﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Osmanlı İmparatorluğu &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/etiket/osmanli-imparatorlugu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Fri, 03 Feb 2023 14:17:33 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.5</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>Osmanlı İmparatorluğu &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Arkeolog Ajanlar Kaçırdıkları Eserlerle Coğrafyayı Dizayn Ettiler</title>
		<link>https://www.derintarih.com/mercek/arkeolog-ajanlar-kacirdiklari-eserlerle-cografyayi-dizayn-ettiler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Uçar]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 03 Feb 2023 14:17:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mercek]]></category>
		<category><![CDATA[British Museum]]></category>
		<category><![CDATA[Eski Eserleri]]></category>
		<category><![CDATA[Londra]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=9084</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde İngilizler, gittikçe yoğunlaşan biçimde, Ortadoğu’da arkeolojik faaliyetler yürütmüşlerdi. Elde edilen malzemeyle kendi müze ve koleksiyonlarını zenginleştirdikleri gibi, Anadolu ve Ortadoğu topraklarına gönderdikleri sözde arkeologlar sayesinde imparatorluğun dağılmasına giden yolun da taşlarını döşediler. British Museum’daki “Mısır ve Asur Eski Eserleri” bölümü bu kazılar sırasında çıkarılıp Londra’ya kaçırılan tarihî eserlerle kurulmuştur. Müzedeki Karkamış koleksiyonunun nasıl oluştuğunu da sözde arkeolog olan İngiliz ajanlarının hatıralarından takip etmek mümkündür. &#160; Devamı Derin Tarih Ocak Sayısında…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde İngilizler, gittikçe yoğunlaşan biçimde, Ortadoğu’da arkeolojik faaliyetler yürütmüşlerdi. Elde edilen malzemeyle kendi müze ve koleksiyonlarını zenginleştirdikleri gibi, Anadolu ve Ortadoğu topraklarına gönderdikleri sözde arkeologlar sayesinde imparatorluğun dağılmasına giden yolun da taşlarını döşediler. British Museum’daki “Mısır ve Asur Eski Eserleri” bölümü bu kazılar sırasında çıkarılıp Londra’ya kaçırılan tarihî eserlerle kurulmuştur. Müzedeki Karkamış koleksiyonunun nasıl oluştuğunu da sözde arkeolog olan İngiliz ajanlarının hatıralarından takip etmek mümkündür.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2023">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Köprülüler Devri Ve Devlet Otoritesinin Yeniden Tesisi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/koprululer-devri-ve-devlet-otoritesinin-yeniden-tesisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Samet Tınas]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Jun 2022 09:07:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Âdemoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Göbeklitepe]]></category>
		<category><![CDATA[Irsiyete]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Sanayi İnkılabı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8197</guid>

					<description><![CDATA[Tarihi anlamak ve ‘insanlık durumları’nı tespit edebilmek için Âdemoğlu’nun müracaat ettiği başlıca prensip, tarihi dönemlere ayırmaktır. Zira insanoğlunun yeryüzündeki serüveninin tahlili, sosyolojik olarak belli kırılmalarla vücut bulmuştur. Bu sebeple dönemlendirmeler çalışılacak konuların anlamlandırılmasında rol oynamaktadır. İnsanın tarihinin -insanın harici bir tarih olmaz, eşyanın geçmişi olabilir ancak- ilk takip edilebildiği nokta, tarımla iştigâl edilip hayvanların ehlileştirilmesiyle başlayan uzun bir geleneksel yekûna dayanır. Tarihin milâdı yazının icadı olarak kabul edildiğinde de zaten aynı tarihlendirmeye tekabül etmektedir. Siyasî tarih ve devletin ortaya çıkması da bu zaman diliminden müstağni değildir. Aşağı yukarı MÖ 7000’li yıllara kadar giden bu tarihlendirme, yerleşik ve göçebe toplulukların izlerinin&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Tarihi anlamak ve ‘insanlık durumları’nı tespit edebilmek için Âdemoğlu’nun müracaat ettiği başlıca prensip, tarihi dönemlere ayırmaktır. Zira insanoğlunun yeryüzündeki serüveninin tahlili, sosyolojik olarak belli kırılmalarla vücut bulmuştur. Bu sebeple dönemlendirmeler çalışılacak konuların anlamlandırılmasında rol oynamaktadır. İnsanın tarihinin -insanın harici bir tarih olmaz, eşyanın geçmişi olabilir ancak- ilk takip edilebildiği nokta, tarımla iştigâl edilip hayvanların ehlileştirilmesiyle başlayan uzun bir geleneksel yekûna dayanır. Tarihin milâdı yazının icadı olarak kabul edildiğinde de zaten aynı tarihlendirmeye tekabül etmektedir. Siyasî tarih ve devletin ortaya çıkması da bu zaman diliminden müstağni değildir.</p>
<p>Aşağı yukarı MÖ 7000’li yıllara kadar giden bu tarihlendirme, yerleşik ve göçebe toplulukların izlerinin takip edilebildiği, hatta günümüzdeki Göbeklitepe arkeolojik kazılarında yeni bilgilere ulaşılabildiği bir dönem olup, bunun evveli “pre-historik” olarak kabul edilmiştir. Bu alan artık biyolog ve teologların tartışma sahasını ihtiva eder.</p>
<p>İşte bu tarım toplumlarının Sanayi İnkılabı’na kadar olan uzun tarihi boyunca insanlığın önündeki en büyük problemlerden biri, nasıl idare edileceğine çare aramak olmuştur. Modernite sonrası ortaya çıkan “ulus-devlet” modelinden evvel devletler ya şehir-devlet yahut imparatorluklar şeklinde idare edildi; binaenaleyh sistemler daha çok monarşi olmak kaydıyla az da olsa oligarşi ve cumhuriyet şeklinde zuhur etti. Monarşinin dışındaki sistemler ise coğrafî olarak küçük olan devletlerde görülmekteydi. Zira bir aileye idareyi bırakmaktan ziyade geniş katılımı sağlamak, binlerce kilometrekarelik topraklarda ve eski imkânlar muvacehesinde pek mümkün değildi. Bu sebepten klasik dönem siyasî tarihi biraz da hanedanların tarihi olmuştu.</p>
<p>Irsiyete dayalı monarşiler, Türk devlet geleneğindeki “kut” anlayışıyla da birleşince idareci ailenin güç ve otoritesi daha bir pekişmişti. Ancak her sistemin olduğu gibi monarşilerin de kendine has problemleri vardı. Avrupa tarihinde görüldüğü üzere, birbirine akraba olan hanedanların “vesayet savaşları” yahut Türk tarihinde hangi evlâda idarenin bırakılacağı gibi…</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu’nun tam mânâsıyla kurucusu olan Fatih Sultan Mehmed bu problemi iki usûl ile çözmeye çalıştı ve dönemin şartları göz önüne alınırsa gayet de muvaffak oldu. Birincisi, Türk devlet geleneğindeki veraset usûlünün olmayışını “kardeş katli” ile hâlletti. Bu sayede kardeşler arası kavgayı önleyerek iç savaş tehlikesini bertaraf etmeyi hedefledi. Diğer taraftan, bu kardeş kavgasını önlemek için geliştirilen “ülüş sistemi”ni de ortadan kaldırıp devletin kardeşler arasında pay edilip bölünmesini ortadan kaldırdı. Fatih bunu yaparken Avrupa’daki hanedanlar arası kavgayı da göz önünde bulundurmuş olmalıdır.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2022">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Devleti’nin Yeraltı Kaynakları</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/osmanli-devletinin-yeralti-kaynaklari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derin Tarih]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Jun 2022 08:20:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ma'adin-i Hümâyûn Meclisi]]></category>
		<category><![CDATA[Madencilik]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8174</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu geniş bir coğrafyaya yayıldığı için maden açısından da hayli zengin kaynaklara sahipti. Fakat yeteri kadar araştırma yapılmadığından bu kaynaklar hakkında ayrıntılı bilgiye sahip değiliz. Zaman içinde yaşanan toprak kayıpları ve bazı maden ocaklarının rezervlerinin giderek tükenmesi gibi sebeplerden dolayı, maden ocaklarının sayı ve çeşidinde değişiklik olmuştur. Elimizde yeterli kaynağın bulunmamasından dolayı, Osmanlı topraklarında hangi tür ve miktarda maden bulunduğu hakkında kesin bir şey söylemek güç. Buna rağmen madencilik tarihine dair çalışmaların sayısı gün geçtikçe artıyor. Yeni araştırmalar neticesinde 1856 yılında Osmanlı madenleri ve bulundukları yerler hakkında bilgiler veren bir defter gün yüzüne çıkarılmıştır. Bu defteri Osmanlı topraklarındaki madenlerin&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı İmparatorluğu geniş bir coğrafyaya yayıldığı için maden açısından da hayli zengin kaynaklara sahipti. Fakat yeteri kadar araştırma yapılmadığından bu kaynaklar hakkında ayrıntılı bilgiye sahip değiliz. Zaman içinde yaşanan toprak kayıpları ve bazı maden ocaklarının rezervlerinin giderek tükenmesi gibi sebeplerden dolayı, maden ocaklarının sayı ve çeşidinde değişiklik olmuştur. Elimizde yeterli kaynağın bulunmamasından dolayı, Osmanlı topraklarında hangi tür ve miktarda maden bulunduğu hakkında kesin bir şey söylemek güç.</p>
<p>Buna rağmen madencilik tarihine dair çalışmaların sayısı gün geçtikçe artıyor. Yeni araştırmalar neticesinde 1856 yılında Osmanlı madenleri ve bulundukları yerler hakkında bilgiler veren bir defter gün yüzüne çıkarılmıştır. Bu defteri Osmanlı topraklarındaki madenlerin araştırılması için kurulan Ma’adin-i Hümâyûn Meclisi hazırlamış olup Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde İrâde Dahiliye Tasnifi bölümünde 356 kutu ve 23521 gömlek numaralarıyla kayıtlıdır.</p>
<p>Bu defterden edindiğimiz bilgilere göre 1856’dan önce Osmanlı’daki madenlerin çoğu emanet usulüyle devlet tarafından idare edilip işletilmekteydi. Osmanlı madencilik anlayışına göre yeni bir maden ocağı keşfedildiği zaman hemen faaliyete başlanmazdı. Bir miktar numune alınıp kalitesi ve üretime elverişli olup olmadığı araştırılırdı. Eğer maden yeterli kalite ve miktarda değilse, onu çıkartmak için harcanacak para ve iş gücünün ziyan edilmesi önlenirdi. Osmanlı madenciliğinde en çok yaşanılan sorun, ekonomik sıkıntılarla birlikte gelen sermaye yetersizliğiydi. Bazı maden ocakları, yeterli sermaye bulunamadığından dolayı işletilemiyordu. Devlet yöneticileri bu sorunu çözebilmek için maden ocaklarının işletmesini, devlet tarafından belirli kurallar dahilinde bazı kişi ya da şirketlere veriyordu. Eğer bunlar da ocağı işletmeyi sürdüremezse, haklarını bir başkasına devrediyorlardı. Madencilik sektöründeki bu ve benzeri sorunların aşabilmek için devlet 1861 yılında ilk defa bir maden nizamnâmesi düzenledi.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2022">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Üsküp’ün Manevî Odaklarindan Haznedar Rifâî Tekkesi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/mercek/uskupun-manevi-odaklarindan-haznedar-rifai-tekkesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mikail Türker Bal]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Feb 2022 05:14:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mercek]]></category>
