﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Osmanlı Devleti &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/etiket/osmanli-devleti/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Wed, 08 Mar 2023 14:32:49 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.5</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>Osmanlı Devleti &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>150. Yıldönümünde Tuğrakeş İsmail Hakkı Altunbezer</title>
		<link>https://www.derintarih.com/usta-kalemler/150-yildonumunde-tugrakes-ismail-hakki-altunbezer/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Uğur Derman]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Mar 2023 12:59:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Usta Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Hakkı Altunbezer]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[tuğrakeş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=9204</guid>

					<description><![CDATA[Geçirdiğimiz Şubat ayının dokuzuncu günü Osmanlı devletinin son tuğrakeşi olan İsmail Hakkı Altunbezer’in 150. doğum yıl dönümüydü. Bunu vesile sayarak okuyucularımıza hem tuğradan ve tuğrakeşlikten, hem de sonuncu tuğrakeş olan İsmail Hakkı Altunbezer’den bahs etmek istiyoruz. &#160; Devamı Derin Tarih Mart Sayısında…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geçirdiğimiz Şubat ayının dokuzuncu günü Osmanlı devletinin son tuğrakeşi olan İsmail Hakkı Altunbezer’in 150. doğum yıl dönümüydü. Bunu vesile sayarak okuyucularımıza hem tuğradan ve tuğrakeşlikten, hem de sonuncu tuğrakeş olan İsmail Hakkı Altunbezer’den bahs etmek istiyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mart-2023">Derin Tarih Mart Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gayrimüslimlerin Müslümanlar Arasında Sınırları</title>
		<link>https://www.derintarih.com/defter/gayrimuslimlerin-muslumanlar-arasinda-sinirlari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Kara]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 02 Nov 2022 08:40:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Defter]]></category>
		<category><![CDATA[18. yüzyıl]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8745</guid>

					<description><![CDATA[Avrupa devletleri 18. yüzyıldan itibaren Osmanlı Devleti’ni zora sokmak, sömürgeciliği kolaylaştırmak, Hıristiyan misyonerlere destek çıkmak amacıyla gayrimüslimlerle ilgilenmeye başlayıncaya kadar büyük İslâm coğrafyaları ciddi sayıda gayrimüslim bir nüfus barındırmış ve Müslümanlar onlarla birlikte yaşamıştır. Gerek hukuk gerekse birlikte yaşamak bakımından bu vâkıa İslâm’a ve Müslümanlara mahsus bir istisnailiktir. Tanzimat’la birlikte gelen müsavat (eşitlik) politikaları ve yeni hukuk arayışları ise, bu hukukî-kültürel yapıları köklü bir şekilde değiştirmiş ve tektipleşmeye zorlamıştır.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Avrupa devletleri 18. yüzyıldan itibaren Osmanlı Devleti’ni zora sokmak, sömürgeciliği kolaylaştırmak, Hıristiyan misyonerlere destek çıkmak amacıyla gayrimüslimlerle ilgilenmeye başlayıncaya kadar büyük İslâm coğrafyaları ciddi sayıda gayrimüslim bir nüfus barındırmış ve Müslümanlar onlarla birlikte yaşamıştır. Gerek hukuk gerekse birlikte yaşamak bakımından bu vâkıa İslâm’a ve Müslümanlara mahsus bir istisnailiktir. Tanzimat’la birlikte gelen müsavat (eşitlik) politikaları ve yeni hukuk arayışları ise, bu hukukî-kültürel yapıları köklü bir şekilde değiştirmiş ve tektipleşmeye zorlamıştır.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dünyanin İlk Seri Atişli Sahra Topu</title>
		<link>https://www.derintarih.com/osmanli-tarihi/dunyanin-ilk-seri-atisli-sahra-topu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif Emre Gündüz]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Sep 2022 10:50:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[19. yüzyıl]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed Süreyya]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8503</guid>

					<description><![CDATA[&#160; Silah üretemiyordu denilen Osmanlı Devleti’nde, dünyanın ilk seri atışlı sahra topunun ve dakikada 30 atış yapan tüfeğin icat edilip üretiminin yapıldığını biliyor muydunuz? 19. yüzyılın ikinci yarısında Tophâne-i Âmire ile birlikte önemli bir silah üretim merkezi olan Zeytinburnu silah fabrikası, savaşlarda orduya ciddi ölçüde mühimmat tedarik ediyordu. Ahmed Süreyya Bey’in icadı olan sahra topunun ve Halil Bey’in icadı olan tüfeğin yine bu fabrikada üretilmesi, Osmanlı Devleti’nin silah teknolojisinde kat ettiği mesafeyi gözler önüne seriyor&#8230; &#160; Devamı Derin Tarih Eylül Sayısında… &#160;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Silah üretemiyordu denilen Osmanlı Devleti’nde, dünyanın ilk seri atışlı sahra topunun ve dakikada 30 atış yapan tüfeğin icat edilip üretiminin yapıldığını biliyor muydunuz? 19. yüzyılın ikinci yarısında Tophâne-i Âmire ile birlikte önemli bir silah üretim merkezi olan Zeytinburnu silah fabrikası, savaşlarda orduya ciddi ölçüde mühimmat tedarik ediyordu. Ahmed Süreyya Bey’in icadı olan sahra topunun ve Halil Bey’in icadı olan tüfeğin yine bu fabrikada üretilmesi, Osmanlı Devleti’nin silah teknolojisinde kat ettiği mesafeyi gözler önüne seriyor&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2022">Derin Tarih Eylül Sayısında…</a></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vergi Tahsilindeki Yolsuzluk Millet Sistemini Yaraladı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/osmanli-milleti/vergi-tahsilindeki-yolsuzluk-millet-sistemini-yaraladi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Büşra Gür]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Sep 2022 10:10:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Milleti]]></category>
		<category><![CDATA[hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[sultan 3. selim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8490</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı Devleti gayrimüslim unsurları idare etme noktasında zimmî hukukun kendisine verdiği yetkileri, “Dinde zorlama yoktur” düsturundan ilhamla, hürmet ve hoşgörünün yanında pragmatist bir usul ile ifa etmeye çalışmıştır. Ancak devletin son dönemlerinde zimmî hukukunun tatbikinde kimi aksaklıklar görülmektedir. Sultan III. Selim döneminde resm-i arûse vergisinin tahsilindeki yolsuzluklar bu yozlaşmanın alametlerindendir&#8230; &#160; Devamı Derin Tarih Eylül Sayısında…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı Devleti gayrimüslim unsurları idare etme noktasında zimmî hukukun kendisine verdiği yetkileri, “Dinde zorlama yoktur” düsturundan ilhamla, hürmet ve hoşgörünün yanında pragmatist bir usul ile ifa etmeye çalışmıştır. Ancak devletin son dönemlerinde zimmî hukukunun tatbikinde kimi aksaklıklar görülmektedir. Sultan III. Selim döneminde resm-i arûse vergisinin tahsilindeki yolsuzluklar bu yozlaşmanın alametlerindendir&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2022">Derin Tarih Eylül Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ecnebi Gözüyle Osmanlı’da Liyakat</title>
		<link>https://www.derintarih.com/osmanli-tarihi/ecnebi-gozuyle-osmanlida-liyakat/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beytullah İmzaoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Aug 2022 07:21:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Habsburg]]></category>
		<category><![CDATA[İ'layı Kelimetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Kanuni Sultan Süleyman]]></category>
		<category><![CDATA[Nizam-ı Âlem]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8353</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı Devleti’nin altı asrı mütecaviz ayakta kalabilmesinin temel sebeplerinden biri de hiç şüphesiz vazifelerin ana hatlarıyla liyakat ve ehliyete göre dağıtılmasıdır. Gerçekten de Nizam-ı Âlem ve İ’la-yı Kelimetullah ana başlığında ve sulh, sükûn, adalet, hakkaniyet, liyakat, kifayet, merhamet, hürmet ve muhabbet gibi alt başlıklarda toplayabileceğimiz Osmanlı devlet felsefesinin bu mücerret mefhumları, Devlet-i Aliyye’nin çok farklı coğrafyalarda, çok farklı inanç ve kültürlere mensup insanları ahenkle idare edebilmesinin temel dinamiğidir. Bu yazımızda liyakat başlığına dair dört asır arayla iki farklı Avrupalı ismin bizzat müşahedelerine istinaden aynı minvalde yaptıkları değerlendirmelere yer vereceğiz. Vakıa bir kültür-medeniyete iç bakış kadar dış bakışın da ne kadar&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı Devleti’nin altı asrı mütecaviz ayakta kalabilmesinin temel sebeplerinden biri de hiç şüphesiz vazifelerin ana hatlarıyla liyakat ve ehliyete göre dağıtılmasıdır. Gerçekten de Nizam-ı Âlem ve İ’la-yı Kelimetullah ana başlığında ve sulh, sükûn, adalet, hakkaniyet, liyakat, kifayet, merhamet, hürmet ve muhabbet gibi alt başlıklarda toplayabileceğimiz Osmanlı devlet felsefesinin bu mücerret mefhumları, Devlet-i Aliyye’nin çok farklı coğrafyalarda, çok farklı inanç ve kültürlere mensup insanları ahenkle idare edebilmesinin temel dinamiğidir. Bu yazımızda liyakat başlığına dair dört asır arayla iki farklı Avrupalı ismin bizzat müşahedelerine istinaden aynı minvalde yaptıkları değerlendirmelere yer vereceğiz. Vakıa bir kültür-medeniyete iç bakış kadar dış bakışın da ne kadar ehemmiyeti haiz olduğu ehlince malumdur ve bu husus dikkatle tahkik edilirse bir o kadar da meseleleri izah edicidir.</p>
<p>Bu meyanda ilk şahidimiz, Osmanlılardan sonra devrin en büyük gücü diyebileceğimiz Habsburg İmparatorluğu’nun elçisi olarak Kanûnî Sultan Süleyman (1520-66) devrinde 1554 senesine ülkemize gönderilen Busbecq’in anlattıkları olacak. O, gerçekten de Amasya’da huzur-ı hümayuna çıkmadan evvel karşılaştıkları karşısında mest olmuş ve Doğu-Batı mukayesesi de yaparak kendisini şu sözleri söylemekten alıkoyamamıştır:</p>
