﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sultan Abdülhamid &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/etiket/sultan-abdulhamid/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Sat, 09 Oct 2021 07:51:13 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.5</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>Sultan Abdülhamid &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Halid Ziya Selanik’te Sultan Abdülhamid’in Huzurunda</title>
		<link>https://www.derintarih.com/kesifler/halid-ziya-selanikte-sultan-abdulhamidin-huzurunda/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İbrahim Görmez]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 Oct 2021 07:51:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Keşifler]]></category>
		<category><![CDATA[Falih Rıfkı Atay]]></category>
		<category><![CDATA[Girit]]></category>
		<category><![CDATA[Medine]]></category>
		<category><![CDATA[Niş]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Abdülhamid]]></category>
		<category><![CDATA[Terakki Cemiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Zeytindağ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7469</guid>

					<description><![CDATA[Falih Rıfkı Atay Zeytindağı’nda şunları yazar: “Bizden Belgrad’ı aldıkları zaman, düşman delegeleri Niş kasabasını da istemişlerdi. Osmanlı delegesi ayağa kalkarak: Ne hacet, dedi, İstanbul’u da size verelim! Babalarımız için Niş, İstanbul’a o kadar yakındı. Biz eğer Vardar’ı, Trablus’u, Girit’i ve Medine’yi bırakırsak, Türk milleti yaşayamaz sanıyorduk. Çocuklarımızın Avrupa’sı Marmara ve Meriç’te bitiyor.” Başka baskılarda “çocuklarımızın” yerine “çoklarımızın” yazdığı söyleniyor. Ne fark eder! Çocuklarımız ve çoklarımızın değil, artık hiçbirimizin hafızasında eski beldelerimizden bir hatıra yok. Falih Rıfkı, söz ustası olduğundan, cümleyi iktisatlı kurgulamış elbet; ben olsam araya bir de Selanik koyardım. Kozmopolit ve İslâm azınlık yapısına rağmen, herhalde Selanik de elden&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Falih Rıfkı Atay <em>Zeytindağı</em>’nda şunları yazar:</p>
<p>“Bizden Belgrad’ı aldıkları zaman, düşman delegeleri Niş kasabasını da istemişlerdi. Osmanlı delegesi ayağa kalkarak:</p>
<p>Ne hacet, dedi, İstanbul’u da size verelim!</p>
<p>Babalarımız için Niş, İstanbul’a o kadar yakındı. Biz eğer Vardar’ı, Trablus’u, Girit’i ve Medine’yi bırakırsak, Türk milleti yaşayamaz sanıyorduk. Çocuklarımızın Avrupa’sı Marmara ve Meriç’te bitiyor.”</p>
<p>Başka baskılarda “çocuklarımızın” yerine “çoklarımızın” yazdığı söyleniyor. Ne fark eder! Çocuklarımız ve çoklarımızın değil, artık hiçbirimizin hafızasında eski beldelerimizden bir hatıra yok. Falih Rıfkı, söz ustası olduğundan, cümleyi iktisatlı kurgulamış elbet; ben olsam araya bir de Selanik koyardım. Kozmopolit ve İslâm azınlık yapısına rağmen, herhalde Selanik de elden çıkmasına zor gözüyle bakılan yerlerden biriydi. 1909 gibi çok geç bir tarihte bile bu böyleydi.</p>
<p>İttihat ve Terakki Cemiyeti liderleri Sultan Abdülhamid’i Selanik’e göndermeyi kararlaştırdıkları zaman buranın uygun bir sürgün yeri olduğunu düşünüyorlardı. Orası bir Jön Türk kentiydi. Üçüncü Ordu’nun merkeziydi. Malum devrik padişahın İstanbul’da kalması tehlikeliydi. 28 Nisan 1909 gününün ilk saatlerinde Yıldız Sarayı’ndan Sirkeci’ye getirilen II. Abdülhamid ve ailesi aynı gün trenle Selanik’e varmak üzere yola çıkarılmıştı. Sevk ve koruma birliğinin başında Ali Fethi (Okyar) Bey vardı. Eski padişaha bir gün önce “27 Nisan 1909 akşamı Âyân ve Mebûsan meclisleri tarafından tertip edilen tebliğ heyetince hayatının emniyet altında olduğu ve her türlü taarruzdan âzâde bulunduğu, oğlu Abdürrahim Efendi ve hizmette bulunanların bir kısmının huzurunda ve yanındaki ailesinin işitebileceği bir tarzda” bildirilmişti.</p>
<p>Aynı gece ikinci bir heyet, sürgün yeri olarak Selanik’in belirlendiğini devrik padişaha bildirince, o önce hiddetle karşı çıktı; bunun örneğinin olmadığını, ecdadı gibi burada ölmek istediğini söyleyerek hayatının Çırağan Sarayı’nda muhafaza edilmesini istedi. Ama bu kesin bir şekilde reddedildi. Bu, Abdülhamid’in Selanik’e ilk gelişi değildi. Sultan Abdülmecid 1859 yılında Selanik ve Sakız Adasına bir seyahat yapmış, kardeşi Şehzade Abdülaziz Efendi ve oğulları Şehzade Murad ile Hamid Efendileri de yanında götürmüştü. Abdülhamid için 50 yıl sonra tekrar Selanik yolu görünmüştü.</p>
<p>Trenden inen Abdülhamid şehrin İtalyan jandarma komutanının arabasına binmeyi reddetti. Bunun yerine kiralık bir araba tutuldu. İtalyan kumandan, uluslararası koruma misyonu adına şehrin güvenliğinden sorumlu idi. Selanik’te bol miktarda İtalyan vardı o yıllarda. Çok değil iki yıl sonra Trablusgarp işgali sebebiyle yayılan İtalya boykotunda çoğu tası tarağı toplayıp kaçacaktı.</p>
<p>Sabık sultan ve beraberindekiler kalacakları Alâtini Köşkü’ne geldiklerinde vakit gece yarısına varmak üzereydi. Alâtiniler İtalyan uyruklu Yahudi sanayici ailesiydi. Aile üyelerinin İtalya ve Avusturya tabiyetleri onların bu uyruktakilere verilen ayrıcalıklardan yararlanmalarını sağlıyordu. Tuğla ocağı, değirmen ve fırınların yanı sıra daha birçok sektörde faaliyet gösteren, ödenecek memur maaşları için devlete borç verecek kadar zengin, cömert ama pek çok ticarî imtiyaza da sahip aile bu köşkü 1898’de inşa ettirmişti. Bilahare satın alınarak Ordu Köşkü namıyla maruf olacak bina, Abdülhamid’in gelmesiyle eski sultana tahsis edilmişti. Köşkte zaman içinde tadilat yapıldı; alafranga banyo köşkün yeni sakinlerince yadırgandığından yapıya bir Türk hamamı eklendi.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ekim-2021">Derin Tarih Ekim Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Jön Türk Neşriyatının Kutsal Misyonu</title>
		<link>https://www.derintarih.com/kesifler/jon-turk-nesriyatinin-kutsal-misyonu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fatma Türk Toksoy]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 May 2020 10:39:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Keşifler]]></category>
		<category><![CDATA[İttihad]]></category>
		<category><![CDATA[Makedonya]]></category>
		<category><![CDATA[Rumeli]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Abdülhamid]]></category>
		<category><![CDATA[Terakki Cemiyeti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5884</guid>

