﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Öteki Osmanlı &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/kategori/oteki-osmanli/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Wed, 03 Dec 2025 09:04:35 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.5</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>Öteki Osmanlı &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>“Elbette Benim Mazlum Kalbimin Âhı Bir Gün Çıkacaktır”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/oteki-osmanli/elbette-benim-mazlum-kalbimin-ahi-bir-gun-cikacaktir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif Emre Gündüz]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 Dec 2025 09:04:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öteki Osmanlı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=11890</guid>

					<description><![CDATA[“Bana gelince, canımın hiç kıymeti yoktur. Ecdâdım bu devlet ve millete büyük hizmetler ifâ ettikleri halde birçokları ne felâketlere, ne feci âkıbetlere uğramışlardır. Hanedânımızın kıymetini hiçbir zaman takdir edemediler. Vatanımız diye, meşrutiyetin başından beri bar bar bağıranlar içinde, vatanın ne olduğunu bilmeyenler çoktur. Farkında olmadan yaptığım hatalar bulunabilir. Kusurdan yalnız Allah münezzehtir. Ben bir insanım ve milletime hizmet ettiğime kaniim.” Tahttan indirilip 27 Nisan’ı 28 Nisan’a bağlayan gece Selanik’e gitmek üzere bindirildikleri trende Sultan II. Abdülhamid’in dilinden yanındaki aile fertlerine hitaben bu sözler dökülmüştü. Arşiv vesikaları eşliğinde, son Halife Abdülmecid Efendi’nin tablosundaki ayrıntıdan Selanik’teki günlere ve İstanbul’a dönüşe, Abdülhamid Han’ın&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Bana gelince, canımın hiç kıymeti yoktur. Ecdâdım bu devlet ve millete büyük hizmetler ifâ ettikleri halde birçokları ne felâketlere, ne feci âkıbetlere uğramışlardır. Hanedânımızın kıymetini hiçbir zaman takdir edemediler. Vatanımız diye, meşrutiyetin başından beri bar bar bağıranlar içinde, vatanın ne olduğunu bilmeyenler çoktur. Farkında olmadan yaptığım hatalar bulunabilir. Kusurdan yalnız Allah münezzehtir. Ben bir insanım ve milletime hizmet ettiğime kaniim.” Tahttan indirilip 27 Nisan’ı 28 Nisan’a bağlayan gece Selanik’e gitmek üzere bindirildikleri trende Sultan II. Abdülhamid’in dilinden yanındaki aile fertlerine hitaben bu sözler dökülmüştü. Arşiv vesikaları eşliğinde, son Halife Abdülmecid Efendi’nin tablosundaki ayrıntıdan Selanik’teki günlere ve İstanbul’a dönüşe, Abdülhamid Han’ın son yıllarından çarpıcı sahneler…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-2025-/-sayi-165">Derin Tarih Aralık Sayısında… </a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Brezilya Kıyılarında Kur’ân’ı Portekizceye Tercüme Eden Bir Osmanlı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/oteki-osmanli/brezilya-kiyilarinda-kurani-portekizceye-tercume-eden-bir-osmanli/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmed Mazlum Çelik]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 03 Jun 2025 10:39:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öteki Osmanlı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=11531</guid>

					<description><![CDATA[15. yüzyıldan itibaren Afrika’dan Amerika’ya yoğun bir köle ticareti vuku bulup kölelerin çoğu Gana, Mali, Sokotro, Kânim-Bornu, Songay ve Sudan gibi Müslümanların yoğun yaşadığı coğrafyalardan kaçırılıyordu. Kıtaya getirilen köleler öncelikle zorla Hıristiyanlaştırıldı. Siyahî Müslümanlar bir süre gizleyerek yaşadıkları inançlarını yeni kuşaklara aktarmakta zorlandılar. Güney Amerika’daki bu trajediye, bir Osmanlı denizcisinin, Bağdatlı Abdurrahman Efendi’nin nazarıyla şahitlik edelim. &#160; Devamı Derin Tarih Haziran Sayısında… ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>15. yüzyıldan itibaren Afrika’dan Amerika’ya yoğun bir köle ticareti vuku bulup kölelerin çoğu Gana, Mali, Sokotro, Kânim-Bornu, Songay ve Sudan gibi Müslümanların yoğun yaşadığı coğrafyalardan kaçırılıyordu. Kıtaya getirilen köleler öncelikle zorla Hıristiyanlaştırıldı. Siyahî Müslümanlar bir süre gizleyerek yaşadıkları inançlarını yeni kuşaklara aktarmakta zorlandılar. Güney Amerika’daki bu trajediye, bir Osmanlı denizcisinin, Bağdatlı Abdurrahman Efendi’nin nazarıyla şahitlik edelim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2025-/-sayi-159">Derin Tarih Haziran Sayısında… </a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Misâk-ı Millî Ruhu Canlanıyor</title>
		<link>https://www.derintarih.com/oteki-osmanli/misak-i-milli-ruhu-canlaniyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Budak]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Apr 2025 13:31:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öteki Osmanlı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=11385</guid>

					<description><![CDATA[Misâk-ı Millî, Osmanlı Devleti’nin son Meclis-i Mebûsan’ında 28 Ocak 1920’de resmî olmayan bir oturumda kabul edilip 17 Şubat 1920’de dünyaya ilan edilen millî sınırlar ve bağımsızlık ilkeleridir. Erzurum ve Sivas kongrelerinden bağımsız olarak şekillenmiş, Osmanlı’nın Paris Barış Konferansı’nda sunduğu 23 Haziran 1919 tarihli muhtırayla büyük benzerlik taşımaktadır. Misâk-ı Millî; sınırlar, azınlık hakları, ekonomik bağımsızlık gibi konulara dair net çizgiler belirlemiştir. &#160; Devamı Derin Tarih Nisan Sayısında… ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Misâk-ı Millî, Osmanlı Devleti’nin son Meclis-i Mebûsan’ında 28 Ocak 1920’de resmî olmayan bir oturumda kabul edilip 17 Şubat 1920’de dünyaya ilan edilen millî sınırlar ve bağımsızlık ilkeleridir. Erzurum ve Sivas kongrelerinden bağımsız olarak şekillenmiş, Osmanlı’nın Paris Barış Konferansı’nda sunduğu 23 Haziran 1919 tarihli muhtırayla büyük benzerlik taşımaktadır. Misâk-ı Millî; sınırlar, azınlık hakları, ekonomik bağımsızlık gibi konulara dair net çizgiler belirlemiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-nisan-2025-/-sayi-157">Derin Tarih Nisan Sayısında…</a></strong><strong> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlk Çanakkale Zaferimizi Venediklilere Karşı Kazanmıştık</title>
		<link>https://www.derintarih.com/oteki-osmanli/ilk-canakkale-zaferimizi-venediklilere-karsi-kazanmistik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Samet Tınas]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2024 13:31:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öteki Osmanlı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=10925</guid>

