﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Siyasî &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/etiket/siyasi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Tue, 04 Aug 2020 06:42:53 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.7</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>Siyasî &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Aihm ve Türk Yargı Kararları Işığında Mülkiyet Hakkı ve Vakıf Hukukuna Göre “Ayasofya Camii”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/aihm-ve-turk-yargi-kararlari-isiginda-mulkiyet-hakki-ve-vakif-hukukuna-gore-ayasofya-camii/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yakup Emre Çoruhlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 Aug 2020 06:42:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya Camii]]></category>
		<category><![CDATA[Danıştay]]></category>
		<category><![CDATA[Kariye Camii]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6274</guid>

					<description><![CDATA[Ayasofya hakkında süregelen tartışmalarda, Dünya’da ve ülkemizde her kesiminden insanlar esere farklı rol ve değerler biçtiler. Bu çeşitliliğin oluşmasının kuşkusuz farklı taraflar bakımından farklı gerekçeleri olabilir. Dinî açıdan bakıldığında Hristiyanlığın en büyük ibadethanelerinden biri olarak inşa edilen eser, Osmanlı döneminde camiye dönüştürülerek fethin sembolü haline gelmiştir. Fetihten sonra inşa edilen pek çok önemli selatin camilerine rağmen imparatorluğun protokol camii olma hüviyetini hiçbir zaman kaybetmemiştir. Bu durum esere yüklenen siyasî rol ile belki de açıklanabilir. Bu çerçevede toplumun bir kesimi, tıpkı ezan ve bayrak kavramlarında olduğu gibi, Ayasofya’ya ülkenin egemenlik haklarının temsili görevini yüklemiştir. Cumhuriyetin ilanında sonra 1934 yılında Bakanlar Kurulu&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ayasofya hakkında süregelen tartışmalarda, Dünya’da ve ülkemizde her kesiminden insanlar esere farklı rol ve değerler biçtiler. Bu çeşitliliğin oluşmasının kuşkusuz farklı taraflar bakımından farklı gerekçeleri olabilir. Dinî açıdan bakıldığında Hristiyanlığın en büyük ibadethanelerinden biri olarak inşa edilen eser, Osmanlı döneminde camiye dönüştürülerek fethin sembolü haline gelmiştir. Fetihten sonra inşa edilen pek çok önemli selatin camilerine rağmen imparatorluğun protokol camii olma hüviyetini hiçbir zaman kaybetmemiştir. Bu durum esere yüklenen siyasî rol ile belki de açıklanabilir.</p>
<p>Bu çerçevede toplumun bir kesimi, tıpkı ezan ve bayrak kavramlarında olduğu gibi, Ayasofya’ya ülkenin egemenlik haklarının temsili görevini yüklemiştir. Cumhuriyetin ilanında sonra 1934 yılında Bakanlar Kurulu Kararı ile müze olarak kullanılan esere toplumun bir başka kesimi farklı bir misyon yüklemiştir. Ayasofya’nın bu kadar farklı açıdan ele alınması sahip olduğu kültürel değerler ve diğer özelliklerle yakından ilişkilidir.</p>
<p>Nihayetinde eser insanlığın ortak mirası, UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer alan kültür varlığı, koruma statüsüne sahip, mazbut bir vakfın hayrat nitelikli bir taşınmazıdır. Bugüne kadar yapılan tartışmalarda Ayasofya’nın statüsü dinî, siyasî vb. eksende ele alınmış, yapılan yorumlarda eserin cami, müze, hatta kilise olarak kullanılması gerektiğine dair yorumlar yapılmıştır.</p>
<p>Akademik çerçevede çeşitli platformlarda yaptığımız değerlendirmelerde konuya mülkiyet hakkı ve vakıf hukuku açısından yaklaşarak Ayasofya’nın tekrar cami olarak kullanılması gerektiğini, çeşitli hukukî gerekçelere dayanarak, vurguladık (Çoruhlu vd., 2016b). Bu sebeple Danıştay’ın aldığı Ayasofya kararı (Danıştay 10.Dairesi’nin E: 2016/16015 K: 2020/2595 KT:2/7/2020 kararı) sürpriz bir karar değildir. Nitekim mülkiyet ve vakıf yönleriyle benzer özelliklere sahip Trabzon Ayasofya Camii hakkında yapılan yargılama ve sonrasında 2019’da Kariye Camii hakkında verilen mahkeme kararları Ayasofya için ipucu niteliği taşımaktaydı. Bu makalede Ayasofya’nın cami olarak kullanılmasını gerektiren hukuki gerekçeler üzerinde durulacak, konu mülkiyet hakları çerçevesinde ve vakıf yönleriyle ele alınacaktır. Ancak öncelikle vakıf müsesesi hakkında bazı temel kavramları hatırlatmakta fayda bulunmaktadır.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-agustos-2020">Derin Tarih Ağustos Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Katolik-Ortodoks Düellosunda Ayasofya’nın Kaderi Nasıl Yazıldı?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/katolik-ortodoks-duellosunda-ayasofyanin-kaderi-nasil-yazildi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Taşpınar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 Aug 2020 06:22:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya]]></category>
		<category><![CDATA[hâkim]]></category>
		<category><![CDATA[ikonoklazm]]></category>
		<category><![CDATA[Katolik Kilisesi]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6252</guid>