<p>“Bu muazzam kalabalığın içinde tek kişi yoktu ki, rütbesini şahsi meziyetlerine ve kahramanlıklarına borçlu olmasın. Çünkü burada herkes icra ettiği vazifeye, memuriyete göre rütbe alır. Bu yüzden burada asla koltuk kavgası olmaz. Sultan bu atamalarda ne kişinin zenginliğini ne de geldiği ailenin soylu olup olmadığını dikkate alır; ne falan kimsenin tavsiyesi ilgilendirir onu ne de elâlemin fikri. Sırf meziyetlere bakar; ahlaka, doğal yeteneğe ve tabiata. Herkes kendi liyâkati ölçüsünde mükâfatını alır, dolayısıyla memuriyetler de hakkıyla yerine getirecek kimselerce doldurulur. Burada herkes kendi soyunun, kendi ikbalinin mimarıdır ve bu ikbali istediği gibi inşa etmek kişinin kendi elindedir. Sultanın emrindeki yüksek rütbeli memurların çoğu çobanların, sığırtmaçların oğullarıdır. Bundan utanmak şöyle dursun, bunu bir iftihar vesilesi sayarlar. Kısaca, bu milletin gözünde rütbeler, makamlar, memuriyetler liyâkatlerin ve meziyetlerin mükâfatıdır; ahlaksızlık, tembellik, âcizlikse beş para etmez, itibar görmez, horlanır. İşte bu yüzden bu millet her teşebbüsünde başarılı oluyor, hâkimiyet kuruyor.”</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ağustos-2022">Derin Tarih Ağustos Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Propaganda Filmlerinin Zirvesi: Lawrence Of Arabia</title>
		<link>https://www.derintarih.com/sinema-tarihi/propaganda-filmlerinin-zirvesi-lawrence-of-arabia/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Önder]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Aug 2022 06:36:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sinema Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Arap]]></category>
		<category><![CDATA[Lawrence of Arabia]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Propaganda]]></category>
		<category><![CDATA[Sykes-Picot Antlaşması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8334</guid>

					<description><![CDATA[Arap karşıtlığı veya düşmanlığının en yaygın olduğu ülkelere bakıldığında listenin ilk sıralarında İran, Fransa, Amerika, İsrail ve Türkiye var. Özellikle son yıllarda tesirini gittikçe hissettiğimiz bu düşmanlığın kökleri tarihçiler tarafından I. Dünya Savaşı dönemine dayandırılmaktadır. Günümüzde, Osmanlı Devleti’nin yıkılışının ardından, 20. yüzyıl tarih yazımının ve içinde bulunduğumuz coğrafyanın sınırlarının çizilmesinin gayr-i tabii yöntemlerle gerçekleştirildiği bütün taraflarca açık bir şekilde ifade edilmektedir. Rus Çarı I. Nikolay’ın “hasta adam” olarak tanımladığı Osmanlı Devleti’ne ait toprakların paylaşılması veya bölünmesi sorunu, 1916’da İngiltere’yi temsilen Mark Sykes ve Fransa’yı temsilen François Georges-Picot tarafından gizli olarak imzalanan Sykes-Picot Antlaşması ile kısmi olarak giderilmiştir. Bu antlaşmanın sonuçlarından&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Arap karşıtlığı veya düşmanlığının en yaygın olduğu ülkelere bakıldığında listenin ilk sıralarında İran, Fransa, Amerika, İsrail ve Türkiye var. Özellikle son yıllarda tesirini gittikçe hissettiğimiz bu düşmanlığın kökleri tarihçiler tarafından I. Dünya Savaşı dönemine dayandırılmaktadır.</p>
<p>Günümüzde, Osmanlı Devleti’nin yıkılışının ardından, 20. yüzyıl tarih yazımının ve içinde bulunduğumuz coğrafyanın sınırlarının çizilmesinin gayr-i tabii yöntemlerle gerçekleştirildiği bütün taraflarca açık bir şekilde ifade edilmektedir. Rus Çarı I. Nikolay’ın “hasta adam” olarak tanımladığı Osmanlı Devleti’ne ait toprakların paylaşılması veya bölünmesi sorunu, 1916’da İngiltere’yi temsilen Mark Sykes ve Fransa’yı temsilen François Georges-Picot tarafından gizli olarak imzalanan Sykes-Picot Antlaşması ile kısmi olarak giderilmiştir. Bu antlaşmanın sonuçlarından biri de bazı Arap kabilelerinin Batı’nın, özellikle de İngilizlerin kışkırtmaları sonucu Osmanlı Devleti’ne karşı düzenledikleri ayaklanmalar olmuştur. Bu ayaklanmalarla Ortadoğu’nun Osmanlı’dan ayrışması hızlandırılmış ve bunun için düşmanlık tohumları ekilmeye çalışılmıştır.</p>
<p>İşte bu dönemde Arap coğrafyasında Arapların içine karışarak, tıpkı bir Arap gibi konuşup yaşayan Thomas Edward Lawrence (Arabistanlı Lawrence), İngilizler adına Osmanlı Devleti aleyhine istihbarat faaliyetleri yürütmüştür. Kendisine verilen ilk görev, Kûtü’l-amâre’de ordu kumandanı Halil Paşa’yı İngiliz kuvvetlerine karşı başlattığı kuşatmadan vazgeçirmektir. Halil Paşa’nın Lawrence’ın bütün tekliflerini reddetmesi üzerine başarısızlığa uğrayan İngilizler, bu defa başta Mekke Emiri Şerif Hüseyin ve oğullarından Prens Faysal olmak üzere diğer Arap kabilelerinin liderlerini de Osmanlı’ya karşı kışkırtmak için Lawrence’ı kullanmaya devam etmişlerdir.</p>
<p>Birinci Paylaşım Savaşı’nın en ilgi çeken karakteri olan Lawrence’ın, üstün meziyetli bir casus profiliyle sunulan hayatı günümüze dek merak konusu olmaya devam etmiştir. Bu merak doğrultusunda hazırlanan belgeseller, yazılan kitaplar ve çekilen filmler de büyük alaka görmüştür. Özellikle 1962 yapımı Lawrence of Arabia filmi dört saate yakın süresine rağmen büyük beğeniyle seyredilmiş; 1963 yılında Akademi (Oscar) Ödülleri’nde aralarında en iyi yönetmen, en iyi uyarlama senaryo, en iyi sinematografi dahil toplam 10 kategoride aday olmuş ve bu ödüllerin yedisini kazanmıştır.</p>
<p>Film bir casusun sosyo-kültürel, askerî ve diplomatik mücadelesinin onu nasıl efsaneleştirdiğini anlatırken, bu durumun ya da onların bakış açısıyla kahramanlaşmanın Lawrence üzerindeki psikolojik etkilerini de irdeler. Filmin süresine kıyasla diyalogların seyrek olması seyirciyi hikâyeden koparmaz. Aksine, ustalıklı görüntü yönetimi ve oyunculuklar sayesinde seyircinin çöl atmosferinin içerisine dahil edilmesi ve son ana kadar Lawrence’ın karakter gelişiminin merakla beklenmesi filmin öne çıkan başarılı unsurlarındandır.</p>
<p>Ancak “barbar Araplar” ya da “ahlâksız Türkler” gibi genellemeler, filmin nesnel bakış açısına zarar vererek belirli bir amaç doğrultusunda çekildiğini ortaya koymaktadır. Ülkemizde 1991 senesine kadar gösterimi yasak olan film, özel kanalların yayın hayatına dahil olmasıyla, yıllar sonra ilk defa seyredilebilmiştir. İki milletin de birbirinden adeta nefret etmesine neden olacak pek çok sahne barındıran ve “barış getiren İngiliz” idealini besleyen Arabistanlı Lawrence, propaganda filmlerinin en başarılı örneklerindendir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ağustos-2022">Derin Tarih Ağustos Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ŞERİFE EROĞLU MEMİŞ: “HAC EL YAZMALARININ ÇOĞU HAYIR DUA ALMAK İÇİN TELİF EDİLMİŞTİR”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/1-kitap-1-yazar/serife-eroglu-memis-hac-el-yazmalarinin-cogu-hayir-dua-almak-icin-telif-edilmistir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Munise Şimşek]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Jul 2022 08:15:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[1 Kitap 1 Yazar]]></category>
		<category><![CDATA[Bilâdü'ş-Şam]]></category>
		<category><![CDATA[Haseki Sultan İmareti]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs]]></category>
		<category><![CDATA[Medine]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8265</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: MUNİSE ŞİMŞEK Bu yıl Kurban Bayramı 9 Temmuz’a denk geliyor. Hepimiz için önemli olsa da en büyük bayram sevincini hacılar yaşayacak. Yaklaşık 10 günlük bir ibadet sürecini tamamlayarak hacı olacaklar. Biz de bu vesileyle kitabınız üzerine sizinle sohbet edelim istedik. Hac kültürü ve bu sahada kaleme alınmış eserler üzerine çalışmaya ne zaman başladınız? Öncelikle böylesine anlamlı bir vesile ile kitap çalışmama derginizde yer ayırdığınız için teşekkür ederim. Esasında Kudüs şehri ve vakıflarına dair yürütmüş olduğum çalışmalar beni bu konuya yöneltti. Kudüs şehrinin Osmanlı idealine entegrasyonunda hac organizasyonunun rolü, ilk dikkatimi çeken konular arasındaydı. Zira I. Selim döneminde Suriye, Mısır&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: MUNİSE ŞİMŞEK</strong></p>
<p><strong>Bu yıl Kurban Bayramı 9 Temmuz’a denk geliyor. Hepimiz için önemli olsa da en büyük bayram sevincini hacılar yaşayacak. Yaklaşık 10 günlük bir ibadet sürecini tamamlayarak hacı olacaklar. Biz de bu vesileyle kitabınız üzerine sizinle sohbet edelim istedik. Hac kültürü ve bu sahada kaleme alınmış eserler üzerine çalışmaya ne zaman başladınız?</strong></p>
<p>Öncelikle böylesine anlamlı bir vesile ile kitap çalışmama derginizde yer ayırdığınız için teşekkür ederim.</p>
<p>Esasında Kudüs şehri ve vakıflarına dair yürütmüş olduğum çalışmalar beni bu konuya yöneltti. Kudüs şehrinin Osmanlı idealine entegrasyonunda hac organizasyonunun rolü, ilk dikkatimi çeken konular arasındaydı. Zira I. Selim döneminde Suriye, Mısır ve Hicaz’ın ele geçirilmesi ile haccın idaresi ve organizasyonu da Osmanlı Devleti’ne geçmişti. 16. yüzyıl ortaları Osmanlı yönetim merkezinin bir bütün olarak Bilâdü’ş-Şam’ın güneyine yönelik tutumlarında bir dönüm noktası olmuş ve hac organizasyonu, yeni fethedilen bu coğrafyanın imparatorluk muhayyilesine entegre etmenin en önemli ayağını oluşturmuştu. Fetihten sonraki yarım yüzyılda, bu amaçla hacıların bu bölgede seyahatini kolaylaştırmak için çeşitli tedbirler alınmıştı. Hacıların doyurulması, ihtiyaçlarının karşılanması için Mekke, Medine ve el-Halil’deki mevcut imaretlere, Haseki Sultan İmareti de ilave edilerek Müslümanların dört kutsal kentinde fakir ve ihtiyaç sahiplerinin doyurulması da sağlanmıştır.</p>
<p>Âdeta bir “hac imâreti” fonksiyonunu yerine getiren bu yapılarda yürütülen faaliyetleri yukarıda bahsi geçen idealin önemli bileşenleri olarak görmek mümkündür. Zira Kudüs ve el-Halil’de bulunan imaretler oldukça büyüktü ve kutsal şehirlere gelen hacıların devamlılığının sağlanması ve ihtiyaçlarının karşılanması konusunda önemli rolleri icra etmekteydi. Yerine getirdikleri bu işlev sayesinde Osmanlı döneminde Haseki Sultan İmareti Kudüs şehri için ekonomik olarak bir canlılığa vesile olurken, el-Halil’de Halil İbrahim Sofrası olarak bilinen Simâtü’l-Halîl de benzer bir işlev görmüştür.</p>
