﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Tekke &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/etiket/tekke/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Fri, 01 Jul 2022 08:29:12 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.5</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>Tekke &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Hacı Sinanova Kâdirî Tekkesi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/maziye-bir-nazar/haci-sinanova-kadiri-tekkesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mikail Türker Bal]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Jul 2022 08:28:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Maziye Bir Nazar]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[IV. Murad]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Ramiza Osmanoviç]]></category>
		<category><![CDATA[Tekke]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8279</guid>

					<description><![CDATA[İslâm tasavvufunun asli unsurlarından Kâdirîliğin Bosna Hersek’te yayılmasında katkısı olan Silahtar Mustafa Paşa’nın ismiyle anılan tekke yahut halk arasındaki meşhur ismiyle Hacı Sinanova Kâdirî Tekkesi günümüzde de bu geleneği başarıyla temsil etmektedir. Saraybosna’nın kuzeyinde, Ramiza Osmanoviç Caddesi’ndeki Saraç Ali Camii’nin (Vrbanuşa Camii) haziresinin alt tarafındaki tekke halen aktif durumdadır. Bir rivayete göre tekkeyi, IV. Murad’ın vezirlerinden Silahtar Mustafa Paşa’nın babası, Saraybosna’nın tüccarlarından olan Hacı Sinan, padişahın isteği üzerine inşa ettirmiştir. IV. Murad Bağdat’ı fethettiğinde yakın arkadaşı ve veziri olan Silahtar Mustafa Paşa’yı yanına çağırıp imparatorluk toprakları içinde tekkesi bulunmayan bir şehir olup olmadığını sorar. Vezir de Saraybosna’da sultanın arzu ettiği&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İslâm tasavvufunun asli unsurlarından Kâdirîliğin Bosna Hersek’te yayılmasında katkısı olan Silahtar Mustafa Paşa’nın ismiyle anılan tekke yahut halk arasındaki meşhur ismiyle Hacı Sinanova Kâdirî Tekkesi günümüzde de bu geleneği başarıyla temsil etmektedir. Saraybosna’nın kuzeyinde, Ramiza Osmanoviç Caddesi’ndeki Saraç Ali Camii’nin (Vrbanuşa Camii) haziresinin alt tarafındaki tekke halen aktif durumdadır.</p>
<p>Bir rivayete göre tekkeyi, IV. Murad’ın vezirlerinden Silahtar Mustafa Paşa’nın babası, Saraybosna’nın tüccarlarından olan Hacı Sinan, padişahın isteği üzerine inşa ettirmiştir. IV. Murad Bağdat’ı fethettiğinde yakın arkadaşı ve veziri olan Silahtar Mustafa Paşa’yı yanına çağırıp imparatorluk toprakları içinde tekkesi bulunmayan bir şehir olup olmadığını sorar. Vezir de Saraybosna’da sultanın arzu ettiği keyfiyette, yani zikir ve ibadetlerin dışında derviş ve yolcuların da konaklayıp karınlarını doyuracakları bir tekkenin olmadığını söyler. Bunun üzerine Sultan, vezirinin Saraybosna’da tüccar olan babası Hacı Sinan Ağa’ya büyük bir tekke inşa ettirmesi için bir ferman gönderirken, masraflar için gereken parayı da yollamayı unutmaz.</p>
<p>Kadı sicillerinde ise tekkenin bânisi olarak Silahtar Mustafa Paşa görünmekte, bu güzel eseri babası Hacı Sinan Efendi’nin arzusunu yerine getirmek için yaptırdığı ifade edilmektedir. Menkıbeye göre Hacı Sinan Ağa, tekkenin inşası için Milyaçka Nehri’nin sol kıyısında bir arazi satın almış lakin rüyasında bir ses ona tekkeyi burada değil de bugün bulunduğu yerde inşa etmesini söylemiştir. Böylece tekke hâlihazırdaki yerine inşa edilir.</p>
