﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İslam Tarihi &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/kategori/islam-tarihi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Thu, 03 Jul 2025 11:10:07 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.5</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>İslam Tarihi &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İhanetle Sonuçlanan Bir Tebliğ Seferi: Bi’rimaûne Seriyyesi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/ihanetle-sonuclanan-bir-teblig-seferi-birimaune-seriyyesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ünal Kılıç]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Jul 2025 11:09:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=11584</guid>

					<description><![CDATA[Uhud Savaşı sonrasında sarsılan İslâm toplumunun karşılaştığı en trajik hadiselerden biri Bi’rimaûne Seriyyesi’dir. Hz. Peygamber’in ﷺ seçkin bir sahâbe grubunu, tebliğ amacıyla Necid bölgesine göndermesiyle başlayan bu süreç, heyettekilerin bir kişi hâriç tamamının emân altında oldukları hâlde şehit edilmesiyle sonuçlanmıştır. Bu elim hadise bir taraftan Yahudi Benî Nadîr kabilesiyle mücadeleye ve sonra Hendek Gazvesi’ne sebebiyet verecek, diğer taraftan oryantalist iddiaların hedefinde yer alacaktı. &#160; Devamı Derin Tarih Temmuz Sayısında… ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Uhud Savaşı sonrasında sarsılan İslâm toplumunun karşılaştığı en trajik hadiselerden biri Bi’rimaûne Seriyyesi’dir. Hz. Peygamber’in ﷺ seçkin bir sahâbe grubunu, tebliğ amacıyla Necid bölgesine göndermesiyle başlayan bu süreç, heyettekilerin bir kişi hâriç tamamının emân altında oldukları hâlde şehit edilmesiyle sonuçlanmıştır. Bu elim hadise bir taraftan Yahudi Benî Nadîr kabilesiyle mücadeleye ve sonra Hendek Gazvesi’ne sebebiyet verecek, diğer taraftan oryantalist iddiaların hedefinde yer alacaktı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-temmuz-2025-/-sayi-160">Derin Tarih Temmuz Sayısında… </a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fah Savaşı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/fah-savasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 03 Feb 2023 14:19:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Abbasî]]></category>
		<category><![CDATA[Abbâsîle]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Abdullah]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm tarihinde Ehl-i Beyt]]></category>
		<category><![CDATA[Kerbelâ]]></category>
		<category><![CDATA[Kerbelâ Olayı]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=9087</guid>

					<description><![CDATA[Her Müslümanı gözyaşlarına boğan Kerbelâ Olayı, İslâm tarihinde Ehl-i Beyt’e, yani Hz. Peygamber’in ﷺ ailesine yönelik tek katliam değildir. Benzer bir hadise Abbâsîler döneminde de vuku bulmuştur. Kerbelâ’dan tam 109 yıl sonra Hz. Hasan’ın torunlarından Ebû Abdullah Hüseyin ve taraftarları Abbâsî ordusu tarafından kılıçtan geçirilmiştir. Hicrî takvime göre 169 yılının Zilhicce ayının 8’inde, yani Terviye gününde vuku bulan hadise, Şiîler tarafından “İkinci Kerbelâ” olarak anılmaktadır. &#160; Devamı Derin Tarih Ocak Sayısında…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="TemelParagraf"><span lang="EN-GB" style="font-family: 'Times New Roman',serif; letter-spacing: -.1pt;">Her Müslümanı gözyaşlarına boğan Kerbelâ Olayı, İslâm tarihinde Ehl-i Beyt’e, yani Hz. Peygamber’in </span><span dir="RTL" lang="AR-SA" style="font-family: 'Times New Roman',serif; letter-spacing: -.1pt;">ﷺ</span> <span lang="EN-GB" style="font-family: 'Times New Roman',serif; letter-spacing: -.1pt;">ailesine yönelik tek katliam değildir. Benzer bir hadise Abbâsîler döneminde de vuku bulmuştur. Kerbelâ’dan tam 109 yıl sonra Hz. Hasan’ın torunlarından Ebû Abdullah Hüseyin ve taraftarları Abbâsî ordusu tarafından kılıçtan geçirilmiştir. Hicrî takvime göre 169 yılının Zilhicce ayının 8’inde, yani Terviye gününde vuku bulan hadise, Şiîler tarafından “İkinci Kerbelâ” olarak anılmaktadır. </span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2023">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlk İslâm Orduları Nasıl Organize Edildi?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/ilk-islam-ordulari-nasil-organize-edildi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Doğan Mert Demir]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Dec 2022 12:09:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Arap]]></category>
		<category><![CDATA[Dört halife]]></category>
		<category><![CDATA[Emevî]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8850</guid>

					<description><![CDATA[Arap tarihinde ordu nizamının tesisinin altında yatan başat güç şüphesiz İslâm’ın kendisidir. Cahiliye döneminde kabilenin her ferdi birer savaşçıydı. Hz. Peygamber ﷺ döneminde orduya katılan Müslümanların savaş ve sefer sırasında riayet etmesi gereken bazı kaideler konulduğundan ilk defa sivil ve askerî alanın ayrışması söz konudur. Dört Halife ve Emevî dönemlerinde müstakil ordulardan bahsetmek mümkünse de kabilelerin gücü hem İslâm ordularını muzaffer kılan nüveyi teşkil etti hem de onların sonunu getirdi. Kabileden bağımsız kuvvetlerin teşekkülü ise ancak Abbâsî döneminde gerçekleşti. &#160; Devamı Derin Tarih Aralık Sayısında…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Arap tarihinde ordu nizamının tesisinin altında yatan başat güç şüphesiz İslâm’ın kendisidir. Cahiliye döneminde kabilenin her ferdi birer savaşçıydı. Hz. Peygamber ﷺ döneminde orduya katılan Müslümanların savaş ve sefer sırasında riayet etmesi gereken bazı kaideler konulduğundan ilk defa sivil ve askerî alanın ayrışması söz konudur. Dört Halife ve Emevî dönemlerinde müstakil ordulardan bahsetmek mümkünse de kabilelerin gücü hem İslâm ordularını muzaffer kılan nüveyi teşkil etti hem de onların sonunu getirdi. Kabileden bağımsız kuvvetlerin teşekkülü ise ancak Abbâsî döneminde gerçekleşti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralık-2022">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Açlıktan Ağaç Yaprakları Yeseler De Harama El Sürmediler</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/acliktan-agac-yapraklari-yeseler-de-harama-el-surmediler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 12 Oct 2022 11:04:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[askerî seferler]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Ubeyde]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8582</guid>

					<description><![CDATA[Hz. Peygamber ﷺ döneminde düzenlenen askerî seferlerde Müslümanlar İslâm savaş hukukuna riayet ederek daima hakkı gözettiler. Açlıktan ölecek durumda olsalar bile kimsenin malına el sürmediler. Mesela Ebû Ubeyde b. Cerrâh komutasında Kızıldeniz sahilindeki Sîfulbahr’a sefere çıkan 300 kişi erzakları bittiğinde ağaç yaprakları yemek zorunda kalmış, buna rağmen yöre halkından bir menfaat beklentileri olmamıştı. &#160; Devamı Derin Tarih Ekim Sayısında…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Peygamber ﷺ döneminde düzenlenen askerî seferlerde Müslümanlar İslâm savaş hukukuna riayet ederek daima hakkı gözettiler. Açlıktan ölecek durumda olsalar bile kimsenin malına el sürmediler. Mesela Ebû Ubeyde b. Cerrâh komutasında Kızıldeniz sahilindeki Sîfulbahr’a sefere çıkan 300 kişi erzakları bittiğinde ağaç yaprakları yemek zorunda kalmış, buna rağmen yöre halkından bir menfaat beklentileri olmamıştı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ekim-2022">Derin Tarih Ekim Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Arap Çöllerinin Cefakâr Muhafizi Deve</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/arap-collerinin-cefakar-muhafizi-deve/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Sep 2022 11:19:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[çöl]]></category>
		<category><![CDATA[deve]]></category>
		<category><![CDATA[deve ticareti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8514</guid>

					<description><![CDATA[Suyun kıt olduğu çetin çöl şartlarında, ister yerleşik olsun ister bedevi, Arapların hayatlarını idame etmelerini kolaylaştıran en sadık yoldaşları deveydi. Uzun mesafeleri aşabilmek, ihtiyaç malzemelerini veya ticarî yükleri taşımak ancak onlarla mümkündü. Kur’ân’da adı geçen hayvanlardan olan deve ticaretten savaşa, seyahatten şiir ve musikiye Arap kültürünün her köşesine sinmiş, sarsılmaz bir yer edinmişti&#8230; &#160; Devamı Derin Tarih Eylül Sayısında…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Suyun kıt olduğu çetin çöl şartlarında, ister yerleşik olsun ister bedevi, Arapların hayatlarını idame etmelerini kolaylaştıran en sadık yoldaşları deveydi. Uzun mesafeleri aşabilmek, ihtiyaç malzemelerini veya ticarî yükleri taşımak ancak onlarla mümkündü. Kur’ân’da adı geçen hayvanlardan olan deve ticaretten savaşa, seyahatten şiir ve musikiye Arap kültürünün her köşesine sinmiş, sarsılmaz bir yer edinmişti&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2022">Derin Tarih Eylül Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kâbe’nin Kıble Olarak Tayini Ne Anlama Geliyordu?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/kabenin-kible-olarak-tayini-ne-anlama-geliyordu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Aug 2022 08:11:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Beytülmakdis]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8383</guid>

