﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kur’an &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/etiket/kuran/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Sat, 03 Dec 2022 12:37:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.5</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>Kur’an &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Âkif’in Meâline Ne Oldu?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/akifin-mealine-ne-oldu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Yasin Çomoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Dec 2022 12:37:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Âkif Ersoy]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8875</guid>

					<description><![CDATA[Âkif’in Kur’ân meâlinin serüveni, başlı başına bir Türkiye hikâyesidir. Yazılışından yakılışına dek, millî şairin yıllarını verdiği meâl metninin başına gelenler&#8230; &#160; Devamı Derin Tarih Aralık Sayısında…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Âkif’in Kur’ân meâlinin serüveni, başlı başına bir Türkiye hikâyesidir. Yazılışından yakılışına dek, millî şairin yıllarını verdiği meâl metninin başına gelenler&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralık-2022">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmâm-ı Rabbânî’nin Bâbürlü Hükümdarlarıyla İlişkileri</title>
		<link>https://www.derintarih.com/iz-birakanlar/imam-i-rabbaninin-baburlu-hukumdarlariyla-iliskileri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Deniz Çıkılı]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Jul 2022 08:01:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İz Bırakanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Bâbürlüler]]></category>
		<category><![CDATA[Çiştî]]></category>
		<category><![CDATA[Hint Alt Kıtası]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed İkrâm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8258</guid>

					<description><![CDATA[Hint Alt Kıtası’nda İslâm’ın yayılmasında tasavvuf erbabının etkisi büyüktür. Bu durum İslâm’ın bölgeye tam anlamıyla yerleşmesinden sonra da artarak devam etmiştir. Hindistan’da başlangıçtan beri tasavvufun rengi İslâm’a o kadar işlemiştir ki, Pakistan kültür tarihi araştırmacısı Muhammed İkrâm’ın naklettiğine göre 20. asrın başına kadar hiç kimse herhangi bir tasavvufî yola girmeksizin İslâm’ın feyz ve bereketinden istifade edilebileceğini düşünemezdi. Kaynaklar incelendiğinde devlet erkânının mutasavvıflarla sıkı ilişkiler kurduğu ve bu ilişkilerin Bâbürlüler döneminde de devam ettiği görülmektedir. Bâbürlü sultanları arasında uç bir örnek olarak değerlendirilebilecek bir şahsiyet olan Ekber Şah’ın bile dönemindeki bazı sûfîlerle yakın ilişkisi şaşırtıcı boyutlarda olabilmektedir. Bu hususta, Çiştiyye tarikatının&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hint Alt Kıtası’nda İslâm’ın yayılmasında tasavvuf erbabının etkisi büyüktür. Bu durum İslâm’ın bölgeye tam anlamıyla yerleşmesinden sonra da artarak devam etmiştir. Hindistan’da başlangıçtan beri tasavvufun rengi İslâm’a o kadar işlemiştir ki, Pakistan kültür tarihi araştırmacısı Muhammed İkrâm’ın naklettiğine göre 20. asrın başına kadar hiç kimse herhangi bir tasavvufî yola girmeksizin İslâm’ın feyz ve bereketinden istifade edilebileceğini düşünemezdi. Kaynaklar incelendiğinde devlet erkânının mutasavvıflarla sıkı ilişkiler kurduğu ve bu ilişkilerin Bâbürlüler döneminde de devam ettiği görülmektedir. Bâbürlü