﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Avrupa Tarihi &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/kategori/avrupa-tarihi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Wed, 03 Dec 2025 08:57:51 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.5</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>Avrupa Tarihi &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Uluslararası Sistem Vestfalya’da Doğdu</title>
		<link>https://www.derintarih.com/avrupa-tarihi/uluslararasi-sistem-vestfalyada-dogdu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Samet Tınas]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 Dec 2025 08:57:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Tarihi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=11875</guid>

					<description><![CDATA[Otuz Yıl Savaşları, Fransız Devrim Savaşları öncesi Avrupa tarihindeki en büyük savaştır. Bu savaş 1648 Vestfalya Barışı ile nihayete ermiş ve Protestanlığın zaferiyle sonuçlanmıştı. 24 Kasım 1648’de imzalanan Vestfalya Antlaşması modern Avrupa’nın ve ulus devletlerin doğuşuna kapı araladığı gibi Napolyon sonrası Avrupa’nın yapısını belirleyen 1815 Viyana Antlaşması’na kadar Avrupa kamu hukukunun da temeli olmuştur. &#160; Devamı Derin Tarih Aralık Sayısında… ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Otuz Yıl Savaşları, Fransız Devrim Savaşları öncesi Avrupa tarihindeki en büyük savaştır. Bu savaş 1648 Vestfalya Barışı ile nihayete ermiş ve Protestanlığın zaferiyle sonuçlanmıştı. 24 Kasım 1648’de imzalanan Vestfalya Antlaşması modern Avrupa’nın ve ulus devletlerin doğuşuna kapı araladığı gibi Napolyon sonrası Avrupa’nın yapısını belirleyen 1815 Viyana Antlaşması’na kadar Avrupa kamu hukukunun da temeli olmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-2025-/-sayi-165">Derin Tarih Aralık Sayısında… </a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anti-semitizmin Temellerini Luther’in Risaleleri Attı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/avrupa-tarihi/anti-semitizmin-temellerini-lutherin-risaleleri-atti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Taşpınar]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Dec 2023 11:04:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Tarihi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=9996</guid>

					<description><![CDATA[Reform hareketiyle birlikte Avrupa’da Yahudilere yönelik kadim düşmanlığın ve olumsuz algının da değişeceği yönünde bir beklenti oluşmuştu. Ancak bu beklenti büyük bir hayal kırıklığıyla sonuçlandı. Reform hareketinin babası olarak görülen Martin Luther’in Yahudilere yaklaşımı Katoliklerden pek de farklı değildi. Kutsal Kitap’tan hareketle kaleme aldığı risaleler modern Avrupa’da zirve yapacak olan anti-semitizmin temellerini attığı gibi Protestanlığın bir uzantısı olan Evanjeliklerin İsrail’e verdiği destek ve Filistinlilere karşı işlenen insanlık suçları da uzun vadede bu risalelerin neticelerindendir. &#160; Devamı Derin Tarih Aralık Sayısında…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Reform hareketiyle birlikte Avrupa’da Yahudilere yönelik kadim düşmanlığın ve olumsuz algının da değişeceği yönünde bir beklenti oluşmuştu. Ancak bu beklenti büyük bir hayal kırıklığıyla sonuçlandı. Reform hareketinin babası olarak görülen Martin Luther’in Yahudilere yaklaşımı Katoliklerden pek de farklı değildi. Kutsal Kitap’tan hareketle kaleme aldığı risaleler modern Avrupa’da zirve yapacak olan anti-semitizmin temellerini attığı gibi Protestanlığın bir uzantısı olan Evanjeliklerin İsrail’e verdiği destek ve Filistinlilere karşı işlenen insanlık suçları da uzun vadede bu risalelerin neticelerindendir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-aralik-kasim-2023">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Papa XII. Pius Hitler ve Nazi Yanlısı Mıydı?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/avrupa-tarihi/papa-xii-pius-hitler-ve-nazi-yanlisi-miydi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Taşpınar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 Sep 2023 14:23:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Tarihi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=9760</guid>

					<description><![CDATA[1939-58 yılları arasında görev yapan Papa XII. Pius, yakın dönem Katolik tarihinin en tartışmalı figürlerinden. Başarılı bir diplomat olan Papa, özellikle ABD, Almanya ve Hitler’le ilişkileri üzerinden Rus ve Yahudi cenahından yükselen ciddi polemiklerle karşı karşıya kalmıştı. Vaktiyle İslâm coğrafyasına Haçlı seferleri organize eden Vatikan’ın, kendi dindaşlarıyla gerilimli ilişkilerine dair düşündürücü ayrıntılar&#8230; &#160; Devamı Derin Tarih Eylül Sayısında…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1939-58 yılları arasında görev yapan Papa XII. Pius, yakın dönem Katolik tarihinin en tartışmalı figürlerinden. Başarılı bir diplomat olan Papa, özellikle ABD, Almanya ve Hitler’le ilişkileri üzerinden Rus ve Yahudi cenahından yükselen ciddi polemiklerle karşı karşıya kalmıştı. Vaktiyle İslâm coğrafyasına Haçlı seferleri organize eden Vatikan’ın, kendi dindaşlarıyla gerilimli ilişkilerine dair düşündürücü ayrıntılar&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2023">Derin Tarih Eylül Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yer: Falkland Adaları Taraflar: Arjantin Ve İngiltere</title>
		<link>https://www.derintarih.com/avrupa-tarihi/yer-falkland-adalari-taraflar-arjantin-ve-ingiltere/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mükremin Gül]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 04 May 2023 08:16:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Tarihi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=9338</guid>

					<description><![CDATA[Arjantin’in güneyinde, Güney Atlantik Okyanusu’nun en stratejik noktalarından birinde yer alan Falkland Adaları, 20. yüzyılın son dönemecine girildiğinde yakın tarihin en önemli savaşlarından birine sahne oldu. Sömürgeciliğin batmayan güneşi İngiltere ile Arjantin arasında 1982 yılında gerçekleşen ve 72 gün süren savaş; gözlerden uzakta, o tarihe dek adı pek duyulmayan bu kara parçalarını uluslararası bir krize çevirecek, savaşın etkileri bugüne kadar uzanacaktı. &#160; Devamı Derin Tarih Mayıs Sayısında…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Arjantin’in güneyinde, Güney Atlantik Okyanusu’nun en stratejik noktalarından birinde yer alan Falkland Adaları, 20. yüzyılın son dönemecine girildiğinde yakın tarihin en önemli savaşlarından birine sahne oldu. Sömürgeciliğin batmayan güneşi İngiltere ile Arjantin arasında 1982 yılında gerçekleşen ve 72 gün süren savaş; gözlerden uzakta, o tarihe dek adı pek duyulmayan bu kara parçalarını uluslararası bir krize çevirecek, savaşın etkileri bugüne kadar uzanacaktı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2023">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Misyonerlerin İstanbul’u Ağ Gibi Saran Çocuk Bahçesi Projesi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/avrupa-tarihi/misyonerlerin-istanbulu-ag-gibi-saran-cocuk-bahcesi-projesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Norman Stone]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Dec 2022 12:14:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[1878]]></category>
		<category><![CDATA[1895]]></category>
		<category><![CDATA[1897]]></category>
		<category><![CDATA[1919]]></category>
		<category><![CDATA[Dönüşen Avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[Freudyen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8853</guid>

					<description><![CDATA[İnsanlık 1895’te elektrikli aydınlatmaya kavuşmuş, 1896’da bisiklet sürmüş, 1897’de daktilo kullanmış, 1898’de ise bir sinema filmi izlemişti. Birkaç yıl içinde de Freudyen analiz yapabilecek, uçakla seyahat edebilecek, jet motorunun çalışma prensiplerini, hatta uzay yolculuğunun prensiplerini anlayabilecekti. 2019 Haziran’ında kaybettiğimiz, dergimizin yazarlarından İskoç tarihçi Prof. Norman Stone’a göre Avrupa 1878 ile 1919 yılları arasında tarihte emsali görülmemiş bir hızla değişti. İki dünya savaşı ise bu değişimin tetiklediği fay hatlarıydı. Raflarda henüz yerini alan Dönüşen Avrupa (Ketebe) kitabından iktibas ettiğimiz aşağıdaki kısımlarda, Derin Tarih okurlarını mahir bir kalemden süzülen feraset yüklü satırlar bekliyor.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İnsanlık 1895’te elektrikli aydınlatmaya kavuşmuş, 1896’da bisiklet sürmüş, 1897’de daktilo kullanmış, 1898’de ise bir sinema filmi izlemişti. Birkaç yıl içinde de Freudyen analiz yapabilecek, uçakla seyahat edebilecek, jet motorunun çalışma prensiplerini, hatta uzay yolculuğunun prensiplerini anlayabilecekti. 2019 Haziran’ında kaybettiğimiz, dergimizin yazarlarından İskoç tarihçi Prof. Norman Stone’a göre Avrupa 1878 ile 1919 yılları arasında tarihte emsali görülmemiş bir hızla değişti. İki dünya savaşı ise bu değişimin tetiklediği fay hatlarıydı. Raflarda henüz yerini alan <em>Dönüşen Avrupa </em>(Ketebe) kitabından iktibas ettiğimiz aşağıdaki kısımlarda, Derin Tarih okurlarını mahir bir kalemden süzülen feraset yüklü satırlar bekliyor.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sömürgeci Hollanda’nın Seksen Yıl Savaşı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/avrupa-tarihi/somurgeci-hollandanin-seksen-yil-savasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mükremin Gül]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Feb 2022 05:10:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Belçika]]></category>
		<category><![CDATA[Brabant]]></category>
		<category><![CDATA[Friesland]]></category>
		<category><![CDATA[Gelre]]></category>
		<category><![CDATA[Hollanda]]></category>
		<category><![CDATA[II. Filip]]></category>
		<category><![CDATA[Lüksemburg]]></category>
		<category><![CDATA[Zeeland]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7852</guid>

