﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kanuni Sultan Süleyman &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/etiket/kanuni-sultan-suleyman/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Tue, 02 Aug 2022 07:30:28 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.5</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>Kanuni Sultan Süleyman &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Harâbâtî Baba Bektaşî Tekkesi’nin Elim Serencamı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/maziye-bir-nazar/harabati-baba-bektasi-tekkesinin-elim-serencami/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mikail Türker Bal]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Aug 2022 07:30:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Maziye Bir Nazar]]></category>
		<category><![CDATA[Harabâti]]></category>
		<category><![CDATA[Hürrem Sultan]]></category>
		<category><![CDATA[Kanuni Sultan Süleyman]]></category>
		<category><![CDATA[Makedonya]]></category>
		<category><![CDATA[Server Ali Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Tetova]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8359</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlılar beş asırdan fazla hâkimiyetleri altında tuttukları Balkan coğrafyasını birçok mimarî eserle donattılar. Ancak bölgede son yüzyılda yapılan tahribatlar neticesinde bu eserlerin ancak beşte biri ayakta kalabildi. Bu yapılardan biri de bugün Kuzey Makedonya sınırları içinde kalan Kalkandelen şehrindeki Harabâti Baba Tekkesi. Diğer adıyla Sersem Ali Baba Bektaşî Tekkesi, Şar Dağları’nın eteklerindeki Tekke Mahallesi’nde zamana var gücüyle direnmekte. Yugoslavya’nın dağılması ile bağımsız bir devlet olan Kuzey Makedonya’nın güneybatısında yer alan Kalkandelen’in yeni adı Tetova’dır. 1390 yılının ilkbaharında Timurtaş Paşa tarafından fethedilen şehirde, 1896 tarihli Kosova Vilayeti Salnamesine göre, on iki cami ve mescit, dört medrese, yedi tekke, yedi sıbyan mektebi,&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlılar beş asırdan fazla hâkimiyetleri altında tuttukları Balkan coğrafyasını birçok mimarî eserle donattılar. Ancak bölgede son yüzyılda yapılan tahribatlar neticesinde bu eserlerin ancak beşte biri ayakta kalabildi. Bu yapılardan biri de bugün Kuzey Makedonya sınırları içinde kalan Kalkandelen şehrindeki Harabâti Baba Tekkesi. Diğer adıyla Sersem Ali Baba Bektaşî Tekkesi, Şar Dağları’nın eteklerindeki Tekke Mahallesi’nde zamana var gücüyle direnmekte.</p>
<p>Yugoslavya’nın dağılması ile bağımsız bir devlet olan Kuzey Makedonya’nın güneybatısında yer alan Kalkandelen’in yeni adı Tetova’dır. 1390 yılının ilkbaharında Timurtaş Paşa tarafından fethedilen şehirde, 1896 tarihli Kosova Vilayeti Salnamesine göre, on iki cami ve mescit, dört medrese, yedi tekke, yedi sıbyan mektebi, iki hamam, on han, beş köprü, bir şadırvan, bir devlet konağı ve bir hisar bulunuyordu. Harabâti Baba Tekkesi de bu eserlerdendir.</p>
<p>Tekkenin ilk bânisi olarak kabul edilen -aslen Kalkandelenlidir- Sersem Ali Baba’nın kimliğiyle ilgili kaynaklarda karşımıza şöyle bir rivayet çıkar: Kanûnî Sultan Süleyman’ın hanımı Mâh-ı Devrân Sultan’ın kardeşi olan vezir Server Ali Paşa, gördüğü bir rüya üzerine padişaha vezirliği bırakmak ve Hacı Bektaş Veli Dergâhı’nda derviş olmak istediğini bildirir. Bunun üzerine padişah, “Bre! Sersem mi oldun? Vezirlik bırakılır da orada dervişlik mi yapılır?” deyince Server Ali Paşa, “Kabulümdür sultanım, varsın bana Sersem Ali desinler” diye cevap verir. Bunun üzerine padişahın Server Ali’ye izin verdiği rivayet edilir. Server Ali Baba’nın 1551 yılında Hacı Bektaş Veli Dergâhı’nda “dedebaba” unvanı alarak Dimetoka Bektaşî Tekkesi’nde bir müddet görev yaptığı, Hürrem Sultan’ın ikbali ile Kalkandelen’e geçerek yazımıza konu olan tekkeyi kurduğu kaydedilir. Sersem Ali Baba’nın 1569’da Kalkandelen’de veya Necef’e giderek orada vefat ettiği yönünde farklı rivayetler mevcuttur. Bu rivayetler onun her hâlükârda Kalkandelen’de belli bir süre yaşadığı ve burada bir Bektaşî dergâhı kurduğu şeklinde yorumlanabilir. Zira tarikat mensuplarının uzun müddet kaldıkları yerlerde tekkeler tesis ettikleri tarihî bir gerçektir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ağustos-2022">Derin Tarih Ağustos Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ecnebi Gözüyle Osmanlı’da Liyakat</title>
		<link>https://www.derintarih.com/osmanli-tarihi/ecnebi-gozuyle-osmanlida-liyakat/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beytullah İmzaoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Aug 2022 07:21:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Habsburg]]></category>
		<category><![CDATA[İ'layı Kelimetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Kanuni Sultan Süleyman]]></category>
		<category><![CDATA[Nizam-ı Âlem]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8353</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı Devleti’nin altı asrı mütecaviz ayakta kalabilmesinin temel sebeplerinden biri de hiç şüphesiz vazifelerin ana hatlarıyla liyakat ve ehliyete göre dağıtılmasıdır. Gerçekten de Nizam-ı Âlem ve İ’la-yı Kelimetullah ana başlığında ve sulh, sükûn, adalet, hakkaniyet, liyakat, kifayet, merhamet, hürmet ve muhabbet gibi alt başlıklarda toplayabileceğimiz Osmanlı devlet felsefesinin bu mücerret mefhumları, Devlet-i Aliyye’nin çok farklı coğrafyalarda, çok farklı inanç ve kültürlere mensup insanları ahenkle idare edebilmesinin temel dinamiğidir. Bu yazımızda liyakat başlığına dair dört asır arayla iki farklı Avrupalı ismin bizzat müşahedelerine istinaden aynı minvalde yaptıkları değerlendirmelere yer vereceğiz. Vakıa bir kültür-medeniyete iç bakış kadar dış bakışın da ne kadar&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı Devleti’nin altı asrı mütecaviz ayakta kalabilmesinin temel sebeplerinden biri de hiç şüphesiz vazifelerin ana hatlarıyla liyakat ve ehliyete göre dağıtılmasıdır. Gerçekten de Nizam-ı Âlem ve İ’la-yı Kelimetullah ana başlığında ve sulh, sükûn, adalet, hakkaniyet, liyakat, kifayet, merhamet, hürmet ve muhabbet gibi alt başlıklarda toplayabileceğimiz Osmanlı devlet felsefesinin bu mücerret mefhumları, Devlet-i Aliyye’nin çok farklı coğrafyalarda, çok farklı inanç ve kültürlere mensup insanları ahenkle idare edebilmesinin temel dinamiğidir. Bu yazımızda liyakat başlığına dair dört asır arayla iki farklı Avrupalı ismin bizzat müşahedelerine istinaden aynı minvalde yaptıkları değerlendirmelere yer vereceğiz. Vakıa bir kültür-medeniyete iç bakış kadar dış bakışın da ne kadar ehemmiyeti haiz olduğu ehlince malumdur ve bu husus dikkatle tahkik edilirse bir o kadar da meseleleri izah edicidir.</p>
