﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kur&#8217;an-ı Kerim &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/etiket/kuran-i-kerim/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Mon, 06 Jun 2022 07:05:28 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.5</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>Kur&#8217;an-ı Kerim &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Mushaf Hırsızlığına Karşı Abdülhamid Tertibatı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/mercek/mushaf-hirsizligina-karsi-abdulhamid-tertibati/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Uçar]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Jun 2022 07:05:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mercek]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed Şemseddin Karahisarî]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[Kanuni]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8125</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı klasik döneminde Amasyalı Şeyh Hamdullah, Ahmed Şemseddin Karahisarî gibi usta hattatlar padişahların ve devlet büyüklerinin sağladıkları imkânlarla Mushaf kitâbetini hat sanatı bakımından en yüksek seviyeye ulaştırmışlardı. Bu Mushaflar Fatih Sultan Mehmed dönemiyle başlayıp 16. yüzyılda zirveye çıkmış olan süslemeleri ile de emsalsiz sanat eserleri olarak dikkat çekmekteydiler. Fatih döneminde Baba Nakkaş üslubu ile başlayıp, Kanûnî döneminde Kara Memi üslûbu ile devam eden ve 18. yüzyılda Ali Üsküdârî üslûbu ile zirvedeki konumunu muhafaza eden Osmanlı tezhip sanatının Mushaflardaki muhteşem uygulamalarla öne çıktığı görülür. Özellikle Osmanlı saray nakkaşhânesinde hazırlanan zer-efşân (altın serpme) denilen mahirane işçilik yöntemiyle Mushafların iç sayfalarında varak yüzeylerinin&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı klasik döneminde Amasyalı Şeyh Hamdullah, Ahmed Şemseddin Karahisarî gibi usta hattatlar padişahların ve devlet büyüklerinin sağladıkları imkânlarla Mushaf kitâbetini hat sanatı bakımından en yüksek seviyeye ulaştırmışlardı. Bu Mushaflar Fatih Sultan Mehmed dönemiyle başlayıp 16. yüzyılda zirveye çıkmış olan süslemeleri ile de emsalsiz sanat eserleri olarak dikkat çekmekteydiler.</p>
<p>Fatih döneminde Baba Nakkaş üslubu ile başlayıp, Kanûnî döneminde Kara Memi üslûbu ile devam eden ve 18. yüzyılda Ali Üsküdârî üslûbu ile zirvedeki konumunu muhafaza eden Osmanlı tezhip sanatının Mushaflardaki muhteşem uygulamalarla öne çıktığı görülür. Özellikle Osmanlı saray nakkaşhânesinde hazırlanan zer-efşân (altın serpme) denilen mahirane işçilik yöntemiyle Mushafların iç sayfalarında varak yüzeylerinin her tarafına eşit düzeyde altın parçacıkları serpiştirilmekteydi. 17. yüzyılda “zer-ender-zer” (altın içinde altın) tarzı bezeme tekniğiyle sarı altın üzerine yeşil altınla veya yeşil altın üzerine sarı altınla zengin ve gösterişli tezhipler yapılmıştı.</p>
<p>Daha sonra çoğu vakıf kütüphanesine dönüştürülecek olan Osmanlı sultanlarının, veziriazamların ve devlet adamlarının zengin kütüphanelerinde yaldızlı (tezhipli) binlerce Mushaf, rengârenk ciltlerle süslü yazma kitaplar yer alıyordu. Sadece Kanûnî Sultan Süleyman’ın damadı ve sadrazamı Rüstem Paşa’nın muhallefatı (geriye kalan mal varlığı) arasında 8.000 adet güzel yazılı Mushaf ile 130 tane değerli taşlarla bezenmiş ciltli Mushaf tesbit edilmişti. Osmanlı kütüphaneleri, cami ve türbeleri bu tür Mushafların zengin örnekleriyle doluydu. Nitekim böyle güzel ve kıymetli Mushaflara atıfla, İslâm uleması arasında “Kur’ân-ı Kerim Mekke’de indi,  Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı” sözü meşhur olmuştur.</p>
<p>Bu bakımlardan, Osmanlı ülkesinden Avrupa ve Amerika’ya kaçırılan tarihî eserlerin sayısının hayli arttığı 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyıl başlarında Mushaf-ı Şerifler de Batılı antikacıların ve onların yerli işbirlikçilerinin hedefi haline gelmişti. 13 Mart 1882 tarihli bir belgeye göre Kütüphaneler Müfettişi Salih Efendi aracılığıyla başta Ayasofya Kütüphanesi olmak üzere İstanbul kütüphanelerinden çalınan ve buralara vakfedilmiş olan Mushaf-ı Şerifler Fransa’ya kaçırılmak istenmişti. Bu Mushafları çaldıran ve yurt dışına kaçırmak isteyen, Albert Sorlin Dorigny isminde bir Fransız dişçi idi. Osmanlı arşivindeki kayıtlara göre Dorigny, 1850-84 yılları arasında Pera’da (Beyoğlu) yaşamıştı. Adına ilk defa 20 Kasım 1850 tarihli bir belgede rastlıyoruz. Bu tarihte Sadaret’ten Maliye Nezareti ve Tophane Müşirine yazılan bir yazıya göre Osmanlı Devleti, Sultan Abdülmecid’in bir iradesi ile Beyoğlu Kışla-yı Hümâyun tabibi, Fransız tebaasından Durini’ye (Dorigny) biri Mühendishane’de hoca, diğeri Sıhhiye Meclisi tabibi iki Fransız ile birlikte birer nişan verme kararı almıştı. Sebebi belli olmamakla birlikte, kararın, bu iradeden bir yıl sonra, Meclis-i Vâlâ’da tekrar ele alınıp 25 Ekim 1851’de hatırlatılarak uygulandığını öğrenmekteyiz. İstanbul’da vazife yapan Dorigny, özellikle Osmanlı klasik dönemine ait çini, tüfek ve yazma kitaplara yakın alaka göstermiş, oğlu ile birlikte bunların çalınıp yurt dışına kaçırılmasında mühim rol oynamıştı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2022">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mushaf Hırsızlarına Abdülhamid Şoku</title>
