﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>veba &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/etiket/veba/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Sat, 02 May 2020 10:59:46 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.7</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>veba &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Katolik Kilisesi’nin Veba ile İmtihanı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dinler-tarihi/katolik-kilisesinin-veba-ile-imtihani/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Taşpınar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 May 2020 10:59:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dinler Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[19. yüzyıl]]></category>
		<category><![CDATA[Aziz Sebastiyen]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyanlık]]></category>
		<category><![CDATA[Katolik Kilisesi]]></category>
		<category><![CDATA[veba]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5901</guid>

					<description><![CDATA[Katolik Kilisesi’nin ve genel olarak Avrupa’nın veba gibi bulaşıcı hastalıkların yapısına ilişkin ilk ciddi bilgileri 19. yüzyılda oluşmuştu. Özellikle 1348-52 yılları arasında görülen ve etkileri uzun yıllar devam eden Kara Veba sırasında Katolik Kilisesi çareyi kiliselerde toplu halde yapılacak ayinlerde görüyordu. Hatta belânın şiddeti arttıkça, toplu ayin ve ritüellerin hem adedi, hem de çeşidi artıyordu. İnsanları kapalı bir alana toplayarak hastalığın yayılmasına sebep olduğunun farkında olmayan Katolik Kilisesi, vebaya karşı çeşitli dinî ritüeller, dua formülleri ve ibadetler üzerinde durmuştu. Hatta törenlerde yeni azizler ve kültler ihdas edilmişti. Vebadan koruyan azizler kültü bir anda Avrupa’nın birçok yerinde yayılmaya başladı. Bunlar içerisinde&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Katolik Kilisesi’nin ve genel olarak Avrupa’nın veba gibi bulaşıcı hastalıkların yapısına ilişkin ilk ciddi bilgileri 19. yüzyılda oluşmuştu. Özellikle 1348-52 yılları arasında görülen ve etkileri uzun yıllar devam eden Kara Veba sırasında Katolik Kilisesi çareyi kiliselerde toplu halde yapılacak ayinlerde görüyordu. Hatta belânın şiddeti arttıkça, toplu ayin ve ritüellerin hem adedi, hem de çeşidi artıyordu. İnsanları kapalı bir alana toplayarak hastalığın yayılmasına sebep olduğunun farkında olmayan Katolik Kilisesi, vebaya karşı çeşitli dinî ritüeller, dua formülleri ve ibadetler üzerinde durmuştu. Hatta törenlerde yeni azizler ve kültler ihdas edilmişti. Vebadan koruyan azizler kültü bir anda Avrupa’nın birçok yerinde yayılmaya başladı. Bunlar içerisinde özellikle 2. yüzyılda Roma’da yaşayan Aziz Sebastiyen en meşhur olanıydı. Rivayete göre bir asker olan ve dönemin putperest yönetiminde görevi icabı Hıristiyanlığını gizleyen Aziz Sebastiyen, birçok masum Hıristiyan’ın ölmesine engel olmuştu. Bu kerameti binlerce kişinin putperestliği bırakıp Hıristiyanlığı kabul etmesine vesile oldu. Bu durumu öğrenen ve aldatıldığını düşünen İmparatoru Diyokletiyen, Aziz Sebastiyen’i yakalattı. Ölüm cezasına çarptırarak hedef tahtasına yerleştirdi ve vücudunun tamamı oklarla kaplanacak şekilde atış yapılmasını emretti. Öldüğü zannedilen Aziz Sebastiyen’in cesedi nehre atıldı. Ancak ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi imparatorun huzuruna çıkan Aziz Sebastiyen haksız yere tutuklanıp işkence gören Hıristiyanların salıverilmesini istedi. İmparator Diyokletiyen’den bir asır önce yaşamış olsa da Aziz Sebastiyen’in olağanüstü şifa kerametleri ve dirilmesine dair rivayetler, vebanın yaygınlaştığı dönemde Kilise tarafından ‘vebadan koruyucu Aziz’ ilân edilmesine neden olmuştur.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2020">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Veba Salgını Selçukluları da Vurmuştu</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/veba-salgini-selcuklulari-da-vurmustu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muharrem Kesik]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Apr 2020 07:03:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[âfet]]></category>
		<category><![CDATA[hastalık]]></category>
		<category><![CDATA[hijyen]]></category>
		<category><![CDATA[kara ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[pandemi]]></category>
		<category><![CDATA[pestis]]></category>
		<category><![CDATA[plague]]></category>
		<category><![CDATA[salgın]]></category>
		<category><![CDATA[veba]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5822</guid>