		<category><![CDATA[Halvetî]]></category>
		<category><![CDATA[Haznedar Tekkesi]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Rifâî Tekkesi]]></category>
		<category><![CDATA[Türk müdafaa kalesi]]></category>
		<category><![CDATA[Yıldırım Bayezid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7855</guid>

					<description><![CDATA[Üsküp doğumlu şairimiz Yahya Kemal Beyatlı, bu şehrin, “Yıldırım Bayezid tarafından şimale karşı bir Türk müdafaa kalesi” olarak kurulduğunu ifade eder. Eserlerinde sık sık Rumeli ve Üsküp’ten hasretle bahseden Yahya Kemal, yine bir eserinde Fatih devrinin ruhânî bir mezarlığı olarak nitelediği Üsküp için söylenen şöyle bir rivayeti aktarır: “Her köşesinde bir evliya yatardı. Halkı rivayet eder ki ya Bağdat’ta bir evliya fazla imiş yahut da Üsküp’te. Ulema henüz bu bahsi halledememiş.” Üsküp’te Osmanlı İmparatorluğu’nun izleri olan değerli anıtlar varlığını yüzyıllardır korumaktadır. Bunların arasında Yahya Kemal’in hayatında önemli izler bırakmış ve günümüzde bile Makedonya ve Üsküp’ün manevî dünyası için önemli mekânlardan&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Üsküp doğumlu şairimiz Yahya Kemal Beyatlı, bu şehrin, “Yıldırım Bayezid tarafından şimale karşı bir Türk müdafaa kalesi” olarak kurulduğunu ifade eder. Eserlerinde sık sık Rumeli ve Üsküp’ten hasretle bahseden Yahya Kemal, yine bir eserinde Fatih devrinin ruhânî bir mezarlığı olarak nitelediği Üsküp için söylenen şöyle bir rivayeti aktarır: “Her köşesinde bir evliya yatardı. Halkı rivayet eder ki ya Bağdat’ta bir evliya fazla imiş yahut da Üsküp’te. Ulema henüz bu bahsi halledememiş.” Üsküp’te Osmanlı İmparatorluğu’nun izleri olan değerli anıtlar varlığını yüzyıllardır korumaktadır. Bunların arasında Yahya Kemal’in hayatında önemli izler bırakmış ve günümüzde bile Makedonya ve Üsküp’ün manevî dünyası için önemli mekânlardan biri olan Rifâî Tekkesi de yer almaktadır.</p>
<p>Yahya Kemal’in Üsküp’te yaşadığı yıllarda şehirde; Rifâî, Kâdirî, Sinanî, Bektaşî, Halvetî, Nakşibendî, Sâdî, Mevlevî ve Melâmî tarikatlarına ait 18 tekke bulunmakta idi. Bu tekkelerin bir kısmı göçler yüzünden cemaatini kaybederek kendiliğinden ortadan kalkmış, bazıları da 1963 yılındaki büyük depremde tamamen yıkılarak tarihe karışmıştır. Bugün Üsküp’te bu 18 tekkeden sadece Rîfaî Tekkesi tam teşekküllü bir şekilde külliyesini muhafaza edebilmiş ve ayaktadır. Tekkenin ayakta kalabilmiş bir tasavvuf müessesesi olarak öneminin yanında hâlihazırda Makedonya Türkleri ve diğer Müslüman topluluklar için bilim, edebiyat ve kültür merkezi olarak hüviyetini koruyor ve sürdürüyor olması da mühimdir. Çünkü bu tekkenin silsilesinde yer alan sekiz şeyhinden ilki muteber bir bilgin, ikincisi de şairdi. Her ikisi de yaşadıkları dönemlerde Üsküplüler arasında büyük otoriteye sahip kişilerdi.</p>
<p>Haznedar Tekkesi adıyla bilinen Üsküp Rifâî Tekkesi, Eski Hatuncuklar Mahallesi veya Hacı Şeyh Meydanı’nda Hicrî 1232 (M. 1816-17) senesinde bina ve ihya edilmiştir. Tekkenin vakfiyesinin kuruluş tarihi 13 Cemâziyelâhir 1233’tür (20 Nisan 1818). Kurucusu Kalkandelen’e yakın Grupçin köyünden ve Üsküp’e çocukken gelen İsmail oğlu Mehmet Efendi’dir. Büyük bir zekâ ve beceriye sahip; maliye alanında çok başarılı olan Şeyh Mehmet Efendi, kısa zamanda haznedar unvanına yükselir. Tekkenin tarihçesini kaleme alan M. Zihni Üskübî’nin verdiği bilgiye göre, Şeyh Mehmet Efendi Üsküp’te Rifâî tarikatı şeyhlerinden Arap Şeyh Hacı Hâtifî isimli bir şeyhe intisap ederek şeyhliğe kadar yükseldiğini yazmaktadır. Ancak vakfiyedeki silsilede Şeyh Mehmet Efendi’nin şeyhi olarak Şeyh Seyyid Mustafa Efendi’nin adı zikredilir.</p>
<p>Şeyh Mehmet Efendi muhtemelen memuriyeti sırasında biriktirdiği parayla satın aldığı evi tekkeye dönüştürmüştür. Ev, bizzat vakfeden tarafından satın alınmış, tamir edilip yenilenmiştir. Vakfiyeye göre tekke bir semahane, bir kahve ocağı, fevkâni bir oda, sofa, ahır, su kuyusu ve avludan oluşmaktadır. 800 metrekare bir arsa içinde kurulmuş olan tekkenin geniş bir avlusu ve bahçesi vardır. Zaman içinde küçük bir külliyeye dönüşmüş olan tekkede bir de türbe yer almaktadır. Sırasıyla; Şeyh Mehmet Efendi, kızı ve gelini, I. Şeyh Sadeddin Efendi ve oğlu II. Şeyh Mehmet Baba, Şeyh Sadeddin Sırrî, Rıza Efendi, Şeyh Ahmet Efendi ve hanımı, Müderris Şeyh İdris Efendi ve Seyyide Hanım medfundur.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2022">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Mora’daki Soykırım Ancak Öldürecek Başka Türk Kalmadığında Sona Erdi”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/moradaki-soykirim-ancak-oldurecek-baska-turk-kalmadiginda-sona-erdi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[William St. Clair]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 Oct 2021 08:02:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Kalamata]]></category>
		<category><![CDATA[Mora]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Romenler]]></category>
		<category><![CDATA[Rum Kilisesi]]></category>
		<category><![CDATA[Slavlar]]></category>
		<category><![CDATA[Venedik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7485</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu’nun Rum nüfusu, isyandan evvelki yıllarda önceki dönemlere göre birçok açıdan çok daha iyi durumdaydılar. Zengin ve eğitimli Rumlar açısından Osmanlı Devleti’nin yönetim kademelerinde ilerleme şartları iyileşiyordu. Devlet kurumlarında kendilerine ayrılan makamların sayısı düzenli olarak artıyor, bunlardan bir kısmı miras olarak intikal ediyordu. İki Tuna vilayetinde Romenler ve Slavlar münhasıran Yunanlar tarafından yönetiliyordu. Kalabalık Rum tüccar sınıfı güçleniyordu; dış ticaret ve gemicilik büyük ölçüde Rumların elindeydi. Gelişen ve oldukça zengin olan Rum kolonileri batı Avrupa ve güney Rusya şehirleri ve limanlarına yerleşiyorlardı. İmparatorluğun Rumların çoğunlukta olduğu bölgelerinde, Türklerin müdahalesinden büyük oranda bağımsız kendi belediyeleri vardı. Patrikhanesi İstanbul’da bulunan Rum&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı İmparatorluğu’nun Rum nüfusu, isyandan evvelki yıllarda önceki dönemlere göre birçok açıdan çok daha iyi durumdaydılar. Zengin ve eğitimli Rumlar açısından Osmanlı Devleti’nin yönetim kademelerinde ilerleme şartları iyileşiyordu. Devlet kurumlarında kendilerine ayrılan makamların sayısı düzenli olarak artıyor, bunlardan bir kısmı miras olarak intikal ediyordu. İki Tuna vilayetinde Romenler ve Slavlar münhasıran Yunanlar tarafından yönetiliyordu. Kalabalık Rum tüccar sınıfı güçleniyordu; dış ticaret ve gemicilik büyük ölçüde Rumların elindeydi.</p>
<p>Gelişen ve oldukça zengin olan Rum kolonileri batı Avrupa ve güney Rusya şehirleri ve limanlarına yerleşiyorlardı. İmparatorluğun Rumların çoğunlukta olduğu bölgelerinde, Türklerin müdahalesinden büyük oranda bağımsız kendi belediyeleri vardı. Patrikhanesi İstanbul’da bulunan Rum Kilisesi çok geniş ayrıcalıklara sahip olup imparatorluk yönetiminin ayrılmaz bir parçasıydı. Hatta Rum köylüler bile imparatorluğun Müslüman tebaası için büyük çilelere yol açan askerlik gibi bazı yükümlülüklerden muaf oldukları düşüncesiyle teselli bulabiliyorlardı. Gözlemciler Rumların isyan öncesinde Katolik İrlandalılardan daha talihli oldukları kanaatindedir.</p>
<p>Yunanistan’ın birçok bölgesinde Yunanlar ve Türkler birlikte, dostça bir ortamda yaşıyorlardı. Mora yarımadasının bazı kısımlarında nüfus tamamen Yunanlardan oluşurken, bazı kısımlarında Türklerden müteşekkildi. Türk garnizonları oldukça küçüktü ve iç güvenliğe pek ihtiyaç olmadığından, eğitimlerini uzun süredir ihmal ediyorlardı. Kaleler bakımsızlıktan çöküyordu; bazı yerlerde tek silahları Venediklilerden kalan tüfek ve barutlardı. Kimi Türkler o kadar uzun süredir Yunanlar arasında yaşıyordu ki, artık Türkçe konuşamıyorlardı. Yunan İsyanı tarihi yazılırken, Yunanların gerekçe arayışı içinde Türklerin zulmüne örnek gösterdikleri -çocuklarının Yeniçeri olarak yetiştirilmek üzere ellerinden alınması gibi- birçok durum, isyandan uzun süre önce uygulamadan kalkmıştı. (…)</p>
<p>Tripoliçe 5 Ekim 1821 tarihinde Yunanların eline geçti. Yalnızca 20 civarında Avrupalı topçu vardı. Kalamata’dan gelmekte olan 50 kadar topçu ise zamanında yetişemediler. İpsilantis ve alayı daha önce korkunç şartlar altındaydı. Paraları tükenmiş, alayın üniformaları eskimişti. Askerlerin çoğu artık yaya idi ve ikmal yokluğu nedeniyle açlıktan ölmek üzereydi. İpsilantis ani bir kararla, düşmek üzere olduğu yönündeki söylentilere güvenerek, Patra’ya (Balyabadra) yürümeye başladı. Olaylar kontrolünden çıkmış gibi görünüyordu. Onun yokluğunda, Teodoros Kolokotronis ve diğer subaylar Türklerle teslim şartlarını müzakere etmeye başlamışlardı. Arnavutlar ayrı bir antlaşma yaptılar. Silahlarıyla birlikte Epir’e gitmek üzere ayrılmalarına izin verildi. Böylece müdafaanın gücü büyük ölçüde zayıfladı.</p>