					<description><![CDATA[Katolik Kilisesi’nin Ayasofya’ya bakışının, Katoliklerin Ortodoks kilisesine bakışı ile şekillendiği söylenebilir. Roma Latin Katolik Kilisesi ile İstanbul’daki Rum Ortodoks Kilisesi arasındaki rekabet, kimilerine göre her ne kadar 8. yüzyılda başlayan ‘ikona kırıcılık’ (ikonoklazm) hareketine dayandırılsa da, bunun çok daha erken dönemlere, yani İstanbul’un Doğu Roma’nın başkenti olması ve bu vesileyle İmparatorun Ayasofya’yı inşasıyla birlikte başladığını söylemek mümkün. I. Konstantin 325’te İstanbul’u kendi imparatorluğunun yeni başkenti ilan etmekle devleti, Latin kültürünün hâkim olduğu Roma’yı terk edip Grek kültürünün hâkim olduğu bir coğrafyaya taşımış oluyordu. İleride Rum adını alacak olan Greklerin, İstanbul’da Boğaz’ın çevresine yerleşmesinin MÖ 8. yüzyıla tarihlendiği tahmin edilir. İmparatorluk&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Katolik Kilisesi’nin Ayasofya’ya bakışının, Katoliklerin Ortodoks kilisesine bakışı ile şekillendiği söylenebilir. Roma Latin Katolik Kilisesi ile İstanbul’daki Rum Ortodoks Kilisesi arasındaki rekabet, kimilerine göre her ne kadar 8. yüzyılda başlayan ‘ikona kırıcılık’ (ikonoklazm) hareketine dayandırılsa da, bunun çok daha erken dönemlere, yani İstanbul’un Doğu Roma’nın başkenti olması ve bu vesileyle İmparatorun Ayasofya’yı inşasıyla birlikte başladığını söylemek mümkün.</p>
<p>I. Konstantin 325’te İstanbul’u kendi imparatorluğunun yeni başkenti ilan etmekle devleti, Latin kültürünün hâkim olduğu Roma’yı terk edip Grek kültürünün hâkim olduğu bir coğrafyaya taşımış oluyordu. İleride Rum adını alacak olan Greklerin, İstanbul’da Boğaz’ın çevresine yerleşmesinin MÖ 8. yüzyıla tarihlendiği tahmin edilir. İmparatorluk başkentinin buraya nakledilmesi bir yandan eski başkentteki Hıristiyan din adamları hiyerarşisini rahatsız ederken, yeni başkentteki din adamlarına, yani Rumlara yeni bir imkân sunmuş oluyordu.</p>
<p>Doğu Roma ile Batı Roma arasındaki bu kültürel gerilim, tarih boyunca dinî ve siyasî alanda çeşitli vesilelerle nüksederek devam edecektir. Batı Roma’daki kilisenin başında yer alan başpiskopos aynı zamanda Papalık unvanına sahip olduğu için Doğu Roma’daki başpiskoposun Patrik olarak kendisine ‘her konuda kayıtsız ve şartsız’ tâbi olması gerektiğini dile getirir. Bunu her türlü ilişkilerinde açıkça ızhar etmesi, tabii olarak iki şehirdeki kilise hiyerarşisinin karşı karşıya gelmesine sebep olur. Katolik Kilisesi’nin, başta İstanbul’daki Ortodoks Kilisesi olmak üzere, Hıristiyanların tamamına yukarıdan bakan, tartışmasız itaat bekleyen kibirli tavrı, özellikle Ortodoks kiliseleri ile ilişkilerinde bir engel teşkil etmiştir. Aforozlaşmalar ile başlayan gerilimli ilişki, nihayet 4. Haçlı seferinde en çirkin yüzüyle kendini gösterir.</p>
<p>MÖ 512’de şehir Greklerin elinden Perslerin eline geçer. MÖ 343’te Atinalıların denizden kuşatmalarıyla birlikte yeniden Grek hakimiyeti başlar. Miladi 196’da Roma İmparatoru Septimus Severus (ö. 211) İstanbul’u işgal edip yerle bir ettikten sonra, burada daha büyük bir şehrin kurulması kararını alır. Şehrin kaderi, ilk Hıristiyan Roma İmparatoru olarak bilinen Konstantin’in (324-337) 324’te şehrin adını önce Yeni Roma, daha sonra Konstantinopolis olarak değiştirmesi, uzun bir imar faaliyetinden sonra resmen 330’da başkent olarak açılışını yapması ve Ayasofya Bazilikası’nı inşası ile değişir. I. Konstantin’e göre bu şehir, her zaman Cermenlerin tehdidi altında olan Roma’dan daha güvenli bir konumda yer almaktaydı.</p>
<p>Ayasofya’nın inşasına yeni imparator II. Konstantios (337-360) zamanında devam edilir. Tarihçiler Ayasofya’ya verilen ilk ismin ‘Megale Ekklesia’ yani ‘Büyük Kilise’ olduğunu, ardından “Tanrı’nın hikmeti” mânâsında Hz. İsa’ya nispetle önce sadece ‘Sofya’, daha sonra da “Kutsal Hikmet” anlamına gelen ‘Ayasofya’ adının verildiğini nakleder.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-agustos-2020">Derin Tarih Ağustos Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gizli Antlaşmayla Hilâfet’in İlgasını İsmet Paşa mı İmzalamış?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/gizli-antlasmayla-hilafetin-ilgasini-ismet-pasa-mi-imzalamis-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[M. Metin Hülagü]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Jul 2020 11:24:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Cenevre]]></category>
		<category><![CDATA[Hilafet]]></category>
		<category><![CDATA[İsviçre]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Ohri]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6131</guid>

