﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>1 Kitap 1 Yazar &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/kategori/1-kitap-1-yazar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Wed, 01 Jul 2026 06:56:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.5</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>1 Kitap 1 Yazar &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>“Plevne’de Yalnız Bir Paşa”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/1-kitap-1-yazar/plevnede-yalniz-bir-pasa/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut Karakulak]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Jul 2026 06:56:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[1 Kitap 1 Yazar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=12276</guid>

					<description><![CDATA[Konuşan: Derin Tarih Bir askerî deha olarak Gazi Osman Paşa, siperlerde devasa Rus ordusuyla çarpışırken kendi devletinin hantal bürokrasisi karşısında nasıl bir yalnızlık içindeydi? Kusursuz bir “Plevne Kahramanı” mitini var eden, Tokat’tan Harbiye’ye, Kırım’dan Yemen çöllerine uzanan hayat hikâyesinin ardında neler gizliydi? Esaret sürecinden sonra Sultan II. Abdülhamid ile kurduğu karmaşık ilişki ve Yıldız Sarayı’nda etrafına örülen “altın kafes” stratejisi hangi psiko-politik dengelere dayanıyordu? Paşa’nın vefatından sonra hanedana damat olan oğullarının karıştığı skandallardan 1924 sürgününe uzanan süreçte ailesinin trajik akıbeti nasıl şekillendi? Tarihçi Prof. Dr. Mesut Karakulak ile yeni kitabı Gazi Osman Paşa: Plevne Kahramanı üzerine konuştuk. &#160; Devamı Derin&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Konuşan: Derin Tarih</strong></p>
<p>Bir askerî deha olarak Gazi Osman Paşa, siperlerde devasa Rus ordusuyla çarpışırken kendi devletinin hantal bürokrasisi karşısında nasıl bir yalnızlık içindeydi? Kusursuz bir “Plevne Kahramanı” mitini var eden, Tokat’tan Harbiye’ye, Kırım’dan Yemen çöllerine uzanan hayat hikâyesinin ardında neler gizliydi? Esaret sürecinden sonra Sultan II. Abdülhamid ile kurduğu karmaşık ilişki ve Yıldız Sarayı’nda etrafına örülen “altın kafes” stratejisi hangi psiko-politik dengelere dayanıyordu? Paşa’nın vefatından sonra hanedana damat olan oğullarının karıştığı skandallardan 1924 sürgününe uzanan süreçte ailesinin trajik akıbeti nasıl şekillendi? Tarihçi Prof. Dr. Mesut Karakulak ile yeni kitabı <em>Gazi Osman Paşa: Plevne Kahramanı</em> üzerine konuştuk.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-temmuz-2026">Derin Tarih Temmuz Sayısında… </a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Akif’in hayatını bir düşünce ve mücadele adamının, bir ahlâk abidesinin hayatı olarak yazmaya çalıştım”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/1-kitap-1-yazar/akifin-hayatini-bir-dusunce-ve-mucadele-adaminin-bir-ahlak-abidesinin-hayati-olarak-yazmaya-calistim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Munise Şimşek]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 Dec 2025 08:53:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[1 Kitap 1 Yazar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=11869</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: MUNİSE ŞİMŞEK &#160; Türkiye’de üzerine en fazla çalışma yapılan isimlerden biri olmasına karşın Akif biyografilerinde tüm dişliler yerli yerine oturmuş, tüm halkalar tamamlanmış değil. Geçen ay yayımlanan Mehmet Akif Ersoy: Şair Bir Mütefekkirin Dünyası adlı çalışma millî şairimizin üzerinde gölgelerin dolaştığı yönlerine ve özellikle de entelektüel biyografisine katkıda bulunmaya matuf. Vefatının 89. sene-i devriyesinde hem Mehmet Akif’i yâd etmek hem de kitap hakkında daha ayrıntılı bilgi almak amacıyla yazarı Prof. Dr. İsmail Kara ile sohbet ettik. &#160; Devamı Derin Tarih Aralık Sayısında… ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: MUNİSE ŞİMŞEK</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Türkiye’de üzerine en fazla çalışma yapılan isimlerden biri olmasına karşın Akif biyografilerinde tüm dişliler yerli yerine oturmuş, tüm halkalar tamamlanmış değil. Geçen ay yayımlanan <em>Mehmet Akif Ersoy: Şair Bir Mütefekkirin Dünyası</em> adlı çalışma millî şairimizin üzerinde gölgelerin dolaştığı yönlerine ve özellikle de entelektüel biyografisine katkıda bulunmaya matuf. Vefatının 89. sene-i devriyesinde hem Mehmet Akif’i yâd etmek hem de kitap hakkında daha ayrıntılı bilgi almak amacıyla yazarı Prof. Dr. İsmail Kara ile sohbet ettik.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-2025-/-sayi-165">Derin Tarih Aralık Sayısında… </a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Sanat vasıtadır. Hedef insan olmaktır.”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/1-kitap-1-yazar/sanat-vasitadir-hedef-insan-olmaktir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çiçek Derman]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Mar 2024 09:04:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[1 Kitap 1 Yazar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=10259</guid>

					<description><![CDATA[Konuşan: Taha Kılınç &#160; Yakın dönemin gizli hazinelerinden müzehhip muhsin demironat’ın hayatı, talebesi prof. dr. f. çiçek derman tarafından mufassal bir kitap haline getirildi. demironat’ı her cephesiyle tanıtan kitapta, kütüphane ve koleksiyon olarak 25 farklı merkezden titizlikle derlenen eser örnekleri de yer alıyor. daha önce, yetişmesinde büyük emekleri bulunan hocası fatma rikkat kunt ve ‘türk tezyînatını canlandıran adam‘ olarak bilinen feyzullah dayıgil’in biyografilerini kaleme alan derman’la muhsin demironat’ı ve tezhip sanatının gelişmesindeki rolünü konuştuk.   Devamı Derin Tarih Mart Sayısında…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Konuşan: Taha Kılınç</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yakın dönemin gizli hazinelerinden müzehhip muhsin demironat’ın hayatı, talebesi prof. dr. f. çiçek derman tarafından mufassal bir kitap haline getirildi. demironat’ı her cephesiyle tanıtan kitapta, kütüphane ve koleksiyon olarak 25 farklı merkezden titizlikle derlenen eser örnekleri de yer alıyor. daha önce, yetişmesinde büyük emekleri bulunan hocası fatma rikkat kunt ve ‘türk tezyînatını canlandıran adam‘ olarak bilinen feyzullah dayıgil’in biyografilerini kaleme alan derman’la muhsin demironat’ı ve tezhip sanatının gelişmesindeki rolünü konuştuk.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-mart-kasim-2023">Derin Tarih Mart Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Osmanlı Arapları”Na Dair…</title>
		<link>https://www.derintarih.com/1-kitap-1-yazar/bir-kitap-bir-yazar/osmanli-araplarina-dair/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Zekeriya Kurşun]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 03 Feb 2023 15:02:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bir Kitap Bir Yazar]]></category>
		<category><![CDATA[Hilafet-Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[I.Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=9099</guid>

					<description><![CDATA[I.Dünya Savaşı sonrasında yaşanan keskin kopuşun ardından, istese de istemese de Osmanlı’nın varisi olan Türkiye ile Arap dünyası arasındaki sorunlar hâlâ çözülebilmiş değil. Sadece tarafları değil İslâm dünyasının kaderini de etkileyen bu sorunun çözümünde ortak tarihî tecrübeden istifade etmek mümkün mü? Bu noktada tarihçilere nasıl bir görev düşüyor? Sorularımızı 40 yıllık bir emeğin ürünü olarak geçtiğimiz aylarda yayınlanan Osmanlı Arapları: Hilafet-Siyaset-Milliyet (1798-1918) kitabının yazarı Prof. Dr. Zekeriya Kurşun’a yönelttik.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>I.Dünya Savaşı sonrasında yaşanan keskin kopuşun ardından, istese de istemese de Osmanlı’nın varisi olan Türkiye ile Arap dünyası arasındaki sorunlar hâlâ çözülebilmiş değil. Sadece tarafları değil İslâm dünyasının kaderini de etkileyen bu sorunun çözümünde ortak tarihî tecrübeden istifade etmek mümkün mü? Bu noktada tarihçilere nasıl bir görev düşüyor? Sorularımızı 40 yıllık bir emeğin ürünü olarak geçtiğimiz aylarda yayınlanan <em>Osmanlı Arapları: Hilafet-Siyaset-Milliyet </em>(1798-1918) kitabının yazarı Prof. Dr. Zekeriya Kurşun’a yönelttik.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Büyük Meseleler Ve Fikirler Ancak Onlara Mümasil Bir Dille Anlatılabilir”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/1-kitap-1-yazar/bir-kitap-bir-yazar/buyuk-meseleler-ve-fikirler-ancak-onlara-mumasil-bir-dille-anlatilabilir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Kara]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 05 Jan 2023 12:13:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bir Kitap Bir Yazar]]></category>
		<category><![CDATA[ortadogu]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<category><![CDATA[Türkler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8954</guid>