<p>Aynı zamanda yüzyıllar boyunca Kudüs ve el-Halil’de sürdürülen bu faaliyetler, Osmanlı Sultanı’nın “Hâdimü’l-Harameyni’ş-Şerifeyn” olarak isimlendirilen hamiliğinin korunmasına maddî ve manevî açıdan oldukça önemli katkılar sağlamıştır. Bunların yanı sıra, Osmanlı döneminde hac organizasyonu çerçevesinde İstanbul’dan Şam’a, oradan Medine ve Mekke’ye, Kudüs’e ve el-Halil’e geçilen yollar boyunca inşa edilen kervansaraylar, hanlar ve hamamlar; şehirler, kasabalar ve menzilhâneler bu bakış açısının ulaştığı noktayı göstermesi bakımından önemlidir. Bu organizasyonun boyutu ve bu süreçteki vakıfların etkinliği beni hac konusunda çalışmaya yönelten ilk hususlardı.</p>
<p>Hac bahsine yönelmemdeki ikinci önemli mesele ise; Osmanlı sultanının hayırseverliğinin ve meşruiyetinin göstergeleri addedebileceğimiz bu iki imaretin yanı sıra, Kudüs’te bulunan zâviye, hangâh, ribât gibi vakıflar yoluyla vücuda getirilen tasavvufî yapıların, aynı zamanda “hac imâretleri” olarak faaliyette bulunmaları olmuştur. Örneğin, Kudüs şehri erken Osmanlı döneminde hacıların yoğun bir akınına şahit olmuştur: Hindîler, Afganlar, Orta Asyalılar, Endenozyalılar, Faslılar, Kürtler ve Türkler hac yolculuklarını Kudüs’e bağlayarak burada tefekkür ve ibadetle meşgul olmuşlardır. Hacılar her milletin ismiyle anılan zâviye ve ribâtlarda konaklamakta, yeme içme ihtiyaçları da buralarda karşılanmaktaydı. Kudüs’ün misafirperver bir hac merkezi olmasına önemli katkılar sağlayan bu kurumlar aracılığıyla Kuzey Afrika, Orta Asya, Hindistan ve Osmanlı İmparatorluğu arasında ve Arap vilayetleri özelinde gerçekleşen kültürel, dinî ve siyasî alışverişten de söz etmek mümkündür.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-temmuz-2022">Derin Tarih Temmuz Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı’da Sefer Organizasyonu</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/osmanlida-sefer-organizasyonu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serhat Kuzucu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 May 2022 04:37:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[harp]]></category>
		<category><![CDATA[ordu]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Rumeli]]></category>
		<category><![CDATA[savaş]]></category>
		<category><![CDATA[sefer]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8072</guid>

					<description><![CDATA[16. yüzyılda askerî yapısını tam anlamıyla oturtan Osmanlı Devleti, zamanla devrinin en ihtişamlı ve modern ordusunu tesis etti. Osmanlıların zaferleri esas alan savaş kaidelerini ve askerî faziletleri olanca inceliğiyle ortaya koymak suretiyle harp lojistiğini ve savaş silahlarının en mükemmelini kullanmayı prensip edindiklerini söyleyebiliriz. Böylece bir çarkın dişlileri misali muntazam işleyen bir ordu teşkilatı oluşturmayı başarmışlardı. Savaş kararının alınmasını müteakip seferberlik başlar, sefere çağrı fermanları doğrultusunda mümkün olan en kısa sürede köy, kasaba ve kazalardaki askerî birliklerin hazırlıklarını yapıp hareket etmeleri ve bağlı oldukları eyalet ya da sancak merkezlerindeki ilk toplanma yerlerinde eyalet kuvvetlerine katılmaları istenirdi. Sefer için en elverişli dönem&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>16. yüzyılda askerî yapısını tam anlamıyla oturtan Osmanlı Devleti, zamanla devrinin en ihtişamlı ve modern ordusunu tesis etti. Osmanlıların zaferleri esas alan savaş kaidelerini ve askerî faziletleri olanca inceliğiyle ortaya koymak suretiyle harp lojistiğini ve savaş silahlarının en mükemmelini kullanmayı prensip edindiklerini söyleyebiliriz. Böylece bir çarkın dişlileri misali muntazam işleyen bir ordu teşkilatı oluşturmayı başarmışlardı.</p>
<p>Savaş kararının alınmasını müteakip seferberlik başlar, sefere çağrı fermanları doğrultusunda mümkün olan en kısa sürede köy, kasaba ve kazalardaki askerî birliklerin hazırlıklarını yapıp hareket etmeleri ve bağlı oldukları eyalet ya da sancak merkezlerindeki ilk toplanma yerlerinde eyalet kuvvetlerine katılmaları istenirdi. Sefer için en elverişli dönem ilkbahar ve yaz aylarıydı. Ülkenin farklı uzaklıktaki bölgelerinden yola çıkan taşra kuvvetlerinin ana toplanma merkezine ulaşması birkaç ayı bulduğu için seferle ilgi emirler genellikle sonbahar ve kış aylarında gönderilir; başta İstanbul’da bulunan Kapıkulu askeri olmak üzere Rumeli ve Anadolu’daki eyalet kuvvetlerinin Mart sonundan Mayıs başına kadar İstanbul veya Edirne’deki ana toplanma merkezine ulaşmaları istenirdi. Asya veya Avrupa taraflarına yapılacak seferlerde ordunun üç toplanma ve hareket merkezi vardı. Eğer sefer Asya tarafına olacaksa Üsküdar, Avrupa yönünde olacaksa Davutpaşa ya da Edirne sahrasında ordu toplanır, ordugâhlar ilk buralara kurulurdu.</p>
<p>Ordunun toplanma sürecinde, merkeze uzak bölgelerden gelen eyalet askerlerinin zamanında merkeze ulaşamaması ve asker firarları gibi sorunlar baş gösterirdi. Bunun için Rumeli ve Anadolu’daki sağ, sol ve orta kol güzergâhlarına sürücü tabir edilen görevliler atanarak, askerlerin ilgili güzergâhı takip edip merkez ordugâha hızlı ve güvenli şekilde intikali sağlanmaya çalışılırdı. Bu esnada muhtemel firarların önünü kesmek için de elinde sadrazam kethüdası tarafından düzenlenen izin tezkeresi olmayan askerlerin yol ve köprülerden geçmelerine izin verilmemesi yönünde fermanlar hazırlanır ve ilgili kadılıklara gönderilirdi.</p>
<p>Savaş dönemlerinde askerî alanda yaşanan hareketlilik tabii olarak malî organizasyona da yansırdı. Büyük bir orduyu toparlamak, barındırmak ve beslemek devlete ek bir yük getirmekteydi. Osmanlı’nın malî organizasyonu genel anlamda devlet, özel anlamda ise ordu ve savaş finansmanlarının gereklerine göre şekillendiği için, devlet bu süreci klasik yapısının bozulmadığı yıllarda sarsılmadan atlatıyordu.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2022">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mısır’daki Mahmûdiye Kanalı’nın Mahzun Kitabesi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/kesifler/misirdaki-mahmudiye-kanalinin-mahzun-kitabesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oktay Türkoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 May 2022 04:09:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Keşifler]]></category>
		<category><![CDATA[II. Mahmud]]></category>
		<category><![CDATA[İskenderiye]]></category>
		<category><![CDATA[Mahmudiyye]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Piri Reis]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Sultan Selim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8027</guid>

					<description><![CDATA[Mısır’ın en önemli ticaret ve sanayi merkezlerinden olan İskenderiye, Osmanlı Devleti’ne Yavuz Sultan Selim’in 1517’deki Mısır seferinden sonra geçmiştir. Piri Reis’in Kitab-ı Bahriyye’sindeki ifadeyle, “Arap memleketlerinin denize açılan kilidi” olan bu şehir, Osmanlı için daima önemli bir konumda olmuştur. Yüzyıllarca Osmanlı’ya tabi olarak varlığını sürdüren İskenderiye’nin 1798-1807 yıllarında işgalle maruz kalması şehre büyük bir darbe indirse de Mısır valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa ile Sultan II. Mahmud’un yaptığı yatırımlardan sonra toparlanmaya yoluna girmiştir. Bu yatırımların en önemlilerinden biri, Eşrefiye, bilinen diğer adıyla Mahmûdiye Kanalı’nın inşasıdır. Nil nehrinden İskenderiye’ye su taşıma gibi önemli bir fonksiyonu üstlenen bu kanal, hem içme suyu&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>M</em>ısır’ın en önemli ticaret ve sanayi merkezlerinden olan İskenderiye, Osmanlı Devleti’ne Yavuz Sultan Selim’in 1517’deki Mısır seferinden sonra geçmiştir. Piri Reis’in <em>Kitab-ı Bahriyye</em>’sindeki ifadeyle, “Arap memleketlerinin denize açılan kilidi” olan bu şehir, Osmanlı için daima önemli bir konumda olmuştur. Yüzyıllarca Osmanlı’ya tabi olarak varlığını sürdüren İskenderiye’nin 1798-1807 yıllarında işgalle maruz kalması şehre büyük bir darbe indirse de Mısır valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa ile Sultan II. Mahmud’un yaptığı yatırımlardan sonra toparlanmaya yoluna girmiştir.</p>
<p>Bu yatırımların en önemlilerinden biri, Eşrefiye, bilinen diğer adıyla Mahmûdiye Kanalı’nın inşasıdır. Nil nehrinden İskenderiye’ye su taşıma gibi önemli bir fonksiyonu üstlenen bu kanal, hem içme suyu temini hem de tarım için sulama kaynağı olması bakımından hayatiyete sahipti. Esasında Roma devrinden beri var olan bu su yolu çeşitli zamanlarda tıkandığı için tamire ihtiyaç duymuştu. Bu tamirlerin en esaslılarından biri de Sultan II. Mahmud tarafından 1818-19 yılında yaptırılmıştır. Kanal, Sultan II. Mahmud’un vezirlerinden Ali Paşa’nın vekâletiyle inşa edildi. Nitekim manzum kitâbenin ilk mısraında onun ismi geçmektedir.</p>
<p>Kanalın başlangıç noktası, bugün el-Mahmudiyye olarak adlandırılan Nil nehrinin kıyısındaki mevkidir. Buradan başlayıp kilometreler boyunca devam ederek İskenderiye’nin içinde son bulan kanal, bugün de Mahmûdiye olarak kayıtlarda yer almaktadır. Kanalın şehirle buluştuğu noktada ise bir zamanlar bu abidevi tesisi taçlandıran muhteşem bir kitâbe taşı yer alıyordu. En az bu kanal kadar önemli olan bu sanat eseri kitâbeye yakından bakalım.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2022">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müslüman Halka Hıristiyan Polis!</title>
		<link>https://www.derintarih.com/oteki-tarih/musluman-halka-hiristiyan-polis/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eyüp Şahin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Dec 2021 12:45:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öteki Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Hareket Ordusu]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Nuri Bey]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Propaganda]]></category>
		<category><![CDATA[Resneli Niyazi]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7692</guid>