					<description><![CDATA[Venedikliler Çanakkale Boğazı’nı ablukaya alıp Osmanlı donanmasını iş yapamaz hale getirdikleri için 1645’te başlayan Girit seferi başarısız olmuştu. Abluka öyle katıydı ki bir dönem payitahtın güvenliğini bile tehdit etti. Ancak 1656 yılında sadarete getirilen Köprülü Mehmed Paşa’nın girişimleriyle önce donanma yenilendi, ardından da Çanakkale Boğazı’ndaki ablukayı kırmak için müthiş bir harekât gerçekleştirildi. 250 yıl sonra Seyyid Onbaşı’nın sürdüğü mermiyle düşman gemisini vuruşunu müjdelercesine, Kara Mehmed isimli topçunun ateşlediği bir gülle Venedik donanmasının amiral gemisini sulara gömerek zaferi getirdi. &#160; Devamı Derin Tarih Kasım Sayısında… ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Venedikliler Çanakkale Boğazı’nı ablukaya alıp Osmanlı donanmasını iş yapamaz hale getirdikleri için 1645’te başlayan Girit seferi başarısız olmuştu. Abluka öyle katıydı ki bir dönem payitahtın güvenliğini bile tehdit etti. Ancak 1656 yılında sadarete getirilen Köprülü Mehmed Paşa’nın girişimleriyle önce donanma yenilendi, ardından da Çanakkale Boğazı’ndaki ablukayı kırmak için müthiş bir harekât gerçekleştirildi. 250 yıl sonra Seyyid Onbaşı’nın sürdüğü mermiyle düşman gemisini vuruşunu müjdelercesine, Kara Mehmed isimli topçunun ateşlediği bir gülle Venedik donanmasının amiral gemisini sulara gömerek zaferi getirdi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasim-2024-/-sayi-152">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a></strong><strong> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bâbıâli’nin Yükselişi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/genel/babialinin-yukselisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Samet Tınas]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Oct 2024 11:00:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Öteki Osmanlı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=10852</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlılar daha kuruluş yıllarında kitâbet usullerini çok iyi bilen bir kâtip zümresine sahiptiler. İmparatorluk merkezî yapıya kavuşup genişledikçe, ihtisas sahibi olan alt birimlere ihtiyaç da arttı. Osmanlı devlet yapısındaki en büyük değişim, Bâbıâli’nin ortaya çıkmasıyla başladı. İşler Divân-ı Hümâyûn’dan Paşa Kapısı, Bâb-ı Âsâfi yahut Sadaret Dairesi de denilen yepyeni bir kuruma ithal olundu. Zamanla nezaretler şeklini alıp bugünkü modern müesseselerin ortaya çıkmasına vesile olacak olan Bâbıâli, “hademe-i Bâbıâli” denilen memuriyetleri ön plana çıkarttı. Hatta vezirlik, beylerbeyilik ve sadrazamlığa bürokrasi kökenli isimler gelmeye başladı. &#160; Devamı Derin Tarih Ekim Sayısında…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlılar daha kuruluş yıllarında kitâbet usullerini çok iyi bilen bir kâtip zümresine sahiptiler. İmparatorluk merkezî yapıya kavuşup genişledikçe, ihtisas sahibi olan alt birimlere ihtiyaç da arttı. Osmanlı devlet yapısındaki en büyük değişim, Bâbıâli’nin ortaya çıkmasıyla başladı. İşler Divân-ı Hümâyûn’dan Paşa Kapısı, Bâb-ı Âsâfi yahut Sadaret Dairesi de denilen yepyeni bir kuruma ithal olundu. Zamanla nezaretler şeklini alıp bugünkü modern müesseselerin ortaya çıkmasına vesile olacak olan Bâbıâli, “hademe-i Bâbıâli” denilen memuriyetleri ön plana çıkarttı. Hatta vezirlik, beylerbeyilik ve sadrazamlığa bürokrasi kökenli isimler gelmeye başladı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2024-/-sayi-150">Derin Tarih Ekim</a></strong><strong><a href="https://birlikte.com.tr/derin-tarih-ekim-2024-/-sayi-151"> Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tahta Çıkarken Allah’ın İsmini Yayma Geleneği: Kılıç Kuşanma</title>
		<link>https://www.derintarih.com/oteki-osmanli/tahta-cikarken-allahin-ismini-yayma-gelenegi-kilic-kusanma/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif Emre Gündüz]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 04 Apr 2024 09:12:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öteki Osmanlı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=10317</guid>

					<description><![CDATA[Kılıç kuşanma töreni yaptığına dair kayıt bulunan ilk padişah Yıldırım Bayezid, tahta çıkarken kılıç kuşanan ilk padişah ise Sultan II. Murad’dır. İstanbul’un fethinden sonra Ebû Eyyûb el-Ensarî Hazretlerinin kabri başında kılıç kuşanmak âdet olmuştur. Bunu tahta çıkma törenlerinin standart bir parçası hâline getiren ise Sultan I. Ahmed’dir. Bu törenlerde Osmanlı padişahları bazen Peygamber Efendimiz’in, bazen de Hz. Ömer’in veya Osman Gazi, Fatih Sultan Mehmed gibi padişahlardan birinin kılıcını kuşanırdı. &#160; Devamı Derin Tarih Nisan Sayısında…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kılıç kuşanma töreni yaptığına dair kayıt bulunan ilk padişah Yıldırım Bayezid, tahta çıkarken kılıç kuşanan ilk padişah ise Sultan II. Murad’dır. İstanbul’un fethinden sonra Ebû Eyyûb el-Ensarî Hazretlerinin kabri başında kılıç kuşanmak âdet olmuştur. Bunu tahta çıkma törenlerinin standart bir parçası hâline getiren ise Sultan I. Ahmed’dir. Bu törenlerde Osmanlı padişahları bazen Peygamber Efendimiz’in, bazen de Hz. Ömer’in veya Osman Gazi, Fatih Sultan Mehmed gibi padişahlardan birinin kılıcını kuşanırdı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-mart-nisan-2024">Derin Tarih Nisan Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sultan İbrahim’i Okuyup Üfleyen Cinci Hocanın Akıbeti</title>
		<link>https://www.derintarih.com/oteki-osmanli/sultan-ibrahimi-okuyup-ufleyen-cinci-hocanin-akibeti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Samet Tınas]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 02 Aug 2023 11:05:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öteki Osmanlı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=9644</guid>

					<description><![CDATA[Kimi Osmanlı tarihçileri tarafından adı deliye çıkarılan Sultan İbrahim dönemine damga vurmuş enteresan şahsiyetlerden biridir Safranbolulu Hüseyin Efendi. Adından ziyade “Cinci Hoca” lakabıyla tanınan bu zat, güçlü nefesiyle şöhret bulur ve saraya davet edilir. Manevi bir buhran içindeki padişahı okuyup rahatlatınca sarayda iltifata mazhar olarak üst düzey vazifeler alır, böylece muazzam bir dünyalığa kavuşur. Ne var ki, gözünü bürüyen servet hırsı kendisine elim bir akıbet hazırlamaktadır. &#160; Devamı Derin Tarih Ağustos Sayısında…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kimi Osmanlı tarihçileri tarafından adı deliye çıkarılan Sultan İbrahim dönemine damga vurmuş enteresan şahsiyetlerden biridir Safranbolulu Hüseyin Efendi. Adından ziyade “Cinci Hoca” lakabıyla tanınan bu zat, güçlü nefesiyle şöhret bulur ve saraya davet edilir. Manevi bir buhran içindeki padişahı okuyup rahatlatınca sarayda iltifata mazhar olarak üst düzey vazifeler alır, böylece muazzam bir dünyalığa kavuşur. Ne var ki, gözünü bürüyen servet hırsı kendisine elim bir akıbet hazırlamaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-agustos-2023">Derin Tarih Ağustos Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Diplomasisinin Şifreli Dili Kriptoloji</title>
		<link>https://www.derintarih.com/oteki-osmanli/osmanli-diplomasisinin-sifreli-dili-kriptoloji/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif Emre Gündüz]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 03 Feb 2023 14:12:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öteki Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul]]></category>
		<category><![CDATA[İstihbarat]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=9081</guid>

					<description><![CDATA[Elçilikler bir anlamda ülkelerin yurt dışındaki istihbarat servisleri vazifesi de gördükleri için İstanbul ile elçilikler arasındaki yazışmalarda yer alan bazı bilgilerden muhataplarının dışında kimsenin haberinin olmaması gerekebiliyordu. Bu durum, elçiliklerle İstanbul arasında gidip gelen tahriratlarda şifrelemenin yapılması ihtiyacını doğurmuştu. Harflerin yerine rakamların konulması suretiyle şifreleme yapılabildiği gibi tamamen rakamlardan oluşan şifreli tahriratların yazıldığı yahut harflerin yerinin değiştirilmesi veya her bir harf için başka harflerin kullanılması suretiyle de şifreleme yapıldığı görülür. İşte Osmanlı’nın belgelerden okunan şifreli dili… &#160; Devamı Derin Tarih Ocak Sayısında…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Elçilikler bir anlamda ülkelerin yurt dışındaki istihbarat servisleri vazifesi de gördükleri için İstanbul ile elçilikler arasındaki yazışmalarda yer alan bazı bilgilerden muhataplarının dışında kimsenin haberinin olmaması gerekebiliyordu. Bu durum, elçiliklerle İstanbul arasında gidip gelen tahriratlarda şifrelemenin yapılması ihtiyacını doğurmuştu. Harflerin yerine rakamların konulması suretiyle şifreleme yapılabildiği gibi tamamen rakamlardan oluşan şifreli tahriratların yazıldığı yahut harflerin yerinin değiştirilmesi veya her bir harf için başka harflerin kullanılması suretiyle de şifreleme yapıldığı görülür. İşte Osmanlı’nın belgelerden okunan şifreli dili…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2023">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Şehirleşmesi Akıncı Beylerin Vakıf Faaliyetleriyle Gerçekleştirilmişti</title>
		<link>https://www.derintarih.com/oteki-osmanli/osmanli-sehirlesmesi-akinci-beylerin-vakif-faaliyetleriyle-gerceklestirilmisti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Büşra Gür]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 02 Nov 2022 07:39:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öteki Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[gazi beyler]]></category>
		<category><![CDATA[Gazi Evrenos]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı iskân]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8702</guid>