					<description><![CDATA[Tarihi, kahramanlar ve hainler üzerinden okumanın toplumsal hafızamıza zararları nelerdir? Ortadoğu tarihçileri Osmanlı ve Türkleri çağdaş İslâm düşüncesinin merkezinden nasıl ve niçin uzaklaştırdı? Türk aydınının İslâm kültürüyle ilişki kurma biçimi ve seviyesi tarih çalışmalarında hangi sorunlara yol açtı? Tarihin bir savaş meydanı olarak görülmesinin Türkiye’ye verdiği zararlar nelerdir? Tarih ilmi açısından semboller önemli, toplumsal yaralar neden önemli? Prof. Dr. İsmail Kara ile yakın dönem düşünce tarihimize dair önemli meselelerin üzerine eğilen son kitabı İçimden Geçen Günler üzerine sohbet ettik ve kitap bağlamında yukarıdaki soruların izini sürdük. &#160; Devamı Derin Tarih Ocak Sayısında…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Tarihi, kahramanlar ve hainler üzerinden okumanın toplumsal hafızamıza zararları nelerdir? Ortadoğu tarihçileri Osmanlı ve Türkleri çağdaş İslâm düşüncesinin merkezinden nasıl ve niçin uzaklaştırdı? Türk aydınının İslâm kültürüyle ilişki kurma biçimi ve seviyesi tarih çalışmalarında hangi sorunlara yol açtı? Tarihin bir savaş meydanı olarak görülmesinin Türkiye’ye verdiği zararlar nelerdir? Tarih ilmi açısından semboller önemli, toplumsal yaralar neden önemli? Prof. Dr. İsmail Kara ile yakın dönem düşünce tarihimize dair önemli meselelerin üzerine eğilen son kitabı <em>İçimden Geçen Günler</em> üzerine sohbet ettik ve kitap bağlamında yukarıdaki soruların izini sürdük.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ocak-2023">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı&#8217;nın Matbaaya Uzak Durmasının Nedeni Güçlü Bir Yazma Kitap Kültürünün Olmasaydı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/1-kitap-1-yazar/osmanlinin-matbaaya-uzak-durmasinin-nedeni-guclu-bir-yazma-kitap-kulturunun-olmasaydi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Filiz Dığıroğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 12 Oct 2022 11:43:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[1 Kitap 1 Yazar]]></category>
		<category><![CDATA[Matbaa]]></category>
		<category><![CDATA[matbu]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8598</guid>

					<description><![CDATA[1803’te yayımlanan Risâle-i Birgivî Osmanlı Devleti’nde yayınlanan ilk matbu dinî kitaptır. İlk matbu Kur’ân-ı Kerîm ise 1874’e tarihlenir. Oysa 1727’de İbrahim Müteferrika tarafından kurulan Osmanlı’nın ilk matbaasının dinî kitap yayınlamasına izin verilmemişti. Osmanlı’da Dinî Matbuat kitabının yazarı Doç. Dr. Filiz Dığıroğlu ile Sultan Abdülhamid ve II. Meşrutiyet dönemindeki dinî matbuatı konuştuk. Devletin geliştirdiği kontrol ve sansür mekanizması nasıl işliyordu? Bu kitapları kimler üretiyordu? Merdiven altı matbuatı engellemek için devlet hangi önlemlere başvurdu? Korsan kitap sektöründe en çok mushafların dolaşımda olması ne anlama gelir? En popüler kitaplar hangileriydi? Biz sorduk, misafirimiz cevapladı&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1803’te yayımlanan Risâle-i Birgivî Osmanlı Devleti’nde yayınlanan ilk matbu dinî kitaptır. İlk matbu Kur’ân-ı Kerîm ise 1874’e tarihlenir. Oysa 1727’de İbrahim Müteferrika tarafından kurulan Osmanlı’nın ilk matbaasının dinî kitap yayınlamasına izin verilmemişti. Osmanlı’da Dinî Matbuat kitabının yazarı Doç. Dr. Filiz Dığıroğlu ile Sultan Abdülhamid ve II. Meşrutiyet dönemindeki dinî matbuatı konuştuk. Devletin geliştirdiği kontrol ve sansür mekanizması nasıl işliyordu? Bu kitapları kimler üretiyordu? Merdiven altı matbuatı engellemek için devlet hangi önlemlere başvurdu? Korsan kitap sektöründe en çok mushafların dolaşımda olması ne anlama gelir? En popüler kitaplar hangileriydi? Biz sorduk, misafirimiz cevapladı&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MUHARREM VAROL: “AYANLAR OSMANLI İMPARATORLUĞU’NUN SAVAŞ MÜTEAHHİDİYDİ”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/1-kitap-1-yazar/muharrem-varol-ayanlar-osmanli-imparatorlugunun-savas-muteahhidiydi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Munise Şimşek]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Aug 2022 07:57:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[1 Kitap 1 Yazar]]></category>
		<category><![CDATA[Alexandre Dumas]]></category>
		<category><![CDATA[Bonapart]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. Tunç Tiryaki]]></category>
		<category><![CDATA[Siroziler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8373</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: MUNİSE ŞİMŞEK Sirozîler: Âyânlıktan İlmiyeye Bir Hanedanlığın Öyküsü kitabınız geçtiğimiz yıl Timaş Akademi etiketiyle yayımlandı. Kitabın hikâyesiyle başlayalım isterseniz. Daha önce herhangi bir çalışmaya konu olmayan Sirozîleri inceleyen bu kitap nasıl ortaya çıktı? 2020 Kasım’ında Kovid 19’dan kaybettiğimiz çok kıymetli bir koleksiyoner ve sahaf müdavimi Yusuf Çağlar’ın teşvikiyle yazıldı bu kitap. Zaten bu çalışmayı merhuma ithaf ederek bir nebze de olsa ruhunu şâd etmeye çalıştık. Sirozîler Osmanlı Rumeli’sinde dal budak salmış çok büyük bir aile; biz Müftüzade kolundan gelen hayırhah bir torunun, dedelerinin tarihini öğrenmek isteyen Prof. Dr. Tunç Tiryaki’nin girişimiyle bu projeye giriştik ve sonunda iki kapak arasında&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: MUNİSE ŞİMŞEK</strong></p>
<p><em>Sirozîler: Âyânlıktan İlmiyeye Bir Hanedanlığın Öyküsü</em> kitabınız geçtiğimiz yıl Timaş Akademi etiketiyle yayımlandı. Kitabın hikâyesiyle başlayalım isterseniz. Daha önce herhangi bir çalışmaya konu olmayan Sirozîleri inceleyen bu kitap nasıl ortaya çıktı?</p>
<p>2020 Kasım’ında Kovid 19’dan kaybettiğimiz çok kıymetli bir koleksiyoner ve sahaf müdavimi Yusuf Çağlar’ın teşvikiyle yazıldı bu kitap. Zaten bu çalışmayı merhuma ithaf ederek bir nebze de olsa ruhunu şâd etmeye çalıştık. Sirozîler Osmanlı Rumeli’sinde dal budak salmış çok büyük bir aile; biz Müftüzade kolundan gelen hayırhah bir torunun, dedelerinin tarihini öğrenmek isteyen Prof. Dr. Tunç Tiryaki’nin girişimiyle bu projeye giriştik ve sonunda iki kapak arasında böyle bir monografi haline geldi. Tabii, projenin bidayetinde pandemi yeni başlamıştı, zor şartlarda çalışmanın hem avantajını hem de dezavantajını yaşadık. Bilhassa şehir dışındaki bazı birincil kaynaklara erişim zor olsa da Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi’nin online hizmete açılması o avantajlardan biriydi.</p>
<p>Kitabı okurken bir ailenin hikâyesi yanında, ayanlar ve ilmiye gibi Osmanlı tarihi için önemli bürokratik veya idarî sınıflar hakkında bilgi ediniyoruz. Konuya bu noktadan girelim istiyorum. Ayanlar nasıl ortaya çıktı?</p>
<p>Ayanların ortaya çıkması çok uzun bir vetirenin sonucu. Tarihte ve bilhassa sosyal bilimlerde doğa bilimleri gibi net formüller yok; o yüzden şu sebeple, şu yüzden bunlar oldu tarzında bir yaklaşım doğru değil. Ama tasvir, tasnif ve tarif için nitel değerlendirilmeler de bir zorunluluk! Kısaca şöyle tanımlanabilir; merkezî otoritenin gücünü yitirdiği dönemlerde, uygulanan iktisadî, askerî ve siyasî politikalar sonucunda taşrada ortaya çıkan yerel güç merkezlerine bu ismi veriyoruz. Merkezle girdikleri kompleks ilişki ağı kendi bölgelerinde kurdukları patronaj sistemiyle yakından alakalı. Bilhassa merkeze giden ekonomik artının yönetimine ilişkin iltizam ve malikâne sistemleri gibi 17. yüzyıl sonunda değişime gidilen birtakım makroekonomik politikaların da ayanlığın gelişiminde etkisi var. Para sirkülasyonu, savaşacak asker ihtiyacı, ordu lojistiği, payitahtın gıda ve iaşesi hep bu denklemin çoklu değişkenlerinden. Aslında, ayanları en güzel tarif eden tanımlamaya göre onlar bir çeşit savaş müteahhididir. Yani Osmanlı ordusuna dahil olan yardımcı güçler arasında ayanların topladığı asker önemli bir yekûn ve rükün tutar. Bilhassa Rumeli’de 18. yüzyılda mütemadiyen cereyan eden Rusya ve Avusturya savaşları bu zinde güçleri taşrada daha da palazlandıran bir etken. II. Mahmud’un büyük merkeziyetçi siyasetinden önce geldikleri şahika ve nihai nokta ayanların adeta küçük birer padişah olarak arz-ı endam ettiğidir. Bu bağlamda Alexandre Dumas’ın hakkında roman yazdığı “Müslüman Bonapart”ı Tepedelenli Ali Paşa örneğini hatırlamak kâfi.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ağustos-2022">Derin Tarih Ağustos Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ŞERİFE EROĞLU MEMİŞ: “HAC EL YAZMALARININ ÇOĞU HAYIR DUA ALMAK İÇİN TELİF EDİLMİŞTİR”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/1-kitap-1-yazar/serife-eroglu-memis-hac-el-yazmalarinin-cogu-hayir-dua-almak-icin-telif-edilmistir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Munise Şimşek]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Jul 2022 08:15:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[1 Kitap 1 Yazar]]></category>
		<category><![CDATA[Bilâdü'ş-Şam]]></category>
		<category><![CDATA[Haseki Sultan İmareti]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs]]></category>
		<category><![CDATA[Medine]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8265</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: MUNİSE ŞİMŞEK Bu yıl Kurban Bayramı 9 Temmuz’a denk geliyor. Hepimiz için önemli olsa da en büyük bayram sevincini hacılar yaşayacak. Yaklaşık 10 günlük bir ibadet sürecini tamamlayarak hacı olacaklar. Biz de bu vesileyle kitabınız üzerine sizinle sohbet edelim istedik. Hac kültürü ve bu sahada kaleme alınmış eserler üzerine çalışmaya ne zaman başladınız? Öncelikle böylesine anlamlı bir vesile ile kitap çalışmama derginizde yer ayırdığınız için teşekkür ederim. Esasında Kudüs şehri ve vakıflarına dair yürütmüş olduğum çalışmalar beni bu konuya yöneltti. Kudüs şehrinin Osmanlı idealine entegrasyonunda hac organizasyonunun rolü, ilk dikkatimi çeken konular arasındaydı. Zira I. Selim döneminde Suriye, Mısır&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: MUNİSE ŞİMŞEK</strong></p>
<p><strong>Bu yıl Kurban Bayramı 9 Temmuz’a denk geliyor. Hepimiz için önemli olsa da en büyük bayram sevincini hacılar yaşayacak. Yaklaşık 10 günlük bir ibadet sürecini tamamlayarak hacı olacaklar. Biz de bu vesileyle kitabınız üzerine sizinle sohbet edelim istedik. Hac kültürü ve bu sahada kaleme alınmış eserler üzerine çalışmaya ne zaman başladınız?</strong></p>
<p>Öncelikle böylesine anlamlı bir vesile ile kitap çalışmama derginizde yer ayırdığınız için teşekkür ederim.</p>