sultanları arasında uç bir örnek olarak değerlendirilebilecek bir şahsiyet olan Ekber Şah’ın bile dönemindeki bazı sûfîlerle yakın ilişkisi şaşırtıcı boyutlarda olabilmektedir. Bu hususta, Çiştiyye tarikatının önemli isimlerinden olan Abdurrahman Çiştî şöyle demiştir: “Büyük Hâce’ye (Hâce Muînüddîn-i Çiştî) alışılmadık bir biçimde bağlı olan Ekber, kutsal Ecmir şehrini altı-yedi kez yaya olarak gidip ziyaret etti; görkemli bir cami, altı-yedi malikâne ve Ecmir’in etrafına sakinlerinin korunması ve rahatı için bir sur inşa etti. Hâce’nin soyundan gelenlere ve türbegâhının müstahdemlerine nakit ve toprak bağışlarında bulundu. Bazı köylerin giderlerini langarın (aşevi) masrafları için tahsis ederek orada yaşayan dervişlerin ve ziyaretçilerin ihtiyaçlarını gidermesi için bir memur (mütevelli) tayin etti. Bu bağışlar bugüne kadar devam etti. Şu bir gerçek ki, bu hükümdar elli yıllık saltanatı boyunca Hâce’ye tam anlamıyla bağlı kaldı.”</p>
<p>Hint Alt Kıtası’nın manevî mimarlarından olan ve ülkemizde daha çok İmâm-ı Rabbânî olarak tanınan Ahmed-i Sirhindî’nin Bâbürlü sultanlarından Ekber Şah ve Cihangir ile ilişkilerini merkeze alarak bağımsızlık mücadelesine katkılarını yakından inceleyelim.</p>
<p>Hint Alt Kıtası’ndaki ilk ihyâ hareketinin mimarı olan Ahmed-i Sirhindî’nin daha çok fikrî planda gerçekleşen mücadelesinin mahiyetini anlamak için öncelikle dönemin dinî, siyasî, sosyal ve kültürel yapısı hakkında bilgi sahibi olmak gerekir.</p>
<p>Kaynaklarda zikredildiğine göre Sirhindî’nin sert bir biçimde muhalefet ettiği Ekber Şah’ın idaresi sırasında genel bir ahlakî çöküş baş göstermiştir. Bu dönemde yöneticilerin zulmü ve gayrimeşru yollardan servet elde etme olayları artmış; içki, fuhuş ve israf iyice yaygınlaşmış; öteki dünyanın varlığını kabul etmeyenler çoğalmış; İslâmî değerlerle alay edilmiş; Kur’an’ın Hz. Muhammed (sas) tarafından telif edildiği düşüncesi yayılmış; ayetle sabit olan İsrâ olayı hurafe olarak telakki edilmiş; çocuklara Ahmed ve Muhammed isimlerinin konulması kerih görülmüştür. İlk başlarda geleneksel inanç sistemini benimseyen, Muînüddin Hasan el-Çiştî’nin Ecmir’deki kabrini neredeyse her sene ziyaret eden, ilk iki oğlunun duasına büyük önem verdiği Şeyh Selim Çiştî’nin evinde dünyaya gelmesi için çabalayan Ekber Şah’ın değişimine dair dönemin tarihçilerinden Abdulkadir Bedâyûnî’nin tespitleri dikkat çekicidir:</p>
<p>“Zamane adamları ve sapkınlar, çirkin görüşler ve aslı olmayan şüphelerin saikiyle yattıkları pusudan çıkma imkânı buldular; doğrunun değerini iyi bilen ve onu arayan, ne var ki basit düşünen ve cahil biri olan, putperest ve avamdan kimselerle arkadaşlık eden Sultan’ı şaşırtarak bâtılı hak suretinde, kötüyü iyi kıyafetinde gösterdiler. Bütün şüpheler onun zihninde birikti ve sorunlar kontrolden çıktı. Şeriatın ve dinin güçlü hüccetleri çöktü; nitekim beş ya da altı sene içerisinde kendinde neredeyse hiçbir İslâm nişanı kalmadı.”</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-temmuz-2022">Derin Tarih Temmuz Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Arnavut Halk Şiirinde I.Murad ve Ordusu</title>
		<link>https://www.derintarih.com/sifir-noktasi/arnavut-halk-siirinde-i-murad-ve-ordusu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mikail Türker Bal]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Jun 2022 07:27:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sıfır Noktası]]></category>
		<category><![CDATA[Balkan]]></category>