<p>Zengin Türkler güvenliklerinin sağlanması için bedel ödemeyi teklif ederken, kaleler içindeki diğer gruplar isyan öncesinde tanıdıkları Yunan liderleriyle anlaşmalar yaptılar. Yağma için bekleyen silahlı Yunanlar, geceleri kasabalardan çıkan eşya yüklü at arabalarını fark ettiler. Yunan liderleri sürekli olarak Türklerle müzakere yapmak için gelip gidiyorlardı. Resmî bir teslim antlaşması yapılıp yapılmadığının pek bir önemi yoktu.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ekim-2021">Derin Tarih Ekim Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Resim Sanatı Nasıl Batılılaştı?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ajanda/tanzimattan-cumhuriyete-resim-sanati-nasil-batililasti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Canan Aytaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Aug 2021 08:01:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ajanda]]></category>
		<category><![CDATA[Ayvazovski]]></category>
		<category><![CDATA[Ivan Konstantinoviç]]></category>
		<category><![CDATA[Kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Tanzimat Fermanı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7267</guid>

					<description><![CDATA[Biz kimiz? Bizi biz yapan unsurlar nelerdir? “Kimlik” kavramının bu soruya doyurucu bir cevap teşkil edeceğini düşünürüz. Oysa kimlik, toplumsallaşmanın bir mahsulü olup ekonomik, siyasî, psikolojik ve sınıfsal kategorilerin kompozisyonundan oluşurken, bu kategoriler zaman içinde yaşanan birtakım hadiselerle müspet veya menfi yönde değişime uğrar. Demek ki kimlik de akışkan bir varlık düzeyine sahiptir. Peki, bu akışkanlık, belli bir sabiteye aşinalık kazanan kimliğin sanata yaklaşımını ve sanatsal üretimini ne yönde etkilemektedir? Bu soruya yeni ufuklar açabilecek bir serginin koridorlarına süzüldük bu ay: Sakıp Sabancı Müzesi’nde kapılarını açan “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e: Ressam Hocaların Ressam Öğrencileri” isimli sergi. Önce, koleksiyonun mercek tuttuğu yılların, o&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Biz kimiz? Bizi biz yapan unsurlar nelerdir? “Kimlik” kavramının bu soruya doyurucu bir cevap teşkil edeceğini düşünürüz. Oysa kimlik, toplumsallaşmanın bir mahsulü olup ekonomik, siyasî, psikolojik ve sınıfsal kategorilerin kompozisyonundan oluşurken, bu kategoriler zaman içinde yaşanan birtakım hadiselerle müspet veya menfi yönde değişime uğrar. Demek ki kimlik de akışkan bir varlık düzeyine sahiptir. Peki, bu akışkanlık, belli bir sabiteye aşinalık kazanan kimliğin sanata yaklaşımını ve sanatsal üretimini ne yönde etkilemektedir?</p>
<p>Bu soruya yeni ufuklar açabilecek bir serginin koridorlarına süzüldük bu ay: Sakıp Sabancı Müzesi’nde kapılarını açan “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e: Ressam Hocaların Ressam Öğrencileri” isimli sergi. Önce, koleksiyonun mercek tuttuğu yılların, o devrin sanatsal üretimini nasıl biçimlendirdiğini hatırlayalım birlikte.</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu’nun 18. yüzyılda Tanzimat Fermanı ile başlayan Batılılaşma dönemi, edebiyatta olduğu gibi resimde de tesirini göstermiş olup, verilen birçok eserde Batılılaşmanın kesif etkisini görmek mümkündür. Osmanlı kimliğinde yeni bir sayfa olarak kabul edebileceğimiz bu süreç, 17. yüzyılda Avrupalı devletler karşında yaşadığımız askerî mağlubiyetler ve toprak kayıpları neticesinde Batı’dan geri kaldığımız kanaatiyle tetiklenmiştir. Batılılaşma hareketi Tanzimat Fermanı ile yeni boyutlar kazanırken, Osmanlı sultanları ve devlet bürokrasisi tarafından Batılılaşmanın göstergelerinden birinin sanattaki değişim olacağı fikri benimsenir. Böylelikle Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadarki sürecin her aşamasını resim alanında verilmiş eserlerde gözlemlemek mümkün hale gelir.</p>
<p>Köşemize taşıdığımız serginin, sanatta “deri değiştirme” olarak tabir edebileceğimiz dönemi başarıyla yansıttığını söyleyebiliriz. Hoca Ali Rıza, Halife Abdülmecid Efendi, Hüseyin Zekâi Paşa, Ivan Konstantinoviç Ayvazovski, Şevket Dağ, Hikmet Onat, Hüseyin Avni Lifij, İbrahim Çallı, Nazmi Ziya Güran ve Mihri (Müşfik) Hanım’ın aralarında olduğu sanatçıların 115 eseri üzerinden bir dönem okuması yapmak mümkün.</p>
<p>Tanzimat döneminde, başta Fransa olmak üzere yurt dışına sanat eğitimine gönderilen ve Paris’te Jean-Leon Gerome, Gustave Boulanger gibi devrin seçkin ressamlarının atölyelerine devam eden, Osman Hamdi Bey ve Halil Bey’in aralarında bulunduğu kuşaktan sanatçıların eserlerinin yer aldığı sergide, fonda İstanbul’un tarihî sokaklarını, yerleşim yapısını, sahillerini ve Boğaz manzaralarını temaşa ederken, toplumsal yapının ve kimliğinin değişimini de izliyoruz. Manzara ve natürmortların yanı sıra figür ve figürlü anlatımın uzantısı olan portreler serginin dikkat çeken parçalarından. Bilhassa kadınları konu alan portreler, Tanzimat döneminden itibaren Osmanlı toplumunda kadının görünür hale gelme sürecini yansıtması açısından dikkate değer. Osman Hamdi’nin, eşi Naile Hanım’ı Bizans ikonalarındaki gibi kabartmalı ve altın yaldızlı haleler üzerine resmettiği eseri bu hususa çarpıcı bir örnek teşkil ediyor. Bunlardan başka, Sanayi-i Nefise Mektebi’nde yabancı hocaların yerine atanan İbrahim Çallı, Feyhaman Duran, Hikmet Onat gibi isimlerin atölyelerinde yetişen ve Türkiye’de modern sanatın temellerini atan, Cumhuriyet’in ilk sanatçı grubu Müstakiller de sergide sanat tarihindeki önemlerini yansıtacak bir yaklaşımla sunuluyor.</p>
<p>Türk resminde geleneksel usulün Tanzimat’la başlayıp Cumhuriyet’e kadarki dönüşüm sürecini izlemek için sunulan bu fırsatı kaçırmayıp Sakıp Sabancı Müzesi’nin yolunu tutmanızı tavsiye ederim. Unutmadan, rezervasyon yaptıran ziyaretçilerin öncelikli olarak giriş yapacağı sergi, öğretmenlere ve sağlık çalışanlarına ücretsiz.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-agustos-2021">Derin Tarih Ağustos Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sultan Abdülhamid İle Tarihin Merkezine Seyahat</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ajanda/sultan-abdulhamid-ile-tarihin-merkezine-seyahat/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Canan Aytaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Jun 2021 07:06:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ajanda]]></category>
		<category><![CDATA[Aşiret Kökleri]]></category>
		<category><![CDATA[Koç Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan II. Abdülhamid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7118</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu’nun kök saldığı ve altı asrı aşkın mirasın ilk meyvelerini verdiği cömert topraklardan bugünün heybesine ne düşer dersiniz? Bu sorumuza cevap bulduğumuz, bizi Sultan Abdülhamid’in mihmandarlığında bir yolculuğa çıkararak Osmanlı’nın köklerini keşfe davet eden online serginin haberini aldık bu ay: “Tarihin Merkezine Seyahat: Osmanlı Köklerinin Yeniden Keşfi (1886)”. 2021 Aralık’ına kadar internet üzerinden ziyaret edebileceğiniz sergi, Sultan II. Abdülhamid’in verdiği talimatla 1886’da Söğüt ve civarına gerçekleştirilen keşif gezisi sonucunda hazırlanmış ve Almanya şansölyesi Otto von Bismarck’a hediye edilen üç cilt fotoğraf albümünden yola çıkılarak hayata geçirilmiş. Mayıs 2018-Ocak 2019 tarihleri arasında Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi (ANAMED) tarafından&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı İmparatorluğu’nun kök saldığı ve altı asrı aşkın mirasın ilk meyvelerini verdiği cömert topraklardan bugünün heybesine ne düşer dersiniz? Bu sorumuza cevap bulduğumuz, bizi Sultan Abdülhamid’in mihmandarlığında bir yolculuğa çıkararak Osmanlı’nın köklerini keşfe davet eden online serginin haberini aldık bu ay: “Tarihin Merkezine Seyahat: Osmanlı Köklerinin Yeniden Keşfi (1886)”.</p>
<p>2021 Aralık’ına kadar internet üzerinden ziyaret edebileceğiniz sergi, Sultan II. Abdülhamid’in verdiği talimatla 1886’da Söğüt ve civarına gerçekleştirilen keşif gezisi sonucunda hazırlanmış ve Almanya şansölyesi Otto von Bismarck’a hediye edilen üç cilt fotoğraf albümünden yola çıkılarak hayata geçirilmiş.</p>
<p>Mayıs 2018-Ocak 2019 tarihleri arasında Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi (ANAMED) tarafından düzenlenen ve büyük ilgi gören sergiyi ziyaret edemeyenler bu ikinci fırsatı kaçırmasınlar derim.</p>
<p>Serginin ana temasını oluşturan, Sultan II. Abdülhamid’in iradesiyle, 1886 yılında Söğüt ve çevresinde yapılan keşif gezisinin gayesi demografik ve fiziksel açıdan bölgenin incelenmesi, iyileştirilmesi ve belgelenmesiymiş. Keşif heyeti Hoca Ali Rıza, Sururili Ahmed Emin, Ahmed Şekûr ve Mehmed Emin gibi dönemin önde gelen fotoğrafçı ve ressamlarından oluşuyormuş. Bu sanatçıların Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk başkenti Bursa ile Yenişehir, İznik, Söğüt ve Bozüyük gibi erken Osmanlı yerleşim birimlerindeki gezileri sonucunda ortaya çıkan çok sayıda fotoğraf, karakalem, yağlı boya resim vb. belgelerle Yıldız Sarayı Kütüphanesi için üç ciltlik albüm hazırlanmış. Bu değerli albümler 2017 yılında Bismarck Kütüphanesinde gerçekleştirilen müzayedede satın alınarak Ömer M. Koç Koleksiyonu’na dahil edilmiş.</p>
<p>Küratörlüğünü Bahattin Öztuncay, Ahmet Ersoy, Deniz Türker’in yaptığı sergide Demiryolu Hatları ve Diplomatik Bağlantılar, Söğüt Keşif Gezisi Ekibi, Topografya / Ertuğrul Sancağı, Aşiret Kökleri ve Arşiv bölümleri yer alıyor. Yörede o dönemde yaşayan Türkmen ve yörük aşiretlerine ait izlere, kıyafetlere, hayat şartlarına ve sosyal ilişkilere şahitlik ederken, fotoğrafların kanatlarında çıkacağınız bu tuhaf ama büyüleyici seyahat hafızanızdan silinmeyecek.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2021">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarih Okuyan Şaşırmaz</title>
		<link>https://www.derintarih.com/editorden/tarih-okuyan-sasirmaz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Taha Kılınç]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Apr 2021 08:03:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editörden]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[Meiji]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan II. Abdülhamid]]></category>
		<category><![CDATA[Terakki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6985</guid>