					<description><![CDATA[Tarihte insan kaybına neden olan en büyük faktörün ardı arkası kesilmeyen savaşlar olduğu bir gerçek. Ancak eski devirlerde henüz çaresi bulunamamış bulaşıcı hastalıklar, yangın, sel baskını ve deprem gibi doğal âfetler de bu kayıpların artmasında etkili olmuştu. Salgın hastalıklar insanlık tarihi boyunca maruz kaldığı en korkunç doğal âfetlerin başında gelmiştir. Kitlesel ölümlere sebebiyet veren salgınların başında ise veba ve kolera gelir. Hastalık yapıcı herhangi bir mikroorganizmanın insan vücuduna girip yerleşmesi ve çoğalmasına bulaşma/ enfeksiyon, bunun sonucunda çıkan hastalığa da bulaşıcı hastalık denir. Bulaşıcı hastalıkların coğrafya, iklim, sosyo ekonomik şartlar, toplumların kültür düzeyi ve temizlik alışkanlıklarıyla doğrudan ilişkisi vardır. Bulaşıcı hastalıklar&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="Standard"><span lang="EN-US">Tarihte insan kaybına neden olan en büyük faktörün ardı arkası kesilmeyen savaşlar olduğu bir gerçek. Ancak eski devirlerde henüz çaresi bulunamamış bulaşıcı hastalıklar, yangın, sel baskını ve deprem gibi doğal âfetler de bu kayıpların artmasında etkili olmuştu.</span></p>
<p class="Standard"><span lang="EN-US">Salgın hastalıklar insanlık tarihi boyunca maruz kaldığı en korkunç doğal âfetlerin başında gelmiştir. Kitlesel ölümlere sebebiyet veren salgınların başında ise veba ve kolera gelir. Hastalık yapıcı herhangi bir mikroorganizmanın insan vücuduna girip yerleşmesi ve çoğalmasına bulaşma/ enfeksiyon, bunun sonucunda çıkan hastalığa da bulaşıcı hastalık denir. Bulaşıcı hastalıkların coğrafya, iklim, sosyo ekonomik şartlar, toplumların kültür düzeyi ve temizlik alışkanlıklarıyla doğrudan ilişkisi vardır. Bulaşıcı hastalıklar zaman zaman salgın hâline dönüşerek toplum sağlığını ciddi düzeyde tehlikeye düşürebilmiştir. Bir hastalığın belli bir zaman aralığında çok sayıda görülmesi durumuna ‘salgın/epidemi’, kıta ya da kıtaları etkileyen salgınlara dönüşmesi durumuna da ‘pandemi’ adı verilir. Çoğu zaman salgın olarak yayılan, öldürücü, ateşli ve bulaşıcı hastalıklardan en önemlisi, Avrupa’da plague, black death (kara ölüm), peste, pestis; bizde ise “kıran”, “taun” adlarıyla bilinen “veba” hastalığıydı. Bu hastalık özellikle insanların topluluklar hâlinde yoğun bir şekilde yaşadığı, temizlik (hijyen) şartlarına dikkat etmeyen, sosyo- ekonomik düzeyi düşük ülkelerde, endemik (yöreye özgü) durumda bulunur. Gemiler, kargolar ve diğer ulaşım araçlarıyla başka ülkelere de geçebilir. Sebebinin bilinmediği çağlarda veba gibi salgın hastalıklar birbirinden farklı görüşlerle açıklanmaya çalışılmış, tedbirler konusunda maddî-manevî birtakım yollara başvurulmuştu. Bazı geri kalmış topluluklarda salgın hastalıklar kötü ruhların etkisine bağlanmış, bu ruhların ancak din adamları tarafından kovulabileceğine inanıldığından, din adamları hekimlik görevini de yürütmüşlerdi. Bu düşünce zaman içinde Allah’ın günahkâr insanları topluca veya tek tek cezalandırması inancına dönüştü. Bu anlayışın Ortaçağ’da da etkisini kaybetmediği görülür. Aynı şekilde Doğu dünyasında da vebadan korunmak ve bu hastalığı tedavi etmek maksadıyla maddî-manevî birçok tedbir alındığı görülür. Bu kapsamda bazı ilaçlar denenmiş; tılsım açmak, şeytanı kırmak, tütsü vermek, muska yapmak gibi batıl usuller de kullanılmıştı.</span></p>
<p class="Standard"><span lang="EN-US">İslam dünyasında 7. asırda karantina yönteminin uygulanmakta olduğunu Hz. Peygamber’in (sas) hadisinden anlıyoruz. Hz. Muhammed, vebanın çık &#8211; tığı yere gitmeyi ve vebanın yaşandığı yerden çıkmayı yasaklamıştı.</span></p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-nisan-2020">Derin Tarih Nisan Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Amvâs Vebası nasıl aşıldı?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/amvas-vebasi-nasil-asildi-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 11 Mar 2020 12:05:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[bulaşıcı hastalık]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[kara ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[veba]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5754</guid>

					<description><![CDATA[İSLAM’DA İLK KORUYUCU HEKİM VE KARANTİNA UYGULAMASI   ADNAN DEMİRCAN Prof. Dr., İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi &#160; Batı dünyasına “kara ölüm” diye anılan ve geçen asra kadar yüzbinlerce insanın hayatını kaybetmesine yol açan veba, pek bilinmese de İslam tarihinin ilk dönemlerinde tehlikeli boyutlara ulaşmıştır. Bunlardan biri Amvâs vebasıdır. Adını, ilk defa görüldüğü yer olan Kudüs’ün 33 km kuzeybatısındaki Amvâs’tan alır. Urfa’dan Şam’a, oradan Ürdün ve Filistin bölgesine kadar geniş bir coğrafyada etkili olduğunu biliyoruz. Hicret’in 18. yılında (m. 639) tezahür eden salgında pek çok Müslüman hayatını kaybetmiştir. Bölgenin başkomutanı Ebû Ubeyde b. el-Cerrah’ın 58, onun yerine geçen Muâz&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İSLAM’DA İLK KORUYUCU HEKİM VE KARANTİNA UYGULAMASI</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>ADNAN DEMİRCAN</strong></p>