					<description><![CDATA[Kuruluş dönemi fetih hareketlerinde boy gösteren gazi beyler Osmanlı Devleti’nin meşhur akıncı ailelerinin çekirdeğini teşkil eder. Bunlardan biri olan Gazi Evrenos Bey “uçların beyi” sıfatı ve müstahkem mevkilerde elde ettiği temliklerde kurmuş olduğu vakıflar aracılığıyla devrin reel politikası içerisinde başarılı bir devlet adamı profili çizer. Elde ettiği temlikleri vakıf arazisine dönüştürmesi tipik bir Osmanlı iskân ve bayındırlık faaliyetidir. Bu da erken dönem Osmanlı şehirleşmesinin sivil toplum kuruluşlarına tekabül eden vakıflar kanadıyla gerçekleştiğini ve bu vakıfların özellikle fatihler ve gaziler tarafından tesis edildiğini göstermektedir. &#160; Devamı Derin Tarih Kasım Sayısında…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kuruluş dönemi fetih hareketlerinde boy gösteren gazi beyler Osmanlı Devleti’nin meşhur akıncı ailelerinin çekirdeğini teşkil eder. Bunlardan biri olan Gazi Evrenos Bey “uçların beyi” sıfatı ve müstahkem mevkilerde elde ettiği temliklerde kurmuş olduğu vakıflar aracılığıyla devrin reel politikası içerisinde başarılı bir devlet adamı profili çizer. Elde ettiği temlikleri vakıf arazisine dönüştürmesi tipik bir Osmanlı iskân ve bayındırlık faaliyetidir. Bu da erken dönem Osmanlı şehirleşmesinin sivil toplum kuruluşlarına tekabül eden vakıflar kanadıyla gerçekleştiğini ve bu vakıfların özellikle fatihler ve gaziler tarafından tesis edildiğini göstermektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasim-2022">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Macar Cumhurbaşkanı Lajos Kossuth da Osmanlı’ya Sığınmıştı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/oteki-osmanli/macar-cumhurbaskani-lajos-kossuth-da-osmanliya-siginmisti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif Emre Gündüz]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Aug 2022 08:16:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öteki Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Belgrad kuşatması]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu Avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[Macar]]></category>
		<category><![CDATA[Niğbolu Kalesi]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlılar]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan II. Murad]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8386</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlılar 1375 senesinden itibaren Macar topraklarına akınlar düzenlediler. I. Kosova Savaşı sırasında, Osmanlı birliklerinin karşısındaki Sırp ordusunun içinde Macar askerler de vardı. Sultan Yıldırım Bayezid döneminde Balkanlar’daki Osmanlı ilerleyişi, Batı Avrupa’yı korkutmuştu. Tehlike altında gördükleri Macarlara destek olmak istiyorlardı. Böylece Doğu Avrupa, Osmanlılar ile aralarında bir tampon bölge olacaktı. O sıralarda Macar tahtında Lüksemburglu Sigismund bulunuyordu. Sultan Yıldırım Bayezid 1394 senesinde Silistre ve Niğbolu kalelerini fethetti. Ayrıca İstanbul üzerindeki Osmanlı tehdidi de devam etmekteydi. Bu gelişmeler üzerine çoğunluğunu Macarların oluşturduğu bir Haçlı ordusu teşekkül ettirildi. Budin’de (Budapeşte) toplanan Haçlı ordusunda Alman, Fransız, İngiliz, İspanyol ve İtalyan birliklerinin yanı sıra Rodos&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlılar 1375 senesinden itibaren Macar topraklarına akınlar düzenlediler. I. Kosova Savaşı sırasında, Osmanlı birliklerinin karşısındaki Sırp ordusunun içinde Macar askerler de vardı. Sultan Yıldırım Bayezid döneminde Balkanlar’daki Osmanlı ilerleyişi, Batı Avrupa’yı korkutmuştu. Tehlike altında gördükleri Macarlara destek olmak istiyorlardı. Böylece Doğu Avrupa, Osmanlılar ile aralarında bir tampon bölge olacaktı. O sıralarda Macar tahtında Lüksemburglu Sigismund bulunuyordu.</p>
<p>Sultan Yıldırım Bayezid 1394 senesinde Silistre ve Niğbolu kalelerini fethetti. Ayrıca İstanbul üzerindeki Osmanlı tehdidi de devam etmekteydi. Bu gelişmeler üzerine çoğunluğunu Macarların oluşturduğu bir Haçlı ordusu teşekkül ettirildi. Budin’de (Budapeşte) toplanan Haçlı ordusunda Alman, Fransız, İngiliz, İspanyol ve İtalyan birliklerinin yanı sıra Rodos şövalyeleri ve daha birçok irili ufaklı Avrupalı topluluktan askerler yer alıyordu. Sayıları 100 bini geçen Haçlı ordusu ile Osmanlı ordusu arasında 25 Eylül 1396’da Niğbolu Kalesi önünde meydana gelen savaşın galibi Osmanlılar oldu.</p>
<p>Fetret devrinin ardından Osmanlı Devleti Balkanlar’da daha sakin bir politika izledi. Ankara Savaşı sonrasında toparlanma sürecine girilmesiyle birlikte Balkanlar’daki gazâ günlerine geri dönüldü.</p>
<p>Sultan II. Murad devrinde, Osmanlı uç beyleri Macar sınırlarına akınlar yapıyorlardı. 1440’ta Sultan II. Murad’ın Belgrad kuşatması başarısızlıkla sonuçlandı. Bu durum Haçlıları cesaretlendirdi. Osmanlı Devleti’ni Balkanlar’dan atmak ve Edirne’yi ele geçirmek üzere yeni bir ittifak oluşturuldu. İçerisinde Sırp, Eflak ve Hırvat askerlerin de olduğu Macar ordusu, Osmanlı üzerine harekete geçti. Osmanlı ordusuyla Macar kuvvetleri 10 Kasım 1444 günü Varna’da karşı karşıya geldi. Muharebe Osmanlıların zaferiyle sonuçlanırken, Macar Kralı Vladislav savaş meydanında yeniçeriler tarafından öldürüldü.</p>
<p>1448’de II. Kosova Savaşı’nın galibi de Osmanlılar olmuştu. Fatih Sultan Mehmed, 1456’da Belgrad’ı kuşatsa da alamadı. Kanûnî Sultan Süleyman 1521’deki kuşatmayla Belgrad’ı fethetti ve Osmanlı-Macar ilişkilerinde yeni bir dönem başlamış oldu. Mohaç’ta 29 Ağustos 1526 günü Macarlara karşı kazanılan zafer ise, 17. yüzyılın sonuna kadar devam edecek olan Osmanlı-Habsburg mücadelesinin fitilini ateşlemiş oluyordu. Artık Avrupa siyasetinde gün geçtikçe daha da etkili hale gelen bir Osmanlı vardı. Kanûnî’nin son seferi olan Zigetvar da Macar topraklarında vuku buldu. 1568’e gelindiğinde Macaristan’ın yarısı Osmanlı hâkimiyetine girmişti. II. Viyana Kuşatması’nın ardından Osmanlı Devleti, kritik noktalar olan Estergon, Uyvar ve Budin’den çekilmek zorunda kaldı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ağustos-2022">Derin Tarih Ağustos Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Meşveret Meclisleri Osmanlı Siyaset Düşüncesini Ne Yönde Etkiledi?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/oteki-osmanli/mesveret-meclisleri-osmanli-siyaset-dusuncesini-ne-yonde-etkiledi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Büşra Gür]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Aug 2022 07:40:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öteki Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Bâbıali]]></category>
		<category><![CDATA[Divan-ı Hümâyûn]]></category>
		<category><![CDATA[Hârezm]]></category>
		<category><![CDATA[I. Abdülhamid]]></category>
		<category><![CDATA[III. Selim]]></category>
		<category><![CDATA[Maveraünnehir]]></category>
		<category><![CDATA[Meşveret]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8366</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı Devleti’ndeki kurumlar ele alınırken Orta Asya Oğuz geleneği ile başlayarak Hârezm, Mâverâünnehir bölgelerinde var olmuş ve nihayetinde Selçuklu Anadolu’suna kadar uzanmış Türk-İslâm geleneğiyle ilişkisi göz ardı edilmemelidir. Türk-İslâm geleneği muvacehesinde gelişmiş divan, kurultay ve meşveret meclisleri, kendine has idarî yapılanması ile Osmanlı Devleti’nde de yansımalar bulmuştur. Nitekim Osmanlı Devleti’nin en yüksek siyasî ve idarî karar organı olan Dîvân-ı Hümâyun ve zaman içerisindeki dönüşümü, bu geleneğin bir uzantısı olarak şekillenmiştir. Dîvân-ı Hümâyun’da şer’î, örfî ve malî konular görüşülürdü. Fatih dönemine kadar daha çok padişahın, sonraları ise sadrazamın riyasetinde toplanan divan, 17. yüzyıldan itibaren önemini kaybetmiş ve devlet işleri önce sadrazamın&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı Devleti’ndeki kurumlar ele alınırken Orta Asya Oğuz geleneği ile başlayarak Hârezm, Mâverâünnehir bölgelerinde var olmuş ve nihayetinde Selçuklu Anadolu’suna kadar uzanmış Türk-İslâm geleneğiyle ilişkisi göz ardı edilmemelidir. Türk-İslâm geleneği muvacehesinde gelişmiş divan, kurultay ve meşveret meclisleri, kendine has idarî yapılanması ile Osmanlı Devleti’nde de yansımalar bulmuştur. Nitekim Osmanlı Devleti’nin en yüksek siyasî ve idarî karar organı olan Dîvân-ı Hümâyun ve zaman içerisindeki dönüşümü, bu geleneğin bir uzantısı olarak şekillenmiştir.</p>
<p>Dîvân-ı Hümâyun’da şer’î, örfî ve malî konular görüşülürdü. Fatih dönemine kadar daha çok padişahın, sonraları ise sadrazamın riyasetinde toplanan divan, 17. yüzyıldan itibaren önemini kaybetmiş ve devlet işleri önce sadrazamın konağında ikindi divanında, daha sonra ise Bâbıâli’de görüşülmeye başlanmıştır. Meşveret meclisleri ise 18. yüzyılın ikinci yarısına kadar rutin siyasî ve idarî meselelerin dışında cephede savaşla ilgili, merkezde ise olağanüstü hallerde toplanan bir kuruldu. Dîvân-ı Hümâyun kalemlerinin 18. yüzyılda sadrazamlığa geçip Bâbıâli’nin teşekkül etmesinden sonra meşveret meclislerinin öneminin arttığı görülmektedir.</p>
<p>18. yüzyılın ikinci yarısına kadar meşveret meclislerinde askerî meselelerde padişahla birlikte müzakereler icra edilirdi. Nitekim 1710 yılında padişahın riyasetinde toplanan meşveret meclisi neticesinde Prut Savaşı’nın yapılmasına karar verilmişti. Diğer taraftan, aynı asırda İran ile ilişkilerin bozulmasına binaen de birçok defa meşveret meclisleri tertip edilmiştir. 18. yüzyılın ikinci yarısından sonra meşveret meclislerinin müzakere vakitlerinin artmasının yanı sıra ele alınan konuların çeşitliliğinde de artış görülmektedir. Örneğin 1756 yılında cizye vergisinde yapılacak zammın kararı dahi buradan çıkmıştır. I. Abdülhamid ve III. Selim dönemlerinde ise meşveret programlarının daha düzenli bir hal aldığı tespit edilmektedir. Bunda şüphesiz 1768-74 ve 1787-92 Osmanlı-Rus-Avusturya savaşları neticesinde Kırım’ın Rusya’ya terk edilme sürecinde ortaya çıkan siyasî kargaşanın yanı sıra, bütün bir memâlik-i mahrûse vicdanında şifa kabul etmeyen bir yaranın sorumluluğunu tek bir kişiye yüklemeyip birçok kişi arasında paylaştırmak ve bir nevi meşruiyet zemini hazırlamak gayreti de etkili olmuştur.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ağustos-2022">Derin Tarih Ağustos Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kanûnî ve Şah Tahmasb’ın Şiir Meydanındaki Cengi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/oteki-osmanli/kanuni-ve-sah-tahmasbin-siir-meydanindaki-cengi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Güleç]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Jun 2022 07:41:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öteki Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Kanuni]]></category>
		<category><![CDATA[Şah İsmâil]]></category>
		<category><![CDATA[Şah Tahmasb]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Sultan Selim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8147</guid>

