mirası özelliğini koruyacak olan Ayasofya Camii, Fatih Sultan Mehmed’in vakfı olarak İstanbul’a Müslümanlara hediyesidir ve bugün artık yeniden cami hâline dönüştürülmüştür. Milletimize, İslam âlemine hayırlı olsun. Fatih Külliyesi ve Ayasofya-i Kebir Vakfı’nın vakfiyesindeki şartlara uygun olarak ilelebet yaşasın inşallah.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-agustos-2020">Derin Tarih Ağustos Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ayasofya’daki İlk Secdenin Ardından Üstad Kadir Mısıroğlu’na Mektup</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/ayasofyadaki-ilk-secdenin-ardindan-ustad-kadir-misirogluna-mektup/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Samet Tınas]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 Aug 2020 06:00:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya-ı Kebir Camii]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Kadir Mısıroğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6233</guid>

					<description><![CDATA[Velinimetim, üstadım Kadir Mısıroğlu; Sana bu satırları Ayasofya-ı Kebir Camii’nde tahiyyetü’l- mescid ve şükür namazı kıldıktan sonra yazıyorum. Hz. Peygamber’in (sas) “Müminler ölmez, bir yerden bir yere göç ederler” hadisinin muhatabı olduğuna inanarak “fetih mabedimizin” aslî hüviyetine kavuştuğunu gördüğünü biliyorum. Selam olsun pâk ruhâniyetine… Artık “seyirlik” değil “yaşayan” bir Ayasofyamız var Üstadım. Hem de zincirlerini tam Lozan’ın sene-i devriyesinde kıran. Ödediğin bedeller karşılıksız kalmıyor ve “öncü gençlik” davanın bayraktarlığını yapmaya devam ediyor, inan. Dışarıda binlerce mümin ulu mabedimize girmek için beklerken içeride de namaz kılan yüzlerce Müslüman gözyaşlarıyla suluyor secdeyi. Bugün en mesud günlerimizden biri. İstanbul’un Fatih’inin vakfiyesinin yerine getirildiği,&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Velinimetim, üstadım Kadir Mısıroğlu;</p>
<p>Sana bu satırları Ayasofya-ı Kebir Camii’nde tahiyyetü’l- mescid ve şükür namazı kıldıktan sonra yazıyorum. Hz. Peygamber’in (sas) “Müminler ölmez, bir yerden bir yere göç ederler” hadisinin muhatabı olduğuna inanarak “fetih mabedimizin” aslî hüviyetine kavuştuğunu gördüğünü biliyorum. Selam olsun pâk ruhâniyetine…</p>
<p>Artık “seyirlik” değil “yaşayan” bir Ayasofyamız var Üstadım. Hem de zincirlerini tam Lozan’ın sene-i devriyesinde kıran. Ödediğin bedeller karşılıksız kalmıyor ve “öncü gençlik” davanın bayraktarlığını yapmaya devam ediyor, inan. Dışarıda binlerce mümin ulu mabedimize girmek için beklerken içeride de namaz kılan yüzlerce Müslüman gözyaşlarıyla suluyor secdeyi.</p>
<p>Bugün en mesud günlerimizden biri. İstanbul’un Fatih’inin vakfiyesinin yerine getirildiği, müze sessizliğinden ezan-ı Muhammedîye sadâsına geçildiği bir gün, bugün. Çok isterdim heybetinle ön safta ilk Cuma namazına iştirâk etmeni. Olsun… Hiçbir zaman şahsınla sınırlandırmadın mefkûreni. Durmadın, yılmadın, korkmadın. Ama maslahat bilmezlik de yapmadın. Yeri geldi reis-i cumhura ‘Açma Ayasofya’yı’ dedin. Lâkin gün geldi, ‘Ayasofya’yı açmak da Tayyip Bey’e nasip olur’ demekten geri durmadın. Öyle de oldu. En sevdiğin misallerdendi ‘turnusol kâğıdı.’ Ayasofya da turnusol kâğıdı oldu Üstadım. Kemalistler ile bayraklarını yarıya indiren Yunanistan, Ortodoks hamiliğine soyunan Rusya ile ABD kol kola girdiler de hiçbir şey başaramadılar.</p>
<p>Aman Batılılar bizi mahveder diyen Çandarlı Halil Paşa’nın muakipleri -ki onlar Halil Paşa gibi iyi niyetli değillerkaybetti. Davamızın baharına teşbih edebileceğimiz genç Fatih’in yolunda gidenler kazandı bugün.</p>
<p>Kıblemizi Mekke’den Hollywood’a çevirmeye çalışanlar görselerdi bugünü inan kahrolurlardı. Şimdi daha iyi anlıyorum ne için mücadele ettiğini Üstadım. Medeniyetimizi bir çorabı ters yüz eder gibi nisyana mahkûm edenlere karşı cidalini, inan çok daha iyi anlıyorum.</p>
<p>Ayrılmayacağız bu davadan and olsun. Çünkü bu dava Hz. Peygamber’e (sas) ‘bırak bu iddiayı seni kral yapalım, mülkse mesele istediğin kadar para verelim’ dediklerinde, ‘bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz ben davamdan vazgeçmem’ dediği mübarek bir dava. Selam olsun şahsında bu dava için bedel ödeyenlere… Çektiğin onca ızdıraba rağmen ‘hiç şikâyetçi değilim’ deyişin bu yola baş koyanlara şiar olsun. Ümid ederim ki Namık Kemal gibi:</p>
<p>Felek her türlü esbâb-ı cefasın toplasın gelsin</p>
<p>Dönersem kahbeyim millet yolunda bir azimetten</p>
<p>desinler.</p>
<p>Bir şükür mahiyetinde kabir taşının secde-i Rahman’a kavuşacağı günler yakındır Üstadım.</p>
<p>Ve minallahi’t-tevfik…</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-agustos-2020">Derin Tarih Ağustos Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
