﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mekke &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/etiket/mekke/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Wed, 07 Sep 2022 08:43:49 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.5</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>Mekke &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Zemahşerî, Keşşâf’i Nasil Yazdi?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/sebeb-i-telif/zemahseri-kessafi-nasil-yazdi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Yasin Çomoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Sep 2022 08:37:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sebeb-i Telif]]></category>
		<category><![CDATA[haşiye]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8483</guid>

					<description><![CDATA[Zemahşerî, Mekke’deki Ebû Kubeys Dağı’na çıkıp “Ey Araplar! Gelin, atalarınızın dilini benden öğrenin!” diyecek kadar bu dile hâkim ve kendinden emin bir âlimdi. Ömrünün sonunda kaleme aldığı el-Keşşâf isimli tefsiri ise, üzerine onlarca şerh ve hâşiye yazılmış, tefsir literatürünün zirvesi kabul edilen bir klâsiktir. Peki, Zemahşerî bu şaheseri nasıl kaleme almıştı? &#160; &#160; Devamı Derin Tarih Eylül Sayısında…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Zemahşerî, Mekke’deki Ebû Kubeys Dağı’na çıkıp “Ey Araplar! Gelin, atalarınızın dilini benden öğrenin!” diyecek kadar bu dile hâkim ve kendinden emin bir âlimdi. Ömrünün sonunda kaleme aldığı <em>el-Keşşâf</em> isimli tefsiri ise, üzerine onlarca şerh ve hâşiye yazılmış, tefsir literatürünün zirvesi kabul edilen bir klâsiktir. Peki, Zemahşerî bu şaheseri nasıl kaleme almıştı?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2022">Derin Tarih Eylül Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kâbe’nin Kıble Olarak Tayini Ne Anlama Geliyordu?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/kabenin-kible-olarak-tayini-ne-anlama-geliyordu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Aug 2022 08:11:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Beytülmakdis]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8383</guid>

					<description><![CDATA[Bütün dinlerde, inanılan yüce varlığa yakarış ve yöneliş ritüelleri bulunmaktadır. Bazı ibadetlerin yerine getirilmesinde bir tarafa (İslâmî ıstılahla ifade etmek gerekirse kıbleye) yönelme ve bu yönün tespiti önem taşır. İslâm söz konusu olduğunda “kıble” sadece namaz için değil; dua, ölünün defni, kurban kesimi gibi ibadet ve uygulamalar yerine getirilirken de ehemmiyet arz etmektedir. Aynı inancı paylaşanların ibadetlerinde ortak bir menzile yönelmeleri aralarında birleştirici bir vazife görmektedir. Bu değer çerçevesinde ilişkiler güçlenir, hatta kurumlar tezahür eder. Allah’ın Elçisi’nin (sas) Mekke’de kıble olarak nereye yöneldiği hususunda farklı rivayetler mevcuttur. Kaynaklara baktığımızda bu dönemde Müslümanlar iki farklı kıbleye yönelerek ibadet etmiş görünüyor. Öyle&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bütün dinlerde, inanılan yüce varlığa yakarış ve yöneliş ritüelleri bulunmaktadır. Bazı ibadetlerin yerine getirilmesinde bir tarafa (İslâmî ıstılahla ifade etmek gerekirse kıbleye) yönelme ve bu yönün tespiti önem taşır. İslâm söz konusu olduğunda “kıble” sadece namaz için değil; dua, ölünün defni, kurban kesimi gibi ibadet ve uygulamalar yerine getirilirken de ehemmiyet arz etmektedir. Aynı inancı paylaşanların ibadetlerinde ortak bir menzile yönelmeleri aralarında birleştirici bir vazife görmektedir. Bu değer çerçevesinde ilişkiler güçlenir, hatta kurumlar tezahür eder.</p>
<p>Allah’ın Elçisi’nin (sas) Mekke’de kıble olarak nereye yöneldiği hususunda farklı rivayetler mevcuttur. Kaynaklara baktığımızda bu dönemde Müslümanlar iki farklı kıbleye yönelerek ibadet etmiş görünüyor. Öyle anlaşılıyor ki nübüvvet görevinin başlamasıyla birlikte Hz. Peygamber namazlarında Kâbe’ye yönelmekteydi. Ancak namazın farz kılınmasıyla birlikte Beytülmakdis’e (Kudüs) yönelmeye başlamıştı. Yine bu dönemde Hz. Peygamber’in, namazlarını eda ederken Kâbe’yi araya almak suretiyle Beytülmakdis’e yöneldiğini biliyoruz.</p>
<p>Hicretten sonra Müslümanlar namazlarını Beytülmakdis’e dönerek kılmaya devam ettiler. Ancak Benî Kaynuka ve Benî Nadir Yahudileri ile yaşanan sorunların ardından Hz. Peygamber kıblenin değişmesini temenni eder hale geldi. Müşriklerle yaşadığı sorunların ardından, Yahudilerin Yüce Allah tarafından tebliğ etmekle mükellef kılındığı mesaja ilgi duyacaklarını umuyordu. Ancak Yahudiler, İslâm’a iman etmek şöyle dursun, insanları onun hakkında şüpheye düşürecek bir tutum sergilediler. Hatta bir süre sonra Hz. Peygamber’e çirkin ithamlarda bulunarak düşmanlık etmeye başladılar. Nitekim çok geçmeden bu gerilim kanlı çatışmalarla sonuçlandı. Oysa Allah Elçisi Medine’ye yerleşirken -ehl-i kitap olmaları hasebiyle- bilhassa Yahudilerle müşterek aidiyetleri öne çıkararak iyi ilişkiler kurmaya çalışmıştı. Onun huzur, birlik ve beraberlik hedefleyen bu çabalarının görmezden gelinmesi ve düşmanca bir tavır sergilenmesi kıblenin değişmesini temenni etmesindeki en belirleyici unsur olmuştu.</p>
<p>Bir süre sonra beklediği ilâhî müjde geldi. Bakara sûresindeki âyette Yüce Allah şöyle diyordu: “Biz senin, yüzünü göğe doğru çevirdiğini elbette görüyoruz. İşte şimdi kesin olarak seni memnun olacağın kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir; nerede olursanız olun yüzünüzü o yöne çevirin. Kuşku yok ki kendilerine kitap verilenler bunun rablerinden gelmiş bir gerçek olduğunu elbette bilirler. Allah, onların yaptıklarından habersiz değildir.” (Bakara, 2/144)</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ağustos-2022">Derin Tarih Ağustos Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Harem-i Şerif Minareleri Yahut Türkler İçin Kendini Bilmek/Kendini Bulmak Meselesi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/defter/harem-i-serif-minareleri-yahut-turkler-icin-kendini-bilmek-kendini-bulmak-meselesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Kara]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Jul 2022 08:34:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Defter]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu Karadeniz]]></category>
		<category><![CDATA[Medine]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Hulusi Efendi]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<category><![CDATA[Mescid-i Nebevî]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<category><![CDATA[Rize]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8286</guid>