					<description><![CDATA[Bütün dinlerde, inanılan yüce varlığa yakarış ve yöneliş ritüelleri bulunmaktadır. Bazı ibadetlerin yerine getirilmesinde bir tarafa (İslâmî ıstılahla ifade etmek gerekirse kıbleye) yönelme ve bu yönün tespiti önem taşır. İslâm söz konusu olduğunda “kıble” sadece namaz için değil; dua, ölünün defni, kurban kesimi gibi ibadet ve uygulamalar yerine getirilirken de ehemmiyet arz etmektedir. Aynı inancı paylaşanların ibadetlerinde ortak bir menzile yönelmeleri aralarında birleştirici bir vazife görmektedir. Bu değer çerçevesinde ilişkiler güçlenir, hatta kurumlar tezahür eder. Allah’ın Elçisi’nin (sas) Mekke’de kıble olarak nereye yöneldiği hususunda farklı rivayetler mevcuttur. Kaynaklara baktığımızda bu dönemde Müslümanlar iki farklı kıbleye yönelerek ibadet etmiş görünüyor. Öyle&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bütün dinlerde, inanılan yüce varlığa yakarış ve yöneliş ritüelleri bulunmaktadır. Bazı ibadetlerin yerine getirilmesinde bir tarafa (İslâmî ıstılahla ifade etmek gerekirse kıbleye) yönelme ve bu yönün tespiti önem taşır. İslâm söz konusu olduğunda “kıble” sadece namaz için değil; dua, ölünün defni, kurban kesimi gibi ibadet ve uygulamalar yerine getirilirken de ehemmiyet arz etmektedir. Aynı inancı paylaşanların ibadetlerinde ortak bir menzile yönelmeleri aralarında birleştirici bir vazife görmektedir. Bu değer çerçevesinde ilişkiler güçlenir, hatta kurumlar tezahür eder.</p>
<p>Allah’ın Elçisi’nin (sas) Mekke’de kıble olarak nereye yöneldiği hususunda farklı rivayetler mevcuttur. Kaynaklara baktığımızda bu dönemde Müslümanlar iki farklı kıbleye yönelerek ibadet etmiş görünüyor. Öyle anlaşılıyor ki nübüvvet görevinin başlamasıyla birlikte Hz. Peygamber namazlarında Kâbe’ye yönelmekteydi. Ancak namazın farz kılınmasıyla birlikte Beytülmakdis’e (Kudüs) yönelmeye başlamıştı. Yine bu dönemde Hz. Peygamber’in, namazlarını eda ederken Kâbe’yi araya almak suretiyle Beytülmakdis’e yöneldiğini biliyoruz.</p>
<p>Hicretten sonra Müslümanlar namazlarını Beytülmakdis’e dönerek kılmaya devam ettiler. Ancak Benî Kaynuka ve Benî Nadir Yahudileri ile yaşanan sorunların ardından Hz. Peygamber kıblenin değişmesini temenni eder hale geldi. Müşriklerle yaşadığı sorunların ardından, Yahudilerin Yüce Allah tarafından tebliğ etmekle mükellef kılındığı mesaja ilgi duyacaklarını umuyordu. Ancak Yahudiler, İslâm’a iman etmek şöyle dursun, insanları onun hakkında şüpheye düşürecek bir tutum sergilediler. Hatta bir süre sonra Hz. Peygamber’e çirkin ithamlarda bulunarak düşmanlık etmeye başladılar. Nitekim çok geçmeden bu gerilim kanlı çatışmalarla sonuçlandı. Oysa Allah Elçisi Medine’ye yerleşirken -ehl-i kitap olmaları hasebiyle- bilhassa Yahudilerle müşterek aidiyetleri öne çıkararak iyi ilişkiler kurmaya çalışmıştı. Onun huzur, birlik ve beraberlik hedefleyen bu çabalarının görmezden gelinmesi ve düşmanca bir tavır sergilenmesi kıblenin değişmesini temenni etmesindeki en belirleyici unsur olmuştu.</p>
<p>Bir süre sonra beklediği ilâhî müjde geldi. Bakara sûresindeki âyette Yüce Allah şöyle diyordu: “Biz senin, yüzünü göğe doğru çevirdiğini elbette görüyoruz. İşte şimdi kesin olarak seni memnun olacağın kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir; nerede olursanız olun yüzünüzü o yöne çevirin. Kuşku yok ki kendilerine kitap verilenler bunun rablerinden gelmiş bir gerçek olduğunu elbette bilirler. Allah, onların yaptıklarından habersiz değildir.” (Bakara, 2/144)</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ağustos-2022">Derin Tarih Ağustos Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müslüman Fatihleri Denizler de Durduramadı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/musluman-fatihleri-denizler-de-durduramadi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 Mar 2022 07:31:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Bahreyn]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Kızıldeniz]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<category><![CDATA[Râşid Halifeler]]></category>
		<category><![CDATA[Şuaybe Limanı]]></category>
		<category><![CDATA[Uman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7950</guid>

					<description><![CDATA[Hz. Peygamber’in (sas) doğup büyüdüğü, hayatının önemli bir kısmını geçirdiği Mekke ve son on yılını yaşadığı Medine’nin denizden nispeten uzak yerler olmaları hasebiyle Arapların denizcilik ve denizde yolculuk hakkında fazla bilgileri yoktu. Mekke Kızıldeniz’e 73 km uzaklıkta olup bu mesafe o gün için yaklaşık iki günlük bir yolculukla kat edilebiliyordu. Medine ile Kızıldeniz arasındaki mesafe ise 140 km’dir ve yaklaşık dört günlük bir yolculuk gerektirir. Mekkeliler Hz. Peygamber döneminde daha çok Şuaybe Limanı’nı kullanıyorlardı. Râşid Halifeler döneminde ise Cidde Limanı öne çıkmıştır. Medinelilerin limanından yararlandıkları Yenbu şehri Medine’ye yaklaşık 200 km mesafededir. Bununla birlikte iki şehrin de, özellikle Mekke’nin denizle&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Peygamber’in (sas) doğup büyüdüğü, hayatının önemli bir kısmını geçirdiği Mekke ve son on yılını yaşadığı Medine’nin denizden nispeten uzak yerler olmaları hasebiyle Arapların denizcilik ve denizde yolculuk hakkında fazla bilgileri yoktu. Mekke Kızıldeniz’e 73 km uzaklıkta olup bu mesafe o gün için yaklaşık iki günlük bir yolculukla kat edilebiliyordu. Medine ile Kızıldeniz arasındaki mesafe ise 140 km’dir ve yaklaşık dört günlük bir yolculuk gerektirir.</p>
<p>Mekkeliler Hz. Peygamber döneminde daha çok Şuaybe Limanı’nı kullanıyorlardı. Râşid Halifeler döneminde ise Cidde Limanı öne çıkmıştır. Medinelilerin limanından yararlandıkları Yenbu şehri Medine’ye yaklaşık 200 km mesafededir. Bununla birlikte iki şehrin de, özellikle Mekke’nin denizle sınırlı da olsa ilgisi vardı. Mekkeliler ticarî faaliyetleri için Habeşistan’a deniz yoluyla ulaşıyorlardı. Hz. Peygamber’in Medine’ye hicretinden önce Mekke’den Habeşistan’a hicret eden Müslümanlar, hatırlanacağı üzere, Şuaybe Limanı’nda buldukları gemilerle Habeşistan’a gitmişlerdi.</p>
<p>İslâm’ın doğduğu ve yayıldığı Hicaz bölgesinde denizcilik faaliyetlerinin oldukça zayıf olduğunu söyleyebiliriz. Coğrafî şartlar ve bu çerçevede şekillenen kültür, Arapların deniz yolculuğu ve araçları hususunda yeterli bilgi ve tecrübeye sahip olmalarını engellemiştir. Aynı şekilde, deniz ürünlerinin tüketilmesi noktasında da imkânları oldukça sınırlıydı. Ancak Yemen, Uman ve Bahreyn gibi bölgeleri istisna tutmak gerekir; buralarda denizcilik daha aktif konumdaydı. Basra Körfezi civarında yaşayan Araplar arasında inci avcılığı yapanlar vardı. Hicaz bölgesinde yaşayanlar ise bazı deniz ürünlerini Yemen ve Bahreyn’den getiriyorlardı.</p>
<p>Mekkeliler, Yemen-Şam bölgeleri arasındaki transit ticarette maharet kazanmışlardı. Irak’a ve Habeşistan’a ticarî yolculuklar gerçekleştirdikleri gibi Arap Yarımadası’nın farklı bölgelerinde kurulan panayırlarda alışveriş yaparlardı. Bilhassa Yemen-Şam bölgeleri arasında malların taşınmasında, Kızıldeniz yerine, “ilaf” denilen ticarî antlaşmalarla güvenliğini sağladıkları karayolunu tercih ederlerdi. Tecrübeleri olmadığından deniz yolculuğunun daha tehlikeli olduğunu düşünüyorlardı. Ayrıca Hicaz coğrafyası gemi yapımında kullanılabilecek kereste üretimi açısından da elverişli değildi. Tasvir etmeye çalıştığımız şartlar altında karada yolculuğun tercih edilmesi kaçınılmazdı.</p>
<p>Öte yandan, Hz. Ömer’in (ra) hilafetinin ilk aylarında (634) Irak bölgesinde Müslümanlarla Sâsânîler arasında meydana gelen Köprü Savaşı’nda nehri geçerek büyük risk üstlenen komutan Ebu Ubeyd es-Sekafî’nin ordusundaki askerlerin çoğu boğularak şehit olmuştu. Sâsânîler karşısında alınan bu ilk ve son mağlubiyetin Hz. Ömer’in sonraki yıllarda vereceği kararları etkilediğini söylemeliyiz. Halife, ordugâh şehirler kurulduğunda, başkent ile yeni şehirler arasında yolculuğa engel deniz ya da nehrin olmamasına dikkat edilmesini istemiştir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mart-2022">Derin Tarih Mart Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Her Esir, 10 Müslüman Çocuğa Okuma Yazma Öğretecek</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/her-esir-10-musluman-cocuga-okuma-yazma-ogretecek/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Feb 2022 05:18:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Kâbe]]></category>
		<category><![CDATA[kemâlât]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<category><![CDATA[Şam]]></category>
		<category><![CDATA[Sasani İmparatorluğu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7858</guid>

					<description><![CDATA[Allah Resulü’nün (sas) hayatının önemli bir bölümünü geçirdiği Mekke’de halkın başlıca geçim kaynağı ticaret olup çoğu zaman trampa (takas) yöntemi tercih ediliyor, çevre ülkelerden Doğu Roma İmparatorluğu’nun para birimi olan dinar ile Sasani İmparatorluğu’nun para birimi olan dirhem kullanılıyordu. Ticarî faaliyetlerde hesap yapmak ve kayıt tutmak zorunlu olduğundan yazıya da ihtiyaç duyuluyordu. Özellikle kâr-zarar hesabı yapmak, anlaşmaları kayıt altına almak ve mektup yazmak için okuma yaza şarttı. Mekke halkının tamamı okuryazar olmayıp bazılarının bilmesi yeterliydi. Ayrıca kabileler arasında yapılan anlaşmalar da yazıya geçiriliyor, hatta bazı şairlerin beğenilen şiirleri Kâbe duvarına asılıyordu. Bunlar dışında Araplar yazıya çok fazla ihtiyaç duymadıklarından, İslâm’dan&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Allah Resulü’nün (sas) hayatının önemli bir bölümünü geçirdiği Mekke’de halkın başlıca geçim kaynağı ticaret olup çoğu zaman trampa (takas) yöntemi tercih ediliyor, çevre ülkelerden Doğu Roma İmparatorluğu’nun para birimi olan dinar ile Sasani İmparatorluğu’nun para birimi olan dirhem kullanılıyordu. Ticarî faaliyetlerde hesap yapmak ve kayıt tutmak zorunlu olduğundan yazıya da ihtiyaç duyuluyordu. Özellikle kâr-zarar hesabı yapmak, anlaşmaları kayıt altına almak ve mektup yazmak için okuma yaza şarttı. Mekke halkının tamamı okuryazar olmayıp bazılarının bilmesi yeterliydi. Ayrıca kabileler arasında yapılan anlaşmalar da yazıya geçiriliyor, hatta bazı şairlerin beğenilen şiirleri Kâbe duvarına asılıyordu. Bunlar dışında Araplar yazıya çok fazla ihtiyaç duymadıklarından, İslâm’dan önce okuryazarlığın pek de önemsenmediğini söyleyebiliriz.</p>
<p>Kur’an’daki yazı ve yazı malzemeleriyle ilgili kelimeler gibi deliller, Hz. Peygamber’in tebliğine muhatap olan şehirli insanlar, özellikle de tüccar bir toplum olan Mekkeliler arasında okuma yazma bilenlerin sayısı hakkındaki tahminlerin gerçek tabloyu yansıtmadığını göstermektedir. Yine de bu dönemde nüfusun çoğunun okuma yazma bilmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bununla birlikte okuma yazma bilmek, kemâlâtın ön şartlarından biri olarak zikredilmektedir. Öte yandan, Mekke’de okuma yazma bildiği kaydedilenler, Hz. Peygamber’in çağdaşı olup bir kısmı Müslümandır ve vahiy kâtipliği yapan şahsiyetlerdir. Bu sebeple verilen sayılar Mekke’nin genel durumunu değil, bir kesitini ifade ediyor görünmektedir.</p>
<p>Cahiliye döneminde okuma yazma bildiği kaydedilenler arasında kadınların da olması, dönemin şartları dikkate alındığında ciddi bir adımdır. Sayıları az olan şehirlerde yaşayanların durumu böyleyken, çölde yaşayan bedeviler arasında okuma yazma bilenlerin oranı çok daha düşüktü.</p>
<p>Hz. Peygamber’in bazı kabile liderlerine gönderdiği mektuplardan, yazının onlar için de önemli bir iletişim aracı olduğunu anlıyoruz. Irak ve Şam bölgelerindeki Araplar ise diğer kültürlerle etkileşim içinde olup farklı dinî ve kültürel münasebetler geliştirdikleri için yazı onların arasında nispeten yaygın olmalıdır.</p>
<p>Araplar arasında okuma yazmanın yaygınlaşması ile Hz. Peygamber’in vahiy almaya başlaması arasında doğrudan bir ilişki söz konusudur. Allah Resulü, Mekke yıllarından itibaren kendisine gelen vahyi yazdırmak suretiyle yazıyı toplum hayatına yerleştirmiştir. Medine döneminde ise yazının vahyin kayda geçirilmesi dışında başka birçok alanda kullanıldığını görüyoruz.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2022">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mekke’nin Fethi: Şehirlerinin Annesini Şirkten ve Putlardan Temizleyen Sefer</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/mekkenin-fethi-sehirlerinin-annesini-sirkten-ve-putlardan-temizleyen-sefer/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Jan 2022 05:14:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Bekroğulları]]></category>
		<category><![CDATA[Fetih suresi]]></category>
		<category><![CDATA[Hudeybiye Antlaşması]]></category>
		<category><![CDATA[Huzâa]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7782</guid>