					<description><![CDATA[Kemal Ohri ile ilgili üzerinde durmak istediğimiz husus onun 1924’te Hilâfet’in ilgası ve dinî eğitimin Türkiye’de yasaklanması konuları ile alakalı olup İngiltere ile Türkiye arasında imzalanmış olduğunu belirttiği gizli antlaşma ve kaleme aldığı mektubudur. Onun 28 Şubat 1947’de İsviçre’nin Cenevre kentinden Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye göndermiş olduğu mektubu yakın dönem siyasî tarihimize ışık tutması ve Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki uygulamaların ne kadar millî yahut yerli olduğunu, ne kadarının öz irademizle alındığını ve ne kadarının zorlamalar, mecburiyetler ve kamuflelerle tatbik alanına konulduğunu göstermesi bakımlarından hakikaten ibretliktir. Her nasılsa “Sakıt Hanedan Azasından Kemal Ohri’nin İsmet İnönü’ye Mektubu” ana başlığı ile Cumhuriyet Arşivi kayıtlarına geçmiş&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kemal Ohri ile ilgili üzerinde durmak istediğimiz husus onun 1924’te Hilâfet’in ilgası ve dinî eğitimin Türkiye’de yasaklanması konuları ile alakalı olup İngiltere ile Türkiye arasında imzalanmış olduğunu belirttiği gizli antlaşma ve kaleme aldığı mektubudur.</p>
<p>Onun 28 Şubat 1947’de İsviçre’nin Cenevre kentinden Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye göndermiş olduğu mektubu yakın dönem siyasî tarihimize ışık tutması ve Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki uygulamaların ne kadar millî yahut yerli olduğunu, ne kadarının öz irademizle alındığını ve ne kadarının zorlamalar, mecburiyetler ve kamuflelerle tatbik alanına konulduğunu göstermesi bakımlarından hakikaten ibretliktir.</p>
<p>Her nasılsa “Sakıt Hanedan Azasından Kemal Ohri’nin İsmet İnönü’ye Mektubu” ana başlığı ile Cumhuriyet Arşivi kayıtlarına geçmiş olup araştırmacılara açık halde bulunan söz konusu mektup Ohrili Kemal’in Cenevre’de Segy pansiyonunda kaldığı sıralarda daktilo edildikten sonra postaya verilmiştir.</p>
<p>Aslında bir tür analiz-rapor denilebilecek olan mektup toplamda 11 sayfadan meydana gelmekte olup Ohrili Kemal’in kendi şahsî meselelerini de içermektedir. Ancak mektubun esas yazılış amacı Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye istihbarî bilgiler vermek ve siyasî tekliflerde bulunmak olmuştur. Mektubun doğrudan doğruya dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye hitap ediyor olması Ohri ile İnönü arasındaki ilişki ve yakınlığı göstermesi bakımından da dikkat çekicidir.</p>
<p>Mektup muhtevası itibariyle ve kısa bir ifadelerle, Osmanlı Devleti’nin savaşa girme şekli; İttihat ve Terakki liderlerinin yanlış politikası; İngiltere’nin hilâfet siyaseti; hilâfetin kaldırılmasını öngören İngiltere ile imzalanan gizli antlaşma; o günkü genel siyasî şartlar; Hilâfet’in kaldırılması sonrası İslam dünyasının Türkiye ve İngiltere’ye bakışı; İngiltere’nin Hilâfet’i yeniden getirme arayışları ve sair konulardan oluşmakta ve ayrıca kişisel bilgi ve birikimler ışığında genel bir değerlendirme ile birlikte İsmet İnönü’ye yapılan bir kısım önerileri kapsamaktadır.</p>
<p>Yukarıda kısaca muhtevasından bahsettiğimiz Kemal Ohri’nin Cumhurbaşkanı İsmet Paşa’ya 1947 yılında göndermiş olduğu rapor-mektup Türkiye ile İngiltere arasındaki daha Lozan Antlaşması öncesinde imzalanmış olduğu belirtilen gizli bir antlaşmanın varlığından söz etmesi bakımından son derece önemlidir. Fakat bu gizli antlaşmanın tam olarak hangi konuları kapsadığından bütünüyle söz edilmemiş olması ise bir eksikliktir. Ancak antlaşmanın Hilâfet ve Saltanat’ın ilgası ile Türkiye’de dinî eğitimin yasaklanması konularını içermekte olduğu ve Lozan Antlaşması öncesi imzalanmış bulunduğu mektupta açıkça ifade edilmiştir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-temmuz-2020">Derin Tarih Temmuz Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Derviş Devlet Osmanlı’dan Tekkelere Talimatname</title>
		<link>https://www.derintarih.com/kesifler/dervis-devlet-osmanlidan-tekkelere-talimatname/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Kara]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Jun 2020 05:52:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Keşifler]]></category>
		<category><![CDATA[ilahî]]></category>
		<category><![CDATA[ilmiye]]></category>
		<category><![CDATA[kalemiye]]></category>
		<category><![CDATA[Modern devlet]]></category>
		<category><![CDATA[seyfiye]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6042</guid>

					<description><![CDATA[İnsanlık tarihinde bazen kabile devleti, bazen şehir devleti, bazen imparatorluk diye isimlendirilen organizasyonların şimdilik son durağının adı: Modern devlet. “Akıl için yol birdir” fehvasınca hangi asır ve coğrafyada olursa olsun, hangi isimle anılırsa anılsın yönetim şekillerinin birbirine benzer olan ve olmayan tarafları vardır. Bu benzerliklerin bir kısmı taklid ise de bir bölümü o toplumun bulduğu orijinal yollardır. Kendine has “yoğurt yeyiş” tarzı olan siyasî organizasyonlardan biri de Osmanlı Devleti’dir. Biraz mensup olduğu milletin tarihî geleneklerinden, biraz da bağlı bulunduğu dinin ilâhî prensiplerinden, hatta yeni problemler karşısında ürettiği yeni kurumlar üzerine oturan yapısıyla bu devlet Asya, Avrupa ve Afrika’nın ortasında