					<description><![CDATA[“Allah bize sulh ve sükûnet nasip etsin! Fakat büyük devletler, geniş teşkilâtlı imparatorluğumuzu inşa edecek ne zaman bıraktılar, ne de sükûnet! Bize de hiç olmazsa on senelik bir sulh tanınsa, Japonların (Meiji devriminin başlangıcından beri) o kadar methedilen terakkîlerini biz de yapabilirdik. Onlar Avrupalıların pençelerinden uzak olduklarından, bize nazaran bahtiyardırlar, emniyet içinde yaşamaktadırlar. Maalesef biz, tam Avrupalı sırtlanların geçiş yerine çadırımızı kurmuşuz.” Tarihin en zor dönemeçlerinden birinde, dağılmanın arefesindeki bir imparatorluğu ayakta tutmanın mücadelesini veren Sultan II. Abdülhamid, devletin karşı karşıya bulunduğu tehlikeleri bu sözlerle özetlemişti. “Sırtlanların geçiş yerine çadır kurmuş olmak” teşbihi, gerçekten de meselenin bam teliydi. Osmanlı İmparatorluğu’nun&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Allah bize sulh ve sükûnet nasip etsin! Fakat büyük devletler, geniş teşkilâtlı imparatorluğumuzu inşa edecek ne zaman bıraktılar, ne de sükûnet! Bize de hiç olmazsa on senelik bir sulh tanınsa, Japonların (Meiji devriminin başlangıcından beri) o kadar methedilen terakkîlerini biz de yapabilirdik. Onlar Avrupalıların pençelerinden uzak olduklarından, bize nazaran bahtiyardırlar, emniyet içinde yaşamaktadırlar. Maalesef biz, tam Avrupalı sırtlanların geçiş yerine çadırımızı kurmuşuz.”</p>
<p>Tarihin en zor dönemeçlerinden birinde, dağılmanın arefesindeki bir imparatorluğu ayakta tutmanın mücadelesini veren Sultan II. Abdülhamid, devletin karşı karşıya bulunduğu tehlikeleri bu sözlerle özetlemişti. “Sırtlanların geçiş yerine çadır kurmuş olmak” teşbihi, gerçekten de meselenin bam teliydi. Osmanlı İmparatorluğu’nun merkez coğrafyası, tam olarak Sultan’ın anlattığı gibi, sürekli hedefteydi. Tarih boyunca olduğu, gelecekte de olacağı gibi…</p>
<p><em>Derin Tarih</em> olarak bu sayımızda, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışına giden süreci başlatan 93 Harbi’ni bütün yönleriyle ele alıyoruz. 144 yıl sonra bugün 93 Harbi’ni yeniden düşünürken, Sultan Abdülhamid’in saltanatının hemen başlangıcında nasıl bir krizler yumağını kucağında bulduğunu, sonrasında attığı bütün adımların da bu krizlerden etkilendiğini daha iyi anlıyoruz.</p>
<p>Dergimiz bu sayısından itibaren, bazı yeni bölümlerle sizleri selâmlayacak. İslâm dünyasının dört bir yanından merak uyandırıcı malumatlar, birbirinden önemli portreler, hep duyduğumuz bazı bölgelerin bugün nereye düştüğünü harita eşliğinde sunacağımız “Bugün Neresi?” köşemiz ve daha birçok yenilikle karşınızda olacağız…</p>
<p>Belli kurallar ve sebep-sonuç zinciri içinde akan tarih, dünü derinden kavrayıp bugünü anlamak ve yarına sağlam biçimde hazırlanmak için okunur malum. Bu nedenle, tarihi dikkatli bir şekilde okuyan, şaşırmaz. Hem yolunu şaşırmaz hem algıları şaşmaz hem de yaşanan hiçbir şey onu hayrete düşürmez.</p>
<p><em>Derin Tarih</em> dergisi olarak, şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da, tarihi ibret aynasına yansıtarak, bugüne dair dersler çıkarma odaklı üslubumuzu devam ettireceğiz. Ve her zaman olduğu gibi, gücümüzü de siz kıymetli okurlarımızdan alacağız.</p>
<p>Gelecek ayki buluşmamıza kadar,<br />
hayırla kalınız.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sarayın Hat Hocasının Mezar Taşı Kör Kazma Kurbanı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/kesifler/sarayin-hat-hocasinin-mezar-tasi-kor-kazma-kurbani/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oktay Türkoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Apr 2021 06:16:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Keşifler]]></category>
		<category><![CDATA[Emir Efendi]]></category>
		<category><![CDATA[Hafız Osman]]></category>
		<category><![CDATA[III. Ahmed]]></category>
		<category><![CDATA[İlyas Bey Camii]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6907</guid>

					<description><![CDATA[İstanbul Osmanlı İmparatorluğu’nun sadece siyasî başkenti değil, kültürel ve sanatsal faaliyetlerin de merkeziydi. Birçok hattat, müzehhib, ebru sanatçısı bu şehirde yüzyıllar boyunca usta-çırak ilişkisi içerisinde yetişmiş, yeteneklerinin serpildiği bu ortamda tarihe emanet ettikleri eserleriyle bizlere ilham ve iftihar kaynağı olmuştur. İşte bu kudretli sanatçılardan biri de 18. yüzyılda yaşamış Emir Efendi ya da meşhur ismiyle Yedikuleli Seyyid Abdullah Efendi’dir. Kendisi Osmanlı hat sanatı tarihinde ekol oluşturmuş Hafız Osman’ın en önemli talebelerinden biridir. Onlarca Kur’an, En’am, kıt’a, hilye-i şerife yazmış ve devrin padişahı III. Ahmed’in iltifatına mazhar olarak sarayda hat hocalığına getirilmiş yüksek bir sanatkârdır. Seyyid Abdullah ilk yazı derslerini İmrahor&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul Osmanlı İmparatorluğu’nun sadece siyasî başkenti değil, kültürel ve sanatsal faaliyetlerin de merkeziydi. Birçok hattat, müzehhib, ebru sanatçısı bu şehirde yüzyıllar boyunca usta-çırak ilişkisi içerisinde yetişmiş, yeteneklerinin serpildiği bu ortamda tarihe emanet ettikleri eserleriyle bizlere ilham ve iftihar kaynağı olmuştur.</p>
<p>İşte bu kudretli sanatçılardan biri de 18. yüzyılda yaşamış Emir Efendi ya da meşhur ismiyle Yedikuleli Seyyid Abdullah Efendi’dir. Kendisi Osmanlı hat sanatı tarihinde ekol oluşturmuş Hafız Osman’ın en önemli talebelerinden biridir. Onlarca Kur’an, En’am, kıt’a, hilye-i şerife yazmış ve devrin padişahı III. Ahmed’in iltifatına mazhar olarak sarayda hat hocalığına getirilmiş yüksek bir sanatkârdır.</p>
<p>Seyyid Abdullah ilk yazı derslerini İmrahor İlyas Bey Camii’nin imamı olan babası Hasan Haşimi Efendi’den almıştır. Babasının vefatından sonra aynı camide bu vazifeyi devralır. Genç yaşlarında hat sanatına iştiyak duyan Seyyid Abdullah, Hafız Osman’dan 1690 senesinde icazetini alır. Bundan sonra da bu sanatı ölümüne değin (10 Eylül 1731) bırakmayarak tarihe velut bir sanatkâr olarak geçer. Önemli vasıflarından biri, başta oğlu Seyyid Abdulhalim Efendi olmak üzere birçok talebe yetiştirmiş olmasıdır. Öyle ki hocası Hafız Osman’dan aldığı el ve Eğrikapılı Mehmed Rasim’e aktardığı feyizle beraber “Aklâm-ı Sitte” olarak adlandırılan bu ekol 20. yüzyılda Halim Özyazıcı’ya kadar uzanmıştır.</p>
<p>Sanatçılığı hakkında dilden dile anlatılan şu kıssa hakikaten dikkate şayandır:</p>
<p>Hafız Osman ile birlikte bir gün bir yerde istirahatteyken yanlarına biri gelir ve Hafız Osman’a, “Sultânım, telâmize-i kirâmınızdan bir seyyid efendiyi vasf buyurmuş idiniz. Ayâ onların rü’yeti ve hatlarının ziyâreti ile şeref-yâb olmak mümkin olmaz mı?” dedikten sonra Hafız Osman, yanındaki Seyyid Abdullah’ı göstererek, “Bu seyyid çelebi odur ve benden güzel yazar” diyerek onu taltif etmiştir. Ömründe kimseye bu denli bir iltifat etmemiş olan Hafız Osman’ın bu sözleri karşısında Abdullah Efendi, “Hicabımdan kalem-âsâ o ânda iki şakk olayazdım”, yani &#8220;Hicabımdan kalem gibi ikiye ayrıldım&#8221; demiştir.</p>
<p>Tevazu sahibi bu büyük sanatçı vefat ettiğinde Eyüp-Bahariye yolu üzerindeki Şah Sultan Camii karşısında defnedilmiştir. Bugün, zikredilen caminin tam karşısına tesadüf eden yerde müstakil bir türbe içerisinde hattatın yalnızca bir baş taşından ibaret kabri bulunmaktadır. Kabir taşında şunlar yazmaktadır:</p>
<p><em>Hüve’l-hayyü’l-baki</em></p>
<p><em>Şeyhü’l-hattatin</em></p>
<p><em>Yedikuleli </em></p>
<p><em>merhumun kabri</em></p>
<p><em>şerifidir </em></p>
<p><em>Sene 1144 </em></p>
<p><em>fi 8 Ra (biü’l-evvel).</em></p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-nisan-2021">Derin Tarih Nisan Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ALAN MİKHAİL: “YAVUZ, BÜTÜN DÜNYAYI OSMANLI YAPMAK ARZUSUNDAYDI”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/alan-mikhail-yavuz-butun-dunyayi-osmanli-yapmak-arzusundaydi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Kocukeli Özbay]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Sep 2020 06:10:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[God's Shadow]]></category>
		<category><![CDATA[Memlük]]></category>
		<category><![CDATA[ortadogu]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Under Osman's Tree]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6350</guid>

					<description><![CDATA[Hem Türkiye’de, hem de dünyada Yavuz Sultan Selim hakkındaki literatürün cılız olduğunu görüyoruz. Bu anlamda God’s Shadow (Tanrı’nın Gölgesi) revizyonist bir çalışma. Sizi Yavuz Sultan Selim’le ilgili önceki çalışmalarda tatmin etmeyen taraf neydi? Dünyamızın daha kapsamlı bir anlatımını sunmak ve son 500 yıllık tarihin günümüzü nasıl şekillendirdiğini göstermek istedim. 1500 yılında Avrupa’dan Çin’e kadar herhangi bir siyasî veya dinî liderden dönemin en önemli jeopolitik güçlerini saymasını isteseydik, Osmanlı İmparatorluğu ilk sırada veya ona yakın bir yerde olurdu. Oysa Türkiye dışına çıktığınızda, tarih eserleri Osmanlı İmparatorluğu’nu nadiren içermektedir. Kitabım Osmanlıların hak ettiği yeri yeniden kazanmalarına yardım etmekte; imparatorluk tarihinin merkezinde yer&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Hem Türkiye’de, hem de dünyada Yavuz Sultan Selim hakkındaki literatürün cılız olduğunu görüyoruz. Bu anlamda <em>God’s Shadow</em> (Tanrı’nın Gölgesi) revizyonist bir çalışma. Sizi Yavuz Sultan Selim’le ilgili önceki çalışmalarda tatmin etmeyen taraf neydi?</strong></p>
<p>Dünyamızın daha kapsamlı bir anlatımını sunmak ve son 500 yıllık tarihin günümüzü nasıl şekillendirdiğini göstermek istedim. 1500 yılında Avrupa’dan Çin’e kadar herhangi bir siyasî veya dinî liderden dönemin en önemli jeopolitik güçlerini saymasını isteseydik, Osmanlı İmparatorluğu ilk sırada veya ona yakın bir yerde olurdu. Oysa Türkiye dışına çıktığınızda, tarih eserleri Osmanlı İmparatorluğu’nu nadiren içermektedir. Kitabım Osmanlıların hak ettiği yeri yeniden kazanmalarına yardım etmekte; imparatorluk tarihinin merkezinde yer alan bir şahsiyetin, yani Sultan I. Selim’in hayatı ve dönemine odaklanmaktadır. <em>God’s Shadow</em> modern dünyanın tamamen yeni bir tarihçesini sunmaktadır. Amerikalıların çoğu ABD’nin tarihinin -ne kadar tartışmalı ve eksik olursa olsun- Avrupa, Yerli Amerika ve Afrika’dan türetildiğine inanıyor. Kitabımın argümanlarından biri de, Osmanlılar ve İslamın bütün bu kültürleri ve tarihleri şekillendirdiği, dolayısıyla Amerika’nın tarihini tam ve doğru anlayabilmek için bu diğer tarihleri de kavramamız gerektiğidir.</p>