<p>Esasında Kudüs şehri ve vakıflarına dair yürütmüş olduğum çalışmalar beni bu konuya yöneltti. Kudüs şehrinin Osmanlı idealine entegrasyonunda hac organizasyonunun rolü, ilk dikkatimi çeken konular arasındaydı. Zira I. Selim döneminde Suriye, Mısır ve Hicaz’ın ele geçirilmesi ile haccın idaresi ve organizasyonu da Osmanlı Devleti’ne geçmişti. 16. yüzyıl ortaları Osmanlı yönetim merkezinin bir bütün olarak Bilâdü’ş-Şam’ın güneyine yönelik tutumlarında bir dönüm noktası olmuş ve hac organizasyonu, yeni fethedilen bu coğrafyanın imparatorluk muhayyilesine entegre etmenin en önemli ayağını oluşturmuştu. Fetihten sonraki yarım yüzyılda, bu amaçla hacıların bu bölgede seyahatini kolaylaştırmak için çeşitli tedbirler alınmıştı. Hacıların doyurulması, ihtiyaçlarının karşılanması için Mekke, Medine ve el-Halil’deki mevcut imaretlere, Haseki Sultan İmareti de ilave edilerek Müslümanların dört kutsal kentinde fakir ve ihtiyaç sahiplerinin doyurulması da sağlanmıştır.</p>
<p>Âdeta bir “hac imâreti” fonksiyonunu yerine getiren bu yapılarda yürütülen faaliyetleri yukarıda bahsi geçen idealin önemli bileşenleri olarak görmek mümkündür. Zira Kudüs ve el-Halil’de bulunan imaretler oldukça büyüktü ve kutsal şehirlere gelen hacıların devamlılığının sağlanması ve ihtiyaçlarının karşılanması konusunda önemli rolleri icra etmekteydi. Yerine getirdikleri bu işlev sayesinde Osmanlı döneminde Haseki Sultan İmareti Kudüs şehri için ekonomik olarak bir canlılığa vesile olurken, el-Halil’de Halil İbrahim Sofrası olarak bilinen Simâtü’l-Halîl de benzer bir işlev görmüştür.</p>
<p>Aynı zamanda yüzyıllar boyunca Kudüs ve el-Halil’de sürdürülen bu faaliyetler, Osmanlı Sultanı’nın “Hâdimü’l-Harameyni’ş-Şerifeyn” olarak isimlendirilen hamiliğinin korunmasına maddî ve manevî açıdan oldukça önemli katkılar sağlamıştır. Bunların yanı sıra, Osmanlı döneminde hac organizasyonu çerçevesinde İstanbul’dan Şam’a, oradan Medine ve Mekke’ye, Kudüs’e ve el-Halil’e geçilen yollar boyunca inşa edilen kervansaraylar, hanlar ve hamamlar; şehirler, kasabalar ve menzilhâneler bu bakış açısının ulaştığı noktayı göstermesi bakımından önemlidir. Bu organizasyonun boyutu ve bu süreçteki vakıfların etkinliği beni hac konusunda çalışmaya yönelten ilk hususlardı.</p>
<p>Hac bahsine yönelmemdeki ikinci önemli mesele ise; Osmanlı sultanının hayırseverliğinin ve meşruiyetinin göstergeleri addedebileceğimiz bu iki imaretin yanı sıra, Kudüs’te bulunan zâviye, hangâh, ribât gibi vakıflar yoluyla vücuda getirilen tasavvufî yapıların, aynı zamanda “hac imâretleri” olarak faaliyette bulunmaları olmuştur. Örneğin, Kudüs şehri erken Osmanlı döneminde hacıların yoğun bir akınına şahit olmuştur: Hindîler, Afganlar, Orta Asyalılar, Endenozyalılar, Faslılar, Kürtler ve Türkler hac yolculuklarını Kudüs’e bağlayarak burada tefekkür ve ibadetle meşgul olmuşlardır. Hacılar her milletin ismiyle anılan zâviye ve ribâtlarda konaklamakta, yeme içme ihtiyaçları da buralarda karşılanmaktaydı. Kudüs’ün misafirperver bir hac merkezi olmasına önemli katkılar sağlayan bu kurumlar aracılığıyla Kuzey Afrika, Orta Asya, Hindistan ve Osmanlı İmparatorluğu arasında ve Arap vilayetleri özelinde gerçekleşen kültürel, dinî ve siyasî alışverişten de söz etmek mümkündür.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-temmuz-2022">Derin Tarih Temmuz Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İSMAİL KARA: İSTİKLÂL MARŞI KURUCU BİR FİKİR METNİDİR</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/ismail-kara-istiklal-marsi-kurucu-bir-fikir-metnidir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muhittin Simsek]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Nov 2021 06:48:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[1 Kitap 1 Yazar]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[cemiyet-i beşeriye]]></category>
		<category><![CDATA[İstiklal Marşı]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Âkif]]></category>
		<category><![CDATA[Midhat Efendi]]></category>
		<category><![CDATA[Sebilürreşad]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7541</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: MUNİSE ŞİMŞEK Hocam kitabınızın girişinde İstiklâl Marşı’nın önemli hususiyetlerinden birinin döneminin ana temayüllerini veren, temel problemlerini tartışan, güçlü bir toplumsallığa karşılık gelen kurucu bir “fikir metni” olduğunu beyan ediyorsunuz.  İstiklâl Marşı’nın bir düşünce tarihi çalışmasına konu olmasının ve bu mesainin bir kitaba dönüşmesinin sebeb-i hikmeti de bu düşünce sanırım. Mehmet Akif’in şiirini kurucu bir metin yapan hususiyetler nelerdir? Yeni Türk edebiyatına vücut veren büyük edipler arasında aynı zamanda kurucu fikir adamı olanların sayısı ciddi oranda. Mehmet Akif bu bakımdan tek değil yani. İşte Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Midhat Efendi hemen akla gelebilecek kişiler. Cumhuriyet devrinde de devam edecek&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: MUNİSE ŞİMŞEK</strong></p>
<p><strong>Hocam kitabınızın girişinde İstiklâl Marşı’nın önemli hususiyetlerinden birinin döneminin ana temayüllerini veren, temel problemlerini tartışan, güçlü bir toplumsallığa karşılık gelen kurucu bir “fikir metni” olduğunu beyan ediyorsunuz.  İstiklâl Marşı’nın bir düşünce tarihi çalışmasına konu olmasının ve bu mesainin bir kitaba dönüşmesinin sebeb-i hikmeti de bu düşünce sanırım. Mehmet Akif’in şiirini kurucu bir metin yapan hususiyetler nelerdir?</strong></p>
<p>Yeni Türk edebiyatına vücut veren büyük edipler arasında aynı zamanda kurucu fikir adamı olanların sayısı ciddi oranda. Mehmet Akif bu bakımdan tek değil yani. İşte Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Midhat Efendi hemen akla gelebilecek kişiler. Cumhuriyet devrinde de devam edecek bu. Şimdi öyle olduğu söylenebilir mi, bu şüpheli. Akif’in İstiklâl Marşı’ndan önce ve sonra yazdığı şiirlerde de bu fikrî taraf var. Kendisi de bunu ifade ediyor. Hayatının 1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilânıyla başlayıp Millî Mücadele sonrasına, 1923 yılına kadar geçen dönemini cemiyet-i beşeriyeye adadığını söylüyor, yani edebî faaliyetlerinde bile yeni toplumsal hadiselere, yeni bir cemiyet ve cemaat oluşturmaya, bunun için matbuat yoluyla bir çevre tesisine emek sarfediyor, onu öne çıkarıyor. Bu durumu sanatkârlığına bitişik olarak fikir adamlığını, fikrî mücadeleyi daha fazla önemsemek olarak da okuyabiliriz. Zaten II. Meşrutiyet yıllarının en önemli ve etkili yayın organının, <em>Sırat-ı Müstakim / Sebilürreşad</em>’ın başında olan bir kişi o.</p>
<p>İstiklâl Marşı bunların devamı, bu tecrübelerin ve arayışların içinden geliyor. Ama daha da zor şartlarda… Bir sanat eseri olduğu kadar büyük bir fikrî metin olarak da ortaya çıkıyor. Millî marş olduğu için bir taraftan coşkun bir şiir yazıyor ama aynı zamanda 18. yüzyılın son çeyreğinden itibaren tartışılan bazı ana meseleleri de Millî Mücadele şartlarında bir daha ele alıyor. Onun için bir kavramsal çerçevesi de var bu şiirin. Şair bu çerçevenin yeni bir yorumcusu aynı zamanda. Ben bugüne kadar pek ele alınmayan bu fikrî boyutunu temel kavramları etrafında yazmak istiyordum. 100. yıl bu düşüncemi fiiliyata çıkarmak için teşvik edici bir sebep ve zemin oldu.</p>
<p><strong>Akif’in şahsiyetinin ve tecrübelerinin burada ne gibi belirleyici bir rolü var?</strong></p>
<p>Bu da önemli elbette. İstiklâl Marşı için kollarını sıvadığında 50 yaşına merdiven dayamış sayılır. Büyük mücadelelerin ve tecrübelerin içinden gelip geçmiş; Sultan Hamid, Meşrutiyet, 1. Cihan Harbi, Mütareke ve Millî Mücadele yıllarını İstanbul’da yani merkezde ve fikrî-siyasî mücadelelerin içinde yaşamış. Anadolu’yu, Suriye ve Hicaz bölgesini, ayrıca Berlin’i görmüş. Ayrıca şiiri ve sanat tarzı da üçüncü ve son merhalesine intikal etmek üzere. İstiklâl Marşı bunların hepsinden kuvvetli izler taşıyor şüphesiz.</p>
<p><strong>İşaret ettiğiniz bu hususiyetlerine ve ehemmiyetine rağmen İstiklâl Marşı üzerinde Türkçe ve edebiyat dersleri haricinde pek de kafa yorulmaması veya yakın dönem düşünce tarihi çalışmalarına konu edilmemesini nasıl izah edebiliriz peki?</strong></p>
<p>Bu benim kitapta da sorguladığım bir mesele. Tek sebebe indirgemek herhalde doğru olmaz. Ama bu ihmalin benim görebildiğim ve kitapta da tartıştığım en önemli ve derin sebebi bu metnin yazılışından kısa sayılabilecek bir zaman sonra yeni Türk devletinin İslâm’ı paranteze alma siyasetini benimsemesidir. İsterseniz yumuşatarak buna mecbur kalması diyelim, netice değişmeyecektir. Millî özellikleri ve ruhu ile dinî özellikleri ve ruhu içiçe olan bu metnin dinin aşağıya çekildiği ve dar bir alana hapsedildiği bir vasatta derinliğinin anlaşılması beklenemezdi. Bu günümüze kadar böyle geldi maalesef. Bakın Hilmi Ziya Ülken’in adı <em>Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi</em> olan ve 1966 gibi geç bir tarihte basılan hacimli kitabında Mehmet Akif de yoktur, İstiklâl Marşı da… Bu tesadüfle veya Hilmi Ziya’nın meselenin farkında olmayışıyla açıklanamaz bence. Tanpınar da böyle.</p>
<p>Burada siyasî ve ideolojik sınırlandırmaların psikolojik veya doğrudan kısıtlamaları var. Akif’e, İstiklâl Marşı’na sahip çıkan sağ muhafazakâr, mütedeyyin cenah da büyük ölçüde edebiyatla ve hissiyatla idare etti, ediyor denebilir. İstisnalar kaideyi bozmaz diyelim ama bu büyük şiire dair önemiyle mütenasip metinlerin yazılmadığı çok açık.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasim-2021">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>UĞUR DERMAN: BEREKETLİ BİR ÖMRÜN HÂSILASI</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/ugur-derman-bereketli-bir-omrun-hasilasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Taha Kılınç]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 Oct 2021 07:37:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[1 Kitap 1 Yazar]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[Hadarpaşa Lisesi]]></category>
		<category><![CDATA[Necmeddin Okyay]]></category>
		<category><![CDATA[Sinan Uluant]]></category>