					<description><![CDATA[Hollanda 17 şehir devletinden müteşekkil olup bunların çoğu Katolik İspanya İmparatorluğu’na bağlı valiler olarak hüküm sürüyordu. Bu devletlerin önde gelenleri Holland, Utrecht, Friesland, Groningen, Gelre, Brabant, Zeeland, Vlaanderen olup Belçika ve Lüksemburg bu şehir devletlerine bağlıydı. İspanya’nın başındaki V. Şarlken’in (V. Charles) uzun saltanatının ardında 1558’de yerini oğlu II. Filip’e bıraktı. Filip Temmuz 1559’da Hollanda coğrafyasını ziyaret ederek hükümranlığını sağlama aldı. Bu sırada Filip adına Holland, Zeeland ve Utrecht eyaletlerinde hüküm süren 26 yaşındaki Sessiz William diye de bilinen Willem van Oranje (I. William Oranj prensi) Hollanda tarihinin belki de en önemli şahsiyeti ve Hollanda’nın kurucusu olarak kabul edilecekti. İspanyolların&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hollanda 17 şehir devletinden müteşekkil olup bunların çoğu Katolik İspanya İmparatorluğu’na bağlı valiler olarak hüküm sürüyordu. Bu devletlerin önde gelenleri Holland, Utrecht, Friesland, Groningen, Gelre, Brabant, Zeeland, Vlaanderen olup Belçika ve Lüksemburg bu şehir devletlerine bağlıydı.</p>
<p>İspanya’nın başındaki V. Şarlken’in (V. Charles) uzun saltanatının ardında 1558’de yerini oğlu II. Filip’e bıraktı. Filip Temmuz 1559’da Hollanda coğrafyasını ziyaret ederek hükümranlığını sağlama aldı. Bu sırada Filip adına Holland, Zeeland ve Utrecht eyaletlerinde hüküm süren 26 yaşındaki Sessiz William diye de bilinen Willem van Oranje (I. William Oranj prensi) Hollanda tarihinin belki de en önemli şahsiyeti ve Hollanda’nın kurucusu olarak kabul edilecekti.</p>
<p>İspanyolların ve Katolik kilisesinin baskısı Hollanda eyaletlerindeki halkı bezdirmişti. Dahası, maaşlarını alamayan İspanyol askerler civar köyleri ve şehirleri yağmalayıp tahrip ediyorlardı. Belki de Hollanda’nın geniş çaplı isyanlarının ilk habercisi, 1566’da meydana gelen “Beeldenstorm”, yani “heykellere saldırı olayı/ikonokolazm” idi. Bu sırada birçok Katolik kilise tahrip ve yağma edildi, heykeller ve putlar parçalandı, değerli eşya ve anıtlar çalındı veya yok edildi. Hollanda halkının İspanyollara husumeti Protestan isyancılarla birleşmişti diyebiliriz.<br />
Kral Filip isyanı bastırmak için Dük Fernando Alva’yı görevlendirir. Son derece sert ve tecrübeli bir komutan olan Alva hemen harekete geçer ve birçok yerde çıkan isyanı şiddetle bastırır. Yüzlerce kişi mahkemede yargılanıp idam edilir.</p>
<p>1568’e gelindiğinde isyanlar devam etmektedir; fakat asıl patlama 1572’den sonra vuku bulur. Willem van Oranje ve kardeşleri Adolf ile Lodewijk birkaç başarısız teşebbüs sonrasında harekete geçer; hem denizden hem de karadan idare ettikleri ordularıyla birer birer şehirleri ele geçirirler. Küçük kardeş Adolf 1568’de İspanyollarla girişilen Heiligerlee Muharebesi’nde, diğer kardeşler Lodewijk ve Hendrik ise 1574’teki Mookerheide Savaşı’nda hayatlarını kaybederler. Bağımsızlık uğruna üç kardeşini veren Willem van Oranje davasından vazgeçmez.</p>
<p>Hollanda halkı İspanyollara karşı savaş verirken, bir yandan da iç savaşla mücadele etmektedir. Katolik Hollanda ile Protestan Hollanda arasında kıyasıya bir mücadele vardır. Öldürülen din adamları, yakıp yıkılan ve yağma edilen ibadethaneler… Prens Willem esasında din özgürlüğü savunucusudur, ne var ki bu hürriyet düşüncesi halkın tamamı tarafından benimsenmiş değildir; çünkü Katoliklerin zulümleri hafızalarda tazedir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2022">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Newton Kıyametin 2060’ta Kopacağını Hesaplamış</title>
		<link>https://www.derintarih.com/avrupa-tarihi/newton-kiyametin-2060ta-kopacagini-hesaplamis/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derin Tarih]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Nov 2021 06:41:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Londra]]></category>
		<category><![CDATA[Newton]]></category>
		<category><![CDATA[Portsmouth]]></category>
		<category><![CDATA[Shalom Ezekiel Yahuda]]></category>
		<category><![CDATA[Sotheby]]></category>
		<category><![CDATA[Westfall]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7535</guid>

					<description><![CDATA[Newton’un teoloji ve simyaya ilişkin metinleri hakkında ne biliyoruz? Newton’ın teoloji ve simyaya ilişkin makaleleri 1936 yılına kadar Portsmouth ailesi tarafından kamuoyundan gizlendi. Bu tarihte Londra’da Sotheby’s müzayedesinde satıldı. Teolojik belgelerin en kapsamlı koleksiyonunu Yahudi bilim adamı Abraham Shalom Ezekiel Yahuda satın aldı. Yahuda 1951 yılında vefat ettiğinde, bu belgeleri yeni kurulmuş olan İsrail Devleti’ne bıraktı. Vasiyetnamesine itiraz edilerek dava konusu yapıldığından, elyazmaları 1969 yılına kadar İsrail’e verilmedi. O tarihte Kudüs’teki Yahudi Millî Kütüphanesi ve Üniversite Kütüphanesi’nin envanterine dahil edilmesiyle yazmalar umuma açılmış oldu. Ancak Newton’ın bilimsel, teolojik ve simyaya ilişkin el yazmalarının tamamına ulaşmak, bunların 1991 yılında mikrofilme kaydedilmiş&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Newton’un teoloji ve simyaya ilişkin metinleri hakkında ne biliyoruz?</strong></p>
<p>Newton’ın teoloji ve simyaya ilişkin makaleleri 1936 yılına kadar Portsmouth ailesi tarafından kamuoyundan gizlendi. Bu tarihte Londra’da Sotheby’s müzayedesinde satıldı. Teolojik belgelerin en kapsamlı koleksiyonunu Yahudi bilim adamı Abraham Shalom Ezekiel Yahuda satın aldı. Yahuda 1951 yılında vefat ettiğinde, bu belgeleri yeni kurulmuş olan İsrail Devleti’ne bıraktı. Vasiyetnamesine itiraz edilerek dava konusu yapıldığından, elyazmaları 1969 yılına kadar İsrail’e verilmedi. O tarihte Kudüs’teki Yahudi Millî Kütüphanesi ve Üniversite Kütüphanesi’nin envanterine dahil edilmesiyle yazmalar umuma açılmış oldu. Ancak Newton’ın bilimsel, teolojik ve simyaya ilişkin el yazmalarının tamamına ulaşmak, bunların 1991 yılında mikrofilme kaydedilmiş halde kamuoyunun hizmetine sunulduğunda mümkün olacaktı. 1991 yılından bu yana, teolojik el yazmaları uzman bilim insanlarından oluşan küçük bir grup tarafından değerlendirilmeye başlandı ve sonrasında Newton araştırmalarında bir devrim gerçekleşti. Bu devrimin önemli bir adımı, 1998 yılında Londra Emperyal Koleji ve Cambridge Üniversitesi’nde Newton Projesi’nin başlatılmasıydı. Proje aslında Newton’ın yayınlanmamış teolojik elyazmalarının dünyaya açılması ve okunması süreciyle zaten başlamıştı. BBC 2’de yayınlanan belgesel Newton’ın hayattayken yaptığı çalışmaların yakın dönemdeki devrimsel sonuçlarını ilk kez ve dramatik bir biçimde kamuoyuna duyurdu.</p>
<p>İlk haber olan <em>Daily Telegraph</em>’taki yazıda yer almadığı halde, sonraki bazı medya haberleri Newton’ın belgelerindeki 2060 tarihinin keşfini hatalı olarak bana atfettiler. Doğrudan benimle yapılan mülakatlara dayanan diğer medya haberlerinde ise, 2060 tarihinin Newton çalışmaları yapan bilim insanları tarafından (ve genellikle haber yapmayan televizyon belgesellerinin aksine akademik yayınlarda) bir süredir bilinmekte olduğunu doğru biçimde yansıttılar. En azından üç önemli Newton araştırmacısı David Castillejo, Frank Manuel ve Richard Westfall Yahuda elyazmalarını (ya orijinal nüshalarını veya Westfall’ın yaptığı gibi mikrofilme alınmış halini) 1969 yılında Kudüs’e ulaşmasından kısa süre sonra incelediler. 2060 tarihiyle ilk karşılaşan büyük ihtimalle Castillejo idi. Çünkü Yahuda koleksiyonunu inceleyen ilk bilim insanı odur. 2060 tarihinden, 1981 yılında yayınlanan <em>The Expanding Force in Newton’ın Cosmos </em>(Newton’ın Evreninde Genişleyen Güç, s.55) adlı kitabında bahsetmişti. Westfall bu tarihi 1980 tarihli <em>Never at Rest </em>(Asla Rahat Yok) adlı Newton biyografisinde (s. 816-817) belirtti. Bense bu tarihe 1997 yılında Cambridge Üniversitesi’ndeki doktora çalışmalarım sırasında rastladım ve o sırada henüz Castillejo ve Westfall’ın eserlerini okumamıştım. Konuya 1999 yılında <em>British Journal for the History of Science</em> dergisinde yayınlanan “Isaac Newton, heretic: The Strategies of a Nicodemite” başlıklı makalemde (s. 391-392) yer verdim. Asıl hikâye, 2060 tarihinin keşfedilmesi değil, Newton’ın bilimsel olmayan bu eserinin dikkat çekici biçimde kamuoyuna tanıtılmasıdır.</p>
<p><strong>Kutsal kitaptaki kehanet Newton için ne kadar önemli?</strong></p>
<p>Çok çok önemli. Newton için kutsal kitaba ilişkin kehanet, ilahî kaderin gelecekte olmasını öngördüğü olayları haber vermektedir. Kutsal kitaptaki kehanetin yorumlanması “önemsiz bir konu değil, zamanın en önemli görevidir”. Bu kehanetler Newton’ın tarihi önceden görmesini mümkün kılıyordu. Bu kehanetlerde ayrıca bir felaket, saf Hıristiyanların mutlaka yıkımdan ve Tanrının lanetinden kaçtığı dinden dönme sistemi anlatılıyordu.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasim-2021">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kritik Dönemlerde İtimat ve Din</title>
		<link>https://www.derintarih.com/avrupa-tarihi/kritik-donemlerde-itimat-ve-din/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Mar 2021 06:04:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Anglo-Sakson]]></category>
		<category><![CDATA[Berlin Duvarı]]></category>
		<category><![CDATA[Fukuyama]]></category>
		<category><![CDATA[salgın]]></category>
		<category><![CDATA[Trump]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6855</guid>