					<description><![CDATA[Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasındaki mücadeleyi, mektupları ve birbirilerine yazdıkları şiirleri biliriz de Yavuz Sultan Selim’in biricik oğlu Kanûnî (ö. 1566) ile Şah İsmail’in büyük oğlu Şah Tahmasb (ö. 1576) arasındaki şiirleşmeyi pek bilmeyiz. İlk defa Köprülü’nün bahsettiği bu şiirlerde, iki devletin iki şair sultanı, babalarının yıllar önce yaptığı gibi mücadelelerini şiir vadisinde de sürdürürler. Kanûnî 26 yaşında tahta çıkar ve 46 yıllık bir saltanatın ardında eceliyle göçer. Şah Tahmasb ise 10 yaşında tahta çıkar ve 53 yıl hüküm sürer. Ölümü ise zehirlenerek olur. Saltanatlarının yarım asrı bulması aralarındaki ortak noktalardan biridir. Kanûnî, hacimli divanıyla Osmanlı şairleri arasında&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasındaki mücadeleyi, mektupları ve birbirilerine yazdıkları şiirleri biliriz de Yavuz Sultan Selim’in biricik oğlu Kanûnî (ö. 1566) ile Şah İsmail’in büyük oğlu Şah Tahmasb (ö. 1576) arasındaki şiirleşmeyi pek bilmeyiz. İlk defa Köprülü’nün bahsettiği bu şiirlerde, iki devletin iki şair sultanı, babalarının yıllar önce yaptığı gibi mücadelelerini şiir vadisinde de sürdürürler.</p>
<p>Kanûnî 26 yaşında tahta çıkar ve 46 yıllık bir saltanatın ardında eceliyle göçer. Şah Tahmasb ise 10 yaşında tahta çıkar ve 53 yıl hüküm sürer. Ölümü ise zehirlenerek olur. Saltanatlarının yarım asrı bulması aralarındaki ortak noktalardan biridir.</p>
<p>Kanûnî, hacimli divanıyla Osmanlı şairleri arasında kendine müstesna bir yer edinirken Şah Tahmasb’ın divanı yoktur; ancak şiirleriyle devrinin iyi şairleri arasına girmeyi başarmıştır. Biri “Muhibbî” diğeri “Âdil” mahlasıyla şuara tezkirelerine girmeyi başaran bu iki sultan, kesinlikle sıradan şairler değildir.</p>
<p>Birbirlerini yokladıktan sonra biri asıl hedefi olan Batı ile uğraşmayı, diğeri ise rakibinin karşısına çıkacak kadar güçlü olmadığından sulhu seçen bu iki sultan arasında mektuplaşmalar olur ve bu mektuplarda da birbirlerine şiirler yazarlar.</p>
<p>Şah Tahmasb, Kanûnî’den çekinir ve onun hiçbir zaman karşısına çıkmaz. Dolayısıyla bu dönemde Yavuz ile Şah İsmail arasında gerçekleşen meydan savaşlarına benzer bir hadise vuku bulmaz. Şah Tahmasb’ın Kanûnî’den çekinmesinin altında, babasının düştüğü durumu ikinci kez tecrübe etmek istememesi yatıyor olabilir. Babasının yaptığı gibi Osmanlı sultanlarını kışkırtmaktan imtina eder, Kanûnî’den bahsederken veya ona hitap ederken özenli bir dil kullanır. Meydan okumaktan kaçınır. Kanûnî’nin ise böyle bir endişesi yoktur. Bunu birbirlerine yazdıkları şiirde görmek mümkün.</p>
<p>Kanûnî’den çekinmesine ve onu kışkırtacak bir dil kullanmaktan kaçınmasına rağmen şairliğin vermiş olduğu halet-i ruhiyeden olsa gerek, Şah Tahmasb şiirlerinde rakibini biraz küçük görür ve kendini övmekten çekinmez. Kılıç yerine kalemle de olsa bu meydan okumayı cevapsız bırakmayan Kanûnî bu şiirin altında kalacak değildir. Nihayetinde o, divan sahibi bir şairdir ve hasmına hak ettiği cevabı verecek kudrettedir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2022">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tâcîzâde Câfer Çelebi Neden İdam Edildi?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/oteki-osmanli/tacizade-cafer-celebi-neden-idam-edildi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Güleç]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 May 2022 04:16:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öteki Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Dimetoka]]></category>
		<category><![CDATA[II. Bayezid]]></category>
		<category><![CDATA[Şehzade Ahmed]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Selim]]></category>
		<category><![CDATA[Tâcîzâde Câfer Çelebi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8044</guid>