		<category><![CDATA[Üsküdar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7462</guid>

					<description><![CDATA[Muhterem Hocam, gelenekli sanatlarımıza ilginizin nasıl başladığını anlatır mısınız? Genç bir lise talebesi, niçin hatta, ebruya, tezhibe ilgi duyar? Benim içimde bu hususta bir meyil hep vardı. Çocukluğum ve gençliğim Üsküdar’da geçtiği için, baktığım her yerde gördüğüm eserlerin kitabeleri, kabristanlardaki taşlar, camilerin yazıları, çeşmeler ilgimi çekerdi. Bütün eski eserlere karşı yüreğimde daima bir yakınlık duyardım. Yıllar geçtikçe, bu yakınlık büyüdü. Mesela, bir hatıram vardır hiç unutmadığım: Haydarpaşa Lisesi’nde okurken, Üsküdar’dan Kadıköy’e doğru güzel havalarda bazen yürürdüm. Baytar Mektebi’nin yakınında, ana cadde üzerinde, etrafı çevrili bir mezar ve üzerinde bir taş görürdüm. Yıllar sonra, Osmanlı Türkçesi okumayı öğrenince fark ettim ki,&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Muhterem Hocam, gelenekli sanatlarımıza ilginizin nasıl başladığını anlatır mısınız? Genç bir lise talebesi, niçin hatta, ebruya, tezhibe ilgi duyar?</strong></p>
<p>Benim içimde bu hususta bir meyil hep vardı. Çocukluğum ve gençliğim Üsküdar’da geçtiği için, baktığım her yerde gördüğüm eserlerin kitabeleri, kabristanlardaki taşlar, camilerin yazıları, çeşmeler ilgimi çekerdi. Bütün eski eserlere karşı yüreğimde daima bir yakınlık duyardım. Yıllar geçtikçe, bu yakınlık büyüdü. Mesela, bir hatıram vardır hiç unutmadığım: Haydarpaşa Lisesi’nde okurken, Üsküdar’dan Kadıköy’e doğru güzel havalarda bazen yürürdüm. Baytar Mektebi’nin yakınında, ana cadde üzerinde, etrafı çevrili bir mezar ve üzerinde bir taş görürdüm. Yıllar sonra, Osmanlı Türkçesi okumayı öğrenince fark ettim ki, orası bir namazgâhmış. Taş da kıble yönünü gösteren kıble taşıymış. Mahir (İz) Hocam, bana “Sen meraklısın, ama bunun anahtarını öğrenmezsen boşuna gayret olur” dedi. 1953’te böylece Osmanlı Türkçesine başladık. Ondan önce, elifi görsem mertek sanacak seviyedeydim. Çünkü bizim çocukluğumuzda böyle şeylere müsaade yoktu, yasaktı. Sonra açığı kapatmaya çabaladık işte. Hele Üsküdar’da olmam hasebiyle, karşıma bir de Necmeddin (Okyay) Hoca çıkınca…</p>
<p><strong>Siz “geleneksel sanatlarımız” yerine “gelenekli sanatlarımız” demeyi tercih ediyorsunuz. Okurlarımız için, bunun sebebini açıklar mısınız?</strong></p>
<p>Ben Türkçeye saplanan, Türkçeyi katleden “-sel”, “-sal” eklerine düşmanım. Bizim gençliğimizde bu ekler, çok nadir kullanılırdı. Bir kelimenin aslı Arapça ise, ona asla ilave edilmezdi. Mesela şu anda “tarihsel” diyorlar; eskiden “tarihî” denirdi. Şimdi her kelimenin sonuna bu ekleri getiriyorlar. Bazen işitiyordum da, “Bu kelimenin sonunda ‘sel’in ne işi var?” diyorum. Üniversite hocaları bile böyle kullanıyor. Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu’nun bir sözü vardı: “Türkçeyi sala koyup sele verdiler.” O hale getirildi maalesef. Ben bu duruma düşmemek için, eserlerimin hiçbirinde “-sel” veya “-sal” ekiyle biten kelimeler kullanmamışımdır. Tek istisna kumsal ve uysal kelimeleridir. Onlar da zaten geçmişden kalmadır.</p>
<p>“Geleneksel” deyince, vaktiyle geleneğe bağlı olarak yapılan bir sanatın, eski halinden hiç taviz vermeden, değişmeden ve adeta taklit edilerek bugüne gelişi anlaşılıyor. Hâlbuki “gelenekli” dediğimiz zaman, eskiden istifade eden, ama kendisi de üzerine yenilikleri ekleyen bir anlayışı kastediyoruz. Ben bu sebeple “gelenekli” demeyi tercih ediyorum.</p>
<p><strong>Makalelerinizi topladığınız 4 kitaplık serinin adı “Ömrümün Bereketi”. Gerçekten de ismiyle müsemma bir eser olduğunu görüyoruz okuyunca. Bu ismi vermek kimin fikriydi?</strong></p>
<p>Bunun için hiçbir düşüncem olmamıştı. Bu serinin hazırlanmasını bana Kubbealtı’nın başkanı Sinan Uluant teklif etmişti. “İsim de bulalım” dedi. Ben kendilerine 15 isim teklif ettim. İçlerinden biri de “Ömrümün Bereketi” idi. Nihayetinde bu isim beğenildi.</p>
<p><strong>“Ömrümün Bereketi” serisinin dördüncü ve sonuncu kitabının başında, muhterem eşiniz Çiçek Hoca’nın bir takrizi var. Orada “Eski makaleleri toplamaya ne gerek vardı? Bunlar zaten yayınlanmış. Yeni eserler vermeye odaklanmak daha iyi” şeklindeki eleştirilere cevap verilmiş.</strong></p>
<p>Bu kitaplarda bir araya getirdiğim makalelerim, artık hiçbir yerde bulunmuyordu. Makalelerde aktardıklarım da, benim kendi hocalarımdan bizzat öğrendiğim ve işittiğim şeyler.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ekim-2021">Derin Tarih Ekim Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>FATMA ÇİÇEK DERMAN: TEZHİB SANATININ BUGÜNE AKTARILMASI HOCALARIMIZIN İŞBİRLİĞİYLE MÜMKÜN OLMUŞTUR</title>
		<link>https://www.derintarih.com/1-kitap-1-yazar/fatma-cicek-derman-tezhib-sanatinin-bugune-aktarilmasi-hocalarimizin-isbirligiyle-mumkun-olmustur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Taha Kılınç]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 May 2021 07:31:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[1 Kitap 1 Yazar]]></category>
		<category><![CDATA[Altunbezer]]></category>
		<category><![CDATA[Bahaeddin Tokatlıoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Feyzullah Dayıgil]]></category>
		<category><![CDATA[Rikkat Kunt Hanım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7036</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: TAHA KILINÇ Kitabınızın girişinde, Feyzullah Dayıgil’i hocanız Rikkat Kunt Hanım vesilesiyle tanıdığınızı belirtiyorsunuz. İşin ilginç yanı, Rikkat Hanım hocası Feyzullah Bey’den 7 yaş büyük. Aralarında nasıl bir iletişim ve bilgi alışverişi olmuş? Rikkat Hocam 1903, Feyzullah Bey ise 1910 doğumludur. Ama hocalık için yaş farkının önemli olmadığını düşünüyorum. Rikkat Hocamın Dayıgil’de takdir ettiği araştırmacı ruhu, azimli, becerikli ve zevkli bir kişiliğe sahip oluşu idi. Feyzullah Bey’in sanatkâr ruhu taşıdığını söylerdi. Bu konuda Rikkat Hanım’a tezyînat ve tezhibde hocaları sorulduğu zaman, “İlk hocam İsmail Hakkı Altunbezer’dir. Daha sonra, Feyzullah (Feyzi) Dayıgil’den istifâde ettim” cevabını verirdi. Rikkat Hanım’ın, Güzel Sanatlar Akademisi&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: TAHA KILINÇ</strong></p>
<p><strong>Kitabınızın girişinde, Feyzullah Dayıgil’i hocanız Rikkat Kunt Hanım vesilesiyle tanıdığınızı belirtiyorsunuz. İşin ilginç yanı, Rikkat Hanım hocası Feyzullah Bey’den 7 yaş büyük. Aralarında nasıl bir iletişim ve bilgi alışverişi olmuş? </strong></p>
<p>Rikkat Hocam 1903, Feyzullah Bey ise 1910 doğumludur. Ama hocalık için yaş farkının önemli olmadığını düşünüyorum. Rikkat Hocamın Dayıgil’de takdir ettiği araştırmacı ruhu, azimli, becerikli ve zevkli bir kişiliğe sahip oluşu idi. Feyzullah Bey’in sanatkâr ruhu taşıdığını söylerdi. Bu konuda Rikkat Hanım’a tezyînat ve tezhibde hocaları sorulduğu zaman, “İlk hocam İsmail Hakkı Altunbezer’dir. Daha sonra, Feyzullah (Feyzi) Dayıgil’den istifâde ettim” cevabını verirdi.</p>
<p><strong>Rikkat Hanım’ın, Güzel Sanatlar Akademisi Türk Tezyînî Sanatları Şubesi’nde tezhib hocası İsmail Hakkı Altunbezer’i bırakıp Feyzullah Dayıgil’den ders almaya karar vermesinin sebebi neydi?</strong></p>
<p>Rikkat Kunt Hocam, İsmail Hakkı Altunbezer’i ilk gördüğünde dış görünüşüne hayran olur ve Güzel Sanatlar Akademisi’ne yeni bağlanmış olan Türk Tezyînî Sanatları şubesine talebe olarak kaydını yaptırır. Bu şubenin hocası Altunbezer’dir. Ancak zamanla klasik tezhibden çok uzak bir tarz öğretilmeye çalışıldığı için Rikkat Hocam bu atölyede aradığını bulamaz. Aslında mükemmel bir hattat, başarılı bir ressam ve meşhur bir tuğrakeş olan İsmail Hakkı Hoca, tezhib sanatının kâidelerini dikkate almayarak kendine göre yakıştırmalarla, ince fırçasına güvenerek eser vermiştir.</p>
<p>Altunbezer, öğrencilerine devamlı kopya yaptırıp, çizdikleri desenleri yanlarında düzeltmeğe üşenerek onlara kendi çizdiği deseni vermesi neticesinde Rikkat Hocam bu şubede aradığını bulamamış ve çini atölyesine kayarak Feyzullah Bey ile çalışmağa başlamıştır. 1938 ve 1942 yıllarında Vakıflar Dergisi’nde yayımlanan “İstanbul Çinilerinde Lâle I – II” makaleleri bu müşterek araştırma ve çalışmanın sonunda ortaya çıkmıştır. 16. asır çinileri üzerinde desenleri ve motifleri inceleyip, eskilerin terkibleri nasıl meydana getirdiklerini görerek birbirlerinin dikkatini çekme yoluyla sanatın kaybedilmek üzere olan ana kâidelerini yeniden ortaya çıkarmışlardır.</p>
<p>Bu atölye değiştirme, Rikkat Hocamın sanat dünyası için çok faydalı olmuş, desen çizme özelliklerini ve sanatın ana kâidelerini öğrenmesini sağlamıştır.</p>
<p><strong>İsmail Hakkı Altunbezer’den söz ederken, “Tezhibin gelişmesine engel olmuştur” diyorsunuz. Altunbezer’in takip ettiği usul neydi, nasıl bir çalışma yöntemi vardı?</strong></p>
<p>1936-44 yılları arasında Akademi’de hocalık yapan Altunbezer, tezhib sanatını ciddiye almamış ve sahip olduğu kabiliyetlerine güvenerek “Ben bu sanatı da yaparım” düşüncesiyle hocalığa devam etmiştir. Maalesef tam sekiz yıl öğrenciler, kopya desenleri kullanarak sadece işçilik öğrenmişlerdir. Hatta dört yıllık eğitim sonunda mezuniyet eserlerini bile hocaları tarafından çizilen desenlerle vermişlerdir.</p>
<p>Vaktiyle Bahaeddin Tokatlıoğlu’ndan ders almış olmasına rağmen Altunbezer Hoca nezdinde hafife alınan tezhib sanatı, ne olduğu belirsiz desenlerle çok zaman kaybetmiş ve gerilemiştir. Rikkat Hocamın kelimeleriyle bu suali cevaplandırayım: “Hocalık ayrı, sanatkârlık ayrıdır, Hakkı Bey büyük sanatkârdı, fakat hoca değildi. Hoca olmak için o talebenin seviyesine inmek şart. Bunlar o kadar büyük sanatkârlar ki, artık geriye dönemiyorlar.”</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2021">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İBRAHİM KALIN: AÇIK BİR UFKA DOĞRU BÜYÜK SORULARI YENİDEN SORMAMIZ LAZIM</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/ibrahim-kalin-acik-bir-ufka-dogru-buyuk-sorulari-yeniden-sormamiz-lazim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İbrahim Kalın]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Apr 2021 07:02:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[1 Kitap 1 Yazar]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[dinamik]]></category>