<p>Bu meyanda ilk şahidimiz, Osmanlılardan sonra devrin en büyük gücü diyebileceğimiz Habsburg İmparatorluğu’nun elçisi olarak Kanûnî Sultan Süleyman (1520-66) devrinde 1554 senesine ülkemize gönderilen Busbecq’in anlattıkları olacak. O, gerçekten de Amasya’da huzur-ı hümayuna çıkmadan evvel karşılaştıkları karşısında mest olmuş ve Doğu-Batı mukayesesi de yaparak kendisini şu sözleri söylemekten alıkoyamamıştır:</p>
<p>“Bu muazzam kalabalığın içinde tek kişi yoktu ki, rütbesini şahsi meziyetlerine ve kahramanlıklarına borçlu olmasın. Çünkü burada herkes icra ettiği vazifeye, memuriyete göre rütbe alır. Bu yüzden burada asla koltuk kavgası olmaz. Sultan bu atamalarda ne kişinin zenginliğini ne de geldiği ailenin soylu olup olmadığını dikkate alır; ne falan kimsenin tavsiyesi ilgilendirir onu ne de elâlemin fikri. Sırf meziyetlere bakar; ahlaka, doğal yeteneğe ve tabiata. Herkes kendi liyâkati ölçüsünde mükâfatını alır, dolayısıyla memuriyetler de hakkıyla yerine getirecek kimselerce doldurulur. Burada herkes kendi soyunun, kendi ikbalinin mimarıdır ve bu ikbali istediği gibi inşa etmek kişinin kendi elindedir. Sultanın emrindeki yüksek rütbeli memurların çoğu çobanların, sığırtmaçların oğullarıdır. Bundan utanmak şöyle dursun, bunu bir iftihar vesilesi sayarlar. Kısaca, bu milletin gözünde rütbeler, makamlar, memuriyetler liyâkatlerin ve meziyetlerin mükâfatıdır; ahlaksızlık, tembellik, âcizlikse beş para etmez, itibar görmez, horlanır. İşte bu yüzden bu millet her teşebbüsünde başarılı oluyor, hâkimiyet kuruyor.”</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ağustos-2022">Derin Tarih Ağustos Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İbnü’l-Arabî’nin Kabrindeki Osmanli Emaneti Kitâbeler</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dogudan-batiya/ibnul-arabinin-kabrindeki-osmanli-emaneti-kitabeler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oktay Türkoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 Mar 2022 07:12:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğu'dan Batı'ya]]></category>
		<category><![CDATA[Dımaşk]]></category>
		<category><![CDATA[Fusûsü'l Hikem]]></category>
		<category><![CDATA[Kanuni Sultan Süleyman]]></category>
		<category><![CDATA[Kemalpaşazâde]]></category>
		<category><![CDATA[Muhyiddin İbnü-l Arabî]]></category>
		<category><![CDATA[Sin Şın]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7932</guid>

					<description><![CDATA[İslâm düşünce ve tasavvuf tarihinin önemli isimlerinden Muhyiddin İbnü’l-Arabî 1165 yılında Endülüs’ün güneydoğusundaki Mürsiye (Murcia) şehrinde dünyaya gelir. Özellikle “vahdet-i vücud” teorisiyle bilinen İbnü’l-Arabî’nin ilmî otoritesi kendisine “Şeyhü’l-Ekber” denilmesini sağlamıştır. İslâm dünyasının çeşitli bölgelerine seyahat ettikten sonra Dımaşk’a (Şam) gelir ve görüşlerinin muhtasar bir örneği olarak görülen Fusûsü’l-Hikem adlı eserini 1230’da burada neşreder. 1240 senesinde vefat ederek Şam’ın kuzeydoğusundaki Sâlihiye’de bulunan Kadı Muhyiddin İbnü’z-Zekî ailesinin kabristanına defnedilir. Zamanla bölgede hâkim olan tasavvuf karşıtı görüşlerden kaynaklı olarak kabri bakımsız kalmış ve kaybolmuştur. Yavuz Sultan Selim, Mercidabık Savaşı sonrasında Mısır’dan dönüşünde Osmanlı uleması arasında muteber bir yere sahip olan İbnü’l-Arabî’nin kabrini bir&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İslâm düşünce ve tasavvuf tarihinin önemli isimlerinden Muhyiddin İbnü’l-Arabî 1165 yılında Endülüs’ün güneydoğusundaki Mürsiye (Murcia) şehrinde dünyaya gelir. Özellikle “vahdet-i vücud” teorisiyle bilinen İbnü’l-Arabî’nin ilmî otoritesi kendisine “Şeyhü’l-Ekber” denilmesini sağlamıştır.</p>
<p>İslâm dünyasının çeşitli bölgelerine seyahat ettikten sonra Dımaşk’a (Şam) gelir ve görüşlerinin muhtasar bir örneği olarak görülen <em>Fusûsü’l-Hikem</em> adlı eserini 1230’da burada neşreder. 1240 senesinde vefat ederek Şam’ın kuzeydoğusundaki Sâlihiye’de bulunan Kadı Muhyiddin İbnü’z-Zekî ailesinin kabristanına defnedilir. Zamanla bölgede hâkim olan tasavvuf karşıtı görüşlerden kaynaklı olarak kabri bakımsız kalmış ve kaybolmuştur. Yavuz Sultan Selim, Mercidabık Savaşı sonrasında Mısır’dan dönüşünde Osmanlı uleması arasında muteber bir yere sahip olan İbnü’l-Arabî’nin kabrini bir keşif sırasında bulur ve üzerine yaptırdığı türbenin yanına cami, imaret ve tekkeden müteşekkil küçük bir külliye tesis eder.</p>
<p>Burada bir parantez açalım ve Yavuz Selim’in, kabri nasıl bulduğuna ilişkin anekdotu aktaralım. Denilene göre İbnü’l-Arabî bir kitabında, “Sin Şın’a girince Mim’in kabri ortaya çıkar” yazmıştır. Yavuz Selim, kendisine seferde refakat eden şeyhülislamı Kemalpaşazâde ile birlikte bu ifadeyi tetkik edince, bir harf sembolizminin olduğu sonucuna varır. Buna göre Sin (Yavuz Sultan) Selim’i, Şın Şam’ı, Mim de Muhyiddin’i karşılamaktadır. Bu düşünce, Yavuz Selim’in İbnü’l-Arabî’nin kendisinden kabrinin bulunmasını talep ettiği bir rüya görmesiyle pekişir. Sultanın yerini arattığı kabir nihayet toprağın derinlerinde bulunur. Yavuz Sultan Selim adına oğlu Kanûnî Sultan Süleyman tarafından İstanbul’un Fatih ilçesinde, Haliç’in dik yamacı üzerinde kurulmuş olan külliyedeki türbesini ziyaret ederseniz, sultanın sandukasının yanı başında “Sin Şın” taşının bulunduğunu görürsünüz. Derviş Hasan tarafından teberrük edilmiş bu taşta, İbnü’l-Arabî’nin kitabında yazdığı söylenen ifadenin Arapçası yazar:</p>
<p><em>“İza dehale sînün fi’ş-şîn zahara fî kabrihî Muhyiddîn”</em></p>