					<description><![CDATA[İttihad ve Terakki Cemiyeti tarafından Avrupalı güçlerin ve Balkan devletlerinin konsoloslukları için Fransızcaya çevrilen metindeki hitap, günümüzdeki Jön Türklerin de hitaplarını hatırlatıyor: “Ey vatanın evlatları! Ey Osmanlı kardeşler! Ey Rumeli’nin cesur halkı! Cesaretinizi göstermenin zamanı geldi nihayet. Bir araya gelip vatanımızı istila etmiş olan zulümlerden kurtarma zamanı geldi çattı. Eğer kendi kendimize yardım etmezsek, bize kim yardım edebilir? Toprak mı, yoksa taş mı? Vatan tehlikededir.”  “Köylerimiz ve köylülerimiz mahvolmuştur. Çok sevgili evlatlarımız (halkımızın ışığı) Yemen çölünde ve Rumeli’nin dağlarında şehit olmuştur. Ocaklarımız dumansız, kalplerimiz inançsız, tarlalarımız ekinsiz, kadınlarımız kocasız, ana babalarımız oğulsuz kalmıştır.” Gazete ve risaleler yayınlayıp broşürler dağıtarak gidişatı&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İttihad ve Terakki Cemiyeti tarafından Avrupalı güçlerin ve Balkan devletlerinin konsoloslukları için Fransızcaya çevrilen metindeki hitap, günümüzdeki Jön Türklerin de hitaplarını hatırlatıyor:</p>
<p>“Ey vatanın evlatları! Ey Osmanlı kardeşler! Ey Rumeli’nin cesur halkı! Cesaretinizi göstermenin zamanı geldi nihayet. Bir araya gelip vatanımızı istila etmiş olan zulümlerden kurtarma zamanı geldi çattı. Eğer kendi kendimize yardım etmezsek, bize kim yardım edebilir? Toprak mı, yoksa taş mı? Vatan tehlikededir.”  “Köylerimiz ve köylülerimiz mahvolmuştur. Çok sevgili evlatlarımız (halkımızın ışığı) Yemen çölünde ve Rumeli’nin dağlarında şehit olmuştur. Ocaklarımız dumansız, kalplerimiz inançsız, tarlalarımız ekinsiz, kadınlarımız kocasız, ana babalarımız oğulsuz kalmıştır.”</p>
<p>Gazete ve risaleler yayınlayıp broşürler dağıtarak gidişatı Sultan aleyhine çevirmeye çalışan Jön Türkler, “imparatorluğun Makedonya’daki varlığı tehlikede” algısı yaratıp oradaki halka “vatanı kurtarma” (selamet-i vatan) sözü veriyorlardı.</p>
<p>Jön Türkler çıkardıkları gazete ve mecmualar ile k aleme aldıkları risalelerde Sultan Abdülhamid’e hakaret diye tabir etmenin hafif k alacağı çirkin iftiralarda bulunuyor, halkı cehaletle suçlarken bir yandan da vatanı kurtarma sözü veriyorlardı. Fakat Sultan’ın hal‘ edilişinden sonra, “Herkes gözleri dönmüş kendini kaybetmiş bir halde idi. Zihniyetimiz ne yanlıştı. Ne cahildik!” diye başlayan itiraflar gelecekti. Lakin artık çok geçti!</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2020">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sultan Abdülhamid’in İngiltere ile Onur Savaşı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/sultan-abdulhamidin-ingiltere-ile-onur-savasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Nov 2019 06:40:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Gladstone]]></category>
		<category><![CDATA[İngiltere]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Abdülhamid]]></category>
		<category><![CDATA[Süveyş Kanalı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5201</guid>

					<description><![CDATA[Sultan Abdülhamid döneminde büyük devletlerle yapılan diplomatik mücadele aynı zamanda içinde şüpheyi de barındırıyordu. Bilhassa İngiltere’den şüphe duymakta haklı sebepleri vardı, çünkü “Türk ve İslam düşmanı” Başbakan Gladstone’un başında bulunduğu bir İngiltere’ydi karşısındaki. Kırım Harbi yıllarındaki müttefik ve dost İngiltere gitmiş, yerine, önce Kıbrıs’a, sonra da Mısır’a el koyan yırtıcı bir hasım gelmişti. Sultan’ın da İngiliz siyasetini okuma biçimi bu politika değişikliğine paralel olarak değişecekti tabii olarak. Hamleye karşı hamle gerekirdi bu oyunda; hamle yapmadığınızda ise ya uyutma taktiğini devreye sokmanız gerekiyordu ya da büyük taviz yerine küçük tavizi verme oyununu oynamanız. Sultan Abdülhamid de İstanbul’u (başı) kurtarmak için Kıbrıs’ta&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sultan Abdülhamid döneminde büyük devletlerle yapılan diplomatik mücadele aynı zamanda içinde şüpheyi de barındırıyordu. Bilhassa İngiltere’den şüphe duymakta haklı sebepleri vardı, çünkü “Türk ve İslam düşmanı” Başbakan Gladstone’un başında bulunduğu bir İngiltere’ydi karşısındaki. Kırım Harbi yıllarındaki müttefik ve dost İngiltere gitmiş, yerine, önce Kıbrıs’a, sonra da Mısır’a el koyan yırtıcı bir hasım gelmişti.</p>
<p>Sultan’ın da İngiliz siyasetini okuma biçimi bu politika değişikliğine paralel olarak değişecekti tabii olarak. Hamleye karşı hamle gerekirdi bu oyunda; hamle yapmadığınızda ise ya uyutma taktiğini devreye sokmanız gerekiyordu ya da büyük taviz yerine küçük tavizi verme oyununu oynamanız. Sultan Abdülhamid de İstanbul’u (başı) kurtarmak için Kıbrıs’ta (parmak) geçici İngiliz yönetimine içi kanayarak “evet” demişti. Ama İngilizlerin gözünü Kıbrıs da doyurmamıştı. Şimdi de Mısır’a el koymak derdindeydiler. Mısır Hıdivi İsmail Paşa, Sultan Abdülaziz’den dış borç alma imtiyazını kopardıktan sonra çılgınca bir borçlanma sarmalına girmişti. Sonunda borç gırtlağa dayandı ve Paşa, bu kadar parayı ödeyemeyeceğini söyleyerek bu defa, elindeki değerine paha biçilemeyen Süveyş Kanalı hisselerini satılığa çıkardı. Fransa oyuna geç kalmış, İngilizler tahvilleri çoktan kapatmıştı. Ama İsmail Paşa’nın derdine derman olamamıştı cebine koyduğu para. Kahire Sarayı’ndaki sefahat hayatı son sürat devam ediyor, biriken borçlarını ödemeye ise asla yanaşmıyor, kaçınılmaz felaketi hep öteliyordu. Sonuçta Osmanlı Devleti’ne bağlı imtiyazlı bir ülkeydi Mısır ve borçlardan nihai sorumlu, yine Osmanlı Devleti’ydi.</p>
<p><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasım-2019">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslamın Fetih Çağındaki Gibi Güçlü Olan Tek Bir Emre İtaat Ettiler</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/islamin-fetih-cagindaki-gibi-guclu-olan-tek-bir-emre-itaat-ettiler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Caesar E. Farah]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Nov 2019 06:20:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[İslamî]]></category>
		<category><![CDATA[muhafazakâr]]></category>
		<category><![CDATA[Senûsi]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Abdülhamid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5191</guid>

					<description><![CDATA[Sultan Abdülhamid önemli tarikat şeyhlerini ve müritlerini, İslamî amaçlarını desteklemeye teşvik etmek üzere bir araya getirmişti. Uzmanlar bunlar arasında önemli bir rolün güçlü Senûsi liderine (1781-1859) ait olduğu, şeyhi bulunduğu tarikatın İslamın savunulmasında ve Avrupa’nın Hıristiyan güçleriyle karşı karşıya gelen Müslümanlar arasında kardeşlik ve birliğin yayılmasında önemli rol oynadığı görüşündeler. Osmanlı arşivlerinde bu tarikatın kurucusu ve ölümünden sonra görevini üstlenen oğullarının hayatı ve yaptıkları işler konusunda bir resmî rapor bulunmaktadır. Büyük ihtimalle, Tanzimat rejimi altında gerçekleştirilen ve muhafazakâr Senûsî liderinin İslama aykırı gördüğü batılılaşma reformları yüzünden kaybedilen desteğin yeniden kazanılıp kazanılamayacağına dair bir rapordu bu. Muhtemelen Sultan Abdülhamid’in dikkatine sunulan&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sultan Abdülhamid önemli tarikat şeyhlerini ve müritlerini, İslamî amaçlarını desteklemeye teşvik etmek üzere bir araya getirmişti. Uzmanlar bunlar arasında önemli bir rolün güçlü Senûsi liderine (1781-1859) ait olduğu, şeyhi bulunduğu tarikatın İslamın savunulmasında ve Avrupa’nın Hıristiyan güçleriyle karşı karşıya gelen Müslümanlar arasında kardeşlik ve birliğin yayılmasında önemli rol oynadığı görüşündeler. Osmanlı arşivlerinde bu tarikatın kurucusu ve ölümünden sonra görevini üstlenen oğullarının hayatı ve yaptıkları işler konusunda bir resmî rapor bulunmaktadır. Büyük ihtimalle, Tanzimat rejimi altında gerçekleştirilen ve muhafazakâr Senûsî liderinin İslama aykırı gördüğü batılılaşma reformları yüzünden kaybedilen desteğin yeniden kazanılıp kazanılamayacağına dair bir rapordu bu.</p>