					<description><![CDATA[Salgın ortamı ülke içi dostluk ve dayanışmayı ne denli arttırdıysa, ülkeler arası güveni de o denli sarstı. Daha doğrusu, saygınlık ve güvenilirliği kendinden menkul nice büyük siyasî organizasyonun hiç de itimada şayan olmadıkları anlaşıldı. Aşı bir yana, maske gibi basit konularda bile ülke yönetimlerinin ne kadar bencil ve çıkarcı oldukları meydana çıktı. Salgının ferdî düzlemde yol açtığı nefs muhasebesi, örgütsel düzlemde pek görülmedi. Noam Chomsky pandemi vesilesiyle çocukluğunun atom bombalı acılı günlerine geri döndüğünü, çocukluk korkularının galiba tamamen yersiz olmadığını dile getirdi. Mesela Trump’ı dinlerken gözünün önüne o zamanki Hitler’in geldiğini ve bu fikirsiz sosyopatların insanlığın uçuruma doğru ilerlemesini hızlandırdıklarını&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Salgın ortamı ülke içi dostluk ve dayanışmayı ne denli arttırdıysa, ülkeler arası güveni de o denli sarstı. Daha doğrusu, saygınlık ve güvenilirliği kendinden menkul nice büyük siyasî organizasyonun hiç de itimada şayan olmadıkları anlaşıldı. Aşı bir yana, maske gibi basit konularda bile ülke yönetimlerinin ne kadar bencil ve çıkarcı oldukları meydana çıktı. Salgının ferdî düzlemde yol açtığı nefs muhasebesi, örgütsel düzlemde pek görülmedi. Noam Chomsky pandemi vesilesiyle çocukluğunun atom bombalı acılı günlerine geri döndüğünü, çocukluk korkularının galiba tamamen yersiz olmadığını dile getirdi. Mesela Trump’ı dinlerken gözünün önüne o zamanki Hitler’in geldiğini ve bu fikirsiz sosyopatların insanlığın uçuruma doğru ilerlemesini hızlandırdıklarını belirten Chomsky, salgının diğer iki büyük tehdide nazaran daha kolay baş edilebilir bir felaket olduğuna inanıyor: Nükleer Savaş ve Küresel Isınma. Hatta salgın, “insanları nasıl bir dünya istediğimiz konusunda düşünmeye iteceğinden” belki de hayırlı olacaktır.</p>
<p>Salgın sonrası muhasebe ve müzakerelerin bir benzerine 30 yıl önce komünist blok çöküp de liberal kapitalizm rakipsiz kaldığında şahit olmuştum. Genelde kapitalizmin ve Amerikan hegemonyasının zaferi olarak selamlanan “Berlin Duvarı’nın yıkılması”nı ben, kapitalizm ve demokrasinin zaferinden çok, 20. yüzyılda Anglo-Sakson dünyası karşısında iki kez başarısız olan Almanya’nın üçüncü bir şans için ayağa kalkması olarak okuyordum. O toz duman içinde iki düşünce öne çıktı veya çıkarıldı: Tarihin sonu ve medeniyetler çatışması. Belki de “tarihin sonu” ifadesinin şiiriyeti yüzünden, Fukuyama adlı genç bir Amerikan siyaset-bilimci umulanın çok fevkinde bir şöhrete kondu. Japon bir anne ile Amerikalı bir Protestan rahibin oğlu olarak Chicago’da dünyaya gelen Fukuyama, New York’ta büyümüş, Harvard’da okumuş ve Japoncayı bir türlü öğrenememişti. Harvard’daki yüksek lisans derslerinden birinde Japon siyaseti üzerinde çalıştıysa da, son derece sıkıcı bulduğu rivayet ediliyor. Bir ara Dışişleri Bakanlığı’nda çalışan Fukuyama, sonra Rand Corporation’da ve bazı akademilerde görev aldı.</p>
<p>Herkes Fukuyama’nın <em>Tarihin Sonu </em>kitabı üzerinde yoğunlaşırken, bana göre onun esas akademik katkısı “İtimat” (Trust) başlıklı çalışmasıyla belirginleşti. Bu kitapta, bazı toplumların niçin diğerlerinden iktisaden daha başarılı olduğuna dair küresel ve kadim soruya cevap arıyordu. “Başarının anahtarı, ülkelerin toplumsal iltisak düzeyi, yani bireylerin birbirlerine itimat etme derecesi; ve bunun ailelerle merkezî yönetim arasındaki güçlü aracı kurumlardaki tezahürüdür” diyordu. Çalışmasında esas olarak altı ülkeyi ele alıyordu: Yoğun bir devlet-dışı sosyal kurumlar ağına sahip olmaktan ötürü “yüksek derecede itimat” hasıl eden üç ülke (ABD, Japonya, Almanya); aileler ile merkezî devletin ülkedeki güçlü kuvvetler olduğu, bu yüzden de “düşük itimatlı” diye tasnif edilen üç ülke (Fransa, Çin, İtalya). İngiltere ise tam bir paradoks: Çok sayıda ara kuruma sahip olmasına rağmen, aşırı sınıf karşıtlıklarından ötürü, birçok komünal örgüt biçimleri orada doğru dürüst çalışmıyor.</p>
<p>Fukuyama’ya göre, Amerika uluslararası itimat liginde aşağı doğru kayıyor. Şiddet suçlarıyla dava sayılarındaki artış bunu açıkça gösteriyor. Anne babalar şimdi çocuklarına “yabancılara güvenmemeleri gerektiğini” aşılıyorlar. Ne var ki, ırk meselesi ile sınıf meselesini ayrı değerlendirmek gerekir. Sınıf farkı işleri daha da zorlaştırıyor, zira işletmeler idarecilerle işçilerin etkileşimine bağlıdır. İktisadî bakımdan, Amerika’daki ırksal bölünme daha az önemlidir, zira zenciler işin başından itibaren iktisadî hayatın merkezine alınmamışlardır.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mart-2021">Derin Tarih Mart Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nazilerin Müslüman Lejyonları</title>
		<link>https://www.derintarih.com/avrupa-tarihi/nazilerin-musluman-lejyonlari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Poyraz]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Jan 2021 05:25:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Adolf Hitler]]></category>
		<category><![CDATA[Çekoslovakya]]></category>
		<category><![CDATA[İşçi Partisi]]></category>
		<category><![CDATA[Nasyonal Sosyalist]]></category>
		<category><![CDATA[Nazi]]></category>
		<category><![CDATA[Polonya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6643</guid>