<p>Her ne kadar bu tür hikâyeler cazip olsa da, hadise vuku bulduktan sonra böyle bir rivayetin yayılması ihtimal dahilindedir diyerek bu hususa bir “mim” koyalım. Hakikat şu ki, İbnü’l-Arabî’nin türbesi Osmanlı için daima ihtimam gösterilen bir mekân olmuştur. İşte tam bu noktada, bugün türbenin girişinde bulunan iki kitâbeye yakından bakalım.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mart-2022">Derin Tarih Mart Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye’nin Hafızası Anıt Ağaçlar</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ozel-dosya/turkiyenin-hafizasi-anit-agaclar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Kurum]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Dec 2021 13:01:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özel Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Cahit Zarifoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Cihan Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Iğaç]]></category>
		<category><![CDATA[Kanuni Sultan Süleyman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7704</guid>

					<description><![CDATA[Ağaçlar, tarihimizin ilk yazılı vesikası olan Orhun kitabelerinde Iğaç, Türk dilinin kaynak eseri Divan-ı Lügati’t-Türk’te Yığaç, bugüne ise ağaç olarak gelmiş, yüzyıllar süren medeniyet yolculuğumuza âdeta birer şahit olarak yazılmışlardır. Ağaç, yerden göğe ağmaktır. Yani her zorluğa göğüs germek, toprağın itmesi ve beslemesiyle ayakta durmak, her gün göğe biraz daha yükselmektir. Ağaçlarımız, içerdiği bu mana itibariyle; geleneğimizde en kıymetli doğal varlıklarımızdan biri oldular. Kirliliği ve erozyonu önlediler. Bulundukları bölgenin su rejimini düzenlediler. Diğer tüm canlıların korunmasında çok büyük bir rol üstlendiler. Merhum Şair Cahit Zarifoğlu’nun; “Önümüzde bir çınar yükseliyor / Her gece atlılar geliyor ona / Destan söyleşip gidiyorlar” dediği&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ağaçlar, tarihimizin ilk yazılı vesikası olan Orhun kitabelerinde Iğaç, Türk dilinin kaynak eseri <em>Divan-ı Lügati’t-Türk</em>’te Yığaç, bugüne ise ağaç olarak gelmiş, yüzyıllar süren medeniyet yolculuğumuza âdeta birer şahit olarak yazılmışlardır.</p>
<p>Ağaç, yerden göğe ağmaktır. Yani her zorluğa göğüs germek, toprağın itmesi ve beslemesiyle ayakta durmak, her gün göğe biraz daha yükselmektir. Ağaçlarımız, içerdiği bu mana itibariyle; geleneğimizde en kıymetli doğal varlıklarımızdan biri oldular. Kirliliği ve erozyonu önlediler. Bulundukları bölgenin su rejimini düzenlediler. Diğer tüm canlıların korunmasında çok büyük bir rol üstlendiler.</p>
<p>Merhum Şair Cahit Zarifoğlu’nun; “Önümüzde bir çınar yükseliyor / Her gece atlılar geliyor ona / Destan söyleşip gidiyorlar” dediği anıt ağaçlarımızın her birinin öyküsü yüzlerce, binlerce yıl önce başladı. İnsanoğlu ağaçları; şan, şeref, zenginlik ve büyüklüğün simgesi bildiler. Gün geldi masallara, mitolojilere, gün geldi efsanelere, destanlara konu ettiler. Bugün, Zonguldak’taki dünyanın bilinen en yaşlı Porsuk ağacı tam 4112 yıldır gelen geçene kollarını açıp selam verirken; Konya Taşkent’te bulunan Türkiye’nin en yaşlı, dünyanın ise ikinci en yaşlı Ağıl Ardıçı güzel kokusuyla kendisini ziyaret edenlere merhaba diyor.</p>
<p>Bursa Uludağ’daki İnkaya çınarımız Osmanlı’nın kuruluşuna sessizce şahitlik ederken; Kanuni Sultan Süleyman’ın gölgesinde serinlediği 800 yaşındaki ağacımız bizlere Cihan Devleti’mizden izler sunuyor.</p>
<p>Anıt ağaçlarımız dallarında yüzyılların haşmetini taşıdıkları gibi, bir o kadar da hassaslar. Her canlı gibi yaşama süreleri var. Hem doğal yaşam süreleri hem de çevresel faktörler nedeniyle canlılıklarını yitirebiliyorlar. Medeniyetimizden gelen doğa sevgisi ve çevre bilincinin artmasına önemli bir katkı sağlayan anıt ağaçlarımızın âdeta üzerine titriyoruz. Gelecek daha nice yüzyılları görmeleri, bizden istikbale selam götürmeleri için, onları büyük bir hassasiyetle koruyoruz.</p>
<p>Bakanlık olarak; anıt ağaçlarımızın korunmasına yönelik bakım ve rehabilitasyon çalışmalarımızı şefkat ve titizlikle sürdürüyoruz. Bu kapsamda; yeri geliyor ağaçların kovuk ağızlarını özel koruyucu macunlarla kapatıyoruz; yeri geliyor kök çevresinde bulunan asfalt, taş, kaldırım, moloz gibi sert zeminleri ağaçlarımızın çevrelerinden uzaklaştırıyoruz. Ağaçlarımızı, yeni toprak ve gübre getirip takviye ediyor, devrilme ve kırılma riskine karşı destekleme çalışmaları yapıyoruz. Yürüttüğümüz yüzlerce projeyle; son 10 yılda tescil ettiğimiz anıt ağaç sayısı 1000’i geçti. Toplam anıt ağaç sayımız ise 9 bin 369’u buldu.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-2021">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Korona ile Kanûnî Devrinde Tanışmışız</title>
		<link>https://www.derintarih.com/oteki-osmanli/korona-ile-kanuni-devrinde-tanismisiz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ersin Kırca]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Aug 2021 07:24:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öteki Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Drava]]></category>
		<category><![CDATA[Kanuni Sultan Süleyman]]></category>
		<category><![CDATA[Kral I. Stephen]]></category>
		<category><![CDATA[Peçevî İbrahim Efendi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7249</guid>

					<description><![CDATA[Batı’ya karşı gaza siyasetini tekrar canlandıran Kanûnî Sultan Süleyman, Macaristan ve Rodos’u hedef almıştı. Bu doğrultuda ilki 1526, ikincisi 1529 yılında olmak üzere Macaristan üzerine arka arkaya seferler düzenledi. Kudreti ve savaş disiplini sayesinde Osmanlı ordusu, karşısına çıkan güçleri darmadağın ederken kendisini Viyana önlerinde bulmuştu. Peçevî İbrahim Efendi 1529’da Viyana kuşatması dönüşünde gerçekleşen ilginç bir olayı haber verir: “Ol zaman ki padişah Drava’dan geçti. Koronayı Şikloş’tan kaçırıp götürürken Segsar kurbünde Peçuy pişbuki elli haydudu iki yüz atlı gönderip koronayı kurtardılar. Onlardan saadetli padişaha değmiş idi. Padişah elinden korona ona giydirilmeğe sebep ol idi.” Peki, padişaha değen bu korona neydi? Macar&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Batı’ya karşı gaza siyasetini tekrar canlandıran Kanûnî Sultan Süleyman, Macaristan ve Rodos’u hedef almıştı. Bu doğrultuda ilki 1526, ikincisi 1529 yılında olmak üzere Macaristan üzerine arka arkaya seferler düzenledi. Kudreti ve savaş disiplini sayesinde Osmanlı ordusu, karşısına çıkan güçleri darmadağın ederken kendisini Viyana önlerinde bulmuştu.</p>