<p>Tekkenin giriş kapısı üzerindeki hilâl, buranın bir dinî mekân olduğuna dikkat çekmektedir. Yapı malzemesinde bulunan kaliteli yağlı kireç taşları sayesinde bugüne orijinal hali ve mimarisiyle ulaşmayı başaran tekke, Bosna’nın altın çağına ait kültürel mirasın değerli bir parçasıdır. Sarayın baş mimarı, aynı zamanda meşhur Bağdat Köşkü’nün de mimarı olan Arnavut kökenli Kasım Ağa’nın (ö. 1659) eseridir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-temmuz-2022">Derin Tarih Temmuz Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sanki Bilâl-i Habeşî Hayata Dönmüş de Türkiye Semalarını Çınlatıyordu</title>
		<link>https://www.derintarih.com/izdusum/sanki-bilal-i-habesi-hayata-donmus-de-turkiye-semalarini-cinlatiyordu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hüseyin Yürük]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Jun 2022 07:52:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İzdüşüm]]></category>
		<category><![CDATA[Abdullah Cevdet]]></category>
		<category><![CDATA[Atataürk]]></category>
		<category><![CDATA[Ezân-ı Muhammedî]]></category>
		<category><![CDATA[Karahanlılar]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<category><![CDATA[Prens]]></category>
		<category><![CDATA[Tekke]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8156</guid>

					<description><![CDATA[Kaynaklara göre Türkler, Karahanlılar döneminde 840 yılından itibaren Müslüman olmaya başladılar ve bundan sonra İslâm dinine ait âdet ve gelenekler günlük hayatlarına nüfuz etti. Namaz vaktinin geldiğini duyurmak için okunan ezan da bunlardan biriydi. Asırlarca Müslüman Türk şehirlerinde Arapça olarak okunan Ezân-ı Muhammedî, 1932’de alınan bir kararla Türkiye’de yasaklandı. Bu tarihten 1950’ye kadar minarelerden Türkçe ezan yankılanacaktı. Meselenin tarihî boyutundan evvel, fikrî altyapısını anlamaya çalışalım: Yeni kurulan her siyasî sistemin ya da rejimin kurucu kadroları, tabii olarak döneminin fikir adamlarından, düşünce akımlarından veya ideolojilerinden etkilenir. Bu etkileşim, karar ve icraatlara tesir eder. 1932 yılında ezanın Türkçe okunmasına dair kararı veren&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kaynaklara göre Türkler, Karahanlılar döneminde 840 yılından itibaren Müslüman olmaya başladılar ve bundan sonra İslâm dinine ait âdet ve gelenekler günlük hayatlarına nüfuz etti. Namaz vaktinin geldiğini duyurmak için okunan ezan da bunlardan biriydi. Asırlarca Müslüman Türk şehirlerinde Arapça olarak okunan Ezân-ı Muhammedî, 1932’de alınan bir kararla Türkiye’de yasaklandı. Bu tarihten 1950’ye kadar minarelerden Türkçe ezan yankılanacaktı.</p>
<p>Meselenin tarihî boyutundan evvel, fikrî altyapısını anlamaya çalışalım: Yeni kurulan her siyasî sistemin ya da rejimin kurucu kadroları, tabii olarak döneminin fikir adamlarından, düşünce akımlarından veya ideolojilerinden etkilenir. Bu etkileşim, karar ve icraatlara tesir eder. 1932 yılında ezanın Türkçe okunmasına dair kararı veren ve uygulatan Mustafa Kemal Atatürk’ün devrimlerinin arka planında da dönemin bazı ideologlarının etkisinin olduğunu çeşitli tarihî kayıtlardan öğreniyoruz. Türkçe ezan bahsine geçmeden önce, bu şahıslara ve fikir dünyalarına göz atalım.</p>