					<description><![CDATA[14 Mayıs 2004 Allah eksikliklerini vermesin, açık ve aktif dosyalar çok. Aralarında kıskançlıklar, öne geçme teşebbüsleri de olmuyor değil, talihi yaver gidenler de var&#8230; Daha önce hakkında bir makale yayınladığım köylümüz, ilk Rize Müftüsü Mehmet Hulusi Efendi’nin (Alemdar) hayatı, meşhur Rize Hadisesi (1924 sonbaharında Doğu Karadeniz gezisine çıkan Mustafa Kemal Paşa’ya Rize Valilik binasından çıkarken medreselerin açılması veya onlardan yeni şartlarda istifade edilmesine dair müftünün dilekçe vermesi, ardından görevden ayrılmaya icbar edilmesi vakası) ve Hac Hatıraları’nı bir risâle halinde de olsa kitaplaştırmak için vakit buldukça çalışıyorum. Umarım yaza düşmeden biter ve kisve-i tab‘a bürünür. Kitapların da bir kaderi var, bakalım&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>14 May</strong><strong>ıs 2004</strong></p>
<p>Allah eksikliklerini vermesin, açık ve aktif dosyalar çok. Aralarında kıskançlıklar, öne geçme teşebbüsleri de olmuyor değil, talihi yaver gidenler de var&#8230; Daha önce hakkında bir makale yayınladığım köylümüz, ilk Rize Müftüsü Mehmet Hulusi Efendi’nin (Alemdar) hayatı, meşhur Rize Hadisesi (1924 sonbaharında Doğu Karadeniz gezisine çıkan Mustafa Kemal Paşa’ya Rize Valilik binasından çıkarken medreselerin açılması veya onlardan yeni şartlarda istifade edilmesine dair müftünün dilekçe vermesi, ardından görevden ayrılmaya icbar edilmesi vakası) ve Hac Hatıraları’nı bir risâle halinde de olsa kitaplaştırmak için vakit buldukça çalışıyorum. Umarım yaza düşmeden biter ve kisve-i tab‘a bürünür.</p>
<p>Kitapların da bir kaderi var, bakalım bununki nasıl seyredecek?</p>
<p>Kitapçığın “Hac Hatıraları” kısmına bazı fotoğraflar da koymak istiyorum. Metinde bahsi geçen Mekke ve Medine’deki ziyaret yerleri, mescitler, kuyular, menziller, mezarlıklar (“cennet”ler), şüheda kabirleri… Bunun için bir miktar eski fotoğraf ve çizim bulmak, albümlere, neşriyata bakmak gerekecek. Çünkü Hulusi Efendi’nin de içinde bulunduğu grup 1949 yılında, yani hac resmen serbest bırakıldıktan iki yıl sonra hacca gidiyor. O dönemde Suudi idaresi tarafından yıkılan türbeler, tahrip edilen mezarlıklar, meşhedler ve makamlar olmakla beraber Haremeyn’deki birçok yer, özellikle de Kâbe-Harem-i Şerif ve Mescid-i Nebevî büyük ölçüde Osmanlıların bıraktığı gibi duruyordu.</p>
<p>Bilmeyenler için hatırlatalım, biraz da hacı sayısının artması gibi haklı genişletme gerekçe ve bahaneleriyle bu iki mekândaki Osmanlı-Türk izlerini büyük ölçüde silmek projesi 1953-1955 yıllarında başlayan ve 1976 yılına kadar devam eden tadilatlarla tamamlanacaktır. Hatırlatılması gereken bir şey daha var; bu yıllar arasında Türkiye büyük ölçüde sağcı-muhafazakâr iktidarlar tarafından idare edilmektedir ve kendi tarihlerini ve izlerini ortadan kaldırmaya dönük bu tadilat ve tahrip politikaları için herhangi bir teşebbüste bulunduklarına dair elimizde -bilebildiğim kadarıyla- bir bilgi ve işaret yoktur. (İnşallah Hariciye arşivinde vardır da biz bilmiyoruzdur.) Aynı yıllarda, muhafazakâr iktidarların eliyle Türkiye’nin tarihî şehirlerinin tahribi de fütursuz bir şekilde yürütülüyordu, -bugün de yürütülüyor- o da mühim ve ızdırap verici ayrı bir konu…</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-temmuz-2022">Derin Tarih Temmuz Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ŞERİFE EROĞLU MEMİŞ: “HAC EL YAZMALARININ ÇOĞU HAYIR DUA ALMAK İÇİN TELİF EDİLMİŞTİR”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/1-kitap-1-yazar/serife-eroglu-memis-hac-el-yazmalarinin-cogu-hayir-dua-almak-icin-telif-edilmistir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Munise Şimşek]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Jul 2022 08:15:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[1 Kitap 1 Yazar]]></category>
		<category><![CDATA[Bilâdü'ş-Şam]]></category>
		<category><![CDATA[Haseki Sultan İmareti]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs]]></category>
		<category><![CDATA[Medine]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8265</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: MUNİSE ŞİMŞEK Bu yıl Kurban Bayramı 9 Temmuz’a denk geliyor. Hepimiz için önemli olsa da en büyük bayram sevincini hacılar yaşayacak. Yaklaşık 10 günlük bir ibadet sürecini tamamlayarak hacı olacaklar. Biz de bu vesileyle kitabınız üzerine sizinle sohbet edelim istedik. Hac kültürü ve bu sahada kaleme alınmış eserler üzerine çalışmaya ne zaman başladınız? Öncelikle böylesine anlamlı bir vesile ile kitap çalışmama derginizde yer ayırdığınız için teşekkür ederim. Esasında Kudüs şehri ve vakıflarına dair yürütmüş olduğum çalışmalar beni bu konuya yöneltti. Kudüs şehrinin Osmanlı idealine entegrasyonunda hac organizasyonunun rolü, ilk dikkatimi çeken konular arasındaydı. Zira I. Selim döneminde Suriye, Mısır&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: MUNİSE ŞİMŞEK</strong></p>
<p><strong>Bu yıl Kurban Bayramı 9 Temmuz’a denk geliyor. Hepimiz için önemli olsa da en büyük bayram sevincini hacılar yaşayacak. Yaklaşık 10 günlük bir ibadet sürecini tamamlayarak hacı olacaklar. Biz de bu vesileyle kitabınız üzerine sizinle sohbet edelim istedik. Hac kültürü ve bu sahada kaleme alınmış eserler üzerine çalışmaya ne zaman başladınız?</strong></p>
<p>Öncelikle böylesine anlamlı bir vesile ile kitap çalışmama derginizde yer ayırdığınız için teşekkür ederim.</p>
<p>Esasında Kudüs şehri ve vakıflarına dair yürütmüş olduğum çalışmalar beni bu konuya yöneltti. Kudüs şehrinin Osmanlı idealine entegrasyonunda hac organizasyonunun rolü, ilk dikkatimi çeken konular arasındaydı. Zira I. Selim döneminde Suriye, Mısır ve Hicaz’ın ele geçirilmesi ile haccın idaresi ve organizasyonu da Osmanlı Devleti’ne geçmişti. 16. yüzyıl ortaları Osmanlı yönetim merkezinin bir bütün olarak Bilâdü’ş-Şam’ın güneyine yönelik tutumlarında bir dönüm noktası olmuş ve hac organizasyonu, yeni fethedilen bu coğrafyanın imparatorluk muhayyilesine entegre etmenin en önemli ayağını oluşturmuştu. Fetihten sonraki yarım yüzyılda, bu amaçla hacıların bu bölgede seyahatini kolaylaştırmak için çeşitli tedbirler alınmıştı. Hacıların doyurulması, ihtiyaçlarının karşılanması için Mekke, Medine ve el-Halil’deki mevcut imaretlere, Haseki Sultan İmareti de ilave edilerek Müslümanların dört kutsal kentinde fakir ve ihtiyaç sahiplerinin doyurulması da sağlanmıştır.</p>
<p>Âdeta bir “hac imâreti” fonksiyonunu yerine getiren bu yapılarda yürütülen faaliyetleri yukarıda bahsi geçen idealin önemli bileşenleri olarak görmek mümkündür. Zira Kudüs ve el-Halil’de bulunan imaretler oldukça büyüktü ve kutsal şehirlere gelen hacıların devamlılığının sağlanması ve ihtiyaçlarının karşılanması konusunda önemli rolleri icra etmekteydi. Yerine getirdikleri bu işlev sayesinde Osmanlı döneminde Haseki Sultan İmareti Kudüs şehri için ekonomik olarak bir canlılığa vesile olurken, el-Halil’de Halil İbrahim Sofrası olarak bilinen Simâtü’l-Halîl de benzer bir işlev görmüştür.</p>
<p>Aynı zamanda yüzyıllar boyunca Kudüs ve el-Halil’de sürdürülen bu faaliyetler, Osmanlı Sultanı’nın “Hâdimü’l-Harameyni’ş-Şerifeyn” olarak isimlendirilen hamiliğinin korunmasına maddî ve manevî açıdan oldukça önemli katkılar sağlamıştır. Bunların yanı sıra, Osmanlı döneminde hac organizasyonu çerçevesinde İstanbul’dan Şam’a, oradan Medine ve Mekke’ye, Kudüs’e ve el-Halil’e geçilen yollar boyunca inşa edilen kervansaraylar, hanlar ve hamamlar; şehirler, kasabalar ve menzilhâneler bu bakış açısının ulaştığı noktayı göstermesi bakımından önemlidir. Bu organizasyonun boyutu ve bu süreçteki vakıfların etkinliği beni hac konusunda çalışmaya yönelten ilk hususlardı.</p>
<p>Hac bahsine yönelmemdeki ikinci önemli mesele ise; Osmanlı sultanının hayırseverliğinin ve meşruiyetinin göstergeleri addedebileceğimiz bu iki imaretin yanı sıra, Kudüs’te bulunan zâviye, hangâh, ribât gibi vakıflar yoluyla vücuda getirilen tasavvufî yapıların, aynı zamanda “hac imâretleri” olarak faaliyette bulunmaları olmuştur. Örneğin, Kudüs şehri erken Osmanlı döneminde hacıların yoğun bir akınına şahit olmuştur: Hindîler, Afganlar, Orta Asyalılar, Endenozyalılar, Faslılar, Kürtler ve Türkler hac yolculuklarını Kudüs’e bağlayarak burada tefekkür ve ibadetle meşgul olmuşlardır. Hacılar her milletin ismiyle anılan zâviye ve ribâtlarda konaklamakta, yeme içme ihtiyaçları da buralarda karşılanmaktaydı. Kudüs’ün misafirperver bir hac merkezi olmasına önemli katkılar sağlayan bu kurumlar aracılığıyla Kuzey Afrika, Orta Asya, Hindistan ve Osmanlı İmparatorluğu arasında ve Arap vilayetleri özelinde gerçekleşen kültürel, dinî ve siyasî alışverişten de söz etmek mümkündür.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-temmuz-2022">Derin Tarih Temmuz Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mushaf Hırsızlığına Karşı Abdülhamid Tertibatı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/mercek/mushaf-hirsizligina-karsi-abdulhamid-tertibati/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Uçar]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Jun 2022 07:05:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mercek]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed Şemseddin Karahisarî]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[Kanuni]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8125</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı klasik döneminde Amasyalı Şeyh Hamdullah, Ahmed Şemseddin Karahisarî gibi usta hattatlar padişahların ve devlet büyüklerinin sağladıkları imkânlarla Mushaf kitâbetini hat sanatı bakımından en yüksek seviyeye ulaştırmışlardı. Bu Mushaflar Fatih Sultan Mehmed dönemiyle başlayıp 16. yüzyılda zirveye çıkmış olan süslemeleri ile de emsalsiz sanat eserleri olarak dikkat çekmekteydiler. Fatih döneminde Baba Nakkaş üslubu ile başlayıp, Kanûnî döneminde Kara Memi üslûbu ile devam eden ve 18. yüzyılda Ali Üsküdârî üslûbu ile zirvedeki konumunu muhafaza eden Osmanlı tezhip sanatının Mushaflardaki muhteşem uygulamalarla öne çıktığı görülür. Özellikle Osmanlı saray nakkaşhânesinde hazırlanan zer-efşân (altın serpme) denilen mahirane işçilik yöntemiyle Mushafların iç sayfalarında varak yüzeylerinin&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı klasik döneminde Amasyalı Şeyh Hamdullah, Ahmed Şemseddin Karahisarî gibi usta hattatlar padişahların ve devlet büyüklerinin sağladıkları imkânlarla Mushaf kitâbetini hat sanatı bakımından en yüksek seviyeye ulaştırmışlardı. Bu Mushaflar Fatih Sultan Mehmed dönemiyle başlayıp 16. yüzyılda zirveye çıkmış olan süslemeleri ile de emsalsiz sanat eserleri olarak dikkat çekmekteydiler.</p>
<p>Fatih döneminde Baba Nakkaş üslubu ile başlayıp, Kanûnî döneminde Kara Memi üslûbu ile devam eden ve 18. yüzyılda Ali Üsküdârî üslûbu ile zirvedeki konumunu muhafaza eden Osmanlı tezhip sanatının Mushaflardaki muhteşem uygulamalarla öne çıktığı görülür. Özellikle Osmanlı saray nakkaşhânesinde hazırlanan zer-efşân (altın serpme) denilen mahirane işçilik yöntemiyle Mushafların iç sayfalarında varak yüzeylerinin her tarafına eşit düzeyde altın parçacıkları serpiştirilmekteydi. 17. yüzyılda “zer-ender-zer” (altın içinde altın) tarzı bezeme tekniğiyle sarı altın üzerine yeşil altınla veya yeşil altın üzerine sarı altınla zengin ve gösterişli tezhipler yapılmıştı.</p>
<p>Daha sonra çoğu vakıf kütüphanesine dönüştürülecek olan Osmanlı sultanlarının, veziriazamların ve devlet adamlarının zengin kütüphanelerinde yaldızlı (tezhipli) binlerce Mushaf, rengârenk ciltlerle süslü yazma kitaplar yer alıyordu. Sadece Kanûnî Sultan Süleyman’ın damadı ve sadrazamı Rüstem Paşa’nın muhallefatı (geriye kalan mal varlığı) arasında 8.000 adet güzel yazılı Mushaf ile 130 tane değerli taşlarla bezenmiş ciltli Mushaf tesbit edilmişti. Osmanlı kütüphaneleri, cami ve türbeleri bu tür Mushafların zengin örnekleriyle doluydu. Nitekim böyle güzel ve kıymetli Mushaflara atıfla, İslâm uleması arasında “Kur’ân-ı Kerim Mekke’de indi,  Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı” sözü meşhur olmuştur.</p>
<p>Bu bakımlardan, Osmanlı ülkesinden Avrupa ve Amerika’ya kaçırılan tarihî eserlerin sayısının hayli arttığı 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyıl başlarında Mushaf-ı Şerifler de Batılı antikacıların ve onların yerli işbirlikçilerinin hedefi haline gelmişti. 13 Mart 1882 tarihli bir belgeye göre Kütüphaneler Müfettişi Salih Efendi aracılığıyla başta Ayasofya Kütüphanesi olmak üzere İstanbul kütüphanelerinden çalınan ve buralara vakfedilmiş olan Mushaf-ı Şerifler Fransa’ya kaçırılmak istenmişti. Bu Mushafları çaldıran ve yurt dışına kaçırmak isteyen, Albert Sorlin Dorigny isminde bir Fransız dişçi idi. Osmanlı arşivindeki kayıtlara göre Dorigny, 1850-84 yılları arasında Pera’da (Beyoğlu) yaşamıştı. Adına ilk defa 20 Kasım 1850 tarihli bir belgede rastlıyoruz. Bu tarihte Sadaret’ten Maliye Nezareti ve Tophane Müşirine yazılan bir yazıya göre Osmanlı Devleti, Sultan Abdülmecid’in bir iradesi ile Beyoğlu Kışla-yı Hümâyun tabibi, Fransız tebaasından Durini’ye (Dorigny) biri Mühendishane’de hoca, diğeri Sıhhiye Meclisi tabibi iki Fransız ile birlikte birer nişan verme kararı almıştı. Sebebi belli olmamakla birlikte, kararın, bu iradeden bir yıl sonra, Meclis-i Vâlâ’da tekrar ele alınıp 25 Ekim 1851’de hatırlatılarak uygulandığını öğrenmekteyiz. İstanbul’da vazife yapan Dorigny, özellikle Osmanlı klasik dönemine ait çini, tüfek ve yazma kitaplara yakın alaka göstermiş, oğlu ile birlikte bunların çalınıp yurt dışına kaçırılmasında mühim rol oynamıştı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2022">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bursalı Safiye Hanim ve Mi’râciyye Vakfiyesi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/hos-sada/bursali-safiye-hanim-ve-miraciyye-vakfiyesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Kara]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 Mar 2022 07:38:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hoş Sadâ]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed Yesevî]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlid]]></category>
		<category><![CDATA[Mi'rac]]></category>
		<category><![CDATA[Türkistan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7959</guid>