<p><strong>Prof. Dr., İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Batı dünyasına “kara ölüm” diye anılan ve geçen asra kadar yüzbinlerce insanın hayatını kaybetmesine yol açan veba, pek bilinmese de İslam tarihinin ilk dönemlerinde tehlikeli boyutlara ulaşmıştır. Bunlardan biri Amvâs vebasıdır. Adını, ilk defa görüldüğü yer olan Kudüs’ün 33 km kuzeybatısındaki Amvâs’tan alır. Urfa’dan Şam’a, oradan Ürdün ve Filistin bölgesine kadar geniş bir coğrafyada etkili olduğunu biliyoruz.</p>
<p>Hicret’in 18. yılında (m. 639) tezahür eden salgında pek çok Müslüman hayatını kaybetmiştir. Bölgenin başkomutanı Ebû Ubeyde b. el-Cerrah’ın 58, onun yerine geçen Muâz b. Cebel’in ise 38 yaşında bu hastalıktan  vefat ettiğini biliyoruz. Hz. Peygamber’in (sas) amcasının oğlu el-Fadl b. el-Abbas da Amvâs salgınında hayatını kaybedenler arasındaydı. Şurahbîl b. Hasene, Süheyl b. Amr, Utbe b. Süheyl, Hâris b. Hişam ve -Muâviye’nin ağabeyi, Şam valisi- Yezîd b. Ebû Süfyân da vebada ölen 25 bin Müslümandan birkaçıdır.</p>
<p>Hz. Ömer (ra) hastalığın etkili olduğu günlerde Şam bölgesine seyahate çıkmıştı. Başkomutan Ebu Ubeyde b. el-Cerrâh ile bölgedeki ileri gelen komutanlar kendisini karşılayıp kötü haberi verdiler: Veba hızla yayılmaktaydı, yola devam etmek, ölüme bir adım daha yaklaşmak anlamına gelebilirdi.</p>
<p>Hz. Ömer haberi alır almaz Abdullah b. Abbâs’tan ilk muhacirleri toplantıya davet etmesini istedi. Hangi tedbirleri alması gerektiğini soracak, bir karara varacaktır. İstişareler sırasında bazıları Hz. Ömer’in belirli bir gaye için yola çıktığını, bölgeye girmeden geri dönmesinin uygun olmadığını, diğerleri vebalı bölgeye girilmemesi gerektiğini savundular.</p>
<p>Muhacirlerle yaptığı toplantıyı sona erdirdikten sonra Hz. Ömer, Ensâr’ın ileri gelenleriyle de bir toplantı yaptı; fakat bir sonuca varılamadı. Bu defa Mekke’nin fethinden sonra hicret eden yaşlıların çağrılmasını istedi. Onlar hep bir ağızdan hastalığın yayıldığı bölgeye girmemesi, hemen geri dönmesi gerektiğini söyleyince “Sabah yola çıkıyorum. Siz de yola çıkmak üzere hazırlıklarınızı yapın” talimatını verecekti. Bunun üzerine Ebû Ubeyde, “Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” diye sitem edince Hz. Ömer, “Ey Ebû Ubeyde! Keşke bu sözü sen değil de başkası söyleseydi! Evet, Allah’ın kaderinden, Allah’ın kaderine kaçıyoruz! Bir deve sürün olsa, bir tarafı çorak, bir tarafı verimli bir vadiye götürsen, onları verimli yerde de çorak yerde de otlatsan Allah’ın kaderiyle otlatmış olmaz mısın?”</p>
<p>O sırada ortalıkta görünmeyen Abdurrahman b. Avf çıkageldi. Aralarındaki konuşmayı duyunca “Bende bunun cevabı olabilecek bir bilgi var. Allah’ın Elçisi’nin şöyle dediğini duydum: ‘Bir yerde veba olduğunu işitirseniz oraya girmeyin. Eğer bulunduğunuz yerde veba ortaya çıkarsa oradan ayrılmayın.’ Hz. Ömer, onun naklettiği hadisi işitince Allah’a hamd ederek oradan ayrıldı (Buhârî, “Tıb”, 30).</p>
<p>Hz. Peygamber’in bu hadisi koruyucu hekimlik açısından önemli bir ilkeyi ihtiva eder. Bulaşıcı hastalıkla karşılaşmış olabilecek insan ya da başka canlıların, hastalık etkenini taşımadıkları kesinleşene kadar belli bir yerde alıkonulması anlamına gelen karantinanın önemi açıktır.</p>
<p>Sonuçta Hz. Ömer Medine’ye döndü; ancak Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh askerlerini bırakıp ayrılmak istemiyordu. Askerlerin arasına dönmesi halinde sonucun ne olacağını herkes gibi tahmin etse de Hz. Ömer’le gitme teklifini reddederek ordugâhta kaldı. Hz. Ömer’in gönlü ise Ebû Ubeyde’nin salgın bölgesinde kalmasından yana değildi. Hastalığın ulaştığı bölgeden çıkmasını sağlamak üzere kendisine gönderdiği mektupta “Seninle görüşmeye ihtiyaç duyuyorum. Mektubum ulaşır ulaşmaz onu elinden bırakmadan yanıma gelmeni istiyorum” diye yazmıştı.</p>
<p>Ebû Ubeyde, Hz. Ömer’in mektubu onu hastalığın yayıldığı bölgeden çıkarmak maksadıyla yazdığını anlamıştı. “Allah Müminlerin Emiri’ni bağışlasın” diyerek şöyle bir cevap yazdı: “Ey Müminlerin Emiri! Senin bana ihtiyacının ne olduğunu anladım. Ben Müslüman askerlerden bir askerim. Kendime onlardan farklı bir muamele yapamam. Yüce Allah ben ve onlar hakkında hükmünü verinceye kadar onlardan ayrılmak istemiyorum. Beni kararından muaf tut. Askerlerimle baş başa bırak.”</p>
<p>Hz. Ömer gözyaşları içinde okuduğu mektuba cevaben Ebû Ubeyde’nin salgın bölgesinde kalma isteğini kabul ederken, tavsiyede bulunmayı da ihmal etmiyordu: “İnsanları rutubetli bir yere yerleştirmişsin. Onları havası temiz yüksek bir yere götür.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu hastalık sizin için rahmettir!</p>