<p>İlk sırada Kemalist devrimin ideologlarından Abdullah Cevdet var. Kendisi Avrupa tipi bir uygarlık anlayışını benimseyen ve bunun her şeyiyle Osmanlı’ya getirilmesi gerektiğini savunan bir siyasetçiydi. “A Very Wakeful Sleep” (Bitmek Üzere Bir Uyku) adlı makalesinde, gelecekteki Türkiye’nin nasıl olacağına dair kanaatlerini ayrıntılı biçimde tasvir eder: Sultan tek eşli olacak, cariyeleri bulunmayacaktı. Prensler harem ağası ve haremdeki başka hizmetçilerin gözetiminden alınacak ve askerlik hizmeti dahil olmak üzere iyi bir eğitimden geçirilecekti. Fes kullanılmayacak, onun yerine yeni bir şapka getirilecekti. Dokuma fabrikaları büyütülecek, yeni fabrikalar açılacaktı. Sultanlar, prensler, senatörler, bakanlar, subaylar, memurlar ve askerler bu fabrikaların dokuduğu elbiseleri giyecekti. Kadınlar istedikleri gibi giyinebilecek, kocalarını seçmekte özgür olacaklardı. Tekkeler, zaviyeler ve bütün medreseler kapatılacaktı. Güçlendirilmiş ve arıtılmış Osmanlı Türkçesi sözlük ve grameri oluşturulacaktı.</p>
<p>Sultan II. Abdülhamid devrinin kayda değer muhaliflerinden olan Abdullah Cevdet, yeni rejimle fikrî akrabalığı olması hasebiyle, dönemin öne çıkan isimleri üzerinde de etkili olmuştu. Kemal Karpat, onun bu tesirini şöyle ifade eder: “Kürt kökenli Abdullah Cevdet’in liderliğindeki pozitivistler, gelecekteki cumhuriyetin liderlerinin çoğu tarafından okunan İçtihad adında bir dergi yayınladılar.”</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2022">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MUSTAFA KARA: EMİR SULTAN BU TOPRAKLARA SADECE BUHARA’DAN KÜBREVÎ NEŞVESİNİ DEĞİL, MEDİNE’DEN RAVZA’NIN MELTEMİNİ DE TAŞIMIŞTIR</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/mustafa-kara-emir-sultan-bu-topraklara-sadece-buharadan-kubrevi-nesvesini-degil-medineden-ravzanin-meltemini-de-tasimistir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Kara]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Feb 2022 05:06:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Asr-I Saadet]]></category>
		<category><![CDATA[Hicrî 2. yüzyıl]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Mescid-i Nebevî]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<category><![CDATA[Tekke]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7845</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: DERİN TARİH Munise Şimşek: Hocam kitaplarınızda çokça vurguladığınız bir husus var. “Tasavvufun ortaya çıkışı çok daha eskilere dayanmakla birlikte tarikatların ortaya çıkması Osmanlı’yla başlamıştır. Bu sebeple Osmanlı dönemini farklı bir şekilde ele almak gerekir” diyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz? Açmaya çalışayım. Tasavvuf tarihini biz Hz. Peygamber’den (sas) başlatıyoruz. Peygamber derviş miydi? Peygamberin tarikatı mı vardı? Tabii ki değildi, yoktu. Ama bu işin mayası orada, Asr-ı Saâdet’tedir. Asr-ı Saâdet’te mezhep kelimesi olmadığı gibi tarikat adı da yoktur. Ama tohum oradadır. Bu tohum aynen toprak altında bekleyen tohumlar gibi iklim/kültür şartları müsaade ettiğinde yeryüzüne çıkacak, orada neşvünema bulacak, çiçek açacak, meyve&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: DERİN TARİH</strong></p>
<p><strong>Munise Şimşek: Hocam kitaplarınızda çokça vurguladığınız bir husus var. “Tasavvufun ortaya çıkışı çok daha eskilere dayanmakla birlikte tarikatların ortaya çıkması Osmanlı’yla başlamıştır. Bu sebeple Osmanlı dönemini farklı bir şekilde ele almak gerekir” diyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz?</strong></p>