<p>Muhtemelen Sultan Abdülhamid’in dikkatine sunulan bu tarihsiz rapora göre, Trablusgarp’ta çok sayıda zâviye (tekke) kurulmuş ve buralarda kabileci Araplara İslam dininin gerçek yönleri; Kur’an, hadis ve şeriat öğretilmişti. Ayrıca muhafazakâr Mâlikî (Kuzey Afrika’da yaygındır) ve Suriye-Mısır bölgesinde yaygın olan mutedil Şâfiî mezhebi usulleri uygulanıyordu.</p>
<p><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasım-2019">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dr. Emre Gör: İstihbarat Merkezinin Yıldız Sarayı Olması Devletin Elini Güçlendirmiştir</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/istihbarat-merkezinin-yildiz-sarayi-olmasi-devletin-elini-guclendirmistir-konusan-mirza-mahmut-demir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mirza Mahmut Demir]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Aug 2019 08:07:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Arap İzzet Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[çatışma]]></category>
		<category><![CDATA[Enver Bey]]></category>
		<category><![CDATA[kaos]]></category>
		<category><![CDATA[Kâzım Karabekir]]></category>
		<category><![CDATA[suikast]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Abdülhamid]]></category>
		<category><![CDATA[tehdit]]></category>
		<category><![CDATA[yeni silah]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=4828</guid>

					<description><![CDATA[Kitabınızda Abdülhamid devri için, “Dönemin istihbarat sistemi kimileri için devletin iç ve dış düşmanlarla çevrili olduğu bir dönemde otoriter bir iktidarın sembolüdür, kimileri için ise denetim ve ahlak boşluğundan kaynaklanan ispiyon ve gammazlık düzenidir” diyorsunuz. Bu yaklaşımları göz önünde bulundurarak, dönemle ilgili sağlıklı bir değerlendirme yapmak mümkün mü? Aslında Sultan Abdülhamid devri istihbarat sisteminin otoriter bir iktidarın parçası olduğu algısı, Cumhuriyet döneminde değil, 1908’de başlayan 2. Meşrutiyet döneminde ortaya çıkıyor. Çünkü Meşrutiyet döneminde iktidarda güç kazanmaya başlayan İttihat ve Terakki mensupları, Sultan Abdülhamid’in mutlakıyet sistemiyle uzun yıllar bire bir mücadele etmiş ve çoğu kez bu sistemin istihbarat ağına takılmış kadrolardan&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kitabınızda Abdülhamid devri için, “Dönemin istihbarat sistemi kimileri için devletin iç ve dış düşmanlarla çevrili olduğu bir dönemde otoriter bir iktidarın sembolüdür, kimileri için ise denetim ve ahlak boşluğundan kaynaklanan ispiyon ve gammazlık düzenidir” diyorsunuz. Bu yaklaşımları göz önünde bulundurarak, dönemle ilgili sağlıklı bir değerlendirme yapmak mümkün mü?</strong></p>
<p>Aslında Sultan Abdülhamid devri istihbarat sisteminin otoriter bir iktidarın parçası olduğu algısı, Cumhuriyet döneminde değil, 1908’de başlayan 2. Meşrutiyet döneminde ortaya çıkıyor. Çünkü Meşrutiyet döneminde iktidarda güç kazanmaya başlayan İttihat ve Terakki mensupları, Sultan Abdülhamid’in mutlakıyet sistemiyle uzun yıllar bire bir mücadele etmiş ve çoğu kez bu sistemin istihbarat ağına takılmış kadrolardan oluşuyordu. Örneğin Kazım Karabekir’in hatıralarına baktığınız zaman şunu açıkça görürsünüz: Enver Bey dâhil birçok İttihat ve Terakki mensubu, Sultan Abdülhamid’e ya da Arap İzzet Paşa gibi yakın adamlarına İstanbul’da suikast düzenlemenin yollarını defalarca aramışlar. Mesela Enver Bey, 1908 Meşrutiyet hareketi başlamadan önce, Ramazan ayındaki Hırka-yı Şerif alayında Sultan Abdülhamid’e suikast düzenlemeye karar verdiğini Karabekir’e ifade ediyor, bu ifade hatıratta aynen yer almakta. Yine hemen aynı tarihte İttihat ve Terakki’nin Selanik Merkez-i Umumisi Arap İzzet Paşa’yı öldürerek, İstanbul’da bir hareket ortaya çıkarmanın planlarını yapıyor.</p>
<p>Tabii tüm bunların hayata geçirilmesini engelleyen kuvvetli bir istihbarat ağı var, bilhassa İstanbul ve çevresinde. Peki bu adamlar bunu neden yapmak istiyorlar. Bir Enver Bey ya da bir Kazım Karabekir Rumeli’de birçok kez komitelerle silahlı çatışmalara girmiş, başlarından çok şey geçmiş vatansever insanlar. Bunlar bu çatışma ve kaos ortamının da etkisiyle Sultan Abdülhamid idaresini keyfi idare olarak görüyorlar. Eğer iktidar bir şekilde değişirse işlerin düzeleceği yönünde bir fikre sahipler. Ama 2. Meşrutiyet ve sonrasında gelişen olaylar bunun pek de o kadar kolay olmadığını gösteriyor. “Otoriter bir iktidarın sembolü” ya da “ispiyon-gammazlık düzeni”, adına ne denirse densin, tarihî gelişmeler bize şunu gösteriyor: Osmanlı İmparatorluğu 19. yüzyılda içinde bulunduğu durum itibariyle kuvvetli ve iyi işleyen bir istihbarat ağına sahip olmak zorundaydı. Bu, imparatorluğun varlığını devam ettirmesi için bir anlamda zorunluluktu. Çünkü 19. yüzyıl, bir yandan insanoğlunun her alanda gelişim gösterdiği aydınlık, fakat yeni tehditlerin ortaya çıkması bakımından bir o kadar karanlık bir yüzyıl. Bu dönemde imparatorluğun genelini tehdit eden ve</p>
<p>özellikle 1880-90’larda zirveye tırmanan Batı emperyalizmi, yükselmeye devam eden milliyetçilik hareketleri, suikastlar, komiteleşmeler, üretilen yeni silahlar, ideolojik çatışmalar, artan anarşizm ve daha sıralanabilecek onlarca farklı kaynaklı tehdit, sözünü ettiğimiz istihbarat çalışmalarından yararlanılarak karşılanmaya çalışılmıştır.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sultan Abdülhamid’in Hal’ Fetvasındaki Büyük İftira</title>
		<link>https://www.derintarih.com/desifre/sultan-abdulhamidin-hal-fetvasindaki-buyuk-iftira/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Uçar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Aug 2019 07:47:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deşifre]]></category>
		<category><![CDATA[Âyan]]></category>
		<category><![CDATA[Mebusan]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmed Ziyâeddin Efendi]]></category>
		<category><![CDATA[Şeyhülislam]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Abdülhamid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=4811</guid>