<p>Peçevî İbrahim Efendi 1529’da Viyana kuşatması dönüşünde gerçekleşen ilginç bir olayı haber verir: “Ol zaman ki padişah Drava’dan geçti. Koronayı Şikloş’tan kaçırıp götürürken Segsar kurbünde Peçuy pişbuki elli haydudu iki yüz atlı gönderip koronayı kurtardılar. Onlardan saadetli padişaha değmiş idi. Padişah elinden korona ona giydirilmeğe sebep ol idi.” Peki, padişaha değen bu korona neydi? Macar krallarının giydiği kutsal kraliyet tacı Korona (Szent Korona, Holly Crown), Avrupa’da kullanılan en eski ve hâlâ orijinalliğini koruyan taçlardan biridir. Efsaneye göre ölümünden bir gün önce -14 Ağustos 1038’de- Kral I. Stephen, Macaristan’ı Meryem Ana’ya kutsal taç şeklinde sunar. Bu, taç giyme törenlerinin Macaristan krallığının sembolü haline geldiği tarihî sürecin başlangıcı olur. Macar geleneğinde taç yüzyıllarca Aziz Stephen’ın tacı olarak kabul edilir. Osmanlı padişahlarının Eyüp Camii’nde kılıç kuşanması gibi Macar kral ve kraliçeleri de 11. yüzyıldan itibaren İstolni Belgrad’daki (Székesfehérvár, Fehervar) Varsayım Bazilikası’nda düzenlenen törenle bu kutsal tacı giyerlerdi. Kutsal taç Vişegrad kalesinde muhafaza edilir, burada Vişegrad beyinin mührü ve kilidi ile zapt olunurdu. Macar Bağımsızlık Savaşı ve 2. Dünya Savaşı dönemlerinde düşmanların eline geçmemesi için yerin altında saklanır, pek çok badireler atlatarak günümüze kadar gelmeyi başarır. Bugün Macaristan parlamento binasında özel bir bölmede koruma altına alınarak ziyarete açılmıştır.</p>
<p>Taç, İstanbul ve Roma’dan gelen iki farklı tacın (Yunan ve Latin taçları) birleşiminden oluşmaktadır. Bu haliyle Doğu ve Batı Hıristiyanlığını temsil eder. Yunan tacı denen altı kısım Macaristan Kralı I. Géza ile evlenen Bizans İmparatoru Michael Dukasz’ın (1067-78) kızı Szünadéné’ye hediye edilmiş olan kadın tacıydı. Bu kısımda Hz. İsa, sekiz havarisi, Bizans İmparatoru Michael Dukasz ve Constantin ile Macaristan Kralı I. Géza’nın tasvirleri yer alır. Yunanca yazılar içerisinde “Geovitsas pistos kirales Tourkias”, yani “Türklerin inançlı sadık kralı Géza’ya” ibaresi bulunur. 11. yüzyılda Bizanslıların Macarlardan Türkler diye bahsetmesi önemlidir. Latin tacı denilen ikinci kısmın ise 1001 yılında papa tarafından Aziz Stephen’ın taç giyme töreni için gönderildiğine inanılmaktadır. Bu kısımda Latin alfabesiyle yazılmış kelimeler ve 16. yüzyılda yerleştirildiği anlaşılan, eğik bir haç bulunmaktadır.</p>
<p>Altından yapılan taç, inci ve değerli taşlarla süslenmiştir. Telkâri işlemeli olup, inci ve almandin taşları ile bezenmiş üst kısımda koyu, saf altından yapılmış 51 mm genişliğinde dört altın kayış bulunur. Alt kısım daha yüksek oranda gümüş içermektedir. Değerli taşlar büyük ölçekli cilalı ve cilasız safirler, granat taşları, yakutlar ve ametistlerdir. Renkli değerli taşlar ve yarı saydam üçgen süslemelerle taç parlak ışıkta çeşitli renklerde parlamaktadır.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-agustos-2021">Derin Tarih Ağustos Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı’da Resmî Tarih Yazıcılığı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/tarihci-gozuyle/osmanlida-resmi-tarih-yaziciligi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Samet Tınas]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Aug 2021 07:09:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarihçi Gözüyle]]></category>
		<category><![CDATA[George Orwel]]></category>
		<category><![CDATA[Kanuni Sultan Süleyman]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Paşazâde]]></category>
		<category><![CDATA[Kurucu babalar]]></category>
		<category><![CDATA[Süleymannâme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7240</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye’de imparatorluktan cumhuriyete geçişle birlikte tarihimizde köklü bir dönüşüm yaşanmış, bu tebeddülat tarih yazımına da sirayet etmişti. Yeni rejimin tesisiyle birlikte sistemin tabii olarak meşruiyetini temin etmek isteyen ‘kurucu babalar’ı sunî bir tarih oluşturmaya soyunmuştu. Bu usul kimi zaman George Orwel’in 1984 romanını andırırcasına tuhaf bir hâl alırken, bu tarih yazımına itiraz edenler onu “resmî tarih” olarak isimlendirmişti. Demokrasiye geçişle birlikte muhalif seslerin nispeten neşriyatta sesini duyurmaya başlamasıyla resmî tarihin karşısına “gayr-ı resmî, anlatılmayan, söylenemeyen, bilinmeyen” hatta “yalan söyleyen” tarih gibi tanımlamalar çıktı. Daha çok milliyetçi-muhafazakâr camianın dillendirdiği bu iddialar, önceleri “rejim muhafızları” tarafından reddedilse de ortaya çıkan vesaik bu&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de imparatorluktan cumhuriyete geçişle birlikte tarihimizde köklü bir dönüşüm yaşanmış, bu tebeddülat tarih yazımına da sirayet etmişti. Yeni rejimin tesisiyle birlikte sistemin tabii olarak meşruiyetini temin etmek isteyen ‘kurucu babalar’ı sunî bir tarih oluşturmaya soyunmuştu. Bu usul kimi zaman George Orwel’in <em>1984 </em>romanını andırırcasına tuhaf bir hâl alırken, bu tarih yazımına itiraz edenler onu “resmî tarih” olarak isimlendirmişti.</p>
<p>Demokrasiye geçişle birlikte muhalif seslerin nispeten neşriyatta sesini duyurmaya başlamasıyla resmî tarihin karşısına “gayr-ı resmî, anlatılmayan, söylenemeyen, bilinmeyen” hatta “yalan söyleyen” tarih gibi tanımlamalar çıktı. Daha çok milliyetçi-muhafazakâr camianın dillendirdiği bu iddialar, önceleri “rejim muhafızları” tarafından reddedilse de ortaya çıkan vesaik bu durumu inkârı gayr-ı kabil bir hâle getirmiştir. Böyle olunca resmî tarih tezlerine kendilerini yakın hissedenler, üsluplarını yumuşatmaya başlamış ve geçiş safhasında bu tip müdahalelerin olabileceğini dillendirmiş, hatta Osmanlı tarih yazımında bile yanlı manipülasyonlara rastlandığını söylemişlerdi. Peki hakikaten böyle miydi? Yani Osmanlı İmparatorluğu’nun da bir resmî tarihi, bir de anlatılmayan tarihi var mıydı?</p>
<p>Osmanlı’daki tarih yazıcılığında bu fonksiyonu icra edebilecek tek müessese vak’anüvislik olarak görülebilir. Zira vak’anüvislik, 18. asrın başlarında ortaya çıkmış ve imparatorluğun yıkılışına kadar devam etmiş resmî tarih yazıcılığının adıdır. Fatih Sultan Mehmed döneminde ihdas edilip Kanûnî Sultan Süleyman zamanında devamlı bir memuriyet hâline gelen şehnameciliğin de devamı mahiyetindedir. Her ne kadar Bekir Kütükoğlu aralarında hem muhteviyat hem de ortaya koyduğu eserler bakımından ciddi farklılıklar olduğunu belirtse de, her iki dönemi resmî tarih yazıcılığının iki ayrı evresi olarak değerlendirmek mümkündür.</p>