					<description><![CDATA[Mi’râciyye vakfının Vâkıfıdır bu Hanım Resûl’e olan aşkın Şâhididir bu Hanım Vakfı yaşatanların Gayreti gerek canım (Vardavî) Bilindiği gibi Hz. Peygamber (sas) ile ilgili olarak kaleme alınan siyer ve mevlidler başta olmak üzere bütün eserlerin ortak konularından biri de Mi’ractır. Yüzyıllardan beri dünyanın farklı coğrafyalarında ve değişik dillerde Efendimiz ile, ona duyulan aşk ve muhabbet ile ilgili manzum, mensur binlerce eser yazılmıştır. Dinî tasavvufî Türk edebiyatının en derin ve bereketli konularından biri de budur. “Mekke’de Muhammed (sas) Türkistan’da Ahmed” ifadesiyle tanınan Ahmed Yesevî’den beri edib ve şairlerimiz Mi’rac ile ilgili olarak kendilerine ulaşan bilgileri hayal güçleriyle süsleyerek bu muhteşem olayı&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Mi’râciyye vakfının </em></p>
<p><em>Vâkıfıdır bu Hanım</em></p>
<p><em>Resûl’e olan aşkın</em></p>
<p><em>Şâhididir bu Hanım</em></p>
<p><em>Vakfı yaşatanların</em></p>
<p><em>Gayreti gerek canım</em></p>
<p>(Vardavî)</p>
<p>Bilindiği gibi Hz. Peygamber (sas) ile ilgili olarak kaleme alınan siyer ve mevlidler başta olmak üzere bütün eserlerin ortak konularından biri de Mi’ractır. Yüzyıllardan beri dünyanın farklı coğrafyalarında ve değişik dillerde Efendimiz ile, ona duyulan aşk ve muhabbet ile ilgili manzum, mensur binlerce eser yazılmıştır. Dinî tasavvufî Türk edebiyatının en derin ve bereketli konularından biri de budur. “Mekke’de Muhammed (sas) Türkistan’da Ahmed” ifadesiyle tanınan Ahmed Yesevî’den beri edib ve şairlerimiz Mi’rac ile ilgili olarak kendilerine ulaşan bilgileri hayal güçleriyle süsleyerek bu muhteşem olayı müminlerin imanlı gönüllerine aktarmanın yollarını aramış bulmuşlardır. Bir müddet sonra bu şiirlerin bestelenmesiyle daha başka bir güzellik ortaya çıkmış, musikinin gönül tellerini okşayan meltemi esmeye başlamış,  bir başka ifade ile insan sesi ve nefesi ile Peygamber aşkı ve şevki bir araya gelmiştir.</p>
<p>Mevlid metinlerini makamlı, makamsız, toplu veya tek başına okuma geleneğine bir müddet sonra Mi’râciyye de eklenmiştir. Özellikle Mi’rac kandillerinde tekkelerde başlayan bu adet giderek yaygınlaşmıştır.</p>
<p><em>Dersini göklerde aldı</em></p>
<p><em>Muştusun ümmete saldı</em></p>
<p><em>Ruhunun özüne daldı</em></p>
<p><em>Mirac sultanı Muhammed</em></p>
<p>(Vardavî)</p>
<p>Konu ile ilgili dikkat çekici bir davranış da Bursalı Safiye Hanım tarafından ortaya konmuştur. 1888 tarihli vakfiyeye göre Mevlid, Regâib ve Berat kandillerinde; mevlid, Kadir gecesi hatm-i şerif; Mi’rac kandilinde de Mi’râciyye okunması sağlanacaktır.</p>
<p>Safiye Hanım, damadı Mustafa Rakım Efendi ile birlikte hazırladıkları bu vakfiyenin Mi’râciyye ile ilgili bölümü -belki inanmayacaksınız ama- bugün yaşamaktadır. Her sene Mi’râc kandilinin olduğu günün ikindi namazından sonra Nâyî Osman Dede’nin bestelediği Mi’râciyye, vakfiye gereği okunmaktadır. Mi’râciyyehânlar görevlerini Hoca Muslihuddin/Mahkeme Camii’nde (Kız Lisesi’nin karşısında) ifa etmektedirler. Dergâhların sırlanmasıyla birlikte bu gelenek de unutulmuştu. Söz konusu geleneğin günümüzde yaşamasına vesile olanlardan biri de Bursa Numaniye Dergâhı son postnişini Safiyyüddin Efendi’nin oğlu Ziya Eşrefoğlu’dur (öl. 1977). Yeğenleri Safiyyuddin Erhan beyefendi aynı hizmeti yıllardan beri zevkle ve muazzez bir emanet şuuruyla sürdürmektedir.</p>
<p><em>Medet yâ sâhibe’l-Mi’râc meded senden kerem senden</em></p>
<p><em>Meded yâ şefia’l-usât lutuf senden himem senden</em></p>
<p>(Şemseddin Mısrî)</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mart-2022">Derin Tarih Mart Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müslüman Fatihleri Denizler de Durduramadı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/musluman-fatihleri-denizler-de-durduramadi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 Mar 2022 07:31:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Bahreyn]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Kızıldeniz]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<category><![CDATA[Râşid Halifeler]]></category>
		<category><![CDATA[Şuaybe Limanı]]></category>
		<category><![CDATA[Uman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7950</guid>

					<description><![CDATA[Hz. Peygamber’in (sas) doğup büyüdüğü, hayatının önemli bir kısmını geçirdiği Mekke ve son on yılını yaşadığı Medine’nin denizden nispeten uzak yerler olmaları hasebiyle Arapların denizcilik ve denizde yolculuk hakkında fazla bilgileri yoktu. Mekke Kızıldeniz’e 73 km uzaklıkta olup bu mesafe o gün için yaklaşık iki günlük bir yolculukla kat edilebiliyordu. Medine ile Kızıldeniz arasındaki mesafe ise 140 km’dir ve yaklaşık dört günlük bir yolculuk gerektirir. Mekkeliler Hz. Peygamber döneminde daha çok Şuaybe Limanı’nı kullanıyorlardı. Râşid Halifeler döneminde ise Cidde Limanı öne çıkmıştır. Medinelilerin limanından yararlandıkları Yenbu şehri Medine’ye yaklaşık 200 km mesafededir. Bununla birlikte iki şehrin de, özellikle Mekke’nin denizle&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Peygamber’in (sas) doğup büyüdüğü, hayatının önemli bir kısmını geçirdiği Mekke ve son on yılını yaşadığı Medine’nin denizden nispeten uzak yerler olmaları hasebiyle Arapların denizcilik ve denizde yolculuk hakkında fazla bilgileri yoktu. Mekke Kızıldeniz’e 73 km uzaklıkta olup bu mesafe o gün için yaklaşık iki günlük bir yolculukla kat edilebiliyordu. Medine ile Kızıldeniz arasındaki mesafe ise 140 km’dir ve yaklaşık dört günlük bir yolculuk gerektirir.</p>
<p>Mekkeliler Hz. Peygamber döneminde daha çok Şuaybe Limanı’nı kullanıyorlardı. Râşid Halifeler döneminde ise Cidde Limanı öne çıkmıştır. Medinelilerin limanından yararlandıkları Yenbu şehri Medine’ye yaklaşık 200 km mesafededir. Bununla birlikte iki şehrin de, özellikle Mekke’nin denizle sınırlı da olsa ilgisi vardı. Mekkeliler ticarî faaliyetleri için Habeşistan’a deniz yoluyla ulaşıyorlardı. Hz. Peygamber’in Medine’ye hicretinden önce Mekke’den Habeşistan’a hicret eden Müslümanlar, hatırlanacağı üzere, Şuaybe Limanı’nda buldukları gemilerle Habeşistan’a gitmişlerdi.</p>
<p>İslâm’ın doğduğu ve yayıldığı Hicaz bölgesinde denizcilik faaliyetlerinin oldukça zayıf olduğunu söyleyebiliriz. Coğrafî şartlar ve bu çerçevede şekillenen kültür, Arapların deniz yolculuğu ve araçları hususunda yeterli bilgi ve tecrübeye sahip olmalarını engellemiştir. Aynı şekilde, deniz ürünlerinin tüketilmesi noktasında da imkânları oldukça sınırlıydı. Ancak Yemen, Uman ve Bahreyn gibi bölgeleri istisna tutmak gerekir; buralarda denizcilik daha aktif konumdaydı. Basra Körfezi civarında yaşayan Araplar arasında inci avcılığı yapanlar vardı. Hicaz bölgesinde yaşayanlar ise bazı deniz ürünlerini Yemen ve Bahreyn’den getiriyorlardı.</p>
<p>Mekkeliler, Yemen-Şam bölgeleri arasındaki transit ticarette maharet kazanmışlardı. Irak’a ve Habeşistan’a ticarî yolculuklar gerçekleştirdikleri gibi Arap Yarımadası’nın farklı bölgelerinde kurulan panayırlarda alışveriş yaparlardı. Bilhassa Yemen-Şam bölgeleri arasında malların taşınmasında, Kızıldeniz yerine, “ilaf” denilen ticarî antlaşmalarla güvenliğini sağladıkları karayolunu tercih ederlerdi. Tecrübeleri olmadığından deniz yolculuğunun daha tehlikeli olduğunu düşünüyorlardı. Ayrıca Hicaz coğrafyası gemi yapımında kullanılabilecek kereste üretimi açısından da elverişli değildi. Tasvir etmeye çalıştığımız şartlar altında karada yolculuğun tercih edilmesi kaçınılmazdı.</p>
<p>Öte yandan, Hz. Ömer’in (ra) hilafetinin ilk aylarında (634) Irak bölgesinde Müslümanlarla Sâsânîler arasında meydana gelen Köprü Savaşı’nda nehri geçerek büyük risk üstlenen komutan Ebu Ubeyd es-Sekafî’nin ordusundaki askerlerin çoğu boğularak şehit olmuştu. Sâsânîler karşısında alınan bu ilk ve son mağlubiyetin Hz. Ömer’in sonraki yıllarda vereceği kararları etkilediğini söylemeliyiz. Halife, ordugâh şehirler kurulduğunda, başkent ile yeni şehirler arasında yolculuğa engel deniz ya da nehrin olmamasına dikkat edilmesini istemiştir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mart-2022">Derin Tarih Mart Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Her Esir, 10 Müslüman Çocuğa Okuma Yazma Öğretecek</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/her-esir-10-musluman-cocuga-okuma-yazma-ogretecek/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Feb 2022 05:18:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Kâbe]]></category>
		<category><![CDATA[kemâlât]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<category><![CDATA[Şam]]></category>
		<category><![CDATA[Sasani İmparatorluğu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7858</guid>