<p><strong>Diğer kitaplarınızda Osmanlı Mısır’ı ana ekseni oluşturuyor. Türkçeye de tercüme edilen ve büyük ilgi gören <em>Under Osman’s Tree</em>’de (<em>Osman’ın Ağacı Altında</em>) imparatorluğun en büyük gıda tedarikçisi olan Mısır’a odaklanırken ekoloji-siyaset ilişkisini merkeze alıyor, yöntem olarak çevre tarihçiliğini kullanıyorsunuz. Tarih yazımında dikkat ettiğiniz metot ve prensipler neler?</strong></p>
<p>Arap dünyasındaki Osmanlı İmparatorluğu tarihine her zaman ilgi duydum. Bu noktaya kadar, konuyu <em>Under Osman’s Tree</em> adlı eserimde çevre tarihi yoluyla ele aldım. Osmanlı İmparatorluğu’nun Arap dünyasındaki kurucu yılları elbette 1516-17 yıllarıdır ve işte bunu görerek <em>God’s Shadow </em>projesine başladım. 1516-17 yıllarındaki Osmanlıların Memlûk topraklarını fethetmesini, küresel tarihin bir anı olarak anlatmak ilgimi çekti. Böylesine önemli bir fethi, böylesine önemli bir tarihî olayı biz hâlâ tamamen kavramadığımız gibi doğru bir anlatımına da sahip değiliz. Elbette bazı çalışmalar var. Bu alandaki boşluğu abartmak istemiyorum; ama bu çalışmaların çok az olması oldukça şaşırtıcıdır. Bunun bir nedeninin Memlûk tarihinin sona ermesi olduğunu düşünüyorum. Osmanlı tarihçileri ise Arap dünyası ile yalnızca başlangıç dönemi bakımından ilgilenmektedir. Sonuç olarak 1516-17 yılları bu imparatorluk bitişi ve başlangıcının kırılma noktalarına denk geldiği için bu dönemin üzerinde durmak istedim.</p>
<p>Bu fetih bir imparatorluğun hem dünya sahnesindeki hem de bölgesel önemini tarihteki diğer tüm anlardan daha fazla değiştirmektedir. Bu yüzden hem Osmanlı tarihinin dönüm noktası, hem de küresel bir dönüm noktası olarak 1516 ve 1517’yi anlamak -bu fethin imparatorluk içinde ve dışındaki dünyayı nasıl değiştirdiğini öğrenmek- istedim. <em>God’s Shadow</em>’u Osmanlı ve Ortadoğu tarihi alanında çalışanlardan çok, bu alan dışındaki akademisyenler için yazdım. Onlara Osmanlı İmparatorluğu ve İslam olmaksızın kendi alanları hakkında düşünemeyeceklerini göstermek istiyorum. İmparatorluğun bu dönemdeki yayılması, erken modern dünya -ve iddia ediyorum ki sonrası- araştırmalarının merkezini oluşturmak zorundadır.</p>
<p>Bu yüzden çalışmamın tamamında, Osmanlıların Arap dünyasına nasıl geldiklerini, bu egemenliğin ne anlama geldiğini ve önemini anlamaya çalıştım. Osmanlı İmparatorluğu ve/veya Arap dünyası tarihine ilgi duyan her tarihçinin bu anı anlaması zorunludur. Ayrıca bu kitabın Osmanlı tarihini küresel tarihin ilgi alanlarıyla ilişkilendirmeyi amaçlayan önceki çalışmama benzer olduğunu söylemek isterim. Daha önce çevresel bağlamda bunu yaparken, burada daha geleneksel jeopolitik, ticaret ve savaş metodolojisi yoluyla yapmayı deniyorum.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2020">Derin Tarih Eylül Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Derin Tarih’e Özel Sayılar</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/derin-tarihe-ozel-sayilar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Samet Tınas]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Jul 2020 12:20:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Cihan Harbi]]></category>
		<category><![CDATA[İttihat ve Terakki]]></category>
		<category><![CDATA[muhafazakâr]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[tenbihnâme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6185</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye için bir dergi çöplüğü derler. Gerçekten binlerce dergi gelmiş geçmiş; kimisi uzun ömürlü olurken kimisi bir sayı çıkabilmiş ancak. Muhafazakâr-milliyetçi camianın hissiyatına tercüman olacak olan Derin Tarih dergisi de Nisan 2012’de bu dergi deryasında yerini almıştı. Yalnız derginin bu 100 sayıdan ibaret olmadığını takipçileri çok iyi bilir. Aylık mutad sayılarına ilâveten Kasım 2014’ten itibaren Özel Sayılar da çıkartmaya başladı. Bu sayılar çoğunlukla bir bilimsel editörün nezaretinde ve salt bir konu, kişi veya hadiseye inhisar etmiş surette neşredildi. İlk Özel Sayı Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’na girmesinin 100. yılı olması sebebiyle Cihan Harbi’ne tahsis edildi. “Osmanlı’nın Cihan Harbi–Casuslar Savaşı ve&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye için bir dergi çöplüğü derler. Gerçekten binlerce dergi gelmiş geçmiş; kimisi uzun ömürlü olurken kimisi bir sayı çıkabilmiş ancak. Muhafazakâr-milliyetçi camianın hissiyatına tercüman olacak olan <em>Derin Tarih</em> dergisi de Nisan 2012’de bu dergi deryasında yerini almıştı. Yalnız derginin bu 100 sayıdan ibaret olmadığını takipçileri çok iyi bilir. Aylık mutad sayılarına ilâveten Kasım 2014’ten itibaren Özel Sayılar da çıkartmaya başladı. Bu sayılar çoğunlukla bir bilimsel editörün nezaretinde ve salt bir konu, kişi veya hadiseye inhisar etmiş surette neşredildi.</p>
<p>İlk Özel Sayı Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’na girmesinin 100. yılı olması sebebiyle Cihan Harbi’ne tahsis edildi. “Osmanlı’nın Cihan Harbi–Casuslar Savaşı ve Teşkilat-ı Mahsusa” başlığını taşıyan sayının bilimsel editörlüğünü Gültekin Yıldız üstlendi. İttihat ve Terakki hükümetinin dış siyaset vizyonundan Osmanlı-Alman ittifakının perde arkasına, halifenin ‘cihad’ çağrısının karşılık bulup bulmadığından Filistin Cephesi’nin anlatılmayan gerçeklerine kadar birçok mevzuun işlendiği bu ilk tecrübenin, okuyucudan oldukça ziyadesiyle karşılık bulduğunu söyleyelim.</p>
<p>Bu defa Cihan Harbi’nin tarihimizde en çok konuşulan cephesine, Çanakkale’ye odaklandı dergi. Hem de yine 100. yılına denk getirerek, tam da Mart ayında&#8230; Lokman Erdemir vardı dosya editörlüğünde ve birbirinden değerli belge ve fotoğraflar eşliğinde bir tarih şölenine yolculuk yapıldı. ‘Çanakkale mahşeri’nin acısı hissettirildi yüreklerde.</p>
<p>Üçüncü Özel Sayı için takvimler Temmuz 2015’i gösteriyordu. “Abdülhamid’i Anlamak Türkiye’yi Anlamaktır” diyecekti Derin Tarih bu defa. Sultan II. Abdülhamid’in Harem halkına tenbihnâmesini içeren mektubu Osmanlıca aslı ve tercümesiyle birlikte hediye ederken dönem hakkında en önde gelen isimlerin kapısı çalındı. Sayı editörlüğünü Mustafa Armağan’ın yaptığı sayfalarda kimler yoktu ki? Şükrü Hanioğlu, Ahmet Uçar, Mehmet Ali Beyhan, Ömer Hakan Özalp, Kemal Karpat, Mim Kemal Öke&#8230;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-temmuz-2020">Derin Tarih Temmuz Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atatürk’e Samsun Vizesini Veren İngiliz, Sûfî Çıktı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/ataturke-samsun-vizesini-veren-ingiliz-sufi-cikti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Nezih Uzel]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Jul 2020 11:14:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[1. Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[John Godolphin Bennett]]></category>
		<category><![CDATA[Karakol]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6123</guid>

					<description><![CDATA[Bir cihan devleti Osmanlı İmparatorluğu, tarihin en büyük uluslararası kapışması olan 1. Dünya Savaşı’ndan yenik çıktı. “Harbi Umumi” adı ile de bilinen bu faciada ordusu dağıldı, 3 kıtaya yayılmış toprakları yabancı ellere geçti, başkenti işgale uğradı. İstanbul’un işgali, 500 yıldır Osmanlı gücünü dünya haritasından silmeye uğraşan Batılı ülkelerin, bu ulusu bütünü ile imha etme planlarının son noktasıydı. Ancak o sırada dünyada değişen siyasî dengeler buna imkân bırakmadı. İstanbul 13 Kasım 1918’den 6 Ekim 1923’e kadar işgal altında kaldı. Harbin galip devletleri, başta İngiliz, Fransız ve İtalyanlar İstanbul’u işgal ettiler. Bu işgal 5 yıl sürdü. 500 yıl hiçbir yabancı ayağının basmadığı&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir cihan devleti Osmanlı İmparatorluğu, tarihin en büyük uluslararası kapışması olan 1. Dünya Savaşı’ndan yenik çıktı. “Harbi Umumi” adı ile de bilinen bu faciada ordusu dağıldı, 3 kıtaya yayılmış toprakları yabancı ellere geçti, başkenti işgale uğradı.</p>
<p>İstanbul’un işgali, 500 yıldır Osmanlı gücünü dünya haritasından silmeye uğraşan Batılı ülkelerin, bu ulusu bütünü ile imha etme planlarının son noktasıydı. Ancak o sırada dünyada değişen siyasî dengeler buna imkân bırakmadı. İstanbul 13 Kasım 1918’den 6 Ekim 1923’e kadar işgal altında kaldı. Harbin galip devletleri, başta İngiliz, Fransız ve İtalyanlar İstanbul’u işgal ettiler. Bu işgal 5 yıl sürdü. 500 yıl hiçbir yabancı ayağının basmadığı bu şehir, 5 yıl karanlıkta kaldı.</p>
<p><strong>Ayasofya kilise olsun!</strong></p>
<p>İşgal sırasında İngiltere’de bir ara “İstanbul’u Yunanlılara verelim, Ayasofya’yı kilise yapsınlar” fikri doğmuştu. Buna karşı çıkanlar oldu. İngiliz kamuoyu, inanılması güç biçimde “İstanbul’un Türklerden geri alınması”nı tartışıyordu. Bu fikir o sırada toplanmış olan Paris Konferansı’nda da görüşülmüş, fakat karara bağlanamamıştı. Sonunda müttefikler yüksek risk taşıyan bu konuda geri adım atarak İstanbul’un Türklerin elinde kalmasına rıza gösterdiler ve bu kararı, o günlerde başlayan milliyetçi hareketleri ezmek için kullandılar. Müttefik kumandanlığı bu amaçla bir bildiri yayımladı ve “İstanbul’u sizden almaktan vazgeçtik, daha ne istiyorsunuz, artık milliyetçi davranışlara son verin ve mütareke şartlarına uyun” dedi. Ancak bu tedbir işe yaramadı ve milliyetçi hareketler başta “Karakol” teşkilatının faaliyetleri olmak üzere bütün hızı ile devam etti.</p>
<p><strong>Doğu uzmanı istihbaratçı</strong></p>