					<description><![CDATA[Telafisi olmayan bir hataya kurban gitmek ölümlerin en acısı olsa gerek. Tâcîzâde Câfer Çelebi de haksız yere idam edildiğine inanılan kurbanlardan biri. Devrinin devletli ve önde gelen şairlerinden olan Tâcîzâde Câfer Çelebi’nin idamına hükmeden Yavuz Sultan Selim, bu kararından dolayı daha sonra üzülecektir ama giden gitmiştir. Yapıp ettiklerinden iyi bir eğitim aldığı anlaşılan Tâcîzâde Câfer Çelebi, müderrislikle başladığı meslek hayatında II. Bayezid’in nişancılığı görevine kadar yükselmeyi başarır. Şeyh Hamdullah gibi bir hattata öğrenci olacak kadar da kabiliyetlidir ayrıca. Nişancıların ilmiye sınıfından olmasına karar verildiğinde ilk akla gelen ismin Câfer Çelebi olması onun zekâsı ve kabiliyeti hakkında çok şey söylemekte. II.&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Telafisi olmayan bir hataya kurban gitmek ölümlerin en acısı olsa gerek. Tâcîzâde Câfer Çelebi de haksız yere idam edildiğine inanılan kurbanlardan biri. Devrinin devletli ve önde gelen şairlerinden olan Tâcîzâde Câfer Çelebi’nin idamına hükmeden Yavuz Sultan Selim, bu kararından dolayı daha sonra üzülecektir ama giden gitmiştir.</p>
<p>Yapıp ettiklerinden iyi bir eğitim aldığı anlaşılan Tâcîzâde Câfer Çelebi, müderrislikle başladığı meslek hayatında II. Bayezid’in nişancılığı görevine kadar yükselmeyi başarır. Şeyh Hamdullah gibi bir hattata öğrenci olacak kadar da kabiliyetlidir ayrıca. Nişancıların ilmiye sınıfından olmasına karar verildiğinde ilk akla gelen ismin Câfer Çelebi olması onun zekâsı ve kabiliyeti hakkında çok şey söylemekte.</p>
<p>II. Bayezid’in görüşlerine değer verdiği Câfer Çelebi’ye, Şehzade Ahmed’i desteklemesine rağmen zeki ve kabiliyetli olmasından dolayı Yavuz tarafından da görevler verilir. Mesela Şah İsmâil’e gönderilen mektupları Câfer Çelebi yazmıştır. II. Bayezid’in oğulları arasındaki saltanat mücadelesinde Şehzade Ahmed’i destekleyen Çelebi, Yavuz Sultan Selim tahta geçince görevinden azledilir. Bir süre yeni padişah ile arasına mesafe koyar.</p>
<p>Tâcîzâde Câfer Çelebi, Dimetoka’ya giderken yolda vefat eden II. Bayezid’e bir mersiye yazar. Bu tür mersiyelerde yeni sultana dua etmek adet olduğu halde Yavuz için dua etmez. Yavuz’un sultan olmasına karşı çıkmaya gücü yetmez ama anlaşılan içine de pek sinmemiştir ve hâlâ II. Bayezid’e bağlıdır. Onun gönlünün şehzadelerden ziyade uzun süre emrinde olduğu II. Bayezid’in yanında olduğu anlaşılıyor. Malum II. Bayezid, Şehzade Ahmed’in tahta geçmesini istiyordu.</p>
<p>Kendi işine gücüne bakan sıradan bir bürokrat olmadığını anladığımız Tacizâde, geçen iki senenin ardından bir kaside ile Yavuz Sultan Selim’den bir görev ister. Sultan Selim de Tacizâde’nin meziyetlerini bildiği için onu yeniden nişancılık görevine getirir. Sadece nişancı yapmakla kalmaz, musahibi yapar ve meclislerine dahil eder. Padişaha bundan daha fazla yaklaşacak bir başka mevki yoktur.</p>
<p>Bir sultan, kendisinin tahta geçmesine karşı olan birini neden en yakınına alır? Bu sorunun bugün için pek mantıklı bir cevabı yok. Ancak Osmanlı devlet teşkilatını bilen biri bu duruma pek şaşırmaz. Babasını asıp oğlunu vezir yapan Osmanlı, devlete faydası olacağını düşündüğünde intikam duygusu ile hareket etmez. Tekrar göreve getirildiğine göre Câfer Çelebi’nin diğer nişancılara göre üstün olduğu bir taraf olmalı. Zira musahip olmak için görevini çok iyi yapmak yetmez. Hoşsohbet ve meclis adamı olmak da lazım. Demek ki Câfer Çelebi hem işinde çok iyi hem de ilişkilerinde.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2022">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hürrem Sultan’ın Mücevherleri</title>
		<link>https://www.derintarih.com/oteki-osmanli/hurrem-sultanin-mucevherleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Nuri Durucu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 May 2022 04:10:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öteki Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Haseki Külliyesi]]></category>
		<category><![CDATA[Hürrem Sultan]]></category>
		<category><![CDATA[I. Ferdinand]]></category>
		<category><![CDATA[Rokselan]]></category>
		<category><![CDATA[Roza]]></category>
		<category><![CDATA[Rozanna]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8030</guid>

					<description><![CDATA[Avrupalıların “Rokselan”, “Roza”, “Rozanna”; bizim ise şen ve tatlı dilli olmasından dolayı “Hürrem” diye tanıdığımız, bugünkü Ukrayna topraklarında dünyaya gelen bu hanım, hareme girince Kanûnî Sultan Süleyman’ın dikkatini çekmeyi başarmış, kısa sürede Osmanlı sarayına Hanım Sultan olmuştu. Kanûnî, Hürrem’i ziyadesiyle sevmiş; muhabbetini farklı şekillerde ifade etmekten de geri durmamıştı. Hürrem’e yaklaşımı, cariye elitinin standartları bakımından istisnaiydi. Mesela saraydaki hasekilerin maaşı 16. yüzyılda günlük ortalama 150-500 akçe iken Hürrem’in maaşı günlük 2 bin akçe idi. Roma-Germen İmparatoru I. Ferdinand’ın elçisi Ogier Ghislain de Busbecq, 1555 yılında İstanbul’a geldiğinde görüp duyduklarını hatırat mahiyetinde yazmıştı. Ona göre Hürrem, resmî bir evlilik anlaşması sayesinde&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Avrupalıların “Rokselan”, “Roza”, “Rozanna”; bizim ise şen ve tatlı dilli olmasından dolayı “Hürrem” diye tanıdığımız, bugünkü Ukrayna topraklarında dünyaya gelen bu hanım, hareme girince Kanûnî Sultan Süleyman’ın dikkatini çekmeyi başarmış, kısa sürede Osmanlı sarayına Hanım Sultan olmuştu.</p>
<p>Kanûnî, Hürrem’i ziyadesiyle sevmiş; muhabbetini farklı şekillerde ifade etmekten de geri durmamıştı. Hürrem’e yaklaşımı, cariye elitinin standartları bakımından istisnaiydi. Mesela saraydaki hasekilerin maaşı 16. yüzyılda günlük ortalama 150-500 akçe iken Hürrem’in maaşı günlük 2 bin akçe idi.</p>
<p>Roma-Germen İmparatoru I. Ferdinand’ın elçisi Ogier Ghislain de Busbecq, 1555 yılında İstanbul’a geldiğinde görüp duyduklarını hatırat mahiyetinde yazmıştı. Ona göre Hürrem, resmî bir evlilik anlaşması sayesinde çeyiz olarak yıllık 5 bin altın duka tutarında sabit bir gelir elde etmişti. Kanûnî’yi öylesine etkilemişti ki, bu muhabbet sayesinde paraya ve mücevherlere boğulmuştu adeta. Sadece elbiselerinden biri 100 bin altın ediyordu. Ayrıca kendisine hediye edilen bütün cariyeleri sarayın gözdeleri ve subayları ile evlendirmişti.</p>
<p>Hürrem Sultan’ın 1560-61 (Hicrî 968) yılındaki imaret geliri 1 milyon 257 bin 181 akçe idi. İstanbul’daki geliri daha çok evler, dükkânlar, kervansaraylar, fırınlar ve odunculardan gelmekteydi. Bütün bu mülkler içerisinde en kazançlısı, Ayasofya karşısındaki çifte hamamdı. Buranın yıllık geliri Hicrî 965 yılında 85 bin akçe idi. Yapıyı çevreleyen bostanlarda üretilen meyve ve sebzeler Hicrî 968’de 600 akçe tutarında bir gelir sağlıyordu. Avrat Pazarı’nda inşa ettirdiği Haseki Külliyesi’ni de bu hayır işlerine ilave edebiliriz. Dikkat çekmek gerekir ki, Hürrem Sultan elde ettiği bu gelirleri hayır işlerinde harcamıştır. Bunlar arasında, Kudüs’te gerçekleştirdiği Haziran 1557 (Şaban 964) tarihli imar çalışmaları takdire şayandır ve bugün dahi araştırmalara konu olmaktadır. Ayrıca Mekke ve Medine’de yaptırdığı hayır eserleri de göz ardı edilemeyecek kadar önemlidir.</p>
<p>Hürrem Sultan’ın kıymetli elbiseleri ve takılarıyla Avrupalılar tarafından yapılan çizimleri bilinmekle birlikte Türk kadınlarının da takılı çizimlerine sıkça rastlanmaktadır. 1551 yılında Fransa’dan İstanbul’a gelen Nicolas de Nicolay’ın çizimlerinde bu türden örnekler mevcuttur.</p>
<p>Çok yönlü bir araştırmacı, şair, ressam, mimar ve kuyumcu unvanlarını taşıyan hümanist Melchior Lorck’un Kanûnî Sultan Süleyman’ın saltanatı sırasında, Busbecq’in maiyetinde ziyaret ettiği İstanbul’daki intibalarından hareketle hazırladığı gravürler arasındaki kadın portreleri, takılarla ilgili değerli görsel belgelerdir. Bilhassa çizdiği iki portredeki kadınların baş takıları dikkat çekicidir. Bunlardan biri yalnızca bir kadın portresi olarak tanımlanırken, diğeri <em>Sultana Roxalana,</em> yani Hürrem Sultan olarak adlandırılır. Lorck, mücevherle ve altın zincirlerle süslenmiş olan Hürrem Sultan’ı, Avrupa’da bilindiği haliyle, takıya düşkün olarak tasvir etmiş olabilir. Burada silindirik bir başlık üzerine takılı çeşitli mücevherler görülür. Armudî inciler ve değerli taşlar başlığı çepeçevre sararak şakaklara dökülür. Başlık, tüylü sorguçlar ve dikdörtgen, yuvarlak ya da lale biçimli yuvalar içindeki taşlarla donatılmıştır.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2022">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İstanbul’un Şırıl Şırıl Ninnileri</title>
		<link>https://www.derintarih.com/oteki-osmanli/istanbulun-siril-siril-ninnileri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Samet Tınas]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Feb 2022 05:30:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öteki Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[germâbedir]]></category>
		<category><![CDATA[hammâm]]></category>
		<category><![CDATA[İndus]]></category>
		<category><![CDATA[Istılahî]]></category>
		<category><![CDATA[Kral III. Salamanasar]]></category>
		<category><![CDATA[Mohenjo-Daro]]></category>
		<category><![CDATA[Sergios Orata]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7873</guid>