<p>Açmaya çalışayım. Tasavvuf tarihini biz Hz. Peygamber’den (sas) başlatıyoruz. Peygamber derviş miydi? Peygamberin tarikatı mı vardı? Tabii ki değildi, yoktu. Ama bu işin mayası orada, Asr-ı Saâdet’tedir. Asr-ı Saâdet’te mezhep kelimesi olmadığı gibi tarikat adı da yoktur. Ama tohum oradadır. Bu tohum aynen toprak altında bekleyen tohumlar gibi iklim/kültür şartları müsaade ettiğinde yeryüzüne çıkacak, orada neşvünema bulacak, çiçek açacak, meyve verecektir. Mezhepleri ve tarikatları bendeniz böyle düşünüyorum. Ama tohum önce yer altında bir çile dönemi yaşamalı ki, ondan sonra rahmetle birlikte yukarıya çıkabilsin. “Hz. Peygamber devrinde tarikat veya mezhep mi vardı?” gibi sorulara böyle cevap vermek istiyorum. Tabii ki bugün anlaşılan tasavvuf daha sonraki yüzyılların gerçeğidir. Tarikatları ise sizin de dediğiniz gibi Osmanlı devrinde başlatabiliriz, hatta bazen biraz daha geriye Selçuklu devrine de götürebiliriz. Yani Selçuklu devriyle birlikte o tohum teşkilat olarak neşvünema bulmaya başlıyor.  Çünkü o zamanlar tasavvuf elbette var. Yani tasavvufî ahlâkı, tasavvufî eğitimi anlatan mutasavvıflar ve metinler, tekkeler var. Tekke, Hicrî 2. yüzyılda müstakil bir kurum olarak ortaya çıkıyor.</p>
<p>Devam edelim: Nasıl bütün bu mezheplerin, tarikatların, neşvelerin tohumu Asr-ı Saâdet’te ise cami, medrese, tekke gibi bütün yapıların mayası da Mescid-i Nebevî’dedir. Böyle yorumluyorum. Mescid-i Nebevî, bütün tekkelerin, bütün mescidlerin, bütün medreselerin, bütün sosyal güvenlik kurumlarının anasıdır, tohumudur. Bütün bu kurumlar oradan neşvünema bulmuştur. Mekke ümmü’l-kura=şehirlerin anası, Mescid-i Nebevî ümmü’l-müessesât=kurumların anasıdır.</p>
<p>Tasavvuf tarihinin mühim bir unsuru olan tarikatlar ise ancak beş asır sonra tarih sahnesine çıkıyor. Yani bugün bildiğimiz meşhur tarikatlardan Mevlevîlik, Bektaşilik, Kâdirîlik, Rifaîlik, Yesevîlik vs… bütün bunların pîrlerinin vefatı miladî 1200’lü yıllardır. Ahmet Yesevî, Ebü’l-Vefâ el-Bağdâdî gibi bazıları 1100’lü yıllarda yaşamışlardır ama çoğunluk 1200’lü yıllarda yaşamıştır. Bu zatların hiç biri tarikat kurmak için kolları sıvamadığına göre vefatından sonra bu çark dönmeye başlayacaktır. Dolayısıyla bu tohum Selçuklu ile atılıyor. Osmanlı devrinde neşvünema buluyor, kök salıyor, yayılıyor, yaygınlaşıyor, kurumlaşıyor ve tasavvuf kültürü de böylece topluma mâl oluyor. Çünkü daha önceki asırlarda bu kadar güçlü değil. Bunu vurgulamak için Osmanlı’ya vurgu yapıyoruz. Haliyle başkent Bursa’ya vurgu yapıyoruz. Niye? Çünkü bir devletin ilk başkenti olmak demek bütün ana kurumlarının zuhur ettiği mekan demektir. Gayet tabii bu kaçınılmaz bir şey. Osmanlı döneminin bütün kurumlarının ilkleri buradadır, bu topraklardadır. Osmanlı bizim şimdi/şu anda bulunduğumuz yerlerden 6 Nisan 1326 da şehre girdi. Karşı taraf Pınarbaşı Mezarlığı’dır. Burası Bursa’nın ilk mezarlığı. Fetihte şehit olanlar buraya defnedilmiştir. Dolayısıyla Osmanlı medeniyetinin sacayağı diyebileceğimiz kurumları yani ilk tekkeleri, camileri, medreseleri bu şehirde kurulmuştur. Bu açıdan Osmanlı, Bursa’yı atlayarak anlaşılacak bir şey değildir. Onun için buradan başlamak ve buradan yürümek lazım.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2022">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cüzzamlıların Merhamet Ve Rehabilitasyon Yuvası: Miskinler Tekkesi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/cuzzamlilarin-merhamet-ve-rehabilitasyon-yuvasi-miskinler-tekkesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Büşra Sezgin Öztürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Nov 2021 07:21:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[15. yüzyıl]]></category>