		<category><![CDATA[Kosova savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<category><![CDATA[Roma]]></category>
		<category><![CDATA[Tevrat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8137</guid>

					<description><![CDATA[İllüstratör: Emir Durmisevic (&#8220;Battle of Kosovo-1389&#8221;) Kaynak: &#8220;Bosansko kraljevstvo&#8221;, Emir O. Filipovic, Mladinska knjiga, Sarajevo. Osmanlılar ve Balkan halkları arasında (Sırplar, Bosnalılar, Macarlar, Romenler, Karadağlılar, Hersekliler, Hırvatlar ve Arnavutlar) 28 Haziran 1389’da Priştine yakınlarında meydana gelen I. Kosova Savaşı, Osmanlı Devleti’nin unutulmaz zaferlerinden biridir. Sultan I. Murad’ın komutanlığında sekiz saat gibi kısa bir sürede zaferle sonuçlanan bu savaş, Türk ve Sırp tarihi açısından olduğu gibi, Müslümanlık ve Hıristiyanlık tarihi açısından da hayati öneme sahiptir. Asırlar boyunca bu hayret verici olayı konu olan Türkçe, Arnavutça, Sırpça, Makedonca, Bulgarca ve Yunanca olmak üzere pek çok destan yazılmıştır. Arnavutlar, Osmanlıların Müslüman olanlara sunduğu&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="message-body-wrapper">
<div dir="auto" data-unread-text="Okunmamış İletiler"></div>
<div class="body color-primary-font-color" dir="auto" data-unread-text="Okunmamış İletiler"><strong><em></p>
<p>İllüstratör: Emir Durmisevic (&#8220;Battle of Kosovo-1389&#8221;)</em></strong><br />
<strong><em>Kaynak: &#8220;Bosansko kraljevstvo&#8221;, Emir O. Filipovic, Mladinska knjiga, Sarajevo.</p>
<p>
</em></strong></div>
<div dir="auto" data-unread-text="Okunmamış İletiler"></div>
</div>
<div dir="auto" data-unread-text="Okunmamış İletiler"></div>
<div dir="auto" data-unread-text="Okunmamış İletiler"></div>
<p>Osmanlılar ve Balkan halkları arasında (Sırplar, Bosnalılar, Macarlar, Romenler, Karadağlılar, Hersekliler, Hırvatlar ve Arnavutlar) 28 Haziran 1389’da Priştine yakınlarında meydana gelen I. Kosova Savaşı, Osmanlı Devleti’nin unutulmaz zaferlerinden biridir. Sultan I. Murad’ın komutanlığında sekiz saat gibi kısa bir sürede zaferle sonuçlanan bu savaş, Türk ve Sırp tarihi açısından olduğu gibi, Müslümanlık ve Hıristiyanlık tarihi açısından da hayati öneme sahiptir. Asırlar boyunca bu hayret verici olayı konu olan Türkçe, Arnavutça, Sırpça, Makedonca, Bulgarca ve Yunanca olmak üzere pek çok destan yazılmıştır.</p>
<p>Arnavutlar, Osmanlıların Müslüman olanlara sunduğu birtakım hakların da teşvikiyle, kendi istekleriyle İslâmiyet’i seçip Osmanlı Türkleri ile aynı bayrak altına girince, Osmanlı fütuhat düşüncesini benimsediler. Böylece Afrika, Akdeniz, Ortadoğu, İran, Kafkasya, Kırım, Orta Avrupa’da yapılan büyük savaşlara katılarak zaferleri paylaştılar. Sözlü Arnavut halk edebiyatı bu savaşları konu alan sayısız epik şiir, türkü, mersiye ve destanla doludur.</p>
<p>Bu destanlardan en eskisi, kim tarafından söylenip düzenlendiği bilinmeyen “Kosova Savaşı Destanı”dır. Mesnevi tarzında, 8’lik hece ölçüsü ile söylenmiş ve 510 mısradan oluşan destanın ilk bölümünde Osmanlı ordusunun manevî temizliğine, kahramanlığına, Sultan Murad’ın ve askerlerinin faziletine yer verilmiştir. Bu destanların birçok versiyonları olmasına rağmen muhteva hemen hemen birbirinin aynıdır. Arnavut ozanlar tarafından asırlardır dilden dile söylenerek günümüze kadar ulaşan bu destanlar, Kosova Arnavut halk edebiyatının en önemli unsurlarındandır.</p>