					<description><![CDATA[Sömürgeci Avrupa ülkeleri, Osmanlı Devleti’ni “Hasta adam” olarak belletmiş olmasına rağmen menfaatleri sebebiyle toprak bütünlüğünü korumaya özen gösterdi. Rusya’nın sıcak denizlere inme politikasını ancak bu yolla engelleyebileceklerine inanıyorlardı. Ne var ki düşük yoğunluklu bu koruma stratejisi uzun soluklu olmadı. Bu durum Osmanlı topraklarındaki zengin petrol kaynaklarının keşfi ve İngilizlerin Filistin topraklarında bir devlet kurmayı hedefleyen Siyonistlere yardıma karar vermesiyle nihayete erdi. Öncelikle Sultan II. Abdülhamid’in tahttan inmesi gerekiyordu. Bunun için onun döneminde kurulan modern okullarda yetişen ordunun kulağına “özgürlük, hürriyet ve eşitlik” kelimelerini fısıldamak yeterli gelecekti. Propagandalar doğrultusunda isyan ederek dağlara çekilen Resneli Niyazi’nin hareketi özendirildi. Öte yandan, her nasılsa&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sömürgeci Avrupa ülkeleri, Osmanlı Devleti’ni “Hasta adam” olarak belletmiş olmasına rağmen menfaatleri sebebiyle toprak bütünlüğünü korumaya özen gösterdi. Rusya’nın sıcak denizlere inme politikasını ancak bu yolla engelleyebileceklerine inanıyorlardı. Ne var ki düşük yoğunluklu bu koruma stratejisi uzun soluklu olmadı. Bu durum Osmanlı topraklarındaki zengin petrol kaynaklarının keşfi ve İngilizlerin Filistin topraklarında bir devlet kurmayı hedefleyen Siyonistlere yardıma karar vermesiyle nihayete erdi.</p>
<p>Öncelikle Sultan II. Abdülhamid’in tahttan inmesi gerekiyordu. Bunun için onun döneminde kurulan modern okullarda yetişen ordunun kulağına “özgürlük, hürriyet ve eşitlik” kelimelerini fısıldamak yeterli gelecekti. Propagandalar doğrultusunda isyan ederek dağlara çekilen Resneli Niyazi’nin hareketi özendirildi. Öte yandan, her nasılsa payitahtta birden patlak veren irticai hareketin bastırılması icap etti. Bu bahaneyle yola düşen “Hareket Ordusu” kurgulanan senaryo gereği irticaî kalkışmayı dağıtmayı amaçlıyordu. Ancak İstanbul’a girince tam bir çapulcu alayı gibi davranarak Yıldız Sarayı’nı basıp yağmaladı. Ardından da amaç hasıl oldu, Abdülhamid Han tahttan indirildi.</p>
<p>Hareket Ordusunun kurgulandığı biçimde harekete geçirilmesiyle birçok insan mağdur edildi. Ferden mağdur edilenlerin ilki Yanya Polis Müdürü Osman Nuri Bey (Alptekin) olmuştu. Hareket Ordusu Kumandanlığı tarafından Dâhilîye Nezaretine gönderilen bir tezkereyle Osman Nuri Bey hakkında şikâyette bulunuluyordu.</p>
<p>Şikâyette:</p>
<p>“Yanya vilayeti maiyet memurlarından Avlonyalı Ali ve Polis Müdürü Nuri Efendilerin erbab-ı irticadan (gericilerden) olduklarından ve Hareket Ordusunun İstanbul’a hareketini vilayet dâhilindeki baskım/baskim kulüplerine1 telgraf keşidesiyle (çekilmesiyle) protesto ittiklerine ve ahaliyi ifsadadda (kargaşalara uğratmakta) bulunduklarına ve mumaileyhanın (adı geçen kişinin) orada bekaları münasebetsiz ahvalin zuhuruna (devam etmesi uygunsuz hallerin çıkmasına) sebebiyet vereceğine dair Üçüncü Ordu Kumandanlığından vuku bulan işar-ı calib nazar-ı dikkat ve haiz-i ehemmiyet (ilgi çekici ve ehemmiyetli) olduğundan ba-husus (özellikle) Nuri Beyin maktul (katledilmiş) Fehim Paşa ile maslub (asılmış) Halil Beyin adamlarından olduğu meşhûd ve mütevatir (görülmüş ve duyulmuş) olması ise, büsbütün başka bir diğer yere vereceğinden mumaileyhanın mahall-i saireye (diğer yerlere) nakil suretiyle tebdilleri (değiştirilmeleri) hususuna müsaade-i celile-i Nezaretpenahileri (nezaretin koruyucusunun yüce müsaadesi) istirham olunur ol babda. 27 Mayıs 1325 (9 Haziran 1909)<em>”<sup>2</sup> </em>denilerek istediklerinin uygulamaya konulmasını talep ediyorlardı.</p>
<p>Talep herhangi bir incelemeye tabi tutulmadan kabul edildi. İlk olarak müfettişlikte istihdam edildikten sonra 14 Kasım 1907’de yeni oluşturulan Adalar Sancağı Polis Müdürlüğü görevine ataması yapıldı. Ardından da Yemen Polis Müdürlüğü görevine ataması yapılarak İstanbul’dan uzaklaştırıldı. Yemen Polis Müdürü olarak görev yapmakta iken memuriyet görevinin lağvı üzerine emekli edildi.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-2021">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anadolu’daki Misyonerlik Projesi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/tarihci-gozuyle/anadoludaki-misyonerlik-projesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Rıza Kurtuluş]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Dec 2021 12:14:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarihçi Gözüyle]]></category>
		<category><![CDATA[18. yüzyıl]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Dünya Amerika]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7663</guid>

					<description><![CDATA[Diplomasi tarihi, kısaca ‘uluslararası ilişkiler tarihi’dir. Bu tarih belgelerle doludur ama özü, hükümdarların, sadrazamların, devlet başkanlarının, iktidar yürütme erkinin vb. giriştiği yahut girişmeyi tasarladığı müspet ve menfi politik olaylardır. Bu ilişkiler diğer ilişkilere de kapı aralayarak çok yönlü bir diplomasi orta çıkarır. Osmanlı Devleti’nin modern anlamda olmasa da bu anlamda komşu devlet veya imparatorluklarla dönemin şartları içinde bir diplomasi geleneği var olmuştur. 17. yüzyıl itibarıyla, Avrupa ile savaş odaklı siyasî ilişkiler çerçevesindeki diplomatik ilişkiler de mevcut kurallar dâhilinde değil, Batı’nın Osmanlı’ya karşı yürüttüğü hasmane tutumla mücadele diplomasisi şeklinde yürümüştür. Avrupa baskısı karşısında çıkış arayan Osmanlı’yla ilgili yeni bir gelişme de&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Diplomasi tarihi, kısaca ‘uluslararası ilişkiler tarihi’dir. Bu tarih belgelerle doludur ama özü, hükümdarların, sadrazamların, devlet başkanlarının, iktidar yürütme erkinin vb. giriştiği yahut girişmeyi tasarladığı müspet ve menfi politik olaylardır.</p>
<p>Bu ilişkiler diğer ilişkilere de kapı aralayarak çok yönlü bir diplomasi orta çıkarır. Osmanlı Devleti’nin modern anlamda olmasa da bu anlamda komşu devlet veya imparatorluklarla dönemin şartları içinde bir diplomasi geleneği var olmuştur. 17. yüzyıl itibarıyla, Avrupa ile savaş odaklı siyasî ilişkiler çerçevesindeki diplomatik ilişkiler de mevcut kurallar dâhilinde değil, Batı’nın Osmanlı’ya karşı yürüttüğü hasmane tutumla mücadele diplomasisi şeklinde yürümüştür.</p>
<p>Avrupa baskısı karşısında çıkış arayan Osmanlı’yla ilgili yeni bir gelişme de Yeni Dünya Amerika ile İngiltere aracılığıyla kurulan ticarî ilişkilerdi. Osmanlı Devleti henüz siyasî birliğini sağlamamış olan Amerika’yı ve orada cereyan eden olayları yakından takip ediyordu. 18. yüzyıla gelindiğinde Amerika’da olup bitenlerle ilgili haber akışı Avrupa merkezli idi. Örneğin 1776’da Osmanlı kamuoyu, Amerika’da vuku bulan hadiselerden Avrupa basınını takip etmek suretiyle haberdar oluyordu. Bu da ister istemez, Amerika hakkındaki kanaatlerin Avrupa ekseninde şekillenmesine yol açıyordu. Kolonilerin birleşerek İngiltere’ye savaş açması ve bağımsızlık mücadelesi vermeleriyle ilgili değerlendirmeler de Avrupa’dan gelen haberlerle sınırlı kalmıştı.</p>
<p>18. yüzyılın ikinci yarısında siyasî birliğini tamamlayan Amerika, dışa açılım sürecinde yayılmacılık politikaları yürütmeye başladığında, Ortadoğu’ya uzanan ilişkilerini, bölgenin en büyük gücü olan Osmanlı Devleti üzerinden tesis etmek zorundaydı. Bilhassa İngiltere aracılığıyla kurduğu ticarî bağlantılarda doğrudan Osmanlı’ya bağlı Kuzey Afrika beylerini muhatap aldı. Akdeniz’deki korsan gemileriyle sorun yaşamak istemediğinden, bir dizi antlaşma ile bölgeye ilk adımlarını attı. Böylece Amerikan yayılmacılığı, okyanus ötesinden bir devletin, diplomaside makul karşılanmayacak, sömürgeci dış politikasına imza atıyordu.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-2021">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Afrika&#8217;yı Parselleyen İngiliz Projesi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/kara-kitayi-parselleyen-ingiliz-projesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Kavas]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Nov 2021 08:02:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Afrika]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu Roma]]></category>
		<category><![CDATA[Etiyopya]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[İber Yarımadası]]></category>
		<category><![CDATA[Libya]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7607</guid>

					<description><![CDATA[Sömürgeciliğin en başarılı hamlelerinden biri olarak tarihe geçen ve 1885 Şubat’ında Berlin’de düzenlenen konferansta bütün taraftarlarca imzalanan anlaşma ile Afrika fiilen parçalanma sürecine girecekti. Tahmin edilenler kadar beklenilmeyen durumlar da dâhil yaklaşık 20 yıl alan bir zamanda kıtada işgal edilemeyen üç bölge kalmıştı. Bunlardan biri, bugünkü Libya olup henüz Osmanlı Devleti’nin bir parçası olarak varlığını sürdürüyordu. İkincisi, Amerika Birleşik Devletleri tarafından azatlık verilip kıtaya geri gönderilen çok az sayıdaki eski kölelerin idaresinde korunup kollanan Liberya idi. Üçüncüsü, en az beş asırdır Müslüman yöneticilerin büyük çoğunluğu hâkimiyetinde iken Hıristiyan Etiyopya krallığının denetimindeki bölge idi. Avrupalı sömürgeci yedi devletin, kendilerine ait gördükleri&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sömürgeciliğin en başarılı hamlelerinden biri olarak tarihe geçen ve 1885 Şubat’ında Berlin’de düzenlenen konferansta bütün taraftarlarca imzalanan anlaşma ile Afrika fiilen parçalanma sürecine girecekti. Tahmin edilenler kadar beklenilmeyen durumlar da dâhil yaklaşık 20 yıl alan bir zamanda kıtada işgal edilemeyen üç bölge kalmıştı. Bunlardan biri, bugünkü Libya olup henüz Osmanlı Devleti’nin bir parçası olarak varlığını sürdürüyordu. İkincisi, Amerika Birleşik Devletleri tarafından azatlık verilip kıtaya geri gönderilen çok az sayıdaki eski kölelerin idaresinde korunup kollanan Liberya idi. Üçüncüsü, en az beş asırdır Müslüman yöneticilerin büyük çoğunluğu hâkimiyetinde iken Hıristiyan Etiyopya krallığının denetimindeki bölge idi. Avrupalı sömürgeci yedi devletin, kendilerine ait gördükleri bölgeleri istedikleri gibi idare edebilmek için de yaklaşık 20 yıllık bir süreye daha ihtiyaçları vardı.</p>