<p>İlk şehnameci Şehdî, Fatih döneminde eserini yazmakta başarısız olmuştur. Osmanlı’daki tarih yazıcılığının tuğyan ettiği II. Bayezid döneminde ise hükümdarın isteği üzerine İdris-i Bitlisî <em>Heşt Behişt</em>, İbn Kemâl <em>Tevârih- i Âl-i Osman</em>’ı kaleme almıştır. İsmail E. Erünsal’ın sistematik olarak üzerinde çalıştığı İn’amat Defteri’nde II. Bayezid’in mezkûr şahıslara tarih sipariş ettiği açıkça görülmektedir. Bu eserlerden <em>Heşt Behişt</em>, Farsça kaleme alınmış olup çok da orijinal bilgiler ihtiva etmemektedir. İbn Kemâl (Kemâl Paşazâde) ise tarihimizde bir dönüm noktasını teşkil edip, eserini meseleler arasında sebep-netice münasebetini kurarak kaleme almıştır. Her bir hükümdara bir defter ayrılmış olup bazı defterler bugün elimizde eksik, bazılarıysa kayıptır.</p>
<p>Kanûnî zamanında Şehdî’nin tamamlayamadığı <em>Şehnâme-i Âl-i Osman</em>’ı Ârifî Fetullah Çelebi ikmâl etmiş, eserin “Süleymannâme” kısmını ise Kireçcizâde Gubârî yazmış, Ârifî de nazma çekmiştir. İlk resmî şehnameci olan müellif, <em>Hünernâme </em>isimli bir kitap daha yazsa da tamamlayamamış, kendisinden sonra şehnameci olarak tayin edilen Eflâtun bin Şirvanî’nin de bitiremediği eseri, halefi Seyyid Lokman b. Hüseyin itmam etmiştir. 27 yıl şehnamecilik yapan Seyyid Lokman <em>Hünernâme</em>’den başka <em>Selimnâme</em>, <em>Şehinşahnâme</em>, <em>Zübdetü’t-Tevârih </em>ve <em>Zafernâme </em>gibi birçok eser kaleme almıştır. Ardından Talikîzâde Mehmed Subhî iki mensur, bir de manzum eser (<em>Şehnâme</em>, <em>Şehnâme-i Hümâyun</em>, <em>Eğri Seferi Şehnâmesi</em>) yazmış; akabinde Hasan Hükmî on yıl şehnamecilikte kalsa da bir eser vücuda getirememiş ve böylece resmî olarak şehnamecilik bitmiştir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-agustos-2021">Derin Tarih Ağustos Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ORHAN KOLOĞLU : “YAVUZ DEVLET İŞLERİNDE KATI, HALKINA KARŞI YUMUŞAK HUYLUYDU”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/orhan-kologlu-yavuz-devlet-islerinde-kati-halkina-karsi-yumusah-huyluydu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Resul Orman]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 May 2020 10:15:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Kanuni Sultan Süleyman]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Safevi politikası]]></category>
		<category><![CDATA[Safeviler]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Sultan Selim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5863</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: RESUL ORMAN &#160; Yavuz Sultan Selim nasıl bir hükümdardı? Yavuz Sultan Selim gerek şehzadeliği, gerekse hükümdarlığı sürecinde atılgan, savaşçı, bilgili ve devlet yönetimini iyi yürüten bir hükümdardı. Döneminde Osmanlı toprakları büyümüş ama bununla kalmamış, devleti ekonomik açıdan çok güçlü bir konuma getirmişti. Gerek ekonomik açıdan, gerekse devlet adamlarının gelişmişliği bakımından Kanuni Sultan Süleyman’ın önünü açtığını söylesek yanlış olmaz. Döneminin savaş aletlerine vakıf bir hükümdardı. Eğitimi yüksekti, okumayı severdi; hatta Farsça divan yazacak kadar da şair ruhluydu. Fethettiği devletlerin bilim, kültür, sanat adamları ve zanaatkârlarını İstanbul’a getirir, Osmanlıyı her alanda zirveye taşımak isterdi. Bir şeyi daha söylemek gerekiyor: Devlet işlerinde&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: RESUL ORMAN</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yavuz Sultan Selim nasıl bir hükümdardı?</strong></p>
<p>Yavuz Sultan Selim gerek şehzadeliği, gerekse hükümdarlığı sürecinde atılgan, savaşçı, bilgili ve devlet yönetimini iyi yürüten bir hükümdardı. Döneminde Osmanlı toprakları büyümüş ama bununla kalmamış, devleti ekonomik açıdan çok güçlü bir konuma getirmişti. Gerek ekonomik açıdan, gerekse devlet adamlarının gelişmişliği bakımından Kanuni Sultan Süleyman’ın önünü açtığını söylesek yanlış olmaz. Döneminin savaş aletlerine vakıf bir hükümdardı. Eğitimi yüksekti, okumayı severdi; hatta Farsça divan yazacak kadar da şair ruhluydu. Fethettiği devletlerin bilim, kültür, sanat adamları ve zanaatkârlarını İstanbul’a getirir, Osmanlıyı her alanda zirveye taşımak isterdi. Bir şeyi daha söylemek gerekiyor: Devlet işlerinde katı, halkına karşı yumuşak huyluydu. Onun dönemini özetleyen bir söz vardır; Halk birine kızarsa “Allah seni Sultan Selim’e vezir eylesin” derdi. Devlet adamlarının hatasına tahammülü yoktu. Âlimlere karşı ise son derece hoşgörülüydü.</p>
<p><strong>Safevilerle mücadelesi ve Şah İsmail’i yenmesi nasıl değerlendirilebilir?</strong></p>
<p>Bir kere Osmanlı Devleti’nin köklü ve oturmuş bir sistemi, yani gücü vardı. Bu gücü askerî ve ekonomik açıdan değerlendirmek gerekiyordu; çünkü köklü bir devlet karşısında yeni kurulmuş bir devlet vardı: Coğrafî olarak kurak alanları ve tarıma elverişsiz toprakları ile Safeviler. Başında genç bir hükümdar, Şah İsmail bulunuyordu. Osmanlı’nın sınır komşusu olan bu devlet Selim Han’ın sancakbeyliği döneminde savaştığı ve yendiği, en önemlisi ilerideki tehlikeyi önceden fark ettiği bir devlet vardı. Şah İsmail Anadolu’da dinî olarak yayılmak istiyor gibi görünse de asıl amacı ekonomikti. Düşünün, komşunuz güçlü ve sizi yok etmek istiyor, daha önce de bunu yaşamışsınız. Ekonomik ve savaş teçhizatı bakımından iyi değilsiniz, bir de ambargo uygulanıyor devletinize. Ayrıca tek hükümdar anlayışına sahipsiniz. Kaçınılmaz son malumdur. Nitekim 1514’te Çaldıran Meydan Muharebesi’nde Şah İsmail yenildi ve savaş alanını kaçarak terk etti.</p>
<p>Buradaki diğer bir önemli husus, Yavuz Sultan Selim’in tehlikeye karşı dirayet gösterip kendi toprağında değil de Safevi topraklarında savaşması, geride güçlü bir askerî birlik bırakıp arkasından gelebilecek tehlikelere karşı önlem almasıydı. Düşmanını kendi toprağında sıkıştırıp ordu içinde ikilik çıkma tehlikesine karşılık savaş için çok beklememesi zaferinin keskin bir noktası oldu. Bir de Safevi ordusu süvari yani atlı birliklerden oluşuyordu; dönemin savaş aletleri açısından yeteri kadar donanımlı değildi. Bu da yenilginin diğer hazırlayıcısı olmuştu.</p>