altı&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İnsanlık tarihinde bazen kabile devleti, bazen şehir devleti, bazen imparatorluk diye isimlendirilen organizasyonların şimdilik son durağının adı: Modern devlet. “Akıl için yol birdir” fehvasınca hangi asır ve coğrafyada olursa olsun, hangi isimle anılırsa anılsın yönetim şekillerinin birbirine benzer olan ve olmayan tarafları vardır. Bu benzerliklerin bir kısmı taklid ise de bir bölümü o toplumun bulduğu orijinal yollardır. Kendine has “yoğurt yeyiş” tarzı olan siyasî organizasyonlardan biri de Osmanlı Devleti’dir. Biraz mensup olduğu milletin tarihî geleneklerinden, biraz da bağlı bulunduğu dinin ilâhî prensiplerinden, hatta yeni problemler karşısında ürettiği yeni kurumlar üzerine oturan yapısıyla bu devlet Asya, Avrupa ve Afrika’nın ortasında altı asırlık uzun bir ömür sürmüştür. Padişahın/Saray’ın yanındaki üçlüyü ister seyfiye, ilmiye, kalemiye diye isimlendirelim; ister kurum bazında saray, cami, medrese olarak sıralayalım her zaman karşımıza bir müessese daha çıkacaktır: Tekke. Osman Gazi ile Şeyh Edebali arasında oluşan gönül bağı, bazen güçlenerek, bazen zayıflayarak son padişaha kadar varlığını korumuştur. Yalnız şu noktayı da unutmamak gerekir: Sultanlar bu kurumlara ne kadar yakın olursa olsun, tekke mensuplarında devletin sistemine bir muhalefet hissettikleri zaman en sert tedbirleri almaktan geri durmamışlardır.</p>
<p>Osmanlılarda padişahla dervişler arasında oluşan bu yakınlığa ilk büyük darbe Çelebi Mehmed/fetret döneminde cereyan eden Şeyh Bedreddin olayı ile birlikte vurulmuş; devlet bazı dervişlerden ciddi olarak şüphelenmeye başlamıştır. İkinci büyük gerginlik Kadızâde-Sivasî tartışmaları adıyla tarihe geçen 17. yüzyılda yaşanmıştır. Tarikat mensuplarının yakın takibe alınmasının, “enselerinde boza pişirilmesi”nin zirvesi ise 1826 tarihinde Sultan II. Mahmud zamanında Yeniçerilikle birlikte yasaklanan Bektaşîlik vesilesiyle görülmüştür.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2020">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ortaçağ’da Bir Satranç Oyunu: Kara Veba Ya da Ölümle Dans</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/ortacagda-bir-satranc-oyunu-kara-veba-ya-da-olumle-dans/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Pınar Ülgen]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Apr 2020 07:22:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Alexander Yersin]]></category>
		<category><![CDATA[Kara Veba]]></category>
		<category><![CDATA[Ortaçağ]]></category>
		<category><![CDATA[Petrarcha]]></category>
		<category><![CDATA[pönomik]]></category>
		<category><![CDATA[septisemik]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasî]]></category>
		<category><![CDATA[virüs]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5837</guid>

					<description><![CDATA[“Neredeyse her şeyi kaybettik ve huzur bulamadık. Kayıplar telafi edilir gibi değil, ölümün yarası da iyileşecek gibi değil. Tek bir teselli var: Evvelce gidenlerin yolunu izleyeceğiz. Sürdürdüğümüz hayat bir uykudur; ne yaparsak yapalım, rüya görüyoruz. Yalnızca ölüm bizi uykudan uyandırır ve rüyalarımıza son verir. Bundan önce uyanmış olmayı diliyorum.” Petrarcha Bu satırlardan da anlaşılacağı üzere Ortaçağ insanı korkunç bir rüya görüyordu. Tek gerçek vardı: ölüm. 14. yüzyıl kıtlık, salgın hastalıklar, sosyal, finansal ve beraberinde getirdiği siyasî krizle birlikte bir felaketler yüzyılıydı. Bu dönemdeki en keskin felaket ise Kara Veba’ydı. Bu eşi benzeri görülmemiş hastalık, “Great Mortality” ya da “Büyük Ölüm”&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="Standard"><span lang="EN-US">“Neredeyse her şeyi kaybettik ve huzur bulamadık. Kayıplar telafi</span></p>
<p class="Standard"><span lang="EN-US">edilir gibi değil, ölümün yarası da iyileşecek gibi değil. Tek bir</span></p>
<p class="Standard"><span lang="EN-US">teselli var: Evvelce gidenlerin yolunu izleyeceğiz. Sürdürdüğümüz</span></p>
<p class="Standard"><span lang="EN-US">hayat bir uykudur; ne yaparsak yapalım, rüya görüyoruz. Yalnızca</span></p>
<p class="Standard"><span lang="EN-US">ölüm bizi uykudan uyandırır ve rüyalarımıza son verir.</span></p>
<p class="Standard"><span lang="EN-US">Bundan önce uyanmış olmayı diliyorum.”</span></p>
<p class="Standard"><span lang="EN-US">Petrarcha</span></p>
<p class="Standard"><span lang="EN-US">Bu satırlardan da anlaşılacağı üzere Ortaçağ insanı korkunç bir rüya görüyordu. Tek gerçek vardı: ölüm. 14. yüzyıl kıtlık, salgın hastalıklar, sosyal, finansal ve beraberinde getirdiği siyasî krizle birlikte bir felaketler yüzyılıydı.</span></p>
<p class="Standard"><span lang="EN-US">Bu dönemdeki en keskin felaket ise Kara Veba’ydı. Bu eşi benzeri görülmemiş hastalık, “Great Mortality” ya da “Büyük Ölüm” olarak da adlandırılır. Şaşırtıcı hususlardan biri de hastalığın nasıl yayıldığı anlaşılamamasına rağmen büyük bir dehşet ve korku yaratmış olmasıdır.</span></p>
