﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Muhammed İkrâm &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/etiket/muhammed-ikram/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Fri, 01 Jul 2022 08:01:58 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.5</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>Muhammed İkrâm &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İmâm-ı Rabbânî’nin Bâbürlü Hükümdarlarıyla İlişkileri</title>
		<link>https://www.derintarih.com/iz-birakanlar/imam-i-rabbaninin-baburlu-hukumdarlariyla-iliskileri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Deniz Çıkılı]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Jul 2022 08:01:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İz Bırakanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Bâbürlüler]]></category>
		<category><![CDATA[Çiştî]]></category>
		<category><![CDATA[Hint Alt Kıtası]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed İkrâm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8258</guid>

					<description><![CDATA[Hint Alt Kıtası’nda İslâm’ın yayılmasında tasavvuf erbabının etkisi büyüktür. Bu durum İslâm’ın bölgeye tam anlamıyla yerleşmesinden sonra da artarak devam etmiştir. Hindistan’da başlangıçtan beri tasavvufun rengi İslâm’a o kadar işlemiştir ki, Pakistan kültür tarihi araştırmacısı Muhammed İkrâm’ın naklettiğine göre 20. asrın başına kadar hiç kimse herhangi bir tasavvufî yola girmeksizin İslâm’ın feyz ve bereketinden istifade edilebileceğini düşünemezdi. Kaynaklar incelendiğinde devlet erkânının mutasavvıflarla sıkı ilişkiler kurduğu ve bu ilişkilerin Bâbürlüler döneminde de devam ettiği görülmektedir. Bâbürlü sultanları arasında uç bir örnek olarak değerlendirilebilecek bir şahsiyet olan Ekber Şah’ın bile dönemindeki bazı sûfîlerle yakın ilişkisi şaşırtıcı boyutlarda olabilmektedir. Bu hususta, Çiştiyye tarikatının&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hint Alt Kıtası’nda İslâm’ın yayılmasında tasavvuf erbabının etkisi büyüktür. Bu durum İslâm’ın bölgeye tam anlamıyla yerleşmesinden sonra da artarak devam etmiştir. Hindistan’da başlangıçtan beri tasavvufun rengi İslâm’a o kadar işlemiştir ki, Pakistan kültür tarihi araştırmacısı Muhammed İkrâm’ın naklettiğine göre 20. asrın başına kadar hiç kimse herhangi bir tasavvufî yola girmeksizin İslâm’ın feyz ve bereketinden istifade edilebileceğini düşünemezdi. Kaynaklar incelendiğinde devlet erkânının mutasavvıflarla sıkı ilişkiler kurduğu ve bu ilişkilerin Bâbürlüler döneminde de devam ettiği görülmektedir. Bâbürlü sultanları arasında uç bir örnek olarak değerlendirilebilecek bir şahsiyet olan Ekber Şah’ın bile dönemindeki bazı sûfîlerle yakın ilişkisi şaşırtıcı boyutlarda olabilmektedir. Bu hususta, Çiştiyye tarikatının önemli isimlerinden olan Abdurrahman Çiştî şöyle demiştir: “Büyük Hâce’ye (Hâce Muînüddîn-i Çiştî) alışılmadık bir biçimde bağlı olan Ekber, kutsal Ecmir şehrini altı-yedi kez yaya olarak gidip ziyaret etti; görkemli bir cami, altı-yedi malikâne ve Ecmir’in etrafına sakinlerinin korunması ve rahatı için bir sur inşa etti. Hâce’nin soyundan gelenlere ve türbegâhının müstahdemlerine nakit ve toprak bağışlarında bulundu. Bazı köylerin giderlerini langarın (aşevi) masrafları için tahsis ederek orada yaşayan dervişlerin ve ziyaretçilerin ihtiyaçlarını gidermesi için bir memur (mütevelli) tayin etti. Bu bağışlar bugüne kadar devam etti. Şu bir gerçek ki, bu hükümdar elli yıllık saltanatı boyunca Hâce’ye tam anlamıyla bağlı kaldı.”</p>