					<description><![CDATA[Arapçada “ısıtmak, sıcak olmak” anlamındaki hamm (hammâm) kökünden türeyen hamam (hammâm) kelimesinin lügat manası “ısıtan yer” olup gündelik dilde “yıkanma yeri” olarak kullanılmaktadır. Farsça karşılığı germâbedir. Istılahî olarak suyun ısıtılarak vücudun yıkanıldığı (temizlenildiği) mekânları ifade eden hamamlar, bazen yer altından çıkan ve şifalı olduğuna inanılan sular için kullanılsa da Türkçede buna karşılık daha çok “kaplıca” veya “ılıca” tabirleri yerleşmiştir. İnsanlığın var olduğu ilk devirlere kadar giden bu temizlik tesisleri, Roma döneminde yaygınlaşıp aynı zamanda bir eğlence yeri hâlini almıştı. Ancak asıl gelişme vetiresini Müslümanların temizliğe verdiği ehemmiyetle birlikte kazanmış, bilhassa Türklerle hususi bir mimarî şekle bürünmüştü. Hamamların varlığı o kadar&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Arapçada “ısıtmak, sıcak olmak” anlamındaki hamm (hammâm) kökünden türeyen hamam (hammâm) kelimesinin lügat manası “ısıtan yer” olup gündelik dilde “yıkanma yeri” olarak kullanılmaktadır. Farsça karşılığı germâbedir.</p>
<p>Istılahî olarak suyun ısıtılarak vücudun yıkanıldığı (temizlenildiği) mekânları ifade eden hamamlar, bazen yer altından çıkan ve şifalı olduğuna inanılan sular için kullanılsa da Türkçede buna karşılık daha çok “kaplıca” veya “ılıca” tabirleri yerleşmiştir.</p>
<p>İnsanlığın var olduğu ilk devirlere kadar giden bu temizlik tesisleri, Roma döneminde yaygınlaşıp aynı zamanda bir eğlence yeri hâlini almıştı. Ancak asıl gelişme vetiresini Müslümanların temizliğe verdiği ehemmiyetle birlikte kazanmış, bilhassa Türklerle hususi bir mimarî şekle bürünmüştü.</p>
<p>Hamamların varlığı o kadar eski tarihlere dayanır ki; bugünkü Pakistan’ın batısında, Sind’de yapılan kazılarda, milattan önce 2500-1500 yıllarındaki İndus medeniyetinin en önemli şehri olan Mohenjo-Daro meydana çıkarıldığında tespit edilen gelişmiş bir su ve kanalizasyon sisteminin mevcudiyeti burada hamamlar olduğunu düşündürmektedir.</p>
<p>Yine Eski Mezopotamya’da yapılan kazılarda dünyanın en eski hamamı olarak kabul edilen Asur hükümdarlarına ait bir yıkanma tesisi bulunmuş, Dicle kıyısındaki Asur’da Kral III. Salamanasar’ın (MÖ 859-824) bir hamamı tespit edilmiştir. Bu da gösteriyor ki, insanoğlunun zaruri ihtiyaçları olan beslenme, korunma, giyinmenin yanında temizlenme; hamamların ortaya çıkmasındaki yegâne sebeptir. Kadim medeniyetlerin ve yerleşimlerin hep su kenarında oluşunun bir sebebi de bu olsa gerektir.</p>
<p>Mısır’da ve bugünkü Suriye’de tarihi oldukça eskiye dayanan hamamlar, eski Yunan’da sıcak suya dayalı bir yıkanma sistemi olarak mevcut değildir. Spor yapılan “gymnasion” adlı mekânlarda bugünkü duşa benzer bir yapının olduğu tahmin edilmektedir.</p>
<p>Diğer taraftan, halka açık hamam mimarisinin ortaya çıkışı ve gelişmesi Roma dönemine rastlamaktadır. Umumi kabule göre Sergios Orata adlı bir mimar milattan evvel 1. yüzyılda sıcak hava ile merkezî ısıtma sistemini geliştirmiş, bunu Roma hamamlarına tatbik etmiştir. İslâm dininin Arabistan dışında, önce Roma ve Bizans medeniyetinin tesiri altında kalan Suriye’de yayılıp yerleşmesi, kültür alışverişi neticesinde Müslüman memleketlerinde hamamla karşılaşılmış olabileceğini akla getirmektedir. Akabinde, şarkî Roma topraklarına tamamiyle vâris olan Türkiye’de hamamlara ayrı bir ehemmiyet verildiği bir bedahettir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2022">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Meşhed-i Hüdavendigâr’ın Bekçileri</title>
		<link>https://www.derintarih.com/oteki-osmanli/meshed-i-hudavendigarin-bekcileri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mikail Türker Bal]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Jan 2022 05:18:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öteki Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[Edirne]]></category>
		<category><![CDATA[Miloş Obiliç]]></category>
		<category><![CDATA[Orhan Bey]]></category>
		<category><![CDATA[Semavi Eyice]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan I. Murad]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7788</guid>