		<link>https://www.derintarih.com/desifre/mushaf-hirsizlarina-abdulhamid-soku/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Uçar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 May 2022 04:17:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deşifre]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Mushaf]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan II. Abdülhamid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8047</guid>

					<description><![CDATA[Müslümanların halifesi olarak Sultan II. Abdülhamid’in İslâmiyet, Hz. Peygamber (sas), Kur’an-ı Kerim, Sünnet-i Seniyye ve yeryüzündeki Müslümanlarla ilgili hassasiyeti hem onu takdir edenler, hem de ona düşmanlık yapanlarca çok iyi bilinmektedir. Özellikle Sultan’ın Kur’an-ı Kerim’e bağlılık ve hürmeti, basım ve dağıtımındaki dikkati, Osmanlı ülkesi ve İslâm coğrafyasının birçok bölgesine hediye olarak göndermesiyle ilgili olarak Osmanlı arşivinde çok sayıda vesika bulunmaktadır. Aslında bu, Osmanlı’da bir devlet politikası idi. Çünkü Sultan’ın tahta çıkmasından bir gün önce, 30 Ağustos 1876’da Osmanlı Maarif Nezareti tarafından vilayetlere verilen bir talimatta, oralara gönderilecek matbu Kur’an-ı Kerim’lerin ciltlenmiş olarak, sağlam bir paket yapılarak, ağızları kapalı ve mühürlü&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Müslümanların halifesi olarak Sultan II. Abdülhamid’in İslâmiyet, Hz. Peygamber (sas), Kur’an-ı Kerim, Sünnet-i Seniyye ve yeryüzündeki Müslümanlarla ilgili hassasiyeti hem onu takdir edenler, hem de ona düşmanlık yapanlarca çok iyi bilinmektedir. Özellikle Sultan’ın Kur’an-ı Kerim’e bağlılık ve hürmeti, basım ve dağıtımındaki dikkati, Osmanlı ülkesi ve İslâm coğrafyasının birçok bölgesine hediye olarak göndermesiyle ilgili olarak Osmanlı arşivinde çok sayıda vesika bulunmaktadır. Aslında bu, Osmanlı’da bir devlet politikası idi. Çünkü Sultan’ın tahta çıkmasından bir gün önce, 30 Ağustos 1876’da Osmanlı Maarif Nezareti tarafından vilayetlere verilen bir talimatta, oralara gönderilecek matbu Kur’an-ı Kerim’lerin ciltlenmiş olarak, sağlam bir paket yapılarak, ağızları kapalı ve mühürlü sandıklara konularak, üzerine “Mushaf-ı Şeriftir” yazısı ve adeti yazılarak Osmanlı Postası ile gönderileceği bildirilmekteydi.</p>
<p>Osmanlı arşivinde yaptığımız yeni bir araştırmaya göre Sultan, yazma Mushaflarla ilgili olarak da bir yandan yurt içinde Mushaf hırsızlığıyla mücadele ederken, diğer yandan da kendi döneminde yurt dışına kaçırılmak istenen ya da kaçırılan Mushaf-ı Şeriflerin bulunması ve geri alınması hususunda ciddi önlemler almıştı. Ayrıca farklı sebeplerle yabancıların elinde bulunan Mushaf-ı Şerifler tespit edilip, onlar da çeşitli yollarla elde edilmeye ve yerlerine döndürülmeye çalışılırken, özellikle ehil hattatların azalması ve yurt dışından gelen hatalarla dolu matbu Mushafların artması sebebiyle Kur’an-ı Kerim basımına da ihtiyaç duyulunca, Sultan bu noktada da hassasiyet göstermişti. Bu arada, onun Mushaf-ı Şeriflere verdiği önemi bir vesile öğrenen Osmanlı coğrafyasının birçok bölgesinden farklı insanlar da Sultan’a ailelerinden kalma tarihî yazma Mushaf-ı Şerifler hediye etmişlerdi.</p>
<p>Osmanlı arşivinde yaptığımız araştırmaya göre Osmanlı ülkesinde Kur’an-ı Kerim hırsızlığı ile ilgili ilk bilgilerin tarihi 16. yüzyıla kadar gitmektedir. 28 Kasım 1575 tarihli bir belgede Çorlu Kadısına gönderilen bir mühimme ile “İstanbul camilerinden bazı Mushaflar ve eşya çalıp Çorlu’da müzayede ile satarken tutulan hırsızın, çaldığı Mushaflar<em>ı</em> diğer eşyalarla birlikte sipahi oğlanlarından Hüseyin’e teslim edip İstanbul’a göndermesi” istenmektedir. Bir gün sonra -29 Kasım 1575’de- bu defa Bursa Beyine gönderilen bir başka mühimmede ise Çorlu’da yakalanan hırsızın Edirne Sultan Selim Camii ve İstanbul Süleymaniye Camii’nden çaldığı iki Mushaf’ı 49 Flori karşılığında Bursa Beyine sattığını itiraf ettiği belirtilerek, bu Mushafların İstanbul’dan Bursa’ya gönderilen Dergâh-ı Mualla çavuşlarından Mahmud vasıtası ile Sultan’a (III. Murad’a) gönderilmesi istenmekteydi. 31 Temmuz 1577’de Bursa Kadısına yazılan bir başka mühimmede, Cami-i Kebir’den çalınan Mushaf’ın, vakıf olduğu için acilen hırsızdan alınıp, çalındığı yere geri konulması istenmekteydi.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2022">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vahyin Muhafazası Ve Kur’an’ın Mushaflaşma Tarihi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/vahyin-muhafazasi-ve-kuranin-mushaflasma-tarihi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Dec 2021 12:30:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Kureyş]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[vahiy]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7679</guid>