					<description><![CDATA[Allah Resulü’nün (sas) hayatının önemli bir bölümünü geçirdiği Mekke’de halkın başlıca geçim kaynağı ticaret olup çoğu zaman trampa (takas) yöntemi tercih ediliyor, çevre ülkelerden Doğu Roma İmparatorluğu’nun para birimi olan dinar ile Sasani İmparatorluğu’nun para birimi olan dirhem kullanılıyordu. Ticarî faaliyetlerde hesap yapmak ve kayıt tutmak zorunlu olduğundan yazıya da ihtiyaç duyuluyordu. Özellikle kâr-zarar hesabı yapmak, anlaşmaları kayıt altına almak ve mektup yazmak için okuma yaza şarttı. Mekke halkının tamamı okuryazar olmayıp bazılarının bilmesi yeterliydi. Ayrıca kabileler arasında yapılan anlaşmalar da yazıya geçiriliyor, hatta bazı şairlerin beğenilen şiirleri Kâbe duvarına asılıyordu. Bunlar dışında Araplar yazıya çok fazla ihtiyaç duymadıklarından, İslâm’dan&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Allah Resulü’nün (sas) hayatının önemli bir bölümünü geçirdiği Mekke’de halkın başlıca geçim kaynağı ticaret olup çoğu zaman trampa (takas) yöntemi tercih ediliyor, çevre ülkelerden Doğu Roma İmparatorluğu’nun para birimi olan dinar ile Sasani İmparatorluğu’nun para birimi olan dirhem kullanılıyordu. Ticarî faaliyetlerde hesap yapmak ve kayıt tutmak zorunlu olduğundan yazıya da ihtiyaç duyuluyordu. Özellikle kâr-zarar hesabı yapmak, anlaşmaları kayıt altına almak ve mektup yazmak için okuma yaza şarttı. Mekke halkının tamamı okuryazar olmayıp bazılarının bilmesi yeterliydi. Ayrıca kabileler arasında yapılan anlaşmalar da yazıya geçiriliyor, hatta bazı şairlerin beğenilen şiirleri Kâbe duvarına asılıyordu. Bunlar dışında Araplar yazıya çok fazla ihtiyaç duymadıklarından, İslâm’dan önce okuryazarlığın pek de önemsenmediğini söyleyebiliriz.</p>
<p>Kur’an’daki yazı ve yazı malzemeleriyle ilgili kelimeler gibi deliller, Hz. Peygamber’in tebliğine muhatap olan şehirli insanlar, özellikle de tüccar bir toplum olan Mekkeliler arasında okuma yazma bilenlerin sayısı hakkındaki tahminlerin gerçek tabloyu yansıtmadığını göstermektedir. Yine de bu dönemde nüfusun çoğunun okuma yazma bilmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bununla birlikte okuma yazma bilmek, kemâlâtın ön şartlarından biri olarak zikredilmektedir. Öte yandan, Mekke’de okuma yazma bildiği kaydedilenler, Hz. Peygamber’in çağdaşı olup bir kısmı Müslümandır ve vahiy kâtipliği yapan şahsiyetlerdir. Bu sebeple verilen sayılar Mekke’nin genel durumunu değil, bir kesitini ifade ediyor görünmektedir.</p>
<p>Cahiliye döneminde okuma yazma bildiği kaydedilenler arasında kadınların da olması, dönemin şartları dikkate alındığında ciddi bir adımdır. Sayıları az olan şehirlerde yaşayanların durumu böyleyken, çölde yaşayan bedeviler arasında okuma yazma bilenlerin oranı çok daha düşüktü.</p>
<p>Hz. Peygamber’in bazı kabile liderlerine gönderdiği mektuplardan, yazının onlar için de önemli bir iletişim aracı olduğunu anlıyoruz. Irak ve Şam bölgelerindeki Araplar ise diğer kültürlerle etkileşim içinde olup farklı dinî ve kültürel münasebetler geliştirdikleri için yazı onların arasında nispeten yaygın olmalıdır.</p>
<p>Araplar arasında okuma yazmanın yaygınlaşması ile Hz. Peygamber’in vahiy almaya başlaması arasında doğrudan bir ilişki söz konusudur. Allah Resulü, Mekke yıllarından itibaren kendisine gelen vahyi yazdırmak suretiyle yazıyı toplum hayatına yerleştirmiştir. Medine döneminde ise yazının vahyin kayda geçirilmesi dışında başka birçok alanda kullanıldığını görüyoruz.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2022">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mekke’nin Fethi: Şehirlerinin Annesini Şirkten ve Putlardan Temizleyen Sefer</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/mekkenin-fethi-sehirlerinin-annesini-sirkten-ve-putlardan-temizleyen-sefer/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Jan 2022 05:14:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Bekroğulları]]></category>
		<category><![CDATA[Fetih suresi]]></category>
		<category><![CDATA[Hudeybiye Antlaşması]]></category>
		<category><![CDATA[Huzâa]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7782</guid>

					<description><![CDATA[Dünya tarihinin en etkili askerî harekâtlarından olan, büyük bir çatışma yaşanmadan veya kan dökülmeksizin gerçekleştirilen Mekke’nin fethi, Hudeybiye Antlaşması’yla başlayan sürecin sonucunda gerçekleşmiştir. Bu sebeple, hadisenin seyrini bu tarihten itibaren takip etmek gerekir. Hz. Peygamber (sas), hicretin 6. yılının Zilkade ayında (miladi 628) gördüğü bir rüya üzerine umre yapmak amacıyla 1.500 kadar Müslümanla birlikte Mekke’ye doğru yola çıktı. Hudeybiye denilen yere ulaştıklarında Mekkelilerin onlara umre için izin vermeyeceklerini öğrendiler. Bir dizi girişim ve görüşmeden sonra Mekkelilerle bir antlaşma akdedilerek umre kafilesi Medine’ye geri döndü. Bu antlaşma Müslümanların çoğunun hoşuna gitmemişti. Ancak dönüş yolunda nazil olan Fetih suresi Müslümanlar için hem&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dünya tarihinin en etkili askerî harekâtlarından olan, büyük bir çatışma yaşanmadan veya kan dökülmeksizin gerçekleştirilen Mekke’nin fethi, Hudeybiye Antlaşması’yla başlayan sürecin sonucunda gerçekleşmiştir. Bu sebeple, hadisenin seyrini bu tarihten itibaren takip etmek gerekir.</p>
<p>Hz. Peygamber (sas), hicretin 6. yılının Zilkade ayında (miladi 628) gördüğü bir rüya üzerine umre yapmak amacıyla 1.500 kadar Müslümanla birlikte Mekke’ye doğru yola çıktı. Hudeybiye denilen yere ulaştıklarında Mekkelilerin onlara umre için izin vermeyeceklerini öğrendiler. Bir dizi girişim ve görüşmeden sonra Mekkelilerle bir antlaşma akdedilerek umre kafilesi Medine’ye geri döndü. Bu antlaşma Müslümanların çoğunun hoşuna gitmemişti. Ancak dönüş yolunda nazil olan Fetih suresi Müslümanlar için hem büyük bir teselli hem de müjdeydi: “Senin geçmiş gelecek bütün günahını Allah’ın bağışlaması, sana nimetini eksiksiz vermesi, seni dosdoğru yolda yürütmesi ve Allah’ın sana güçlü bir şekilde yardım etmesi için sana apaçık bir fetih ihsan ettik” (Fetih, 1-3).</p>
<p>O yıl umre yapmalarına izin vermeyen antlaşma maddesine göre Müslümanlar ancak bir yıl sonra umreye gidebileceklerdi. Ayrıca taraflar, 10 yıl sürecek bir ateşkesi de kabul etmişlerdi. Yine dileyen kabileler istedikleri tarafın yanında antlaşmaya dahil olabileceklerdi. Bunun üzerine aralarında düşmanlık bulunan Bekroğulları Mekke müşriklerinin, Huzâa kabilesi de Müslümanların yanında yer almak üzere antlaşmaya taraf oldular.</p>
<p>Hicretin 8. yılında, yani antlaşmanın imzalanmasından iki yıl sonra, beklenmedik bir gelişme meydana geldi. Bekroğulları, Kureyşlilerin de desteğini alarak, Huzâalılara bir gece baskın düzenleyip 20 kişiyi öldürdüler. Huzaâ kabilesi ise karşı karşıya kaldıkları ihaneti hemen Medine’ye haber verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, Bekroğullarından ya saldırıyı yapanları, yani amcaoğulları Nüfaseoğullarıyla ilişkilerini sona erdirmelerini ya da Huzâalılara diyet ödemelerini istedi; aksi takdirde Hudeybiye Antlaşması’nın bozulacağını bildirdi. Bu arada yaptıkları hatanın farkına varan Mekkeliler, barışın devam etmesini istediklerini söylemesi için Ebu Süfyân’ı Medine’ye gönderdiler. Ancak Ebu Süfyân Mekke’ye eli boş dönecekti.</p>
<p>Hz. Peygamber, takip eden günlerde Müslümanlara sefer hazırlığı için talimat verdi. Fakat seferin nereye yapılacağını açıklamadı. Hatta hazırlık karargâhını da Mekke yönünde değil, ters bir istikamette kurdu. Herkes merak içinde nereye gidileceğini beklerken elbette tahminler Mekke üzerine yoğunlaşıyordu. Bu gizlilik çabasına rağmen düşmana bilgi sızdırma teşebbüsü de oldu. Hz. Peygamber, Hz. Ali (ra) ile Zübeyr b. Avvâm’ı (ra) Mekke’ye haber götürmek üzere yola çıkmış olan Müzeyne kabilesinden bir kadını yakalamaları için görevlendirdi. Kadın önce isnat edilen suçu inkâr etti. Ancak Hz. Ali’nin Allah Elçisi’nin asla yalan söylemeyeceğini belirtip, kendilerine yardımcı olmaması durumunda üzerini aramak zorunda kalacaklarını ifade etmesi üzerine saç örgüsünün arasına gizlediği mektubu çıkardı. Mektup, ailesi Mekke’de bulunan Hâtıb b. Ebi Beltaa tarafından gönderilmişti. Hz. Peygamber, Bedir Gazvesi’ne katılmış bir muhacir olan Hâtıb’a bu mektubu yazmasının sebebini sorduğunda, bunu ihanet kastıyla yapmadığını, Kureyşli olmadığı için müşriklerin Mekke’de bulunan ailesine zarar verebilecekleri kaygısıyla mektubu yazdığını, kötü bir niyeti olmadığını söyledi. Hz. Peygamber açıklamalarını dikkate alarak onu cezalandırmadı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ocak-2022">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kabile Dayanışması Yerine Akide Dayanışması</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ozel-dosya/kabile-dayanismasi-yerine-akide-dayanismasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Nov 2021 07:47:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özel Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Habeşistan]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed (sas)]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<category><![CDATA[Mümin]]></category>
		<category><![CDATA[Zekat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7595</guid>