		<category><![CDATA[Eflatun]]></category>
		<category><![CDATA[felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[modern]]></category>
		<category><![CDATA[statik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6938</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: MUNİSE ŞİMŞEK Hocam, öncelikle yeni kitabınız hayırlı olsun diyelim. Açık Ufuk çağın karanlığına karşı insanlığa yapılan bir isyan çağrısı, bir başkaldırı daveti diyebiliriz sanırım. İnsanı düşünmeye, felsefenin temel sorularını yeniden sormaya ve Eflatun’un mağarasından çıkmaya davet ediyorsunuz. Size göre içinde yaşadığımız çağı bu noktaya getiren, modern felsefeyi bu açıdan iş görmez kılan nedir? Teşekkür ederim. Kitap umarım ufkumuzun her daim açık kalmasına vesile olur. Her kitap bir davettir. İnsanı bir yolculuğa, bir seyr ü sefere, bir keşfe, bazen durup biraz soluklanmaya, bazen koşmaya, bazen aynada kendine bakmaya davet eder. Açık Ufuk da böyle bir davet olarak görülebilir. Bir kitabın&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: MUNİSE ŞİMŞEK</strong></p>
<p><strong>Hocam, </strong><strong>öncelikle yeni kitabınız hayırlı olsun diyelim. Açık Ufuk çağın karanlığına karşı insanlığa yapılan bir isyan çağrısı, bir başkaldırı daveti diyebiliriz sanırım. İnsanı düşünmeye, felsefenin temel sorularını yeniden sormaya ve Eflatun’un mağarasından çıkmaya davet ediyorsunuz. Size göre içinde yaşadığımız çağı bu noktaya getiren, modern felsefeyi bu açıdan iş görmez kılan nedir?</strong></p>
<p>Teşekkür ederim. Kitap umarım ufkumuzun her daim açık kalmasına vesile olur.</p>
<p>Her kitap bir davettir. İnsanı bir yolculuğa, bir seyr ü sefere, bir keşfe, bazen durup biraz soluklanmaya, bazen koşmaya, bazen aynada kendine bakmaya davet eder. Açık Ufuk da böyle bir davet olarak görülebilir.</p>
<p>Bir kitabın iyi olup olmadığını belirleyen niteliklerinden biri verdiği cevaplar kadar sorduğu soruların mahiyeti ve yerindeliğidir. Cevapları değişse de tarih boyunca değişmeyen sorular vardır. Mesela “iyi nedir?” sorusu böyle bir sorudur. “Ben neden varım? Varlığımın anlamı nedir?” soruları da tarih boyunca farklı düşünce iklimlerinde sorulmuş sorulardır. Cevapları dönem dönem değişmiştir ama sorular var olmaya hep devam etmiştir. Bu kitapta bu türden birkaç soru sordum ve elimden geldiğince cevaplamaya çalıştım.</p>
<p>Bunların başında tabii ki anlam sorusu geliyor. Varlığın bir anlamı var mı? Neden yokluk değil de varlık var? Ben neden varım? Biz neden varız? Bu soruların ciddi ve hayati sorular olduğunu kavramak için de ciddi bir tefekkür çabasına ihtiyacımız var. Modern haz ve tüketim çağı büyük bir eğlence sektörünün kodlarını kullanarak bize bu tür soruların yersiz, lüzumsuz, alakasız ve önemsiz olduğunu telkin ediyor. Düşünmek yerine yapmayı, sorgulamak yerine kabul etmeyi, durup muhasebe yapmak yerine tüketmeyi salık veriyor. İnsanın kendini ancak modern tüketim mekanizmaları içinde ‘muteber bir tüketici’ olarak gerçekleştirebileceğini söylüyor. Böylece varlığın ve insan olmanın amacı, üretim-tüketim ilişkileri bağlamında tanımlanır hale geliyor.</p>
<p>Bu muazzam bir ufuk daralmasıdır. Ufkumuzun kapanması ve kararmasıdır. Zira varlığı maddeye, manayı işleve, insanı tüketime indirgemek demek insan olmanın anlamından, kültür, sanat ve medeniyet gibi değerlerden tamamen kopmak anlamına geliyor. Hiper modernitenin dayattığı haz, tüketim ve eğlence kültürü bizi yeniden Eflatun’un mağarasına hapsetmek istiyor. Burada mutlu olacağımızı söylüyor. Eflatun’un mağarasında gölgeler duvara yansıyordu. Şimdi gölgeler yaldızlı, albenili, parlak, elimizde tuttuğumuz ışıklı ekranlara yansıyor. Bize bu gölgelerin, imgelerin, resimlerin, yansımaların tek yahut en önemli gerçek olduğu söyleniyor. ‘Her şey burada elinin altında … kalkıp bir yere gitmene gerek yok’ deniyor. Çünkü ayağa kalktığımız anda ayaklarımıza vurulmuş prangaların farkına varacağımızı biliyor ve bundan korkuyorlar. Bizim hem ayaklarımıza vurulmuş prangalardan hem de zihinlerimize takılmış kelepçelerden kurtulmamız gerekiyor. Bunun için açık bir ufka doğru yeniden temel ve büyük soruları sormamız lazım.</p>
<p><strong>Kitap boyunca düşünme eylemini yola koyulmak/düşmek/çıkmak veya yolda olmak metaforlarıyla birlikte kullanmanızın bir sebeb-i hikmeti olsa gerek? </strong></p>
<p>Düşünmek dinamik bir süreçtir; tıpkı yola çıkmak gibi. İnsanın yeryüzü hayatı bir yolculuktur. Buradaki her eylemi bu yolculuğun bir parçasıdır. Düşünmek, bu yolculuğu anlamlandırma çabasıdır. Düşünce, bu çabayla uyum içerisinde olmalıdır. Nasıl varlık ve hayat dinamik bir akışsa, onun üzerine düşünmek de dinamik bir süreç olmalıdır. Gerçekliğin dinamik, düşüncenin statik olduğu bir yerde hakikate ulaşmanız mümkün değildir.</p>
<p>Her yolculuk bir hazırlanmayı gerektirir. Yola çıkmadan önce hedefinizi az-çok belirlemeniz gerekir. Zira her yere giden bir insan aslında hiçbir yere gidemiyor demektir. Yola çıkarken yanınıza azık olarak ne almanız gerektiğini bilmelisiniz. Dağa giderken yanınıza deniz malzemesi almazsınız. Yol, yolcu, azık ve size eşlik edecek şeyler bir uyum ve ahenk içinde olmalıdır. Yolda karşınıza sürprizler çıkabilir. Ovalar, vadiler, göller, tepeler çıkabilir. Aynı şekilde kuyular, uçurumlar, kaygan zeminler, tuzaklar da çıkabilir. Yolda olmak, her anın farkında olmak demektir. Yolda düşünmek demek, her daim teyakkuz halinde olmak demektir. Bu yüzden düşünceyi donduramazsınız. Eşyanın tabiatı dinamik olmayı gerektirir. Yol da, yolda olmak da, yoldayken tefekkür etmek de her an canlı, farkında ve müdrik olmanızı gerektirir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-nisan-2021">Derin Tarih Nisan Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İSMAİL KARA: İNSAN OLMAK HATIRLAMAK, HATIRALARA SAHİP OLMAK, ONLARI HATIRLA-NIR KILMAKTIR</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/ismail-kara-insan-olmak-hatirlamak-hatiralara-sahip-olmak-onlari-hatirla-nir-kilmaktir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Kara]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Mar 2021 05:59:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[1 Kitap 1 Yazar]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Akademik]]></category>
		<category><![CDATA[Ayşe Şasa]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Otobiyografik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6850</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: MUNİSE ŞİMŞEK Hocam öncelikle hayırlı olsun diyelim. İslâmcıların Siyasî Görüşleri’nin ikinci cildinden yaklaşık bir yıl sonra, geçen Kasım ayında Sözü Dilde Hayali Gözde’nin bir bakıma ikinci cildi Dağ Ne Kadar Yüce Olsa yayınlandı. Yakın dönem düşünce tarihine odaklanan, uzun süreli araştırmalardan süzülen, akademik yönü ağır basan bir çalışmayı şahsî izlenimlere, gözlemlere, hatıralara yaslanan ve edebi zevki kamçılayan portreler takip etti. Bir düşünce tarihçisinin mesaisinin bir kısmını portrelere ayırmasının sebeb-i hikmeti nedir? Akademik metin yazma dışındaki yazma biçimlerini, hususen deneme ve hatırat türünü önemseyen biri olmakla beraber netice itibariyle ben edebiyatçı değilim. Dolayısıyla yazdığım deneme ve portre yazılarında muhtemelen düşünce&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: MUNİSE ŞİMŞEK</strong></p>
<p><strong>Hocam öncelikle hayırlı olsun diyelim. </strong><strong>İslâmcıların Siyasî </strong><strong>Görüşleri’nin ikinci cildinden yaklaşık bir yıl sonra, geçen Kasım ayında <em>Sözü Dilde Hayali Gözde</em>’nin bir bakıma ikinci cildi <em>Dağ Ne Kadar Yüce Olsa</em> yayınlandı. Yakın dönem düşünce tarihine odaklanan, uzun süreli araştırmalardan süzülen, akademik yönü</strong><strong> ağır basan bir çalışma</strong><strong>yı şahsî izlenimlere, gözlemlere, hatıralara yaslanan ve edebi zevki kamçılayan portreler takip etti. Bir düşünce tarihçisinin mesaisinin bir kısmını portrelere ayırmasının sebeb-i hikmeti nedir?</strong></p>
<p>Akademik metin yazma dışındaki yazma biçimlerini, hususen deneme ve hatırat türünü önemseyen biri olmakla beraber netice itibariyle ben edebiyatçı değilim. Dolayısıyla yazdığım deneme ve portre yazılarında muhtemelen düşünce tarihi unsurları ve meseleleri bir şekilde öne çıkacaktır, öne çıkabilir. Bence bir mahzuru yok, umarım okuyucular için de yoktur. Bulunduğum yer ve ilgilendiğim meseleler dolayısıyla, onlar üzerinden portre yazarlığına bazı farklı unsurları dahil ettiğimi de düşünüyorum. Dipnotları bile oluyor bazan bu yazıların! Bu baştan bütünüyle hesap ettiğim bir şey değildi fakat oraya doğru gitti. Yazmanın da, yazıların bir kaderi, bir akışı var.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İki yazma biçimi arasında ne tür farklar olduğunu düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p>Akademik metin soğuktur, mantıki bir silsile takip etmek zorundadır, şahsiyat ve hissiyat pek kabul etmez. Halbuki deneme ve hatırat aksine sıcak, subjektif, serbest, hissî olabilir. Önemli olan güzel ve kıvrak olması, okuyucuyu içine dahil ederek sahiplenmesine imkân verecek gözenekleri haiz olmasıdır. Düşünce tarihi unsurları, hatta bazen yumuşak tenkitler burada adeta eriyik olarak vardır diyebilirim. Bazen ikisini de ayrı ayrı yaptığım oluyor; Hamidullah hoca hakkında hem portre yazdım hem de bazı tenkitler de içeren akademik bir metin kaleme aldım. İkisinin öncelikleri, akışları ve üslupları çok farklı. İlki <em>Sözü Dilde</em>’de, ikincisi <em>Bir Mesele Olarak İslâm 2</em>’de yer aldı. Meraklı genç okuyucular bu ikisini karşılaştırarak okuyabilir. Bekir Topaloğlu hoca için de öyle sayılır; <em>Dağ Ne Kadar Yüce Olsa</em>’daki portresi ile <em>İlim Bilmez Tarih Hatırlamaz</em> kitabındaki onunla ilgili kısım arasında hem üslup hem de muhteva itibariyle epeyice mesafe vardır. Birinde yaptığınızı muhtemelen öbüründe yapamazsınız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Otobiyografik tarafları da olan bu tür metinlerden beklentiniz nedir? Bu türler yazar için hangi kapıları aralar, ne tür imkânlar sunar?</strong></p>