					<description><![CDATA[Dünya tarihinin en etkili askerî harekâtlarından olan, büyük bir çatışma yaşanmadan veya kan dökülmeksizin gerçekleştirilen Mekke’nin fethi, Hudeybiye Antlaşması’yla başlayan sürecin sonucunda gerçekleşmiştir. Bu sebeple, hadisenin seyrini bu tarihten itibaren takip etmek gerekir. Hz. Peygamber (sas), hicretin 6. yılının Zilkade ayında (miladi 628) gördüğü bir rüya üzerine umre yapmak amacıyla 1.500 kadar Müslümanla birlikte Mekke’ye doğru yola çıktı. Hudeybiye denilen yere ulaştıklarında Mekkelilerin onlara umre için izin vermeyeceklerini öğrendiler. Bir dizi girişim ve görüşmeden sonra Mekkelilerle bir antlaşma akdedilerek umre kafilesi Medine’ye geri döndü. Bu antlaşma Müslümanların çoğunun hoşuna gitmemişti. Ancak dönüş yolunda nazil olan Fetih suresi Müslümanlar için hem&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dünya tarihinin en etkili askerî harekâtlarından olan, büyük bir çatışma yaşanmadan veya kan dökülmeksizin gerçekleştirilen Mekke’nin fethi, Hudeybiye Antlaşması’yla başlayan sürecin sonucunda gerçekleşmiştir. Bu sebeple, hadisenin seyrini bu tarihten itibaren takip etmek gerekir.</p>
<p>Hz. Peygamber (sas), hicretin 6. yılının Zilkade ayında (miladi 628) gördüğü bir rüya üzerine umre yapmak amacıyla 1.500 kadar Müslümanla birlikte Mekke’ye doğru yola çıktı. Hudeybiye denilen yere ulaştıklarında Mekkelilerin onlara umre için izin vermeyeceklerini öğrendiler. Bir dizi girişim ve görüşmeden sonra Mekkelilerle bir antlaşma akdedilerek umre kafilesi Medine’ye geri döndü. Bu antlaşma Müslümanların çoğunun hoşuna gitmemişti. Ancak dönüş yolunda nazil olan Fetih suresi Müslümanlar için hem büyük bir teselli hem de müjdeydi: “Senin geçmiş gelecek bütün günahını Allah’ın bağışlaması, sana nimetini eksiksiz vermesi, seni dosdoğru yolda yürütmesi ve Allah’ın sana güçlü bir şekilde yardım etmesi için sana apaçık bir fetih ihsan ettik” (Fetih, 1-3).</p>
<p>O yıl umre yapmalarına izin vermeyen antlaşma maddesine göre Müslümanlar ancak bir yıl sonra umreye gidebileceklerdi. Ayrıca taraflar, 10 yıl sürecek bir ateşkesi de kabul etmişlerdi. Yine dileyen kabileler istedikleri tarafın yanında antlaşmaya dahil olabileceklerdi. Bunun üzerine aralarında düşmanlık bulunan Bekroğulları Mekke müşriklerinin, Huzâa kabilesi de Müslümanların yanında yer almak üzere antlaşmaya taraf oldular.</p>
<p>Hicretin 8. yılında, yani antlaşmanın imzalanmasından iki yıl sonra, beklenmedik bir gelişme meydana geldi. Bekroğulları, Kureyşlilerin de desteğini alarak, Huzâalılara bir gece baskın düzenleyip 20 kişiyi öldürdüler. Huzaâ kabilesi ise karşı karşıya kaldıkları ihaneti hemen Medine’ye haber verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, Bekroğullarından ya saldırıyı yapanları, yani amcaoğulları Nüfaseoğullarıyla ilişkilerini sona erdirmelerini ya da Huzâalılara diyet ödemelerini istedi; aksi takdirde Hudeybiye Antlaşması’nın bozulacağını bildirdi. Bu arada yaptıkları hatanın farkına varan Mekkeliler, barışın devam etmesini istediklerini söylemesi için Ebu Süfyân’ı Medine’ye gönderdiler. Ancak Ebu Süfyân Mekke’ye eli boş dönecekti.</p>
<p>Hz. Peygamber, takip eden günlerde Müslümanlara sefer hazırlığı için talimat verdi. Fakat seferin nereye yapılacağını açıklamadı. Hatta hazırlık karargâhını da Mekke yönünde değil, ters bir istikamette kurdu. Herkes merak içinde nereye gidileceğini beklerken elbette tahminler Mekke üzerine yoğunlaşıyordu. Bu gizlilik çabasına rağmen düşmana bilgi sızdırma teşebbüsü de oldu. Hz. Peygamber, Hz. Ali (ra) ile Zübeyr b. Avvâm’ı (ra) Mekke’ye haber götürmek üzere yola çıkmış olan Müzeyne kabilesinden bir kadını yakalamaları için görevlendirdi. Kadın önce isnat edilen suçu inkâr etti. Ancak Hz. Ali’nin Allah Elçisi’nin asla yalan söylemeyeceğini belirtip, kendilerine yardımcı olmaması durumunda üzerini aramak zorunda kalacaklarını ifade etmesi üzerine saç örgüsünün arasına gizlediği mektubu çıkardı. Mektup, ailesi Mekke’de bulunan Hâtıb b. Ebi Beltaa tarafından gönderilmişti. Hz. Peygamber, Bedir Gazvesi’ne katılmış bir muhacir olan Hâtıb’a bu mektubu yazmasının sebebini sorduğunda, bunu ihanet kastıyla yapmadığını, Kureyşli olmadığı için müşriklerin Mekke’de bulunan ailesine zarar verebilecekleri kaygısıyla mektubu yazdığını, kötü bir niyeti olmadığını söyledi. Hz. Peygamber açıklamalarını dikkate alarak onu cezalandırmadı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ocak-2022">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vahyin Muhafazası Ve Kur’an’ın Mushaflaşma Tarihi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/vahyin-muhafazasi-ve-kuranin-mushaflasma-tarihi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Dec 2021 12:30:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Kureyş]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[vahiy]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7679</guid>

					<description><![CDATA[Dünyada en çok okunan ve muhtevası üzerinde kafa yorulan, hakkında çalışmalar yapılan kitapların başında peygamberimiz Hz. Muhammed’e (sas) 23 yılda vahyedilen Kur’an-ı Kerim gelir. Bugün elimizde bulunan Mushaf, Hz. Peygamber döneminden başlayarak gerçekleştirilen önemli ilmî faaliyetlerle şekillenmiş; bu süreç Hz. Ebubekir (ra) döneminde ayetlerin bir araya toplanması ve Hz. Osman (ra) döneminde çoğaltılmasıyla başlamıştır. Hz. Peygamber elçi olarak görevlendirildikten sonra Mekke döneminde kendisine vahyedilen Kur’an ayetlerini Müslümanlara okuyarak ezberlenmelerini sağlıyor, ayrıca bunları kâtiplere yazdırıyordu. Bazen birkaç ayet, bazen de tam bir sure olarak gelen vahiy başta deri olmak üzere farklı yazı malzemeleri kullanılarak kayıt altına alınıyordu. Medine döneminde hem yazı&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dünyada en çok okunan ve muhtevası üzerinde kafa yorulan, hakkında çalışmalar yapılan kitapların başında peygamberimiz Hz. Muhammed’e (sas) 23 yılda vahyedilen Kur’an-ı Kerim gelir. Bugün elimizde bulunan Mushaf, Hz. Peygamber döneminden başlayarak gerçekleştirilen önemli ilmî faaliyetlerle şekillenmiş; bu süreç Hz. Ebubekir (ra) döneminde ayetlerin bir araya toplanması ve Hz. Osman (ra) döneminde çoğaltılmasıyla başlamıştır.</p>
<p>Hz. Peygamber elçi olarak görevlendirildikten sonra Mekke döneminde kendisine vahyedilen Kur’an ayetlerini Müslümanlara okuyarak ezberlenmelerini sağlıyor, ayrıca bunları kâtiplere yazdırıyordu. Bazen birkaç ayet, bazen de tam bir sure olarak gelen vahiy başta deri olmak üzere farklı yazı malzemeleri kullanılarak kayıt altına alınıyordu. Medine döneminde hem yazı yazabilecek Müslümanların sayısı artmış hem de yazı malzemesi temini kolaylaşmıştı. Bu yüzdendir ki Hz. Peygamber bu dönemde vahyin yanı sıra mektup, antlaşma, emanname, talimatnameleri de yazdırıyor ve bunun için kâtipler görevlendiriyordu.</p>
<p>Cahiliye döneminde Arap yazısında noktalar kullanılmadığı için Arapçadaki 28 ses, 15 harfle gösterilmekteydi. Bu sebeple daha önce okunmamış ve muhtevası hakkında bilgi bulunmayan bir yazıyı okumak herkes için kolay değildi. Zaten İslâm’dan önce Araplar yazıyı çoğunlukla ticarî faaliyetlerinde kullanıyorlardı. Vahyin gelişinden sonra yazı daha yoğun bir şekilde kullanılmaya başlandı. Allah’ın elçisinin okuma-yazma faaliyetini geliştirmek amacıyla önemli adımlar attığını biliyoruz.</p>
<p>Arap alfabesinin elverişsizliği okuma-yazma bilenlerin sayısını sınırladığı gibi, Cahiliye Arapları sözlü geleneğin egemen olduğu bir toplumdu. Önemli şiirler, metinler veya malumat hıfz edilerek gelecek nesillere aktarılıyordu. Bu sebeple güçlü bir hafızaya sahip olan Arapların ezber kabiliyetleri oldukça gelişmişti. Özellikle imkânların sınırlı olduğu ve Kureyş’in düşmanlığının gün geçtikçe tırmandığı Mekke döneminde Hz. Peygamber, Kur’an ayetlerini hafızların hafızasına emanet etmişti. Vahiy Hz. Peygamber tarafından imamlık yaptığı namazlarda, sohbetlerinde ve tebliğ faaliyetlerinde okunuyor; Müslümanlar az ya da çok vahiyden ayetler ve sureler ezberliyorlardı.</p>
<p>Hz. Peygamber hayattayken, kendisine nazil olan ayetler farklı yazı malzemelerine yazılarak muhafaza edilmesine rağmen bu metinler bir araya getirilmemişti. Vahiy süreci devam ettiği için bunu yapmak zordu. Çünkü nazil olan ayetlerin hangi sureye konulacağı bilinemiyordu. Bazen yeni bir sure veya bir surenin bölümü ya da eski sureye eklenmesi gereken bir ayet vahyediliyordu. Bu sebeple de surelere son şeklini verebilmek mümkün değildi.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-2021">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslâm İlim Geleneğinde Öncü Bir Tarihçi: Belâzürî</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/islam-ilim-geleneginde-oncu-bir-tarihci-belazuri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Sep 2021 03:35:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Abbâsîler]]></category>
		<category><![CDATA[Ensâbü-l Eşrâf]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Âdem]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed (sas)]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Hamidullah]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7312</guid>