					<description><![CDATA[Sultan Abdülhamid’in emriyle 1882’de Encümen-i Teftiş ve Muayene Dairesi adlı, uzmanlardan oluşan yeni bir müessese kurulmuştu. Heyet basım ruhsatı istenen ya da yurt dışından getirilip gümrüklerde tutulan kitap ve risâlelere yönelik muhteva incelemesi yaparak bu kitapların dinî, ahlakî ve devlet politikası açısından zararlı olup olmadığını tespit edecekti. Sultan II. Abdülhamid 27 Nisan 1909 günü Âyan ve Mebusan meclislerinin ortak toplantısında, Şeyhülislam Mehmed Ziyâeddin Efendi’nin imzası bulunan bir fetva gerekçe gösterilerek tahtından indirilmişti. Meclis zabıtlarına göre bu karar, bu fetvaya uygun olarak Âyan’dan Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın teklifi sonrası 36 Âyan üyesi ve 240 Meclis-i Mebusan üyesinin oy birliği ile alınmıştı.&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sultan Abdülhamid’in emriyle 1882’de Encümen-i Teftiş ve Muayene Dairesi adlı, uzmanlardan oluşan yeni bir müessese kurulmuştu. Heyet basım ruhsatı istenen ya da yurt dışından getirilip gümrüklerde tutulan kitap ve risâlelere yönelik muhteva incelemesi yaparak bu kitapların dinî, ahlakî ve devlet politikası açısından zararlı olup olmadığını tespit edecekti.</p>
<p>Sultan II. Abdülhamid 27 Nisan 1909 günü Âyan ve Mebusan meclislerinin ortak toplantısında, Şeyhülislam Mehmed Ziyâeddin Efendi’nin imzası bulunan bir fetva gerekçe gösterilerek tahtından indirilmişti. Meclis zabıtlarına göre bu karar, bu fetvaya uygun olarak Âyan’dan Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın teklifi sonrası 36 Âyan üyesi ve 240 Meclis-i Mebusan üyesinin oy birliği ile alınmıştı. Ziya Şakir’e göre bu karara sadece Âyan’dan Yorgiyadis Efendi itiraz etmiş ve “Yazıktır, günahtır” diye bağırmış, bunun üzerine orada bulunanlar tarafından hainlikle suçlanmış ve hemen susturulmuştu. Sultan II. Abdülhamid’in hal’ fetvasının ilk müsveddesini meşhur âlim ve Antalya Mebusu Elmalılı Muhammed Hamdi Efendi (Yazır) yazmıştı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mustafa Kemal Hilafeti Nasıl Kaldırdı?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/yakin-tarih/mustafa-kemal-hilafeti-nasil-kaldirdi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cafer Talha Şeker]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 Apr 2019 21:20:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Hilafet]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Abdülhamid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=4440</guid>

					<description><![CDATA[1880’lerden itibaren Osmanlı jeopolitiğinde kıyasıya İngiliz-Alman rekabeti yaşanmaktaydı. Berlin’i Basra’ya bağlayıp yeni Avrasya ticaret güzergâhını inşa etmek isteyen Alman stratejisi, hem Anadolu ve Bağdat Demiryolu projelerini Osmanlı ile birlikte gerçekleştirmek, hem de Mezopotamya (Irak) petrollerini ele geçirmek istiyordu. İngilizler bunu durdurmayı hedeflerken, Sultan Abdülhamid iki ülke arasında denge politikasını sürdürüyordu. Bu dönemden itibaren hilafet Asya’daki İngiliz çıkarlarına aykırı görülmeye başlandı. Osmanlı ordusunun modernizasyon ve danışmanlık işleri de zamanla İngilizler ve Almanlara verilmişti. Almanların İstanbul’a gönderdikleri altınların hatırına Enver Paşa ile arkadaşlarının Osmanlı’yı bir oldubittiyle 1. Cihan Harbi’ne çekmek üzere oldukları 1914 yazında, kabinede olduğu gibi ordu içinde de zıt görüşler&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">1880’lerden itibaren Osmanlı jeopolitiğinde kıyasıya İngiliz-Alman rekabeti yaşanmaktaydı. Berlin’i Basra’ya bağlayıp yeni Avrasya ticaret güzergâhını inşa etmek isteyen Alman stratejisi, hem Anadolu ve Bağdat Demiryolu projelerini Osmanlı ile birlikte gerçekleştirmek, hem de Mezopotamya (Irak) petrollerini ele geçirmek istiyordu. İngilizler bunu durdurmayı hedeflerken, Sultan Abdülhamid iki ülke arasında denge politikasını sürdürüyordu. Bu dönemden itibaren hilafet Asya’daki İngiliz çıkarlarına aykırı görülmeye başlandı. Osmanlı ordusunun modernizasyon ve danışmanlık işleri de zamanla İngilizler ve Almanlara verilmişti. Almanların İstanbul’a gönderdikleri altınların hatırına Enver Paşa ile arkadaşlarının Osmanlı’yı bir oldubittiyle 1. Cihan Harbi’ne çekmek üzere oldukları 1914 yazında, kabinede olduğu gibi ordu içinde de zıt görüşler çatışıyordu. Alman karşıtı saftaki askerlerden biri de Mustafa Kemal’di. Mustafa Kemal, 1917’de Suriye’den Enver Paşa’ya yazdığı raporda bu savaşın zaten kaybedileceğini ve Anadolu’ya çekilip orada yeniden teşkilatlanmak gerektiği fikrini savunmaktaydı. Nutuk’taki ifadelerine göre ise Sultan Vahidüddin ile görüşüp İstanbul’dan ayrılmadan önce de Osmanlı Devleti’nin artık miadını tamamladığını düşünüyordu. Millî Mücadele’nin başından beri nasıl kahramanlıklar yaptığını, sonradan arasının bozulduğu kişilerin ise eskiden beri dış güçlere sempatiyle baktıklarını açıklamaya çalışıyordu. Onlar Amerikancılık yaparken kendisinin tam bağımsızlığı savunduğunu dile getiriyordu ancak başından beri İngilizlerle işbirliği yapmaya verdiği önemi henüz dile getirmemişti.</span></p>
<p align="justify"><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2019">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mustafa Kemal’in Halife Olmasını Kim İstedi?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/izdusum/mustafa-kemalin-halife-olmasini-kim-istedi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cafer Talha Şeker]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 31 Dec 2018 21:55:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İzdüşüm]]></category>
		<category><![CDATA[Hilafet makamı]]></category>
		<category><![CDATA[Millî Mücadele]]></category>
		<category><![CDATA[petrol meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Abdülhamid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=4123</guid>

					<description><![CDATA[Sultan Abdülhamid’in Batı’ya karşı etkili bir şekilde kullandığı hilafet makamı, küresel aktörlerin çıkarlarını tehdit etmeye başladığı için 1880’lerden itibaren İngiltere başta olmak üzere bazı ülkelerin hedefindeydi. Ancak 1920’lerde ABD’nin iddialı bir şekilde Ortadoğu’ya gelişi, hâlihazırda bölgede yaşanan İngiliz-Fransız rekabetini farklı bir safhaya sürükleyecekti. İngiliz arşiv kayıtlarına göre, İngiltere ve Fransa’nın Ortadoğu’daki ticarî çıkarları ve hilafet politikaları, ABD’nin petrolü bu ikisine bırakmama politikasıyla bir araya gelince Türkiye’nin yeni dönemde hilafet ve petrol meseleleri arasında kalmasına yol açacaktı. Peki, İngiltere Osmanlı’nın Büyük Harp sonrasında en zayıf olduğu zamanda Fransa ve ABD ile rekabet ederken bu eski tehdidi istediği gibi ortadan kaldırabilecek miydi?