<p>Beklenti değil de arayış diyelim isterseniz. Portreye konu olan kişi başkası ama onu biri yazıyor, hem de biyografi formunda değil hatırat tarzında, daha kıvrak, daha hissî bir dille. Dolayısıyla bu tür metinlerde yazarın gördükleri, hissettikleri, öne çıkardıkları, şahsi tarafları daha bir görünür olur. Muhtemelen bilerek bilmeyerek geriye ittikleri de önemli olmalı. Ayrıca portre var portre var. Anne portresi ile hoca, meslektaş, arkadaş portresi öncelikleri, hissiyatı ve üslubu itibariyle aynı olmayacaktır, olmamalıdır.</p>
<p>Edebi ve sanatlı metin türüne giren yazıların daha imkânlı, tahmin edilemeyecek kadar açılımları, gözenekleri olan metinler oldukları şüphe götürmez. Bu bakımdan akademik metinle karşılaştırılamazlar. Onun için okuyucu arayışları ve kapasitesi ölçüsünde bu metinlerin gözeneklerinden birçok yere açılabilir, çok yönlü istifade edebilir.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Dikkatimi çeken başka bir husus, kitapta yer verdiğiniz isimlerin büyük bir kısmını hatırat yazmaları konusunda teşvik ediyorsunuz, bazılarının yayın sürecine rehberlik ediyorsunuz. Sizi aynı zamanda bir nevi “hatırat avcısı” yapan hangi sebeplerdir?</strong></p>
<p>Bazılarının hatıralarını önemsiyorum bazılarının da imkânlı metinler yazmasını… Cumhuriyet devri dini hayatının, laiklik politikalarının birçok yönü hâlâ karanlıkta veya buğulu camların arkasında olduğu için hocaların, İlahiyat ve Diyanet mensuplarının hatıralarını yazmasını önemsiyorum. Ama diyelim ki Ayşe Şasa’nın hatıralarının başka kazanımları da olabilir. Ayrıca benim kanaatime göre Anadolu’nun gittikçe kaybolan maddi ve kültürel özellikleri, dini hayatı, zengin dil ve ifade biçimleri, insan unsuru, hayata bakışı, yaşama üslubu, tabiatı, suyu, çiçeği, böceği, patikası, dağı, evi yeteri kadar yazılmadı. Köy hayatı olan eğitimli insanların bunları yazmaları onlara terettüp eden bir vazifedir, doğduğu-büyüdüğü yere bir vefa borcudur diye düşünüyorum ama bunu da anlatmak, hissettirmek kolay olmuyor. Köylerden çıkıp gelen birçok arkadaşımız, akademisyen, edebiyatçı-dilci, mimar, ziraatçi, tarihçi köylerine, memleketlerine karşı vazifelerini yapmadılar kanaatindeyim. Köyünün dil varlığını yazan kaç tane edebiyatçı ve dilci var yahut mimarisini yazan mimar, çiçeklerini yazan…</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mart-2021">Derin Tarih Mart Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>M. FATİH CAN: “FATİH İMKÂNSIZ ZANNEDİLENDE MÜMKÜNÜ GÖREBİLEN BİR DEHAYDI”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/m-fatih-can-fatih-imkansiz-zannedilende-mumkunu-gorebilen-bir-dehaydi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Samet Tınas]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Mar 2020 11:51:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[1 Kitap 1 Yazar]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[hüday-i nabit]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber Efendimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Yıldırım Bayezid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5676</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: SAMET TINAS   Son kitabınız Mehmed Fatih üzerine fakat meseleyi Yıldırım Bayezid’den başlatmışsınız. Niçin bu kadar geriye götürdünüz Fatih’in hikâyesini? Peygamber Efendimiz’in (sas) özel adıyla birlikte adını taşıdığım Fatih Sultan Mehmed’e adaşlığımın kendimce biraz olsun hakkını verebilmek niyetiyle kaleme aldığım kitabımı büyükdede Yıldırım Bayezid’den başlatmamın temel sebebi şuydu: Tarihin büyük ya da küçük adamları şahsiyet ve icraatları kadar içine doğdukları ortamın, yaşadıkları devrin, yüz yüze kaldıkları meselelerin, çevrelerini oluşturan kadronun, ait oldukları halkın ve en çok da atalarının karakter özellikleri ve hikâyeleri ortaya konmadan tam mânâsıyla anlaşılamaz. İmam Birgivî insan şahsiyetinin köklerini yedi ceddi içinde aramak lazımdır, der. Soy&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: SAMET TINAS</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Son kitabınız Mehmed Fatih üzerine fakat meseleyi Yıldırım Bayezid’den başlatmışsınız. Niçin bu kadar geriye götürdünüz Fatih’in hikâyesini?</strong></p>
<p>Peygamber Efendimiz’in (sas) özel adıyla birlikte adını taşıdığım Fatih Sultan Mehmed’e adaşlığımın kendimce biraz olsun hakkını verebilmek niyetiyle kaleme aldığım kitabımı büyükdede Yıldırım Bayezid’den başlatmamın temel sebebi şuydu: Tarihin büyük ya da küçük adamları şahsiyet ve icraatları kadar içine doğdukları ortamın, yaşadıkları devrin, yüz yüze kaldıkları meselelerin, çevrelerini oluşturan kadronun, ait oldukları halkın ve en çok da atalarının karakter özellikleri ve hikâyeleri ortaya konmadan tam mânâsıyla anlaşılamaz.</p>
<p>İmam Birgivî insan şahsiyetinin köklerini yedi ceddi içinde aramak lazımdır, der. Soy bilimciler de bir kişiliğin asgarî üç neslin içinde olduğu psiko-sosyal laboratuvar dahilinde incelenmesi gerektiğini söyler. Hakikaten yedi ceddin ana halkalarını oluşturan ataların ahlâkı, özü, nüvesi, karakteri hatta fizik, patolojik özellikleri bile zerreler seviyesinde de olsa halkadan halkaya az veya çok süzülerek son halkaya sirayet eder ve kişide cibilliyet dediğimiz temele oturur, onu şekillendirir. O yüzden ırsiyet (soya çekim) kanununa müracaat etmeden şahsiyet çözümlemesi yapmamın izahımı kuru ve eksik bırakacağını düşündüm. Fatih gibi şahsiyetlerin hüday-i nabit olması düşünülemez. Haliyle Mehmed’i, 12’sinde “Padişah”, 21’inde “Fatih” yapan şey nedir meselesini bu çerçevenin daha net ortaya koyabileceğini esas alarak onun şahsiyet kodlarında derin izleri olan Büyükdedesini başlangıç noktası aldım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fatih Sultan Mehmed’le ilgili birçok kitap yazıldı. Sizin kitabınızı farklı kılan nedir?</strong></p>
<p>Fatih Sultan Mehmed gibi muhteşem bir şahsiyeti kim kaale ve kaleme almak istemez ki? Haklısınız; hakkında yerli-yabancı çok sayıda kitap var. Bendeniz Mehmed kitabında vaka-yorum tekniğinin daha ağır bastığı bir anlatımı tercih ettim. Çalışmada Fatih ve devrinin hadiselerine dair getirilen yorumların eseri benzerlerinden farklı kılacağını umuyorum. Tarihçiliği “vaka bilmekten çok mesele tespit etmek” olarak gördüğüm için asıl değerli olanın bakılan şeyden ziyade bakış açısı olduğunu düşünürüm. Zaten bir eseri farklı ve biricik kılan da budur. Saniyen; her kesim ve seviyeden okurla buluşmak adına kitabın sade ve akıcı bir anlatımla rahatça ve keyifle okunması hedeflendi ki ülkemizdeki tarih yazımının en sıkıntılı probleminin üslup meselesi olduğuna inanırım. Ayrıca çalışmanın, Osmanlı’nın doğuşundan bilitibar, tarihin normalitesine aykırı dediğimiz “fasılasız mükemmellik” vetiresinin, hadi mütevazı olalım, üç asır sürmesinin ardındaki sebeb-i hikmet ne olabilir problematiğini Fatih’in şahsında merkeze alan yaklaşımını da zikredebilirim. Nasıl olmuş da bu fasılasız irtifayı mümkün kılan şahsiyetler takribi üç asır boyunca peş peşe sıralanabilmiş? Ve yine hangi sebeplerle onlara eş değerde bir öncü elit kadro bunların yanında, önünde, etrafında hazır ve nazır bulunmuş? Hele bu dinamizmi taşıyıcı ve realize edici vasıflarla donanmış fertlerden oluşan faziletli bir toplum; eş zamanda ve eş güdümde hangi sırrın hükmüyle bu kurmayların can suyu olmuş? Kitapta en çok anlamaya ve anlamlandırmaya kafa yorduğum ve okurlara arz ettiğim muammanın bu sorular etrafında tartışıldığını ifade edebilirim. Bu sacayağın, yani lider, kadro ve halkın asgarî üç asır müddetle aynı kalitede ve yekdiğerini bütünleyen kuvvetler olarak aynı zaman ve mekân şartlarında bir arada bulunmaları bir muamma olarak ortaya konunca “tümdengelim” yani oluştan sebebe, sebepten hikmete uzanan bir analiz yapmak kaçınılmaz oluyor. O yüzden “kader perspektifi”ni bir metodoloji olarak kullanmaya çalıştım ki bu tip eserlerde pek görülmeyen bir yaklaşım olduğuna kaniyim. Bu bakış açısı “Mehmed”e bir farkındalık kazandıracaktır zannederim. Bir de Fatih’i biraz İstanbul’un fethi bahsinin dışına taşıyan, hakkında uydurulan yakıştırmalar ve iftiralara derli toplu reddiye içeren, onu devrinin sosyal yapısıyla birlikte ele alan muhtevasını da zikredebilirim.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mart-2020">Derin Tarih Mart Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İSMAİL KARA: İSLÂMCILARIN SİYASÎ GÖRÜŞLERİ ÜZERİNE</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/ismail-kara-islamcilarin-siyasi-gorusleri-uzerine/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Havva Akdağ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Jan 2020 07:24:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[1 Kitap 1 Yazar]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[biat kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[II. Meşrutiyet]]></category>
		<category><![CDATA[İslamcılık]]></category>
		<category><![CDATA[Müsavat]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasî]]></category>