					<description><![CDATA[Dünyada en çok okunan ve muhtevası üzerinde kafa yorulan, hakkında çalışmalar yapılan kitapların başında peygamberimiz Hz. Muhammed’e (sas) 23 yılda vahyedilen Kur’an-ı Kerim gelir. Bugün elimizde bulunan Mushaf, Hz. Peygamber döneminden başlayarak gerçekleştirilen önemli ilmî faaliyetlerle şekillenmiş; bu süreç Hz. Ebubekir (ra) döneminde ayetlerin bir araya toplanması ve Hz. Osman (ra) döneminde çoğaltılmasıyla başlamıştır. Hz. Peygamber elçi olarak görevlendirildikten sonra Mekke döneminde kendisine vahyedilen Kur’an ayetlerini Müslümanlara okuyarak ezberlenmelerini sağlıyor, ayrıca bunları kâtiplere yazdırıyordu. Bazen birkaç ayet, bazen de tam bir sure olarak gelen vahiy başta deri olmak üzere farklı yazı malzemeleri kullanılarak kayıt altına alınıyordu. Medine döneminde hem yazı&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dünyada en çok okunan ve muhtevası üzerinde kafa yorulan, hakkında çalışmalar yapılan kitapların başında peygamberimiz Hz. Muhammed’e (sas) 23 yılda vahyedilen Kur’an-ı Kerim gelir. Bugün elimizde bulunan Mushaf, Hz. Peygamber döneminden başlayarak gerçekleştirilen önemli ilmî faaliyetlerle şekillenmiş; bu süreç Hz. Ebubekir (ra) döneminde ayetlerin bir araya toplanması ve Hz. Osman (ra) döneminde çoğaltılmasıyla başlamıştır.</p>
<p>Hz. Peygamber elçi olarak görevlendirildikten sonra Mekke döneminde kendisine vahyedilen Kur’an ayetlerini Müslümanlara okuyarak ezberlenmelerini sağlıyor, ayrıca bunları kâtiplere yazdırıyordu. Bazen birkaç ayet, bazen de tam bir sure olarak gelen vahiy başta deri olmak üzere farklı yazı malzemeleri kullanılarak kayıt altına alınıyordu. Medine döneminde hem yazı yazabilecek Müslümanların sayısı artmış hem de yazı malzemesi temini kolaylaşmıştı. Bu yüzdendir ki Hz. Peygamber bu dönemde vahyin yanı sıra mektup, antlaşma, emanname, talimatnameleri de yazdırıyor ve bunun için kâtipler görevlendiriyordu.</p>
<p>Cahiliye döneminde Arap yazısında noktalar kullanılmadığı için Arapçadaki 28 ses, 15 harfle gösterilmekteydi. Bu sebeple daha önce okunmamış ve muhtevası hakkında bilgi bulunmayan bir yazıyı okumak herkes için kolay değildi. Zaten İslâm’dan önce Araplar yazıyı çoğunlukla ticarî faaliyetlerinde kullanıyorlardı. Vahyin gelişinden sonra yazı daha yoğun bir şekilde kullanılmaya başlandı. Allah’ın elçisinin okuma-yazma faaliyetini geliştirmek amacıyla önemli adımlar attığını biliyoruz.</p>
<p>Arap alfabesinin elverişsizliği okuma-yazma bilenlerin sayısını sınırladığı gibi, Cahiliye Arapları sözlü geleneğin egemen olduğu bir toplumdu. Önemli şiirler, metinler veya malumat hıfz edilerek gelecek nesillere aktarılıyordu. Bu sebeple güçlü bir hafızaya sahip olan Arapların ezber kabiliyetleri oldukça gelişmişti. Özellikle imkânların sınırlı olduğu ve Kureyş’in düşmanlığının gün geçtikçe tırmandığı Mekke döneminde Hz. Peygamber, Kur’an ayetlerini hafızların hafızasına emanet etmişti. Vahiy Hz. Peygamber tarafından imamlık yaptığı namazlarda, sohbetlerinde ve tebliğ faaliyetlerinde okunuyor; Müslümanlar az ya da çok vahiyden ayetler ve sureler ezberliyorlardı.</p>
<p>Hz. Peygamber hayattayken, kendisine nazil olan ayetler farklı yazı malzemelerine yazılarak muhafaza edilmesine rağmen bu metinler bir araya getirilmemişti. Vahiy süreci devam ettiği için bunu yapmak zordu. Çünkü nazil olan ayetlerin hangi sureye konulacağı bilinemiyordu. Bazen yeni bir sure veya bir surenin bölümü ya da eski sureye eklenmesi gereken bir ayet vahyediliyordu. Bu sebeple de surelere son şeklini verebilmek mümkün değildi.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-2021">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dostum Yavuz Bahadıroğlu</title>
		<link>https://www.derintarih.com/hos-sada/dostum-yavuz-bahadiroglu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Süleyman Kocabaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Mar 2021 06:17:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hoş Sadâ]]></category>
		<category><![CDATA[Eyüp Sultan]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<category><![CDATA[Recep Tayyip Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Bahadıroğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6863</guid>