<p>Mektup Ebû Ubeyde’ye ulaşınca Ebû Musa el-Eş’arî’yi çağırarak şunları söyledi: “Müminlerin Emiri insanları başka bir yere götürmemi emrediyor. Bir yer tespit etmek üzere gidip araştırma yap ki ben de onları yönlendireyim.” Ebû Musa sonraki gelişmeleri şöyle anlatır: “Yola çıkmak üzere evime gittim. Hanımımın vebaya yakalandığını gördüm. Bunun üzerine Ebû Ubeyde’nin yanına dönerek ona, ‘Yemin olsun ki aileme bir şeyler olmuş!’ dedim. ‘Hanımına mı bulaşmış?’ diye sordu. ‘Evet’ dedim. Ebû Ubeyde bineğinin getirilmesini istedi. Ayağını üzengiye koyarken veba ona bulaştı. Bunun üzerine, ‘Allah’a yemin olsun ki bana da bulaştı’ dedi. Sonra insanlarla birlikte Câbiye’ye gitti. Hastalık yayılınca onlara moral vermek amacıyla ayağa kalkarak şöyle bir konuşma yaptı: Ey insanlar! Bu hastalık sizin için rahmet, Peygamberiniz Muhammed’in duası, sizden önceki salihlerin ölüm sebebidir. Ebû Ubeyde Allah’ın bundan kendisine bir pay ayırmasını diler.”</p>
<p>Ebû Ubeyde’nin hastalığının şiddetlendiği sırada bazıları Muâz’dan, Allah’a üzerlerinden bu belayı kaldırması için dua etmesini istediler. Muâz’ın cevabı kalplere saplanan ok gibi tesirliydi:</p>
<p>“Bu bir bela değil, Peygamber’inizin daveti, sizden önceki salih insanların ölümü ve Allah’ın içinizden bazılarına mahsus kıldığı bir şehitliktir. Ey insanlar! Dört şey vardır ki, kim onlardan bir şeyin kendisine isabet etmemesine gücü yetiyorsa o şey ona isabet etmez. Öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda bâtıl hâkim olacak. O zamanda bir kişi sabahleyin bir din üzere olacak, akşama başka bir din üzere olacak. Adam, ‘Allah’a yemin olsun ki, ben ne üzere olduğumu bilmiyorum’ diyecek. Basiret üzere yaşamayacak ve basiret üzere ölmeyecek. Bir kişiye, -Allah’ın kızdığı yalanı söylemesi için- Allah’ın malından verilecek. Allah’ım! Muâz’ın ailesine bu rahmetten yeterli nasibi ver.”</p>
<p>Hastalığın bulaştığı insanların sükûnetle ölümü beklemekten başka yapabilecek bir şeyleri yoktu.</p>
<p>Ebû Ubeyde vefat edince başkomutanlığa Muâz b. Cebel getirildi. Ayağa kalkarak Ebû Ubeyde’nin konuşmasına benzer bir konuşma yapmıştı: “Ey insanlar! Bu hastalık sizin için rahmet, peygamberiniz Muhammed’in duası, sizden önceki salihlerin ölüm sebebidir. Muâz, Allah’ın bundan Muâz ailesine paylarını ayırmasını diler.”</p>
<p>Hastalık yaygınlaşınca Muâz b. Cebel’in arkadaşları bunun bir bela olduğunu söyledilerse de Muâz, “Allah’ın kullarına acıyıp şefkat ettiği rahmetini, kızdığı bir kavme verdiği azap gibi mi telakki ediyorsunuz? O, Allah’ın size has kıldığı rahmeti ve size mahsus kıldığı şehitliktir. Allah’ım! Bu rahmeti Muâz’a ve ev halkına da ver. Kimin ölmeye gücü yetiyorsa, fitne gelmeden önce ölsün. Öyle bir fitne ki, kişi Müslüman olduktan sonra küfre girecek veya helal yolla olmaksızın bir kişiyi öldürecek yahut isyankârlara destek verecek veya adam şöyle diyecek: Ben öldüğüm zaman mı, yoksa yaşadığım zaman mı hak veya batıl üzere olduğumu bilmiyorum.”</p>
<p>Muâz vebaya yakalanan iki oğluna, “Kendinizi nasıl buluyorsunuz?” diye sorunca, “Ey babamız! Hak, Rabbindendir. Sakın şüpheye düşenlerden olma” (Yunus 10/94) diye karşılık verdiler. Muâz ise “<em>İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksınız</em>” (Kasas 28/27) sözleriyle onları temin etti. Bir süre sonra iki hanımı vebaya yakalanıp vefat ettiler. Kendisi de hastalığa başparmağından yakaladı. Ağzıyla ona dokunarak şöyle dediği rivayet edilir: “Allah’ım! O küçük. Onun hakkında bana hayır ve bereket ver. Çünkü sen küçük şeylere de hayır ve bereket verensin.” Çok geçmeden o da vefat etti.</p>
<p>Komutayı devralan Amr b. el-Âs’ın konuşmasındaki şu ifade dikkat çeker: “Bu hastalık ortaya çıktığında ateş gibi yanar. Ondan korunmak için dağlara çıkın.” Ardından insanları dağlara çıkararak ayrı bölgelere yerleştirmiş, salgının ulaştığı gruptakiler hayatlarını kaybetse de vebalının olmadığı gruplar kurtulmuştu.</p>
<p>Salgın böylece sona erdi.</p>
<p>Sonuç olarak Amvâs vebası Müslümanların sosyal hayatlarında olduğu gibi Suriye bölgesindeki siyasî faaliyetleri üzerinde de epeyce etkili olmuştu. Vefat eden yöneticilerin yerine yenileri tayin edildi. Ebû Süfyân’ın oğlu Yezîd vefat edince Hz. Ömer, daha sonra Emevi Devleti’ni kuracak olan Muâviye’yi Şam valisi olarak görevlendirdi.</p>
<p>Böylece bölgenin yönetimi el değiştirmiş, sonraki yıllarda meydana gelecek olan siyasî hadiselerin kahramanlarının bir kısmı söz sahibi olmuştu.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İSLAM TOPLUMU SALGIN HASTALIK VE AFETLERLE NASIL MÜCADELE ETMİŞTİ?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/islam-toplumu-salgin-hastalik-ve-afetlerle-nasil-mucadele-etmisti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 11 Mar 2020 11:56:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Corona]]></category>