<p>Hint Alt Kıtası’nın manevî mimarlarından olan ve ülkemizde daha çok İmâm-ı Rabbânî olarak tanınan Ahmed-i Sirhindî’nin Bâbürlü sultanlarından Ekber Şah ve Cihangir ile ilişkilerini merkeze alarak bağımsızlık mücadelesine katkılarını yakından inceleyelim.</p>
<p>Hint Alt Kıtası’ndaki ilk ihyâ hareketinin mimarı olan Ahmed-i Sirhindî’nin daha çok fikrî planda gerçekleşen mücadelesinin mahiyetini anlamak için öncelikle dönemin dinî, siyasî, sosyal ve kültürel yapısı hakkında bilgi sahibi olmak gerekir.</p>
<p>Kaynaklarda zikredildiğine göre Sirhindî’nin sert bir biçimde muhalefet ettiği Ekber Şah’ın idaresi sırasında genel bir ahlakî çöküş baş göstermiştir. Bu dönemde yöneticilerin zulmü ve gayrimeşru yollardan servet elde etme olayları artmış; içki, fuhuş ve israf iyice yaygınlaşmış; öteki dünyanın varlığını kabul etmeyenler çoğalmış; İslâmî değerlerle alay edilmiş; Kur’an’ın Hz. Muhammed (sas) tarafından telif edildiği düşüncesi yayılmış; ayetle sabit olan İsrâ olayı hurafe olarak telakki edilmiş; çocuklara Ahmed ve Muhammed isimlerinin konulması kerih görülmüştür. İlk başlarda geleneksel inanç sistemini benimseyen, Muînüddin Hasan el-Çiştî’nin Ecmir’deki kabrini neredeyse her sene ziyaret eden, ilk iki oğlunun duasına büyük önem verdiği Şeyh Selim Çiştî’nin evinde dünyaya gelmesi için çabalayan Ekber Şah’ın değişimine dair dönemin tarihçilerinden Abdulkadir Bedâyûnî’nin tespitleri dikkat çekicidir:</p>
<p>“Zamane adamları ve sapkınlar, çirkin görüşler ve aslı olmayan şüphelerin saikiyle yattıkları pusudan çıkma imkânı buldular; doğrunun değerini iyi bilen ve onu arayan, ne var ki basit düşünen ve cahil biri olan, putperest ve avamdan kimselerle arkadaşlık eden Sultan’ı şaşırtarak bâtılı hak suretinde, kötüyü iyi kıyafetinde gösterdiler. Bütün şüpheler onun zihninde birikti ve sorunlar kontrolden çıktı. Şeriatın ve dinin güçlü hüccetleri çöktü; nitekim beş ya da altı sene içerisinde kendinde neredeyse hiçbir İslâm nişanı kalmadı.”</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-temmuz-2022">Derin Tarih Temmuz Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hindîler Tekkesi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/iz-birakanlar/hindiler-tekkesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Deniz Çıkılı]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 Oct 2021 07:01:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İz Bırakanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Bâbürlü]]></category>
		<category><![CDATA[Bâbürname]]></category>
		<category><![CDATA[Hamidullah]]></category>
		<category><![CDATA[Hülâgû]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed İkrâm]]></category>
		<category><![CDATA[sufi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7444</guid>

					<description><![CDATA[Hint alt kıtasının geçen asırda yetiştirdiği velûd âlimlerden biri olan Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi adlı eserindeki bazı yaklaşımlarında da görüleceği üzere yetişme tarzı bakımından akılcı birisidir. Hukukî çalışma ve incelemelerin kendisine inandırıcı bir şekilde tarif ve ispat edilmeyen her şeyi reddettirdiğini söyledikten sonra Hamidullah, oldukça dikkat çekici bir tespitte bulunur ve der ki: “Batı toplumunda, Paris gibi bir muhitte yaşamaya başladığım zamandan beri hayretle görmekteyim ki, Hıristiyanların