					<description><![CDATA[İslâmî gelenekte ilk insan Hz. Âdem, aynı zamanda ilk peygamber; son peygamber Hz. Muhammed (sas) ise nübüvvet geleneğinin son halkasıdır. Bu inanç tarih metinlerinin kaleme alınmasında da kendisini gösterir. Hz. Peygamber dönemi geçmişten bağımsız ve kopuk olarak değil, İslâm tarihinin erken dönemleriyle irtibatlandırılarak, insanlık tarihi perspektifiyle kaleme alınmıştır. İslâm’dan önce Araplarda, geçmişe ilişkin bilgi sözlü kültür üzerinden gelecek nesillere aktarılırken, Hz. Peygamber’in vefatından sonra ilmi yazıyla muhafaza etme anlayışının hızlandığı, metinlerin bu doğrultuda şekillendiği görülür. Bu açıdan İslâm ilim geleneğinin geçirdiği merhaleler, üzerinde düşünülmeye değerdir. Müslümanlar kısa sürede hususi alanları konu edindikleri eserler kaleme almışlardır. Yeni telif edilen kitapların eskilerin&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İslâmî gelenekte ilk insan Hz. Âdem, aynı zamanda ilk peygamber; son peygamber Hz. Muhammed (sas) ise nübüvvet geleneğinin son halkasıdır. Bu inanç tarih metinlerinin kaleme alınmasında da kendisini gösterir. Hz. Peygamber dönemi geçmişten bağımsız ve kopuk olarak değil, İslâm tarihinin erken dönemleriyle irtibatlandırılarak, insanlık tarihi perspektifiyle kaleme alınmıştır. İslâm’dan önce Araplarda, geçmişe ilişkin bilgi sözlü kültür üzerinden gelecek nesillere aktarılırken, Hz. Peygamber’in vefatından sonra ilmi yazıyla muhafaza etme anlayışının hızlandığı, metinlerin bu doğrultuda şekillendiği görülür. Bu açıdan İslâm ilim geleneğinin geçirdiği merhaleler, üzerinde düşünülmeye değerdir.</p>
<p>Müslümanlar kısa sürede hususi alanları konu edindikleri eserler kaleme almışlardır. Yeni telif edilen kitapların eskilerin eksikliklerini tamamlamayı hedeflediği görülür. Bilginin derlenmesi ve tasnifi sürecinde seçkin tarih metinleri medeniyetimizde tarihçiliğin öncüleri tarafından kaleme alınmıştır. İslâm tarihinin değerli kaynakları arasında zikredilen <em>Ensâbü’l-Eşrâf </em>(Eşrafın Nesepleri) ve <em>Fütûhu’l-Büldân</em> (Ülkelerin/Memleketlerin Fetihleri) adlı eserlerin müellifi Belâzürî, bu önemli şahsiyetlerden biridir.</p>
<p>Hicri 3. asırda Abbâsîler döneminde yaşamış bir tarihçi olan Belâzürî hakkında -dönemin birçok âliminde olduğu gibi- bilgimiz sınırlıdır; çünkü o dönemde müelliflerin kitaplarında kendilerini tanıtmaları gibi bir ünsiyet oluşmamıştır.</p>
<p>Belâzürî’nin soy ağacı şu şekilde zikredilir: Ebü’l-Hasan Ahmed b. Yahya b. Cabir b. Davud. Dedesi Cabir, Harun Reşid döneminde Mısır’da haraç görevlisinin kâtibi olarak görev yapmıştır. Farsçadan yaptığı çevirilerden hareketle Belâzürî’nin Farisi kökenli olması kuvvetle muhtemeldir.</p>
<p>Neden bu nispeyle anıldığına dair kaynaklarda zikredilen bir hikâye var: Bir tarihçi için hafızanın öneminin farkında olan Belâzürî, hafızasını kuvvetlendirmek için bir çeşit Hindistan cevizi olan belâzür suyundan içmiş. Ancak dozu kaçırınca belâzür suyu ters tesir göstererek hafızasını kaybedip delirmesine sebep olmuş. Bu hikâye dedesi Cabir için de anlatılır.</p>
<p>Belâzürî, Abbâsîler döneminde halifelerin hizmetinde çalışmış, devlet ricaliyle iyi ilişkiler geliştirmiştir. Abbâsî halifelerinden Mütevekkil ve Müstaîn’in yakın çevresinde yer alan âlimlerden olup Halife Mu‘tez’in oğlu Abdullah’ın eğitimi kendisine emanet edilmiştir. Hicri 279 (m. 892) yılında, 80 yaşlarında Bağdat’ta vefat eden Belâzürî buraya defnedilmiştir.</p>
<p>Dönemin önemli âlimlerinden ders alan Belâzürî’nin eserlerinden isimlerini zikrettiğimiz ikisi günümüze ulaşmıştır. <em>Ensâbü’l-Eşrâf</em>’ta Hz. Peygamber’in kabilesi olan Haşimoğullarından başlayarak Kureyş kabilesinin diğer kollarını, ardından da diğer kabilelerin önemli şahsiyetlerinin biyografilerini verir. Kitabın farklı baskıları bulunmaktadır. 13 ciltlik baskısının ilk iki cildi Hz. Peygamber’in hayatına ve faaliyetlerine ayrılmıştır. Muhammed Hamidullah, bu bölümü daha önce tek cilt olarak neşretmişti. Kitap, başta bu bölüm olmak üzere siyer açısından kıymetli bir kaynak olup 2018 yılında editörlüğümüzde Türkçeye çevrilmişti.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2021">Derin Tarih Eylül Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cahiliye Araplarında Ticareti Besleyen Üç Memba</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/cahiliye-araplarinda-ticareti-besleyen-uc-memba/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Jun 2021 07:37:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[irad]]></category>
		<category><![CDATA[Kureyş]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<category><![CDATA[Taif]]></category>
		<category><![CDATA[Ukâz]]></category>
		<category><![CDATA[Zilkâde]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7143</guid>

					<description><![CDATA[Ticaret Mekkeli Araplar açısından hayatî öneme sahipti ve Kureyşliler geçimlerini büyük ölçüde bu yolla sağlıyorlardı. Kur’ân-ı Kerîm’de de buna işaret edilir: “Kureyş’i ısındırıp alıştırdığı, onları kışın (Yemen’e) ve yazın (Şam’a) yaptıkları yolculuğa ısındırıp alıştırdığı için, Kureyş de, kendilerini besleyip açlıklarını gideren ve onları korkudan emin kılan bu evin (Kâbe’nin) Rabbine kulluk etsin” (Kureyş, 1-4). Arabistan’ın her yerinden binlerce insanın Mekke’ye akın ettiği hac mevsimi ticaret için de oldukça elverişliydi. Kabileler arası çatışmaların, kan davalarının, hırsızlık, yağma ve çapulculuğun hâkim olduğu Arabistan’da haram aylar huzur ve güven ortamı sağlıyordu. Kutsal kabul edilen bu aylarda kan dökmek, bozgunculuk ve yağma gibi her&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ticaret Mekkeli Araplar açısından hayatî öneme sahipti ve Kureyşliler geçimlerini büyük ölçüde bu yolla sağlıyorlardı. Kur’ân-ı Kerîm’de de buna işaret edilir: “Kureyş’i ısındırıp alıştırdığı, onları kışın (Yemen’e) ve yazın (Şam’a) yaptıkları yolculuğa ısındırıp alıştırdığı için, Kureyş de, kendilerini besleyip açlıklarını gideren ve onları korkudan emin kılan bu evin (Kâbe’nin) Rabbine kulluk etsin” (Kureyş, 1-4).</p>
<p>Arabistan’ın her yerinden binlerce insanın Mekke’ye akın ettiği hac mevsimi ticaret için de oldukça elverişliydi. Kabileler arası çatışmaların, kan davalarının, hırsızlık, yağma ve çapulculuğun hâkim olduğu Arabistan’da haram aylar huzur ve güven ortamı sağlıyordu. Kutsal kabul edilen bu aylarda kan dökmek, bozgunculuk ve yağma gibi her türlü zulüm haram olduğundan ticaret için de uygun bir atmosfer oluşmaktaydı. Bu yüzden Kureyşlilerin önderliğinde hac ve umre gibi ibadetler ticaretle iç içe geçmişti.</p>
<p>Kamerî takvimin 7. ayı olan Receb daha çok umre için tercih edilirdi. 11. ayı olan Zilkâde, 12. ayı olan Zilhicce ve 1. ayı olan Muharrem peş peşe geldiğinden hac ibadeti bu süreçte ifa edilirdi. Bazı kabileler haram ayların sayısını artırırken, hiç kabul etmeyenler de vardı. Bu hususta yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’de, “Şüphesiz Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yasasında, Allah katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu, Allah’ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin. Fakat Allah’a ortak koşanlar sizinle nasıl topyekûn savaşıyorlarsa, siz de onlarla topyekûn savaşın. Bilin ki Allah, kendine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir” buyurmaktadır (Tevbe, 36).</p>
<p>Hac döneminde hacıların güzergâhı üzerinde ve Hicaz bölgesinde kurulan panayırlar Arap yarımadasındaki ticarî faaliyetlerin can damarıydı. Dilimize panayır olarak çevrilen kelimenin Arapçası “sûk” olarak geçer ve aslında “çarşı” demektir. Ancak bu çarşılar sürekli faal değillerdi. Bu sebeple Türkçeye “panayır” ya da “fuar” olarak çevirmek daha uygundur. Panayırlar aynı zamanda çeşitli kültürel etkinliklere de sahne olurdu. Ünlü şairler şiirlerini burada okur, hatipler irad ettikleri hitabelerle insanları mest ederlerdi.</p>
<p>Hac yapmak isteyenler Zilkâde ayında yola çıkar, Mekke’ye gitmeden önce Ukâz panayırına uğrarlardı. Ukâz, Arap yarımadasının en ünlü panayırıydı ve Mekke ile Taif arasında, Mekke’ye yaklaşık 80 km. mesafedeki bir yerde kurulmaktaydı. Buraya gelen Araplar, özellikle de bedeviler ihtiyaçlarını temin ederlerdi. Bir yıl boyunca kullanacakları eşyaları ve elbiseleri satın alır, ürettikleri malzemeleri ve yetiştirdikleri hayvanları satarlardı. Buradaki alışveriş Hicaz bölgesinin zenginliğinin kaynaklarından biri, üstünlüğünün alametlerindendi.</p>
<p>Hacı adayları Ukâz’da 20 gün kaldıktan sonra Mecenne panayırına giderlerdi. Burası kültürel faaliyetler açısından daha sönüktü. Buradan da Zülmecaz panayırına giderek alışverişlerini tamamlar, sonrasında hac ibadetlerini yerine getirirlerdi.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2021">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Peygamber ﷺ Komşu Hakkını Nasıl Gözetti?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/hz-peygamber-%ef%b7%ba-komsu-hakkini-nasil-gozetti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 May 2021 07:13:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Buhâri]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Cebrail]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[salih amel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7026</guid>