		<category><![CDATA[felâket]]></category>
		<category><![CDATA[ilahî]]></category>
		<category><![CDATA[Korona]]></category>
		<category><![CDATA[Rabb]]></category>
		<category><![CDATA[taun]]></category>
		<category><![CDATA[veba]]></category>
		<category><![CDATA[virüs]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5747</guid>

					<description><![CDATA[ADNAN DEMİRCAN Prof. Dr., İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi   SPOT: Yüzbinlerce insanın hayatını kaybetmesine yol açan salgın hastalıklar ve afetler İslam tarihinin ilk dönemlerinde tehlikeli boyutlara ulaşmıştı. Özellikle bulaşıcı bir deri hastalığı olan taun farklı dönemlerde ciddi sayıda can kaybına yol açmış; Müslümanlar Allah’ın kaderinden yine Allah’a sığınmışlardı. Doğal afetlerin ilahî bir cezalandırma olduğu yönündeki iddiaların ise zan olmaktan öteye geçmediği biliyorlardı.   İnsanlık bugüne kadar deprem, kasırga, çığ, toprak kayması, sel baskını, yangın, salgın hastalık, çekirge istilası gibi birçok felâket yaşamıştır. Bu olayların büyük can ve mal kaybına sebebiyet verdiği, hatta dünya tarihinin akışında önemli etkiye sahip olduğu muhakkaktır.&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ADNAN DEMİRCAN</strong></p>
<p><strong>Prof. Dr., İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>SPOT: </strong>Yüzbinlerce insanın hayatını kaybetmesine yol açan salgın hastalıklar ve afetler İslam tarihinin ilk dönemlerinde tehlikeli boyutlara ulaşmıştı. Özellikle bulaşıcı bir deri hastalığı olan taun farklı dönemlerde ciddi sayıda can kaybına yol açmış; Müslümanlar Allah’ın kaderinden yine Allah’a sığınmışlardı. Doğal afetlerin ilahî bir cezalandırma olduğu yönündeki iddiaların ise zan olmaktan öteye geçmediği biliyorlardı.</span></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>İnsanlık bugüne kadar deprem, kasırga, çığ, toprak kayması, sel baskını, yangın, salgın hastalık, çekirge istilası gibi birçok felâket yaşamıştır. Bu olayların büyük can ve mal kaybına sebebiyet verdiği, hatta dünya tarihinin akışında önemli etkiye sahip olduğu muhakkaktır. Can ve mal kaybında insanın ihmâli gibi etkenleri de unutmamak gerekir. Allah Elçisi’nin (sas) “Deveni bağla, sonra Allah’a tevekkül et” (Tirmizî, “Kıyame”, 60) sözü prensibimiz olsa bu kayıpların azalacağı aşikâr. İhmalkârlığın dışında istismar ve haksız kazanç elde etmek için yapılan yanlışlar ise ayrı bir problem.</p>
<p>İnsanlığın karşılaştığı her felâketten sonra meydana gelenlerin ilahî bir cezalandırma olup olmadığı hususunda polemikler yapılır. Bazen insanların söyledikleri kırıcı sözler, acı çeken mağdurlar için incitici olabilmektedir. Felâketlerin ilahî cezalandırma olarak meydana gelip gelmediğiyle ilgili kesin yargıda bulunabilmek ancak ilahî bir bildirim varsa mümkündür. İlahî bildirim olmayan bir konuda insanların söyledikleri ise kendi tahmin, yorum ve zanlarından ileri gitmez.</p>
<p>Hem Kur’an’da, hem de diğer dinî metinlerde Yüce Yaratıcı’nın iradesine karşı çıkanları doğal afetlerle cezalandırabildiğine ilişkin örnekler yer alır. Eski Ahit’te Rabb’in emirlerine itaatsizlik yapan İsrailoğullarına ceza sadedinde salgın hastalıklar zikredilir:</p>
<p>“Rabb’e sırt çevirmekle yaptığınız kötülükler yüzünden el attığınız her işte O, sizi lanete uğratacak, şaşkına çevirecek, paylayacak. Sonunda üzerinize yıkım gelecek ve çabucak yok olacaksınız. Rab, mülk edinmek için gideceğiniz ülkede sizi yok edinceye dek salgın hastalıkla cezalandıracak. Veremle, sıtmayla, iltihapla, yakıcı sıcaklıkla, kuraklıkla, samyeliyle, küfle cezalandıracak. Siz yok oluncaya dek bunlar sizi kovalayacak. Başınızın üstündeki gök tunç, ayağınızın altındaki yer demir olacak. Rab siz yok oluncaya dek gökten yağmur yerine ülkenize toz ve kum yağdıracak” (Kutsal Kitap, “Yasanın Tekrarı”, 28/20-24).</p>
<p>Başka bir yerde Hz. Davud’un salgın hastalıkla sınandığı anlatılır:</p>
<p>“Rab Davud’un bilicisi Gad’a şöyle dedi: Gidip Davud’a de ki, ‘Rab şöyle diyor: Önüne üç seçenek koyuyorum. Bunlardan birini seç de sana onu yapayım.’ Gad Davud’a gidip şöyle dedi: “Rab diyor ki, ‘Hangisini istiyorsun? Üç yıl kıtlık mı? Yoksa kılıçla seni kovalayan düşmanlarının önünde üç ay kaçıp yok olmak mı? Ya da Rabb’in kılıcının ve Rabb’in meleğinin bütün İsrail ülkesine üç gün salgın hastalık salmasını mı? Beni gönderene ne cevap vereyim, şimdi iyice düşün.” Davud, “Sıkıntım büyük” diye cevapladı, “İnsan eline düşmektense, Rabb’in eline düşeyim. Çünkü O’nun acıması çok büyüktür.” Bunun üzerine Rab İsrail ülkesine salgın hastalık gönderdi. Yetmiş bin İsrailli öldü. Tanrı Yeruşalim’i yok etmek için bir melek gönderdi. Ama melek yıkıma başlayacağı sırada Rab onu gördü. Göndereceği yıkımdan vazgeçerek halkı yok eden meleğe, “Yeter artık! Elini çek” dedi. Rabb’in meleği Yevuslu Ornan’ın harman yerinde duruyordu. Davud başını kaldırıp baktı. Elinde yalın bir kılıç olan Rabb’in meleğini gördü. Melek elini Yeruşalim’in üzerine uzatmış, yerle gök arasında duruyordu. Çula sarınmış Davud’la halkın ileri gelenleri yüzüstü yere kapandılar. Davud, Tanrı’ya şöyle seslendi:</p>