<p><strong>Safevi politikası isabetli miydi?</strong></p>
<p>Politikası sert ve doğruydu; çünkü öncelikle toprak bütünlüğünü korumak zorundaydı. Özellikle daha önce yaşanan Şahkulu isyanını görmüştü ve müdahale edilmezse tehlikenin büyüyeceğinin farkındaydı. Tarihe olmuş bitmiş bir şey gibi bakmamak gerekir, ibret alıp ders çıkarılmalıdır. Yavuz</p>
<p>mücadeleye girişmeden önce tahtını sağlama alma gayesindeydi; babası vefat etmişti; bu yüzden kardeşleriyle mücadele başlamıştı. Şehzade Ahmed ve Şehzade Korkut’un tehdidini ortadan kaldırdıktan sonra divandan savaş hazırlıkları kararını çıkartmış, askerî ve ekonomik hazırlıkları başlatmıştı. Şeyhülislamdan da fetva aldıktan sonra özellikle İdris-i Bitlisî’nin desteğiyle güçlü bir şekilde yola çıkmış, geride çıkabilecek durumlar için Sivas’a güçlü bir birlik bırakmıştı. Bu arada Şah İsmail ile mektuplaştığı da olmuştu ama Safevi ordusunun bir türlü karşılarına çıkmaması asker içinde huzursuzluk oluşturmuş, askerin isyanı sırasında Yavuz’un çadırına ok isabet etmişti. Sonuçta Yavuz süreci iyi yönetmiş, Safevi ordusu ile Çaldıran Ovası’nda karşılaşmış ve mutlak bir zafer elde etmişti.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2020">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Osmanlı Padişahları Veba Olmazdı”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/osmanli-padisahlari-veba-olmazdi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Samet Tınas]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Apr 2020 07:11:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[Kanuni Sultan Süleyman]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[şehname]]></category>
		<category><![CDATA[Talikîzâde]]></category>
		<category><![CDATA[Vekayinüvislik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5829</guid>

					<description><![CDATA[Başlıktaki hükmü yanlış okumadınız ancak yanlış anlayabilirsiniz. Cümle bana ait değil. Meşhur Osmanlı şehnamecilerinden Talikîzâde Mehmed Subhi Efendi’nin günümüze tercümesi. Öncelikle kimdir Talikîzâde ve nedir şehnamecilik, oradan başlayalım. Osmanlı İmparatorluğu’nda tarihyazıcılığı devletin kuruluşuna nazaran geç dönemde başlamış ve farklı türde eserler ortaya koyulmuştur. Bu türlerin içinde en çok bilineni, bugün kronik eserler diye telâffuz ettiğimiz vekayinüvislerin yazdığı eserlerdir. Vekayinüvislik, devletin resmî tarihyazıcı müessesesine verilen isimdir. 18. asrın başlarında Halepli Mustafa Naima ile başlamış ve imparatorluğun yıkılışına kadar devam etmiştir. Bunun evveliyeti ise Fatih Sultan Mehmed devrinde başlayıp Kanunî Sultan Süleyman zamanında devamlı bir memuriyet hâline gelen şehnameciliktir. Her ne kadar&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="Standard"><span lang="EN-US">Başlıktaki hükmü yanlış okumadınız ancak yanlış anlayabilirsiniz. Cümle bana ait değil. Meşhur Osmanlı şehnamecilerinden Talikîzâde Mehmed Subhi Efendi’nin günümüze tercümesi. Öncelikle kimdir Talikîzâde ve nedir şehnamecilik, oradan başlayalım.</span></p>
<p class="Standard"><span lang="EN-US">Osmanlı İmparatorluğu’nda tarihyazıcılığı devletin kuruluşuna nazaran geç dönemde başlamış ve farklı türde eserler ortaya koyulmuştur. Bu türlerin içinde en çok bilineni, bugün kronik eserler diye telâffuz ettiğimiz vekayinüvislerin yazdığı eserlerdir. Vekayinüvislik, devletin resmî tarihyazıcı müessesesine verilen isimdir. 18. asrın başlarında Halepli Mustafa Naima ile başlamış ve imparatorluğun yıkılışına kadar devam etmiştir. Bunun evveliyeti ise Fatih Sultan Mehmed devrinde başlayıp Kanunî Sultan Süleyman zamanında devamlı bir memuriyet hâline gelen şehnameciliktir. Her ne kadar arada ciddi farklılıklar1 olsa da şehnamecilik ve vekayinüvisliği resmî tarihyazıcılığının iki ayrı dönemi olarak değerlendirmek gerekir. İşte Talikîzade Mehmed Subhi Efendi, Seyyid Lokman bin Hüseyin şehnameci olarak vazifedeyken yerine tayin edilen şehnamecilerdendir. Talikîzade bu vazifedeyken ikisi mensur, biri manzum olmak üzere üç şehname kaleme almıştır. Bunlar Şehname, Şehname-i Hümayun (Yanık Seferi) ve Eğri Seferi Şehnamesi’dir. Bunlardan başka İran Savaşlarına dair de iki eser yazmıştır.</span></p>
<p class="Standard"><span lang="EN-US">Talikîzade’nin Şehname-i Hümayun isimli eseri Christine Woodhead tarafından çalışılmış ve böylelikle Latinizesi yapılmıştır. 2 Müellif meşhur Yanık Seferi’ni anlatmakla birlikte Osmanlı padişahları için “yigirmi haslet-i hasene ve âdet-i müstahsene” kısacası yirmi güzel özellik belirlemiştir. Bu kısıma “Şemâilnâme-i Âl-i Osman” demiştir ki, bunu ayrı bir kitap olarak mütâlâa edenler vardır. Bunların içinde Haremeyn’e hizmetten, deniz ve karadaki hâkimiyete, İstanbul’da bulunmalarından şiir yazma istidatlarına kadar çeşitli vasıflar sayılmaktadır. Ancak bir tanesi vardır ki günümüzdeki salgın hastalıkları hatırlatan “vebaya yakalanmama” olarak tespit edilmiştir. Eserde on dördüncü hassa olarak belirtilen husus, “bera’et ‘ani’l-istinşak” olarak zikredilir. İstinşak gusül veya namaz abdesti alırken burna çekilen suyu ifade ediyor. Yani ibareyi tefsir edersek, devamlı temiz su ile hemhâl oldukları için veba illeti yaklaşamadı demek istiyor Talikîzade. Devamında bu meyanda “âl-i Osman’dan gelen şâhân ta’ûndan me’mûn olıgelmişlerdür” demektedir zaten. Osmanoğlunun hükümdarları taundan yani vebadan emin olmuşlar bu yüzden. Müellif bunu Allah’ın gizli bir sırrının açığa çıkması olarak niteleyip bu hastalığın halk sathında birçok kimsede görülmesine rağmen Osmanlı hükümdarlarını Allah bundan müstesna tutmuştur demektedir.</span></p>
<p class="Standard"><span lang="EN-US">Tabiî burada metni üstünkörü okuyup akla ilk gelen yorumu yapmak, metni anlamamaktır. Zira salgın hastalıklardan korunmanın en mühim yolunun temizlik olduğu bugün bir defa daha ispat edilmiştir. Bırakın dönemin Avrupa’sını, bugün bile Batı’da akan su ile temizlik yapılmayan birçok ülke mevcut. Zaten küvetin mantığı da içini suyla doldurup girmek değil midir? Hele o dönemi düşünün! Buna mukabil hamamıyla, çeşmesiyle, abdestiyle, guslüyle memalik-i Osmaniye Batı’ya nazaran zemzem mesabesindedir adeta. Bu, temizliğe riayet edenlerin salgın hastalıklara kapılmayacağı mânâsına gelmez tabiî. Ancak paşa elbisesi giymekle paşa olunmayacağı gibi paşaların ‘paşa elbisesi’ giydiği unutulmamalıdır.</span></p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-nisan-2020">Derin Tarih Nisan Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mihrümah Sultan’dan Babası Kanuni’ye Mektup Var!</title>