&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sultan Abdülhamid’in Batı’ya karşı etkili bir şekilde kullandığı hilafet makamı, küresel aktörlerin çıkarlarını tehdit etmeye başladığı için 1880’lerden itibaren İngiltere başta olmak üzere bazı ülkelerin hedefindeydi. Ancak 1920’lerde ABD’nin iddialı bir şekilde Ortadoğu’ya gelişi, hâlihazırda bölgede yaşanan İngiliz-Fransız rekabetini farklı bir safhaya sürükleyecekti. İngiliz arşiv kayıtlarına göre, İngiltere ve Fransa’nın Ortadoğu’daki ticarî çıkarları ve hilafet politikaları, ABD’nin petrolü bu ikisine bırakmama politikasıyla bir araya gelince Türkiye’nin yeni dönemde hilafet ve petrol meseleleri arasında kalmasına yol açacaktı. Peki, İngiltere Osmanlı’nın Büyük Harp sonrasında en zayıf olduğu zamanda Fransa ve ABD ile rekabet ederken bu eski tehdidi istediği gibi ortadan kaldırabilecek miydi? Mustafa Kemal Paşa, Milli Mücadele esnasında ve Lozan diplomasisinde hilafetin gücünü kullanıyordu. Bilhassa Sultan Vahdeddin’in İstanbul’dan ayrılmasından sonra kendisini halife ilan etse kitleleri peşinden sürükleyebileceğini herkes biliyordu. 1921’de Suriye’de yaşananlar ve Anadolu’daki mücadele hakkında yabancı basına mülakat verirken ‘İslamcı’ bir siyasetçi üslubuyla konuşuyordu. Kimse böyle konuşan birinin birkaç sene sonra hilafetsiz yeni bir düzenin başına geçeceğini tahmin edemezdi. Dolayısıyla hilafet makamının gücü, Paşa’nın elinde olmadan bile rakiplerine karşı onun önünü açıyordu.</p>
<p><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ocak-2019">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Son Sultan’ın Bir Günü!</title>
		<link>https://www.derintarih.com/kapak-dosyasi/son-sultanin-bir-gunu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[M. Metin Hülagü]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Feb 2018 10:00:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak Dosyası]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Abdülhamid]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan II. Abdülhamid]]></category>
		<category><![CDATA[Sultanın hayat tarzı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=3122</guid>

					<description><![CDATA[Oldukça sakin ve gösterişten uzak bir hayatı benimseyen Sultan II. Abdülhamid güne sabah namazıyla başlardı. Her gün, güneş doğmadan kalkardı. “Erkenden” tanımı yaz ve kış mevsiminde güneşin doğmasına göre değişse de Sultan saati hiç aksatmaz, 04:30 ile 05.00 arasında muhakkak uyanmış olurdu. Sabah 06.00’da kalktığından bahsedilirse de bu durum muhtemelen istisnadır. İlk iş, ılık suyla banyo yapardı. Bu abartısız ve istisnasız ölünceye kadar hiçbir gün terk etmediği prensibiydi. Giyinip kuşanması Avrupa krallarınınki gibi uzun sürmezdi. Zira sade bir giyim tarzıyla bu işe fazla zaman harcamazdı. Bütün hazırlıklardan sonra  gözlerden uzakta, Yıldız Sarayı ve bahçesinin sakin bir köşesinde sabah namazını eda&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Oldukça sakin ve gösterişten uzak bir hayatı benimseyen Sultan II. Abdülhamid güne sabah namazıyla başlardı. Her gün, güneş doğmadan kalkardı. “Erkenden” tanımı yaz ve kış mevsiminde güneşin doğmasına göre değişse de Sultan saati hiç aksatmaz, 04:30 ile 05.00 arasında muhakkak uyanmış olurdu. Sabah 06.00’da kalktığından bahsedilirse de bu durum muhtemelen istisnadır.</p>
<p>İlk iş, ılık suyla banyo yapardı. Bu abartısız ve istisnasız ölünceye kadar hiçbir gün terk etmediği prensibiydi. Giyinip kuşanması Avrupa krallarınınki gibi uzun sürmezdi. Zira sade bir giyim tarzıyla bu işe fazla zaman harcamazdı. Bütün hazırlıklardan sonra  gözlerden uzakta, Yıldız Sarayı ve bahçesinin sakin bir köşesinde sabah namazını eda ederdi.</p>
<p>Namazdan sonra yaptığı kahvaltısı ve diğer öğün yemekleri, hayat tarzı gibi sadeydi. Açlığını kahve, yumurta, ekmek ve tereyağı ile giderir, bunlarla iktifa ederdi. Yemeğini yalnız yer, kimseyi sofrasına misafir olarak kabul etmezdi. Bu tavrı bir devlet geleneğiydi. Ancak zaman zaman Müşfika Kadın ve resmî davetlerdeki misafirleriyle birlikte yemek yediği de olurdu.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derintarih-subat2018">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sultan Hamid’in Vefatı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/kapak-dosyasi/sultan-hamidin-vefati/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Feb 2018 09:35:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak Dosyası]]></category>
		<category><![CDATA[Sâbık Sultan’ın vefatı]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Abdülhamid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=3113</guid>

					<description><![CDATA[SULTAN HAMİD’İN VEFATI  SON SÖZÜ “ALLAH” OLMUŞTU Sultan II. Abdülhamid’in vefatının 100. yılında, o güne güneşin guruba erdiği hüzünlü ana misafir oluyoruz. Aslında hiçbir şey değişmedi “Son Sultan”ı ümmet-i Muhammed bir asırdır “iyi bilirdik” diye hayırla ve hasretle anıyor. ** Sen değil nâşın hükümdâr olsa elyâkdır bize Dönsün etsin taht-ı Osmâniye tâbûtun cülûs. &#160; Devrin şairi dayanamamış, kamış kaleminin ağlamaklı cızırtısı ak kağıt üzerine bu hazin mısraları döktürmüştü. Sâbık Sultan’ın tabutu dahi yaşayanlardan daha dirayetle idare ederdi devlet-i Aliyye-i Osmanî’yi. Böyle diyordu şair ve merhum Sultan’ın cenazesini evlerinin pencerelerinden gören kadınlar tabutunun arkasından “Bizi bırakıp da nerelere gidiyorsun?” diye hazin&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>SULTAN HAMİD’İN VEFATI  SON SÖZÜ “ALLAH” OLMUŞTU</strong></p>
<p>Sultan II. Abdülhamid’in vefatının 100. yılında, o güne güneşin guruba erdiği hüzünlü ana misafir oluyoruz. Aslında hiçbir şey değişmedi “Son Sultan”ı ümmet-i Muhammed bir asırdır “iyi bilirdik” diye hayırla ve hasretle anıyor.</p>
<p>**</p>
<p>Sen değil nâşın hükümdâr olsa elyâkdır bize</p>
<p>Dönsün etsin taht-ı Osmâniye tâbûtun cülûs.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Devrin şairi dayanamamış, kamış kaleminin ağlamaklı cızırtısı ak kağıt üzerine bu hazin mısraları döktürmüştü. Sâbık Sultan’ın tabutu dahi yaşayanlardan daha dirayetle idare ederdi devlet-i Aliyye-i Osmanî’yi.</p>
<p>Böyle diyordu şair ve merhum Sultan’ın cenazesini evlerinin pencerelerinden gören kadınlar tabutunun arkasından “Bizi bırakıp da nerelere gidiyorsun?” diye hazin hazin feryad u figan ediyorlardı. Sevgili oğlu Şehzade Burhaneddin ise “Bir daha böyle bir hükümdarı bulamayacaklarını” Beylerbeyi Sarayı’nın boş odalarında İttihatçıların yüzlerine haykırıyordu. Velhasıl, o gün Osmanlı’da kadim devir kapısı kapanmış, tabir caiz ise güneş sönmüştü. Başka bir deyişle o soğuk Şubat günü yalnız ismi Abdülhamid olan bir faninin göz kapakları kapanmamış, bir cihan devleti de son ışıklarını gurubun vefasız yellerine salmıştı.</p>
<p>Sabık Sultan’ın ufûlüne tanıklık eden o sisli ve soğuk Şubat gününden tam 8 ay 20 gün sonra bu defa koca cihan devletinin kendisi Mondros limanında bekleyen Agamemnon zırhlısında fiilen batacak, sonraki beş yıl içerisindeyse tamamen çökecek ve devrolunan enkazı da Cumhuriyet devrinde kaldırılacak, daha doğrusu padişah tuğraları ve Osmanlıca kitabelerin kırılması ve kazınması örneklerinde görüldüğü gibi gaddarca imha edilecekti.</p>