					<description><![CDATA[Orhan Bey’in 1359’da vefatı üzerine yerine Sultan I. Murad (1359-89) geçmiş, kısa süre içinde Edirne’yi fethederek (1361) Balkanlara önemli bir pencere açmayı başarmıştır. Böylece Bizans’ı batıdan sıkıştırırken, Balkanlardaki fetihlerle topraklarını genişletmiştir. Kısa süre içinde Makedonya’nın güney taraflarını ele geçiren I. Murad, Kosova’daki savaşı da (1389) kazanmış, ancak savaş meydanında Miloş Obiliç adlı Sırp asker tarafından şehit edilmiştir. I. Murad’ın şehit edildiği noktada, cesedinden çıkarılan iç organlarının gömüldüğü yere sembolik olarak bir makam türbesi yapılmış ve bu yapı “meşhed” olarak anılmıştır. Naaşı ise Bursa’ya götürülerek Çekirge semtinde Hüdavendigâr Külliyesi’ndeki hazireye defnedilmiştir. Semavi Eyice’nin aktardığına göre “Kosova’daki bu türbe ilk inşa edildiğinde&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Orhan Bey’in 1359’da vefatı üzerine yerine Sultan I. Murad (1359-89) geçmiş, kısa süre içinde Edirne’yi fethederek (1361) Balkanlara önemli bir pencere açmayı başarmıştır. Böylece Bizans’ı batıdan sıkıştırırken, Balkanlardaki fetihlerle topraklarını genişletmiştir. Kısa süre içinde Makedonya’nın güney taraflarını ele geçiren I. Murad, Kosova’daki savaşı da (1389) kazanmış, ancak savaş meydanında Miloş Obiliç adlı Sırp asker tarafından şehit edilmiştir.</p>
<p>I. Murad’ın şehit edildiği noktada, cesedinden çıkarılan iç organlarının gömüldüğü yere sembolik olarak bir makam türbesi yapılmış ve bu yapı “meşhed” olarak anılmıştır. Naaşı ise Bursa’ya götürülerek Çekirge semtinde Hüdavendigâr Külliyesi’ndeki hazireye defnedilmiştir. Semavi Eyice’nin aktardığına göre “Kosova’daki bu türbe ilk inşa edildiğinde Rumeli’de bulunan birçok gazieren türbesi gibi açık bir türbe olmalıdır. Türbeyi II. Kosova Savaşı’nın (1448) II. Murad tarafından kazanılmasına kadar geçen süre içinde Sırpların sağlam bırakmış olduğunu düşünmek zordur. Bu sebeple türbenin günümüze kadar gelen mimarisinin esası, büyük ihtimalle II. Kosova Savaşı’nın ardından ve Makedonya’nın kesin olarak Osmanlı topraklarına katılmasından sonra yapılmıştır. Fatih Sultan Mehmed 1455’te çıktığı Sırp seferinde Novoberda Kalesi’ni fethettikten sonra I. Murad’ın şehit olduğu yerde konaklamış, onun ve diğer şehitlerin ruhu için ihsanlarda bulunmuştur.”</p>
<p>1448 yılında II. Murad tarafından kazanılan II. Kosova Zaferi ile artık bir Türk toprağı olan Kosova’da Hüdavendigâr Meşhedi’nin çevresine Müslüman halk yerleştirilmiş ve bu halk vergiden muaf tutulmuştur. Evliya Çelebi, Melek Ahmed Paşa ile yaptığı seyahatte 1660 yılında Kosova sahrasından geçerken bu türbeyi de ziyaret ettiğini kaydetmiştir. Evliya Çelebi’den öğrendiğimize göre, Melek Ahmed Paşa, yöre halkını da organize ederek, o sırada bakımsız halde olan türbenin etrafını bir hafta içinde duvarla çevirtip geniş bir avlu meydana getirmiş, bir kuyu açtırıp bağ ve asmalarla 500 meyve ağacı diktirmiş ve bir türbedar tayin etmiştir. Çelebi, türbenin önemli bir ziyaretgâh olduğunu ve çevresinde 10 bin kadar şehidin yattığını da belirtir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hep mamur edildi</p>
<p>“Meşhed-i Hüdavendigâr” ismi ile meşhur olan bu mekân Kosova’nın Osmanlı Devleti’nin elinden çıktığı 1912 yılına kadar, çeşitli tarihlerde onarımlar geçirerek günümüze ulaşmıştır. Sultan Abdülmecid’in 1848’deki beratıyla türbe yenilenmiş; ilk yapının şekli tam olarak bilinmemekle birlikte türbenin bugünkü planı o tarihte uygulamaya konulmuştur. Tamir esnasında türbenin bakımı ile ilgilenmek üzere aslen Buharalı bir Türk olan Hacı Ali ailesi buraya türbedar atanmış ve kendileri için türbenin yanına bir ev yapılmıştır. Sultan Abdülmecid’in verdiği türbedarlık beratında bu görev şöyle tevdi edilmiştir:</p>
<p>“… Üsküp Sancağı dahilinde Priştine kazasına tâbi Kosova nam mahalde vâki olup mukaddema beirade-i seniyye müceddeden binâ ve inşâ olunmuş cennetmekân Sultan Murad Han tâbe serahu meşhed-i şeriflerine mahallinde cümle intihakiyle Buharalı el-Hacc Ali, şehriyye üç yüz kuruş maaş ile on dokuz mah mukaddem. Yani altmış iki senesi Ağustosu tarihinde türbedar nasb ve tâyin olunarak yedine berat-ı şerifim isdar olunmak üzere…”</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ocak-2022">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Trabzon Of’taki Osmanlı Mirası Hikmet Yurdu</title>
		<link>https://www.derintarih.com/oteki-osmanli/trabzon-oftaki-osmanli-mirasi-hikmet-yurdu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Canan Aytaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Nov 2021 07:19:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öteki Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî]]></category>
		<category><![CDATA[Cami-i Kebir]]></category>
		<category><![CDATA[Çifaruksa Köy Medresesi]]></category>
		<category><![CDATA[kitâbe]]></category>
		<category><![CDATA[Nakşibendi-Hâlidi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7568</guid>

					<description><![CDATA[“Söz uçar, yazı kalır”. Ecdadımız bildiklerini ve kendilerinden sonra bilinmesini istediklerini kaleme ve kâğıda emanet etmişti. Kültür birikimine sahip çıkmanın en iyi yollarından biriydi bu. Bana “bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” düsturunca birçok kitâbe ve elyazması ile matbu eser günümüze ulaştırılabildi. İçtimai ihtiyaçların giderilmesi için kültürel birikimin, bilgi ve tecrübelerin aynı çatı altında toplanarak arz edilmesi, bir millete nasip olan en kıymetli hizmetlerden biri olmalı. İşte bu uğurda emek sarf eden isimlerden biri Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî Hazretleri’dir (1813-1893). Trabzon’un Of ilçesine bağlı Çifaruksa (Uğurlu) Mahallesi’nde 1284 (1868) yılında Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî tarafından kurulan Gümüşhanevî Kütüphanesi bugün sapasağlam ayakta.&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Söz uçar, yazı kalır”. Ecdadımız bildiklerini ve kendilerinden sonra bilinmesini istediklerini kaleme ve kâğıda emanet etmişti. Kültür birikimine sahip çıkmanın en iyi yollarından biriydi bu. Bana “bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” düsturunca birçok kitâbe ve elyazması ile matbu eser günümüze ulaştırılabildi.</p>
<p>İçtimai ihtiyaçların giderilmesi için kültürel birikimin, bilgi ve tecrübelerin aynı çatı altında toplanarak arz edilmesi, bir millete nasip olan en kıymetli hizmetlerden biri olmalı. İşte bu uğurda emek sarf eden isimlerden biri Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî Hazretleri’dir (1813-1893).</p>
<p>Trabzon’un Of ilçesine bağlı Çifaruksa (Uğurlu) Mahallesi’nde 1284 (1868) yılında Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî tarafından kurulan Gümüşhanevî Kütüphanesi bugün sapasağlam ayakta. Merkez Camii’nin ve birçok âlim, vaiz, hoca ve hafızın yetişmesine vesile olmuş 63 yıllık ahşap medresenin yakınında, 200 küsur yaşında olduğu söylenen çınarın gölgesinde tek katlı, küçük pencereli, ahşap işleme tavana sahip kütüphane, bugün kapısı kilitli olsa da 153 yıldır bir hikmet yuvası olmanın vakarını taşıyor.</p>
<p>Nakşibendî-Hâlidî şeyhlerinden, âlim ve mutasavvıf Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî zâhirî ilimlerin tahsiline eğilmiş, ücretsiz dağıtılmasını sağladığı eserlerinde ahlak, fıkıh, hadis ve tasavvuf konularına ağırlık vermişti. İlmî birikiminin yanı sıra tekkelerdeki yozlaşmayı önlemek için ulemâ ve meşâyih arasındaki anlaşmazlıkları gidermek üzere uzlaştırıcı yaklaşımıyla öne çıkmış; dinî ilimleri öğrenilmesi ve sünnete uyulması hususunda hassasiyet göstererek talebelerini bu düstur üzere yetiştirmiştir. Eğitimini tamamladığı Çifaruksa Köy Medresesi’nden İstiklâl Harbi sırasında cepheye gitmek için ayrılıp geri dönemese de, vefasının bir nişanesi olarak bölgede emsaline az rastlanan nitelikteki kütüphaneyi Oflulara hediye eder. Câmi-i Kebîr’in yanında, halkın desteğiyle inşa edilmiş olan kütüphaneye vakıf yazma ve matbu eserlerle çeşitli risâleleri muhtevî 200 cilt kitap vakfetmiş; böylece kütüphane, bu güzel Karadeniz kasabasında, ilim beşiği misali binlerce talebe ve okuru büyütmüş, yetiştirmiştir.</p>
<p>Burada en dikkat çeken örneklerinden birini verdiğimiz, içtimai varlığımızın banisi hüviyetindeki bu kültürel varlıkların tahribatına şahit oluyoruz ne yazık ki. Bu tahribatın bir kısmı tabii nedenlerle gerçekleşirken, büyük bir kısmı da insan eliyle verilen hasar neticesinde vuku buluyor. Bu kültürel tahribata mani olmaya çalışan zatlardan biri de, Çifaruksa’da yetişmiş olan son dönem kıraat âlimi Mehmet Rüştü Âşıkkutlu’dur (1901-1980). Âşıkkutlu Hoca, sahasında pek çok talebe yetiştirmesi ve eserler kaleme almasının yanı sıra, Gümüşhânevî Hazretleri’nin miras bıraktığı kütüphanedeki elyazması ve matbu eserlerin muhafaza edilmesinde gösterdiği üstün gayretleriyle de bilinir. İlmi, bilgi birikimi ve hocalığının yanı sıra sağlam şahsiyeti ve sebatkâr duruşuyla da çevresindeki hoca ve âlimlerin takdirini kazanmıştır.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasim-2021">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fatih’in ‘Konstantiniyye’si Nasıl ‘İstanbul’ Oldu?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/oteki-osmanli/fatihin-konstantiniyyesi-nasil-istanbul-oldu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Nermin Taylan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Nov 2021 06:50:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öteki Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Byzantion]]></category>
		<category><![CDATA[Byzas]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[Konstantiniyye]]></category>
		<category><![CDATA[Megara]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7545</guid>