		<link>https://www.derintarih.com/tarih-sasirtir/mihrumah-sultandan-babasi-kanuniye-mektup-var/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Nermin Taylan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 Apr 2019 21:08:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih Şaşırtır]]></category>
		<category><![CDATA[Hürrem Sultan]]></category>
		<category><![CDATA[Kanuni Sultan Süleyman]]></category>
		<category><![CDATA[Mihrümah Sultan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=4430</guid>

					<description><![CDATA[Kadimden beri hakikattir; kız çocukları ve babaları arasında kimsenin anlayamayacağı tılsımlı, özel bir bağ vardır. Tarihî vesikalar da bu hakikati ispat ediyor; tıpkı Kanuni Sultan Süleyman ile kızı Mihrümah arasındaki ilişkinin derinliğini ifşa eden belgede olduğu gibi. Doğduğu andan itibaren babası tarafından ay ve güneş diye tesmiye edilen Mihrümah Sultan daima babasının gözdesi olmuş, mücevherlerini bozdurarak tamir ettirdiği “Ayn Zübeyde Su Yolları” ile İslam âleminin takdirini  kazanmış, payitahtta inşa ettirdiği iki büyük külliyesi ile İstanbul halkını şadan eylemiş, belki de en önemlisi, babasının her daim destekçisi olarak muhteşem yüzyıla en büyük katkıyı sağlayanlardan biri olmuştur. Hayatına baktığımızda sadelik ile zarafeti,&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Kadimden beri hakikattir; kız çocukları ve babaları arasında kimsenin anlayamayacağı tılsımlı, özel bir bağ vardır. Tarihî vesikalar da bu hakikati ispat ediyor; tıpkı Kanuni Sultan Süleyman ile kızı Mihrümah arasındaki ilişkinin derinliğini ifşa eden belgede olduğu gibi. Doğduğu andan itibaren babası tarafından ay ve güneş diye tesmiye edilen Mihrümah Sultan daima babasının gözdesi olmuş, mücevherlerini bozdurarak tamir ettirdiği “Ayn Zübeyde Su Yolları” ile İslam âleminin takdirini  </span><span style="font-family: Times New Roman, serif;">kazanmış, payitahtta inşa ettirdiği iki büyük külliyesi ile İstanbul halkını şadan eylemiş, belki de en önemlisi, babasının her daim destekçisi olarak muhteşem yüzyıla en büyük katkıyı sağlayanlardan biri olmuştur. Hayatına baktığımızda sadelik ile zarafeti, acı ile mutluluğu, alçak gönüllülük ile yüceliği gönlünde misafir edebilen, hayır-hasenata ömrünü adayacak kadar dinine bağlı, Leh Kralıyla yazışacak kadar kültürlü ve özgüvenli bir Sultan olduğunu görüyoruz. 1522 yılında Kanuni Sultan Süleyman </span><span style="font-family: Times New Roman, serif;">ve Hürrem Sultan’ın evliliğinden İstanbul’da dünyaya gelmiş; babası tarafından kendisine Farsça güneş ve ay anlamına gelen Mihrümah (mihr: güneş, mah: ay) ismi verilmiştir. Kanuni Sultan Süleyman yüzü ay gibi parlak olan yegâne kızını doğduğu andan itibaren çok sevmiş, her istediğini yerine getirmiştir. Annesi tarafından iyi yetiştirilen, dönemin en önemli muallimlerinden ders alan Mihrümah Sultan’ın arşivlerimizde bulunan çok sayıdaki mektubundan kültürlü, güzel konuşan ve yazan, nezaket sahibi biri olduğu anlaşılmaktadır. Hareketleri, davranışları, tarz ve üslubu bakımından validesi Hürrem Sultan’a çokça benzetilen Mihrümah Sultan’ın devlet işlerinde en az validesi kadar söz sahibi olduğu hususunda tarihçilerce hemfikirdir.</span></p>
<p align="justify"><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2019">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bu Telefon Artık O Telefon Değil</title>
		<link>https://www.derintarih.com/esyanin-kalbi/bu-telefon-artik-o-telefon-degil/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Metin Taha Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Feb 2019 21:59:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eşyanın Kalbi]]></category>
		<category><![CDATA[Alexander Graham Bell]]></category>
		<category><![CDATA[Antonio Meucci]]></category>
		<category><![CDATA[Fransa kralı Fransuva]]></category>
		<category><![CDATA[Kanuni Sultan Süleyman]]></category>
		<category><![CDATA[Kuantum Mekaniği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=4301</guid>

					<description><![CDATA[Kanuni Sultan Süleyman’ın, Fransa kralı Fransuva’nın annesi ile yaptığı o meşhur telefon görüşmesini bilmeyeniniz yoktur! Elbette bu bir latife. Deniz Bilimleri uzmanı bir profesörümüzün TRT’de katıldığı programda söylediği “Nuh Peygamber’in cep telefonu vardı” iddiasını tartışma işini Kuantum Mekaniği’ne hâkim olanlara ya da kelam âlimlerine bırakıyorum. Binlerce yıl dumanla, elçilerle, güvercinlerle, uzun gemi yolculuklarıyla iletişim kurmaya çalışan insanoğlunun dünyasını kökünden değiştiren telefonla tanışma hikâyesine yakından bakalım. Tarih yeni belgeler ışığında değişebilse de, kazananlar tarafından yazılabildiği ve sübjektif bir tarafının olduğu asla göz ardı edilmemelidir. Telefonun icadında da kazanan Alexander Graham Bell olmuştur. Oysa İtalyan mucit Antonio Meucci, 1854’te, sesi önce elektrik&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Kanuni Sultan Süleyman’ın, Fransa kralı Fransuva’nın annesi ile yaptığı o meşhur telefon görüşmesini bilmeyeniniz yoktur! Elbette bu bir latife. Deniz Bilimleri uzmanı bir profesörümüzün TRT’de katıldığı programda söylediği “Nuh Peygamber’in cep telefonu vardı” iddiasını tartışma işini Kuantum Mekaniği’ne hâkim olanlara ya da kelam âlimlerine bırakıyorum. Binlerce yıl dumanla, elçilerle, güvercinlerle, uzun gemi yolculuklarıyla iletişim kurmaya çalışan insanoğlunun dünyasını kökünden değiştiren telefonla tanışma hikâyesine yakından bakalım. Tarih yeni belgeler ışığında değişebilse de, kazananlar tarafından yazılabildiği ve sübjektif bir tarafının olduğu asla göz ardı edilmemelidir. Telefonun icadında da kazanan Alexander Graham Bell olmuştur. Oysa İtalyan mucit Antonio Meucci, 1854’te, sesi önce elektrik dalgalarına, daha sonra aletin diğer ucunda yeniden sese çeviren ve teletrofono adını verdiği aleti icat etmişti. Dahası sonraki yıllarda geliştirdiği icadı için 1871 yılında geçici patent (caveat) başvurusunda bulunmuştu. Ne var ki patent süresini uzatamayacak kadar müşkül durumdaydı. İçinde bulunduğu ekonomik darboğazdan bir türlü çıkamayan Meucci 1872 yılında New York Amerikan Bölge Telgraf Şirketi (Western Union) ile karıştırılır. Başkan Yardımcısı Edward B. Grant’ten aygıtını telgraf hatlarında test edebilmek için yardım istedi. Meucci’nin hayatı boyunca yaptığı belki de en kritik hataydı bu. Zira icadının bir prototipini ve belgelerini Grant’e emanet etmiş ama bunları geri istediğinde o şok edici cevabı almıştı: Kayboldular!</p>