<p>“Halkın sayılmasını buyuran ben değil miydim? Günah işleyen benim, kötülük yapan benim. Ama bu koyunlar ne yaptı ki? Ya Rab, Tanrım, ne olur beni ve babamın soyunu cezalandır. Bu salgın hastalığı halkın üzerinden kaldır.” Rabb’in meleği Gad’a, Davud’un Yevuslu Ornan’ın harman yerine gidip Rabb’e bir sunak kurmasını buyurdu. Davud Rabb’in adıyla konuşan Gad’ın sözü uyarınca oraya gitti. Harman yerinde buğday döverken, Ornan arkasına dönüp meleği gördü. Yanındaki dört oğlu gizlendi. Davud’un yaklaştığını gören Ornan, harman yerinden çıktı, varıp Davud’un önünde yüzüstü yere kapandı. Davud Ornan’a, “Rabb’e bir sunak kurmak üzere harman yerini bana sat” dedi, “Öyle ki, salgın hastalık halkın üzerinden kalksın. Harman yerini bana tam değerine satacaksın.” Ornan, “Senin olsun!” diye karşılık verdi, “Efendim kral uygun gördüğünü yapsın. İşte yakmalık sunular için öküzleri, odun olarak düvenleri, tahıl sunusu olarak buğday veriyorum. Hepsini veriyorum.” Ne var ki, Kral Davud, “Olmaz!” dedi, “Tam değerini ödeyip alacağım. Çünkü senin olanı Rabb’e vermem. Karşılığını ödemeden yakmalık sunu sunmam.”</p>
<p>Böylece Davud harman yeri için Ornan’a altı yüz şekel altın (yaklaşık 6,9 kg.) ödedi. Davud orada Rabb’e bir sunak kurup yakmalık sunuları ve esenlik sunularını sundu. Rabb’e yakardı. Rab yakmalık sunu sunağında gökten gönderdiği ateşle onu cevapladı. Bundan sonra Rab meleğe kılıcını kınına koymasını buyurdu. Melek buyruğa uydu. Rabb’in kendisine Yevuslu Ornan’ın harman yerinde yanıt verdiğini gören Davud, orada kurbanlar kesti. Musa’nın çölde Rab için yaptığı çadırla yakmalık sunu sunağı o sırada Givon’daki tapınma yerindeydi. Ama Davud Tanrı’ya danışmak için oraya gidemedi. Çünkü Rabb’in meleğinin kılıcından korkuyordu (Kutsal Kitap, “1. Tarihler”, 21/10-30).</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-5761" src="https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2020/03/veba.jpg" alt="" width="1616" height="1594" srcset="https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2020/03/veba.jpg 1616w, https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2020/03/veba-300x296.jpg 300w, https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2020/03/veba-1024x1010.jpg 1024w, https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2020/03/veba-768x758.jpg 768w, https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2020/03/veba-1536x1515.jpg 1536w" sizes="(max-width: 1616px) 100vw, 1616px" /></p>
<p>Tevrat’ta salgın hastalıkların ceza olarak gönderilmesine dair birçok anlatım mevcut. Uzatmamak için yukarıda verdiğimiz örneklerle yetiniyoruz. Kur’an’da Hz. Musa’ya inanmayan Firavun ve Mısırlılar üzerine gönderilen cezalardan bahsedilirken kullanılan “ricz” kelimesini bazı müfessirler taun olarak tefsir etmişlerdir.</p>
<p>“And olsun biz, Firavun ailesini, öğüt alsınlar diye yıllarca süren kıtlık ve ürün eksikliği ile cezalandırdık. Fakat onlara iyilik geldiği zaman, “Bu bizimdir, (biz çalışıp kazandık)” derler. Eğer başlarına bir kötülük gelirse Mûsâ ve beraberindekilerin uğursuzluğuna yorarlardı. İyi bilin ki onların uğursuzluk sebebi ancak Allah katında (yazılı)dır. Fakat çokları bilmezler. Dediler ki: “Bizi büyülemek için her ne getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz. Biz de, her biri ayrı ayrı birer mucize olmak üzere başlarına tufan, çekirge, ürün güvesi (haşerât), kurbağalar ve kan gönderdik (Hiçbirinden ders almadılar). Büyüklük tasladılar ve suçlu bir kavim oldular. Üzerlerine azap (ricz) çökünce, “Ey Mûsâ! Rabbinin sana verdiği söz uyarınca bizim için dua et. Eğer azabı üzerimizden kaldırırsan, mutlaka sana inanacağız ve İsrailoğullarını seninle birlikte elbette göndereceğiz” dediler. Fakat erişecekleri bir süreye kadar biz azabı üzerlerinden kaldırınca hemen yeminlerini bozarlar.” (A’râf 7/130/135).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Arapların “taun”la büyük imtihanı</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Esasen bu uzun girişi son günlerde Çin’de görülen Corona virüsü ile ülkemizde yaşadığımız deprem ve çığ felâketleri sebebiyle bazı insanların oldukça yüzeysel, bilgiye dayanmayan ve zan ifade eden açıklamalarıyla karşılaştığımız için “Acaba eskiden İslam dünyasında salgın hastalıklar meydana gelmiş mi?” sorusunu cevaplandırmak için kaleme aldık.</p>