					<description><![CDATA[Dinî hayatın bireysel ve toplumsal kurtuluşa vesile kabul edildiği ilk dönem İslam toplumunun en göze çarpan hususiyetlerinden biri hak ve sorumlulukların paylaşılmasıydı. Dayanışma, yardımlaşma ve fedakârlık sosyal ilişkilerin temelini teşkil ederdi. Ne var ki Hz. Muhammed (sas) tebliğe başladıktan sonra ilk Müslümanlar, Mekkeli müşriklerden gördükleri baskı sebebiyle birlikte hareket etme imkânı bulamadılar. Bununla birlikte Hz. Peygamber’in talimatı doğrultusunda Mekke’den Habeşistan’a hicret ederek Arapların geleneksel kabileci dayanışmalarından farklı bir tavır ortaya koymuşlardır. Medineli Müslümanların davetinden sonra da şartları uygun olanlar hicret etti. Bu örnekler Müslümanların Cahiliye döneminde mevcut olan akrabalığa ve kan bağına dayalı dayanışma ve yardımlaşmadan farklı bir sosyal ilişki&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dinî hayatın bireysel ve toplumsal kurtuluşa vesile kabul edildiği ilk dönem İslam toplumunun en göze çarpan hususiyetlerinden biri hak ve sorumlulukların paylaşılmasıydı. Dayanışma, yardımlaşma ve fedakârlık sosyal ilişkilerin temelini teşkil ederdi. Ne var ki Hz. Muhammed (sas) tebliğe başladıktan sonra ilk Müslümanlar, Mekkeli müşriklerden gördükleri baskı sebebiyle birlikte hareket etme imkânı bulamadılar. Bununla birlikte Hz. Peygamber’in talimatı doğrultusunda Mekke’den Habeşistan’a hicret ederek Arapların geleneksel kabileci dayanışmalarından farklı bir tavır ortaya koymuşlardır. Medineli Müslümanların davetinden sonra da şartları uygun olanlar hicret etti. Bu örnekler Müslümanların Cahiliye döneminde mevcut olan akrabalığa ve kan bağına dayalı dayanışma ve yardımlaşmadan farklı bir sosyal ilişki düzeni inşa ettiklerini göstermektedir.</p>
<p>Müslümanlar arasında yardımlaşma ve dayanışma prensiplerinin vahiy ve sünnet çerçevesinde şekillendiği görülür. Yüce Allah, kişinin sevdiği malı infak etmesini iyi insanın vasıflarından biri saymıştır: “İyilik, yüzlerinizi doğudan ve batıdan yana çevirmeniz değildir. İyi olmak, insanın Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere inanması; sevdiği malı yakınlığı olanlara, öksüzlere, yoksullara, yolda kalmışlara, isteyen düşkünlere ve kölelere harcaması; namazı kılması, zekâtı vermesi; yaptıkları anlaşmaları yerine getirmeleri, zorlukta, darlıkta ve savaş anında sabretmeleridir. İşte bunlar doğru olanlardır ve işte (Allah’tan) sakınanlar da bunlardır” (Bakara, 177). “Sevdiğiniz şeylerden vermedikçe asla iyiliğe erişemezsiniz. Ne verirseniz, Allah onu bilir” (Al-i İmran, 92). Bunları yapamayan Müslümanlardan ise hiç olmazsa iyilikle muamele etmeleri ve güzel söz söylemeleri istenmiştir: “Rabbinden umduğun bir rahmeti beklediğin için hak sahiplerinden yüz çevirecek olursan (hiç değilse) onlara hoş söz söyle” (İsra, 28).</p>
<p>Allah rızası için yapacağı infakın karşılığında, Müslümana dünyada başka rızkın verileceği, “De ki: Rabbim kullarından dilediğinin rızkını genişletir ve dilediğine de bir ölçüye göre verir. (İyilik için) harcadığınız herhangi bir şeyin yerine, O başkasını verir. O, rızık verenlerin en iyisidir” (Sebe, 39) ayetiyle ifade edilir. Yüce Allah, “Kim Allah’a güzel bir ödünç verirse, (Allah) ona, onun karşılığını kat kat artırır. Allah hem darlaştırır, hem bollaştırır. Hepiniz O’na döneceksiniz” (Bakara, 245) ayetinde ise infakta bulunan kimsenin rızkını artıracağını ifade eder.</p>
<p>Müminleri her fırsatta yardımlaşmaya teşvik eden Hz. Peygamber “Mal, sadaka ile eksilmez’” (Müslim, “Birr”, 19; Tirmizi, “Birr”, 82) buyurmaktadır. Yüce Allah, “İnanan kullarıma söyle, namazı kılsınlar; alışveriş ve dostluğun olmayacağı günün gelmesinden önce kendilerine verdiğimiz rızıktan açık ve gizli infak etsinler” (İbrahim, 31) buyurur. Bir Müslümanın malını Allah yolunda harcamaktan uzak durması ise insanın kendisini tehlikeye atması olarak görülmüştür: “Allah yolunda harcamada bulunun. Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın. İyi davranın; Allah iyi davrananları sever” (Bakara, 195). Bir başka ayette, “Ey inananlar! Alışverişin, dostluğun ve şefaatin olmayacağı gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızıklardan infak edin. İnkâr edenler ancak haksızlık yapanlardır” (Bakara, 254) buyurulur. Hz. Peygamber de bu hususta, “Sizden kim, yarım hurma ile de olsa ateşten korunabilirse, bunu yapsın’” diyerek Müslümanları ikaz etmektedir (Buhârî, “Zekât”, 10). Zikrettiğimiz bu ayet ve hadisler İslâm toplumunda dayanışma ve yardımlaşma kültürünü biçimlendirmiş, ileriki asırlarda ortaya çıkacak binlerce vakfın da fikrî zeminini inşa etmiştir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasim-2021">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cahiliye Araplarında Ticareti Besleyen Üç Memba</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/cahiliye-araplarinda-ticareti-besleyen-uc-memba/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Jun 2021 07:37:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[irad]]></category>
		<category><![CDATA[Kureyş]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<category><![CDATA[Taif]]></category>
		<category><![CDATA[Ukâz]]></category>
		<category><![CDATA[Zilkâde]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7143</guid>

					<description><![CDATA[Ticaret Mekkeli Araplar açısından hayatî öneme sahipti ve Kureyşliler geçimlerini büyük ölçüde bu yolla sağlıyorlardı. Kur’ân-ı Kerîm’de de buna işaret edilir: “Kureyş’i ısındırıp alıştırdığı, onları kışın (Yemen’e) ve yazın (Şam’a) yaptıkları yolculuğa ısındırıp alıştırdığı için, Kureyş de, kendilerini besleyip açlıklarını gideren ve onları korkudan emin kılan bu evin (Kâbe’nin) Rabbine kulluk etsin” (Kureyş, 1-4). Arabistan’ın her yerinden binlerce insanın Mekke’ye akın ettiği hac mevsimi ticaret için de oldukça elverişliydi. Kabileler arası çatışmaların, kan davalarının, hırsızlık, yağma ve çapulculuğun hâkim olduğu Arabistan’da haram aylar huzur ve güven ortamı sağlıyordu. Kutsal kabul edilen bu aylarda kan dökmek, bozgunculuk ve yağma gibi her&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ticaret Mekkeli Araplar açısından hayatî öneme sahipti ve Kureyşliler geçimlerini büyük ölçüde bu yolla sağlıyorlardı. Kur’ân-ı Kerîm’de de buna işaret edilir: “Kureyş’i ısındırıp alıştırdığı, onları kışın (Yemen’e) ve yazın (Şam’a) yaptıkları yolculuğa ısındırıp alıştırdığı için, Kureyş de, kendilerini besleyip açlıklarını gideren ve onları korkudan emin kılan bu evin (Kâbe’nin) Rabbine kulluk etsin” (Kureyş, 1-4).</p>
<p>Arabistan’ın her yerinden binlerce insanın Mekke’ye akın ettiği hac mevsimi ticaret için de oldukça elverişliydi. Kabileler arası çatışmaların, kan davalarının, hırsızlık, yağma ve çapulculuğun hâkim olduğu Arabistan’da haram aylar huzur ve güven ortamı sağlıyordu. Kutsal kabul edilen bu aylarda kan dökmek, bozgunculuk ve yağma gibi her türlü zulüm haram olduğundan ticaret için de uygun bir atmosfer oluşmaktaydı. Bu yüzden Kureyşlilerin önderliğinde hac ve umre gibi ibadetler ticaretle iç içe geçmişti.</p>
<p>Kamerî takvimin 7. ayı olan Receb daha çok umre için tercih edilirdi. 11. ayı olan Zilkâde, 12. ayı olan Zilhicce ve 1. ayı olan Muharrem peş peşe geldiğinden hac ibadeti bu süreçte ifa edilirdi. Bazı kabileler haram ayların sayısını artırırken, hiç kabul etmeyenler de vardı. Bu hususta yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’de, “Şüphesiz Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yasasında, Allah katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu, Allah’ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin. Fakat Allah’a ortak koşanlar sizinle nasıl topyekûn savaşıyorlarsa, siz de onlarla topyekûn savaşın. Bilin ki Allah, kendine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir” buyurmaktadır (Tevbe, 36).</p>
<p>Hac döneminde hacıların güzergâhı üzerinde ve Hicaz bölgesinde kurulan panayırlar Arap yarımadasındaki ticarî faaliyetlerin can damarıydı. Dilimize panayır olarak çevrilen kelimenin Arapçası “sûk” olarak geçer ve aslında “çarşı” demektir. Ancak bu çarşılar sürekli faal değillerdi. Bu sebeple Türkçeye “panayır” ya da “fuar” olarak çevirmek daha uygundur. Panayırlar aynı zamanda çeşitli kültürel etkinliklere de sahne olurdu. Ünlü şairler şiirlerini burada okur, hatipler irad ettikleri hitabelerle insanları mest ederlerdi.</p>
<p>Hac yapmak isteyenler Zilkâde ayında yola çıkar, Mekke’ye gitmeden önce Ukâz panayırına uğrarlardı. Ukâz, Arap yarımadasının en ünlü panayırıydı ve Mekke ile Taif arasında, Mekke’ye yaklaşık 80 km. mesafedeki bir yerde kurulmaktaydı. Buraya gelen Araplar, özellikle de bedeviler ihtiyaçlarını temin ederlerdi. Bir yıl boyunca kullanacakları eşyaları ve elbiseleri satın alır, ürettikleri malzemeleri ve yetiştirdikleri hayvanları satarlardı. Buradaki alışveriş Hicaz bölgesinin zenginliğinin kaynaklarından biri, üstünlüğünün alametlerindendi.</p>
<p>Hacı adayları Ukâz’da 20 gün kaldıktan sonra Mecenne panayırına giderlerdi. Burası kültürel faaliyetler açısından daha sönüktü. Buradan da Zülmecaz panayırına giderek alışverişlerini tamamlar, sonrasında hac ibadetlerini yerine getirirlerdi.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2021">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mali’nin Altın İmparatoru Mansa Musa</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ozel-dosya/malinin-altin-imparatoru-mansa-musa/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Nazmi Ekinci]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 May 2021 08:09:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özel Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Afrika]]></category>
		<category><![CDATA[Kahire]]></category>
		<category><![CDATA[Mali]]></category>
		<category><![CDATA[Mansa Musa]]></category>
		<category><![CDATA[Medine]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7055</guid>