		<category><![CDATA[cezem]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Miskinler Tekkesi]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<category><![CDATA[Tekke]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Sultan Selim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7571</guid>

					<description><![CDATA[Vakıf kurumu İslâm/Osmanlı sosyal devlet anlayışının parlak numuneleri olarak asırlardır insanlığa ilham veriyor. Fakat aralarında biri var ki, cüzzamlı hastaları barındırma hizmetiyle hepsinden farklı bir ahlak zemininde kurar teknesini: Miskinler Tekkesi. Cüzzamlıları lanetleyen Avrupa’nın yüzünü kızartacak türden bir uygulamadır bu. Hatırlayın, Avrupa’da 15. yüzyıla kadar bırakın bu hastalığın teşhis ve tedavisine ihtimam gösterilmesini, büyücü sayılan cüzzamlılar Tanrı’nın laneti olarak damgalanmış ve en ağır hakaretlere maruz bırakılarak şehirlerin dışına sürülmüşlerdi. Arapça cezem kökünden gelen, vücudun bir parçasını koparma anlamındaki cüzzam, bir basilden kaynaklanan, sinir sistemi ve deri olmak üzere pek çok organı etkileyebilen ve ciltte ürkütücü şekil bozukluklarına neden olan bir&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Vakıf kurumu İslâm/Osmanlı sosyal devlet anlayışının parlak numuneleri olarak asırlardır insanlığa ilham veriyor. Fakat aralarında biri var ki, cüzzamlı hastaları barındırma hizmetiyle hepsinden farklı bir ahlak zemininde kurar teknesini: Miskinler Tekkesi.</p>
<p>Cüzzamlıları lanetleyen Avrupa’nın yüzünü kızartacak türden bir uygulamadır bu. Hatırlayın, Avrupa’da 15. yüzyıla kadar bırakın bu hastalığın teşhis ve tedavisine ihtimam gösterilmesini, büyücü sayılan cüzzamlılar Tanrı’nın laneti olarak damgalanmış ve en ağır hakaretlere maruz bırakılarak şehirlerin dışına sürülmüşlerdi.</p>
<p>Arapça <em>cezem</em> kökünden gelen, vücudun bir parçasını koparma anlamındaki cüzzam, bir basilden kaynaklanan, sinir sistemi ve deri olmak üzere pek çok organı etkileyebilen ve ciltte ürkütücü şekil bozukluklarına neden olan bir hastalık. “Zavallı” ve “hareketsiz” anlamlarını da barındırmasına binaen cüzzamlılara tahsis edilen kurum, Osmanlı sosyal diline “miskinhane” olarak yerleşir.</p>
<p>Miskinler Tekkesi’ndeki “miskin” ifadesinin nereden geldiğini öğrendik. Peki ya “tekke”?</p>
<p>Halktan ayrı tutulan miskinhaneler çoğunlukla tarikat pîri türbelerinin yanında bulunmaları ve yerleşik grup halindeki hayatı kucaklamaları sebebiyle tekkelere benzetilmiş. Cüzzam hastaları halkın arasına karışamayacağından dervişler gibi münzevi bir hayat tarzını benimsediklerinden “tekke” ifadesi de eklenmiş adına. Hatta idarecilerine “şeyh” denilmiş.</p>
<p>Hem sağlıklı kişileri bu illetten korumak, hem de halk içinde yaşama şansı bulunmayan cüzzamlılara yaşayabilecekleri bir ortam sunmak amacıyla ilk miskinhane Sultan II. Murad döneminde Edirne’nin Kirişhane semtinde hizmete girmiş (1421). Bunu Üsküdar, Bursa, Lefkoşe, Kandiye ve Sakız’da açılanlar takip etmiş. En önemlisi ise Yavuz Sultan Selim zamanında (1514) yaptırılıp 1927’ye kadar Toptaşı Bimarhânesi’ne bağlı olarak hizmet veren Karacaahmet Miskinler Tekkesi.</p>
<p>Osmanlı’da tekke ve dergâh dervişlerine bahşedilen ihsan geleneğinin, miskinhanenin “tekke” adına hürmeten cüzzamlı hastalara da sadaka verilmesine vesile olduğunu biliyoruz. Yolculuk halindeki halk, genellikle şehirden uzakta ve işlek yollar üzerine kurulan bu tekkelerin sadaka taşı denilen oyuklarına gönüllerinden kopanı bırakırlardı. Kapıda bekleyen ve sadakaların bırakıldığını gören “gözcü dede” hastalara haber verir, sonra hep birlikte dua ederlerdi. Şeyh dediğimiz lider sadakaları toplar, hastalar arasında bölüştürürdü.</p>