					<description><![CDATA[Günümüzde azametli ve kalabalık şehirlerde yalnız yaşama, hatta kimsesizleşme gerçeğiyle karşı karşıyayız. Bu durum İslâm’ın hedeflemediği ve kabul etmediği, insana ve topluma zarar veren bir sorundur. İslâm’ın gayesi, insanın sosyal bir varlık olarak yakınları ve çevresiyle iyi ilişkiler gerçekleştirebileceği vasatta yaşamasıdır. Hayatımızı diğer insanlarla birlikte, sâlih amel doğrultusunda sürdürmemizi murad eder Allah. Bu sebeple inziva ve toplumdan soyutlanma İslâm’ın tavsiye ettiği bir hayat tarzı değildir. Allah Rasûlü’nün ﷺ bu hususta da diğer insanlarla ilişkilerinde örnek bir insan ve Müslüman modeli ortaya koyduğu bir gerçektir. Peygamber Efendimizin hayatı bu yönüyle örnek teşkil ettiği gibi, nasihat ve tavsiyeleri de İslâm medeniyetinde komşuluk&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Günümüzde azametli ve kalabalık şehirlerde yalnız yaşama, hatta kimsesizleşme gerçeğiyle karşı karşıyayız. Bu durum İslâm’ın hedeflemediği ve kabul etmediği, insana ve topluma zarar veren bir sorundur. İslâm’ın gayesi, insanın sosyal bir varlık olarak yakınları ve çevresiyle iyi ilişkiler gerçekleştirebileceği vasatta yaşamasıdır. Hayatımızı diğer insanlarla birlikte, sâlih amel doğrultusunda sürdürmemizi murad eder Allah. Bu sebeple inziva ve toplumdan soyutlanma İslâm’ın tavsiye ettiği bir hayat tarzı değildir.</p>
<p>Allah Rasûlü’nün ﷺ bu hususta da diğer insanlarla ilişkilerinde örnek bir insan ve Müslüman modeli ortaya koyduğu bir gerçektir. Peygamber Efendimizin hayatı bu yönüyle örnek teşkil ettiği gibi, nasihat ve tavsiyeleri de İslâm medeniyetinde komşuluk ilişkilerinin temelini teşkil eden bir diğer kaynaktır. Vahiy merkezli bu anlayış, insanların birbirlerine karşı haklarını muhafaza edip geliştirebildikleri bir zemin teşkil eder.</p>
<p>Komşuluk ilişkileri İslâm toplumunda mühim bir yere sahiptir; çünkü gündelik hayatta yakın akrabalardan sonra karşılıklı hak ve mesuliyetlerimizin oluştuğu tarafların başında komşular gelir. Gerek müşterek menfaatlerimizin olması, gerekse ortak mekânlar kullanmamız birbirimize karşı hususen hassasiyet gerektirir. Komşu haklarıyla ilgili sık sık hatırlatmalarda bulunan Allah Elçisi bunu, “Cebrail bana komşuyla ilgili o kadar tavsiyede bulundu ki onu varis yapacağını zannettim” sözüyle Hz. Cebrail’in uyarıları üzerinden de vurgulamaktadır (Buharî, “Edeb”,  28 [hadis no: 6014-6015]; Tirmizî, “Birr”, 28 [hadis no: 1950]).</p>
<p>Komşuya itimat telkin etmek, huzur ve güven ortamının oluşmasına müspet katkıda bulunur. Allah Elçisi, “Vallahi iman etmiş olmaz, vallahi iman etmiş olmaz, vallahi iman etmiş olmaz” deyince, oradakiler, “Kim, ey Allah’ın Elçisi?” diye sordular. O da, “Komşusu şerrinden emin olmayan kimse” buyurdu (Buharî, “Edeb”, 29 [hadis no: 6016]). Müslümanın vasfı olan güvenilirlik, komşuluk ilişkilerinde de asli unsurlardan biridir.</p>
<p>Hz. Peygamber bu ikazlarını, sorumluluğu imanla ilişkilendirerek hatırlatmakta, ehemmiyetini üst perdeden vurgulamaktadır. “Allah’a ve ahiret gününe iman eden kişi komşusuna eziyet etmesin. Allah’a ve ahiret gününe iman eden kişi misafirine ikramda bulunsun. Allah’a ve ahiret gününe iman eden kişi ya hakkı söylesin ya da sussun” buyurur (Buharî, “Edeb”, 31 [hadis no: 6018]).</p>
<p>Komşuya güven vermenin yanı sıra iyi muamele etmenin önemini, peygamberimiz, “Allah katında arkadaşların en hayırlısı arkadaşına en iyi davranandır. Allah katında komşuların en hayırlısı da komşusuna en iyi davranandır” şeklide ifade eder (Tirmizî, “Birr”, 28 [hadis no: 1951]).</p>
<p>Allah Rasûlü’nün yaşadığı ve İslâm’ı tebliğ ettiği toplumda sosyal ilişkiler güce ve tahakküme göre şekilleniyordu. Oysa Hz. Peygamber hak ve iyilik üzere yardımlaşmayı, başkalarının haklarına değer vermeyi ve onları yaşatmayı önemser; böyle bir hayat tesis etme gayretindedir.</p>
<p>Kendi menfaatini gözetmek anlaşılabilir bir temayüldür; ancak peygamberimiz menfaat uğruna komşuya zarar veren yaklaşımlardan bilhassa sakınılmasını istemiştir. Sosyal ilişkilerde yakın çevreden başlayarak hürmet ve ihtimama önem verdiği görülür; çünkü yakın çevresiyle sağlıklı ilişkiler kurmayanın, uzak çevresiyle yahut yabancılarla nitelikli ve hakkaniyetli ilişkiler tesis etmesi zordur.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2021">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Muhammed’in ﷺ Şehircilik Ve İskân Tasavvuru: Yesrib’i Medine Yapmak</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/hz-muhammedin-%ef%b7%ba-sehircilik-ve-iskan-tasavvuru-yesribi-medine-yapmak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Apr 2021 06:54:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Esad b. Zürâre]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Kubâ]]></category>
		<category><![CDATA[Mescid-i Haram]]></category>
		<category><![CDATA[Mescid-i Nebevî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6935</guid>

					<description><![CDATA[Hz. Peygamber’in ﷺ hicreti, şehir tarihi ve şehircilik uygulamaları açısından da kritik bir dönüm noktasıdır. Araplarda kişinin dilediği yere gidip yerleşemediğini, bunun ancak bir anlaşmayla mümkün olabildiğini; öte yandan, bir yere ya da kabilenin yanına yerleşen kişinin oranın lideri olamadığı, liderin kan bağıyla kabileye bağlı olanlar arasından seçildiğini düşününce, Hz. Muhammed’e bir şehir kurucu olarak muamele edildiğini görmek mümkün olur. Medine’ye geldiğinde Allah’ın Elçisi sıfatıyla şehrin sorunlarına eğildiği kaydedilir. Farklı kabilelere mensup insanları bir araya getirerek ve onları birbirlerine karşı sorumlu tutarak kan bağı yerine inanç bağına dayalı yeni bir sosyal düzen oluşturmaya girişmiştir. Sosyal ilişkileri ve dayanışmayı geliştirirken buna&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Peygamber’in ﷺ hicreti, şehir tarihi ve şehircilik uygulamaları açısından da kritik bir dönüm noktasıdır. Araplarda kişinin dilediği yere gidip yerleşemediğini, bunun ancak bir anlaşmayla mümkün olabildiğini; öte yandan, bir yere ya da kabilenin yanına yerleşen kişinin oranın lideri olamadığı, liderin kan bağıyla kabileye bağlı olanlar arasından seçildiğini düşününce, Hz. Muhammed’e bir şehir kurucu olarak muamele edildiğini görmek mümkün olur.</p>
<p>Medine’ye geldiğinde Allah’ın Elçisi sıfatıyla şehrin sorunlarına eğildiği kaydedilir. Farklı kabilelere mensup insanları bir araya getirerek ve onları birbirlerine karşı sorumlu tutarak kan bağı yerine inanç bağına dayalı yeni bir sosyal düzen oluşturmaya girişmiştir. Sosyal ilişkileri ve dayanışmayı geliştirirken buna uygun düzenlemeler yapmış; bu inanç ve ruh, şehre diriltici bir kimlik kazandırmıştır.</p>
<p>Hz. Peygamber’in en dikkate değer teşebbüslerinden biri, Medine’de Müslümanlarla daha yoğun temas kurabileceği, aynı zamanda ibadetlerin eda edilebileceği bir merkez olarak Mescid-i Nebevî’yi inşa etmesidir. Müslümanlar daha önce Yesrib’de ve Kubâ’da mescitler inşa etmişlerdi; lakin bunlar, Allah Elçisi’nin inşa ettiği mescit kadar donanımlı değildi. Mescid-i Nebevî, fonksiyonları açısından kısmen Mescid-i Haram’la ilişkilendirilebilse de birçok hususiyetiyle yeni bir kurum olarak teşekkül etmiştir.</p>
<p>Mescid-i Nebevî, Esad b. Zürâre’nin velayeti altındaki iki kardeşe ait bir hurma kurutma alanına inşa edildi. Esad b. Zürâre daha önce alanın bir köşesine küçük bir mescit yapmıştı. Allah Elçisi harman yerinin bedelini ödeyerek çalışmalara başladı.</p>
<p>Hz. Peygamber’in zamanını geçirdiği, Müslümanlarla ve gayrimüslimlerle görüşmeler yaptığı bir mekân olan Mescid-i Nebevî’de Müslümanlar şahsî meseleleri dâhil gündemdeki sorunlarını Allah Rasûlü’yle görüşebiliyor, ibadetlerini huzur içerisinde eda edebiliyorlardı. Vakit namazlarında da mescitte bulunmaya önem veren Müslümanlar, meşguliyetleri olduğu zamanlarda bile haftada en az bir gün cuma namazında bir araya geliyorlardı. Mescidin Müslümanların eğitimi için de istisnai bir konuma sahip olduğunu hatırlamak gerekir. Hem yaygın hem de örgün eğitim kurumu olarak İslâm ilim geleneğinin şekillenmesinde kayda değer bir yeri vardır.</p>
<p>Allah Rasûlü Medine’ye hicret ettikten sonra mescidin yakınında Müslümanların ticarî faaliyetlerini yürütebilecekleri bir pazar yeri de belirlemişti. Diğer pazarlarda yapılan alışverişlerde harç ödenirken, burada mal satanlardan harç alınmayacağı ilan edilmek suretiyle halkın buraya yönlendirilmesi mümkün oldu. Böylece Medine, bölge ekonomisi açısından önemli bir merkez haline geldi. Mescit ve pazar, sonraki dönemlerde kurulan şehirlerde de ihmal edilmeyen, şehirlerin gelişmesine katkıda bulunan kurumlar olmuştur.</p>
<p>Allah Rasûlü’nün Medine’deki faaliyetlerinden biri de buraya gelen Müslümanların barınma ihtiyaçlarını karşılamaktı. Mevcut arsa potansiyeli değerlendirilerek yeni evler inşa edilmiş; bu yapıların sade ve mütevazı olmasına, insanların birbirlerine karşı tekebbür unsuru olarak kullanılmamasına özen gösterilmiştir. Hz. Peygamber’in evi de ihtiyaçlarını karşılayacak büyüklükte, oldukça mütevazı idi. O gün için Medine’de taştan yapılmış büyük binalar mevcut olmasına rağmen Hz. Peygamber böyle yapılarda yaşamak yerine daha sade bir hayatı tercih etmiştir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-nisan-2021">Derin Tarih Nisan Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Muhammed’in (Sas) Hayvan Hakları Şuuru</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/hz-muhammedin-sas-hayvan-haklari-suuru/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Feb 2021 05:57:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[binek hayvan]]></category>
		<category><![CDATA[Buhâri]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[işkence]]></category>
		<category><![CDATA[Resulullah]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6738</guid>