<p>John Godolphin Bennett, 5 yıl süren bu işgalin ünlü İngiliz istihbarat görevlisiydi. Savaşta subay kalmadığı için onu 20 yaşında yüzbaşı yapmışlardı. Savaş öncesinde “Doğu Bilimleri” eğitimi almış, Türkçe öğrenmişti. Londra’da doğmuş olmakla birlikte babası vaktiyle İstanbul’da bulunmuş ve Düyun-u Umumiye idaresinde yabancı uzman olarak çalışmıştı. Ailede güçlü bir Doğu kültürü esintisi vardı. Bennett, küçük yaşlardan itibaren Doğu dilleri, tarihi, felsefesi, sanatı ve günlük yaşamı konusunda temel bilgilere ulaşmıştı. İleri derece Türkçe konuşuyordu. Osmanlıcanın inceliklerini biliyor, akıcı konuşması sırasında bunları rahatça kullanıyordu. O, tam bir Türkçe ve Türk kültürü uzmanıydı. Savaşta Türkçe bilenlere fazlasıyla ihtiyaç duyulunca Bennett’e “istihbarat” işini verdiler. İstanbul’daki ilk görevi General Milne’nin tercümanlığıydı. Bu sırada defalarca Saray’a gidip geldi ve General Milne ile Sultan arasındaki konuşmaları tercüme etti.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-temmuz-2020">Derin Tarih Temmuz Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı’da Sanayi Var Mıydı?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/osmanlida-sanayi-var-miydi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Y. Hakan Erdem]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Jun 2020 06:25:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Altaylı]]></category>
		<category><![CDATA[faydasız ilim]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Teke Tek]]></category>
		<category><![CDATA[Tersaneyi]]></category>
		<category><![CDATA[Tophane-i Amire]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6066</guid>

					<description><![CDATA[Başlıktaki soruya, Cumhuriyet Türkiye’sinde başından beri öğretildiği ve bugün bazılarının çok daha keskin ve o oranda da karikatürleşmiş bir dogmatiklikle inanmaya devam ettiği gibi “Hayır, yoktu” cevabını verirseniz ne âlâ. Hiç değilse bir kısım akademisyenin ve ahalinin öfkesini çekmezsiniz. Yok, benim gibi, “Vardı” deyip hangi koşullar altında ne olduğunu anlatmaya çalışırsanız işin rengi değişir. 12 ve 17 Kasım 2019 tarihlerinde Fatih Altaylı’nın “Teke Tek” programına konuk oldum. Muhakkak görüyorsunuzdur, televizyon veya diğer vasatlardaki faaliyetlerimi hemen hiç konu edinmem. Paylaştığım araştırma sonuçlarımın ve görüşlerimin “faydasız ilim” olduğu hükmüyle bazılarını Allah’a sığınmaya icbar ettiğini de görüyorum ama terazinin diğer kefesinin hâlâ çok&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Başlıktaki soruya, Cumhuriyet Türkiye’sinde başından beri öğretildiği ve bugün bazılarının çok daha keskin ve o oranda da karikatürleşmiş bir dogmatiklikle inanmaya devam ettiği gibi “Hayır, yoktu” cevabını verirseniz ne âlâ. Hiç değilse bir kısım akademisyenin ve ahalinin öfkesini çekmezsiniz. Yok, benim gibi, “Vardı” deyip hangi koşullar altında ne olduğunu anlatmaya çalışırsanız işin rengi değişir.</p>
<p>12 ve 17 Kasım 2019 tarihlerinde Fatih Altaylı’nın “Teke Tek” programına konuk oldum. Muhakkak görüyorsunuzdur, televizyon veya diğer vasatlardaki faaliyetlerimi hemen hiç konu edinmem. Paylaştığım araştırma sonuçlarımın ve görüşlerimin “faydasız ilim” olduğu hükmüyle bazılarını Allah’a sığınmaya icbar ettiğini de görüyorum ama terazinin diğer kefesinin hâlâ çok daha ağır bastığını gösteren emareler var, ben de devam ediyorum. Uzatmayayım, üslubumun gündelik tartışmalardansa yazarının merakıyla ve okurlarının ilgisiyle belirlenen kendine has bir tarih içeriği var ve öyle olmasına da özen gösteriyorum. Şimdiki istisnanın sebebi ise, hem katıldığım aktüel tartışmanın özünde tarih konulu olması ama ondan da öte, şu paylaştığımız tuhaf çağdaki pek çok diğer toplum gibi fazlasıyla polarize olmuş bir görüntü veren kendi toplumumuzda, mesleğini icra etmeye çalışan bir tarihçi olarak karşılaştığım tepkiler. Sahi, çok da uzun olmayan bir süre önce akla kolay gelir şey miydi ki, Osmanlı İmparatorluğu’nda sanayinin varlığı- yokluğu üzerine bir tartışma veya Osmanlı’nın bir sanayii olabileceği fikri, fikri bırakın ihtimali, bir bölük insan açısından bu denli “incitici” olsun da dengelerini ve terbiyelerini bozmalarına sebep olsun?</p>
<p>Tabii ki benim bulunmadığım çeşitli sosyal medya vasatlarındaki kişilerin yüksek oranda amiyane ifade, şahsî hakaret, hatta küfür içeren yorumlarını tek tek ele almayacağım. İçlerinde hızını alamayıp, beni öldürmek istediğinden dem vuran bir “nâ-şahıs”, bir takma ad bile bulunuyor. Dünya da tersine döndü. Hele bir lâf etmeye görün, kamunun önüne gerçek adlarıyla çıkan şahısların kendilerini savunmalarını yadırgayanlar, avatarlarını veya lâkaplarını savunmak için ateşpâre kesiliyorlar! Neyse, kısaca söylersem, “Cumhuriyet düşmanı” imişim, tabii ki cahilmişim, nasıl oluyormuş da çalıştığım üniversite beni istihdam ediyormuş, etmeyeymiş. Cezalandırılmamı, atılmamı istiyorlar ama kötücüllükten değil alicenaplıklarından; meğerse öğrencilerime çok üzülüyorlarmış… Meselenin özüne daha çok temas eden hususlar da pek farklı değil, Osmanlı’nın asla bir sanayii olamazmış. Hiçbirinin aklına yatmamış. Un fabrikasını, buharlı değirmeni, kiremit fabrikasını, fes fabrikasını, çuha fabrikasını beğenmeyen de var, Zeytinburnu demir fabrikasında Osmanlı’nın çelik top namlusu dökmesini, kendi yaptığı geriden dolmalı topları savaşta kullanmasını, Tophane-i Amire’yi, Tüfenkhane- i Amire’yi, Tersaneyi beğenmeyen de. İşte tam bu noktada, erken Cumhuriyet döneminin propagandasını da aşan bir şeyler var, ilginç bir sosyolojik vakıa, belki daha sonra görürüz.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2020">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hac Güzergâhında Bir Osmanlı Karantinahanesi: Kamaran</title>
		<link>https://www.derintarih.com/sifir-noktasi/hac-guzergahinda-bir-osmanli-karantinahanesi-kamaran/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İbrahim Pazan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 May 2020 10:33:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sıfır Noktası]]></category>
		<category><![CDATA[Hicaz]]></category>
		<category><![CDATA[karantinahane]]></category>
		<category><![CDATA[Mekteb-i Tıbbiyye]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Abdülaziz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5878</guid>

					<description><![CDATA[1831’deki ilk büyük kolera salgınından sonra Osmanlı İmparatorluğu topraklarındaki belli başlı limanlara “karantinahaneler” ve “tahaffuzhaneler” inşasına girişilmişti (“Tahaffuz” kelimesi “muhafaza”dan gelmektedir). Özellikle hac ibadeti için dünyanın her tarafından Hicaz’a doğru yola çıkan Müslümanları taşıyan gemilerin güzergâhı üzerindeki kilit noktalara, büyük ve donanımlı karantina tesisleri kurulmuştu. İstanbul’da Çatalca, Kavak ve Tuzla’da tahaffuzhanelerin bulunduğunu biliyoruz. Akdeniz’den gelen gemiler için Antalya, İzmir, Urla ve Çanakkale’de tahaffuzhaneler vardı. Hac güzergâhı için ise iki büyük tahaffuzhane öne çıkmaktadır: Karadeniz üzerinden gelenler için Sinop ve Asya Müslümanları için Kızıldeniz’deki Kamaran tahaffuzhaneleri. Osmanlı bu karantina tesislerinde, Mekteb-i Tıbbiyyeden mezun olmuş ve Avrupa’ya ihtisas için gönderilmiş en gözde&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1831’deki ilk büyük kolera salgınından sonra Osmanlı İmparatorluğu topraklarındaki belli başlı limanlara “karantinahaneler” ve “tahaffuzhaneler” inşasına girişilmişti (“Tahaffuz” kelimesi “muhafaza”dan gelmektedir). Özellikle hac ibadeti için dünyanın her tarafından Hicaz’a doğru yola çıkan Müslümanları taşıyan gemilerin güzergâhı üzerindeki kilit noktalara, büyük ve donanımlı karantina tesisleri kurulmuştu.</p>
<p>İstanbul’da Çatalca, Kavak ve Tuzla’da tahaffuzhanelerin bulunduğunu biliyoruz. Akdeniz’den gelen gemiler için Antalya, İzmir, Urla ve Çanakkale’de tahaffuzhaneler vardı. Hac güzergâhı için ise iki büyük tahaffuzhane öne çıkmaktadır: Karadeniz üzerinden gelenler için Sinop ve Asya Müslümanları için Kızıldeniz’deki Kamaran tahaffuzhaneleri.</p>
<p>Osmanlı bu karantina tesislerinde, Mekteb-i Tıbbiyyeden mezun olmuş ve Avrupa’ya ihtisas için gönderilmiş en gözde doktorlarını görevlendiriyordu. Bunlardan biri de Sultan Abdülaziz devrinde Mekteb-i Tıbbiyye-i Şahane’yi bitirmiş, 1872’de yüzbaşı rütbesindeyken fenn-i kimya tahsili için üç seneliğine Paris’e gönderilmiş olan Doktor Duka Efendi idi. 1881’de, Sultan II. Abdülhamid devrinde, Sıhhiye Nezareti tarafından Yemen’in Kızıldeniz sahillerinde, Cidde’ye 1.000 kilometre mesafedeki Kamaran Adası’na geçici bir karantinahane kurmakla görevlendirilmiş, bu uygulamanın faydalı olduğu görülünce ertesi sene esas karantina tesislerini inşa ve idare etmeye memur edilmişti. Sonraları Sıhhiye Nezareti bünyesinde sıhhiye müfettişliği, umur-ı sıhhiye umum müfettişliği ve karantina umum müfettişliği görevlerinde bulunmuş, ayrıca paşalık rütbesini de almıştır. Kamaran’daki beş yıllık görevinden döndükten sonra, 1888 yılında İstanbul’da Fransızca olarak neşredilen <em>Revue Médico-Pharmaceutique</em> isimli dergide Kamaran’daki çalışmalarını bir rapor hâlinde kaleme alır. Bu yazıları tercüme edilerek <em>Tercümân-ı Hakîkat</em> gazetesinin 4, 6 ve 8 Ağustos 1888 tarih, 3039, 3040 ve 3042 sayılı nüshalarında yayınlanır. Doktor Duka Paşa bu raporunda, adadaki karantinahane ile ilgili geniş bilgi vermenin yanı sıra, o yıllarda Asya’dan gelen ve çeşitli milletlere mensup hacıların özelliklerini de etraflıca anlatmıştır. Bu raporu Osmanlıcadan sadeleştirerek aktarıyorum.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2020">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kim İcat Etti Bu Ortadoğu’yu</title>
		<link>https://www.derintarih.com/mercek/5870/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Nicholas Danforth]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 May 2020 10:27:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mercek]]></category>
		<category><![CDATA[1. Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[ortadogu]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Sykes-Picot Antlaşması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5870</guid>