					<description><![CDATA[Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi’nin lideri Adolf Hitler ve kurmayları 1933 yılında iktidara geldiklerinde, bunun sadece Almanya’nın değil, bütün dünyanın kaderini değiştireceğini kim bilebilirdi? Hitler 1. Dünya Savaşı’nın mağlup ve sinik Almanya’sının belini kısa sürede doğrultmayı başarırken, kirli ajandasındaki ilk hedefi harbin intikamını almaktı. 1939 yılına gelindiğinde Çekoslovakya’yı ve Avusturya’yı ilhak eden Almanya, bir miras olarak gördüğü Polonya’yı da 1 Eylül’de işgal eder. Ancak Polonya üzerinde hak iddia eden bir ülke daha vardır: Rusya. 23 Ağustos günü aralarında saldırmazlık ve dostluk antlaşması imzalayan bu iki ülke Polonya’yı bölüşürler. Bu tehlikeyi öngörmüş olan İngiltere ve Fransa ise 31 Mart’ta Polonya’nın bağımsızlığını ve&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi’nin lideri Adolf Hitler ve kurmayları 1933 yılında iktidara geldiklerinde, bunun sadece Almanya’nın değil, bütün dünyanın kaderini değiştireceğini kim bilebilirdi? Hitler 1. Dünya Savaşı’nın mağlup ve sinik Almanya’sının belini kısa sürede doğrultmayı başarırken, kirli ajandasındaki ilk hedefi harbin intikamını almaktı.</p>
<p>1939 yılına gelindiğinde Çekoslovakya’yı ve Avusturya’yı ilhak eden Almanya, bir miras olarak gördüğü Polonya’yı da 1 Eylül’de işgal eder. Ancak Polonya üzerinde hak iddia eden bir ülke daha vardır: Rusya. 23 Ağustos günü aralarında saldırmazlık ve dostluk antlaşması imzalayan bu iki ülke Polonya’yı bölüşürler. Bu tehlikeyi öngörmüş olan İngiltere ve Fransa ise 31 Mart’ta Polonya’nın bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü resmî belgeyle garanti altına almışlardır. Bu sebeple bu iki ülke 3 Eylül’de Almanya’ya savaş ilan edince 2. Dünya Savaşı başlamış olur. Sırayla Danimarka, Hollanda ve Norveç Naziler tarafından işgal edilirken savaşın kıvılcımı Avrupa’yı boydan boya tutuşturuverir.</p>
<p>Belçika üzerinden Fransa da Almanların işgaline uğrar. Savaş daha geniş bir alana yayıldıkça Almanya-Rusya ittifakı çatırdamaya başlar. 1941 yılının ortalarına kadar Nazilerin yayılması devam eder. Bu arada Yugoslavya’nın paylaşımı sırasında Osmanlı bakiyesi Müslümanlar da büyük sıkıntılar yaşar. Çatışmalara müdahil olmak istemeyen Boşnaklar, çetelerin saldırılarına maruz kalınca, Nazilerden yardım istemek zorunda kalırlar. Nazilerin bölgeye gelmesiyle Hançer adı verilen, çoğunluğu Müslümanlardan oluşan ve iyi savaşçılığıyla bilinen bir tümen kurulur. Ancak 2. Dünya Savaşı’nda Nazi saflarındaki Müslümanlar bununla sınırlı kalmayacaktır.</p>
<p>Avrupa’daki işgallerin getirdiği askerî ve ekonomik yük Almanya’nın belini bükmeye başlayınca Nazi kurmayları bu krizi aşmak için savaşın seyrini değiştirecek bir plan yaparlar. Barbarossa Harekâtı adı verilen plan doğrultusunda 22 Haziran 1941’de harekete geçen Alman ordusunun hedefi bu defa müttefiki Sovyet Rusya’dır. 5 milyonu aşkın asker ve subay, binlerce uçak, tank ve motorize araçla bir haftada 800 kilometre ilerlemeyi başaran Naziler kısa sürede Minsk’i ve Kiev’i işgal eder; Leningrad ve Moskova kapılarına dayanırlar. Bu ani saldırı karşısında Sovyetlerin ağır kayıplar vermesi elbette kaçınılmazdır. Yüz binlerce Kızılordu askeri esir düşer. Sovyet yönetimi esir düşmeyi vatan hainliği ilan ettiği için bu askerlerin ardında bıraktıkları aileleri de perişan durumdadır.</p>
<p>Sovyetlere altı koldan yapılan Nazi saldırısının iki amacı vardır: Alman ordusunun askerî iaşesini temin etmek ve 30 milyona yakın insanın açlıktan ölmesini engellemek. Bu hesaba göre Sovyetlerin Avrupa’ya uzanan kolları Büyük Alman İmparatorluğu’na can suyu olacaktır. Ancak saldırı öncesinde Nazilerin hesaplayamadığı sorunlardan biri esirlerdir. Kendi askerlerinin iaşesi sorunken, şimdi ellerinde yüzbinlerce esir vardır. Bu sebeple Nazilere esir düşenlerin ahvali perişandır. Birçoğu açlık ve hastalıktan hayatını kaybeder.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ocak-2021">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Abd Çin’i Durdurabilir mi?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/avrupa-tarihi/abd-cini-durdurabilir-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Dec 2020 05:54:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Güney Kore]]></category>
		<category><![CDATA[Japonya]]></category>
		<category><![CDATA[nüfus]]></category>
		<category><![CDATA[RCEP]]></category>
		<category><![CDATA[Sömürge]]></category>
		<category><![CDATA[ticaret]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6567</guid>