					<description><![CDATA[Hz. Peygamber (sas) döneminde et ve süt gibi gıdaların tedariki yanında hayvanların yünlerinden faydalanılıyor, deri ve kemikleri çeşitli eşyaların yapımında hammadde işlevi görüyordu. Bazı hayvanlar ise güvenlik amacıyla evcilleştirilmişti. Allah Elçisi’nin varlığa ilişkin temel yaklaşımı israf etmemek ve zarar vermemekti. Bu prensip üzerine inşa edilen duruşu esasen vahye dayanır. Bu yaklaşımın uygulamalarına da yansıdığı görülür. Hayvanlara işkence edilmemesi, taşıyamayacakları kadar ağır yükler yüklenmemesi gibi genel uyarılarından söz etmek mümkün. Ayrıca et ihtiyacı için boğazlarken dahi acı çekmemelerine dikkat edilmelidir. Bunların dayandığı temel prensip ise merhamettir. Allah Elçisi hapsettiği bir kedinin açlıktan ölümüne sebep olduğu için geçmişte bir kadının cehennemlik olduğunu&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Peygamber (sas) döneminde et ve süt gibi gıdaların tedariki yanında hayvanların yünlerinden faydalanılıyor, deri ve kemikleri çeşitli eşyaların yapımında hammadde işlevi görüyordu. Bazı hayvanlar ise güvenlik amacıyla evcilleştirilmişti. Allah Elçisi’nin varlığa ilişkin temel yaklaşımı israf etmemek ve zarar vermemekti. Bu prensip üzerine inşa edilen duruşu esasen vahye dayanır. Bu yaklaşımın uygulamalarına da yansıdığı görülür. Hayvanlara işkence edilmemesi, taşıyamayacakları kadar ağır yükler yüklenmemesi gibi genel uyarılarından söz etmek mümkün. Ayrıca et ihtiyacı için boğazlarken dahi acı çekmemelerine dikkat edilmelidir. Bunların dayandığı temel prensip ise merhamettir.</p>
<p>Allah Elçisi hapsettiği bir kedinin açlıktan ölümüne sebep olduğu için geçmişte bir kadının cehennemlik olduğunu ifade ederek insanları uyarmaktadır (Buhârî, “Enbiya”, 54 [hadis no: 3482]). Hayvanlara merhametli davranmak ise Allah’ın hoşnutluğunu sağlayacaktır. Hz. Peygamber susayıp bir kuyuya inerek su ihtiyacını gideren bir adamın hikâyesiyle buna vurgu yapar: Adam kuyudan çıktığında susuzluktan perişan olmuş bir köpek gördü. Tekrar kuyuya inip ayakkabısıyla su çıkarıp köpeğin susuzluğunu giderdi. Allah Elçisi’nin yanında bulunanlardan biri, “Ey Allah’ın Resulü! Yani bize hayvanlar için de ödül mü var?” diye sordu. Allah Elçisi, “Evet! Her yaş ciğer sahibi için bir ödül var” buyurdu (Müslim, “Selâm”, 153 [hadis no: 2244]).</p>
<p>Yüce Allah bazı hayvanları binek olarak insanların emrine musahhar kılmıştır. Öte yandan bazı hayvanlara binilmesi yasaktır. Ancak sırtına binilen ve yük taşımak için yararlanılan hayvanlara ağır yük yüklenmemesini emreder. Resulullah’ın yolculuk sırasında yükü fazla olan devenin yükünü diğer hayvanlara paylaştırması bu hassasiyetin yansımasıdır. Ayrıca bineklerinin sırtında sohbet eden bir grupla karşılaştığında onları kınamış, sohbet edeceklerse bineklerinden inmelerini söylemiştir (Ahmed b. Hanbel, <em>Müsned</em>, XXIV, 399). Yine hayvanların sırtının, üstüne çıkılıp hitap edilen minberler gibi kullanılmaması hususunda ikazda bulunduğunu görüyoruz (Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 55/61 [hadis no: 2567]).</p>
<p>Allah Resulü’nün besin ihtiyacının hayvanlardan karşılanması hususunda koyduğu temel ölçülerin başında merhametle muamele ve israf etmeme gelir. Mesela süt sağılırken hayvanların memelerinin acıtılmaması için tırnakların kesilmesini emreder (İbn Sa‘d, <em>Tabakât</em>, IX, 46). Ayrıca hayvanların yüzüne vurulmamasını ve yüzlerinden dağlanmamalarını tavsiye eder. (Ahmed b. Hanbel, <em>Müsned</em>, XXII, 315). Onlara küfredilmesini ve lanet okunmasını da yasaklamıştır. Bir rivayette horoza sövülmemesi uyarısında bulunur (Ebû Dâvûd, “Edeb”, 105-106/115 [hadis no: 5101]). Henüz küçük olan, süt emen yavruların boğazlanmamasını istemiştir (Ahmed b. Hanbel, <em>Müsned</em>, XXIII, 411). Bu yaklaşımın neslin devamıyla ilgili olduğu söylenebilir.</p>
<p>Hz. Peygamber döneminde gıda kaynaklarından biri de avcılıktı. Ancak hac ibadeti sürecince haram aylarda harem bölgesinde avlanmak yasaklanmıştır. Keyfî avlanma da yasaktır. Sırf spor olsun diye bir hayvana kıyılamaz. Allah Elçisi Cahiliye adetlerinden olan hayvanların hedef olarak kullanılmasını ve bazı uzuvlarının kesilerek işkence edilmesini yasaklamıştır (Buhârî, “Zebâih ve Sayd”, 25 [hadis no: 5513]).</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2021">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamber Efendimiz(Sas)’in Büyük Dedesi Haşim Ankara’ya Kadar Gelmişti</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/peygamber-efendimizsasin-buyuk-dedesi-hasim-ankaraya-kadar-gelmisti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Jan 2021 05:40:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6655</guid>

					<description><![CDATA[Anadolu kadim tarihi, maddî ve manevî birikimiyle insanlık hafızasının şekillendiği coğrafyaların başında gelir. Ankara ise heybetli kalesi ve İç Anadolu bölgesini örümcek ağı gibi saran yolların kavşak noktasına kurulmasından dolayı stratejik bir öneme sahip. Mu‘cemü’l-Büldân adıyla bilinen önemli bir şehir ve mekân adları ansiklopedisi telif etmiş olan Yâkût el-Hamevî (Hamalı Yakut) (ö. 1229) şehrin adını “Ankira” şeklinde kaydettikten sonra “Ankûriye” denildiğini de ekler. Kaynaklarımızda Ankara adını taşıyan başka yerlerden de bahsedilir. Bunlardan biri Irak’ta Kûfe civarında, Hire yakınlarındadır. Ayrıca Şam bölgesinde Ankara denilen bir yer olduğundan da söz edilir. İslamdan önce Arap kabilelerinden İyad, Sasani hükümdarı tarafından topraklarından sürülünce Ankara’ya&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Anadolu kadim tarihi, maddî ve manevî birikimiyle insanlık hafızasının şekillendiği coğrafyaların başında gelir. Ankara ise heybetli kalesi ve İç Anadolu bölgesini örümcek ağı gibi saran yolların kavşak noktasına kurulmasından dolayı stratejik bir öneme sahip. <em>Mu‘cemü’l-Büldân</em> adıyla bilinen önemli bir şehir ve mekân adları ansiklopedisi telif etmiş olan Yâkût el-Hamevî (Hamalı Yakut) (ö. 1229) şehrin adını “Ankira” şeklinde kaydettikten sonra “Ankûriye” denildiğini de ekler. Kaynaklarımızda Ankara adını taşıyan başka yerlerden de bahsedilir. Bunlardan biri Irak’ta Kûfe civarında, Hire yakınlarındadır. Ayrıca Şam bölgesinde Ankara denilen bir yer olduğundan da söz edilir.</p>
<p>İslamdan önce Arap kabilelerinden İyad, Sasani hükümdarı tarafından topraklarından sürülünce Ankara’ya göç eder. Burası kervan yolu güzergâhında olan yerleşim yerlerinden biridir. İyad kabilesinin yerleştiği yerin Anadolu’daki Ankara olduğu kaydedilse de Kûfe yakınlarındaki Ankara olduğu da söylenir. Nitekim onlarla ilgili kaynaklarda yer alan bir dizede “Ankara’ya indiler, üzerlerine dağlardan gelen Fırat’ın suyu akıyordu” denmektedir.</p>
<p>Anadolu coğrafyası Müslüman ve Türk yurdu olmadan önce, İslam tarihinde çeşitli vesilelerle Ankara’ya yolu düşen kişilerden ve bölgeye yönelik askerî faaliyetlerden söz edilir. Hz. Peygamber’in (sas) büyük dedesi Haşim bunlardan biridir. Birçok Kureyşli gibi ticaretle iştigal ettiğinden kervanlarıyla birçok yere seyahat etmişti. Ankara ve Gazze de bunlar arasındaydı. Kaynaklarda Bizans imparatoruyla görüştüğü de anlatılır. Ancak Haşim’in Ankara’da ne kadar kaldığı ve buradaki faaliyetleri hakkında yeterli malumata sahip değiliz.</p>
<p>Asıl adı Amr olan Haşim, Mekke’de kuraklık yaşandığı ve toplumun şiddetli kıtlığa maruz kaldığı bir dönemde Şam bölgesine giderek oradan çuvallarla ekmek satın alır. Mekke’ye geldiğinde ekmeklerin küçük parçalara bölünmesi ister. Çuvalları yüklediği develeri de boğazlayarak etlerini pişirtir. Etler haşlanınca suyuyla birlikte ekmeklerin üzerine dökülür ve halka ikram edilir. Çok sevilen bu yemeğe Araplar tirit diyorlardı. Bu olaydan sonra kendisine “ekmeği ufalayan” anlamına gelen “Haşim” lakabı verilmiştir. 6. asrın ilk yarısında ticarî yolculuklarından birinde Gazze’de vefat eden Haşim oraya defnedilir.</p>
<p>Cahiliye döneminin meşhur şairlerinden İmruülkays b. Hucr’un Ankara’da vefat ettiği kaydedilir. Esedoğulları tarafından öldürülen babasının intikamını almak için onlara savaş ilan etmiştir. Topladığı kuvvetlerle Esedoğullarına saldırır; ancak bir süre sonra Sasaniler müdahil olunca yardım almak için arayışlara başlar. Ürdün bölgesine hâkim olan Gassani Emiri Haris b. Cebele’ye gider. Bizans Gassanilerin hamisidir, buna dayanarak emir onu Bizans hükümdarına yardım istemeye gönderir. İstanbul’a giden İmruülkays, Bizans İmparatoru Iustinianos ile görüşür lakin umduğu desteği alamaz. Dönüş yolunda Ankara’da hastalanarak vefat eder.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ocak-2021">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kabile Dayanışmasının Yerine Akide Dayanışması Konuldu</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/kabile-dayanismasinin-yerine-akide-dayanismasi-konuldu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Dec 2020 06:16:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Al-i İmran]]></category>
		<category><![CDATA[Bakara 177]]></category>
		<category><![CDATA[Habeşistan]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Mekkeli]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6585</guid>