					<description><![CDATA[İslâm dünyasının en görkemli şehirlerinden Kahire, 1324 yılının hac mevsimi yaklaşırken, oldukça kalabalık bir kafilenin kendisine eşlik ettiği sıra dışı bir misafiri ağırlıyordu. Hükmettiği topraklar bugünkü Batı Afrika’nın önemli bir bölümünü kapsayan Mali İmparatorluğu’nun muktedir hükümdarı Mansa Musa, hac yolculuğu için çıktığı yolda Kahire’de mola vermişti. Bu mola sadece dinlenmek için değildi, aynı zamanda Mansa Musa’nın sahip olduğu zenginlik ve ihtişamın da sergilenmesi amaçlanıyordu. Nitekim bu hedef tam anlamıyla tahakkuk etti: Mali İmparatoru’nun maiyetinde kıymetli kumaşlardan parlak elbiseler giymiş 50 bin adam bulunuyordu. Topluluğun hizmetlerinin görülmesi için sefere dâhil edilen 10 bin dolayında köleye de altın ve ipekle süslü göz&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İslâm dünyasının en görkemli şehirlerinden Kahire, 1324 yılının hac mevsimi yaklaşırken, oldukça kalabalık bir kafilenin kendisine eşlik ettiği sıra dışı bir misafiri ağırlıyordu. Hükmettiği topraklar bugünkü Batı Afrika’nın önemli bir bölümünü kapsayan Mali İmparatorluğu’nun muktedir hükümdarı Mansa Musa, hac yolculuğu için çıktığı yolda Kahire’de mola vermişti. Bu mola sadece dinlenmek için değildi, aynı zamanda Mansa Musa’nın sahip olduğu zenginlik ve ihtişamın da sergilenmesi amaçlanıyordu. Nitekim bu hedef tam anlamıyla tahakkuk etti:</p>
<p>Mali İmparatoru’nun maiyetinde kıymetli kumaşlardan parlak elbiseler giymiş 50 bin adam bulunuyordu. Topluluğun hizmetlerinin görülmesi için sefere dâhil edilen 10 bin dolayında köleye de altın ve ipekle süslü göz kamaştırıcı kıyafetler giydirilmişti. Bu muazzam kalabalığın bindiği at, katır ve develer de aynı şekilde altınlarla süslüydü. Birçok kaynakta “dünyanın gelmiş geçmiş en zengin insanı” olarak anılan Mansa Musa, akıllara durgunluk veren servetini Mali’nin altın madenlerine borçluydu. Ülkesinin bu zenginliğini vurgulamak için binek hayvanlarının bile altına boğulmasını emretmişti. Mansa Musa’nın kortejinde, görevi yalnızca altın tozuyla dolu çuvalları taşımak olan 100 fil ve 80 deve vardı. Şahsî hizmetlerini yapan uşaklarının sayısı ise 500’e yaklaşıyordu.</p>
<p>Memlûk Sultanı Nâsır Muhammed, “kardeş” Mali İmparatorluğu’ndan gelen bu heyeti en güzel şekilde ağırlamak noktasında elinden geleni yaptı. Kahire halkı, Mansa Musa ve beraberindekilerin her hareketini yakından izleyebilmek için haftalar boyu neredeyse evlerine hiç girmedi. Yaz sıcaklarına rağmen gündüzleri de eğlence bitmiyordu. Hiçbir yönden kendilerine benzemeyen bu insanlarla aralarındaki tek ortak nokta, İslâm diniydi. Mansa Musa’nın da zaten amacı, kendi imparatorluğunun daha doğusunda yaşayan Müslümanlara, Afrika’nın ihtişamını göstermek ve hatırlatmaktı. Dönem kaynaklarında aktarılanlara bakılırsa, bunu fazlasıyla başarmıştı.</p>
<p>Birkaç hafta Kahire’de dinlenen Mansa Musa ve heyeti, daha sonra Hicaz’a hareket etti. Medine ve Mekke’de dinî vazifelerin yerine getirilmesinin akabinde, Malililer yeniden ülkelerine döndüler. Nesiller boyu anlatılacak bir efsaneye dönüşen bu hac ziyareti, 1326’da sona erdiğinde, Mansa Musa arkasında unutulmaz bir isim ve yüzlerce cami bırakmıştı. Mali’nin Timbuktu şehrinde başlayıp Kahire üzerinden Medine ve Mekke’ye uzanan yaklaşık 7 bin 500 kilometrelik uzun rota boyunca, Mansa Musa hem fakirlere sürekli altın dağıtmış, hem de her cuma günü bir başka şehirde cami temeli atmıştı. Gittiği yolu, ülkesine dönmek için yeniden kat ederken, bu camilerin çoğu yapılıp bitmiş, içinde Müslümanlar ibadete başlamıştı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2021">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şamil’in Abidesi Dağlardır</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/samilin-abidesi-daglardir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lesley Blanch]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Feb 2021 07:10:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Hacı Harito]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<category><![CDATA[Şamil]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Abdülaziz]]></category>
		<category><![CDATA[Temirhan Şura]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6782</guid>

					<description><![CDATA[Şamil 1870 yılının Mart ayında Çar’dan Mekke’ye gitmek için izin aldı. Yetmiş dört yaşındaydı. Yazdığı mektupta, bir ayağının çukurda olduğunu anlatmıştı. Buna rağmen yetkililer, fevkalade katı davrandı. Gazi Muhammed ve Muhammed Şefi’nin, Şamil’e refakat etmesine izin vermediler. Şamil’in en sadık taraftarlarından olan Hacı Harito, Mekke’ye gitmemeye karar verdi. Derdi, Kaluga’daki eğlenceden kopmamak değildi. Hacı Harito, Kafkasya’yı özlüyordu. Rusların, valinin emrinde Unkratl bölgesini yönetme teklifini kabul etti. İpek gömleklerini ve eşyalarını toplayan Hacı Harito, Kaluga’daki sevgilileriyle vedalaştı ve memleketine döndü. Şamil, eşleri, çocukları ve geriye kalan naipleriyle birlikte hacca gitmek üzere yola çıktı. Kafkasya’ya uğramadan Anapa üzerinden İstanbul’a gitmek için gemiye&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Şamil 1870 yılının Mart ayında Çar’dan Mekke’ye gitmek için izin aldı. Yetmiş dört yaşındaydı. Yazdığı mektupta, bir ayağının çukurda olduğunu anlatmıştı. Buna rağmen yetkililer, fevkalade katı davrandı. Gazi Muhammed ve Muhammed Şefi’nin, Şamil’e refakat etmesine izin vermediler. Şamil’in en sadık taraftarlarından olan Hacı Harito, Mekke’ye gitmemeye karar verdi. Derdi, Kaluga’daki eğlenceden kopmamak değildi. Hacı Harito, Kafkasya’yı özlüyordu. Rusların, valinin emrinde Unkratl bölgesini yönetme teklifini kabul etti. İpek gömleklerini ve eşyalarını toplayan Hacı Harito, Kaluga’daki sevgilileriyle vedalaştı ve memleketine döndü.</p>
<p>Şamil, eşleri, çocukları ve geriye kalan naipleriyle birlikte hacca gitmek üzere yola çıktı. Kafkasya’ya uğramadan Anapa üzerinden İstanbul’a gitmek için gemiye bindiler. Şamil, “gerilmiş teller üzerinden” Temirhan Şura’daki arkadaşlarına telgraf gönderdiği için çocuk gibi sevindi. Haber iki saate ulaşır, demişlerdi. Kervanların aynı yolu iki ayda aldığını hatırlayan Şamil, hayrete düştü. İstanbul’a yanaşan gemiyi, sevinç gösterileri yapan devasa bir kalabalık karşıladı. Rus Elçiliği, grubu yanlarında kalmaya davet etti; ancak Türk topraklarında Padişah’ın misafiri olduğunu söyleyen Şamil, bu daveti geri çevirdi. Sultan Abdülaziz, Şamil’i fevkalade görkemli bir törenle karşıladı. Dolmabahçe Sarayı’nın incilerle süslenmiş, göz kamaştıran salonunda Şamil’i başıyla selamladı. Halk, nereye giderse gitsin Şamil’in peşinden ayrılmıyor, camiye giderken bastığı toprağı öpüyordu.</p>
<p>Sultan, konaklaması için Şamil’e birkaç saray önerdi; ancak bu mekânların hiçbiri, onun sade zevklerine uygun değildi. Kim bilir belki de ihtiyar savaşçı, sürgünü Osmanlı sarayının güzel kokulu odaları ve şaşaalı ortamında, Kaluga’daki yılmaz Rusların arasında olduğundan daha derinden hissetmiştir. Dini bir kenara bırakırsak, Bâb-ı Âli’deki hayat ona tamamen yabancıydı. Sultan, halkın çok sevdiği Şamil’in Osmanlı tahtını tehdit edebileceğinden çekinmişti. “Bana, sizin eşkıya olduğunuzu söylediler” dedi.” Yüzünde muzip bir gülümseme beliren Şamil, “Olsa olsa sizin kadar” diye cevap verdi. Sultan’a, söz verdiği yardımın neden gönderilmediğini sordu. İmam’ın varlığından faydalanmayı bilen Sultan, Türkiye ve Mısır arasındaki bir anlaşmazlıkta arabuluculuk yapması için Şamil’den Kahire’ye gitmesini istedi. Vazifeyi kabul eden Şamil, meseleyi başarıyla halletti. Müminler arasındaki ihtilafın gâvurları memnun edeceğini söyleyip Mısırlıları ikna etti.</p>
<p>Dönüş yolunda, Şamil’in gizemli güçlere sahip olduğu efsanesini güçlendiren etkileyici bir olay yaşandı. Korkunç bir fırtına başlamış ve gemi denizde kaybolmuştu. Duruma kayıtsız kalamayan Şamil, fırtınayı dindireceğine söz verdi. Bir muska yazdı. Dualar eşliğinde kâğıdı dalgalara bıraktı. Kabaran deniz bir anda duruldu.</p>
<p>Şamil’in yokluğunda ailesi, Sultan’ın tahsis ettiği Aksaray mahallesindeki Koska’da bulunan köşkte bekledi. Bu elli odalı eski Türk evinin etrafı çınar ağaçlarıyla çevriliydi. Evin kendi mescidi vardı. Şamil’in evi beğenme nedeni, bu mescit olmuştu. Evin geniş selamlığını dolduran Kafkas sürgünler, dağları ve savaş günlerini yâd ediyordu. Söyledikleri yaslı şarkılar Şamil’in ailesinde nesilden nesle aktarıldı. Doğan her bebek bu ninnilerle uyutulurdu. Ey Gunib dağları, ey Şamil’in askerleri, Şamil’in hisarı savaşçılarla doluydu, yine de düştü, düştü ebediyen&#8230;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2021">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam Fetih Politikası Savaş ve Zaferden İbaret Değildi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/islam-fetih-politikasi-savas-ve-zaferden-ibaret-degildi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Sep 2020 05:30:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Bahreyn]]></category>
		<category><![CDATA[fetih]]></category>
		<category><![CDATA[Hudeybiye Antlaşması]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<category><![CDATA[Resulullah]]></category>
		<category><![CDATA[Yemen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6318</guid>