<p>Nasıl olmuştu da bu devasa kıta, hiç beklenmedik şekilde, sözlü toprak iddialarını fiilî işgallerine çevirmişti? Gerçek anlamda dört dörtlük bir idareden bahsedilebilir miydi? Afrika gerçekten parçalanmış olabilir miydi ve eğer bu gerçekleşmişse, kullanılan yöntem neydi? Küçücük Avrupa’da asırlarca birbirleri ile savaşan, akan kanın hesabının sorumlusu milletler tarih boyunca belirgin olmayan farklı coğrafyalarda sınırları hangi usullerle çizeceklerdi? Bu ve benzeri birçok sorunun cevabı henüz tam anlamıyla verilebilmiş değil. Belki de hiçbir zamanda ikna edici açıklamalar olmayacak. Sebebi de herhangi bir mantık içinde belirlenmedikleri için ikna edici sonuçlara varılamayacak olmasıdır.</p>
<p>Avrupalı sömürgeci devletlerin Afrika sevdası ne zaman başlamıştı ve neden bu tarz bir girişimi dünyayı modernleştirdiklerini iddia ettikleri bir dönemece girerken uyguladılar? Bilhassa Büyük Roma’nın en gözde eyaletlerinin bugünkü Kuzey Afrika coğrafyasında olduğu, sıradan tarih bilgisine sahip Avrupalı insanca malumdu. Hatta bir ara yine kendilerinden bir kavim olan Vandallar tarafından 5. yüzyılda yağmalansa da kıtanın bu bölgesi bu defa da Doğu Roma, yani Bizans’ın idaresine geçmişti. Epeyce yerleşim yeri, önemsedikleri şahsiyet ve yaşayış biçimi, özellikle de gıda depoları konumunda bulunan araziler buradaydı. Fakat İslâmiyet’in 7. yüzyılda Arap Yarımadası’ndan Mısır’da başlayan tüm Berberi yurtlarına yayılması 70 yıl kadar sürerken, neredeyse 700/800 yıllık göz kamaştırıcı antik çağ da bütün değerleriyle kapanıyordu. Müslümanlar için altın bir çağ başlarken, onlar için içine düştükleri dogmalarla boğuştukları karanlık devrelere girilmiş oldu.</p>
<p>İber Yarımadası olarak da ifade edilen bugünkü İspanya ve Portekiz’in tamamını, kısmen de Fransa içinde ve Sicilya adası gibi İtalya’ya ait yerlerde etkin olan ve özellikle Endülüs ile insanlık medeniyetinin zirvesine ulaşma becerisi gösteren Müslümanlar asırlarca elde ettikleri üstünlükleri aralarında yaşadıkları gerginliklerle kaybettiler. Son idari merkez Gırnata’daki Beni Ahmer Hanedanlığı da 1492 yılında yıkılınca, adeta zincirden boşanmış gibi önce Portekizliler, ardından İspanyollar gidebildikleri her yere gitmeyi vazife bildiler. Birinciler daha çok Batı Afrika sahillerinde dolaşmaya başlamışlar ve 1470’li yıllarda Gine Körfezinde Sao Tome ve Principe adalarına kadar ulaşmışlardı. İspanyollar ise daha ziyade Akdeniz’de etkinlik alanı açıyor, özellikle Endülüs’ün adeta en büyük insan ve ekonomik kaynağı olan Kuzey Afrika’ya yapabilecekleri tüm hamleleri yapıyorlardı. Burada Mısır’da Memlükler, Libya ve Tunus’ta Hafsiler, Cezayir’de Zeyyaniler ve Fas’ta Sadiler gibi dört güçlü hanedan devleti vardı. Ancak Müslümanların İber Yarımadası’ndaki iktidarlarını kaybetmelerine sebep olan taht kavgaları ve Hıristiyan güçlerle birbirlerine karşı kurdukları ittifaklar İspanya’nın burada da işine yaradı. Zaten perdenin arkasında her türlü gelişmeyi yönlendiren Papalık da büyük beklentiler içerisindeydi.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasim-2021">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hindistan’daki Esirler Çanakkale Şehitleri İçin Mevlit Okudu</title>
		<link>https://www.derintarih.com/sifir-noktasi/hindistandaki-esirler-canakkale-sehitleri-icin-mevlit-okudu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Poyraz]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Nov 2021 07:13:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sıfır Noktası]]></category>
		<category><![CDATA[1. Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Basra]]></category>
		<category><![CDATA[Bellary]]></category>
		<category><![CDATA[Hindistan]]></category>
		<category><![CDATA[Irak Cephesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kızılhaç]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7562</guid>

					<description><![CDATA[1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordusundan 200 bin civarında askerin esir düştüğü tahmin edilir. Osmanlı Devleti esir düşen İtilaf Devletleri askerleriyle ilgili olarak şeffaf bir tutum sergilerken, İngilizlerin kendi esirleri hakkında bu yönde bir teşebbüste bulunduğunu söylemek güçtür. Irak Cephesi ve civarındaki cephelerde İngilizlere esir düşen Türk askerleri öncelikle Bağdat’a getirilir. Sorgulama sonrasında Basra’ya gönderilen esirler çalıştırılmak üzere burada tasnif edilir. Bir kısmı Kûtül‘amâre veya Bağdat tarafına yollanır. Vaziyete göre Hindistan’a da sevkleri yapılır. Hindistan’a getirilenler önce Bombay’da tutulur; buradan ülkenin farklı bölgelerine sevkleri gerçekleşir. 26 Kasım 1916 tarihinde 65 Osmanlı subayının getirilmesiyle, ismini, içinde bulunduğu, Bombay yakınlarındaki şehirden alan Bellary&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordusundan 200 bin civarında askerin esir düştüğü tahmin edilir. Osmanlı Devleti esir düşen İtilaf Devletleri askerleriyle ilgili olarak şeffaf bir tutum sergilerken, İngilizlerin kendi esirleri hakkında bu yönde bir teşebbüste bulunduğunu söylemek güçtür.</p>
<p>Irak Cephesi ve civarındaki cephelerde İngilizlere esir düşen Türk askerleri öncelikle Bağdat’a getirilir. Sorgulama sonrasında Basra’ya gönderilen esirler çalıştırılmak üzere burada tasnif edilir. Bir kısmı Kûtül‘amâre veya Bağdat tarafına yollanır. Vaziyete göre Hindistan’a da sevkleri yapılır. Hindistan’a getirilenler önce Bombay’da tutulur; buradan ülkenin farklı bölgelerine sevkleri gerçekleşir.</p>
<p>26 Kasım 1916 tarihinde 65 Osmanlı subayının getirilmesiyle, ismini, içinde bulunduğu, Bombay yakınlarındaki şehirden alan Bellary esir kampı açılır. Kamp, kısa müddet sonra, 12 Mart 1917’de Kızılhaç heyeti tarafından ziyaret edilir. Heyet esirlere maddî yardımda bulunurken sorunlarını dinler; buradaki gözlem ve temaslar rapor haline getirilir.  Kızılhaç’ın geldiği günlerde esir sayısı 500’dür. Sonraki günlerde 6 bini bulur. Türk esirleri şikâyetlerini Hilal-i Ahmer’e mektupla bildirebilmektedirler; lakin kendilerine Anadolu’daki yakınlarından mektup ulaştırıldığını söylemek zordur.</p>
<p>Buradaki esir subaylardan 156. Alay Kumandanı Yarbay Hasan Yetimi tarafından kaleme alınan layiha mühim bilgiler ihtiva etmektedir. 1916-20 yılları arasında kamptaki intiba ve gözlemlerini kaleme alan Yetimi’nin 71 sayfalık layihasında kampın açılışı, esirlerin gelişi, tercümanlar, binaların yerleşim durumu, yönetim, hastane, subayların ve erlerin vaziyeti hakkında bilgiler mevcuttur. Hasan Yetimi, Osmanlı esirlerinin Bellary’e getirilişini anlatırken, aralarında sivillerin de olduğuna dikkat çeker: “Kûtül‘amâre civarında ve Bağdat etrafında ve Deli Abbas ve Karatepe yörelerinde yapılan muharebelerde esir düşen ve kendilerini Türk kaydettiren üstsubay, subay ve erler. Önceki anılan mevzilere kadar düşman yayılması içindeki yerlerde kalmış ve başlangıçta İngiltere hükümetince savaş esiri olarak tanınmış olan memurlar ve emeklilerden Türk olanlar veya Türk din görevlileri ile ileri gelenleri. Halkın bir kısmı, yapılan ihbar üzerine yakalanarak birbiri ardı sıra 1917 miladi yılı ortasına kadar bu karargâha gönderilmişlerdir. Remadiye Grubu Kumandanı ve Türk kayıtlı bulunan üstsubay, subaylar ve Tatar Taburu, 1918 yılı ortalarında da 50. Tümenin üstsubay ve subayları buraya ulaşmışlardır.”</p>
<p>Esirler Bellary’de çetin günler yaşasalar da dinî vecibelerini yerine getirmeyi ihmal etmezlerdi. Kamp yönetimi mescit veya cami inşa etmese de, Türklerin ibadetlerine karışmıyordu. Esir askerler bir süre sonra mescit inşa ettiler. Esir düşen Bağdat müftüsünün verdiği izinle hutbe okunur, beş vakit namaz dışında bayram namazları da eda edilirdi. Erler için okuma-yazma kursu, bütün esirler için de İngilizce dil kursu açılmıştı.</p>
<p>Esir Türk erlerine maaş verilmiyordu. Sigara, şeker ve çay dışında birçok şeye para ödemek zorundaydılar. Çoğu, sabahları 3-4 saat İngilizlerin angarya işlerinde çalıştırılan erlerin bir kısmı burada ticarete atılmıştı. İngilizlerin izni olmadan ticaret yapmak yasak olmasına rağmen bu yasağı delenler vardı. İngilizler tarafından kendilerine maaş verilen esir subaylar, erlere kıyasla ayrıcalıklı konumdaydı; günlerini okumak, dil öğrenmek ve sosyal faaliyetlerle geçirirlerdi. Musiki ve spor cemiyeti de kurulmuştu. Bölük ve tabur çavuşları esirler arasından seçilip maaşa bağlanmıştı. Bazılarının maaş ve mevkilerini kaybetmemek için esirlere zulmettiğini de vakidir. Esir subaylar izin kâğıdı ile kamp dışına çıkıp dolaşabilirken, erler bunu hayal bile edemezdi. Tel örgüye yaklaşmak vurulma nedeniydi. Vurulup da hayatta kalan, en az bir ay hapis cezasına çarptırılırdı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasim-2021">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Men Bu Yerde Yaşalmadım, Yaşlığıma Toyalmadım”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/men-bu-yerde-yasalmadim-yasligima-toyalmadim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Zafer Karatay]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 May 2021 08:24:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Çarlık Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[Kırım Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Kırım Türkleri]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Sibirya]]></category>
		<category><![CDATA[Urallar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7066</guid>