					<description><![CDATA[&#160; Dinî hayatın bireysel ve toplumsal kurtuluşa vesile kabul edildiği ilk dönem İslam toplumunun en göze çarpan hususiyetlerinden biri hak ve sorumlulukların paylaşılmasıydı. Dayanışma, yardımlaşma ve fedakârlık sosyal ilişkilerin temelini teşkil ederdi. Ne var ki Hz. Muhammed (sas) tebliğe başladıktan sonra ilk Müslümanlar, Mekkeli müşriklerden gördükleri baskı sebebiyle birlikte hareket etme imkânı bulamadılar. Bununla birlikte Hz. Peygamber’in talimatı doğrultusunda Mekke’den Habeşistan’a hicret ederek Arapların geleneksel kabileci dayanışmalarından farklı bir tavır ortaya koymuşlardır. Medineli Müslümanların davetinden sonra da şartları uygun olanlar hicret etti. Bu örnekler Müslümanların Cahiliye döneminde mevcut olan akrabalığa ve kan bağına dayalı dayanışma ve yardımlaşmadan farklı bir sosyal&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Dinî hayatın bireysel ve toplumsal kurtuluşa vesile kabul edildiği ilk dönem İslam toplumunun en göze çarpan hususiyetlerinden biri hak ve sorumlulukların paylaşılmasıydı. Dayanışma, yardımlaşma ve fedakârlık sosyal ilişkilerin temelini teşkil ederdi. Ne var ki Hz. Muhammed (sas) tebliğe başladıktan sonra ilk Müslümanlar, Mekkeli müşriklerden gördükleri baskı sebebiyle birlikte hareket etme imkânı bulamadılar. Bununla birlikte Hz. Peygamber’in talimatı doğrultusunda Mekke’den Habeşistan’a hicret ederek Arapların geleneksel kabileci dayanışmalarından farklı bir tavır ortaya koymuşlardır. Medineli Müslümanların davetinden sonra da şartları uygun olanlar hicret etti. Bu örnekler Müslümanların Cahiliye döneminde mevcut olan akrabalığa ve kan bağına dayalı dayanışma ve yardımlaşmadan farklı bir sosyal ilişki düzeni inşa ettiklerini göstermektedir.</p>
<p>Müslümanlar arasında yardımlaşma ve dayanışma prensiplerinin vahiy ve sünnet çerçevesinde şekillendiği görülür. Yüce Allah, kişinin sevdiği malı infak etmesini iyi insanın vasıflarından biri saymıştır: “İyilik, yüzlerinizi doğudan ve batıdan yana çevirmeniz değildir. İyi olmak, insanın Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere inanması; sevdiği malı yakınlığı olanlara, öksüzlere, yoksullara, yolda kalmışlara, isteyen düşkünlere ve kölelere harcaması; namazı kılması, zekâtı vermesi; yaptıkları anlaşmaları yerine getirmeleri, zorlukta, darlıkta ve savaş anında sabretmeleridir. İşte bunlar doğru olanlardır ve işte (Allah’tan) sakınanlar da bunlardır” (Bakara, 177). “Sevdiğiniz şeylerden vermedikçe asla iyiliğe erişemezsiniz. Ne verirseniz, Allah onu bilir” (Al-i İmran, 92). Bunları yapamayan Müslümanlardan ise hiç olmazsa iyilikle muamele etmeleri ve güzel söz söylemeleri istenmiştir: “Rabbinden umduğun bir rahmeti beklediğin için hak sahiplerinden yüz çevirecek olursan (hiç değilse) onlara hoş söz söyle” (İsra, 28).</p>
<p>Allah rızası için yapacağı infakın karşılığında, Müslümana dünyada başka rızkın verileceği, “De ki: Rabbim kullarından dilediğinin rızkını genişletir ve dilediğine de bir ölçüye göre verir. (İyilik için) harcadığınız herhangi bir şeyin yerine, O başkasını verir. O, rızık verenlerin en iyisidir” (Sebe, 39) ayetiyle ifade edilir. Yüce Allah, “Kim Allah’a güzel bir ödünç verirse, (Allah) ona, onun karşılığını kat kat artırır. Allah hem darlaştırır, hem bollaştırır. Hepiniz O’na döneceksiniz” (Bakara, 245) ayetinde ise infakta bulunan kimsenin rızkını artıracağını ifade eder.</p>
<p>Müminleri her fırsatta yardımlaşmaya teşvik eden Hz. Peygamber “Mal, sadaka ile eksilmez’” (Müslim, “Birr”, 19; Tirmizi, “Birr”, 82) buyurmaktadır. Yüce Allah, “İnanan kullarıma söyle, namazı kılsınlar; alışveriş ve dostluğun olmayacağı günün gelmesinden önce kendilerine verdiğimiz rızıktan açık ve gizli infak etsinler” (İbrahim, 31) buyurur. Bir Müslümanın malını Allah yolunda harcamaktan uzak durması ise insanın kendisini tehlikeye atması olarak görülmüştür: “Allah yolunda harcamada bulunun. Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın. İyi davranın; Allah iyi davrananları sever” (Bakara, 195). Bir başka ayette, “Ey inananlar! Alışverişin, dostluğun ve şefaatin olmayacağı gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızıklardan infak edin. İnkâr edenler ancak haksızlık yapanlardır” (Bakara, 254) buyurulur. Hz. Peygamber de bu hususta, “Sizden kim, yarım hurma ile de olsa ateşten korunabilirse, bunu yapsın’” diyerek Müslümanları ikaz etmektedir (Buhârî, “Zekât”, 10). Zikrettiğimiz bu ayet ve hadisler İslam toplumunda dayanışma ve yardımlaşma kültürünü biçimlendirmiş, ileriki asırlarda ortaya çıkacak binlerce vakfın da fikrî zeminini inşa etmiştir.</p>
<p><strong> </strong><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-2020">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Muhammed’in (sas) İşi Ehline Verme Prensibi Neden Sürdürülemedi?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/hz-muhammedin-sas-isi-ehline-verme-prensibi-neden-surdurulemedi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2020 05:47:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Âdemoğulları]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Elçisi]]></category>
		<category><![CDATA[Gasp]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ebubekir (ra)]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6420</guid>

					<description><![CDATA[Hz. Peygamber (sas) ve ashabının ihtimam gösterdiği ehliyet prensibine sonraki dönemlerde yeterince ehemmiyet verilmediği anlaşılmaktadır. Bu prensibe riayet edildiğinde toplumda refah ve memnuniyet artarken, önemsenmediği dönemlerde liyakatsiz görevlilerin hoşnutsuzluğa yol açan hatalar yaptıkları bir gerçektir. Bu sebeple göreve getirilecek kişilerin hakkaniyet ve adalet ölçülerini esas alan objektif kriterlerle belirlenmesi önemlidir. Dinî bir kavram olarak ehliyet, kişinin sorumluluk üstlenme ve haklarını kullanma yetkinliğini ifade eder. Örneğin dinî sorumluluk, o sorumluluğu üstlenebilecek yeterliliğe sahip olmayı gerektirir. Ehliyet kişiye yetki vermeyi sağladığı gibi onun dinî ve hukukî mesuliyeti yerine getirebilecek vasıflara sahip olduğunu da göstermektedir. Bir kişinin ibadetle mükellef tutulmasından evlilik ve ticarete&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Peygamber (sas) ve ashabının ihtimam gösterdiği ehliyet prensibine sonraki dönemlerde yeterince ehemmiyet verilmediği anlaşılmaktadır. Bu prensibe riayet edildiğinde toplumda refah ve memnuniyet artarken, önemsenmediği dönemlerde liyakatsiz görevlilerin hoşnutsuzluğa yol açan hatalar yaptıkları bir gerçektir. Bu sebeple göreve getirilecek kişilerin hakkaniyet ve adalet ölçülerini esas alan objektif kriterlerle belirlenmesi önemlidir.</p>
<p>Dinî bir kavram olarak ehliyet, kişinin sorumluluk üstlenme ve haklarını kullanma yetkinliğini ifade eder. Örneğin dinî sorumluluk, o sorumluluğu üstlenebilecek yeterliliğe sahip olmayı gerektirir. Ehliyet kişiye yetki vermeyi sağladığı gibi onun dinî ve hukukî mesuliyeti yerine getirebilecek vasıflara sahip olduğunu da göstermektedir. Bir kişinin ibadetle mükellef tutulmasından evlilik ve ticarete varıncaya kadar her türlü sosyal, ekonomik ve hukukî sorumluluğu için ehliyet aranır.</p>
<p>Yüce Allah insanı sorumluluk üstlenmeye uygun, yani ehliyet sahibi olarak yarattığını şu şekilde bildirir: “Hani Rabbin (ezelde) Âdemoğullarının sulplerinden zürriyetlerini almış, onları kendilerine karşı şahit tutarak, ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ demişti. Onlar da, ‘Evet, şahit olduk (ki Rabbimizsin)’ demişlerdi. Böyle yapmamız kıyamet günü, ‘Biz bundan habersizdik’ dememeniz içindir” (A‘râf, 172). Allah katında sorumluluk için ehliyet şarttır. Böylece insanın ameli, Allah’a karşı sorumluluğunun bir neticesi olarak hesaba tabi olacaktır: “Her insanın amelini boynuna yükledik. Kıyamet günü kendisine, açılmış olarak karşılaşacağı bir kitap çıkaracağız” (İsrâ, 13).</p>
<p>Kullukta olduğu gibi insanın toplumdaki sorumlulukları da ehliyet kavramı çerçevesinde değerlendirilir. Yasalar karşısındaki mesuliyeti açısından pozisyonunu ehliyet belirler, belirlemelidir. Allah Elçisi’nin tebliğ ettiği din, kulun davranışlarının hem dünyada karşılığının olacağını, hem de ahirette hesaplarının verileceği prensibi çerçevesinde bir ahlak sistemi oluşturmuştur. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir” (Nisâ, 58). Bu emrin en güzel uygulamalarını şüphesiz Allah Elçisi yerine getirmiş, onun ashabı da buna riayet etmeye çalışmıştır. Bilhassa atamalarda bu hususa önem gösterilmiştir. Ehliyetin ortaya çıkmasını sağlayan prensiplerden biri meşverettir. Bu sebeple Hz. Peygamber imkâna göre bazen dar, çoğu zaman da geniş çerçeveli meşveret toplantıları yapardı.</p>
<p>Bu sünnet kendisinden sonra sahabe tarafından da ciddiyetle uygulanmıştır. Mesela Hz. Ebubekir (ra) halife olduğunda icraatlarında daima Allah’ın kitabını ve Allah Elçisi’nin faaliyetlerini ölçü alacağını şu veciz konuşmasıyla ifade etmiştir: “Ey insanlar! Sizin en faziletliniz olmadığım halde idare işinizi üzerime aldım. Bildiğiniz gibi Kur’an nazil olmuş, Peygamber de sünnetlerini ortaya koymuştur. O, Kur’an ve sünneti bize öğretti, biz de öğrendik. Biliniz ki, en büyük akıllılık takvadır. En büyük ahmaklık ise doğru yoldan çıkıp günah işlemektir. Gasp edilen hakkını alıp kendisine teslim edinceye kadar zayıf olan kimse benim nazarımda en güçlünüzdür. Gasp ettiği hakkı kendisinden alıncaya kadar da güçlü olan kimse, benim nazarımda en zayıfınızdır. Ey insanlar! Ben sadece kendinden önceki bir rehbere tabi olan biriyim, yoksa yeni bir şey icat eden biri değilim. Şayet bu idare işini güzel yaparsam bana yardım edin! Yok, eğer doğru yoldan saparsam beni doğrultun” (İbn Sa’d, <em>Tabakât</em>, III, 167).</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ekim-2020">Derin Tarih Ekim Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam Fetih Politikası Savaş ve Zaferden İbaret Değildi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/islam-fetih-politikasi-savas-ve-zaferden-ibaret-degildi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Sep 2020 05:30:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Bahreyn]]></category>
		<category><![CDATA[fetih]]></category>
		<category><![CDATA[Hudeybiye Antlaşması]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<category><![CDATA[Resulullah]]></category>
		<category><![CDATA[Yemen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6318</guid>