					<description><![CDATA[Yazar dostumuz ve ağabeyimiz Yavuz Bahadıroğlu’nu 22 Ocak 2021’de, 76 yaşında iken ebediyete uğurladık. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın da katıldığı cenaze namazı Eyüp Sultan Camii’nde Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş tarafından kıldırıldı. Cumhurbaşkanımız merhum, Eyüp Sultan mezarlığında toprağa verilene kadar oradan ayrılmadı, mezarına toprak attı, Kur’an-ı Kerim okudu. Bahadıroğlu yazarlığa ağırlıklı olarak “tarihî romanlar” yazarak başlamış; bunu, “büyük eksiklik olarak gördüm” dediği çocuk kitapları takip etmiş, yakın tarihimizi ve siyasî meseleleri de ele almıştır. Tarihimizin perde arkasında yaşanan kayıt dışı meseleleri gür sesi ve cesaretiyle dile getirmeyi şiar edinmiştir. Osmanlı’nın son yarım asırlık döneminde Ahmet Mithat Efendi&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yazar dostumuz ve ağabeyimiz Yavuz Bahadıroğlu’nu 22 Ocak 2021’de, 76 yaşında iken ebediyete uğurladık. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın da katıldığı cenaze namazı Eyüp Sultan Camii’nde Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş tarafından kıldırıldı. Cumhurbaşkanımız merhum, Eyüp Sultan mezarlığında toprağa verilene kadar oradan ayrılmadı, mezarına toprak attı, Kur’an-ı Kerim okudu.</p>
<p>Bahadıroğlu yazarlığa ağırlıklı olarak “tarihî romanlar” yazarak başlamış; bunu, “büyük eksiklik olarak gördüm” dediği çocuk kitapları takip etmiş, yakın tarihimizi ve siyasî meseleleri de ele almıştır. Tarihimizin perde arkasında yaşanan kayıt dışı meseleleri gür sesi ve cesaretiyle dile getirmeyi şiar edinmiştir. Osmanlı’nın son yarım asırlık döneminde Ahmet Mithat Efendi ve Ahmet Refik’in (Altınay), “tarihi sevdiren adamlar” olarak anıldıklarını biliyoruz. Bugün bu statüye layık görülen isimlerden biri Bahadıroğlu olmuştur.</p>
<p>Bahadıroğlu’nu 1960’larda, pek çoğumuz gibi lise yıllarımda kitaplarını okuyarak tanımıştım. Vicahen tanışmamız ise İstanbul’da, 1990’lardaki kitap fuarlarında oldu. Kendisini standında ziyaret ederek yeni çıkan kitaplarımı imzalayıp verdim. “Siz milletimize tarihini sevdiren adamsınız. Biz, sizin kitaplarınızı okuyarak tarihimizi sevdik, tarihçi olduk” dedim. Teşekkür etti, sonra da kitabını imzaladı. O günden sonra kitap fuarlarında imza günlerimiz oldukça, birbirimizi stantlarımızda ziyaret eder, hal hatır sorar, imzalı kitaplarımızı birbirimize takdim ederdik. Sık sık dile getirdiği, “Kur’an bizim rehberimizdir, ona göre hareket etmeliyiz, barış ve huzur bundadır” sözlerini de unutmam.</p>
<p>Yavuz Bahadıroğlu, bir süredir Mustafa Armağan ile Akit TV’de “Kayıt Dışı Tarih” adlı programı sunuyordu. Vefatının ardından 23 Ocak tarihli programda Bahadıroğlu yâd edildi. Armağan’ın konuğu, Bahadıroğlu’nun yakın dostu Haluk İmamoğlu’ydu. Hatıralarını anlatırken, Bahadıroğlu’nun asıl ismi olan Niyazi Birinci yerine neden bu ismi kullandığından da bahsetti. Bahadıroğlu, Rize’den İstanbul’a gelip <em>Yeni Asya</em>’da yazılar yazmaya başladığında, avukat Bekir Berk’le tanışmış. Meğer Berk, onun yazılarını ve üslubunu çok severmiş. “Niyazi Birinci ismi bu üslubunuzu kaldırmaz, bundan böyle adınız Yavuz Bahadıroğlu olsun” deyince bu ismi benimsemiş rahmetli.</p>
<p>Kendisinin başka müstear isimler kullandığını ise oğlu avukat Mücahit Birinci’nin <em>Yeni Akit</em> gazetesindeki 25 Ocak 2021 tarihli röportajından öğreniyoruz. Selçuk Kuleli, Veysel Akpınar ve Şeref Baysal isimlerini de kullanmış. Çocuk kitaplarını ise Bahadır Alp ve Nurcan Sevinç müstear isimleriyle kaleme almış.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mart-2021">Derin Tarih Mart Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ayasofya Düşünceleri</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/ayasofya-dusunceleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hüseyin Hatemi]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 Aug 2020 06:29:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya]]></category>
		<category><![CDATA[Fenikeliler]]></category>
		<category><![CDATA[Kehf Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Mecma'-ul Bahreyn]]></category>
		<category><![CDATA[Sultanahmed]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6259</guid>