					<description><![CDATA[Kırım Türklerinin 18 Mayıs 1944 günü, bir günlük bebekten yürüyemeyecek haldeki ihtiyarlara kadar istisnasız hepsinin sürgün edilmesi, 1783 yılında Çarlık Rusya’sı tarafından işgal ve ilhak edilmesinden sonra Kremlin’in yürüttüğü Kırım’ı Türksüzleştirme siyasetinin son ve en dehşetli halkasıdır. Çarlık Rusya’sının sıcak denizlere inme politikasının tarihteki Türk-Rus savaşlarının temel sebeplerini oluşturduğu bilinir. Kremlin’in bu tarihî hedefinin önündeki en büyük engellerden biri Kırım Hanlığı idi. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’yla Osmanlı Devleti’nden ayırdığı Kırım’ı 1783 yılında ilhak ettikten sonra, Çarlık Rusya’sının hızla ilerleyerek Karadeniz’in batısından Yeşilköy’e kadar; Kafkasları, Azerbaycan’ı, Doğu Karadeniz’i ve Doğu Anadolu topraklarını ele geçirdiğini unutmamak gerekir. Çeşitli baskılarla, propagandalarla toprakları ellerinden&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kırım Türklerinin 18 Mayıs 1944 günü, bir günlük bebekten yürüyemeyecek haldeki ihtiyarlara kadar istisnasız hepsinin sürgün edilmesi, 1783 yılında Çarlık Rusya’sı tarafından işgal ve ilhak edilmesinden sonra Kremlin’in yürüttüğü Kırım’ı Türksüzleştirme siyasetinin son ve en dehşetli halkasıdır. Çarlık Rusya’sının sıcak denizlere inme politikasının tarihteki Türk-Rus savaşlarının temel sebeplerini oluşturduğu bilinir. Kremlin’in bu tarihî hedefinin önündeki en büyük engellerden biri Kırım Hanlığı idi. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’yla Osmanlı Devleti’nden ayırdığı Kırım’ı 1783 yılında ilhak ettikten sonra, Çarlık Rusya’sının hızla ilerleyerek Karadeniz’in batısından Yeşilköy’e kadar; Kafkasları, Azerbaycan’ı, Doğu Karadeniz’i ve Doğu Anadolu topraklarını ele geçirdiğini unutmamak gerekir.</p>
<p>Çeşitli baskılarla, propagandalarla toprakları ellerinden alınan Türkler göç ettirilirken, Rusların iskân edilmesiyle 1500 yıllık Türk yurdu Kırım hızla Slavlaştırılmaya başlandı. Kırım’ın Rusya’nın hâkimiyetine girmesi, Osmanlı Devleti için ağır bir travmaydı. Çünkü silme Müslüman tebaanın yaşadığı, kaybedilen ilk toprak parçasıydı. 1853-56 Kırım Savaşı Osmanlı Devleti’nin ve müttefikleri İngiltere ve Fransa’nın galibiyetiyle sonuçlandı. Ancak bu zaferin sonuçları Osmanlı Devleti ve Kırım için sanki mağlup edilmişçesine ağır ve yıkıcı oldu. Osmanlı Devleti’ne savaşta yardım edenlerin Urallara ve Sibirya’ya sürgün edileceği söylentileri üzerine büyük göç dalgaları yaşandı ve Kırım Tatarları kendi vatanlarında azınlık durumuna düştüler. 1783’ten 1923’e kadar Osmanlı Devleti topraklarına, Dobruca ve Anadolu’ya göç edenlerin sayısını Prof. Dr. Kemal Karpat 1.800.000 olarak vermektedir.</p>
<p>Bu yıl 170. doğum yılını kutladığımız İsmail Gaspıralı’nın başlattığı “Türk dünyasında aydınlanma” hareketiyle millî uyanışlarını gerçekleştiren Kırım Türkleri kısa sürede muhteşem bir başarı elde ettiler. İsmail Gaspıralı’nın Kırım’ın Çarlık Rusya’sının esaretine düşmesinin 100. yılında, <em>Tercüman</em> gazetesini yayınlamaya başladığı 1883 yılından sadece 34 yıl sonra, kadınların Türk-İslam dünyasında ilk defa seçme ve seçilme haklarını kullandığı seçimlerle millî kurultaylarını topladılar. Kırım Tatar millî kurultayı 26 Aralık 1917’de Kırım Ahali Cumhuriyeti’ni ilân etti ve hükümetin başına daha önce Kırım, Ukrayna, Lehistan ve Litvanya Baş Müftüsü seçilen Numan Çelebi Cihan seçildi. Kırım Türkleri uzun yıllar süren esaret döneminden sonra büyük bir heyecanla bağımsızlıklarını sağlamlaştırmak, millî medeniyetlerini yükseltmek için çalışmaya başladılar. Bu, daha önce Kırım’dan göç etmek mecburiyetinde bırakılan Dobruca ve Türkiye’deki Kırım Türkleri arasında da büyük heyecan yarattı. Kırım Tatar aydınları, Romanya’dan ve İstanbul’dan hizmet için heyecanla, umutla ülkelerine gittiler.</p>
<p>Ne yazık ki, Akyar’da (Sivastopol) bulunan Bolşevik denizciler Kırım Türklerine saldırdılar. Bahçesaray ve Akmescit’i ele geçirdiler, Numan Çelebi Cihan’ı tutuklayıp Akyar hapishanesine götürdüler.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2021">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>I. Kılıç Arslan’ın Kayıp Mezarı Nasıl Bulundu?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ozel-dosya/i-kilic-arslanin-kayip-mezari-nasil-bulundu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oktay Bozan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Feb 2021 07:02:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özel Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[azim]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlı]]></category>
		<category><![CDATA[Kılıç Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[savaş]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan I. Kılıç Arslan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6778</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: DERİN TARİH 1. Kılıç Arslan’ın mezarının bulunduğu yönündeki haber geniş yankı buldu. Mezarın tespiti neden önemliydi? Diğer deyişle, Kılıç Arslan’ın bizim için önem ve anlamı nedir? Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurucusu Süleyman Şah’ın oğlu olan Sultan I. Kılıç Arslan, Türk-İslam ve Anadolu tarihi açısından önemli bir şahsiyettir. Öncelikle üzerinde yaşadığımız toprakların Türkleşmesi, İslamlaşması ve vatan oluşu büyük ölçüde Anadolu Selçukluları döneminde gerçekleşmiştir. Osmanlı Devleti de Anadolu Selçuklu Devleti’nin devamı olarak Anadolu merkezli bir cihan devleti olmuş, Osmanlı Devleti’den sonra onun mirası üzerine Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. Üzerinde yaşadığımız topraklar ve idaresi altında bulunduğumuz devlet bir yönüyle Sultan I. Kılıç Arslan’ın mücadelesinin&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: DERİN TARİH</strong></p>
<p><strong>1. Kılıç Arslan’ın mezarının bulunduğu yönündeki haber geniş yankı buldu. Mezarın tespiti neden önemliydi? Diğer deyişle, Kılıç Arslan’ın bizim için önem ve anlamı nedir?</strong></p>
<p>Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurucusu Süleyman Şah’ın oğlu olan Sultan I. Kılıç Arslan, Türk-İslam ve Anadolu tarihi açısından önemli bir şahsiyettir. Öncelikle üzerinde yaşadığımız toprakların Türkleşmesi, İslamlaşması ve vatan oluşu büyük ölçüde Anadolu Selçukluları döneminde gerçekleşmiştir. Osmanlı Devleti de Anadolu Selçuklu Devleti’nin devamı olarak Anadolu merkezli bir cihan devleti olmuş, Osmanlı Devleti’den sonra onun mirası üzerine Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. Üzerinde yaşadığımız topraklar ve idaresi altında bulunduğumuz devlet bir yönüyle Sultan I. Kılıç Arslan’ın mücadelesinin bir sonucudur.</p>
<p>İkinci olarak, Sultan I. Kılıç Arslan’ın Haçlılara karşı verdiği destansı mücadeleyi zikretmeliyiz. 1096 yılında Papa Urban’ın çağrısı üzerine 600 bin dolayında Haçlı askeri Anadolu ve Ortadoğu’ya yönelmişti. Bir Hıristiyan tarihçinin ifadesiyle adeta “Tanrı’nın iradesiyle yeryüzündeki tüm krallar harekete geçmiştir”. Cehalet ve taassubun harekete geçirdiği Haçlılar, İstanbul üzerinden Anadolu’ya geçerek Anadolu Selçuklu Devleti’nin başkenti İznik’i işgal etmişti. Gittikçe sayıları artan ve Selçuklulara nazaran daha donanımlı ve zırhlı birliklerden oluşan Haçlılar, ardından İslam dünyasının kalbi olan Kudüs’e yönelmişti. Kılıç Arslan Kudüs’ün yolunu kapatmak için büyük bir metanet, azim ve savaş stratejisiyle Haçlılara Anadolu’da büyük kayıplar verdirmişti. Ağır kayıplarına rağmen güneye inmeyi başaran Haçlılar Urfa, Antakya, Trablusşam ve Kudüs’te kontluklar kuracaktır.</p>
<p>Anadolu Selçukluları ve İslam dünyasının beka mücadelesi verdiği bir dönemde genç yaşına rağmen muazzam başarılara imza atan Kılıç Arslan’ın mezar yerinin tespiti bu nedenle büyük önem arz etmektedir. Nitekim İstiklal şairimiz Mehmet Akif Ersoy da “Çanakkale Şehitleri” başlıklı şiirinde Kılıç Arslan’ın, kahramanlığıyla Selahaddin Eyyubi’yi kendisine hayran bıraktığını, İslamı boğmak için kuşatan ehl-i salibin demir çemberini beraberce parçaladıklarını dile getirmiştir. Nureddin Topçu ise “Büyük mezarların üstünde büyük vatanlar vardır. Büyük ölüleri olmayan milletler ebedî olamazlar” diyerek aslında bu gerçeğe vurgu yapmaktadır. Milletlerin diri ve dinamik halde tutulmasında ve nesillerin inşasında tarihin ve tarihî şahsiyetlerin vazgeçilmez değeri dikkate alındığında Kılıç Arslan’ın mezar yerinin tespiti önem taşımaktadır.</p>
<p><strong>Kılıç Arslan’ın tam olarak nerede vefat ettiği biliniyor muydu? </strong></p>
<p>Sultan Kılıç Arslan 1106 yılında Urfa Haçlı Kontluğu üzerine yürüyüp Urfa’yı kuşatmışsa da şehrin sağlam surlarını aşamamıştır. Bu sırada Musul Valisi Çökürmüş’ün Harran’daki adamları şehirlerini teslim etmek üzere kendisini davet eder. Kılıç Arslan gidip şehri teslim alır. Ancak burada hastalanır ve bir süreliğine Malatya’ya döner. Öte yandan Büyük Selçuklu Sultanı Muhammed Tapar, Kılıç Arslan’ın Güneydoğu Anadolu’daki ilerlemesinden rahatsızdır ve onun Büyük Selçuklu tahtını ele geçirmek niyetinde olduğu kanaatindedir. Hatta Musul Valisi Çökürmüş’ün de Kılıç Arslan’la gizli bir anlaşma yaptığını düşünmekteydi. Bu sebeple 1106’da Diyarbekir, el-Cezîre ve Musul’un idaresini Çavlı’ya vererek Çökürmüş’ten kurtulmak istemiştir. Çavlı yapılan savaşta Çökürmüş’ü yenmiş fakat Musul halkı şehri Çavlı’ya teslim etmemiş, dahası, Kılıç Arslan’a haber gönderip Musul’a gelmesini ve idareyi eline almasını istemiştir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2021">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gezi Amacıyla Saraydan Uzaklaşan İlk Padişah</title>
		<link>https://www.derintarih.com/osmanli-tarihi/gezi-amaciyla-saraydan-uzaklasan-ilk-padisah/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Yörük]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Feb 2021 05:40:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Atmeydanı]]></category>
		<category><![CDATA[Balkan]]></category>