					<description><![CDATA[Allah’ın Elçisi (sas) döneminde İslam, doğduğu Hicaz bölgesinden Arabistan’ın diğer bölgelerine yayılmaya başlamış; Resulullah vefat ettiğinde Müslümanların hâkimiyeti güneyde Yemen’e, doğuda Bahreyn’e, kuzeyde Irak ve Biladü’ş-Şam sınırlarına dayanmıştı. Hz. Peygamber’in Müslümanları tebliğle görevlendirilmesi neticesinde başlayan süreç, 13 yıllık Mekke döneminde genellikle birebir tebliğde bulunularak yürütüldü. 10 yıllık Medine döneminde ise başta Kureyşliler olmak üzere müşriklerle ve Yahudilerle çatışma dönemleriyle devam etti. Nihayet 11 Ocak 630 tarihinde barış yoluyla gerçekleştirilen Mekke’nin fethi, Arabistan’da İslamın yayılması açısından bir dönüm noktası olmuştur. Müslümanlar Mekke’nin fethinden yaklaşık iki yıl önce Hz. Muhammed’in Mekke müşrikleriyle akdettiği Hudeybiye Antlaşması’nın şartlarını ağır bularak muhalif olmuşlardı. Antlaşmadan sonra&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Allah’ın Elçisi (sas) döneminde İslam, doğduğu Hicaz bölgesinden Arabistan’ın diğer bölgelerine yayılmaya başlamış; Resulullah vefat ettiğinde Müslümanların hâkimiyeti güneyde Yemen’e, doğuda Bahreyn’e, kuzeyde Irak ve Biladü’ş-Şam sınırlarına dayanmıştı. Hz. Peygamber’in Müslümanları tebliğle görevlendirilmesi neticesinde başlayan süreç, 13 yıllık Mekke döneminde genellikle birebir tebliğde bulunularak yürütüldü.</p>
<p>10 yıllık Medine döneminde ise başta Kureyşliler olmak üzere müşriklerle ve Yahudilerle çatışma dönemleriyle devam etti. Nihayet 11 Ocak 630 tarihinde barış yoluyla gerçekleştirilen Mekke’nin fethi, Arabistan’da İslamın yayılması açısından bir dönüm noktası olmuştur.</p>
<p>Müslümanlar Mekke’nin fethinden yaklaşık iki yıl önce Hz. Muhammed’in Mekke müşrikleriyle akdettiği Hudeybiye Antlaşması’nın şartlarını ağır bularak muhalif olmuşlardı. Antlaşmadan sonra nazil olan vahiy ise bu gelişmeyi bir fetih olarak müjdeliyordu: “Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik” (Fetih, 1). Bu mesaj üzerine Müslümanlar büyük bir sevinç yaşadılar.</p>
<p>Mekke’nin fethinden sonra Arap kabileleri Medine’ye heyetler göndererek İslama girmeye başladılar. Heyetler kabileleri adına İslamı kabul edip temel dinî bilgileri öğrendikten sonra memleketlerine dönerek öğrendiklerini akrabalarına öğrettiler. Bu önemli gelişme sebebiyle 630 yılına Heyetler Yılı denir.</p>
<p>Yüce Allah Mekke’nin fethi ve akabinde Arapların İslama yönelişlerine son inen sure olan Nasr Suresi’nde şöyle değinir: “Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde ve insanların bölük bölük Allah’ın dinine girdiğini gördüğünde, Rabbine hamd ederek tesbihte bulun ve O’ndan bağışlama dile. Çünkü O, tövbeleri çok kabul edendir.” (Nasr, 1-3).</p>
<p>Yukarıda işaret ettiğimiz gelişmeler fethin savaştan ibaret görülemeyeceğini ortaya koymaktadır. Fetih kavramında Allah’ın mesajını insanlara ulaştırmanın önündeki engellerin kaldırılarak İslamla tanıştırılmaları öncelikli hedeftir. Nitekim kelime Arapçada “zafere ulaşma” anlamı yanında “açma ve yol gösterme” anlamına gelmektedir. Bununla ilişkili olarak, Müslümanların dinlerini özgürce yaşamaları, mal ve can güvenliklerinin sağlanması da önemli bir görevdir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2020">Derin Tarih Eylül Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dıyarbakır’ı İslamla Şereflendiren Sahabe: İyâz B. Ganm</title>
		<link>https://www.derintarih.com/islam-tarihi/diyarbakiri-islamla-sereflendiren-sahabe-iyaz-b-ganm/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Abdurrahman Acar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Jul 2020 11:00:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[Biladü'i-Şam]]></category>
		<category><![CDATA[fetih]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[istila]]></category>
		<category><![CDATA[sömürü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6111</guid>

					<description><![CDATA[Müslümanların bir beldeyi savaş veya barış yoluyla İslam ülkesine dahil etmelerinden söz edildiğinde genellikle ‘fetih’ kavramı kullanılmaktadır. Bununla birlikte bir beldeyi İslamla buluşturmak, İslamla tanıştırmak veya İslama kazandırmak tabirlerini kullanmanın da bazı artıları olduğu söylenebilir. Arapçada ‘açmak’ anlamına gelen fetih, kavram olarak İslamda meşru savaşlar hakkında kullanılan cihad faaliyeti neticesinde bir belde veya bölgenin askerî veya barışçıl yollarla ele geçirilmesidir. Bu kavram, İslamdaki savaşların istila ve sömürü maksatlı savaşlardan ayırt edilmesi gayesiyle kullanılmıştır. İlk İslam fetihlerinin inşa ve ıslah amaçlı olduğu aşikârdır. Savaşlarda düşmana verdirilen can ve mal kaybının asgarî düzeyde tutulmuş olması da bunu göstermektedir. Arabistan’ın tamamına yakını Hz.&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Müslümanların bir beldeyi savaş veya barış yoluyla İslam ülkesine dahil etmelerinden söz edildiğinde genellikle ‘fetih’ kavramı kullanılmaktadır. Bununla birlikte bir beldeyi İslamla buluşturmak, İslamla tanıştırmak veya İslama kazandırmak tabirlerini kullanmanın da bazı artıları olduğu söylenebilir.</p>
<p>Arapçada ‘açmak’ anlamına gelen fetih, kavram olarak İslamda meşru savaşlar hakkında kullanılan cihad faaliyeti neticesinde bir belde veya bölgenin askerî veya barışçıl yollarla ele geçirilmesidir. Bu kavram, İslamdaki savaşların istila ve sömürü maksatlı savaşlardan ayırt edilmesi gayesiyle kullanılmıştır.</p>
<p>İlk İslam fetihlerinin inşa ve ıslah amaçlı olduğu aşikârdır. Savaşlarda düşmana verdirilen can ve mal kaybının asgarî düzeyde tutulmuş olması da bunu göstermektedir. Arabistan’ın tamamına yakını Hz. Peygamber (sas) zamanında fethedilmiş, yani İslam hâkimiyetini tanımıştır. Bizans hâkimiyeti altındaki Suriye (Biladü’ş-Şam) ve Sasanî toprağı olan Irak’ta bazı kale ve beldeler, ilk Râşid Halife Hz. Ebubekir (ra) zamanında (632-634) ele geçirilmişse de bu bölgelere yönelik büyük fetih hareketleri Hz. Ömer’in (ra) halifeliği (634-644) zamanında gerçekleşmişti. Bu harekât sonucunda İran, Mısır ve Suriye’nin yanı sıra Anadolu’nun bazı şehirleri de fethedilmişti. Antakya, Maraş ve Diyarbakır (Amid) İslamla ilk tanışan Anadolu şehirleri olmuştu.</p>
<p>Diyarbakır’ın da içerisinde bulunduğu el-Cezire (Yukarı Mezopotamya) bölgesi sahabeden İyâz b. Ganm el-Fihrî’nin kumandasındaki İslam ordusu tarafından fethedilmişti. İyâz b. Ganm b. Züheyr b. Ebi Şeddâd el-Fihrî, Kureyş kabilesinin Benu Haris b. Fihr kolundandır.3 Fihr, bilindiği gibi Hz. Muhammed’in onuncu nesilden dedesi olan Kureyş’in asıl adıdır.</p>
<p>İyâz irtidâd veya ridde olarak bilinen dinden dönme olaylarının bastırılması sırasında yaptığı hizmetlerden dolayı, Hicrî 12. senede Hz. Ebubekir tarafından kumandan olarak Irak’a gönderilmiş,4 aynı sene Hâlid b. Velid ile birlikte Dûmetü’l-Cendel’i ele geçirince5 buraya vali tayin edilmişti.6 Hicrî 12. seneden başlayarak beş yıl süreyle, Hâlid b. Velid, Sad b. Ebi Vakkâs ve Ebu Ubeyde b. el-Cerrâh gibi kumandanların emrinde, Arabistan, Irak ve Suriye’deki fetih hareketlerinde, çoğu kez de öncü birliklerin komutanı olarak görev alarak katılmıştı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-temmuz-2020">Derin Tarih Temmuz Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