<p>Destanlardaki motifler Tevrat’ta ve Kur’an’da geçen dinî hadiseler, Roma, Hellen, eski Türk inanışlarına benzer unsurlar ve rüyalardan meydana gelmektedir. Kosova’daki Dırvar köyünden Hamza Boyku’nun Arnavutça olarak söylediği bir şiirde; Sultan Murad’ın gördüğü iki rüyadan bahsedilir. Sultan bir gün abdest alıp namaz kıldıktan sonra uykuya daldığı sırada korkunç bir rüya görür ve uyanır, tekrar abdest alarak yeniden uyur. Aynı korkunç rüyayı tekrar görür ve yine uyanır. Bu sefer annesini çağırarak rüyasında gördüklerini anlatır. İki şahinin gelip sağ omzuna konduğunu, sonra birdenbire bütün yıldızların yere, ay ve güneşin ise denize gömüldüğünü görmüştür. Sabah olunca şeyhülislâm, sadrazam ve rüya tabircilerini huzuruna çağırıp rüyasını anlatır. Tabirciler rüyayı şöyle tabir ederler: “Sağ omuza konan şahinler talih kuşlarıdır. Bunlara göre sancak-ı şerifi alarak Kosova’ya doğru yürümeli ve o güzel ülkeyi fethetmeli. Denize batan ay ve güneşin kurtulması için şehadet gereklidir. Buna göre, Sultan Kosova’yı fethedecek fakat kendisi de şehit düşecektir. Rüyanın iki defa tekrarlanması ise rüyaların önemini pekiştirmiştir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2022">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Duralı’ya Göre Tarih, Toplum Ruhunun Geniş Bir Zaman Yelpazesindeki Biçimlenişidir</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/duraliya-gore-tarih-toplum-ruhunun-genis-bir-zaman-yelpazesindeki-bicimlenisidir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ayhan Bıçak]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2020 06:39:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[beşerleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[cansız]]></category>
		<category><![CDATA[felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Duralı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6457</guid>

					<description><![CDATA[Teoman Duralı düşüncelerini kökenden başlatarak temellendirdiği için onun tarih anlayışı, evrenin ve dünyanın oluşumu, insanın ortaya çıkışı, kültürlerin oluşumu, devletleşme, medeniyetleşme süreçlerini içeren bir bütünlüktür. Duralı insanın tarihliliğini ruh, beşer ve insanlaşmak bağlamlarında temellendirmiştir. Ona göre etten kemikten olmayana, maddeleşip bedenleşmemiş olana ruh denir. Beşerleşmek biyolojik bir olayken, insanlaşmak, biyolojik olanı aşar. Felsefe bilim bağlamında yürütülen araştırmalar, edinilen veriler, oluşun, sıralı yol alan bir yaradılış dizisi doğrultusunda yürüdüğünü göstermektedir. Buna göre, cansız-cisimsiz- biçimsiz düzlem ile takatten/enerjiden cansız–cisimli dünyaya, maddi yapılanmaya, oradan da canlı cisimli âleme intikalin bahis konusu olduğu görülür. Sözü edilen dizinin son aşaması insandır. Kur’an’daki yaratılış tasarımında insan,&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Teoman Duralı düşüncelerini kökenden başlatarak temellendirdiği için onun tarih anlayışı, evrenin ve dünyanın oluşumu, insanın ortaya çıkışı, kültürlerin oluşumu, devletleşme, medeniyetleşme süreçlerini içeren bir bütünlüktür.</p>
<p>Duralı insanın tarihliliğini ruh, beşer ve insanlaşmak bağlamlarında temellendirmiştir. Ona göre etten kemikten olmayana, maddeleşip bedenleşmemiş olana ruh denir. Beşerleşmek biyolojik bir olayken, insanlaşmak, biyolojik olanı aşar. Felsefe bilim bağlamında yürütülen araştırmalar, edinilen veriler, oluşun, sıralı yol alan bir yaradılış dizisi doğrultusunda yürüdüğünü göstermektedir. Buna göre, cansız-cisimsiz- biçimsiz düzlem ile takatten/enerjiden cansız–cisimli dünyaya, maddi yapılanmaya, oradan da canlı cisimli âleme intikalin