<p><strong>Devamı&nbsp;<a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mart-2019">Derin Tarih Mart Sayısında…</a>&nbsp;﻿</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Padişah “Kadı”yı Tayin Eder Ama İşine Karışamazdı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/osmanli-tarihi/padisah-kadiyi-tayin-eder-ama-isine-karisamazdi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ekrem Buğra Ekinci]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Feb 2019 21:26:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Kadı tayin etmek]]></category>
		<category><![CDATA[Kanuni Sultan Süleyman]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=4269</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı Devleti, Osman Gazi’nin, Dursun Fakih’i Karacahisar’a kadı tayin etmesiyle kuruldu. Kadı tayin etmek istiklâl alâmetidir. Bundan sonra yeni fethedilen beldelere kadılar tayin edildi. Sultan Murad zamanında Bursa kadısı, kazasker unvanıyla adliye teşkilatının başı oldu. Sultan Fatih zamanında sayısı ikiye çıkarıldı. Rumeli’deki kadılar Rumeli kazaskeri; Anadolu ve Arabistan’dakiler Anadolu kazaskeri tarafından seçilir; padişahın tasvibiyle tayin edilirdi. Kanuni Sultan Süleyman’dan sonra pozisyonu güçlenen şeyhülislam, kadıların tayinini de eline aldı. Din ve fen bilgilerinin okutulduğu medreselerin yüksek kısmından mezun olan genç, kadı olmak istiyorsa, kazaskerin yanında mülâzemete (staja) başlar; staj bitip müsait bir kadılık boşalınca tayin edilir, eline de padişah tuğrasını taşıyan&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Osmanlı Devleti, Osman Gazi’nin, Dursun Fakih’i Karacahisar’a kadı tayin etmesiyle kuruldu. Kadı tayin etmek istiklâl alâmetidir. Bundan sonra yeni fethedilen beldelere kadılar tayin edildi. Sultan Murad zamanında Bursa kadısı, kazasker unvanıyla adliye teşkilatının başı oldu. Sultan Fatih zamanında sayısı ikiye çıkarıldı. Rumeli’deki kadılar Rumeli kazaskeri; Anadolu ve Arabistan’dakiler Anadolu kazaskeri tarafından seçilir; padişahın tasvibiyle tayin edilirdi. Kanuni Sultan Süleyman’dan sonra pozisyonu güçlenen şeyhülislam, kadıların tayinini de eline aldı. Din ve fen bilgilerinin okutulduğu medreselerin yüksek kısmından mezun olan genç, kadı olmak istiyorsa, kazaskerin yanında mülâzemete (staja) başlar; staj bitip müsait bir kadılık boşalınca tayin edilir, eline de padişah tuğrasını taşıyan bir berat verilirdi.</p>



<p><strong>Devamı&nbsp;<a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mart-2019">Derin Tarih Mart Sayısında…</a>&nbsp;﻿</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hollanda’nın Endonezya’daki Lawrence’ı: Snouck</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ozel-dosya/hollandanin-endonezyadaki-lawrencei-snouck/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif Emre Gündüz]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 31 Mar 2017 21:14:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özel Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Hilafet makamı]]></category>
		<category><![CDATA[Kanuni Sultan Süleyman]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan II. Selim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=2262</guid>

					<description><![CDATA[&#160; Osmanlı Devleti’nin daha çok iç işleri ve isyanlarla uğraştığı 1820’ler ve sonrasında Hollanda’nın Güneydoğu Asya’daki sömürgeleştirme faaliyetleri hızlandı. Fakat bu kadar geniş alana yayılan ve Osmanlı Devleti’nden başka bir devlete bağlanmayı tarih boyunca düşünmemiş olan Müslüman sultanlıklar Hollanda’ya direnme yolunu tercih ettiler. Bunun üzerine bazı kabilelerle anlaşmalar yapan Hollanda, onları nüfuzu altına alsa da, tam hâkimiyet sağlamak istiyordu. Başta Açe olmak üzere birçok sultanlıkla ciddi savaşlar yaşandı. Osmanlı Devleti bu noktada yardım gönderemese de Sultan Abdülaziz’in 1873’te Açe Sultanı Alâeddîn Mahmud’u 1. Dereceden Nişân-ı Osmanî ve Açe Dâhiliye Nâzırı Abdurrahman Efendi’yi 2. Dereceden Nişân-ı Osmanî ile taltif etmesi önemli&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Osmanlı Devleti’nin daha çok iç işleri ve isyanlarla uğraştığı 1820’ler ve sonrasında Hollanda’nın Güneydoğu Asya’daki sömürgeleştirme faaliyetleri hızlandı. Fakat bu kadar geniş alana yayılan ve Osmanlı Devleti’nden başka bir devlete bağlanmayı tarih boyunca düşünmemiş olan Müslüman sultanlıklar Hollanda’ya direnme yolunu tercih ettiler. Bunun üzerine bazı kabilelerle anlaşmalar yapan Hollanda, onları nüfuzu altına alsa da, tam hâkimiyet sağlamak istiyordu. Başta Açe olmak üzere birçok sultanlıkla ciddi savaşlar yaşandı. Osmanlı Devleti bu noktada yardım gönderemese de Sultan Abdülaziz’in 1873’te Açe Sultanı Alâeddîn Mahmud’u 1. Dereceden Nişân-ı Osmanî ve Açe Dâhiliye Nâzırı Abdurrahman Efendi’yi 2. Dereceden Nişân-ı Osmanî ile taltif etmesi önemli bir desteğidir. Yine Sultan II. Abdülhamid’in Cakarta’ya (o dönemki adıyla Batavya) başkonsolosluk açtırması da adalarda yaşanan gelişmeleri birinci elden öğrenebilmesini sağlamıştır.</p>
<p>Christian Snouck-Hurgronje (belgelerde geçen adıyla Snouck) Hollanda’nın Endonezya’yı sömürgeleştirme faaliyetlerinde rol alan önemli figürlerinden biri. Önceleri kendisini Müslüman olmuş gibi lanse etmiş, Endonezya’daki vazifesi bitince de şarkiyatçı bir profesör olarak Hollanda’da hayatını devam ettirmiştir.</p>
<p>Sultan II. Abdülhamid’in görevlendirdiği Batavya Başşehbenderi tarafından gözlendiğini ve faaliyetleri hakkında İstanbul’a bilgi gittiğini biliyoruz. Başşehbenderin İstanbul’a gönderdiği 13 Haziran 1899 tarihli yazıdaki bilgiler Snouck’un gerçek yüzünü göstermesi açısından önemli.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derintarih-nisan2017">Derin Tarih Nisan Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