					<description><![CDATA[Kasım ayı ortalarında 15 Asya-Pasifik ülkesi Çin’in önderliğinde dünyanın en büyük ticaret blokunu kurdular: RCEP (Regional Comprehensive Economic Partnership). Blokun adında geçen “kapsamlı” sıfatı, girişimin iddiasını gösteriyor; bunun sıradan bir atılım olmadığının altını çiziyor. Çin’in yanısıra Japonya ve Güney Kore gibi ileri sanayi ülkeleri; Avustralya, Malezya, Tayland gibi onların hemen ardından gelen sanayi güçleri; Endonezya, Vietnam ve Filipinler gibi yüksek nüfuslu ülkeler de blok üyeleri arasında bulunuyor. Sadece Hindistan dışarıda kalmayı tercih etti; fakat onların da sırası gelecek. Dünya nüfusunun, dünya üretiminin ve dünya ticaretinin yaklaşık üçte biri bu yeni ortak pazarın elinde bulunuyor. Bu birleşik kuvvet para ve finans&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kasım ayı ortalarında 15 Asya-Pasifik ülkesi Çin’in önderliğinde dünyanın en büyük ticaret blokunu kurdular: RCEP (Regional Comprehensive Economic Partnership). Blokun adında geçen “kapsamlı” sıfatı, girişimin iddiasını gösteriyor; bunun sıradan bir atılım olmadığının altını çiziyor. Çin’in yanısıra Japonya ve Güney Kore gibi ileri sanayi ülkeleri; Avustralya, Malezya, Tayland gibi onların hemen ardından gelen sanayi güçleri; Endonezya, Vietnam ve Filipinler gibi yüksek nüfuslu ülkeler de blok üyeleri arasında bulunuyor. Sadece Hindistan dışarıda kalmayı tercih etti; fakat onların da sırası gelecek. Dünya nüfusunun, dünya üretiminin ve dünya ticaretinin yaklaşık üçte biri bu yeni ortak pazarın elinde bulunuyor. Bu birleşik kuvvet para ve finans alanlarına da yansıtıldığı zaman, kapitalist sistemin çekirdeği çatırdamaya başlayacaktır. Amerikan İmparatorluğu bu gelişmeleri kuşatma gücüne sahip değildir artık.</p>
<p>Toplumsal iktidarın tarihini yazan Michael Mann, kendisiyle 10 yıl kadar önce yapılan uzun söyleşide (“Power in the 21st Century,” Polity, 2011) Amerika’nın yaşayan tek imparatorluk ve tarihteki biricik “küresel imparatorluk” olduğunu söylüyordu. Henüz gerilemeye başlamamış olsa da mutlaka gerileyeceğini, bunun da “doların rezerv para olma vasfını kaybetmeye başladığı” uğrakta gerçekleşeceğini belirtiyordu. “Eninde sonunda dünya rezerv para birimi dolar olmaktan çıkacak, doları da kapsayan bir para birimleri sepeti olacaktır.” RCEP benzeri oluşumlar bu süreci hızlandıracağa benziyor.</p>
<p>Geçen ayki “Amerikan Hegemonyasının Sonu” başlıklı yazımızı Mann’ın kesin hükmüyle noktalamıştık: “ABD bugün askerî bir dev, ikinci sınıf bir iktisadî güç, siyasî bir şizofren ve ideolojik bir hayalettir.” Sosyolog tarihçimiz, Tutarsız İmparatorluk’ta (2003) ABD’nin “toplumsal gücün dört boyutu” bağlamında muhasebesini şöyle yapıyordu:</p>
<p>1. ABD’nin askerî bir dev olduğu su götürmez. 2003 yılı Amerikan savunma bütçesi, dünya toplamının %40’ı kadardır ve kendinden sonraki 24 ülkenin toplamına eşittir. Ancak, nükleer gücün doğası Amerikan üstünlüğüne gölge düşürmektedir. ABD ve Rusya’nın nükleer savaş başlıkları 9000’er civarındadır ve 2007’ye kadar 2500 dolayına indirilmesi öngörülmektedir. Dolayısıyla, bu alanda ABD Rusya’ya emperyal üstünlük taslayamaz. Ondan sonraki üç önemli güce de! Fransa’nın 340, Çin’in 250, İngiltere’nin 185 nükleer savaş başlığı vardır. Rakamlar çok daha küçük olsa da, bu ülkelerin caydırma gücü Rusya’nınkinden aşağı değildir. Bunları daha kısa menzilli nükleer füzelere sahip dört ülke izlemektedir: İsrail’in 100-200, Hindistan ile Pakistan’dan her birinin 30 40, Kuzey Kore’nin ise bir-iki nükleer savaş başlığı olduğu sanılmaktadır. Bazı ülkelerin önümüzdeki on yılda benzer güce kavuşabilecekleri, Japonya veya Almanya gibi ileri sanayi ülkelerinin ise isterlerse birkaç ay içinde bu tür silahları geliştirebilecekleri bilinmektedir. Nükleer silahlar ancak caydırmaya yarar, rasyonel bir hücumun parçası olamaz; dolayısıyla imparatorluk işinde fazla katkıları olmaz. İmparatorlukların konvansiyonel kuvvetlere ihtiyacı vardır. Amerika’nın asker sayısı ise son çeyrek yüzyılda 2.2 milyondan 1.5 milyonun altına inmiştir. Dünya asker toplamının %5’i ile dünyaya hükmedebilmek için, başka ülke askerlerini hizmete koşmaktan başka yol yoktur. İngiltere’nin 1800 başlarında Hindistan’daki 291 bin askerinin beşte dördü Hintli idi!</p>
<p>Sömürge imparatorlukları yerlilere yönettiriliyordu. Milliyetçiliğin yükselişi ile bu artık imkânsızdır.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-2020">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Amerikan Hegemonyasının Sonu</title>
		<link>https://www.derintarih.com/avrupa-tarihi/amerikan-hegemonyasinin-sonu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Nov 2020 05:39:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Amerikan hegemonyası]]></category>
		<category><![CDATA[Gramsci]]></category>
		<category><![CDATA[Pax Amerikana]]></category>
		<category><![CDATA[SSCB]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6489</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye’nin Rusya’dan aldığı S 400 füze savunma sistemini denemeye başlaması üzerine ABD yetkilileri, bu hususta Türk yönetimini ikna edemedikleri için “çok mutsuz” olduklarını belirttiler. Türkiye’nin dış siyasetindeki bu köklü dönüşümün lehinde veya aleyhinde çok şey söylenebilir elbet. Benim üzerinde durmak istediğim husus, bu gibi gelişmelerin uluslararası sistemin yapısal dönüşümünü ne ölçüde yansıtmakta olduğudur. ABD’nin bir tür örtük tehdit sayılan mutsuzluk vurgusuna Türk hükümeti “savunma faaliyetimizi Amerikalılara soracak değiliz” açıklamasıyla cevap verdi. SSCB’nin ancak kısmen dengeleyebildiği Amerikan hegemonyası evresinde (yaklaşık 1945-1990) böyle bir tepki tasavvur edilemezdi. Dünyanın artık hegemonsuz bir çok-kutupluluk evresine girmiş olduğu söylenebilir. Özellikle 11 Eylül saldırılarından ve 2008&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’nin Rusya’dan aldığı S 400 füze savunma sistemini denemeye başlaması üzerine ABD yetkilileri, bu hususta Türk yönetimini ikna edemedikleri için “çok mutsuz” olduklarını belirttiler. Türkiye’nin dış siyasetindeki bu köklü dönüşümün lehinde veya aleyhinde çok şey söylenebilir elbet. Benim üzerinde durmak istediğim husus, bu gibi gelişmelerin uluslararası sistemin yapısal dönüşümünü ne ölçüde yansıtmakta olduğudur. ABD’nin bir tür örtük tehdit sayılan mutsuzluk vurgusuna Türk hükümeti “savunma faaliyetimizi Amerikalılara soracak değiliz” açıklamasıyla cevap verdi. SSCB’nin ancak kısmen dengeleyebildiği Amerikan hegemonyası evresinde (yaklaşık 1945-1990) böyle bir tepki tasavvur edilemezdi. Dünyanın artık hegemonsuz bir çok-kutupluluk evresine girmiş olduğu söylenebilir. Özellikle 11 Eylül saldırılarından ve 2008 finans krizinden itibaren “Amerikan hegemonyasının, Amerikan yüzyılının veya Pax Amerikana’nın sonu”ndan söz etmek adeta klişeleşti. Oysa 27 yıl önce ben <em>Amerikan Yüzyılının Sonu</em> başlıklı kitabımı yayınladığımda bu gibi ifadelere bıyık altından gülünüyordu. Türkiye Yazarlar Birliği jürisi meselenin farkında olacak ki, 1993 Fikir Ödülüne bu kitabı lâyık görmüş, ben de ender Ankara seyahatlerimden birini yaparak ödülümü merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun elinden almıştım.</p>
<p>Hegemonya kelimesi Yunancada şehir-devletler arasındaki hâkimiyet ilişkisini açıklamada kullanılan hegemonia teriminden geliyor. Gramsci ile beraber kelimenin kullanımı, modern çağda “kapitalist devletin hayatiyetini” anlamada anahtar bir işlev üstlendi. Gramsci hâkim yönetim tarzının sınıfsal olduğunu düşünüyor ve bu bağlamda somut kurumsal biçimlerin ve maddî üretim ilişkilerinin nasıl öne çıktığını açıklamaya çalışıyordu. “Bir sınıfın üstünlüğü ve dolayısıyla onunla irtibatlı üretim tarzının yeniden üretimi kaba kuvvet veya cebirle sağlanabilir. Fakat Gramsci’ye göre ileri kapitalist toplumlarda sınıf hâkimiyeti büyük ölçüde bir fikir ittifakı, entelektüel ve ahlâkî bir liderlik sayesinde başarıldı.” Hegemonya oluşumunda nihaî amaç iktisadî üstünlük sağlamak olsa da, bunun sürdürülebilir olması için düşünce ve sanatla bütünleştirilmesi (“fikrî iktidar”) gerekiyor. İktisadî üstünlüğün sık sık el değiştirmesinden ötürü de hiçbir hegemonya uzun ömürlü olamıyor.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasim-2020">Derin Tarih Kasim Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Emperyalist Avrupa’yı Virüs Çarptı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/avrupa-tarihi/emperyalist-avrupayi-virus-carpti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Jun 2020 05:17:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[euro]]></category>
		<category><![CDATA[Eurosystem]]></category>
		<category><![CDATA[FİNANS]]></category>
		<category><![CDATA[Hasting Ismay]]></category>
		<category><![CDATA[pandemi]]></category>
		<category><![CDATA[Thomas Piketty]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6011</guid>

					<description><![CDATA[Minnacık bir virüs emperyalist Avrupa’nın maskesini düşürdü. Sadece medyaya konu olan, başka Avrupa ülkelerine gitmekte olan maske ve sağlık ekipmanına bazı ülkelerde el konulmasından söz etmiyorum. Avrupa Birliği’nin en etkin organlarının, salgının ölümcül etkilerine karşı, kendi aralarındaki görece zayıf ülkeleri ve bilhassa sıradan Avrupalı yurttaşları değil, öncelikle kendi FİNANS kurumlarını kurtarma derdine düşmüş olmalarını kast ediyorum. Aklıbaşında ve vicdan sahibi aydınları isyan ettiriyor bu bencil ve tarafgir tutum. Son yıllardaki edebî/ akademik çalışmalarıyla dünyaca tanınan iktisatçı Thomas Piketty, daha âdil ve sürdürülebilir yeni bir kalkınma modeli için “önceliklerimizde net bir değişim olması, parasal ve malî alandaki tabulara meydan okunması” gerektiğini&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Minnacık bir virüs emperyalist Avrupa’nın maskesini düşürdü. Sadece medyaya konu olan, başka Avrupa ülkelerine gitmekte olan maske ve sağlık ekipmanına bazı ülkelerde el konulmasından söz etmiyorum. Avrupa Birliği’nin en etkin organlarının, salgının ölümcül etkilerine karşı, kendi aralarındaki görece zayıf ülkeleri ve bilhassa sıradan Avrupalı yurttaşları değil, öncelikle kendi FİNANS kurumlarını kurtarma derdine düşmüş olmalarını kast ediyorum. Aklıbaşında ve vicdan sahibi aydınları isyan ettiriyor bu bencil ve tarafgir tutum. Son yıllardaki edebî/ akademik çalışmalarıyla dünyaca tanınan iktisatçı Thomas Piketty, daha âdil ve sürdürülebilir yeni bir kalkınma modeli için “önceliklerimizde net bir değişim olması, parasal ve malî alandaki tabulara meydan okunması” gerektiğini söyleyecek kadar ileri gidiyor. İktisat politikaları “reel ekonominin yararına çalışmalı, sosyal ve ekolojik hedeflere hizmet için kullanılmalıdır.”1 Piketty’nin verdiği bilgiler dudak uçuklatıyor: Avrupa Merkez Bankası (ECB) tarafından yönetilen merkez bankaları ağı Eurosystem, 2008 krizinden beri bankaları kurtarmak için boyuna para basıp duruyor. Eurosystem’in bilançosu 2007-2018 arasında 1 trilyon eurodan tam 4.7 trilyon euroya çıkıyor ki, bu rakam bütün euro bölgesinin yurtiçi gayrısafi hasılalar toplamının yüzde 40’ı demektir (Önceki oran yüzde 10). Özetle, Avrupa devletleri büyük bir finans krizini önlediler ama yükünü vatandaşın sırtına bindirerek!</p>
<p>2008 finans krizi artı 2020 pandemi krizini beraberce “1929 Büyük Bunalımı artı İkinci Dünya Savaşı” dönemine benzetebiliriz. Savaştan sonra Avrupa uzun bir restorasyon dönemine girdi. Bu onarım evresinin iki önemli organı NATO ile AET oldu. AET yani Avrupa Ekonomik Topluluğu, bugünkü AB’nin çekirdeğidir. Kuruluşundaki temel amaç, Almanya’nın ekonomik gelişmesini denetim altında tutmak, böylece yeni çılgınlıklara kapılmasını engellemekti. NATO’nun kuruluş amacı ise İngiliz general Hasting Ismay’in kelimeleriyle şöyle dile getirilmişti: “To keep the Russians out, the Americans in, and the Germans down.” Öyle bir askerî ittifak kuralım ki, Ruslar dışarıda, Amerikalılar içeride, Almanlar ise altta kalsın! Bu düzenlemelerden yarım asır sonra, meşhur Time dergisinin “Avrupa: 50 Harikulâde Yıl” başlıklı özel sayısı şöyle bir bilanço çıkarıyordu: “Tıpkı ormanlar gibi, medeniyetleri de kasıp kavuran yangınlar vardır. Fakat ardından, bizzat küller toprağı besler ve tedricen yeni bir büyüme başlar. Esinleyici fakat dehşetli bir yeniden ormanlaşmadır bu: Apokalips yoluyla tarihsel ilerleme. Harabeler içinden Phoeniks sanayiler çıkar, şehirler yeniden billurlaşır. Orman, yangını affeder. Bach’tan barbarlığa alçalan bir toplum, üzüntülü fakat akıllı bir tarzda, tekrar Bach’a doğru yükselir.”2 (Apokalips: Dünyanın sonuna işaret sayılan felaketler. Phoenix: Kendi küllerinden vücud bulan kuş, anka.)</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2020">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hıristiyan Bayramlarının Bilinmeyen Pagan Kökleri</title>
		<link>https://www.derintarih.com/avrupa-tarihi/hiristiyan-bayramlarinin-bilinmeyen-pagan-kokleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Maria Jesus Horta]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Apr 2020 06:23:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[kültürel]]></category>
		<category><![CDATA[Milano Fermanı]]></category>
		<category><![CDATA[Noel]]></category>
		<category><![CDATA[Ortaçağ]]></category>
		<category><![CDATA[Ortaçağ İspanyol Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Pagan]]></category>
		<category><![CDATA[politik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5799</guid>