bahis konusu olduğu görülür. Sözü edilen dizinin son aşaması insandır. Kur’an’daki yaratılış tasarımında insan, sıraca, melek ile cinin, gökler ile yerin, dağlar ile taşların, nihayet öteki canlıların ardından evrende Allah’a halife olsun diye yaratılmıştır. O değerce öteki bütün yaratıklardan üstündür. İnsanın ayırıcı özelliklerinin başında akıl gelmektedir. Akıl, ilahi buyruk ile talimatları gönülde dillendirir. Akıl, insanın Allah’a içtiği ilk asli andını hatırlar. Bu ant, insanın tercihini hep iyiden yana kullanmasını şart koşar. Fakat salt manevi varlıklardan farklı olarak insanın beşeri yanı, ilk asli andın gerektirdiği akıl-vicdan yolunda seyretmesinde -sırat-ı müstakim- kişiye pürüzler çıkarır. Bu teorik temellendirme, canlılığın evrimi ile insanın tarihliliği ilkeleriyle desteklenmiştir.</p>
<p>Duralı, temel konularından biri olan canlılığı açıklamak için dünyanın nasıl bir süreçten geçtiğini, söz konusu sürecin sonunda, canlılığın evriminin nasıl seyrettiğini ele almaktadır. Canlı, ‘yaşanandan önceki zaman’a bağlı olduğundan tarihlidir. Her canlının iki çeşit tarihliliği vardır. Bunlardan biri, doğum dediğimiz,kuvvenin fiile dönüşmesi evresiyle başlayan bireyoluş sürecidir. Diğeri genetik yapının sürekliliğini sağlayan soyoluştur. İnsanın bireyliliği, başka hiçbir canlıda görülmeyen, ben biçiminde tezahür etmektedir. Ben, artık dirim birimi değil, o, anlama gücünün verisidir. Böylelikle maddi bağımlı olmayıp manevi esaslıdır. Bedenini, bünyesini duyulmayan beşerden kendini anlayarak başkalarından ayırt edebilen insana geçilmektedir. İlkin duyulmayarak/hissederek, bilahare anlayarak kendini başkalarından ayırt edebilen insanın temel varlık birimi <em>ben</em>dir. Zaman içerisinde oluşan duyma, anlama ile başkalarından ayırt etme kabiliyeti ile birikimi, o belirli benin tarihidir. Ben, tarihin verisi, bir varolandır. Tarih kesintiye uğrar, tarihliliğini unutursa, o insanın benliği sarsılır, giderek çöker. İnsanın olmadığı yerde tarihten bahsolunamaz.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ekim-2020">Derin Tarih Ekim Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Muhammed’in (sas) İşi Ehline Verme Prensibi Neden Sürdürülemedi?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/hz-muhammedin-sas-isi-ehline-verme-prensibi-neden-surdurulemedi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2020 05:47:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Âdemoğulları]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Elçisi]]></category>
		<category><![CDATA[Gasp]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ebubekir (ra)]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6420</guid>

					<description><![CDATA[Hz. Peygamber (sas) ve ashabının ihtimam gösterdiği ehliyet prensibine sonraki dönemlerde yeterince ehemmiyet verilmediği anlaşılmaktadır. Bu prensibe riayet edildiğinde toplumda refah ve memnuniyet artarken, önemsenmediği dönemlerde liyakatsiz görevlilerin hoşnutsuzluğa yol açan hatalar yaptıkları bir gerçektir. Bu sebeple göreve getirilecek kişilerin hakkaniyet ve adalet ölçülerini esas alan objektif kriterlerle belirlenmesi önemlidir. Dinî bir kavram olarak ehliyet, kişinin sorumluluk üstlenme ve haklarını kullanma yetkinliğini ifade eder. Örneğin dinî sorumluluk, o sorumluluğu üstlenebilecek yeterliliğe sahip olmayı gerektirir. Ehliyet kişiye yetki vermeyi sağladığı gibi onun dinî ve hukukî mesuliyeti yerine getirebilecek vasıflara sahip olduğunu da göstermektedir. Bir