<p>İşte böylesine kritik bir ölümdü onunkisi. Şazeli şeyhlerinin yanık yanık okuduğu ilahiler eşliğinde omuzlarda Divanyolu’nun eğri büğrü taşları üzerinde ağır ağır ilerleyen tabutunu omuzlayanlar aslında bir imparatorluğun tabutunu omuzladıklarının farkına çok geç varacaklardı. Vardıklarında ise dudaklarında bir merâret, ellerinde felç, kalplerinde kılıç yarası olacaktı. İyileşmeyecek bir yara ki hala iyileşmedi… Hala kanamaya devam ediyor…</p>
<p>Son Sultan, Son Halife, Son Baba… Hem sesi tarihin derinlerinden gelen bilge bir baba o… Üzerine onca yalan dağları yığılmasına rağmen yine de fısıldıyor, konuşuyor, konuştukça sarsıyor bugünü ve sarsacak yarını… Öte yandan sadece üç beş kaynak bizlere bu fani dünyaya nasıl soylu bir jestle, mertçe ve bir Müslümana yakışır eda ile veda ettiğini dakikası dakikasına anlatabilmiş. Bu kritik ölümü daha yakından, damarlarına keskin bir pertavsız tutarak incelemek kadar sevimsiz bir iş -ama ölümcül bir hastayı ameliyat eden doktorun sevimsizliğidir bu- kolay kolay bulunmaz ama bu kırılma anını, Osmanlı kıyametinin başladığı anı tespit etmek gibi hayati ve mecburi bir görevle karşı karşıyayız.</p>
<p>Şimdi o görevin hakkını vermek demidir… Bakalım kolunda son nefesini verdiği sevgili hanımı Müşfika Kadınefendi’den olma kızı Ayşe Osmanoğlu, paha biçilmez değerdeki hatıratında Sultan II. Abdülhamid’in Beylerbeyi Sarayı’ndaki vefat sahnesini nasıl anlatıyor. (<em>Babam Sultan Abdülhamid (Hâtıralarım)</em>, Selçuk: 1986, s. 234-240).</p>
<p><strong>Babasına aşık bir kızın dilinden ölüm</strong></p>
<p>1887’de dünyaya gelip 10 Ağustos 1960’ta vefat eden Sultan Abdülhamid’in 17 evladından biridir Ayşe Sultan. İlk olarak 6 Nisan 1956 tarihli haftalık <em>Hayat</em> mecmuasında tefrika edilmeye başlanan ve Nihal Atsız ile Yılmaz Öztuna’nın katkılarıyla hazırlandığını bildiğimiz hatıraları bir padişah kızının babası hakkında yazdığı -çok daha muhtasar ve sathi olan Şadiye Sultan’ınki istisna tutulursa- yegane hatırattır. Eğer bu hatırat bir kazaya uğramış olsaydı biz Sultan II. Abdülhamid’in özel hayatı, özellikle de Selanik ve Beylerbeyi Sarayı’ndaki dışarıya kapalı yılları hakkında bugünküne kıyasla pek az şey biliyor olurduk. Onun bıraktığı boşluklarıysa Sultan’ın hususi doktoru Âtıf Hüseyin Bey’in günlükleri dolduracaktır.</p>
<p>Ayşe Sultan babasına âşık bir kız evladı gözüyle yazdığı hatıralarında “Babamın Hastalığı ve Ölümü” başlığı altında özetle şunları anlatır: “Ben İsviçre’deyken ikinci oğlum Osman dünyaya gelmiş, bu müjdeyi babama telgrafla bildirmiş, babam da torununun doğmasından duyduğu memnuniyeti telgrafla bildirmişti. Benim görmediğim yıllarda babamın sağlığı bozulmuş, gençler gibi bir vücuda malik bulunan babam artık yorgunluktan şikayet ediyormuş. Çoğunlukla hazımsızlıktan dert yanıyor, yalnız Doktor Atıf Bey’in verdiği ilaçlara güveniyormuş.</p>
<p>9 Şubat 1918 Cumartesi akşamındayız. Sabık Sultan iştahsızlığından bahsediyor. Sadece bir köfte, bir iki kaşık kabak yemeğiyle bir pirinç unu tatlısı yiyor. Zaten az yiyen biridir, iyice azaltmış. Yemekten kalkıyor, annem Müşfika Kadınefendi’ye göğsünün sol tarafını göstererek “Sol tarafımdan sağa doğru bir sancı hissediyorum” diyor. Annem derhal doktoru getirtmek istiyor ama aksilik bu ya, doktor Atıf Bey o sabah babamdan izin alarak evine gitmiştir. Bunun üzerine Beylerbeyi Sarayı civarında oturan Aleksiyadis Efendi adlı doktoru çağırtmışlar. Doktor muayeneden sonra hastalığın önemli bir zatürre başlangıcı olduğunu söyleyerek “Hakanın hastalığı kendisi kadar büyüktür” şeklinde ilginç bir tabir kullanmış. İşin şakası olmadığı anlaşılınca Sarayın muhafız birliği komutanı Rasim Bey vaziyeti Sultan Reşad ve Enver Paşa’ya haber vermiş. Bu sırada Atıf Bey adlı hususi doktoru bulunmuş, o da aynı kanaate varmış ve devrin meşhur doktorlarından Neşet Ömer Bey çağrılmış, bir de ona muayene ettirilmiş.</p>
<p><strong>Hastalık ve helalleşme</strong></p>
<p>Lakin saray o gece uyumamış ve 10 Şubat sabahı şafak sökerken Sultan Abdülhamid, “Oh! Ne çabuk sabah oldu” demiş ve her günkü sabah banyosunun hazırlanmasını istemiş. Hastasınız, diyerek vazgeçirmeye çalışsalar da, “Beni banyodan mahrum ederseniz hakkımı helal etmem” diyerek banyo yapmakta ısrar etmiş. Tabii kendi başına yürüyememiş, annemin koluna dayanarak girdiği banyodan sonra fevkalade terlemeye başlamış. Annem ile ikbali Saliha Naciye Hanım onun bu hali karşısında gözyaşlarını saklamaya çalışmışlar.</p>
<p>Namazlarını hiç aksatmayan babam sabah namazını oturduğu yerde, kolunun altına yastık koydurarak kılmış. Sonra sütünü istemiş, üzerine yarım bardak maden suyuna karıştırılmış sütünü içerek “Hamdolsun Yarabbi! Daha iyiyim” diye hamd etmiş. Sonra yine annemin koluna dayanarak birazdan son nefesini vereceği yatak odasına girmiş.</p>
<p>O sırada Sultan Reşad’ın selamıyla doktorların geldiği kendisine haber verilmiş. Babam, doktorlardan şüphelendiği için “Hayır, doktor istemem, iyiyim” demiş ama doktorların kimler olduğunu sormayı da ihmal etmemiş. Sonra tekrar doktorları istemediğini söylemiş. Bunun üzerine annem “Aman Efendiciğim! Biraderiniz (Sultan Reşad) gücenir. Müsaade edin de bir kere gelsinler” deyince ikazı yerinde bulmuş.</p>
<p>Akil Muhtar, Selanikli Rifat, Atıf Hüseyin Beyler ile Aleksiyadis Efendi içeri girince en küçük oğlu Âbid Efendi nemli gözlerle gelip babamın karşısında durmuş. Onun yaşlı gözlerini gören babam, “Ağlama oğlum. İyiyim. Üzülme” demiş. Az yediği halde doktorlara nedense dün akşam çok yemek yediği için bu hale geldiğini söylemiş. Bu bir nevi mühim bir hastalığım yok, kabilinden bir teselli cümlesi olsa gerektir. Biraz rahat nefes alabilmek için doktorlardan kan almalarını (hacamat) istemiş. Bunun üzerine kan almışlar. Hacamattan sonra kendisini iyi hissettiğini söylemiş. Doktorlar biraz rahatlaması için morfin yapmak istemişlerse de onu reddetmiş.</p>
<p>Doktorlar işleri bitip de odadan çıkarken onlarla beraber gelen muhafızların komutanı Rasim Bey özellikle arkada kalmış. Babamın yanına gelerek elini öpmüş ve gözleri dolarak hakkını helal etmesini istemiş. Babam da hayretle yüzüne bakmış, cevap vermemiş. Adamlar çıktıktan sonra yanına giren annem ile Saliha Naciye Hanıma gülümseyerek “Rasim Bey bizden ümidi kesmiş olacak ki elimi öptü, bana hakkını helal et dedi” demiş. Ardından da derin bir “Âh” çekerek,</p>
<ul>
<li>Bütün hizmetlerime bir kara çarşaf çektiler. Benim kimseden talep edecek hakkım yok!</li>
</ul>
<p>diye eklemiş, bu sırada gözleri dolmuş. Annem de şöyle teselli etmiş kendisini:</p>
<ul>
<li>Efendiciğim! Bundan büyük hastalıklar geçirdiniz. İnşallah yine iyi olursunuz. Hakkınızı onlardan elbet Allah alır.</li>
</ul>