					<description><![CDATA[1. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupalı imparatorlukların Ortadoğu’yu nasıl yeniden şekillendirdiği hakkında çok şey yazıldı. Bu dönüşüm 100 yıl önce, Fransa ve Britanya Sykes-Picot Antlaşması’nı imzaladığında başlamıştı. Ancak çok az insan, savaş sonrası Avrupalı emperyalistlerin modern Ortadoğu haritasını çizmelerine ilaveten aslında bu kavramı da icat ettiklerini fark etmiştir. Bugün Ortadoğu olarak bildiğimiz bölge kabaca Türkiye’den Mısır’a, oradan İran’a uzanmaktadır; ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun sona ermesi ve eski, şimdi demode görünen “Yakındoğu” teriminin ortadan kalkmasından sonra gündeme gelmiştir. 1. Dünya Savaşı öncesinde İngilizler şimdi Ortadoğu olarak bilinen bölgenin önemli bir kısmını teorik olarak 1) Yakındoğu (Balkanlar ve Doğu Akdeniz), 2) Ortadoğu (İran ve&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupalı imparatorlukların Ortadoğu’yu nasıl yeniden şekillendirdiği hakkında çok şey yazıldı. Bu dönüşüm 100 yıl önce, Fransa ve Britanya Sykes-Picot Antlaşması’nı imzaladığında başlamıştı. Ancak çok az insan, savaş sonrası Avrupalı emperyalistlerin modern Ortadoğu haritasını çizmelerine ilaveten aslında bu kavramı da icat ettiklerini fark etmiştir. Bugün Ortadoğu olarak bildiğimiz bölge kabaca Türkiye’den Mısır’a, oradan İran’a uzanmaktadır; ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun sona ermesi ve eski, şimdi demode görünen “Yakındoğu” teriminin ortadan kalkmasından sonra gündeme gelmiştir. 1. Dünya Savaşı öncesinde İngilizler şimdi Ortadoğu olarak bilinen bölgenin önemli bir kısmını teorik olarak 1) Yakındoğu (Balkanlar ve Doğu Akdeniz), 2) Ortadoğu (İran ve İran Körfezi’nin etrafı) şeklinde bölmüştü. Bu bölünmenin belli bir coğrafî ve stratejik mantığı vardı. Yakındoğu aynı zamanda Ortadoğu’dan daha yakındı ve Ortadoğu, Yakın ve Uzak Doğuların ortasında yer alıyordu. İngiliz sömürge yöneticileri için Ortadoğu, Hindistan’ın savunulması için hayatî önem taşıyan bir bölge iken, Yakındoğu büyük ölçüde Osmanlı İmparatorluğu’nun kontrolü altındaydı.</p>
<p>Bir asır önce Osmanlı İmparatorluğu çöktüğünde işler tamamen değişti. Balkanlar ve sonra da modern Türkiye daha Batılı kabul edilirken, Yakındoğu’nun diğer kısımları İngiliz kontrolü altındaydı ve imparatorluğun bürokratik yeniden sömürgesinin kurbanı oldu. Sömürgelerden sorumlu bakan Winston Churchill yeni ele geçirilen Filistin, Ürdün ve Irak topraklarını kapsayan bir “Ortadoğu Departmanı” kurdu. Artık bu bölge de Britanya’nın Süveyş Kanalı’nın doğusunda kalan her yeri savunma planlarının parçası olmuştu. Tarihçi Roderic Davison’ın çarpıcı ifadesiyle “bu moda çerçevesinde Ortadoğu Akdeniz kıyısına dönüştü”. 20-30 yıl boyunca bu yeni kullanım İngiliz hükümetinin gizli birimleriyle sınırlı kaldı. Ancak 2. Dünya Savaşı esnasında İngilizce konuşan kamu kurumlarına da yayıldı. Çünkü bu dönemde insanlar bölgedeki askerî gelişmeler hakkındaki günlük haberleri okumaya başlamıştı. Sonra Amerikalılar Soğuk Savaş’ın başlamasıyla bölgeye yeni bir ilgi göstermeye başladıklarında o dönemde yaygın olan İngiliz terimini benimsediler. Bazıları “Ortadoğu” teriminin problemli olduğunu, çünkü kaçınılmaz olarak Batılı bakış açısını yansıtan bir Batılı terim olduğunu savunmakta. Hindistan’ın ilk başbakanı Jawaharlal Nehru bir defasında bu bölgenin gerçekte Batı Asya olarak adlandırılması gerektiğini söylerken, zaman zaman akademik çevrelerde bölgenin Güneybatı Asya gibi terimlerle adlandırılmasına ilişkin öneriler söz konusu olmuştur.</p>
<p>Günümüzde pek dikkat etmesek de isimleri nispeten bir coğrafyayı ima eden birçok ülke bulunmakta. Mesela Norveç (kuzey) ve Avusturya (doğu). Arapça konuşan milletler uzun süredir Kuzey Afrika’yı -Batı anlamına gelen kelimeden hareketle- Mağrib olarak adlandırmıştır. Çünkü bu bölge Arapça konuşan ülkelerin batısında yer almaktadır.</p>
<p>Kavramın anti-emperyalist eleştirmenleri bir emperyalist olmasına rağmen Churchill’in de oluşumuna yardım ettiği bu terimden pek hoşlanmadığını bilmek isteyeceklerdir. 1950 yılında şöyle yakınıyordu: “Mısır, Akdeniz, Suriye ve Türkiye’yi içeren bölgeye ‘Ortadoğu’ denilmesinin yanlış bir tercih olduğunu düşünmüşümdür hep. Burası Yakındoğu idi”.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2020">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Osmanlı Padişahları Veba Olmazdı”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/osmanli-padisahlari-veba-olmazdi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Samet Tınas]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Apr 2020 07:11:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[Kanuni Sultan Süleyman]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[şehname]]></category>
		<category><![CDATA[Talikîzâde]]></category>
		<category><![CDATA[Vekayinüvislik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5829</guid>

					<description><![CDATA[Başlıktaki hükmü yanlış okumadınız ancak yanlış anlayabilirsiniz. Cümle bana ait değil. Meşhur Osmanlı şehnamecilerinden Talikîzâde Mehmed Subhi Efendi’nin günümüze tercümesi. Öncelikle kimdir Talikîzâde ve nedir şehnamecilik, oradan başlayalım. Osmanlı İmparatorluğu’nda tarihyazıcılığı devletin kuruluşuna nazaran geç dönemde başlamış ve farklı türde eserler ortaya koyulmuştur. Bu türlerin içinde en çok bilineni, bugün kronik eserler diye telâffuz ettiğimiz vekayinüvislerin yazdığı eserlerdir. Vekayinüvislik, devletin resmî tarihyazıcı müessesesine verilen isimdir. 18. asrın başlarında Halepli Mustafa Naima ile başlamış ve imparatorluğun yıkılışına kadar devam etmiştir. Bunun evveliyeti ise Fatih Sultan Mehmed devrinde başlayıp Kanunî Sultan Süleyman zamanında devamlı bir memuriyet hâline gelen şehnameciliktir. Her ne kadar&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="Standard"><span lang="EN-US">Başlıktaki hükmü yanlış okumadınız ancak yanlış anlayabilirsiniz. Cümle bana ait değil. Meşhur Osmanlı şehnamecilerinden Talikîzâde Mehmed Subhi Efendi’nin günümüze tercümesi. Öncelikle kimdir Talikîzâde ve nedir şehnamecilik, oradan başlayalım.</span></p>
<p class="Standard"><span lang="EN-US">Osmanlı İmparatorluğu’nda tarihyazıcılığı devletin kuruluşuna nazaran geç dönemde başlamış ve farklı türde eserler ortaya koyulmuştur. Bu türlerin içinde en çok bilineni, bugün kronik eserler diye telâffuz ettiğimiz vekayinüvislerin yazdığı eserlerdir. Vekayinüvislik, devletin resmî tarihyazıcı müessesesine verilen isimdir. 18. asrın başlarında Halepli Mustafa Naima ile başlamış ve imparatorluğun yıkılışına kadar devam etmiştir. Bunun evveliyeti ise Fatih Sultan Mehmed devrinde başlayıp Kanunî Sultan Süleyman zamanında devamlı bir memuriyet hâline gelen şehnameciliktir. Her ne kadar arada ciddi farklılıklar1 olsa da şehnamecilik ve vekayinüvisliği resmî tarihyazıcılığının iki ayrı dönemi olarak değerlendirmek gerekir. İşte Talikîzade Mehmed Subhi Efendi, Seyyid Lokman bin Hüseyin şehnameci olarak vazifedeyken yerine tayin edilen şehnamecilerdendir. Talikîzade bu vazifedeyken ikisi mensur, biri manzum olmak üzere üç şehname kaleme almıştır. Bunlar Şehname, Şehname-i Hümayun (Yanık Seferi) ve Eğri Seferi Şehnamesi’dir. Bunlardan başka İran Savaşlarına dair de iki eser yazmıştır.</span></p>
<p class="Standard"><span lang="EN-US">Talikîzade’nin Şehname-i Hümayun isimli eseri Christine Woodhead tarafından çalışılmış ve böylelikle Latinizesi yapılmıştır. 2 Müellif meşhur Yanık Seferi’ni anlatmakla birlikte Osmanlı padişahları için “yigirmi haslet-i hasene ve âdet-i müstahsene” kısacası yirmi güzel özellik belirlemiştir. Bu kısıma “Şemâilnâme-i Âl-i Osman” demiştir ki, bunu ayrı bir kitap olarak mütâlâa edenler vardır. Bunların içinde Haremeyn’e hizmetten, deniz ve karadaki hâkimiyete, İstanbul’da bulunmalarından şiir yazma istidatlarına kadar çeşitli vasıflar sayılmaktadır. Ancak bir tanesi vardır ki günümüzdeki salgın hastalıkları hatırlatan “vebaya yakalanmama” olarak tespit edilmiştir. Eserde on dördüncü hassa olarak belirtilen husus, “bera’et ‘ani’l-istinşak” olarak zikredilir. İstinşak gusül veya namaz abdesti alırken burna çekilen suyu ifade ediyor. Yani ibareyi tefsir edersek, devamlı temiz su ile hemhâl oldukları için veba illeti yaklaşamadı demek istiyor Talikîzade. Devamında bu meyanda “âl-i Osman’dan gelen şâhân ta’ûndan me’mûn olıgelmişlerdür” demektedir zaten. Osmanoğlunun hükümdarları taundan yani vebadan emin olmuşlar bu yüzden. Müellif bunu Allah’ın gizli bir sırrının açığa çıkması olarak niteleyip bu hastalığın halk sathında birçok kimsede görülmesine rağmen Osmanlı hükümdarlarını Allah bundan müstesna tutmuştur demektedir.</span></p>
<p class="Standard"><span lang="EN-US">Tabiî burada metni üstünkörü okuyup akla ilk gelen yorumu yapmak, metni anlamamaktır. Zira salgın hastalıklardan korunmanın en mühim yolunun temizlik olduğu bugün bir defa daha ispat edilmiştir. Bırakın dönemin Avrupa’sını, bugün bile Batı’da akan su ile temizlik yapılmayan birçok ülke mevcut. Zaten küvetin mantığı da içini suyla doldurup girmek değil midir? Hele o dönemi düşünün! Buna mukabil hamamıyla, çeşmesiyle, abdestiyle, guslüyle memalik-i Osmaniye Batı’ya nazaran zemzem mesabesindedir adeta. Bu, temizliğe riayet edenlerin salgın hastalıklara kapılmayacağı mânâsına gelmez tabiî. Ancak paşa elbisesi giymekle paşa olunmayacağı gibi paşaların ‘paşa elbisesi’ giydiği unutulmamalıdır.</span></p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-nisan-2020">Derin Tarih Nisan Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>AYKUT KAZANCIGİL: “OSMANLI SÖMÜRMEDİĞİ İÇİN YIKILDI”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/aykut-kazancigil-osmanli-somurmedigi-icin-yikildi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Jan 2020 06:33:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[İslamî]]></category>
		<category><![CDATA[Kuzey Avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5407</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: MUSTAFA ARMAĞAN İlk sorum Osmanlı’ya nasıl bakmalı olacak? &#160; Öncelikle Osmanlı İmparatorluğu’nun tasvirini yapmak lazım. Osmanlı Devleti yapısal olarak, Selçuklu ve beylikler düzeninin bir sonucudur. Cumhuriyet’i yapan neslin alt tarafı Osmanlılar üst tarafı Cumhuriyet dönemi değildir. Osmanlı döneminde doğmuş Türklerdir ve bunlar Cumhuriyet döneminde yaşamışlardır. Bir nesil önceye kadar Osmanlılar Türkiye’nin ekseriyetini oluşturuyordu. Nitekim Orhan Gazi zamanında Selçuklu insanları çoğunlukta idi. Yahut da beylikler döneminin insanları. Demek ki tek başına Osmanlı diye bir kavram yok. Osmanlı, bu yoğunluğun kendi içinde şekilleşmesinden oluşmuş bir topluluktur. Ama ondan ayrı değildir. “Osmanlı” namı içinde eski dönemden kalan yaşantılar hep olmuştur. Bunu heterodoks&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: MUSTAFA ARMAĞAN</strong></p>