					<description><![CDATA[Kur’an-ı Kerim’in Kehf Suresi’nde adı geçen Mecma’-ul-Bahreyn kanaatimce İstanbul’dur. İbrahim (as) dininden muvahhid Fenikeliler, Boğaz’ın Asya yakasında “Mecma’-ul-Bahreyn” şehrini kurmuşlardır. Bugün Yuşa Tepesi dediğimiz yerde büyük bir hanif mabetleri vardı. O sırada batı tarafındaki Ayasofya’nın bulunduğu yerde de Elenlerin bir küçük balıkçı kasabası vardı. Musa (as) Hızır diye andığımız Nebi ile buluşmak için Mecma’-ul-Bahreyn’e yeğeni Yuşa ile birlikte MÖ 13. asırda geldi. Beyt-i Kaş da denen bu mabet sonradan dilimizde Beykoz haline giren yer adını almıştır. Musa (as), yanında kız kardeşinin oğlu Yuşa (as) ve Hızır (as) Beykoz kıyısından küçük bir tekneyle Batı yakasına hareket ettiler. Sultanahmed semtinin aşağısında, Kadırga&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kur’an-ı Kerim’in Kehf Suresi’nde adı geçen Mecma’-ul-Bahreyn kanaatimce İstanbul’dur. İbrahim (as) dininden muvahhid Fenikeliler, Boğaz’ın Asya yakasında “Mecma’-ul-Bahreyn” şehrini kurmuşlardır. Bugün Yuşa Tepesi dediğimiz yerde büyük bir hanif mabetleri vardı. O sırada batı tarafındaki Ayasofya’nın bulunduğu yerde de Elenlerin bir küçük balıkçı kasabası vardı. Musa (as) Hızır diye andığımız Nebi ile buluşmak için Mecma’-ul-Bahreyn’e yeğeni Yuşa ile birlikte MÖ 13. asırda geldi. Beyt-i Kaş da denen bu mabet sonradan dilimizde Beykoz haline giren yer adını almıştır. Musa (as), yanında kız kardeşinin oğlu Yuşa (as) ve Hızır (as) Beykoz kıyısından küçük bir tekneyle Batı yakasına hareket ettiler. Sultanahmed semtinin aşağısında, Kadırga yöresine gelince limanda gemiden indiler. Hızır (as) gemiyi delmiş gibi gösterdi. Bu gemi Ehlibeyt’in simgesi idi (delinmiş gibi gösterilen gemi).</p>
<p>Kadırga limanından Sultanahmed meydanına doğru tırmanırlarken Hızır (as) yine bir rü’yet ile bir erkek çocuğu öldürmüş gösterdi (bu da son peygamberin İshak (as) değil, İsmail (as) soyundan geleceğine işaret idi). Elenlerin balıkçı kasabasına gelince, Hızır (as) kasabanın surları içinde Ayasofya’nın bulunduğu yerde yıkık bir duvarı düzeltmiş olduğu rü’yetini gösterdi. Bunu da “bu duvarın altında iki yetimin hazinesi vardır, rüştlerine erişinceye kadar hazinenin talan edilmemesi” amacıyla açıkladı.</p>
<p>Kanaatimce bu iki yetim, rüştlerine henüz erişmemiş İsa (as) ümmetiyle İslam ümmetidir. Rüştlerine erişmeleri, Mehdi (as) ve Mesih (as)’ın birlikte zuhuruyla olacaktır.</p>
<p>Daha sonra Elenler bölgenin hakimiyetini ele geçirdiler. “Mecma’-ul-Bahreyn” adını Sthyme-Polis, Boğaz’ın Nur Geçidi adını da “phos”u “bos”a çevirerek “inek geçidi” yaptılar. Yuşa Tepesi’ndeki Mabed’e de -Kabe’de olduğu gibi- batıl ilah heykelleri yerleştirdiler. Yuşa ve Musa’nın Hızır’ı ararken Asya yakasında geçtikleri tepenin adı da Fenike dilindeki “tell (till)”den, Osmanlı dönemindeki “Telli Baba” şeklini aldı.</p>
<p>Hazret-i Ali (as)’ın şehadetinden sonra Resul-ü Ekrem’in (sas) ve Emirü’l- mü’minin’in vasiyetiyle münzevi olarak geldi. Eyüp dediğimiz semt de türbesinin bulunduğu yerdeki kulübede zahid hayatı sürdü. 668-670’te vefat etti. Bizans’ın Hıristiyan halkı da onu bir aziz olarak gördüler. Mihmandar şehre zuhurun da mihmandarı olmak üzere damga vurdu. İkinci damgayı da iki yüz yıl kadar sonra On İkinci Ehlibeyt İmamı’nın (as) annesi Nergis Hanım tarafından dedesi Aziz İgnatius vurdu. Önce Ayasofya yanına defnedildi. Daha sonra patrik olan hasmı Photios buradan cenazeyi Yuşa Tepesi’ndeki eski Hanif Mabedi’nin yerinde yapılmış olan Aziz Mikail Kilisesi’ne nakletti. İgnatius ismi Yuşa’yı karşıladığı ve Yuşa (as) da Musa (as) ile buraya gelmiş olduğu için Beşiktaşlı Yahya Efendi, bu kabri Yuşa’nın kabri olarak ilan etti. Sünbül Sinan Camii’nin avlusu ve müştemilatında olan üç hanım kabrinin “imparator kızına ait” deneni, İgnatius’un annesinin, avluda olup İmam Hüseyin (as)’ın iki kızı denen kabirler de iki kız kardeşinin kabirleridir. Kanaatimce, iki yetimin ikisi de rüşde ermeden, en uygun olan, Ayasofya’yı müze olmaktan çıkarmak ve iki yetimin çocuklarının ziyaretine mübarek bir mabed olarak açmak, bir köşesinde Hıristiyanlar için bir şapel ayırmak, uygun bir diğer yerinde de Müslüman ziyaretçilerin namaz kılmaları için bir yer ayırmak idi.</p>
<p>Sözüm dinlenmedi Hâââmûûûş!</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-agustos-2020">Derin Tarih Ağustos Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türklüğün Atası, Oğuzların Erbâbı: Prof. Dr. Faruk Sümer</title>
		<link>https://www.derintarih.com/abide-sahsiyetler/turklugun-atasi-oguzlarin-erbabi-prof-dr-faruk-sumer/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fahameddin Başar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 May 2020 11:05:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Abide Şahsiyetler]]></category>
		<category><![CDATA[Akçapınar]]></category>
		<category><![CDATA[Fuat Bey]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[muhafazakâr]]></category>
		<category><![CDATA[Sultanahmet Alemdar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5905</guid>