<p>Öte yandan Sultan Reşad doktorlardan ağabeyi hakkındaki acı haberi almıştır. Artık Sultan Hamid’in hayatından ümit kalmamıştır. Sultan, Abdülhamid’in büyük oğlu Mehmed Selim Efendi’ye haber yollamış ve “Babaları ağır hastadır. Hepsi hemen gidip kendisini görsünler” demiş. Zira o zamana kadar bayramlar haricinde evlatlarının Sultan Hamid’i ziyaret etmesi yasaktı.</p>
<p><strong>Son sözü “Allah”</strong></p>
<p>Bunun üzerine oğlu Selim Efendi Beylerbeyi Sarayı’na gitmiş, Sultan Hamid’e kendisini ziyarete geldiğini haber vermişler. O da, “Biraz beklesinler” demiş ve “sulu” bir kahve istemiş. Şöhreddin Ağa adlı hizmetkârı kahveyi getirmiş, yatağında yatmakta olan babam da annemin koluna dayanarak doğrulmuş, yatağında oturmuş ve kahveyi içmek istemiş. Bu sırada babam odadakilerle helalleşmiş, adeta vedalaşmış.</p>
<p>Önce annem Müşfika Kadınefendi’nin avcunu öpmüş ve “Allah senden razı olsun” demiş. Sonra ikbali Saliha Naciye Hanım’ın elini tutarak “Hakkını helal et” diye vedalaşmış. Ayak ucunda duran Gülşen Kalfa’ya da “Kızım, Allah senden de razı olsun” diyerek kahveden bir yudum içmiş. Bunun son yudumu olacağını bilemezdi elbette… Birden kahve annemin avcuna dökülmüş, annem yanan kolunu çekerken babamın son sözü dökülmüş dudaklarından:</p>
<p>Ve başı annemin koluna düşmüş. Annem paniğe kapılarak Sultanın bayıldığını düşünerek hemen doktora haber vermiş. Doktor Atıf Bey koşarak gelmiş ve acı hakikati anlamış ama belli etmemiş. Babamı kollarında tutmaya devam eden ve onu bırakmak istemeyen anneme çıkışmış, “Onu bana bırakınız. Baygındır. Lazım gelen tedaviyi yapacağım. Siz hemen dışarı çıkınız” demiş ve onları Abid Efendi ile beraber odadan çıkarmış. Odada kalan Dilberyal Kalfa’ya dönüp “Ne duruyorsunuz? Bir tülbent getiriniz de çenesini bağlayalım” deyince Şöhreddin Ağa meseleyi anlamış ve “Âh, efendim gitti” diye bir feryad kopartarak düşüp bayılmış.</p>
<p>İşte o anda sarayda işin rengi belli olmuş, bir kıyamettir kopmuş. Vahlanmalar, inlemeler, feryad u figanlar bir köşeden öbürüne koşturup durmuş. Henüz 11 yaşındaki Şehzade Abid Efendi ise babasının öldüğüne bir türlü inanmak istememiş, “Daha şimdi yatağında oturuyordu!” diye ağlamaya başlamış. Ardından saraydaki muhafız subaylar içeri girerek babama son ta’zim vazifelerini yerine getirmişler. Böylece babam 10 Şubat 1918 Pazar günü ebediyete intikal etmiş oluyordu.</p>
<p><strong>Hatıra defteri kayıp</strong></p>
<p>Bir keresinde annem anlatmıştı: Babamın vefatı üzerine başkadın ile diğer kadınefendiler ve sultanlar gözyaşları içinde Beylerbeyi Sarayı’na gelmişler. Sarayı korumakla görevli subaylar babamın odasında toplaşıp ağlaşan kadınları “Aman efendim, taciz etmeyiniz” diye dışarı çıkarmışlar ve kendileri odada ikişer ikişer nöbet beklemişler. Bu sırada subaylardan Zekeriya Efendi, Sultanın nâşı başında Kur’an okuyarak sabaha kadar beklemiş. Herkes o geceyi sarayda yerlerde oturarak geçirmiş. Ağlayarak sabahı etmişler.</p>
<p>Ertesi sabah annem başta olmak üzere herkes tekrar odasına girip son hürmeti ve vedayı yapmışlar. Cenazeyi subaylar tekneye taşımış, asker de sarayın bahçesinde selama durmuş.</p>
<p>Yalnız bu arada ilginç bir hadise cereyan etmiş: Vefatından iki gün sonra, yani 12 Şubat 1918 Salı günü Enver Paşa bir heyetle beraber saraya gelmiş. Babamın odasına girmişler ve yatağının baş ucunda duran dolabını açmışlar. İçinden bir tomar kâğıt ile babamın hatıralarını kaydettiği bir defteri Enver Paşa burup (rulo yapıp) paltosunun cebine yerleştirmiş. Sözde bunlar Selanik’teyken Alman Bankası’ndan ve Beylerbeyi Sarayı’nda iken Credit Lyonnais’den aldığı kâğıtlarmış. Ardından bütün dolapları açtırıp elbise ceplerine kadar bakmışlar fakat başka bir şey bulamamışlar.”</p>
<p>Ayşe Sultan’ın anlattıkları burada bitiyor. Bunları Doktor Atıf Hüseyin Efendi’nin (M. Metin Hülagü, <em>Sultan II. Abdülhamid’in Sürgün Günleri</em>, Pan: 2003, s. 344-346) ve Ziya Şakir’in (<em>Sultan Hamid’in son Günleri</em> (İst. 1943, s. 242 vd.) anlattıklarıyla tamamlayınca Son Sultan’ın vefat sahnesi aydınlanıyor. Nitekim Ziya Şakir’in naklinde Ayşe Sultan’ın atladığı bir ayrıntı dikkat çekiyor. Sabık Sultan son banyosunu yaptıktan sonra “Oh!&#8230; Çok şükür rahatlaştım. <em>Delâil-i Hayrât</em> adlı kitabımı veriniz de biraz okuyayım” demiştir.</p>
<p><em>Delâil-i Hayrât</em> ne midir? Faslı âlim ve sufi Süleyman el-Cezûlî’nin, Peygamber Efendimiz’e (sas) gönderilen bütün salâvat-ı şerifeleri bir araya getirerek derlediği muhteşem kitaptır ve maddi ve manevî şifa getireceğine inanılarak okunması adettendir. Sultan’ın son ânında aklına Efendimiz’in ve ona salat ü selam getirmenin gelmesi de gösteriyor ki, vefatından bir asır sonra dahi ümmet-i Muhammed onu boşuna “iyi bilirdik” diye hayırla ve hatta hasretle anmıyor. Hakkını helal et Sultanım!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sadağımızdaki Son Altın Oktun Sen</title>
		<link>https://www.derintarih.com/editorden/sadagimizdaki-son-altin-oktun-sen/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derin Tarih]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Feb 2018 09:13:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editörden]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı]]></category>
		<category><![CDATA[Lozan]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Abdülhamid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=3103</guid>

					<description><![CDATA[10 Şubat 1918-10 Şubat 2018. Sultan II. Abdülhamid Han’ın vefatının üzerinden tam bir asır geçti ama üzerimizden geçen bir asır mıydı yoksa buldozerler ordusu mu? Ne olduysa o düştükten sonra oldu. Pamuk ipliğiyle de olsa bağlı tutmaya çalıştığı vatan parçaları Bosna-Hersek, Bulgaristan, Girit Meşrutiyet’ten sonra peş peşe düştü. Sıra Afrika’daki son toprağımız Trablusgarp ve Bingazi’ye, yani bugünkü Libya’ya geldi. 1912 yılı bir başka ve daha ağır hezimete tanıklık etti: Balkan toprakları, bir ara Edirne dahil elimizden çıktı. Daha nefes almaya fırsat kalmadan Cihan Harbi ve dört senede bozuk para gibi harcanan her biri bir ülke büyüklüğündeki vatan parçaları peş peşe&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>10 Şubat 1918-10 Şubat 2018.</p>
<p>Sultan II. Abdülhamid Han’ın vefatının üzerinden tam bir asır geçti ama üzerimizden geçen bir asır mıydı yoksa buldozerler ordusu mu?</p>
<p>Ne olduysa o düştükten sonra oldu. Pamuk ipliğiyle de olsa bağlı tutmaya çalıştığı vatan parçaları Bosna-Hersek, Bulgaristan, Girit Meşrutiyet’ten sonra peş peşe düştü. Sıra Afrika’daki son toprağımız Trablusgarp ve Bingazi’ye, yani bugünkü Libya’ya geldi.</p>
<p>1912 yılı bir başka ve daha ağır hezimete tanıklık etti: Balkan toprakları, bir ara Edirne dahil elimizden çıktı. Daha nefes almaya fırsat kalmadan Cihan Harbi ve dört senede bozuk para gibi harcanan her biri bir ülke büyüklüğündeki vatan parçaları peş peşe işgale uğradı.</p>