					<description><![CDATA[Milano Fermanı ve Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğu’nun resmî dini haline getirilmesinin ardından Kilise dinî takvimi düzenlemiş ve inanç açısından daha az “tehlikeli” bulduğu bazı pagan unsurları halkın bu yeni dini kabullenmesini kolaylaştıracak bir yol olması nedeniyle kabul etmişti. Bu yüzden bugün kutlanan pek çok Hıristiyan bayramı, Hıristiyanlık onlara dinî bir gerekçe ve anlam yüklemeye çalışsa da esasen pagandır. İber yarımadası yüzyıllar boyunca (711-1492) politik ve kültürel olarak birbirinden farklılaşmış iki bölgenin varlığı sebebiyle Batı Avrupa’nın geri kalanından ayrı bir konumda kalmıştır: Bir yanda Endülüs, diğer yanda bir dizi Hıristiyan krallık. Bu durum Ortaçağ İspanyol tarihi ve kültürünün, diğer Batı ülkelerinden farklı&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Milano Fermanı ve Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğu’nun resmî dini haline getirilmesinin ardından Kilise dinî takvimi düzenlemiş ve inanç açısından daha az “tehlikeli” bulduğu bazı pagan unsurları halkın bu yeni dini kabullenmesini kolaylaştıracak bir yol olması nedeniyle kabul etmişti. Bu yüzden bugün kutlanan pek çok Hıristiyan bayramı, Hıristiyanlık onlara dinî bir gerekçe ve anlam yüklemeye çalışsa da esasen pagandır.</p>
<p>İber yarımadası yüzyıllar boyunca (711-1492) politik ve kültürel olarak birbirinden farklılaşmış iki bölgenin varlığı sebebiyle Batı Avrupa’nın geri kalanından ayrı bir konumda kalmıştır: Bir yanda Endülüs, diğer yanda bir dizi Hıristiyan krallık. Bu durum Ortaçağ İspanyol tarihi ve kültürünün, diğer Batı ülkelerinden farklı şekilde gelişmesine yol açmıştır. Buna rağmen Hıristiyan krallıklara özgü bayramlar, Ortaçağ süresince hem İber yarımadasında, hem de Avrupa’nın diğer bölgelerinde ana özellikleri açısından aynıdır. 21. yüzyıl insanının çalışma saatleri az çok belirlidir, bu saatlerin dışında istediğimizi yapmakta özgürüz. Ayrıca dinlenme aralarımız olduğu gibi hastalık, doğum, aileyle ilgilenmek veya bürokratik işlerimizi halledebilmek için izin talep etme imkânımız var. Bunun yanı sıra belli sayıda ücretli tatil günü hakkımız ve boş vakitlerimizde eğlence faaliyetlerinde bulunma alışkanlıklarımız söz konusu. Bizler için bayramlar fazladan bir moladır. Ancak Ortaçağ toplumlarında çalışmak; tatili ya da izni olmayan, bırakın dinlenmeyi, neredeyse yemek veya uyumak için bile güç bela zaman ayrılan kesintisiz bir uğraştı. Nüfusun çoğu (çok küçük yaşlardan itibaren çocuklar dahil) hayatta kalabilmek için güneşin doğuşundan batışına kadar son derece kötü şartlarda, sıkı kontrol altında çalışıyorlardı. Dolayısıyla çalışılmayan bir gün, nadir ve çok değerliydi. Bu nedenle bayramlar Ortaçağ insanı için çok değerliydi ve özlemle beklenirdi.</p>
<p>Noel geleneği k abul edilen birçok adet, aslında, yıl değişimi kutlaması için yapılan bayramlara has uygulamalardır. Bu yüzden Noel’den daha çok 31 Aralık veya 1 Ocak günlerine aittirler ve Hıristiyanlıkla hiçbir ilişkileri yoktur.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-nisan-2020">Derin Tarih Nisan Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dil, Manevî Vatandır!</title>
		<link>https://www.derintarih.com/avrupa-tarihi/dil-manevi-vatandir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Feb 2020 02:15:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Alfred]]></category>
		<category><![CDATA[Canute]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyanî]]></category>
		<category><![CDATA[John]]></category>
		<category><![CDATA[Kenyalı Ngugi]]></category>
		<category><![CDATA[manevî]]></category>
		<category><![CDATA[Victoria Lisesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5504</guid>

					<description><![CDATA[Yazı hayatına dört İngilizce romanla başlayan Kenyalı Ngugi, üst üste ödüller kazansa da şu uğursuz gerçeği fark etmede gecikmez: Misyonerlerin kurduğu ve beyaz hükümetlerce kontrol altında tutulan yayınevleri, Hıristiyanî değer ve uygulamalara saldırsa bile İngilizce yazılmış metinleri ödüllendiriyordu. “Dil böylece ruhu esir alıyor, manevî boyun eğdirmenin aracı hâline geliyordu.”1 Conrad, Joyce, Faulkner gibi ustaların bilgeliğini kendi halkının anlayış ve değerleriyle harmanlayan Ngugi için roman başlı başına bir dil, romancı ise bir yol göstericiydi. Acı çeken halkına hangi dille yol gösterecekti? Eğitim gördüğü beyaz kolejlerde okutulan İngiliz klasikleri onları “sömürge-öncesi geçmişin karanlıklarından şimdiki zamana, Hristiyanlığın ışığına doğru” bir yolculuğa çıkarmıştı. “Lakin&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yazı hayatına dört İngilizce romanla başlayan Kenyalı Ngugi, üst üste ödüller kazansa da şu uğursuz gerçeği fark etmede gecikmez: Misyonerlerin kurduğu ve beyaz hükümetlerce kontrol altında tutulan yayınevleri, Hıristiyanî değer ve uygulamalara saldırsa bile İngilizce yazılmış metinleri ödüllendiriyordu. “Dil böylece ruhu esir alıyor, manevî boyun eğdirmenin aracı hâline geliyordu.”1 Conrad, Joyce, Faulkner gibi ustaların bilgeliğini kendi halkının anlayış ve değerleriyle harmanlayan Ngugi için roman başlı başına bir dil, romancı ise bir yol göstericiydi. Acı çeken halkına hangi dille yol gösterecekti? Eğitim gördüğü beyaz kolejlerde okutulan İngiliz klasikleri onları “sömürge-öncesi geçmişin karanlıklarından şimdiki zamana, Hristiyanlığın ışığına doğru” bir yolculuğa çıkarmıştı. “Lakin sömürgeciliğe dair memnuniyetsizlik üzerine herhangi bir tartışmaya da asla yer vermiyordu.”2 Sömürgecinin diliyle ancak onun istediği şeyler, onun istediği tarzda öğrenilebiliyordu. Yazdığı bir kitapla (Orientalism, 1978) dünya düşüncesinde yepyeni bir alan açan Edward Said de Kahire’de benzer bir eğitimden geçmişti: “(Cezire Hazırlık Okulu’ndaki) Derslerimiz ve kitaplarımız, dudağımızı uçuklatacak ölçüde İngiliz’di: Çayırlar, kaleler ve kendilerine saygıda kusur etmememiz için sürekli uyarıldığımız John, Alfred ve Canute isimli birtakım krallarla ilgili metinler okuyorduk.” Sonra Victoria Lisesi’ne devam eder Said. Orada ellerine tutuşturulan Okul Elkitabı, başka bir dil konuşanları yerli kategorisine sokmaktadır: Kural I, son derece kesin bir ifadeyle “Okulun resmî dili İngilizcedir. Başka dillerde yakalanan öğrenciler ağır bir biçimde cezalandırılacaktır,” diye buyurmaktadır. Küresel bir dili zorla da olsa öğrenmek faydalı değil mi, diye soracaklara da Said’in cevabı hazırdır: Bu dil ile “İngiliz yaşam tarzını ve edebiyatını, krallık rejimini, Parlamentoyu, Hindistan’ı ve Afrika’yı, ne Mısır’da ne de başka bir yerde kullanabileceğimiz deyimleri, yaşam tarzımızı hiç mi hiç değiştiremeyecek âdetleri öğreniyorduk.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2020">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Batı’nın Gizlediği Kara Leke Bebek Cinayetleri</title>
		<link>https://www.derintarih.com/avrupa-tarihi/batinin-gizledigi-kara-leke-bebek-cinayetleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sandra Newman]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Jan 2020 06:57:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Biyoetik]]></category>
		<category><![CDATA[hamster]]></category>
		<category><![CDATA[noktürnal]]></category>
		<category><![CDATA[Peter Singer]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5420</guid>