					<description><![CDATA[Konya’nın Bozkır ilçesi Akçapınar köyünde 1924 yılında dünyaya gelen Faruk Sümer’in babası tapu memuru ve İstiklâl Savaşı gazisi Mehmed Zeki Bey, annesi Zeliha Hanım’dır. İlk eğitimini Müftü Hüseyin Hilmi Efendi’nin kızı olan annesinden aldı ve eski yazıyı ondan öğrendi. Ailesi millî kültürümüze bağlı, mahallî kültürünü de ihmâl etmeyen muhafazakâr bir aileydi. İlkokula Konya’da başlamış, babasının memuriyeti dolayısıyla ailesi İstanbul’a taşınınca 2. sınıftan itibaren Sultanahmet Alemdar İlkokulu’na devam etmişti. Babasının memuriyeti dolayısıyla 3. sınıfı yine Konya’da, 4. ve 5. sınıfları ise Karaman’da okudu. Ailesi 1931’de Bozkır’dan İstanbul’a taşınınca ortaokulu İstanbul ve Ankara’da tamamladı, liseye 1939 yılında İstanbul Erkek Lisesi’nde başladı ve&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Konya’nın Bozkır ilçesi Akçapınar köyünde 1924 yılında dünyaya gelen Faruk Sümer’in babası tapu memuru ve İstiklâl Savaşı gazisi Mehmed Zeki Bey, annesi Zeliha Hanım’dır. İlk eğitimini Müftü Hüseyin Hilmi Efendi’nin kızı olan annesinden aldı ve eski yazıyı ondan öğrendi. Ailesi millî kültürümüze bağlı, mahallî kültürünü de ihmâl etmeyen muhafazakâr bir aileydi. İlkokula Konya’da başlamış, babasının memuriyeti dolayısıyla ailesi İstanbul’a taşınınca 2. sınıftan itibaren Sultanahmet Alemdar İlkokulu’na devam etmişti. Babasının memuriyeti dolayısıyla 3. sınıfı yine Konya’da, 4. ve 5. sınıfları ise Karaman’da okudu. Ailesi 1931’de Bozkır’dan İstanbul’a taşınınca ortaokulu İstanbul ve Ankara’da tamamladı, liseye 1939 yılında İstanbul Erkek Lisesi’nde başladı ve 1943’te Haydarpaşa Öğretmen Okulu’nda tamamladı.</p>
<p>İlkokul döneminden itibaren tarihe ilgi duymaya başlayan Sümer, o sırada Arapça ve Fransızca dillerini de öğrenmişti. Tarihe ilgisini kendi hâl tercümesinde, “İlkokulda 4. ve 5. sınıflarda sosyal derslere ve bilhassa tarihe çok meraklı idim. Bundan dolayı liselerde okutulan üç ciltlik tarih kitaplarının hepsini daha o zaman okumuş ve kitaplardaki bilgileri öğrenmiştim. Ortaokulda iken gazete ve mecmualarda yayımlanan tarihî makale ve romanlardan başka bulabildiğim tarih kitaplarını da okurdum” sözleriyle ifade etmiştir. Aynı ilgi lise döneminde de devam etti.</p>
<p>Yine kendisi bu durumu şöyle anlatır: “Lise 9. sınıfta annemin yardımı ile eski yazıyı öğrendim. İlk okuduğum kitap, Ahmed Refik Bey’in Bizans Karşısında Türkler adlı eseri idi. Sonra annem bir hoca tuttu. Bu hoca Kur’an-ı Kerim okumakta ve eski metinleri anlamakta bana geniş ölçüde yardımcı oldu. Gerçekten faziletli bir insan olan hocamdan eski kültürümüz hakkında çok şey öğrendim. Pek çok eser okumuştum eski yazıda. Fuat Bey’in eserlerini, tarihî mecmuaları, iktisat mecmualarını hep eski yazıda bitirmiştim. Bu arada Fransızcamı da ilerletiyordum. Fransızca eserlerin pek çoğu ile bu devrede karşılaştım.”</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2020">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Peygamber (SAS) Döneminde İkiyüzlü İhanet: Münafıklık</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/hz-peygamber-sas-doneminde-ikiyuzlu-ihanet-munafiklik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Jan 2020 07:19:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[bedevî]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Medine]]></category>
		<category><![CDATA[Nifak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5426</guid>

					<description><![CDATA[Nifak, gerçekte inanmadığı halde inandığını gösterecek davranışlarda bulunmak anlamında kullanılan bir kavramdır. Hastalıklı bir ruh hali olan münafıklık; çıkar elde etmek, sahip olunan imkânları korumak, gelmesi muhtemel zararlardan korunmak gibi sebeplerle ortaya çıkar. Yükselen değerler etrafında görülebilen bu hastalıklı hal Hz. Peygamber’in (sas) Medine yıllarında zaman zaman Müslümanların sıkıntılı durumlar yaşamalarına sebep olmuştur. Kur’an-ı Kerim’de münafıkların korkak olduklarına vurgu yapılır: “(O münafıklar) mutlaka sizden olduklarına dair yemin ederler. Hâlbuki onlar sizden değillerdir, fakat onlar korkan bir toplumdur. Eğer sığınacak bir yer ya da (barınabilecek) mağaralar veya (sokulabilecek) bir delik bulsalardı, koşarak o tarafa yönelip giderlerdi” (Tevbe 9/56-57). “Onların içlerinde size&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Nifak, gerçekte inanmadığı halde inandığını gösterecek davranışlarda bulunmak anlamında kullanılan bir kavramdır. Hastalıklı bir ruh hali olan münafıklık; çıkar elde etmek, sahip olunan imkânları korumak, gelmesi muhtemel zararlardan korunmak gibi sebeplerle ortaya çıkar. Yükselen değerler etrafında görülebilen bu hastalıklı hal Hz. Peygamber’in (sas) Medine yıllarında zaman zaman Müslümanların sıkıntılı durumlar yaşamalarına sebep olmuştur.</p>