<p>33 yıl ülkeyi böldürüp parçalatmadan idare etme dirayetini göstermiş olan Sultan Abdülhamid 1918 başlarında vefat ederken henüz Kudüs hariç Filistin ve Suriye ile Bağdat’ın kuzeyi elimizdeydi. Vefatının sene-i devriyesi dolmadan bu defa türbesinin bulunduğu payitaht İstanbul dahi işgale uğramış, padişah ve devlet esir alınmış, her türlü parçalama planına maruz kalacak kadar kırılgan bir hale getirilmişti.</p>
<p>Vefatından beş buçuk yıl sonra bu defa Osmanlı Devleti Lozan’da lağvedilecek, altı yıl sonra ise İngilizleri korkuttuğu Hilafet silahı denize atılacaktı. Vefatının 10. sene-i devriyesinde ise Harf İnkılabı yapılacak, böylece ülkesinin maziyle alakası tamamiyle kesilmiş olacaktı. Tarih sıfırlanmıştı.</p>
<p>Sonrasını zaten biliyorsunuz.</p>
<p>Demek Sultan Abdülhamid son siperdi, son kaleydi, son büyük bekçiydi.</p>
<p>2006 yılında ilk baskısı yapılan <em>Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı</em> adlı kitabımda <strong>“Sen düştün, düştü siperimiz”</strong> demiştim. Şimdi o siperi ve o kaleyi tekrar inşa etmeye çalışırken Sultan Abdülhamid’in ruhaniyetiyle yeniden bütünleşme zamanıdır.</p>
<p>Onu tanıdıkça kendimizi de tanımış olacağız. Üstad Necip Fazıl’ın dediği gibi “Tarihteki baş dostumuz” odur. “Baş düşmanımız” kim mi? Sultanın düşmanları kimlerse onlar…</p>
<p>Biz baş dostumuzu tanımak için 100. vefat yıldönümünü vesile ittihaz ettik ve bu özel sayıyı hazırladık sizler için. Renkli, farklı ve orijinal bir dosya ile karşınıza çıktık. Sultanımıza layık bir sayı olması için elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalıştık.</p>
<p>Tabii ki takdir siz değerli okurlarımızındır.</p>
<p><strong>Cumhurbaşkanı’nın Lozan çıkışı </strong></p>
<p>Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan 2016 Eylül’ünde başlattığı ve sistematik olarak sürdürdüğü Lozan’ın zafer olmadığı tartışmasını 2018’in ilk ayı biterken yeni bir faza taşıdı. CHP Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Ege’deki 18 Ada’yı Yunanistan’a AK Parti’nin verdiği iddialarına cevap olarak Kocaeli AK Parti İl Gençlik Kolları Kongresi öncesinde dergimizin de omuzladığı bazı iddiaları gündeme getirdi. 27 Ocak 2018 günkü bu konuşmasının ilgili kısmını tarihe not düşmek adına sayfalarımıza alıyoruz.</p>
<p>“Biz bir şeye inandık. O nedir? “Lâ tahzen innalâhe meâna.” Korkma! Allah bizimle beraberdir. (&#8230;) Rusya ile Amerika ile, dün İngiltere ile, Avrupa’nın değişik ülkeleriyle bu görüşmeleri yapıyoruz. Çünkü uluslararası camiaya eğer kendinizi anlatmazsanız, tarihte olduğu gibi meydanda kazanırsınız, masada kaybedersiniz. Lozan’da öyle olmadı mı? Oldu. Şimdi Kılıçdaroğlu’na sorarsan Lozan’da kazandığımızı söyler. Ondan sonra da Adalar’ın faturasını AK Parti’ye kesmeye kalkar. Adalar’ı siz verdiniz, siz… Sizin partinizin başında olanlar verdi. Şimdi tarihî dosyaları hazırlatıyorum. O tarihî dosyaları Lozan’da dâhil olmak üzere onların önüne koyacağız ve milletime de belgeleriyle anlatacağız. Görecekler kim, nerede, neyi vermiş? Öyle yalan yanlış laflarla bu iş olmaz.”</p>
<p>Bu arada tarihî dosyaların açıklanmasını büyük bir merak ve heyecanla bekliyoruz. Önümüzdeki ay Sultan Abdülhamid yanında Lozan’ı da konuşacağız anlaşılan. Tarih gündemi oldukça yüklü bir aya giriyoruz vesselam.</p>
<p>Yeni sayılarda buluşmak dileğiyle.</p>
<p>Allah’a emanet olunuz.</p>
<p><strong><em>Mustafa Armağan</em></strong></p>
<p><strong><em>Derin Tarih Dergisi Genel Yayın Yönetmeni</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Musul, Erbil ve Kerkük’ün Büyük Kısmı Sultan II. Abdülhamid’in Tapulu Malıdır”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/musul-erbil-ve-kerkukun-buyuk-kismi-sultan-ii-abdulhamidin-tapulu-malidir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Sep 2017 21:08:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Metin Hulagü]]></category>
		<category><![CDATA[Musul petrolleri]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Abdülhamid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=2738</guid>

					<description><![CDATA[Musul ve Kerkük’ün Sultan II. Abdülha¬mid’in tapulu malı olduğu iddiası doğru mu, yoksa bu bir şehir efsanesi mi? Bir defa bu mevzu şehir efsanesi değildir. Öteden beri vardır ve bütün yurtiçi ve yurtdışı kayıtlarda Sultan Abdülhamid’in ciddi bir mal varlığı¬nın olduğunu biliyoruz. Hem İngiliz evrakı, hem Osmanlı evrakı bunun delilidir. Bu konunun İngiliz dışişleri¬ni çok meşgul ettiğini de biliyoruz. La¬kin bu çok bahtsız bir mesele. Bizim devletimiz konuyu ne yazık ki ihmâl etti. Hanedan 1919’dan günümüze ka¬dar mahkemeleri zorluyor. İlk zaman¬lar hükümetle bir pazarlıkları da ol¬muş. İttihatçılar bir kısım malları vermek istedilerse de hanedan bu işe yanaşmamıştır. Avukatlar tutulmuş, birçok&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Musul ve Kerkük’ün Sultan II. Abdülha¬mid’in tapulu malı olduğu iddiası doğru mu, yoksa bu bir şehir efsanesi mi?</em></strong><br />
Bir defa bu mevzu şehir efsanesi değildir. Öteden beri vardır ve bütün yurtiçi ve yurtdışı kayıtlarda Sultan Abdülhamid’in ciddi bir mal varlığı¬nın olduğunu biliyoruz. Hem İngiliz evrakı, hem Osmanlı evrakı bunun delilidir. Bu konunun İngiliz dışişleri¬ni çok meşgul ettiğini de biliyoruz. La¬kin bu çok bahtsız bir mesele. Bizim devletimiz konuyu ne yazık ki ihmâl etti. Hanedan 1919’dan günümüze ka¬dar mahkemeleri zorluyor. İlk zaman¬lar hükümetle bir pazarlıkları da ol¬muş. İttihatçılar bir kısım malları vermek istedilerse de hanedan bu işe yanaşmamıştır. Avukatlar tutulmuş, birçok şirketle anlaşılmış; daha ilginci, bir davayı da kazanmışlar. Ama so-nu gelmemiş. Dolayısıyla hep peşinde olunmuş bir mesele.</p>
<p><strong><em>Nasıl bir mirastan bahsediyoruz?</em></strong><br />
Devasa! Mesela bugün baktığınızda Musul, Kerkük ve Bağdat’ın da içeri¬sinde olduğu 16 milyon dönümlük bir arazi söz konusu. Abdülhamid’in Kerkük’te az serveti olsa da Erbil’de muazzam arazisi var. Ortadoğu’nun -Fı-rat-Dicle arasında- çok özel yerlerinde bulunan araziler bunlar. Bilhassa tapu kayıtlarında petrol bulunan yerlerin olduğunu görebiliyoruz. Fakat özellik¬le Cumhuriyet sonrasında devlet bu işe hiç sıcak bakmadı. Bence burada bir eksiklik var. Ortadoğu’da stratejik ve iktisadî mânâda var olma mücade¬lesi verdiğimiz bir hengâmda bunun devlet tarafından kullanılması lâzım. Çünkü hanedan bu işe sıcak bakar.</p>
<p><strong><em>Hanedanın tavrı müspet olur yani…</em></strong><br />
Kesinlikle olur. Hanedan bu işi kö¬tüye kullansa Türkiye’nin elinden malları alabilir. Hukuken sonuna ka¬dar haklı çünkü. Ama kötü niyetli de¬ğiller. Hiçbir hanedan üyesi bütün sı¬kıntılara rağmen Türkiye aleyhinde hiçbir zaman konuşmamıştır. Ama bunun da bir nihaî sınırı var diye dü¬şünüyorum. Bu konuda hanedan açık¬ça ihanete uğramıştır.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derintarih-ekim2017">Derin Tarih Ekim Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