		<category><![CDATA[coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[II. Mahmud]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6727</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı Devleti’nde padişahlar Atmeydanı’nda düzenlenen düğün ve sünnet merasimleri ile çeşitli sebeplerle yapılan kutlamaların dışında ancak Cuma selamlığında ve tebdil-i kıyafet düzenlenen geziler sırasında halkla birebir muhatap olurlardı. Taşradaki halkın padişahla irtibat kurması ise ancak yazışmalarla mümkün olmuştur. Padişahlar saraydan sadece sefer ve av amacı ile çıkarlardı. 600 yıllık Osmanlı tarihinde saraydan sadece seyahat etmek ve tebaasını görmek amacıyla çıkan ilk padişah II. Mahmud olmuştur. 1830-39 yılları arasında beş defa memleket gezisine çıkmış, bu durum sonraki padişahlara da örnek olmuştur: oğlu Abdülaziz ilk defa Avrupa seyahati yapan padişahtır. Peki, Sultan II. Mahmud kendisine kadarki 5 asırlık devlet teamülünde mevcut olmayan&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı Devleti’nde padişahlar Atmeydanı’nda düzenlenen düğün ve sünnet merasimleri ile çeşitli sebeplerle yapılan kutlamaların dışında ancak Cuma selamlığında ve tebdil-i kıyafet düzenlenen geziler sırasında halkla birebir muhatap olurlardı. Taşradaki halkın padişahla irtibat kurması ise ancak yazışmalarla mümkün olmuştur.</p>
<p>Padişahlar saraydan sadece sefer ve av amacı ile çıkarlardı. 600 yıllık Osmanlı tarihinde saraydan sadece seyahat etmek ve tebaasını görmek amacıyla çıkan ilk padişah II. Mahmud olmuştur. 1830-39 yılları arasında beş defa memleket gezisine çıkmış, bu durum sonraki padişahlara da örnek olmuştur: oğlu Abdülaziz ilk defa Avrupa seyahati yapan padişahtır. Peki, Sultan II. Mahmud kendisine kadarki 5 asırlık devlet teamülünde mevcut olmayan böyle radikal bir kararı nasıl vermiştir?</p>
<p>Bu seyahatleri Habermas’ın “kamusal alan” görüşü çerçevesinde değerlendirmek mümkün. II. Mahmud bu geziler sırasında tebaasını kuşatan bir kamusal alan oluşturmaya çalışarak mevcut ayrılıkçı fikirlere ve sosyo-ekonomik krizlere karşı toplumsal bir birliktelik inşa etmeyi amaçlamıştır.</p>
<p>Seyahatlerinin Balkan coğrafyasına yoğunlaştırması da bu açıdan oldukça manidardır. Geziler sırasında memleketin durumunu bizzat gözlemleme imkanı bulmuş, din ayırt etmeksizin bütün tebaasının arzu ve şikayetlerini dinlemiş, muhtaçlara yardım etmiş, bölgede görev yapan devlet adamlarını denetlemiştir. Ayrıca bu gezilerle, gerçekleştirilen reform hareketlerinin halk üzerindeki tesirini saptamak istemiş, imar faaliyetleri ve tersane inşaatlarını incelemiş, önemli şahsiyetlerinin kabirlerini ziyaret etmiştir. Gezi programları ile padişahın gücünün ve Devlet-i Aliyye’nin ihtişamının gösterilmek istendiğini de söyleyebiliriz. Padişahla birlikte iki geziye katılan vakanüvis Sahhaflar Şeyhizâde Mehmed Esad Efendi’nin eserlerinden gelişmeleri günbegün takip etmek mümkündür.</p>
<p>Sultan II. Mahmud seyahatlerinden ilkini 9-30 Aralık 1830 tarihinde Büyükçekmece’ye gerçekleştirdi. Oradan Tekirdağ’a geçen padişah burada bir gece konakladı. Halkın sorunlarını dinledi, vakit bulunca avlandı. 33 gün süren ikinci seyahatini 3 Haziran 1831’de Çanakkale ve Edirne’ye yaptı. Çanakkale’nin Gelibolu vilayetinde Yazıcıoğlu Mehmed, Ahmed Bican’ın ve Balkan Fatihi Süleyman Paşa’nın kabirlerini ziyaret ederek Kur’an-ı Kerim okutturdu. Fakir fukaraya ve gayrimüslim tebaaya ihsanda bulunarak gönüllerini kazanmaya çalıştı. Ayrıca Gelibolu Mevlevihanesine misafir olarak ibadete iştirak etmiştir. Daha sonra bölgedeki tutukluların ve sürgünle cezalandırılan kişilerin suçlarını bağışladı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2021">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sultan II. Abdülhamid’in Libya’daki İstihbarat Subayı: Binbaşı Abdülvahid Efendi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/kesifler/sultan-ii-abdulhamidin-libyadaki-istihbarat-subayi-binbasi-abdulvahid-efendi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şefaattin Deniz]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2020 05:38:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Keşifler]]></category>
		<category><![CDATA[Bingazi]]></category>
		<category><![CDATA[Fizan]]></category>
		<category><![CDATA[Kuzey Afrika]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyye]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Trablusgarp]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6411</guid>

					<description><![CDATA[20. yüzyılda Osmanlı Devleti kronikleşen büyük sorunlarla karşı karşıyaydı. Bir taraftan içeride ekonomik bunalımlar ve siyasî buhranlarla boğuşurken, dışarıda ise İngiltere ve Fransa gibi sömürgeci devletlerle mücadele etmeye çabalıyordu. 1876 yılı tarihe üç padişahlı yıl olarak geçmişti. Sultan Abdülaziz tahttan indirilmiş, yerine geçirilen V. Murad aklî melekelerini yitirmiş, kaos ortamına yol açanlar için Şehzade Abdülhamid’in tahta çıkarılmasından başka çıkar yol kalmamıştı. Sultan Abdülhamid Meşrutiyet’i ilan etmiş, ardından tarihe “93 Harbi” olarak geçen 1877-78 Osmanlı Rus savaşları başlamış, Berlin Antlaşması’yla Kafkaslarda ve Balkanlarda büyük toprak kayıpları yaşanmıştı. Bu süreçte Afrika kıtasında da önemli gelişmeler yaşanıyordu. 1830 yılında Cezayir’i işgal eden Fransızlar&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>20. yüzyılda Osmanlı Devleti kronikleşen büyük sorunlarla karşı karşıyaydı. Bir taraftan içeride ekonomik bunalımlar ve siyasî buhranlarla boğuşurken, dışarıda ise İngiltere ve Fransa gibi sömürgeci devletlerle mücadele etmeye çabalıyordu. 1876 yılı tarihe üç padişahlı yıl olarak geçmişti. Sultan Abdülaziz tahttan indirilmiş, yerine geçirilen V. Murad aklî melekelerini yitirmiş, kaos ortamına yol açanlar için Şehzade Abdülhamid’in tahta çıkarılmasından başka çıkar yol kalmamıştı. Sultan Abdülhamid Meşrutiyet’i ilan etmiş, ardından tarihe “93 Harbi” olarak geçen 1877-78 Osmanlı Rus savaşları başlamış, Berlin Antlaşması’yla Kafkaslarda ve Balkanlarda büyük toprak kayıpları yaşanmıştı.</p>
<p>Bu süreçte Afrika kıtasında da önemli gelişmeler yaşanıyordu. 1830 yılında Cezayir’i işgal eden Fransızlar 1881’de Tunus’u ele geçirdiler. 1882 yılında Mısır’ın İngiliz işgaline uğramasıyla Osmanlıların Kuzey Afrika’da kontrol edebildiği yegâne toprak parçası olarak Trablusgarp eyaleti kalmıştı. Ancak burası da İtalyanların işgal tehdidi ile karşı karşıyaydı. Osmanlı Devleti Afrika’daki son toprağı Trablusgarp eyaleti hakkında bölgedeki görevlileri sayesinde bilgi topluyor, raporlar aracılığıyla merkezden oldukça uzak bu topraklardaki gelişmeleri yakından takip ediyordu.</p>
<p>1877 yılında kurulan Osmanlı Meclisi’ne Trablus üç vekil göndermişti. Burası Kuzey Afrika’daki son Osmanlı toprağı olarak kalınca, Sultan II. Abdülhamid bölgeye özel bir önem verdi. Libya’daki aşiret ileri gelenlerinin çocuklarından oluşan Hamidiye alayları kurularak halkın herhangi bir işgale karşı hazırlıklı olması yönünde tedbirler alındı. Denizden yapılabilecek saldırıları püskürtmek amacıyla Tunus’tan Mısır sınırına kadar olan uzun sahil şeridinde stratejik savunma noktalarına silah depoları kuruldu.</p>
<p>Öte yandan Trablus, Fizan ve Bingazi’de birer kanaat önderi olan tarikat şeyhleri ve kabile liderlerine madalyalar ve nişanlar verilmek suretiyle Osmanlı Devleti’ne bağlılığı öne çıkaran unvanlar ihdas edildi. Bu bağlamda bölgedeki kabileler üzerinde etkisi olan Medeniyye tarikatı lideri Şeyh Zafir, II. Abdülhamid’in davetiyle İstanbul’a gelerek hususi danışman unvanını aldı.</p>
<p>İslam birliği politikaları çerçevesinde Senûsilere destek artırıldı. Trablusgarp’ın korunmasında bu tarikat büyük bir rol oynadı. Libya’daki yerel direnişi örgütleyen Osmanlı subayları bölgede özverili çalışmalar yaptı. Osmanlı Devleti’nin desteği ile Büyük Sahra’da Avrupa sömürgeciliğine karşı yerel direnişi de Senûsiyye hareketi örgütleyecekti.</p>
<p>20. yüzyılın son çeyreğinde bu hareket kabileler arasında büyük rağbet gördü. Fransız ve İtalyan emperyalist yayılmasına karşı Senûsiyye mensupları çok istikrarlı ve güçlü bir direniş gösterdiler. Özellikle İtalyanlar Libya coğrafyası ile yakından ilgileniyorlardı. Bu tehlikenin farkında olan Osmanlı yönetimi İtalyan işgali başlamadan önce halkı örgütlemek ve sağlıklı bilgiler almak amacıyla bölgeye subaylar gönderdi. Bunlardan biri de Binbaşı Abdülvahid’di.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ekim-2020">Derin Tarih Ekim Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yavuz’un Son Yılları Ve Vefatı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/yavuzun-son-yillari-ve-vefati/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Feridun Emecen]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Sep 2020 06:28:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Dimetoka]]></category>
		<category><![CDATA[Filibe]]></category>
		<category><![CDATA[İskender]]></category>
		<category><![CDATA[Memlük]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6371</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı tarihçileri özellikle Doğu’ya yönelik büyük çaplı askerî harekâtlarıyla öne çıkan, Memlûk Sultanlığına son vererek İslamın koruyucusu ve mukaddes yerlerin hizmetçisi (Hâdimü’l Haremeyn) unvanını alan ve bunu kendisinden sonraki padişahlara bir bakıma armağan eden “Yavuz” lakabıyla anılan Sultan Selim’e genel tarihî seyir içinde çok farklı bir konum bahşederler. Sekiz yıl gibi kısa sayılabilecek saltanatı döneminde büyük işlere imza atan Sultan Selim kaynaklarda büyük cihangirler arasında zikredilir ve onların unvanı olan sahip-kıran şeklinde anılır. Yakıştırılan bu anlamda bir başka unvan ise İskender-i zaman, yani zamanın İskender’idir. Aslında daha önceki hükümdarlar için de sıklıkla geçen bu unvanın Mısır’ı ele geçiren ve Haremeyn’in&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı tarihçileri özellikle Doğu’ya yönelik büyük çaplı askerî harekâtlarıyla öne çıkan, Memlûk Sultanlığına son vererek İslamın koruyucusu ve mukaddes yerlerin hizmetçisi (<em>Hâdimü’l Haremeyn</em>) unvanını alan ve bunu kendisinden sonraki padişahlara bir bakıma armağan eden “Yavuz” lakabıyla anılan Sultan Selim’e genel tarihî seyir içinde çok farklı bir konum bahşederler. Sekiz yıl gibi kısa sayılabilecek saltanatı döneminde büyük işlere imza atan Sultan Selim kaynaklarda büyük cihangirler arasında zikredilir ve onların unvanı olan sahip-kıran şeklinde anılır. Yakıştırılan bu anlamda bir başka unvan ise İskender-i zaman, yani zamanın İskender’idir.</p>