<p class="Standard"><span lang="EN-US">Konakları tercih eden, sıçan da denilen pireler tarafından taşınan bir mikrop sebep olmaktadır vebaya. 1894 yılında Fransız bilim adamı Alexander Yersin tarafından bulunan virüse, onun soyismine atfen “yersinia pestis” adı verilmiştir. Üç türden oluşur: Hıyarcıklı, septisemik ve pönomik veba. Avrupa’da en yaygın görüleni hıyarcıklı vebadır. Bu tür vebaya yakalanan hasta, 4-7 gün arasında hayatını kaybederdi. Hıyarcıklı veba 6. yüzyılda, Iustinianos’un zamanında hem Doğu’ya, hem de Batı’ya büyük zarar vermiş, sonradan yok olmuştu. Ancak 1347-48 yıllarında tekrar ortaya çıktı. Vebanın ikinci şekli olan septisemik veba lenf sistemi yerine kan sistemini enfekte ederek tesir gösterir. Bakteri kan sisteminde hızlı bir şekilde yayıldığından hasta, belirtiler ortaya çıkmadan saatler içinde ölebilmektedir.</span></p>
<p class="Standard"><span lang="EN-US">Pönomik, diğer adıyla akciğer vebasına yakalanan hastada ise akciğer iltihabı gelişmekte, bunun sonucunda kan tükürmeye başlamaktadır. Bu tükürüğün hastanın elbiselerine ve havaya bulaşıp yayılmasıyla birlikte hastayla temasa geçen veya onunla aynı havayı soluyan kişiler de hastalığa yakalanır. Vebanın en tehlikeli türü budur. Bu hastalıkta ölümler aniden gerçekleşmekte, kişide kan ve iltihapla dolu şişlikler oluşmakta, buna titreme, ateşlenme ve baş ağrısı eşlik etmektedir. Hastalık kan ve iltihapla dolu koyu renkli şişliklerden dolayı “Kara Ölüm” olarak da anılır.</span></p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-nisan-2020">Derin Tarih Nisan Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>HASAN KÖNİ: İSRAİL’İN VARLIĞINI SÜRDÜRMESİ İÇİN ORTADOĞU’NUN HUZURSUZ EDİLMESİ ŞART</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/hasan-koni-israilin-varligini-surdurmesi-icin-ortadogunun-huzursuz-edilmesi-sart/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Olcay Can Kaplan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Feb 2020 03:20:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Lübnan]]></category>
		<category><![CDATA[ortadogu]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasî]]></category>
		<category><![CDATA[Süleymanî]]></category>
		<category><![CDATA[Trump]]></category>
		<category><![CDATA[Usame Bin Ladin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5541</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: OLCAY CAN KAPLAN   11 Eylül 2001’de İkiz Kulelere gerçekleştirilen saldırıyla birlikte ABD’nin Ortadoğu politikası iddetin hâkim olduğu bir yöne doğru evrildi. Kasım Süleymanî suikastına bu açıdan baktığınızda nasıl değerlendiriyorsunuz? ABD yeni bir stratejik değişimin arifesinde mi?   Önce Afganistan, sonra Irak ve nihayet Suriye tecrübesinden anlaşıldı ki topyekûn bir harp ABD’nin ekonomik ve siyasî geleceği için olumsuz sonuçlar doğuruyor. Obama dönemiyle birlikte terörün “elitlerini” yok etme stratejisini benimseyen ABD, ilk iş olarak Usame Bin Ladin’i ortadan kaldırdı. Trump da bu politikayı devam ettirerek DAEŞ lideri Ebubekir el-Bağdadî’yi, filmleri aratmayan bir operasyonla yok etti. Üçüncü hedef seçilen Süleymanî ise&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: OLCAY CAN KAPLAN</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>11 Eylül 2001’de İkiz Kulelere gerçekleştirilen saldırıyla birlikte ABD’nin Ortadoğu politikası iddetin hâkim olduğu bir yöne doğru evrildi. Kasım Süleymanî suikastına bu açıdan baktığınızda nasıl değerlendiriyorsunuz? ABD yeni bir stratejik değişimin arifesinde mi?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Önce Afganistan, sonra Irak ve nihayet Suriye tecrübesinden anlaşıldı ki topyekûn bir harp ABD’nin ekonomik ve siyasî geleceği için olumsuz sonuçlar doğuruyor. Obama dönemiyle birlikte terörün “elitlerini” yok etme stratejisini benimseyen ABD, ilk iş olarak Usame Bin Ladin’i ortadan kaldırdı. Trump da bu politikayı devam ettirerek DAEŞ lideri Ebubekir el-Bağdadî’yi, filmleri aratmayan bir operasyonla yok etti. Üçüncü hedef seçilen Süleymanî ise “resmî” İran üniforması giyen bir general olmasına rağmen Kudüs Güçlerine komutanlık etmesi sebebiyle ABD nezdinde önce terörist ilân edildi, akabinde bir suikastle öldürüldü. Büyük ihtimalle Trump’a danışmanlık yapanlar bu suikastın Şiî çevrelerde bir şok etkisi uyandıracağını ve Süleymanî gibi güçlü bir ismin bir daha ortaya çıkamayacağını düşündüler. Bense ABD’nin çok büyük bir yanılgı içinde olduğunu düşünüyorum. “Elitlere” çevrilen silahlarla sorunların ortadan kaldırılacağını düşünerek büyük hata yapıyor. Sorunlar üzerlerine eğilmeden, kökleri kurutulmadan çözülemez. Bir de meselenin diğer boyutunu düşünelim. Suriye’de barış sağlandı, İran nükleer silah yapmaktan vazgeçti, Lübnan’daki Hizbullah İsrail ile çatışmayı bıraktı… Böyle bir fütürist senaryodan İsrail zararlı çıkacaktır. İsrail’in varlık sebebini sürdürebilmek için Ortadoğu’nun her daim huzursuz olması gerekir. Süleymanî suikastini değerlendirirken şu cümleyi asla unutmayın: “Ortadoğu’da sıkılan her kurşun İsrail’in güvenliği içindir.”</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2020">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İSMAİL KARA: İSLÂMCILARIN SİYASÎ GÖRÜŞLERİ ÜZERİNE</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/ismail-kara-islamcilarin-siyasi-gorusleri-uzerine/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Havva Akdağ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Jan 2020 07:24:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[1 Kitap 1 Yazar]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[biat kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[II. Meşrutiyet]]></category>