		<category><![CDATA[Uhuvvet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5429</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: HAVVA AKDAĞ   İslâmcıların Siyasî Görüşleri adlı kitabınızın ilk cildi 1994 yılında yayımlanmış. Ayrıca o, siyaset bilimi dalında doktora tezinizdi. Kasım ayında ikinci cildi çıktı. Hem sevindirici hem şaşırtıcı&#8230; Doktora tezinin yayımlanmamış ikinci cildi olur mu?   Güzel bir yerden başladınız. Sorunuz da yerinde. Şöyle özetleyeyim: Ben yüksek tahsilimi 1977 yılında bitirdim. Fakat Dergâh Yayınları’ndaki yoğun çalışmalarımızdan fırsat bulamadığım için talebelik yıllarından beri düşündüğüm ve hazırlandığım akademik çalışmalara resmen başlayamamıştım. 10 yıl resmen başlayamadım ama üniversitedeymişim gibi çalışmalarımı sürdürdüm. 1987 yılında bir ara bulup doktoraya başladığım zaman Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi kitabımın iki hacimli cildi yayımlanmıştı. Çalışmakta olduğum ve çalışacağım&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: HAVVA AKDAĞ</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong><em>İslâmcıların Siyasî Görüşleri</em></strong><strong> adlı kitabınızın ilk cildi 1994 yılında yayımlanmış. Ayrıca o, siyaset bilimi dalında doktora tezinizdi. Kasım ayında ikinci cildi çıktı. Hem sevindirici hem şaşırtıcı&#8230; Doktora tezinin yayımlanmamış ikinci cildi olur mu?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Güzel bir yerden başladınız. Sorunuz da yerinde. Şöyle özetleyeyim: Ben yüksek tahsilimi 1977 yılında bitirdim. Fakat Dergâh Yayınları’ndaki yoğun çalışmalarımızdan fırsat bulamadığım için talebelik yıllarından beri düşündüğüm ve hazırlandığım akademik çalışmalara resmen başlayamamıştım. 10 yıl resmen başlayamadım ama üniversitedeymişim gibi çalışmalarımı sürdürdüm. 1987 yılında bir ara bulup doktoraya başladığım zaman <em>Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi</em> kitabımın iki hacimli cildi yayımlanmıştı. Çalışmakta olduğum ve çalışacağım birçok konu vardı kafamda. Birkaç tanesini hocalarla konuştum, siyaset bilimi dalında tez yazacağım için II. Meşrutiyet’in ilk yıllarıyla sınırlı olarak İslâmcıların siyasi görüşlerinde karar kıldık. Hem kronolojik hem de tematik açıdan çok geniş bir bahisti bu. Hocalar sınırlandırmayı bana bırakmışlardı. Tez için bir sınırlandırma yaptım, işte o şimdi birinci cilt olan kısımdır. Fakat zaten sürmekte olan okuma ve fişlemelerimi en geniş çerçevede yapıyordum. Tezde kullandıklarım İslâmcıların siyasi görüşleri etrafındaki fişlerimin muhtemelen dörtte birine tekabül ediyordu.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>İkinci cildin ana bölümleri Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet. Siz her şeyden önce İslâm siyasî düşüncesinin kavram hiyerarşilerinin ve tariflerinin modern dönemde ciddi ölçüde değiştiğinden, farklılaştığından bahsediyorsunuz&#8230;</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Şöyle: Düşünce ve ilim tarihi çalışmaları kavramların tariflerinde ve hiyerarşilerindeki değişmelere, farklılaşmalara eğilmeden işini iyi ve vasıflı bir şekilde yapamaz. Meselâ benim kurduğum cümlelerden biri şu: İslâm siyasi düşüncesi adalet merkezli bir düşünce iken modern dönemde meşveret merkezli bir düşünceye dönüşüyor. Niçin? Meşrutiyet, cumhuriyet, demokrasi, İslâm devleti fikirlerini meşveret-şura üzerinden kurabiliyorsunuz. Uzaktan bakarsanız hem adalet hem de meşveret İslâmın ilk dönemlerinden bugüne kadar var. Var ama nasıl var? Sıra düzeni, ağırlığı, tarifi ve muhtevası da aynı mı yahut yerinde mi diye sormanız lazım. Hürriyet kavramının yükselişi de adalet ve itaat gibi başat kavramlar üzerinde böyle bir etki yapıyor. Muhalefet itaatın önüne geçiyor meselâ. Halbuki itaat Allah’a, Peygamber’e itaatla da irtibatlı olarak çok kuvvetli ve üst seviyede bir kavram. Bir ucunda da ulülemre, ana-babaya, hocaya, -hadi onu da söyleyelim- kocaya itaat var. “İtaat kültürü”, “biat kültürü” bugün dindar, İslâmcı eğitimli insanların dilinde de olumsuz ifadelerdir. Bu büyük değişiklikler nasıl, hangi sebepler ve icbarlarla ortaya çıkıp gelişiyor, ardından bir zihniyet dünyasını değiştirip dönüştürüyor? Hükümlerimizde farklı neticelere varabiliriz ama süreci soğukkanlılıkla ve derinliğine takip edebilmemiz gerekiyor. Bir şey daha var; eğitimli insanlarda, Müslüman âlim ve aydınların kafasında bu ciddi altüst oluşlar, değişimler yaşanırken Müslüman halkta eski kodlar varlıklarını kuvvetli bir şekilde sürdürüyor. Yeni Müslüman aydınlarla, İslâmcılarla Müslüman halkın arasında din anlayışı, din-siyaset ilişkilerinin ana mantığı çerçevesinde kuvvetli ve derin mesafeler oluşuyor. Bugün de var. Bunların hepsiyle ciddiyetle ve derinliğine uğraşmak lazım.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-4079">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mustafa Kara: Allah’ın İlk Yarattığı Şey Akıldır, Yani Kalem</title>
		<link>https://www.derintarih.com/1-kitap-1-yazar/allahin-ilk-yarattigi-sey-akildir-yani-kalem-konusan-mirza-mahmut-demir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mirza Mahmut Demir]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Aug 2019 07:42:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[1 Kitap 1 Yazar]]></category>
		<category><![CDATA[dergi]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<category><![CDATA[kurşun kalem]]></category>
		<category><![CDATA[Kütüphane]]></category>
		<category><![CDATA[yazılar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=4808</guid>

					<description><![CDATA[Kitabınızın ortaya çıkışı ve hazırlanış serüveni hakkında bilgi verebilir misiniz? Kitabın önsözünde de belirttim. Aslında kitabın ortaya çıkış düşüncesi yaklaşık bir sene önce oldu. Tanıdığım bir iş adamı bana bir kitap getirip hediye etti. Feridun Andaç’ın hazırladığı Kalem Kitabı (İstanbul 2014). Meğer bir kalem firmasının müşterilerine hediye etmek için hazırlattığı bir kitapmış. 45 ayrı yazarın yazıları var. Yalnız bu yazıların hepsi kalem, kitap ve yazarlık üzerine. Yani kimisi kurşun kalemlerini anlatıyor, kimisi dolma kalemlerini, kimisi daktilosundan, kimisi silgisinden bahsediyor, kimisi yazı serüvenlerinin bilinmeyen tatlı hikâyelerini anlatıyor&#8230; İçinde çok güzel yazılar vardı. Kitap bana hediye edilince bir müddet sonra düşündüm ve&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kitabınızın ortaya çıkışı ve hazırlanış serüveni hakkında bilgi verebilir misiniz?</strong></p>
<p>Kitabın önsözünde de belirttim. Aslında kitabın ortaya çıkış düşüncesi yaklaşık bir sene önce oldu. Tanıdığım bir iş adamı bana bir kitap getirip hediye etti. Feridun Andaç’ın hazırladığı Kalem Kitabı (İstanbul 2014). Meğer bir kalem firmasının müşterilerine hediye etmek için hazırlattığı bir kitapmış. 45 ayrı yazarın yazıları var. Yalnız bu yazıların hepsi kalem, kitap ve yazarlık üzerine. Yani kimisi kurşun kalemlerini anlatıyor, kimisi dolma kalemlerini, kimisi daktilosundan, kimisi silgisinden bahsediyor, kimisi yazı serüvenlerinin bilinmeyen tatlı hikâyelerini anlatıyor&#8230; İçinde çok güzel yazılar vardı. Kitap bana hediye edilince bir müddet sonra düşündüm ve dedim ki, benzer bir şey ben de yapabilirim. Çünkü yıllardır kitap üzerine, kütüphane üzerine düşünüp yazdığım yazılar, yazarlarla ilgili araştırmalar var. Yıllardır biriktirdiğim kitaplar, dergiler, kurşun kalem ve silgiler var (Laf aramızda pek çok koleksiyonum var. Şimdilik iki tanesini söyleyeyim: İmzalı kitaplar ve dergilerin birinci sayıları). O kitabı getirip hediye eden arkadaş da kalem kırtasiye şirketi olan bir arkadaş. Ben bu tarz bir şey yapabilirim deyince o da basma işini üstlendi. Derken başladık. Kafamda bir şeyler oluştu ve sonunda dedim ki, ben de bu çerçevede yazdıklarıma bir bakayım, neler var neler yok. Bakınca bir şeyler ortaya çıktı. Eski yazılarımı yeniden ele aldım, bir kısmını kısalttım, bir kısmını genişlettim, bazı değişiklikler ve düzenlemeler yaptım. Bazı yazılar da yeni, bu kitap için kaleme alındı. Bunlar kadar önemli bir şey daha yaptım: Her yazı ile ilgili, 50 yıllık arşivimden görsel malzeme topladım. Neticede adını da o gün koydum: Kalem, Kitap, Kütüphane. Kitaplarımın mimarı Mehmet Temelli’ye teslim ettim. Sayfa düzeni onun eseridir.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Prof. Dr. İsmail E. Erünsal “Osmanlı’da Kitap Altından Değerliydi”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/prof-dr-ismail-e-erunsal-osmanlida-kitap-altindan-degerliydi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Samet Tınas]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Feb 2019 21:28:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[1 Kitap 1 Yazar]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Kütüphaneler ve Kütüphanecilik]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı kültür tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı’da Kütüphaneler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=4272</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı Kültür Tarihinin Bilinmeyenleri adlı eserinizin 2. baskısına yazdığınız Önsöz’de dikkatimi bir husus çekti. Kitaptaki makalelerin eski versiyonları hükümsüzdür diyor ve mutlaka makalelerin literatür bilgilerinin güncellenmesi, ilave ve düzeltmeler yapılması gerektiğini söylüyorsunuz. Bu işin ahlâkî tarafı bu mudur? Normali budur bu işin. Bir insan sağlığında makalelerini yeniden yayınlıyorsa ilaveler yapmalı. Zaten eskisi var. Böylece literatürü takip edip etmediğiniz ortaya çıkar. Hele akademik yazılar yazıyorsanız okuyucuyu yanlış yönlendirmezsiniz. Zaten 30 senedir aynı makaleyi yayınlıyorsanız bu, çalışmadığınız mânâsına gelir. Önsöz’de belirttiğim Endülüslü şair Ebu’l-Beka er-Rundî’nin dediği gibi “her şey tamamlandı denildiğinde eksiklikleri ortaya çıkar”. Bu söz çok hoşuma gidiyor benim. Kâinatın nizamı&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong><em>Osmanlı Kültür Tarihinin
Bilinmeyenleri</em></strong><strong>
adlı eserinizin 2. baskısına yazdığınız Önsöz’de dikkatimi bir husus çekti.