					<description><![CDATA[Allah’ın Elçisi (sas) döneminde İslam, doğduğu Hicaz bölgesinden Arabistan’ın diğer bölgelerine yayılmaya başlamış; Resulullah vefat ettiğinde Müslümanların hâkimiyeti güneyde Yemen’e, doğuda Bahreyn’e, kuzeyde Irak ve Biladü’ş-Şam sınırlarına dayanmıştı. Hz. Peygamber’in Müslümanları tebliğle görevlendirilmesi neticesinde başlayan süreç, 13 yıllık Mekke döneminde genellikle birebir tebliğde bulunularak yürütüldü. 10 yıllık Medine döneminde ise başta Kureyşliler olmak üzere müşriklerle ve Yahudilerle çatışma dönemleriyle devam etti. Nihayet 11 Ocak 630 tarihinde barış yoluyla gerçekleştirilen Mekke’nin fethi, Arabistan’da İslamın yayılması açısından bir dönüm noktası olmuştur. Müslümanlar Mekke’nin fethinden yaklaşık iki yıl önce Hz. Muhammed’in Mekke müşrikleriyle akdettiği Hudeybiye Antlaşması’nın şartlarını ağır bularak muhalif olmuşlardı. Antlaşmadan sonra&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Allah’ın Elçisi (sas) döneminde İslam, doğduğu Hicaz bölgesinden Arabistan’ın diğer bölgelerine yayılmaya başlamış; Resulullah vefat ettiğinde Müslümanların hâkimiyeti güneyde Yemen’e, doğuda Bahreyn’e, kuzeyde Irak ve Biladü’ş-Şam sınırlarına dayanmıştı. Hz. Peygamber’in Müslümanları tebliğle görevlendirilmesi neticesinde başlayan süreç, 13 yıllık Mekke döneminde genellikle birebir tebliğde bulunularak yürütüldü.</p>
<p>10 yıllık Medine döneminde ise başta Kureyşliler olmak üzere müşriklerle ve Yahudilerle çatışma dönemleriyle devam etti. Nihayet 11 Ocak 630 tarihinde barış yoluyla gerçekleştirilen Mekke’nin fethi, Arabistan’da İslamın yayılması açısından bir dönüm noktası olmuştur.</p>
<p>Müslümanlar Mekke’nin fethinden yaklaşık iki yıl önce Hz. Muhammed’in Mekke müşrikleriyle akdettiği Hudeybiye Antlaşması’nın şartlarını ağır bularak muhalif olmuşlardı. Antlaşmadan sonra nazil olan vahiy ise bu gelişmeyi bir fetih olarak müjdeliyordu: “Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik” (Fetih, 1). Bu mesaj üzerine Müslümanlar büyük bir sevinç yaşadılar.</p>
<p>Mekke’nin fethinden sonra Arap kabileleri Medine’ye heyetler göndererek İslama girmeye başladılar. Heyetler kabileleri adına İslamı kabul edip temel dinî bilgileri öğrendikten sonra memleketlerine dönerek öğrendiklerini akrabalarına öğrettiler. Bu önemli gelişme sebebiyle 630 yılına Heyetler Yılı denir.</p>
<p>Yüce Allah Mekke’nin fethi ve akabinde Arapların İslama yönelişlerine son inen sure olan Nasr Suresi’nde şöyle değinir: “Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde ve insanların bölük bölük Allah’ın dinine girdiğini gördüğünde, Rabbine hamd ederek tesbihte bulun ve O’ndan bağışlama dile. Çünkü O, tövbeleri çok kabul edendir.” (Nasr, 1-3).</p>
<p>Yukarıda işaret ettiğimiz gelişmeler fethin savaştan ibaret görülemeyeceğini ortaya koymaktadır. Fetih kavramında Allah’ın mesajını insanlara ulaştırmanın önündeki engellerin kaldırılarak İslamla tanıştırılmaları öncelikli hedeftir. Nitekim kelime Arapçada “zafere ulaşma” anlamı yanında “açma ve yol gösterme” anlamına gelmektedir. Bununla ilişkili olarak, Müslümanların dinlerini özgürce yaşamaları, mal ve can güvenliklerinin sağlanması da önemli bir görevdir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2020">Derin Tarih Eylül Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ganimet Dağıtımında Adalet Nasıl Tesis Edilirdi?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/ganimet-dagitiminda-adalet-nasil-tesis-edilirdi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Jun 2020 05:54:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Asr-I Saadet]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber (sas)]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6045</guid>