<p><strong>İlk sorum Osmanlı’ya nasıl bakmalı olacak? </strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Öncelikle Osmanlı İmparatorluğu’nun tasvirini yapmak lazım. Osmanlı Devleti yapısal olarak, Selçuklu ve beylikler düzeninin bir sonucudur. Cumhuriyet’i yapan neslin alt tarafı Osmanlılar üst tarafı Cumhuriyet dönemi değildir. Osmanlı döneminde doğmuş Türklerdir ve bunlar Cumhuriyet döneminde yaşamışlardır. Bir nesil önceye kadar Osmanlılar Türkiye’nin ekseriyetini oluşturuyordu. Nitekim Orhan Gazi zamanında Selçuklu insanları çoğunlukta idi. Yahut da beylikler döneminin insanları. Demek ki tek başına Osmanlı diye bir kavram yok. Osmanlı, bu yoğunluğun kendi içinde şekilleşmesinden oluşmuş bir topluluktur. Ama ondan ayrı değildir. “Osmanlı” namı içinde eski dönemden kalan yaşantılar hep olmuştur. Bunu heterodoks dinî değişimler diye değerlendirmişlerdir. Yanlış. Aynı şey, Kuzey Avrupa’da Keltlerde, İngiltere’de, Fransa’da vardır. Adetlerde de yaşamada da bu devamlılığı göstermesi bakımından enteresandır. Fatih Sultan Mehmed vefat ettiği zaman eski Orta Asya geleneği gereğince askerlerin bir kısmı okların yaylarını gevşetirler. Elemlerini göstermek için yas esvabı giyerler. Bu İslamî gelenekte yoktur. Bu, İslamî geleneğin ne zayıflığını ne de güçlülüğünü gösterir: Toplum kendi yapısı ile belirli bir çizgiye oturmuştur.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-4079">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sultan’ın Taşöz’deki “Hesaplanabilir Risk” Stratejisi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/sultanin-tasozdeki-hesaplanabilir-risk-stratejisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Süleyman Kızıltoprak]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Nov 2019 06:35:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Kavala]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmed Ali Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Taşöz Adası]]></category>
		<category><![CDATA[Venedik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5198</guid>

					<description><![CDATA[Kuzey Ege adalarının bir parçası olan Taşöz Adası’nın Osmanlı İmparatorluğu’na geçişi Fatih Sultan Mehmed zamanında olmuştu. Ege Adaları’nda başlayan fetih politikası sebebiyle Ege, imparatorluğun bir iç denizi haline geldi. Bundan sonra ada bir dönem Venediklilerle yapılan deniz muharebelerine sahne oldu. Ardından 18. yüzyılda Rusların işgallerine ve korsan saldırılarına maruz kaldı. II.Abdülhamid dönemine gelindiğinde Taşöz Adası konusu diğer iç ve dış problemler arasında öne çıkmamıştı. Ancak en azından Taşöz’ün idare biçimi, devletin hükümranlık haklarına halel getiren bir durumdaydı. Zamanla Taşöz Adası ile ilgili sorunlar hem Babıâli’nin, hem de padişahın dikkatini çekmişti. II.Abdülhamid bu meselenin hallolduğu dönem göz önüne alınırsa çözüm konusunda&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kuzey Ege adalarının bir parçası olan Taşöz Adası’nın Osmanlı İmparatorluğu’na geçişi Fatih Sultan Mehmed zamanında olmuştu. Ege Adaları’nda başlayan fetih politikası sebebiyle Ege, imparatorluğun bir iç denizi haline geldi. Bundan sonra ada bir dönem Venediklilerle yapılan deniz muharebelerine sahne oldu. Ardından 18. yüzyılda Rusların işgallerine ve korsan saldırılarına maruz kaldı.</p>
<p>II.Abdülhamid dönemine gelindiğinde Taşöz Adası konusu diğer iç ve dış problemler arasında öne çıkmamıştı. Ancak en azından Taşöz’ün idare biçimi, devletin hükümranlık haklarına halel getiren bir durumdaydı. Zamanla Taşöz Adası ile ilgili sorunlar hem Babıâli’nin, hem de padişahın dikkatini çekmişti.</p>
<p>II.Abdülhamid bu meselenin hallolduğu dönem göz önüne alınırsa çözüm konusunda acele etmeyip uygun şartların oluşmasını beklemiştir.</p>
<p>Taşöz Adası probleminin ortaya çıkması Kavala’da Mehmed Ali Paşa’ya ait bir külliyenin inşasıyla gerçekleşmişti. Kavala şehri Selânik’e bağlıydı ve hemen karşısında Taşöz Adası yer alıyordu. Mehmed Ali Paşa, 1805 yılından itibaren askerî, siyasî ve iktisadî açıdan Mısır’da büyük başarılara imza attı ve akabinde Osmanlı İmparatorluğu’nu çok zor bir duruma sokan isyan hareketi başlattı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasım-2019">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Casuslarına Nasıl Bakardı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/osmanli-casuslarina-nasil-bakardi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Yüksel]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Aug 2019 08:29:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[İstihbarat]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=4835</guid>

					<description><![CDATA[İstihbarat tarihin en eski dönemlerinden itibaren istifade edilen bir iktidar ve güç vasıtasıdır. Alabildiğine geniş bir coğrafya ve zamana yayılmış olan Osmanlı İmparatorluğu’nu yönetenlerin de daha ilk devirlerden itibaren o vasıtadan istifade ettikleri tarihî kayıtlarla sabittir. Başlangıçta, Osmanlılarda daha ziyade düşmanların askerî hazırlıklarından ve komşuların durumundan haberdar olmak esası üzerine bina edilmiş bir istihbarat ağının, sonraki süreçte ve şartların zorlamasıyla ülke içinde ve dışındaki bütün gelişmeleri öğrenmek arzusuyla genişletildiğini görmekteyiz. Dikkat çekilen genişleme istihbarat ağı içerisinde faaliyet gösteren bilgi kanalları için de geçerli olmuş, farklı dinî ve etnik kökene mensup kimseler birer istihbarat elemanı olarak Osmanlı İmparatorluğu’na hizmet etmişlerdir. Bahsedilen&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İstihbarat tarihin en eski dönemlerinden itibaren istifade edilen bir iktidar ve güç vasıtasıdır. Alabildiğine geniş bir coğrafya ve zamana yayılmış olan Osmanlı İmparatorluğu’nu yönetenlerin de daha ilk devirlerden itibaren o vasıtadan istifade ettikleri tarihî kayıtlarla sabittir. Başlangıçta, Osmanlılarda daha ziyade düşmanların askerî hazırlıklarından ve komşuların durumundan haberdar olmak esası üzerine bina edilmiş bir istihbarat ağının, sonraki süreçte ve şartların zorlamasıyla ülke içinde ve dışındaki bütün gelişmeleri öğrenmek arzusuyla genişletildiğini görmekteyiz. Dikkat çekilen genişleme istihbarat ağı içerisinde faaliyet gösteren bilgi kanalları için de geçerli olmuş, farklı dinî ve etnik kökene mensup kimseler birer istihbarat elemanı olarak Osmanlı İmparatorluğu’na hizmet etmişlerdir. Bahsedilen bilgi kanallarının başında casuslar gelmekteydi. Onlar Osmanlı tarihinin her döneminde istihbaratın görünmeyen sahnesinin en önünde yer almışlardı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yunus’un Molla Kasım’ı Misali Resmî Tarihi Sîgaya Çekti</title>
		<link>https://www.derintarih.com/kapak-dosyasi/4626/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmed Fatih Can]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 31 May 2019 23:38:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak Dosyası]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet rejimi]]></category>
		<category><![CDATA[Kadir Mısıroğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=4626</guid>

					<description><![CDATA[Tarih büyük kırılmalar yaşamış toplumlara hâkim olan rejimler için stratejik bir silah olmanın yanı sıra gerçeğin, yani “aslında ne olmuştu?” sorusunun peşine düşen tarihçiler için de mayınlı bir arazidir. Bu realitenin bizde ete kemiğe büründüğü en dikkat çekici vetire şüphesiz Osmanlı İmparatorluğu’nun enteresan oyunlarla tarihe karılması, akabinde Cumhuriyet rejiminin erken safhasıdır. Herhalde tarihte Osmanlı inhitatı kadar çok taraflı, çok hesaplı karmaşık süreçlerin birbirine geçtiği ve netayiciyle hem Türkiye’nin hem dünyanın siyasî, sosyal ve iktisadî haritasını derinden etkileyen ve değiştiren bir hadise az kaydedilmiştir. Tarihin bize bundan daha hayretâmiz olan sürprizi ise Osmanlı Devleti’nin DNA’sını tarif eden kimyayı bîtamamiha imha eden&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p align="justify"><span style="color: #000000;"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: medium;">Tarih büyük kırılmalar yaşamış toplumlara hâkim olan rejimler için stratejik bir silah olmanın yanı sıra gerçeğin, yani “aslında ne olmuştu?” sorusunun peşine düşen tarihçiler için de mayınlı bir arazidir. Bu realitenin bizde ete kemiğe büründüğü en dikkat çekici vetire şüphesiz Osmanlı İmparatorluğu’nun enteresan oyunlarla tarihe karılması, akabinde Cumhuriyet rejiminin erken safhasıdır. Herhalde tarihte Osmanlı inhitatı kadar çok taraflı, çok hesaplı karmaşık süreçlerin birbirine geçtiği ve netayiciyle hem Türkiye’nin hem dünyanın siyasî, sosyal ve iktisadî haritasını derinden etkileyen ve değiştiren bir hadise az kaydedilmiştir. Tarihin bize bundan daha hayretâmiz olan sürprizi ise Osmanlı Devleti’nin DNA’sını tarif eden kimyayı bîtamamiha imha eden bambaşka bir terkibin, ilginç bağlantı ve ilişkilerle devreye alınması olmuştur.</span></span></span></p>
<p align="justify"><span style="color: #000000;"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: medium;">Her bakımdan muammalarla dolu bu vetireyi hakiki veçhesiyle merak edip ülkemizin yakın tarihine projektör tutmak isteyen araştırmacılar, tarihçiler için en çetrefilli mesele “vukuatın kasten ve adeta girift bir bilmece haline getirilmiş” olmasıdır. İlaveten, “binlerce yıllık millî tarihimizin en karanlık ve karışık devresini, vesikanın son derecede az olduğu eski ve uzak başlangıç zamanları değil de son 100 yılık kısmının teşkil etmesidir.”</span></span></span></p>
<p align="justify"><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2019">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