		<category><![CDATA[İslamcılık]]></category>
		<category><![CDATA[Müsavat]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasî]]></category>
		<category><![CDATA[Uhuvvet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5429</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: HAVVA AKDAĞ   İslâmcıların Siyasî Görüşleri adlı kitabınızın ilk cildi 1994 yılında yayımlanmış. Ayrıca o, siyaset bilimi dalında doktora tezinizdi. Kasım ayında ikinci cildi çıktı. Hem sevindirici hem şaşırtıcı&#8230; Doktora tezinin yayımlanmamış ikinci cildi olur mu?   Güzel bir yerden başladınız. Sorunuz da yerinde. Şöyle özetleyeyim: Ben yüksek tahsilimi 1977 yılında bitirdim. Fakat Dergâh Yayınları’ndaki yoğun çalışmalarımızdan fırsat bulamadığım için talebelik yıllarından beri düşündüğüm ve hazırlandığım akademik çalışmalara resmen başlayamamıştım. 10 yıl resmen başlayamadım ama üniversitedeymişim gibi çalışmalarımı sürdürdüm. 1987 yılında bir ara bulup doktoraya başladığım zaman Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi kitabımın iki hacimli cildi yayımlanmıştı. Çalışmakta olduğum ve çalışacağım&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: HAVVA AKDAĞ</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong><em>İslâmcıların Siyasî Görüşleri</em></strong><strong> adlı kitabınızın ilk cildi 1994 yılında yayımlanmış. Ayrıca o, siyaset bilimi dalında doktora tezinizdi. Kasım ayında ikinci cildi çıktı. Hem sevindirici hem şaşırtıcı&#8230; Doktora tezinin yayımlanmamış ikinci cildi olur mu?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Güzel bir yerden başladınız. Sorunuz da yerinde. Şöyle özetleyeyim: Ben yüksek tahsilimi 1977 yılında bitirdim. Fakat Dergâh Yayınları’ndaki yoğun çalışmalarımızdan fırsat bulamadığım için talebelik yıllarından beri düşündüğüm ve hazırlandığım akademik çalışmalara resmen başlayamamıştım. 10 yıl resmen başlayamadım ama üniversitedeymişim gibi çalışmalarımı sürdürdüm. 1987 yılında bir ara bulup doktoraya başladığım zaman <em>Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi</em> kitabımın iki hacimli cildi yayımlanmıştı. Çalışmakta olduğum ve çalışacağım birçok konu vardı kafamda. Birkaç tanesini hocalarla konuştum, siyaset bilimi dalında tez yazacağım için II. Meşrutiyet’in ilk yıllarıyla sınırlı olarak İslâmcıların siyasi görüşlerinde karar kıldık. Hem kronolojik hem de tematik açıdan çok geniş bir bahisti bu. Hocalar sınırlandırmayı bana bırakmışlardı. Tez için bir sınırlandırma yaptım, işte o şimdi birinci cilt olan kısımdır. Fakat zaten sürmekte olan okuma ve fişlemelerimi en geniş çerçevede yapıyordum. Tezde kullandıklarım İslâmcıların siyasi görüşleri etrafındaki fişlerimin muhtemelen dörtte birine tekabül ediyordu.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>İkinci cildin ana bölümleri Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet. Siz her şeyden önce İslâm siyasî düşüncesinin kavram hiyerarşilerinin ve tariflerinin modern dönemde ciddi ölçüde değiştiğinden, farklılaştığından bahsediyorsunuz&#8230;</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Şöyle: Düşünce ve ilim tarihi çalışmaları kavramların tariflerinde ve hiyerarşilerindeki değişmelere, farklılaşmalara eğilmeden işini iyi ve vasıflı bir şekilde yapamaz. Meselâ benim kurduğum cümlelerden biri şu: İslâm siyasi düşüncesi adalet merkezli bir düşünce iken modern dönemde meşveret merkezli bir düşünceye dönüşüyor. Niçin? Meşrutiyet, cumhuriyet, demokrasi, İslâm devleti fikirlerini meşveret-şura üzerinden kurabiliyorsunuz. Uzaktan bakarsanız hem adalet hem de meşveret İslâmın ilk dönemlerinden bugüne kadar var. Var ama nasıl var? Sıra düzeni, ağırlığı, tarifi ve muhtevası da aynı mı yahut yerinde mi diye sormanız lazım. Hürriyet kavramının yükselişi de adalet ve itaat gibi başat kavramlar üzerinde böyle bir etki yapıyor. Muhalefet itaatın önüne geçiyor meselâ. Halbuki itaat Allah’a, Peygamber’e itaatla da irtibatlı olarak çok kuvvetli ve üst seviyede bir kavram. Bir ucunda da ulülemre, ana-babaya, hocaya, -hadi onu da söyleyelim- kocaya itaat var. “İtaat kültürü”, “biat kültürü” bugün dindar, İslâmcı eğitimli insanların dilinde de olumsuz ifadelerdir. Bu büyük değişiklikler nasıl, hangi sebepler ve icbarlarla ortaya çıkıp gelişiyor, ardından bir zihniyet dünyasını değiştirip dönüştürüyor? Hükümlerimizde farklı neticelere varabiliriz ama süreci soğukkanlılıkla ve derinliğine takip edebilmemiz gerekiyor. Bir şey daha var; eğitimli insanlarda, Müslüman âlim ve aydınların kafasında bu ciddi altüst oluşlar, değişimler yaşanırken Müslüman halkta eski kodlar varlıklarını kuvvetli bir şekilde sürdürüyor. Yeni Müslüman aydınlarla, İslâmcılarla Müslüman halkın arasında din anlayışı, din-siyaset ilişkilerinin ana mantığı çerçevesinde kuvvetli ve derin mesafeler oluşuyor. Bugün de var. Bunların hepsiyle ciddiyetle ve derinliğine uğraşmak lazım.