Kitaptaki makalelerin eski versiyonları hükümsüzdür diyor ve mutlaka
makalelerin literatür bilgilerinin güncellenmesi, ilave ve düzeltmeler
yapılması gerektiğini söylüyorsunuz. Bu işin ahlâkî tarafı bu mudur?</strong></p>



<p>Normali budur bu işin. Bir insan sağlığında makalelerini yeniden yayınlıyorsa ilaveler yapmalı. Zaten eskisi var. Böylece literatürü takip edip etmediğiniz ortaya çıkar. Hele akademik yazılar yazıyorsanız okuyucuyu yanlış yönlendirmezsiniz. Zaten 30 senedir aynı makaleyi yayınlıyorsanız bu, çalışmadığınız mânâsına gelir. Önsöz’de belirttiğim Endülüslü şair Ebu’l-Beka er-Rundî’nin dediği gibi “her şey tamamlandı denildiğinde eksiklikleri ortaya çıkar”. Bu söz çok hoşuma gidiyor benim. Kâinatın nizamı böyle. Türkiye’de akademik hayat vasatlaşıyor maalesef. Pazar serbest, ne sürseniz gidiyor. Yabancı bir ülkede bir yazı yazsanız adamlar “öyle diyorsunuz ama şurada şöyle bir yayın yapıldı” diyorlar. Burada 40 yıl evvelki bilgiyi verseniz kimsenin kılı kıpırdamıyor. Biraz da içine hamaset katarsanız değme keyfine. Osmanlı’da Kütüphaneler ve Kütüphanecilik isminde 700 sayfalık bir çalışma yaptım. Bakıyorum bazı kimseler 30 yıl evvel bir dergide yazdığım makaleye atıf yapıyor. Hâlbuki ben onu kitapta genişletmiş ve bazen de değiştirmişim, adamın haberi yok ki! İlim muhiti olmazsa bir ülkede ilim gelişmez. Nobel kazanan Pakistanlı fizikçi Abdüsselam’a sordular “Türkiye’de ilim var mı?” diye. O da mânidar bir şekilde, “bir ülkede ilmin gelişmesi için ilim ortamı şarttır” dedi, o kadar. Siz karar verin, ilim var mı yok mu dedi aslında. Türkiye’de ilim ortamı yok maalesef. Çok çalışan kabiliyetli arkadaşlar da heba oluyor burada. Şikâyetçi olduğum bir konu da, başkasının yanlışımızı düzeltmeyişi. Demek ki araştırılmıyor. Kendi yanlışımı daha sonra kendim düzeltiyorum. Birileri tenkit ve tahlil yapmalı. Bu usûl insanları geliştirmeye teşvik eder. Bir kitabın genişletilmiş bir baskısını çıkartınca tabii kızıyor okuyucu. Bu kadar para verdik; gidip bir daha mı alacağız, diyor.</p>



<p><strong>Devamı&nbsp;<a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mart-2019">Derin Tarih Mart Sayısında…</a>&nbsp;﻿</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mustafa Özel “Roman, En Hakiki Tarihtir!”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/mustafa-ozel-roman-en-hakiki-tarihtir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Olcay Can Kaplan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 03 Jul 2018 11:57:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[1 Kitap 1 Yazar]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Özal söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[roman bilimciler]]></category>
		<category><![CDATA[Roman Diliyle Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=3527</guid>

					<description><![CDATA[“Roman Diliyle Siyaset”  Ziya Gökalp 100 yıl önce “Roman, en hakiki sosyolojidir!” dediği hâlde Türkiye’de romanların bir toplumbilimci, özellikle de bir iktisatçı tarafından sizin kadar önemsendiğini pek görmedik. 24 Haziran’da seçim yaşadık; bu gürültülü ortamda “Romanperver İktisatçımız” hangi romanların peşinde acaba? Seçim sonuçları millete ve insanlığa hayırlı olsun. Sayın Cumhurbaşkanımız balkon konuşmasının sonunda, milletin verdiği mesajı “dünyanın tüm siyaset bilimcileri bir araya gelip yıllarca çalışsa yine de zor çözebileceğini” söyledi. İşte bilim adamlarının çözmede zorlandığı bu kördüğümlerin “romanbilimcilerin” harcı olduğunu söylemek istiyorum ben de. Gökalp’in iddiasını genişletiyor ve “Roman, aynı zamanda en hakiki tarihtir!” diyorum. Siyasî seçimlerden daha mühimi, fikrî&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“Roman Diliyle Siyaset” </strong></p>
<p><em><strong>Ziya Gökalp 100 yıl önce “Roman, en hakiki sosyolojidir!” dediği hâlde Türkiye’de romanların bir toplumbilimci, özellikle de bir iktisatçı tarafından sizin kadar önemsendiğini pek görmedik. 24 Haziran’da seçim yaşadık; bu gürültülü ortamda “Romanperver İktisatçımız” hangi romanların peşinde acaba?</strong></em></p>
<p>Seçim sonuçları millete ve insanlığa hayırlı olsun. Sayın Cumhurbaşkanımız balkon konuşmasının sonunda, milletin verdiği mesajı “dünyanın tüm siyaset bilimcileri bir araya gelip yıllarca çalışsa yine de zor çözebileceğini” söyledi. İşte bilim adamlarının çözmede zorlandığı bu kördüğümlerin “romanbilimcilerin” harcı olduğunu söylemek istiyorum ben de. Gökalp’in iddiasını genişletiyor ve “Roman, aynı zamanda en hakiki tarihtir!” diyorum. Siyasî seçimlerden daha mühimi, fikrî seçimlerimizdir. Siz Derin Tarih araştırmalarınızı sürdürün, ben de Derin Roman okumalarımla sizi ikmal edeyim. Benden daha sağlam bir yolda yürümekte olduğunuzu da düşünmeyin sakın! İki taraf da kurgu ustalarının izini sürüyor aslında. Tarihçiler de tıpkı romancılar gibi önce kurguluyor, sonra yazıyorlar!</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-temmuz-2018">Derin Tarih Temmuz Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Araştırmacı Yazar Avni Özgürel: ”Türkiye’deki Darbelerin Ortak Maksadı Ülkeyi Kontrol Edebilmek”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/1-kitap-1-yazar/arastirmaci-yazar-avni-ozgurel-turkiyedeki-darbelerin-ortak-maksadi-ulkeyi-kontrol-edebilmek/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Olcay Can Kaplan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 May 2018 16:29:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[1 Kitap 1 Yazar]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı dönemi]]></category>
		<category><![CDATA[Şehzadeler]]></category>
		<category><![CDATA[valilik yapan şehzadeler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=3388</guid>

					<description><![CDATA[Kitabınızda Osmanlı dönemindeki şehzadelerin modern siyasetteki partilere benzediğini söylüyorsunuz. Bu meseleyi açar mısınız? Benzeme ifadesi lafın gelişi değil… Şehzadeler fiilen siyasî partiler aslında. Lalaları onlara devlet idaresinde hocalık yaptıkları gibi taht sırasında rakibi olan kardeşleriyle nasıl mücadele edeceği konusunda da yol gösteriyorlar. Keza her şehzadenin yanında nasıl küçük çapta bir ordu varsa, hazinesini idare eden bir kişi, İstanbul’da neler olup bittiğini takip eden, özellikle padişahın sağlığında bir olumsuzluk olup olmadığıyla veya ordunun gelişmelerden hoşnut olup olmadığıyla ilgili haberleri takip eden görevliler var. Şehzadenin İstanbul’da şehir içinde olduğu gibi Topkapı Sarayı’nda da adamlarının olduğu sır değil. Yeniçeri Ağalarının şehzadeler arasında paylaşıldığı&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>Kitabınızda Osmanlı dönemindeki şehzadelerin modern siyasetteki partilere benzediğini söylüyorsunuz. Bu meseleyi açar mısınız?</strong></em></p>
<p>Benzeme ifadesi lafın gelişi değil… Şehzadeler fiilen siyasî partiler aslında. Lalaları onlara devlet idaresinde hocalık yaptıkları gibi taht sırasında rakibi olan kardeşleriyle nasıl mücadele edeceği konusunda da yol gösteriyorlar. Keza her şehzadenin yanında nasıl küçük çapta bir ordu varsa, hazinesini idare eden bir kişi, İstanbul’da neler olup bittiğini takip eden, özellikle padişahın sağlığında bir olumsuzluk olup olmadığıyla veya ordunun gelişmelerden hoşnut olup olmadığıyla ilgili haberleri takip eden görevliler var. Şehzadenin İstanbul’da şehir içinde olduğu gibi Topkapı</p>
<p>Sarayı’nda da adamlarının olduğu sır değil. Yeniçeri Ağalarının şehzadeler arasında paylaşıldığı taht yarışında bu tablonun belirleyici olduğu biliniyor. İstanbul’a yakın illerde valilik yapan şehzadenin tahta da yakın olacağı söylenebilir. Şehzadeler İstanbul yolunda işlerini kolaylaştıracak menzil noktalarında at değiştirme ihtiyacı duyacaklarını düşünerek belli kişilerin at yetiştirmesini önemsemişlerdir. Siyasî açıdan tahta geçtikleri takdirde neler yapacakları yanında geçemedikleri takdirde hayatlarını kurtarmak için nasıl davranmaları gerektiğini de hesaplayıp planlarlar. Kimi şehzadelerin taht şanslarını zayıf görüp İran Şahı’na sığındıkları vakalar az değil…</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derintarih-mayis2018">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Prof. Dr. Mustafa Budak: “Feragat, Rıza Ve Tasdik Olmasaydı Lozan İmzalanamazdı”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/1-kitap-1-yazar/prof-dr-mustafa-budak-feragat-riza-ve-tasdik-olmasaydi-lozan-imzalanamazdi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Olcay Can Kaplan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Apr 2018 10:16:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[1 Kitap 1 Yazar]]></category>
		<category><![CDATA[1. Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[ABD Başkanları]]></category>
		<category><![CDATA[Self-determinasyon]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=3329</guid>

					<description><![CDATA[Kitabınızda İsmet İnönü’nün ağzından Lozan Antlaşması’nın Osmanlı Devleti’ni bitirdiğini söylüyorsunuz. Uluslararası siyaset bağlamında antlaşmayı nereye oturtuyorsunuz? Devir, 1. Dünya Savaşı sonrası. Savaşın galipleri (İngiltere ve Fransa ve İtalya) ve özellikle İngiltere, kendi çıkarlarına uygun olarak yeni bir dünya düzeni (yeni uluslararası düzen) kurmak istemişlerdi. Bu düzenin esas uluslararası meşruiyet kaynağı ABD Başkanı Wilson’un 14 Prensibiydi. Bu prensiplerin 12. maddesi, çoğunluk halinde yaşayan toplulukların kendi kendilerini idare etme (self-determinasyon) hakkını öngörüyordu. Bunun anlamı, mağlup imparatorlukların topraklarını bu esas çerçevesinde paylaşmak ve paylaşılacak topraklar üzerinde yeni ulus-devletler kurmaktı. İşte Lozan Konferansı’nın maksadı, bu esaslar çerçevesinde  hem Osmanlı Devleti’ni hukuken sona erdirmek, hem&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>Kitabınızda İsmet İnönü’nün ağzından Lozan Antlaşması’nın Osmanlı Devleti’ni bitirdiğini söylüyorsunuz. Uluslararası siyaset bağlamında antlaşmayı nereye oturtuyorsunuz?</strong></em></p>
<p>Devir, 1. Dünya Savaşı sonrası. Savaşın galipleri (İngiltere ve Fransa ve İtalya) ve özellikle İngiltere, kendi çıkarlarına uygun olarak yeni bir dünya düzeni (yeni uluslararası düzen) kurmak istemişlerdi. Bu düzenin esas uluslararası meşruiyet kaynağı ABD Başkanı Wilson’un 14 Prensibiydi. Bu prensiplerin 12. maddesi, çoğunluk halinde yaşayan toplulukların kendi kendilerini idare etme (self-determinasyon) hakkını öngörüyordu. Bunun anlamı, mağlup imparatorlukların topraklarını bu esas çerçevesinde paylaşmak ve paylaşılacak topraklar üzerinde yeni ulus-devletler kurmaktı.</p>
<p>İşte Lozan Konferansı’nın maksadı, bu esaslar çerçevesinde  hem Osmanlı Devleti’ni hukuken sona erdirmek, hem de onun hükümran olduğu topraklar üzerinde yeni ulus-devletler kurmaktı. Yani İtilaf Devletleri, Osmanlı Devleti’ni tarihe mâl ederek “tarihî Doğu sorununu” çözmeye çalışmışlardı. Bundan dolayıdır ki, konferansın resmî adı “Yakındoğu İşleri Hakkında Lozan Konferansı” olmuştu.</p>
<p>Bu bilgiler ışığında söyleyebiliriz ki, İtilaf Devletleri, Lozan Barış Antlaşması ile Yakındoğu adını verdikleri bölgede global uluslararası sistemin bir alt birimi/sistemi olarak bir bölgesel düzen kurdular. Kanaatimizce bu düzenin adı “Lozan düzeni” idi. Kim ne derse desin, yeni Türk devleti ya da resmî adıyla Türkiye Cumhuriyeti bu düzenin bir parçası olarak kurulmuş ve Lozan Antlaşması da bu yeni devletin kurucu belgesi olmuştur. Bundan dolayı olsa gerek Atatürk başta olmak üzere yeni Türkiye Cumhuriyeti devletinin yöneticileri  “barış, uyum ve istikrar”ı gözeten bir dış politika izlemek istediklerini dile getirmişlerdir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derintarih-nisan2018">Derin Tarih Nisan Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