kişinin ibadetle mükellef tutulmasından evlilik ve ticarete&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Peygamber (sas) ve ashabının ihtimam gösterdiği ehliyet prensibine sonraki dönemlerde yeterince ehemmiyet verilmediği anlaşılmaktadır. Bu prensibe riayet edildiğinde toplumda refah ve memnuniyet artarken, önemsenmediği dönemlerde liyakatsiz görevlilerin hoşnutsuzluğa yol açan hatalar yaptıkları bir gerçektir. Bu sebeple göreve getirilecek kişilerin hakkaniyet ve adalet ölçülerini esas alan objektif kriterlerle belirlenmesi önemlidir.</p>
<p>Dinî bir kavram olarak ehliyet, kişinin sorumluluk üstlenme ve haklarını kullanma yetkinliğini ifade eder. Örneğin dinî sorumluluk, o sorumluluğu üstlenebilecek yeterliliğe sahip olmayı gerektirir. Ehliyet kişiye yetki vermeyi sağladığı gibi onun dinî ve hukukî mesuliyeti yerine getirebilecek vasıflara sahip olduğunu da göstermektedir. Bir kişinin ibadetle mükellef tutulmasından evlilik ve ticarete varıncaya kadar her türlü sosyal, ekonomik ve hukukî sorumluluğu için ehliyet aranır.</p>
<p>Yüce Allah insanı sorumluluk üstlenmeye uygun, yani ehliyet sahibi olarak yarattığını şu şekilde bildirir: “Hani Rabbin (ezelde) Âdemoğullarının sulplerinden zürriyetlerini almış, onları kendilerine karşı şahit tutarak, ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ demişti. Onlar da, ‘Evet, şahit olduk (ki Rabbimizsin)’ demişlerdi. Böyle yapmamız kıyamet günü, ‘Biz bundan habersizdik’ dememeniz içindir” (A‘râf, 172). Allah katında sorumluluk için ehliyet şarttır. Böylece insanın ameli, Allah’a karşı sorumluluğunun bir neticesi olarak hesaba tabi olacaktır: “Her insanın amelini boynuna yükledik. Kıyamet günü kendisine, açılmış olarak karşılaşacağı bir kitap çıkaracağız” (İsrâ, 13).</p>
<p>Kullukta olduğu gibi insanın toplumdaki sorumlulukları da ehliyet kavramı çerçevesinde değerlendirilir. Yasalar karşısındaki mesuliyeti açısından pozisyonunu ehliyet belirler, belirlemelidir. Allah Elçisi’nin tebliğ ettiği din, kulun davranışlarının hem dünyada karşılığının olacağını, hem de ahirette hesaplarının verileceği prensibi çerçevesinde bir ahlak sistemi oluşturmuştur. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir” (Nisâ, 58). Bu emrin en güzel uygulamalarını şüphesiz Allah Elçisi yerine getirmiş, onun ashabı da buna riayet etmeye çalışmıştır. Bilhassa atamalarda bu hususa önem gösterilmiştir. Ehliyetin ortaya çıkmasını sağlayan prensiplerden biri meşverettir. Bu sebeple Hz. Peygamber imkâna göre bazen dar, çoğu zaman da geniş çerçeveli meşveret toplantıları yapardı.</p>
<p>Bu sünnet kendisinden sonra sahabe tarafından da ciddiyetle uygulanmıştır. Mesela Hz. Ebubekir (ra) halife olduğunda icraatlarında daima Allah’ın kitabını ve Allah Elçisi’nin faaliyetlerini ölçü alacağını şu veciz konuşmasıyla ifade etmiştir: “Ey insanlar! Sizin en faziletliniz olmadığım halde idare işinizi üzerime aldım. Bildiğiniz gibi Kur’an nazil olmuş, Peygamber de sünnetlerini ortaya koymuştur. O, Kur’an ve sünneti bize öğretti, biz de öğrendik. Biliniz ki, en büyük akıllılık takvadır. En büyük ahmaklık ise doğru yoldan çıkıp günah işlemektir. Gasp edilen hakkını alıp kendisine teslim edinceye kadar zayıf olan kimse benim nazarımda en güçlünüzdür. Gasp ettiği hakkı kendisinden alıncaya kadar da güçlü olan kimse, benim nazarımda en zayıfınızdır. Ey insanlar! Ben sadece kendinden önceki bir rehbere tabi olan biriyim, yoksa yeni bir şey icat eden biri değilim. Şayet bu idare işini güzel yaparsam bana yardım edin! Yok, eğer doğru yoldan saparsam beni doğrultun” (İbn Sa’d, <em>Tabakât</em>, III, 167).