					<description><![CDATA[Bu siyasî kutuplaşma çağında hâlâ üzerinde uzlaşacağımız bir husus varsa, o da bir çocuğun hayatının mukaddes olduğudur. Bir kitlesel öldürme, hava saldırısı veya tabii afette çocukların öldürülmesi, yalnızca yetişkinlerin öldürülmüş olmasından çok daha vahim kabul edilir. Biyoetik üzerine çalışmalarıyla tanınan felsefeci Peter Singer, teoride bir bebeğin hayatının, bilincinin henüz az gelişmiş olması nedeniyle bir yetişkinden daha az korunmaya değer olduğunu söylediğinde, işini kaybedeceğini belirten öfkeli telefonlar almıştı. Bütün bunlar bir yana, insanlık tarihinin kayda değer bir bölümü boyunca bebek ve çocuk öldürmenin yaygın ve kabul edilen bir nüfus kontrol yöntemi olduğunu ve çocuğun masumiyetinin, onu kana susamış bir tanrı için&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu siyasî kutuplaşma çağında hâlâ üzerinde uzlaşacağımız bir husus varsa, o da bir çocuğun hayatının mukaddes olduğudur. Bir kitlesel öldürme, hava saldırısı veya tabii afette çocukların öldürülmesi, yalnızca yetişkinlerin öldürülmüş olmasından çok daha vahim kabul edilir. Biyoetik üzerine çalışmalarıyla tanınan felsefeci Peter Singer, teoride bir bebeğin hayatının, bilincinin henüz az gelişmiş olması nedeniyle bir yetişkinden daha az korunmaya değer olduğunu söylediğinde, işini kaybedeceğini belirten öfkeli telefonlar almıştı. Bütün bunlar bir yana, insanlık tarihinin kayda değer bir bölümü boyunca bebek ve çocuk öldürmenin yaygın ve kabul edilen bir nüfus kontrol yöntemi olduğunu ve çocuğun masumiyetinin, onu kana susamış bir tanrı için ideal kurban haline getirdiğini biliyor muydunuz? Kapalı yerde tutulan hayvanların kendi yavrularını öldürebildikleri, hatta parçalayıp yedikleri iyi bilinir. Çocuğunuza evcil hamster almanın kötü yanı budur. Buradaki yaygın tasavvur, bu noktürnal (gececil) hayvanların insanların kontrolü altında tutulmasının yarattığı stresin onları cinayet cinnetine yönelttiği yönündedir. Hayvanat bahçesindeki hayvanların da maruz kaldıkları strese patolojik bir tepki olarak yavrularını öldürebildikleri ortaya çıkmıştır. Yaban hayatındaki birçok hayvanın, zayıfları ayıklamanın zalim ve doğrudan yöntemi olarak aralarındaki gençleri düzenli şekilde öldürdüğü bilinir. Ebeveyn kendilerini kurtarmak için de yavrularını feda edebilmektedir. Bir anne kanguru, bir yırtıcı hayvandan kaçarken, yavrusunu kesesinden çıkarıp katilinin önüne atabilir mesela.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-4079">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Namibya Soykırımı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/avrupa-tarihi/namibya-soykirimi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[David Olusoga]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Dec 2019 04:15:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[20. yüzyıl]]></category>
		<category><![CDATA[Afrika]]></category>
		<category><![CDATA[amnezisine]]></category>
		<category><![CDATA[Namibya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5293</guid>

					<description><![CDATA[20. yüzyılın şafağında Almanya’nın Afrika’daki eski kolonilerinde yaşananlar, nesiller boyunca bir sır gibi saklandı. Almanya’nın Afrika’da kurduğu sömürge imparatorluğu yalnızca 30 yıl ayakta kalabildiğinden, genel kanaat bu imparatorluğun tarihî olarak dikkate alınmaması gereken bir tecrübe olduğuydu. Bu görüşe göre hem Afrika’nın, hem de Avrupa’nın çok daha gerilere uzanan köklü tarihi hesaba katıldığında, bu 30 yıllık imparatorluk önemsenmeyecek bir detaydan ibaretti. Aslına bakılırsa pek çok Alman dahi, ülkelerinin bir dönem denizaşırı kolonilere sahip olduğundan bihaberdi. 1884-1915 yılları arasında Alman Güneybatı Afrikası diye bilinen bir koloni olan Namibya, sözünü ettiğimiz sömürgecilik amnezisine (hafıza kaybı) iyi bir örnek. Almanlar geride o kadar az&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>20. yüzyılın şafağında Almanya’nın Afrika’daki eski kolonilerinde yaşananlar, nesiller boyunca bir sır gibi saklandı. Almanya’nın Afrika’da kurduğu sömürge imparatorluğu yalnızca 30 yıl ayakta kalabildiğinden, genel kanaat bu imparatorluğun tarihî olarak dikkate alınmaması gereken bir tecrübe olduğuydu. Bu görüşe göre hem Afrika’nın, hem de Avrupa’nın çok daha gerilere uzanan köklü tarihi hesaba katıldığında, bu 30 yıllık imparatorluk önemsenmeyecek bir detaydan ibaretti. Aslına bakılırsa pek çok Alman dahi, ülkelerinin bir dönem denizaşırı kolonilere sahip olduğundan bihaberdi.</p>
<p>1884-1915 yılları arasında Alman Güneybatı Afrikası diye bilinen bir koloni olan Namibya, sözünü ettiğimiz sömürgecilik amnezisine (hafıza kaybı) iyi bir örnek. Almanlar geride o kadar az iz bırakmıştı ki, neredeyse hiçbir yerde bu ülkedeki 30 yıllık sömürgeci geçmişten bahsedilmiyordu. İskelet kıyısının güneyindeki küçük ve tenha liman kasabalarındaki Bavyera tarzı evler, sömürgeci Alman ‘kahramanların’ sağa sola dikilmiş heykelleri, sayıları birkaç bini bulan ve Namibya’nın ortasındaki verimli platoya dağılmış Alman kökenli çiftçilerin de aralarında olduğu bazı gariplikler dışında hiçbir şey yoktu geride.</p>
<p><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-2019">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Medeniyetçi Milliyetçilik Ulusçu Milliyetçilik</title>
		<link>https://www.derintarih.com/avrupa-tarihi/medeniyetci-milliyetcilik-uluscu-milliyetcilik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Apr 2019 07:36:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa ulusçuluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Müslümanlara yönelik vahşî katliamlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Zelanda’da ibadet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=4369</guid>

					<description><![CDATA[Yeni Zelanda’da ibadet hâlindeki Müslümanlara yönelik vahşî katliam “Türklüğün” modern dünya için bir problem olmaya devam ettiğini gösteriyor. Organize bir piyon olduğu aşikâr katilin silahının üzerinde “Türk yiyici” yazıyor olması ve diğer işaretler, “Haçlıların” bugün bile 72 Müslüman milleti “Türklük” şemsiyesi altında gördüklerini ortaya koyuyor. Katliam manifestosu ne Osmanlıları unuttuklarını gösteriyor, ne de Ayasofya’yı. Türkler modern dünya için bir problem ama Modernlik de “Türkler” için hâlâ bir problem. Ulusçu Cumhuriyet, Türklüğü tırnak içinden (yani rengi ve dili farklı ama dini aynı 72 milletten) kurtarıp, modern bir ulus hâline getiremedi. Getirebilseydi, Türkler “Haçlılar” için sorunlu bir “millet” olmaktan çıkardı belki. Bu&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Yeni Zelanda’da ibadet hâlindeki Müslümanlara yönelik vahşî katliam “Türklüğün” modern dünya için bir problem olmaya devam ettiğini gösteriyor. Organize bir piyon olduğu aşikâr katilin silahının üzerinde “Türk yiyici” yazıyor olması ve diğer işaretler, “Haçlıların” bugün bile 72 Müslüman milleti “Türklük” şemsiyesi altında gördüklerini ortaya koyuyor. Katliam manifestosu ne Osmanlıları unuttuklarını gösteriyor, ne de Ayasofya’yı. Türkler modern dünya için bir problem ama Modernlik de “Türkler” için hâlâ bir problem. Ulusçu Cumhuriyet, Türklüğü tırnak içinden (yani rengi ve dili farklı ama dini aynı 72 milletten) kurtarıp, modern bir ulus hâline getiremedi. Getirebilseydi, Türkler “Haçlılar” için sorunlu bir “millet” olmaktan çıkardı belki. Bu asırlık süreci tarih, romanbilim ve toplumbilim üzerinden irdelemeye çalışalım. Halide Edib, efsûnlu başlığından ötürü herkesin çokça andığı ama galiba pek az kişinin okuduğu Yeni Turan romanında (1912), Türk milliyetçiliğinin Avrupa ulusçuluğunun basit bir taklit ve türevi olmadığını göstermeye çabalıyordu. Medeniyetçi bir milliyetçilikti savunduğu. 20 yıl kadar sonra yaşayacağı varsayılan roman kahramanımız Oğuz, “Yeni Turan yoluna” Türk kardeşleriyle beraber, Kürt, Arap, Ermeni, Rum, herkesi çağırıyordu. Yeni Turan’ın yolunu göstermeye çalışırken, kurgusal kahramanımız Oğuz, gerçek 1930’ların Kemalistlerinin aksine, yakın tarihi atlayarak eski Türk boylarına veya kadîm Anadolu uygarlıklarına gitmiyordu.</p>