<p>Kur’an-ı Kerim’de münafıkların korkak olduklarına vurgu yapılır: “(O münafıklar) mutlaka sizden olduklarına dair yemin ederler. Hâlbuki onlar sizden değillerdir, fakat onlar korkan bir toplumdur. Eğer sığınacak bir yer ya da (barınabilecek) mağaralar veya (sokulabilecek) bir delik bulsalardı, koşarak o tarafa yönelip giderlerdi” (Tevbe 9/56-57).</p>
<p>“Onların içlerinde size duydukları korku, Allah’a olan korkularından daha şiddetlidir. Böyledir, çünkü onlar anlamayan bir topluluktur” (Haşr 59/13).</p>
<p>Yüce Allah hem Medine’de, hem de bedeviler arasında varlığı bilinen münafıklar hakkında Hz. Peygamber’i ve Müslümanları uyarmıştır: “Çevrenizdeki bedevî Araplardan ve Medine halkından birtakım münafıklar vardır ki, münafıklıkta maharet kazanmışlardır. Sen onları bilmezsin, biz biliriz onları. Onlara iki kez azap vereceğiz, sonra da onlar büyük azaba itileceklerdir.” (Tevbe 9/101).</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-4079">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kudret Alameti Asâ-Baston</title>
		<link>https://www.derintarih.com/esyanin-kalbi/kudret-alameti-asa-baston/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Metin Taha Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Nov 2019 05:10:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eşyanın Kalbi]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Baston]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Musa]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[otorite]]></category>
		<category><![CDATA[salâhiyet]]></category>
		<category><![CDATA[sembol]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5144</guid>

					<description><![CDATA[Bastonlar uzun ve ilginç bir maziye sahip. Ademoğlu ilk zamanlardan beri bastonlarını yürürken bir dayanak olmasının yanı sıra, gardıroplarını zenginleştirmek, gündelik bazı işlerini kolaylaştırmak ve toplumdaki statülerini göstermek adına bir aksesuar olarak da kullandılar. Baston başlarda çobanların ve seyyahların vazgeçilmez aracıydı. Hem hırsızlara karşı korunmak hem de hayvanları bir arada tutmak için mükemmel bir yardımcıydı. Zamanla adalet, otorite ve salahiyet sembolü olarak kabul edilmeye başlandı. Homer’in tasvirine göre Achaia başkanları da ellerinde birer asâ taşırlardı. Hatta bazı arkeolojik kalıntılarda insanoğlunun mabud olarak kabul ettiği güçleri tasvir ederken bastonu da mabudun bir aksesuarı/ aracı olarak kullandıklarını görüyoruz. Kur’an-ı Kerim’de de Hz.&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bastonlar uzun ve ilginç bir maziye sahip. Ademoğlu ilk zamanlardan beri bastonlarını yürürken bir dayanak olmasının yanı sıra, gardıroplarını zenginleştirmek, gündelik bazı işlerini kolaylaştırmak ve toplumdaki statülerini göstermek adına bir aksesuar olarak da kullandılar.</p>
<p>Baston başlarda çobanların ve seyyahların vazgeçilmez aracıydı. Hem hırsızlara karşı korunmak hem de hayvanları bir arada tutmak için mükemmel bir yardımcıydı. Zamanla adalet, otorite ve salahiyet sembolü olarak kabul edilmeye başlandı. Homer’in tasvirine göre Achaia başkanları da ellerinde birer asâ taşırlardı. Hatta bazı arkeolojik kalıntılarda insanoğlunun mabud olarak kabul ettiği güçleri tasvir ederken bastonu da mabudun bir aksesuarı/ aracı olarak kullandıklarını görüyoruz.</p>
<p>Kur’an-ı Kerim’de de Hz. Musa’nın kızıl denizi yardığı ve Hz. Süleyman’ın kendisine dayanarak vefat ettiği asâlardan bahsediliyor. Yine iki cihan serveri Efendimiz’in (sas) muhtelif ebat ve evsafta asâlara sahip olduğu muhaddisler tarafından bize ulaştırılan bilgiler arasında. Yunan mitolojisinde ve antik Mısır’da tanrılar, tanrıçalar ve firavunların tasvir edildiği heykel ve resimlerde de asânın mühim bir yere sahip olduğunu görebiliyoruz. Vudu rahipleri, şamanlar, budistler, büyücüler; hepsi asâ sahibi kudretli insanlar. Hükümdarların elinde kudret sembolü olan asânın taşıyanı değişince üf ’ulesi de değişiyor. Öyle ki ölüler krallığının muhafızı Yama’nın elinde bir silaha dönüşürken, budist rahibin elinde “hakhara” adını alıyor ve alelade bir yanak aracı oluveriyor.</p>
<p><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasım-2019">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sultan Kur’an-ı Kerim’i İmha Etmedi, Hatalı Nüshaları Toplattı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/desifre/sultan-kuran-i-kerimi-imha-etmedi-hatali-nushalari-toplatti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Uçar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Oct 2019 07:30:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deşifre]]></category>
		<category><![CDATA[âyetler]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan II. Abdülhamid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=5042</guid>