<p>Aslında daha önceki hükümdarlar için de sıklıkla geçen bu unvanın Mısır’ı ele geçiren ve Haremeyn’in koruyuculuğunu üstlenen Sultan Selim için kullanılmasının bir başka anlamı vardı. Çünkü o, Büyük İskender gibi zorlu yollara rağmen Mısır’ı hedeflemiş, onun başaramadığını başarmıştı. Üstelik Osmanlı dünyasını alt üst eden Safevi tehdidine set çekmiş, Osmanlı Devleti’nin ana dinamiklerini yeniden ihya edecek temelleri de atmıştı. Fakat kendisinden çok daha büyük başarılar beklenirken kısa süren bir hastalık sonucu vefatı ile her şey değişti; bıraktığı miras ise bir başka büyük cihangir olan Kanuni Sultan Süleyman tarafından büyük bir tehalükle üstlenildi. Bu vesileyle dönemin tarihçisi ve önemli âlimi olan İbn Kemal’in de belirttiği gibi “o, süresi kısa ama gölgesi uzun olan bir ikindi güneşi” gibiydi (“<em>Şems-i asr idi asırda şemsin / Zıllı memdûd olur zamanı kasîr</em>”, X. Defter, s. 16). Gerçekten yaptığı icraatlar sonucu ortaya koyduğu hedeflerin sonraki hükümdarlara yol gösterdiğine ve Osmanlı siyasetinin temelini oluşturduğuna şüphe yoktur.</p>
<p>Safevi tehdidini Çaldıran’da gerilettikten sonra Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun hâkimiyetini sağlayan ve ardından çıktığı uzun Mısır seferinden büyük başarılarla dönen Sultan Selim’in son yılları -dönemin Osmanlı kroniklerinden anlaşıldığına göre- nereye müteveccih olacağı tartışmalı sefer hazırlıklarıyla geçmiştir. Kayıtlara göre uzun bir yolculuktan sonra İstanbul’a ulaşıp burada 10 gün kadar kalan Sultan Selim çok sevdiği Edirne’ye giderek dinlenmeye çekilmişti. 1518 yılının yaz mevsiminde Gelibolu, Tekirdağ, Malkara, İpsala, Dimetoka ve Filibe civarında avlanmakla vakit geçirmekteydi. Fakat Doğu sınırlarındaki gelişmeleri, bu arada Şah Veli’nin sebep olduğu isyanı, yol açtığı karışıklığı dikkatle izlemeyi ihmal etmiyordu. Gereken tedbirlerin derhal alınması için emirler yollamıştı. Edirne’de iken ayrıca Batı’daki siyasî gelişmeleri takip etmiş, gelen elçilerle görüşmüş, Macaristan sınırlarındaki küçük çaplı askerî harekâtlara dikkatini vermişti.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2020">Derin Tarih Eylül Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>7 Soruda Hilâfet Ve Kutsal Emanetler Konuşan: Resul Orman</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/7-soruda-hilafet-ve-kutsal-emanetler-konusan-resul-orman/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Alkan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Sep 2020 05:56:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Dört halife]]></category>
		<category><![CDATA[halife]]></category>
		<category><![CDATA[Moğollar]]></category>
		<category><![CDATA[Orhan Gazi]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Sultan Selim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6338</guid>

					<description><![CDATA[1) Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferine kadar Osmanlı’nın Hilâfet kurumu ile teması ve ilişkisi hakkında ne söyleyebiliriz? Osmanlı Devleti’nin kurucuları Osman Bey ve oğlu Orhan Bey zamanında Cuma ve Bayram hutbelerinde padişahın adından önce, Konya’da bulunan Selçuklu sultanı ile Kahire’deki Abbasî halifesinin adı zikredilmiştir. İslam devletlerinde “hutbe” hâkimiyet sembolüdür. 1335’te Moğolların Anadolu hâkimiyeti son bulana kadar Osmanlı Devleti ve hükümdarlarının Selçuklulara, sonra da Moğollara (İlhanlılara) bağlılığı kabul edilmektedir. 1335 yılından 1516’ya kadar ise padişahın adından önce sadece Kahire’deki Abbasî halifesinin adının zikredildiğini biliyoruz. Bununla birlikte, hilâfet bir müessese olarak Osmanlılara geçmeden önce de padişahlar için “halife” unvanının çeşitli vesilelerle kullanıldığı&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>1) Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferine kadar Osmanlı’nın Hilâfet kurumu ile teması ve ilişkisi hakkında ne söyleyebiliriz?</strong></p>
<p>Osmanlı Devleti’nin kurucuları Osman Bey ve oğlu Orhan Bey zamanında Cuma ve Bayram hutbelerinde padişahın adından önce, Konya’da bulunan Selçuklu sultanı ile Kahire’deki Abbasî halifesinin adı zikredilmiştir. İslam devletlerinde “hutbe” hâkimiyet sembolüdür. 1335’te Moğolların Anadolu hâkimiyeti son bulana kadar Osmanlı Devleti ve hükümdarlarının Selçuklulara, sonra da Moğollara (İlhanlılara) bağlılığı kabul edilmektedir. 1335 yılından 1516’ya kadar ise padişahın adından önce sadece Kahire’deki Abbasî halifesinin adının zikredildiğini biliyoruz. Bununla birlikte, hilâfet bir müessese olarak Osmanlılara geçmeden önce de padişahlar için “halife” unvanının çeşitli vesilelerle kullanıldığı kayıtlara yansımıştır. Bunlar Yavuz Sultan Selim’den sonraki evrensel Hilâfet iddiasından ziyade, güç ve istiklâl sahibi olan Müslüman bir hâkimin siyasî idarede Hz. Peygamber’in (sas) takipçisi olması veya Araplardaki “emîr” anlamında ulemâ çevrelerinin literatür tercihinden ibarettir. Nitekim Orhan Gazi’nin oğlu Sultan I. Murad’ın akıncı beyi Evrenos Gazi’ye verdiği “sancak” beratında, “<em>Ol vilâyetler, Hak subhanehû ve teâlâ hazretlerinindir, ondan sonra Resûlünündür, ondan sonra Allah subhânehû ve teâlâ hazretlerinin emr-i şerifiyle Resûl Aleyhisselâm’dan sonra halifesinindir</em>” ibaresi kullanılmıştır. Buradaki “halife”nin, “emîr” anlamında Sultan Murad’a nispet ettiği açıktır. Öyle ki, daha sonra Sultan Murad Hüdavendigâr Mısır’a gönderdiği elçi aracılığıyla, Mısır/Abbasî halifesinden hükümetinin şer‘î, yani İslamî kurallara uygun olduğuna dair icazetnâme, kendisine de “Sultan-ı Rûm” unvanı verilmesini istemiştir. Halife de ona istediği icazetnâmeyi verdiği gibi, devletine Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye, saltanat sülâlesine de Hânedân-ı Âl-i Osman denildiğine dair gerekli menşûr ve ber‘atı göndermiştir. Bu geleneğin Yavuz Sultan Selim devrine kadar değişik vesilelerle tekrarlandığı kayıtlara yansır. Dahası, Osmanlı padişahları, Mısır/Abbasî halifeleri ile bir rekabete girmemişlerdir. Osmanlı-Memlûk rekabeti ancak Sultan I. Mehmed (1412-21) devrinden görülmeye başlanır. Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethinden sonra ise fetih, Hilâfet’i bile gölgelemiştir. Fatih’ten itibaren Osmanlı-Memlûk rekabeti zaman zaman savaşlara sebep olmuş, ancak Osmanlı sultanları ile Mısır/Abbasî halifeleri arasında bir rekabet görülmemiştir. Zaten Mısır/Abbasî halifelerinin siyasî güçleri söz konusu olmayıp varlıkları manevîdir. Yavuz Sultan Selim ile Osmanlı padişahları hilâfeti kılıç hakkı olarak kendi unvanları arasına katmış, padişahların hilâfeti, Dört Halife (Hulefâ-yı Râşidîn)’den sonra kurumun kazandığı siyasî görünümden ibaret olmuştur.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2020">Derin Tarih Eylül Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ayasofya Kararı Millî Egemenlik ve Bağımsızlık İradesinin İlânıdır</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/ayasofya-karari-milli-egemenlik-ve-bagimsizlik-iradesinin-ilanidir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Süleyman Kızıltoprak]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 Aug 2020 06:13:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Justinianus]]></category>
		<category><![CDATA[Marius Maksimus]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6246</guid>

					<description><![CDATA[İstanbul’un Fatih Sultan Mehmed tarafından fethi bir insanlık ve medeniyet hamlesidir. Bu olay tarihte çok sayıda örneği olan bir şehrin alınması şeklinde açıklanması mümkün olaylardan biri olup çok daha derin anlamları olan bir dönüm noktasıdır. İstanbul’un fethiyle Türkler dünyada bir cihan devletinin mensupları olarak algılanmıştır. Osmanlı Devleti ise İstanbul’u merkez edinerek yayıldığı üç kıtadaki topraklarında cihan devleti sorumluluğu ile tebasını oluşturan halkların temel haklarını adil yönetimi altında korumuştur. Ayasofya Osmanlı Devleti zamanından itibaren Türk ve İslam dünyası ile bütünleşen bir mabet olmuştur. Ayasofya İstanbul’un ve İstanbul’a hükümran olmanın sembolüdür. Ayasofya’nın tarihine baktığımızda başlıca 7 devirden söz etmemiz mümkündür: MÖ 660-MS&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul’un Fatih Sultan Mehmed tarafından fethi bir insanlık ve medeniyet hamlesidir. Bu olay tarihte çok sayıda örneği olan bir şehrin alınması şeklinde açıklanması mümkün olaylardan biri olup çok daha derin anlamları olan bir dönüm noktasıdır.</p>
<p>İstanbul’un fethiyle Türkler dünyada bir cihan devletinin mensupları olarak algılanmıştır. Osmanlı Devleti ise İstanbul’u merkez edinerek yayıldığı üç kıtadaki topraklarında cihan devleti sorumluluğu ile tebasını oluşturan halkların temel haklarını adil yönetimi altında korumuştur.</p>
<p>Ayasofya Osmanlı Devleti zamanından itibaren Türk ve İslam dünyası ile bütünleşen bir mabet olmuştur. Ayasofya İstanbul’un ve İstanbul’a hükümran olmanın sembolüdür.</p>
<p>Ayasofya’nın tarihine baktığımızda başlıca 7 devirden söz etmemiz mümkündür:</p>
<ol>
<li>MÖ 660-MS 73’e kadar burada bir mabed vardı. Roma İmparatoru Septimus Severus zamanında, MS 195 yılında general Marius Maksimus tarafından şehir yıkılınca mabed de nasibini almıştır.</li>
<li>Hıristiyanlaştırılmış Roma İmparatorluğu (MS 324-395) zamanında ilk Ayasofya’nın yapımına İmparator Konstantinos tarafından başlanmış, oğlu II. Konstantios tarafından tamamlanmıştır.</li>
<li>İkinci Ayasofya, II. Theodosios (408- 450) tarafından yeniden inşa edildi. Bu yapıya ait bugün sadece kalıntıları mevcuttur.</li>
<li>Asıl büyük Ayasofya 532-537 yılları arasında İmparator Justinianus tarafından inşa edilmiştir. Günümüze kadar gelen III. Ayasofya işte budur.</li>
<li>Osmanlı hâkimiyetinde (1453-1923) Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi vasfını almıştır.</li>
<li>24 Kasım 1934’ten 10 Temmuz 2020’ye kadar müze olarak kullanılmıştır.</li>
<li>10 Temmuz 2020’de Danıştay’ın aldığı kararla 1934 Bakanlar Kurulu kararı iptal edilmiş ve aslî hüviyetine döndürülmüştür.</li>
</ol>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-agustos-2020">Derin Tarih Ağustos Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