</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ekim-2020">Derin Tarih Ekim Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ganimet Dağıtımında Adalet Nasıl Tesis Edilirdi?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/ganimet-dagitiminda-adalet-nasil-tesis-edilirdi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Jun 2020 05:54:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Asr-I Saadet]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber (sas)]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6045</guid>

					<description><![CDATA[Hz. Peygamber (sas)’in tebliğinden evvel savaş meydana geldiğinde ele geçirilen her türlü varlık ganimet olarak isimlendiriliyordu. Cahiliye döneminde Araplarda talan, İslamdan önce Türklerde de yağma kültürü vardı. Diğer kavimlerde de benzer uygulamalara rastlarız. Arap kabilelerinin bazıları başka kabilelerin mal ve hayvanlarını yağmalayarak geçimlerini sağlar; bunu hırsızlık olarak değerlendirmez, güçlünün hakkı olarak görürdü. Hz. Peygamber’in Müslümanlara Medine’ye hicret talimatı vermesinden sonra Mekke müşriklerinin Müslümanlardan bir kısmının mallarını almaları da talan kültürünün bir yansımasıdır. Savaşlarda ya da kabilelerin birbirine saldırılarında ele geçirilen malların yanında insanlar da esir edilirdi. Bu esirlerin fidye-i necat (kurtuluş bedeli) karşılığında serbest bırakılması, karşılıksız azat edilmesi ya da&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Peygamber (sas)’in tebliğinden evvel savaş meydana geldiğinde ele geçirilen her türlü varlık ganimet olarak isimlendiriliyordu. Cahiliye döneminde Araplarda talan, İslamdan önce Türklerde de yağma kültürü vardı. Diğer kavimlerde de benzer uygulamalara rastlarız. Arap kabilelerinin bazıları başka kabilelerin mal ve hayvanlarını yağmalayarak geçimlerini sağlar; bunu hırsızlık olarak değerlendirmez, güçlünün hakkı olarak görürdü. Hz. Peygamber’in Müslümanlara Medine’ye hicret talimatı vermesinden sonra Mekke müşriklerinin Müslümanlardan bir kısmının mallarını almaları da talan kültürünün bir yansımasıdır.</p>
<p>Savaşlarda ya da kabilelerin birbirine saldırılarında ele geçirilen malların yanında insanlar da esir edilirdi. Bu esirlerin fidye-i necat (kurtuluş bedeli) karşılığında serbest bırakılması, karşılıksız azat edilmesi ya da köleleştirilmesi mümkündü. Hür bir insan bir gün köle olarak, zengin biri de fakir olarak uyanabilirdi.</p>
<p>İslam başkasına ait malı gasp etmeyi, kişinin rızası olmadan ya da gayrimeşru yöntemlerle almayı reddeder. İnsanın can, mal, din, akıl ve nesil muhafazasını temel hak olarak görür. Bu hakları dokunulmaz kılar. Kişinin haklarını kullanmasını sağlamak da otoritenin görevlerinden sayılmıştır.</p>
<p>Asr-ı Saadet’te Kur’an’ın rehberliğinde Hz. Peygamber’in uygulamasıyla şekillenen savaş ahlâkı, hukuku ve stratejisi ganimet ve savaşın maddî boyutuyla ilgili Müslümanlara mahsus bir durum ortaya çıkarmıştı. Müslümanlar başka bir grupla savaşmak durumunda kaldıklarında önce İslamı teklif eder; muhatap Müslüman olmayı kabul etmediğinde anlaşmaya davet edilir, ardından kendisinden güvenlik ve barışın devamı için bir miktar vergi vermesi istenirdi. Bu da kabul edilmeyip savaş kaçınılmaz olduğunda Müslümanların sadece savaşçıları hedef alarak savaşmaları; kadın, çocuk ve fiilen savaşa katılmayanları öldürmemeleri emredilmişti. Savaşta asıl gaye, düşmanın İslamın tebliğine engel olma imkân ve gücünün ortadan kaldırılması, düşmanlık yapmasının ve Müslümanlara zarar vermesinin önüne geçilmesiydi.