<p>Uzun asırlar boyunca salgın hastalıklar insanlık tarihini etkileyen, çok korkulan önemli gelişmeler olmuştur. Milyonlarca insanın ölümüne sebep olan salgınlar, bir ülkenin ekonomisini ve demografik yapısını ciddi anlamda etkileyebilmiştir. Bu durum tabii olarak gıda temininde zorluk yaşanmasına ve pahalılığa sebep olmuştur.</p>
<p>Araplar salgın hastalıklar için veba ve taun kavramlarını kullanırlar. Bunlar birbirlerinin yerine kullanılır. Ancak taunu vebanın bir türü olarak düşünmek yanlış değildir. Kaynaklarda yer alan bilgilerden anlaşıldığı kadarıyla taun, derinin hassas olduğu yerlerde ortaya çıkan çıban ve yaralarla kendisini gösterir. Sancı ve kusma gibi belirtileri vardır. Tauna yakalanan hastalığın etkisiyle baygınlık geçirebilir. Acı çekerek hayatını kaybeder. Biz burada taunla ilgili vakalar hakkında bilgi vereceğiz.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-5758" src="https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2020/03/AVRUPA-DA-VEBA-1.jpg" alt="" width="1900" height="1177" srcset="https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2020/03/AVRUPA-DA-VEBA-1.jpg 1900w, https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2020/03/AVRUPA-DA-VEBA-1-300x186.jpg 300w, https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2020/03/AVRUPA-DA-VEBA-1-1024x634.jpg 1024w, https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2020/03/AVRUPA-DA-VEBA-1-768x476.jpg 768w, https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2020/03/AVRUPA-DA-VEBA-1-1536x952.jpg 1536w" sizes="(max-width: 1900px) 100vw, 1900px" /></p>
<p>Geçmişte meydana gelen birçok taun salgınından söz edilir. Bunlardan biri Allah Elçisi’nin (sas) yaşadığı dönemde, 627 yılında meydana gelmiştir. Şireveyh adı verilen bu taun Sasanilerin başkenti Medain’de görülmüştür.</p>
<p>Hz. Ömer (ra) döneminde, 639 yılında meydana gelen Amvas veba salgını Suriye bölgesindeki Müslümanların faaliyetlerini ciddi anlamda etkilemiştir. 20 binden fazla insanın öldüğü bu taun sırasında Ebu Ubeyde b. Cerrah, Muaz b. Cebel gibi ashabın ileri gelenlerinden vefat edenler de olmuştur. Aynı yıl etkili bir kıtlık da yaşandı.</p>
<p>670 yılında Kufe’de bir taun vakasıyla karşılaşıldı. Muğire b. Şu’be bu taundan etkilenmemek için Kufe’den ayrıldı. Salgının etkisi geçtikten sonra döndüyse de hastalık kendisine bulaştı ve bundan dolayı vefat etti.</p>
<p>685 yılında Mısır’da ortaya çıkan taun da çok sayıda insanın ölümüne sebep olmuştur. Bundan iki yıl sonra, Abdullah b. Zübeyr’in hilafeti döneminde 687 yılında Basra’da oldukça etkili bir taun daha ortaya çıktı. Birçok insanın ölümüne sebep olduğu için sel sularının önüne geleni sürüklemesine benzetilerek Carif Taunu diye anılır. Bu taundan üç günde 70 biner kişinin öldüğü söylenir. Yine bu taunda Enes b. Malik’in Basra’da ikamet eden çocuklarından ve torunlarından 80 kişinin hayatını kaybettiği anlatılır. Sayılarda biraz abartı olsa da anlatılanlar taunun çok etkili olduğunu göstermektedir.</p>
<p>698 yılında Şam bölgesinde ortaya çıkan taunun da tesiri kuvvetli olmuş, neredeyse bütün ahalinin ölüp gitmesine yol açmıştı. 706 yılında ortaya çıkan Feteyat taunu Basra, Vasıt ve Şam’da etkili oldu. Feteyat denmesinin sebebi, ilk önce genç kızlarda ve kadınlarda görülmesiydi.</p>
<p>725 ve 733 yılında Şam’da şiddetli taun salgınları yaşandı. 734 yılında ise Şam ve Irak bölgelerinde, özellikle Irak’ın Vasıt şehrinde etkili olan bir taun görüldü. 735 yılında tabiin müfessirlerinden Katâde b. Diâme el-Vâsıtî taun sebebiyle Vasıt’ta öldü. Etkisi azalsa da bu taunun birkaç yıl sürdüğü anlaşılmaktadır.</p>
<p>Emevi halifesi III. Yezid b. Velid’in 744 yılında -başka sebeplerin yanında- kendisine isabet eden taun sebebiyle vefat ettiği söylenir. Yine bu dönemde Harici liderlerinden Said b. Behdel’in taundan hayatını kaybettiği, bunun üzerine onun yerine Haricilerin başına son Emevi Halifesi II. Mervan döneminde isyan ederek yönetimi epey meşgul eden Dahhak b. Kays eş-Şeybani’nin geçtiği anlatılır. III. Yezid ile Said’in ayrı zamanlarda ve yerlerde öldüklerinden hareketle bu taunun geniş bir bölgede etkili olduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p>749 yılında Basra ve çevresinde etkili olan bir taun salgınının üç ay sürdüğü ve bu sürede her gün yaklaşık bin kişinin hayatını kaybettiği anlatılır. 911 yılında Faris bölgesinde meydana gelen taunda ise 7 bin kişi vefat etmiştir.</p>