<p><strong>Devamı&nbsp;<a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-nisan-2019">Derin Tarih Nisan Sayısında…</a>&nbsp;</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kaçaklar, İşbirlikçiler, Yerliler!</title>
		<link>https://www.derintarih.com/avrupa-tarihi/kacaklar-isbirlikciler-yerliler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Feb 2019 21:30:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Sis şiiri]]></category>
		<category><![CDATA[Tevfik Fikret]]></category>
		<category><![CDATA[“inkılapçı” Cumhuriyetçiler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=4275</guid>

					<description><![CDATA[Namık Kemal’in torunu Selma Ekrem, Amerika’ya yelken açarken “gerçekte beni bekleyen belirsizlikten kaçıyordum” diyordu. Çiçeği burnunda Robert Kolej mezunu, “ihtilalci” İttihatçıları tanıyageldiği için, “inkılapçı” Cumhuriyetçilere güvenemiyor, yeni Türkiye’de “şapkasını özgürce giyip giyemeyeceğini” kestiremiyordu. Bir bakıma, İstanbul’un sisinden kaçıyordu. Kocalmış şehir, Avrupa terbiyesi almış, eğitimli genç ruhları zapt edemiyordu. Öyle anlaşılıyor ki Tevfik Fikret, Sis şiirinde asıl bu firarî ruhların tutku ve ıstırabına tercüman olmaya çalışıyordu: “Ey köhne Bizans, ey koca fertût-i musahhir / Ey bin kocadan arta kalan bîve-i bâkir / Örtün, evet, ey hâile&#8230; Örtün, evet, ey şehr / Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!&#8230;” Yolculuğu tıpkı bir&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Namık Kemal’in torunu Selma Ekrem, Amerika’ya yelken açarken “gerçekte beni bekleyen belirsizlikten kaçıyordum” diyordu. Çiçeği burnunda Robert Kolej mezunu, “ihtilalci” İttihatçıları tanıyageldiği için, “inkılapçı” Cumhuriyetçilere güvenemiyor, yeni Türkiye’de “şapkasını özgürce giyip giyemeyeceğini” kestiremiyordu. Bir bakıma, İstanbul’un sisinden kaçıyordu. Kocalmış şehir, Avrupa terbiyesi almış, eğitimli genç ruhları zapt edemiyordu. Öyle anlaşılıyor ki Tevfik Fikret, Sis şiirinde asıl bu firarî ruhların tutku ve ıstırabına tercüman olmaya çalışıyordu: “Ey köhne Bizans, ey koca fertût-i musahhir / Ey bin kocadan arta kalan bîve-i bâkir / Örtün, evet, ey hâile&#8230; Örtün, evet, ey şehr / Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!&#8230;” Yolculuğu tıpkı bir peri masalı gibi geçti ama fâcire-i dehr’den, sisten ve peçeden kaçan genç Selma’yı New York’ta koyu bir sis karşıladı! “Gözlerimi kapamış, üç kez dileğimi söylemiştim ve şimdi gözlerimi açtığımda, onca zamandır özlemini çektiğim ülkedeydim. Yüreğim ağzımda güverteye koştum. Ama Amerika peçe takmıştı. Birinden kaçmak için, bu binlerce millik yolu bir başka peçeyi görmek için mi aşmıştım? İnatçı bir sis, kenti sıkı sıkıya sarmıştı. Şehrin, sisin tuzağına düşmüş bir hayvan gibi silkinip durduğunu hissettim.” İfadesindeki hayvan benzetmesi tamamen içgüdüsel de olsa yersiz değildi.</p>



<p><strong>Devamı&nbsp;<a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mart-2019">Derin Tarih Mart Sayısında…</a>&nbsp;﻿</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Emperyalizmin Merkezine Kültürel Kaçış</title>
		<link>https://www.derintarih.com/avrupa-tarihi/emperyalizmin-merkezine-kulturel-kacis/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Jan 2019 21:56:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Dindarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Laikler]]></category>
		<category><![CDATA[TÜİK]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=4223</guid>

					<description><![CDATA[Son günlerin kalbimi acıtan tartışmalarından biri, ülkeyi kaç “eğitimli insan”ın terk etmekte olduğuna dairdir. Önce bazı gazeteler Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerinden hareketle, 2017 yılında 253 bin kişinin ülkeyi terk ettiğini yazdılar. Bu rakam bir önceki yıla göre yüzde 40’ın üzerinde bir artışa işaretti. İktidara yakın odaklar ise söz konusu rakamların yanlış olduğunu, verilerin çarpıtıldığını veya yanlış yorumlandığını dile getirdiler. Öyledir inşallah! Her halükârda ülkede, birbirine empatiyle yaklaşmakta zorlanan iki insan kümesinin gün geçtikçe kemikleştiği aşikârdır: 1. Bu ülkede yaşayan ama ruhuyla bugünde yaşamayanlar. 2. Bugünde yaşayan ama ruhuyla bu ülkede yaşamayanlar! Giderek kökleşen ifadeyle, Dindarlar ve Lâikler. Devamı&#160;Derin Tarih&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Son günlerin kalbimi acıtan tartışmalarından biri, ülkeyi kaç “eğitimli insan”ın terk etmekte olduğuna dairdir. Önce bazı gazeteler Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerinden hareketle, 2017 yılında 253 bin kişinin ülkeyi terk ettiğini yazdılar. Bu rakam bir önceki yıla göre yüzde 40’ın üzerinde bir artışa işaretti. İktidara yakın odaklar ise söz konusu rakamların yanlış olduğunu, verilerin çarpıtıldığını veya yanlış yorumlandığını dile getirdiler. Öyledir inşallah! Her halükârda ülkede, birbirine empatiyle yaklaşmakta zorlanan iki insan kümesinin gün geçtikçe kemikleştiği aşikârdır: 1. Bu ülkede yaşayan ama ruhuyla bugünde yaşamayanlar. 2. Bugünde yaşayan ama ruhuyla bu ülkede yaşamayanlar! Giderek kökleşen ifadeyle, Dindarlar ve Lâikler.</p>



<p><strong>Devamı&nbsp;<a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2019">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a>&nbsp;</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Örtü ve Harfler Üzerinden Uğultulu Medeniyet Kavgası</title>
		<link>https://www.derintarih.com/avrupa-tarihi/ortu-ve-harfler-uzerinden-ugultulu-medeniyet-kavgasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 31 Dec 2018 21:28:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Cevdet Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Fatma Aliye]]></category>
		<category><![CDATA[İlk kadın romancımız]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=4098</guid>

					<description><![CDATA[Fatma Aliye’den (d. 1862) Fatma Barbarosoğlu’na (d. 1962) uzanan 100 yıllık bir kesitte Türk modernliğinin kırık dökük kelimelerini toplamaya çalışıyoruz. Bana öyle geliyor ki bu iki romancımızın edebî çabalarından bir dil, bir üslûp, bir anlam dünyası yaratabiliriz. Daha doğrusu, yaratmak zorundayız. Uzak Ülke’nin tanıklığına göre, Ahmet Cevdet Paşa da kızına “Her asrın bir lisanı vardır” demişti. “Her asrın kendine göre bir üslûbu, bazı klişeleri, bazı kalıpları var. Hakikat bu kalıplara sığmaz olduğunda&#8230;” Fatma Aliye bu noktada kopuvermiştir. “Hakikat bu kalıplara sığmaz olduğunda” roman yeni bir kalıp olabilir mi? Beyinleri zonklatan bir soru. Çevrede sorgulayıcı bakışlar; kulaklarda tehditkâr bir uğultu. Fatma&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Fatma Aliye’den (d. 1862) Fatma Barbarosoğlu’na (d. 1962) uzanan 100 yıllık bir kesitte Türk modernliğinin kırık dökük kelimelerini toplamaya çalışıyoruz. Bana öyle geliyor ki bu iki romancımızın edebî çabalarından bir dil, bir üslûp, bir anlam dünyası yaratabiliriz. Daha doğrusu, yaratmak zorundayız. <em>Uzak Ülke</em>’nin tanıklığına göre, Ahmet Cevdet Paşa da kızına “Her asrın bir lisanı vardır” demişti. “Her asrın kendine göre bir üslûbu, bazı klişeleri, bazı kalıpları var. Hakikat bu kalıplara sığmaz olduğunda&#8230;” Fatma Aliye bu noktada kopuvermiştir. “Hakikat bu kalıplara sığmaz olduğunda” roman yeni bir kalıp olabilir mi? Beyinleri zonklatan bir soru. Çevrede sorgulayıcı bakışlar; kulaklarda tehditkâr bir uğultu. Fatma Barbarosoğlu’nun tarihî/tecrübî kurmacası <em>Uzak Ülke</em> de uğultulu bir soruyla noktalanıyor: “Tarihi yazan bu uğultu mu?” Hangi uğultu? İlk kadın romancımız Fatma Aliye’nin hayatını romanlaştırdığı duyulan Barbarosoğlu, Berlin’de “Başlangıçtan Günümüze Türk Kadın Romancıları” oturumuna davet ediliyor.</p>
<p><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ocak-2019">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