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-4079">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Batı’nın Gizlediği Kara Leke Bebek Cinayetleri</title>
		<link>https://www.derintarih.com/avrupa-tarihi/batinin-gizledigi-kara-leke-bebek-cinayetleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sandra Newman]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Jan 2020 06:57:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Biyoetik]]></category>
		<category><![CDATA[hamster]]></category>
		<category><![CDATA[noktürnal]]></category>
		<category><![CDATA[Peter Singer]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5420</guid>

					<description><![CDATA[Bu siyasî kutuplaşma çağında hâlâ üzerinde uzlaşacağımız bir husus varsa, o da bir çocuğun hayatının mukaddes olduğudur. Bir kitlesel öldürme, hava saldırısı veya tabii afette çocukların öldürülmesi, yalnızca yetişkinlerin öldürülmüş olmasından çok daha vahim kabul edilir. Biyoetik üzerine çalışmalarıyla tanınan felsefeci Peter Singer, teoride bir bebeğin hayatının, bilincinin henüz az gelişmiş olması nedeniyle bir yetişkinden daha az korunmaya değer olduğunu söylediğinde, işini kaybedeceğini belirten öfkeli telefonlar almıştı. Bütün bunlar bir yana, insanlık tarihinin kayda değer bir bölümü boyunca bebek ve çocuk öldürmenin yaygın ve kabul edilen bir nüfus kontrol yöntemi olduğunu ve çocuğun masumiyetinin, onu kana susamış bir tanrı için&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu siyasî kutuplaşma çağında hâlâ üzerinde uzlaşacağımız bir husus varsa, o da bir çocuğun hayatının mukaddes olduğudur. Bir kitlesel öldürme, hava saldırısı veya tabii afette çocukların öldürülmesi, yalnızca yetişkinlerin öldürülmüş olmasından çok daha vahim kabul edilir. Biyoetik üzerine çalışmalarıyla tanınan felsefeci Peter Singer, teoride bir bebeğin hayatının, bilincinin henüz az gelişmiş olması nedeniyle bir yetişkinden daha az korunmaya değer olduğunu söylediğinde, işini kaybedeceğini belirten öfkeli telefonlar almıştı. Bütün bunlar bir yana, insanlık tarihinin kayda değer bir bölümü boyunca bebek ve çocuk öldürmenin yaygın ve kabul edilen bir nüfus kontrol yöntemi olduğunu ve çocuğun masumiyetinin, onu kana susamış bir tanrı için ideal kurban haline getirdiğini biliyor muydunuz? Kapalı yerde tutulan hayvanların kendi yavrularını öldürebildikleri, hatta parçalayıp yedikleri iyi bilinir. Çocuğunuza evcil hamster almanın kötü yanı budur. Buradaki yaygın tasavvur, bu noktürnal (gececil) hayvanların insanların kontrolü altında tutulmasının yarattığı stresin onları cinayet cinnetine yönelttiği yönündedir. Hayvanat bahçesindeki hayvanların da maruz kaldıkları strese patolojik bir tepki olarak yavrularını öldürebildikleri ortaya çıkmıştır. Yaban hayatındaki birçok hayvanın, zayıfları ayıklamanın zalim ve doğrudan yöntemi olarak aralarındaki gençleri düzenli şekilde öldürdüğü bilinir. Ebeveyn kendilerini kurtarmak için de yavrularını feda edebilmektedir. Bir anne kanguru, bir yırtıcı hayvandan kaçarken, yavrusunu kesesinden çıkarıp katilinin önüne atabilir mesela.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-4079">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ankara’dan Emir Geldi: Baloda Dans Etmek Zorunludur</title>
		<link>https://www.derintarih.com/tarihin-taniklari/ankaradan-emir-geldi-baloda-dans-etmek-zorunludur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şerife Nihal Zeybek]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Jan 2020 06:27:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarihin Tanıkları]]></category>
		<category><![CDATA[millî şuur]]></category>
		<category><![CDATA[şair]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasî]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5402</guid>