<p>Hatırlatmakta fayda var; mescidi, çeşmesi, bahçesi ve hasta hücreleriyle sosyal bir kurum olan miskinhanelere bir süre sonra Evkaf Nezâreti (Vakıflar İdaresi) tarafından istihkak verilip hastaların geçimleri garanti altına alınmıştır.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasim-2021">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mustafa Kemal’in Tekke Şeyhlerine Mektup Yazdığı Doğru Mu?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/kapak-dosyasi/mustafa-kemalin-tekke-seyhlerine-mektup-yazdigi-dogru-mu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Kara]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 Apr 2019 21:55:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak Dosyası]]></category>
		<category><![CDATA[tarikat dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Tekke]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=4478</guid>

					<description><![CDATA[Tekke, tasavvuf ve tarikat dünyası ile ilgili tartışmalar II. Meşrutiyet döneminde hızlanmıştı. Bir kanat tekke kurumunu “vazgeçilemez” olarak görürken, Abdullah Cevdet’in başını çektiği grup ise artık bu tip “kurûn-i vüstâî” müesseselerden toplumu kurtarmak gerektiğini yazıp çiziyordu. Söz konusu tartışmaları o yıllarda çıkan dergilerden bütün detaylarıyla takip etmek mümkündür. Dervişler tarafından yayınlanan Tasavvuf, Ceride-i Sûfiyye, Muhibbân… gibi dergilerde ise tasavvufî hayat ve düşüncenin güzellikleri manzûm ve mensür metinlerle insanlara anlatılırken aksayan yönlerin ıslahı için de çareler aranıyordu. Özellikle Evlâdiye usûlünün (vefat eden tekke şeyhinin yerine oğlunun geçmesi) mahzurlarını ortadan kaldırmak için Medresetü&#8217;l-meşâyıh adıyla ayrı bir müessesenin kurulmasını istiyorlardı. Balkan, 1. Dünya…&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Tekke, tasavvuf ve tarikat dünyası ile ilgili tartışmalar II. Meşrutiyet döneminde hızlanmıştı. Bir kanat tekke kurumunu “vazgeçilemez” olarak görürken, Abdullah Cevdet’in başını çektiği grup ise artık bu tip “kurûn-i vüstâî” müesseselerden toplumu kurtarmak gerektiğini yazıp çiziyordu. Söz konusu tartışmaları o yıllarda çıkan dergilerden bütün detaylarıyla takip etmek mümkündür. Dervişler tarafından yayınlanan Tasavvuf, Ceride-i Sûfiyye, Muhibbân… gibi dergilerde ise tasavvufî hayat ve düşüncenin güzellikleri manzûm ve mensür metinlerle insanlara anlatılırken aksayan yönlerin ıslahı için de çareler aranıyordu. Özellikle Evlâdiye usûlünün (vefat eden tekke </span><span style="font-family: Times New Roman, serif;">şeyhinin yerine oğlunun geçmesi) mahzurlarını ortadan kaldırmak için Medresetü&#8217;l-meşâyıh adıyla ayrı bir müessesenin kurulmasını istiyorlardı. Balkan, 1. Dünya… derken Kurtuluş Savaşı geldi çattı. Gündem büyük oranda farklılaştı. Tasavvufî şahsiyetlerin ve tekke kültürünün kamuoyu için ne anlama geldiğini çok iyi bilen Mustafa Kemal’in bu harekete başlarken yaptığı işlerden biri de nüfuzlu tarikat şeyhlerine, etki alanı geniş tasavvuf erbabına mektuplar yazarak onların desteğini istemesidir. Çünkü “onlar olmadan olmaz”dı. Bu girişiminin neticesini aldığı da söylenebilir.</span></p>
<p align="justify"><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2019">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