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2020">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlk Müslümanların Kur’an Öğretmeni Abdullah B.Mes’ud</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/ilk-muslumanlarin-kuran-ogretmeni-abdullah-b-mesud/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Feb 2017 22:19:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Cahiliye dönemi]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke soyluları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=2163</guid>

					<description><![CDATA[Mekke soylularının hor görüp aşağıladığı bir çobanın dünyanın en büyük medeniyetlerinden birinin ilmî geleneğine öncülük edeceğini kim bilebilirdi? Cahiliye döneminde çobanlık yapan, Mekke’nin zayıf ve sahipsiz sakinlerinden Abdullah b. Mes’ud’un hayatı İslamla şereflenince tamamen değişecekti. Kûfe ekolünün kurucusuydu, Kur’an’ı ve sünneti bilme hususunda sahabenin en büyüklerindendi, Kur’an ve hadis ilmiyle kendinden sonraki Müslümanların yolunu kandil gibi aydınlatmıştı. Mekke ve Tâif civarındaki dağlık bölgede yaşayan Hüzeyl kabilesine mensup olan babası Mes’ud b. Gâfil cahiliye döneminde Abd b. el-Hâris b. Zühre ile müttefik olunca Mekkeli olmadığı hâlde burada doğup büyüdü İbn Mes’ud. Allah Resulü’nün (sas) Erkam b. Ebi’l-Erkam’ın evine girmesinden önce Müslüman&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Mekke soylularının hor görüp aşağıladığı bir çobanın dünyanın en büyük medeniyetlerinden birinin ilmî geleneğine öncülük edeceğini kim bilebilirdi? Cahiliye döneminde çobanlık yapan, Mekke’nin zayıf ve sahipsiz sakinlerinden Abdullah b. Mes’ud’un hayatı İslamla şereflenince tamamen değişecekti. Kûfe ekolünün kurucusuydu, Kur’an’ı ve sünneti bilme hususunda sahabenin en büyüklerindendi, Kur’an ve hadis ilmiyle kendinden sonraki Müslümanların yolunu kandil gibi aydınlatmıştı.</p>
<p>Mekke ve Tâif civarındaki dağlık bölgede yaşayan Hüzeyl kabilesine mensup olan babası Mes’ud b. Gâfil cahiliye döneminde Abd b. el-Hâris b. Zühre ile müttefik olunca Mekkeli olmadığı hâlde burada doğup büyüdü İbn Mes’ud. Allah Resulü’nün (sas) Erkam b. Ebi’l-Erkam’ın evine girmesinden önce Müslüman olmuştu. Annesi Ümmü Abd bt. Abdüved ile kardeşi Ukbe de ilk Müslümanlardandı. Dahası müşriklerden korkmadan ve baskılarına aldırmadan Kâbe’de açıktan Kur’an okuyan ilk sahabeydi. Hz. Peygamber’in, onun Kur’an okuyuşunu zevkle dinlediği nakledilir: “Kur’an’ı şu dört kişiden öğreniniz: İbn Ümmü Abd (İbn Mes‘ud), Muâz b. Cebel, Übey b. Kâ‘b ve Sâlim” (Buhârî, “Fezâilü’l-Kurân”, 8).</p>
<p>Allah Resulü’nün sırdaşı olmasının yanı sıra seferlerde döşeğinden, misvağından, nalınlarından ve temizliğinden de sorumluydu. Resulullah yıkandığı zaman çeşitli eşyaları siper yaparak onu gizler, uyuduğu zaman onu uyandırır, tehlikeli ve tenha yerlerde beraber yürürdü. Ona o kadar yakındı ki, bu yakınlık karakterine de yansımıştı. Hâl ve tavır yönünden Efendimize benzetiliyordu. Huzeyfe’nin, “Evinden çıkışından dönüşüne kadar siret ve ahlakıyla, vakar ve sükûnetiyle, hâl ve tavırlarıyla Allah’ın Elçisi’ne en çok benzeyen kişi Abdullah b. Mes’ud idi. Ancak evinde nasıl davrandığını bilemem” dediği rivayet edilir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derintarih-mart2017">Derin Tarih Mart Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