					<description><![CDATA[Yazar, şair ve eğitimci Halide Nusret Zorlutuna (1901-84) yakın tarihimizin en dikkate değer kadın simalarından biri. Öncelikle Osmanlı’nın son, Cumhuriyetin ilk yıllarında eser vermesi, hatta ilk romanını 19 yaşında kaleme alması ayrıcalıklı bir konum kazandırıyor kendisine. Bu kritik ve sancılı süreçte eser verebilen kadınların sayısının bir elin parmaklarını geçmediğini düşünürsek, Zorlutuna’nın tarihî önemi daha iyi anlaşılır. Aynı dönemde çeşitli şehirlerde edebiyat öğretmenliği yaptığını biliyoruz. Toplumun farklı kesimlerini tanıma fırsatı bulduğu bu tecrübesi, Cumhuriyet devrimlerinin halk üzerindeki etkisini yakından görmesini sağlayarak ondaki millî şuur harcını karmıştı diyebiliriz. Velud bir yazardı Zorlutuna. Çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanan makale, hikaye ve şiirlerinin yanı&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yazar, şair ve eğitimci Halide Nusret Zorlutuna (1901-84) yakın tarihimizin en dikkate değer kadın simalarından biri. Öncelikle Osmanlı’nın son, Cumhuriyetin ilk yıllarında eser vermesi, hatta ilk romanını 19 yaşında kaleme alması ayrıcalıklı bir konum kazandırıyor kendisine. Bu kritik ve sancılı süreçte eser verebilen kadınların sayısının bir elin parmaklarını geçmediğini düşünürsek, Zorlutuna’nın tarihî önemi daha iyi anlaşılır. Aynı dönemde çeşitli şehirlerde edebiyat öğretmenliği yaptığını biliyoruz. Toplumun farklı kesimlerini tanıma fırsatı bulduğu bu tecrübesi, Cumhuriyet devrimlerinin halk üzerindeki etkisini yakından görmesini sağlayarak ondaki millî şuur harcını karmıştı diyebiliriz. Velud bir yazardı Zorlutuna. Çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanan makale, hikaye ve şiirlerinin yanı sıra Küller, Sisli Geceler, Gülün Babası Kim?, Beyaz Selvi, Büyük Anne, Aydınlık Kapı, Aşk ve Zafer adlı romanları ile Benim Küçük Dostlarım ve Bir Devrin Romanı adlı hatıratları adının geniş kesimlerce duyulmasını sağlamıştır. Bunlardan sonuncusu ismiyle müsemma bir kitap olup dönemin sosyal ve siyasî yapısına ayna tutmaktadır. Özellikle Cumhuriyet’in ilk yıllarında getirilen balo ve dans zorunluluğu, bu aynaya oldukça çarpıcı ve dokunaklı sahneler yansıtır.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-4079">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Başkanlık Nedir? Ne Değildir?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/baskanlik-nedir-ne-degildir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Nebi Miş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 30 Nov 2016 22:09:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Başkanlık]]></category>
		<category><![CDATA[Meclis Hükümeti]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=1798</guid>

					<description><![CDATA[Modern dönem hükümet sistemleri daha çok yasama, yürütme ve yargı arasındaki ilişkinin nasıl dizayn edildiği üzerinden tanımlanır. Bu husus, genellikle yasama ve yürütme yetkilerinin aynı elde toplandığı kuvvetler birliği ile farklı organlar arasında bir denge ve denetimi sağlayacak şekilde yetkilerin paylaştırıldığı kuvvetler ayrılığı olarak sınıflandırılır. Kuvvetler ayrılığına dayanan demokratik sistemler bugün üç temel hükümet modeli şeklinde uygulanır: 1) Kuvvetler arasında sert ayrılığın olduğu Başkanlık Sistemi, 2) Kuvvetler arasındaki dengenin daha yumuşak düzenlendiği parlamenter sistem, 3) Başkanlık Sistemi ve parlamenter sistemin karışımı olan yarı başkanlık sistemi. Yasama ve yürütmenin yasama organında toplandığı, 1921 Türkiye anayasasında olduğu gibi ya da İsviçre gibi&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Modern dönem hükümet sistemleri daha çok yasama, yürütme ve yargı arasındaki ilişkinin nasıl dizayn edildiği üzerinden tanımlanır. Bu husus, genellikle yasama ve yürütme yetkilerinin aynı elde toplandığı kuvvetler birliği ile farklı organlar arasında bir denge ve denetimi sağlayacak şekilde yetkilerin paylaştırıldığı kuvvetler ayrılığı olarak sınıflandırılır.</p>
<p>Kuvvetler ayrılığına dayanan demokratik sistemler bugün üç temel hükümet modeli şeklinde uygulanır: 1) Kuvvetler arasında sert ayrılığın olduğu Başkanlık Sistemi, 2) Kuvvetler arasındaki dengenin daha yumuşak düzenlendiği parlamenter sistem, 3) Başkanlık Sistemi ve parlamenter sistemin karışımı olan yarı başkanlık sistemi.</p>
<p>Yasama ve yürütmenin yasama organında toplandığı, 1921 Türkiye anayasasında olduğu gibi ya da İsviçre gibi bazı demokratik küçük devletlerde uygulanan Meclis Hükümeti sistemi de dördüncü demokratik yönetim modeli olarak varlığını sürdürmektedir.</p>
<p>Dünyada uygulanan hükümet sistemleri belirli tecrübelerden geçerek demokratiklik ve yönetilebilirlik açısından iyileştirilmek adına zamanla birçok değişim ve dönüşüm geçirmiştir. Her ülkenin siyasî kültürüne, partilerinin yapısına, anayasal kurumların dizaynına ve ekonomik gelişmişliğine göre bu modellerin uygulaması farklılık gösterir.</p>
<p>Ayrıca bu hükümet sistemlerinin uygulamasında yaşanan krizleri aşmak için yapılan sistem içi reformlar, zaman içinde hükümet modellerinin dönüşümünü de mümkün kılmıştır. Bugün için bu hükümet sistemlerinin her birini demokratik olarak işleten ülkeler olduğu gibi, antidemokratik şekilde uygulayan ülkeler de hayli fazladır.</p>
<p>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derintarih-aralik2016" target="_blank">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