İslâmiyet’i kabulü, onları İslâm’ı kabule sevk eden, fıkıh ve kelâm âlimlerinin görüşleri değil, İbn-i Arabî ve Mevlânâ gibi sufilerdir. Bu konuda benim de şahsî müşahedelerim olmuştur. İslâmî bir konuda benden bir izah istendiği&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hint alt kıtasının geçen asırda yetiştirdiği velûd âlimlerden biri olan Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi adlı eserindeki bazı yaklaşımlarında da görüleceği üzere yetişme tarzı bakımından akılcı birisidir. Hukukî çalışma ve incelemelerin kendisine inandırıcı bir şekilde tarif ve ispat edilmeyen her şeyi reddettirdiğini söyledikten sonra Hamidullah, oldukça dikkat çekici bir tespitte bulunur ve der ki: “Batı toplumunda, Paris gibi bir muhitte yaşamaya başladığım zamandan beri hayretle görmekteyim ki, Hıristiyanların İslâmiyet’i kabulü, onları İslâm’ı kabule sevk eden, fıkıh ve kelâm âlimlerinin görüşleri değil, İbn-i Arabî ve Mevlânâ gibi sufilerdir. Bu konuda benim de şahsî müşahedelerim olmuştur. İslâmî bir konuda benden bir izah istendiği zaman, benim verdiğim aklî delillerle dayanan cevap, soranı tatmin etmiyordu. Fakat tasavvufî izah meyvesini vermekte gecikmiyordu. Bu konuda tesir gücümü gittikçe kaybettim. Şimdi inanıyorum ki, Hülâgû’nün yakıp yıkan istilalarından sonra Gazan Han zamanında olduğu gibi, bugün de en azından Avrupa ve Afrika’da İslâm’a hizmet edecek olan, ne kılıç, ne de akıldır; fakat kalp, yani tasavvuftur<em>.”</em></p>
<p>İslâm’ın daha geniş kitlelere ve nesillere ulaştırılmasında mutasavvıfların başrolde olduğu gerçeği Hint alt kıtası dediğimiz devasa coğrafya için de geçerlidir. Alt kıtadaki tasavvuf mektepleri tarafından yürütülen tebliğ faaliyetleri belli bir plan ve hedef çerçevesinde olması, Hindistan’daki tasavvuf ekolleri arasında dünyevî manada çekişme ve mücadelenin vuku bulmaması Hintli sûfileri bu hususta başarılı kılan nedenler arasındadır. Pakistan kültür tarihi araştırmacısı Muhammed İkrâm, Hint alt kıtasının İslâmlaşma sürecinde tasavvufun rolünü şu sözlerle özetler: “Hindistan’da başlangıçtan beri İslâm’a tasavvufun rengi o kadar işlemiştir ki, 20. asrın başına kadar hiçbir kimse herhangi bir tasavvufî yola girmeksizin İslâm’ın feyz ve bereketinden istifade edilebileceğini düşünememiştir.” Tasavvuf, alt kıtaya öylesine sirayet etmiştir ki etkilerini ve izlerini hemen her yerde görmek mümkün. Bâbürlü İmparatorluğu’nun kurucusu Bâbür Şah’ın <em>Bâbürname</em> adlı eserini açıp okuduğunuzda babası Ömer Mirzâ’yı anlatırken onun tasavvufî hayatına ilişkin şu bilgileri verdiğini görürsünüz: “Hanefî mezhebinden olup temiz itikâdlı bir adamdı. Beş vakit namazını bırakmazdı. Kazaya kalanları da hayatta iken kılmıştır. Çok defa yüksek sesle Kur’an okurdu. Hoca Ubeydullah Hazretleri’nin müridi idi ve sohbetleriyle çok müşerref olmuştu. Hoca Hazretleri de ona ‘Oğlum’ diye hitap ederdi.”</p>
<p>Tasavvufî faaliyetlerin icra edildiği mekânlar olan tekkeler (ki farklı coğrafyalarda zâviye, hankah, tevhidhâne olarak da adlandırılır) tasavvufî hayatın yoğun bir şekilde yaşandığı Hindistan’da da büyük önem atfedilen yerlerdir. Biz de bu yazımızda Hint alt kıtası ile Anadolu coğrafyası arasındaki bağlantıyı sağlayan İstanbul’daki meşhur Hindîler Tekkesi üzerinde durarak genel bir perspektif çizmeye çalışacağız.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ekim-2021">Derin Tarih Ekim Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