					<description><![CDATA[Sultan II. Abdülhamid tahttan indirildikten sonra bazı muhalifleri onu dinî kitaplarla birlikte Kur’an-ı Kerimleri ve cüzlerini yakmak ve imha etmekle suçlamışlardı. Hatta Osmanlı ülkesinden kaçarak İngiliz işgali altındaki Mısır’a sığınmış olan Suriyeli reformist Reşid Rıza, Sultan’ın fırsat bulsa Kur’an-ı Kerim’den “şura” ile ilgili âyetleri çıkaracağını, bir başka ifade ile Kur’an-ı Kerim’i tahrif edebileceğini iddia etmişti. Aslında bu, İngilizler tarafından onu İngiliz idaresindeki Hint ve Mısırlı Müslümanların gözünden düşürmek için atılmış bir iftira idi. Bu yazıda İslam dünyasında ilk Kur’an-ı Kerim’in basımı ve özellikle Sultan II. Abdülhamid’in, değil âyetler, harf ve harekeler hususundaki dahi ne kadar hassas olduğunu vurgulayacağız. Devamı Derin Tarih&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sultan II. Abdülhamid tahttan indirildikten sonra bazı muhalifleri onu dinî kitaplarla birlikte Kur’an-ı Kerimleri ve cüzlerini yakmak ve imha etmekle suçlamışlardı. Hatta Osmanlı ülkesinden kaçarak İngiliz işgali altındaki Mısır’a sığınmış olan Suriyeli reformist Reşid Rıza, Sultan’ın fırsat bulsa Kur’an-ı Kerim’den “şura” ile ilgili âyetleri çıkaracağını, bir başka ifade ile Kur’an-ı Kerim’i tahrif edebileceğini iddia etmişti. Aslında bu, İngilizler tarafından onu İngiliz idaresindeki Hint ve Mısırlı Müslümanların gözünden düşürmek için atılmış bir iftira idi. Bu yazıda İslam dünyasında ilk Kur’an-ı Kerim’in basımı ve özellikle Sultan II. Abdülhamid’in, değil âyetler, harf ve harekeler hususundaki dahi ne kadar hassas olduğunu vurgulayacağız.</p>
<p><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ekim-2019">Derin Tarih Ekim Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bedevîler Nasıl Yaşar?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/bedeviler-nasil-yasar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Sep 2019 09:13:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[arabî]]></category>
		<category><![CDATA[bedevî]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Yörük]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=4910</guid>

					<description><![CDATA[Birçok milletin geçmişinde göçebelik kültürünün önemli bir yeri vardır. Yörük dediğimiz göçebe ya da yarı göçebe gruplar, oldukça zorlu şartlarda son asra kadar direnerek hayatlarını sürdürmeye çalışmışlardır. Ancak günümüzde hareket alanları oldukça daralmış, ağır hayat şartlarından kaçarak, özellikle çocuklarının daha rahat yaşamalarını ümit ederek yerleşik hayata geçmektedirler. Araplar göçebe için “a‘râbî” ve “bedevî” kelimelerini kullanırlar. Kur’an’da bedevîler için a‘râb kelimesi kullanılır. Bedevîler İslam daveti karşısındaki tutumları ve güven vermeyen karakterleri sebebiyle bazı ayetlerde yerilirler. Ancak Kur’an-ı Kerim bu tespitleri genellemememiz gerektiğini, güzel hasletlere sahip bedevîleri överek bize gösterir: “Bedevîler inkâr ve nifak bakımından daha ileri ve Allah’ın peygamberine indirdiği hükümlerin&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Birçok milletin geçmişinde göçebelik kültürünün önemli bir yeri vardır. Yörük dediğimiz göçebe ya da yarı göçebe gruplar, oldukça zorlu şartlarda son asra kadar direnerek hayatlarını sürdürmeye çalışmışlardır. Ancak günümüzde hareket alanları oldukça daralmış, ağır hayat şartlarından kaçarak, özellikle çocuklarının daha rahat yaşamalarını ümit ederek yerleşik hayata geçmektedirler.</p>
<p>Araplar göçebe için “a‘râbî” ve “bedevî” kelimelerini kullanırlar. Kur’an’da bedevîler için a‘râb kelimesi kullanılır. Bedevîler İslam daveti karşısındaki tutumları ve güven vermeyen karakterleri sebebiyle bazı ayetlerde yerilirler. Ancak Kur’an-ı Kerim bu tespitleri genellemememiz gerektiğini, güzel hasletlere sahip bedevîleri överek bize gösterir: “Bedevîler inkâr ve nifak bakımından daha ileri ve Allah’ın peygamberine indirdiği hükümlerin sınırlarını tanımamaya daha yatkındırlar. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. Bedevîlerden öyleleri vardır ki, (Allah yolunda) harcayacakları şeyi bir zarar sayar ve (bundan kurtulmak için) size belalar gelmesini beklerler. Kötü belâlar kendi başlarına olsun. Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. Bedevilerden kimileri de vardır ki, Allah’a ve ahiret gününe inanır. Harcayacaklarını, Allah katında yakınlığa ve Peygamber’in dualarını almaya vesile sayarlar. Bilesiniz ki bu, (Allah katında) onlar için yakınlıktır. Allah onları rahmetine dâhil edecektir. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” (<em>Tevbe</em>, 97-99).</p>
<p><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2019">Derin Tarih Eylül Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