<p>977 yılında Bağdat’ta birçok doğal afetin meydana geldiği anlatılır. Yangın, depremler, Dicle Nehri’nin taşması gibi felaketlerin yanında taun da zikredilir. 1085 yılında Irak, Hicaz ve Şam bölgelerinde salgın hastalıkların ve taunun arttığı nakledilir. İnsanların yanı sıra evcil ve vahşi hayvanlar arasında ciddi ölümler meydana gelmiştir. Bundan başka 1258 yılında Bağdat’ta etkili olan taun ve salgın hastalıklar sebebiyle birçok kişinin vefat ettiğini biliyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bir günde bin can</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>1341 yılında meydana gelen taunda dönemin ünlü âlimlerinden Ebü’l-Haccac el-Mizzî Dımaşk’ta vefat etmiş, cenazesi İbn Teymiyye’nin mezarının yakınına defnedilmiştir. 1348 yılında geniş bir bölgede etkili olan taun sebebiyle Şam’da bir günde 300’den fazla kişinin vefat ettiği anlatılır. Bu dönemde meydan gelen kum fırtınası sebebiyle karanlığın çöktüğü ve bunun yarım saatten fazla sürdüğü, insanların bunun taunun sona ermesine vesile olmasını temenni ettikleri, ancak durumun daha da kötüleştiği anlatılır. Salgın sırasında şehrin hatibi Tacüddin Abdurrahim b. Celalüddin Muhammed el-Kazvini vefat etti. 1349 yılında salgının etkisi azaldı. 1363 yılında Mısır’da görülen taunda günde bin kadar kişinin öldüğü kaydedilir. Bunlar arasında âlimler de vardır.</p>
<p>Zikrettiğimiz salgınların dışında İslam dünyasında ya da diğer bölgelerde etkili olan birçok salgın hastalık ortaya çıkmıştır. Bunların yayılmasını engellemek için uygulanan en önemli yöntemlerden biri karantinadır. Günümüzde de koruyucu bir önlem olarak uygulanmaktadır. Hz. Peygamber’in bir yerde veba salgınının çıkması halinde oraya girilmemesini, oradakilerin de oradan ayrılmamalarını tavsiye ettiği bilinmektedir (Buhârî, “Tıb”, 30). Hz. Ömer, Amvas vebasının etkili olduğu Şam bölgesine girdiğinde bu kurala uygun davranarak vebanın olduğu ordugâha girmedi. Daha sonra Dımaşk şehrindeki salgını etkisiz hale getirmek için Hz. Ömer’in vali olarak görevlendirdiği Amr b. el-As, insanları gruplara ayırarak çevredeki dağlara yerleştirdi ve birbirleriyle temas kurmamalarını istedi. Böylece hastalığın bulaştığı grupta bulunanların hepsi öldü, diğerleri ise kurtuldu. Bir süre sonra şehre girip yerleşmelerine izin verdi.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-5760" src="https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2020/03/11111.jpg" alt="" width="1816" height="1021" srcset="https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2020/03/11111.jpg 1816w, https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2020/03/11111-300x169.jpg 300w, https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2020/03/11111-1024x576.jpg 1024w, https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2020/03/11111-768x432.jpg 768w, https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2020/03/11111-1536x864.jpg 1536w, https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2020/03/11111-400x225.jpg 400w, https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2020/03/11111-800x450.jpg 800w" sizes="(max-width: 1816px) 100vw, 1816px" /></p>
<p>Cahiliye döneminde Mekkeli Arapların çocuklarını sütanneye vererek çöle göndermelerinin asıl sebebi, onları taun gibi bulaşıcı hastalıklardan korumaktı. Çünkü bu tür hastalıkların en çok yayılma imkânı bulduğu yerler şehirlerdi. Özellikle dünyanın farklı bölgelerinden insanın uğradığı Mekke gibi merkezî bir şehir risk teşkil ediyordu. Benzer bir riskin hac döneminde de söz konusu olabileceğini, bunun için de ciddi önlemler alınması gerektiğini unutmamak gerekir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="color: #00ccff;"><strong>KUTU</strong></span></p>
<p><span style="color: #00ccff;"><strong>SABREDENLERİ MÜJDELE!</strong></span></p>
<p><span style="color: #00ccff;"><strong> </strong></span></p>
<p><span style="color: #00ccff;">Müminlerin bazen doğal afetler ve sıkıntılarla imtihan edildiğini hatırdan çıkarmamak gerekir. Yüce Allah, “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele” buyurur. Dinî metinlerde doğal afetlerle ilgili bir açıklama yer alıyorsa bu bir inanç meselesidir. Ayrıca doğal afetin keyfiyeti yorum ve tefsir konusudur. İlahî bir açıklama olmadan doğal afetlerle ilgili söylenecekler ise zan olmaktan öteye geçmez. İnsanların bu konudaki yargıları, inanç ve kanaatlerinin bir yansımasıdır. Bunun dışında Yüce Allah ile varlık arasındaki ilişki ve onun varlığa müdahalesi bizim ihata edebileceğimiz bir iş değildir. Bu sebeple Allah’a ait olanı Allah’a, kulun sorumluluklarını kendi imkânları çerçevesinde kula ait olmak üzere değerlendirmek gerekir.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynakça:</strong></p>
<p>İbn Kesîr, Ebü’l-Fidâ İsmail b. Ömer b. Kesir ed-Dımeşkî (ö. 774/1373), <em>el-Bidâye ve’n-Nihâye</em>, I-XV, Dâru’l-Fikr, 1407/1986.</p>
<p>Eṭ-Ṭaberî, Ebû Ca’fer Muḥammed b. Cerîr b. Yezîd el-Âmilî (ö. 310/923), <em>Târîḫu’r-Rusul</em><em> ve’l-Mulûk, ve Ṡılatu Târîḫ eṭ-Ṭaberî</em>, I-XI, Dâru’t-Turâŝ, Beyrut 1387/1967.</p>
<p>Varlık, Nükhet, “Tâun”, <em>DİA</em>, https://islamansiklopedisi.org.tr/taun (12.02.2020).</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