					<description><![CDATA[Hz. Peygamber (sas)’in tebliğinden evvel savaş meydana geldiğinde ele geçirilen her türlü varlık ganimet olarak isimlendiriliyordu. Cahiliye döneminde Araplarda talan, İslamdan önce Türklerde de yağma kültürü vardı. Diğer kavimlerde de benzer uygulamalara rastlarız. Arap kabilelerinin bazıları başka kabilelerin mal ve hayvanlarını yağmalayarak geçimlerini sağlar; bunu hırsızlık olarak değerlendirmez, güçlünün hakkı olarak görürdü. Hz. Peygamber’in Müslümanlara Medine’ye hicret talimatı vermesinden sonra Mekke müşriklerinin Müslümanlardan bir kısmının mallarını almaları da talan kültürünün bir yansımasıdır. Savaşlarda ya da kabilelerin birbirine saldırılarında ele geçirilen malların yanında insanlar da esir edilirdi. Bu esirlerin fidye-i necat (kurtuluş bedeli) karşılığında serbest bırakılması, karşılıksız azat edilmesi ya da&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Peygamber (sas)’in tebliğinden evvel savaş meydana geldiğinde ele geçirilen her türlü varlık ganimet olarak isimlendiriliyordu. Cahiliye döneminde Araplarda talan, İslamdan önce Türklerde de yağma kültürü vardı. Diğer kavimlerde de benzer uygulamalara rastlarız. Arap kabilelerinin bazıları başka kabilelerin mal ve hayvanlarını yağmalayarak geçimlerini sağlar; bunu hırsızlık olarak değerlendirmez, güçlünün hakkı olarak görürdü. Hz. Peygamber’in Müslümanlara Medine’ye hicret talimatı vermesinden sonra Mekke müşriklerinin Müslümanlardan bir kısmının mallarını almaları da talan kültürünün bir yansımasıdır.</p>
<p>Savaşlarda ya da kabilelerin birbirine saldırılarında ele geçirilen malların yanında insanlar da esir edilirdi. Bu esirlerin fidye-i necat (kurtuluş bedeli) karşılığında serbest bırakılması, karşılıksız azat edilmesi ya da köleleştirilmesi mümkündü. Hür bir insan bir gün köle olarak, zengin biri de fakir olarak uyanabilirdi.</p>
<p>İslam başkasına ait malı gasp etmeyi, kişinin rızası olmadan ya da gayrimeşru yöntemlerle almayı reddeder. İnsanın can, mal, din, akıl ve nesil muhafazasını temel hak olarak görür. Bu hakları dokunulmaz kılar. Kişinin haklarını kullanmasını sağlamak da otoritenin görevlerinden sayılmıştır.</p>
<p>Asr-ı Saadet’te Kur’an’ın rehberliğinde Hz. Peygamber’in uygulamasıyla şekillenen savaş ahlâkı, hukuku ve stratejisi ganimet ve savaşın maddî boyutuyla ilgili Müslümanlara mahsus bir durum ortaya çıkarmıştı. Müslümanlar başka bir grupla savaşmak durumunda kaldıklarında önce İslamı teklif eder; muhatap Müslüman olmayı kabul etmediğinde anlaşmaya davet edilir, ardından kendisinden güvenlik ve barışın devamı için bir miktar vergi vermesi istenirdi. Bu da kabul edilmeyip savaş kaçınılmaz olduğunda Müslümanların sadece savaşçıları hedef alarak savaşmaları; kadın, çocuk ve fiilen savaşa katılmayanları öldürmemeleri emredilmişti. Savaşta asıl gaye, düşmanın İslamın tebliğine engel olma imkân ve gücünün ortadan kaldırılması, düşmanlık yapmasının ve Müslümanlara zarar vermesinin önüne geçilmesiydi.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2020">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>AHMET DEMİRHAN: “BUGÜNÜ SÖĞÜT’E YA DA SÖĞÜT’Ü AMERİKA’YA, AVRUPA’YA TAŞIMANIN ÂLEMİ YOK&#8221;</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/ahmet-demirhan-bugunu-sogute-ya-da-sogutu-amerikaya-avrupaya-tasimanin-alemi-yok/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Samet Tınas]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Jan 2020 07:46:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[Britanya]]></category>
		<category><![CDATA[Maveraünnehir]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<category><![CDATA[pragmatik]]></category>
		<category><![CDATA[Söğüt]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5444</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: SAMET TINAS   Yakın zamanda çıkan ‘Kuruluş Sarmalı’ndan Kurtulmak isimli kitabınızda “Kuruluş sorununun bizzat kendisi bir sorundur” hükmüne varıyorsunuz. Bununla neyi kastediyorsunuz?   Bununla kabaca iki şeye itiraz ettiğim söylenebilir: Birincisi, akademik literatürün, ama ondan etkilendiği söylenebilecek popüler Osmanlı algısının da, Osmanlı tarihini sanki genel dünya tarihiyle hiç alakası olmayan, kendi kendisiyle alakalı olarak kalan, kendi hususi bir tarihi olan bir vaka olarak değerlendirmesi. Sanki Osmanlı, Söğüt’te yol yordam bilmez, herhangi bir kültürü olsa da dünya tarihi için ehemmiyet arz etmez birilerinin kurduğu, el yordamıyla gelişmiş ve yıkılışına kadar da öyle kalmış bir kuruluş olarak sunuluyor. Bu sunumda Osmanlı’nın&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: SAMET TINAS</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Yakın zamanda çıkan ‘Kuruluş Sarmalı’ndan Kurtulmak isimli kitabınızda “Kuruluş sorununun bizzat kendisi bir sorundur” hükmüne varıyorsunuz. Bununla neyi kastediyorsunuz?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Bununla kabaca iki şeye itiraz ettiğim söylenebilir: Birincisi, akademik literatürün, ama ondan etkilendiği söylenebilecek popüler Osmanlı algısının da, Osmanlı tarihini sanki genel dünya tarihiyle hiç alakası olmayan, kendi kendisiyle alakalı olarak kalan, kendi hususi bir tarihi olan bir vaka olarak değerlendirmesi. Sanki Osmanlı, Söğüt’te yol yordam bilmez, herhangi bir kültürü olsa da dünya tarihi için ehemmiyet arz etmez birilerinin kurduğu, el yordamıyla gelişmiş ve yıkılışına kadar da öyle kalmış bir kuruluş olarak sunuluyor. Bu sunumda Osmanlı’nın her şeyi pragmatik ve deneysel. Hiçbir geçmişe bağlı değil; bağlı olsa bile bunu da kendi pragmatizmi için olabildiğince keyfi bir şekilde kullanan bir Osmanlı portresi bu; hatta her şey olabilen ama bir kendisi olamamış bir Osmanlı portresi.</p>
<p>Dünya tarihi derken, biri tarihsel, diğeri de analitik iki ayrı meseleye işaret ediyorum. Tarihsel olanı, Osmanlı’nın ortaya çıkışı dönemindeki tarihî bağlamın unutulması veya Osmanlı’nın daha çok, örneğin Bizans’ı tevarüs etmiş bir şekilde sunulması. Oysa şu çok açık: Mekke’de İslamın ortaya çıktığı dönemde dahi, diyelim ki o dönemin Arap Yarımadası, şimdi Britanya dediğimiz adadan veya Avrupa’nın Akdeniz sahilleri hariç, kuzeyini teşkil eden kesimlerinden, bir Roma dünyasıyla ya da Maveraünnehir’le çok daha içli dışlı. Dünya tarihi deyince, yerli ya da yabancı Osmanlı kuruluşu konusunda çalışmış uzmanların aklına bir Bizans geliyor, bir de Ortadoğu’yu yakıp yıkmış Moğollor. Sanki onlardan başka bir ‘dünya’ yokmuş gibi. İddia edildiği gibi eğer her şeyin merkezi olabilmiş Bizans diye bir oluşum varsa, bu kendi başına bir teşekkül müydü? Onun etkilerini ve tepkilerini biçimlendiren, toprak rejiminden diplomatik ilişkilerine kadar kendisini belirleyen bir ‘dünya’ yok muydu? Eğer Bizans Osmanlı’yı etkilemiş tek ‘medenî’ ve siyasî oluşumsa, Bizans’ı da kendi çevresinden, mesela Emevîlerden ya da Abbasîlerden, öncesinde Sasanîlerden ve bu bölgede yaşayan bir dolu halktan soyutlamış olmuyor muyuz? Bırakınız Sasanîleri, Göktürklerle bile ilişkisi olan Bizans var ortada. Sadece Bizans da değil, Abbasîler var, Selçuklular, İlhanlılar var. Koskoca bir ‘dünya’ var ortada.</p>
<p>Dünya tarihi derken analitik bir meseleyi işaret etmemin nedeni ise, neredeyse bütün Osmanlı tarihini belirlemiş kavramların sadece Osmanlı’ya has bir kullanımı olduğu varsayımı. Örneğin Osmanlı hanedanlığı denince sadece Osmanlı’ya has bir hanedan tanımı varmış, hanedan kavramının analitik bir anlamı yokmuş gibi davranılıyor. Sonra Osmanlı hanedanı keyfince her şeyi belirleyen bir yapı olarak sunuluyor. Oysa hâlâ ayakta olan Britanya hanedanlığındaki hanedan kavramını Osmanlı’daki hanedan kavramından analitik olarak ayıramayız. Aksi takdirde, örneğin “Osmanlı hanedanı dini meşrulaştırmak için kullandı” gibi abes varsayımlarla uğraşmak durumunda kalırız. Oysa bir defa hiçbir din, kendisini sadece bir siyasal meşruluk aracı olarak kolaylıkla kullanmaya müsaade etmez. Belki varoluş nedeni, yeni ortaya çıkmakta olan kapitalist bir sınıfı ve onun siyasal teşekkülünü meşrulaştırma gayesi güden Protestanlık hariç. Eğer dini sadece siyasal bir meşruluk aracı olarak görürsek, bu durumda bütün dinleri Protestanlaştırmış oluruz. Dünyanın şimdiki hali, yani modern dünya dediğimiz şey, bunun bir tezahürü. Ama bu durumda da diyelim ki Osmanlı tarihinde kullanıldığına çokça şahit olduğumuz ‘nizam-ı âlem’ gibi bir kavramı da bir yere oturtamayız; ona bütün cihana hâkim olma gayesi güden bir “kızıl elma” ideolojisi gibi fantastik anlamlar yüklemek zorunda kalırız. Oysa belki de “nizam-ı âlem”, bugün kullandığımız anlamıyla “dünya düzeni” gibi bir şeydi. Bu durumda hem Osmanlı tarihini ayakları yere basan bir yerden değerlendirme imkânımız olur, hem de “dünya düzeni” denilen bir düzeni sadece kendi içinden değil, kendi dışıyla da değerlendirme, çözümleme imkânı buluruz. Dolayısıyla “nizam-ı âlem”i nostaljik bir şey olmaktan çıkarıp bugünkü dünyayı anlamamıza, kavramamıza ve eleştirmemize yarayacak analitik bir araç elde etmiş oluruz. “Yeni Osmanlıcılık” gibi artık inşası mümkün olmayan hayaller değil, yani Osmanlı’yı hem tarihî, hem de analitik olarak incelemenin gayesi… Artık her şeyi, tarihyazımını bile içkinleştirmiş bir dünyanın hayalinin, modern liberal bir hayalin, o kadar da kendi içkinliğiyle var olamayacağını göstermek&#8230;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-4079">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Evliya Çelebi’nin Mekkesi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/hac-yolunda/evliya-celebinin-mekkesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Dec 2019 04:10:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hac Yolunda]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ali kuyusu]]></category>
		<category><![CDATA[Medine]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<category><![CDATA[Resul-i Ekrem]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5289</guid>

					<description><![CDATA[Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi artık âhir ömründedir. Takvimler 1671’i gösterirken 60 yaşındadır ve Peygamber Efendimiz’in (sas) aşkından mest olmuş bir halde çoktan Medine’den Mekke’ye revan olmuştur. Medine’den iki saat uzaklıktaki Hz. Ali Kuyusu denilen yerde ihrama girer. Kalabalık bir heyetle yolculuk edilmekte, bu yüzden sık sık göç boruları çalınmaktadır. O devrin şartları içerisinde bu kalabalık kervan, akşam vakti, meşaleler elde, Mekke toprağına adımlarını atar. Yolda bedevilere rastlarlar, dağları aşarlar, kalelerin gölgelerini yalarlar. Ve tabii en fazla hoşlandıkları yerler su havuzları veya kuyular olur. “Ayn-ı Zerka” adlı suyun Resul-i Ekrem’in gittiği yeri yer altından takip ettiği ve nerede isterse orada yeryüzüne&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi artık âhir ömründedir. Takvimler 1671’i gösterirken 60 yaşındadır ve Peygamber Efendimiz’in (sas) aşkından mest olmuş bir halde çoktan Medine’den Mekke’ye revan olmuştur. Medine’den iki saat uzaklıktaki Hz. Ali Kuyusu denilen yerde ihrama girer. Kalabalık bir heyetle yolculuk edilmekte, bu yüzden sık sık göç boruları çalınmaktadır. O devrin şartları içerisinde bu kalabalık kervan, akşam vakti, meşaleler elde, Mekke toprağına adımlarını atar. Yolda bedevilere rastlarlar, dağları aşarlar, kalelerin gölgelerini yalarlar. Ve tabii en fazla hoşlandıkları yerler su havuzları veya kuyular olur. “Ayn-ı Zerka” adlı suyun Resul-i Ekrem’in gittiği yeri yer altından takip ettiği ve nerede isterse orada yeryüzüne çıktığı rivayetini aktarır; aslında İslam dünyasının çeşitli köşelerinde 7 yılda bir suların yeraltından Mekke’ye aktığı inancıyla birleştirdiğimizde tabiat ile kutsallık arasındaki o çok ince çizginin bir adım daha yakınına gelmiş oluruz.</p>
<p><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-2019">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Peygamber’in (SAS) İstihbarat Ahlâkı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/hz-peygamberin-s-a-s-istihbarat-ahlaki/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Aug 2019 07:31:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<category><![CDATA[Sevr Magarası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=4794</guid>

					<description><![CDATA[Tarih boyunca devletler ve örgütler için kritik önem taşıyan istihbarat, İslam’ın doğduğu coğrafyada da özellikle muhtemel bir saldırının engellenmesi ve düşmanı pusuya düşürme gibi amaçlarla kullanılıyordu. Ayrıca askerî ve ticarî seferler sırasında öncüler gönderilerek yolun güvenli olup olmadığı hususunda istihbarat toplandığı gibi istihbarî bilgi elde etmek için çeşitli delilleri değerlendirerek görüş beyan eden, “kâif” denen iz sürücülerden yararlanıldığını da biliyoruz. Kâifler iz sürerek kaybolmuş bir hayvanı bulabiliyorlar, aranan bir insanın yerini tespit edebiliyorlardı. Nitekim Hz. Peygamber (sas) Medine’ye hicret etmek üzere harekete geçtiğinde Mekkeliler iz sürmede yetenekli olan iki kişiyle Sevr Mağarası’na kadar gitmişler ancak onları bulamamışlardı. Hz. Peygamber tebliğ&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Tarih boyunca devletler ve örgütler için kritik önem taşıyan istihbarat, İslam’ın doğduğu coğrafyada da özellikle muhtemel bir saldırının engellenmesi ve düşmanı pusuya düşürme gibi amaçlarla kullanılıyordu. Ayrıca askerî ve ticarî seferler sırasında öncüler gönderilerek yolun güvenli olup olmadığı hususunda istihbarat toplandığı gibi istihbarî bilgi elde etmek için çeşitli delilleri değerlendirerek görüş beyan eden, “kâif” denen iz sürücülerden yararlanıldığını da biliyoruz. Kâifler iz sürerek kaybolmuş bir hayvanı bulabiliyorlar, aranan bir insanın yerini tespit edebiliyorlardı. Nitekim Hz. Peygamber (sas) Medine’ye hicret etmek üzere harekete geçtiğinde Mekkeliler iz sürmede yetenekli olan iki kişiyle Sevr Mağarası’na kadar gitmişler ancak onları bulamamışlardı.</p>
<p>Hz. Peygamber tebliğ görevine başlayınca Mekkeliler arasında İslam’ı kabul edenler oldu. Ancak çoğunluk Müslüman olmadığı gibi Hz. Peygamber’e ve müminlere tepki gösterdi. Allah Elçisi, Müslümanlara karşı şiddete ve cinayete varan baskının etkisini ve zararlarını azaltırken, istihbaratı kullanmayı ihmal etmemiş; sistemli istihbarat faaliyetleri ise Medine’ye hicretten sonra başlamıştır.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