					<description><![CDATA[Yenikapı’da bulunan kalıntılardan anlaşıldığına göre tarihi 8500 yıl önceye dayanan şehir, kaynaklara göre MÖ 667 yılında Antik Yunanistan’daki Megara’dan gelen Yunan yerleşimciler tarafından kurulmuştur. İstanbul’un ilk yerleşimcileri olan bu koloni şehirlerine kralları Byzas şerefine “Byzantion” yani Byzas’ın şehri ismini vermişlerdi. Yüzyıllar boyunca bu şekilde anılan şehir, 330 yılında Roma İmparatorluğu’nun yeni başkenti ilan edilince Latince “Yeni Roma” mânasına gelen “Neva Roma” diye anılmaya başlandı. 337 yılında, şehri dört başı mamur bir şekilde imar eden ve adeta İstanbul’u İstanbul yapan Büyük Konstantin ölünce, bu defa, onun şerefine “Konstantin’in şehri” mânasına gelen “Konstantinopolis” ismi kullanılmıştır. Mirace’l-Bahreyn diye isimlendirilen ve her milletin sahip&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yenikapı’da bulunan kalıntılardan anlaşıldığına göre tarihi 8500 yıl önceye dayanan şehir, kaynaklara göre MÖ 667 yılında Antik Yunanistan’daki Megara’dan gelen Yunan yerleşimciler tarafından kurulmuştur. İstanbul’un ilk yerleşimcileri olan bu koloni şehirlerine kralları Byzas şerefine “Byzantion” yani Byzas’ın şehri ismini vermişlerdi. Yüzyıllar boyunca bu şekilde anılan şehir, 330 yılında Roma İmparatorluğu’nun yeni başkenti ilan edilince Latince “Yeni Roma” mânasına gelen “Neva Roma” diye anılmaya başlandı. 337 yılında, şehri dört başı mamur bir şekilde imar eden ve adeta İstanbul’u İstanbul yapan Büyük Konstantin ölünce, bu defa, onun şerefine “Konstantin’in şehri” mânasına gelen “Konstantinopolis” ismi kullanılmıştır.</p>
<p>Mirace’l-Bahreyn diye isimlendirilen ve her milletin sahip olmak uğruna seferler düzenlediği şehrin adı bundan sonra Konstantinopolis olarak kaldı. Bizans İmparatorluğu döneminde ve fetihten sonra Osmanlılar tarafından da bu isimle anıldı. Gerek padişah makamından yazılan fermanlarda, gerek uluslararası yazışmalarda, gerekse paraların üstünde isim “Konstantiniyye” olarak tescillendi. Fethin hemen ardından şehrin en büyük kilisesini camiye çeviren, fetih ganimetinden Mekke şerifine pay gönderen, vaad edilmiş bu toprakları İslâm beldesi yapma gayesiyle imar faaliyetlerine girişen Fatih Sultan Mehmed bu şehre Konstantiniyye demekten hiç gocunmadı. Aksine, bu ismi kullanmayı “ben diyar-ı Rum kayzeriyim” hükmünün bir devamı olarak gördü. Çünkü Konstantiniyye’nin yani Avrupa’nın en büyüğünün makamında artık o vardı ve dahi en büyükten daha büyük olduğunu, fermanlarının altına “be makam-ı Konstantiniyye” diye şerh düşerken tescillemiş oluyordu.</p>
<p>Fatih’in bu tercihine rağmen hem kendi döneminde hem de sonraki yıllarda şehrin ismine yönelik bazı tartışmalar tezahür etti. Esasında burası fetihten sonra pek çok isimle anılmış; kimi isimler halk tarafından kullanılırken, bir kısmı da resmî yazışmalarda karşımıza çıkmaktadır. Bazıları meşhur olup yaygınlaşmış, bazıları unutulup satır aralarında kalmıştır.</p>
<p>Padişahlar arasında III. Mustafa ve III. Selim hariç İstanbul’un ismine müdahale eden olmadı. Osmanlı arşivlerinde de görüldüğü üzere III. Mustafa darphanede basılan paraların üzerine Konstantiniyye değil, İslambol yazılmasını istemiş; kendi el yazısıyla kaleme aldığı hatt-ı hümayunlarda ise “Kanunu kadime muhalif değil ise Konstantiniyye yazılmaya” diye not düşmüştü. Bizzat el yazısıyla sadrazama verdiği emirden sonra paraların üzerinde ve devlet yazışmalarında Konstantiniyye yerine İslambol adı kullanılmıştır. III. Selim ise oldukça sıkıntılı bir dönemde tahta geçmesine rağmen şehirdeki hayatın İslâmî kurallara uygun olması için bir dizi “Beyaz Üzerine Hatt-ı Hümayun” yayınlamış, bu el yazılarında şehre tümüyle “İslambol” demiştir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasim-2021">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Orhan Camii Kütüphane, Mısrî Dergâhı Spor Salonu Olsun”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/oteki-osmanli/orhan-camii-kutuphane-misri-dergahi-spor-salonu-olsun/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hasan Basri Öcalan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Sep 2021 04:10:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öteki Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya-i Kebir]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Hakkı Bursevî]]></category>
		<category><![CDATA[Lâmîî Çelebi Camii]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7352</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı ve İslâm mirası reddedildiğinden Türkiye’de 1920-30’lu yıllardan itibaren tarihî eserlere karşı bir vurdumduymazlık başladı. Din ve dinî kurumlarla ilişkisini paranteze alan yeni devlet cami, tekke, medrese gibi tarihî binaları ya ihmal ederek yıkılmaya terk etmiş ya da farklı amaçlarla kullanılmak üzere birçoğunu genç Cumhuriyet’in ideallerini gerçekleştirmek isteyen kurum ve kuruluşlara tahsis etmiştir. Bunun en bariz örneği, İstanbul’un fethinin sembolü olan ve Fatih Sultan Mehmed Han tarafından cami olarak vakfedilen Ayasofya Camii’dir. Vakfiyesinde “amaçları dışında kullananların ebedî olarak cehennemde kalmaları” gibi beddua cümleleri bulunmasına rağmen, 1934’te müzeye dönüştürülmüştür. Nihayet 2020’de bu hatadan dönüldü ve “Ayasofya-i Kebîr Camii Şerifi” namıyla aslına&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı ve İslâm mirası reddedildiğinden Türkiye’de 1920-30’lu yıllardan itibaren tarihî eserlere karşı bir vurdumduymazlık başladı. Din ve dinî kurumlarla ilişkisini paranteze alan yeni devlet cami, tekke, medrese gibi tarihî binaları ya ihmal ederek yıkılmaya terk etmiş ya da farklı amaçlarla kullanılmak üzere birçoğunu genç Cumhuriyet’in ideallerini gerçekleştirmek isteyen kurum ve kuruluşlara tahsis etmiştir. Bunun en bariz örneği, İstanbul’un fethinin sembolü olan ve Fatih Sultan Mehmed Han tarafından cami olarak vakfedilen Ayasofya Camii’dir. Vakfiyesinde “amaçları dışında kullananların ebedî olarak cehennemde kalmaları” gibi beddua cümleleri bulunmasına rağmen, 1934’te müzeye dönüştürülmüştür. Nihayet 2020’de bu hatadan dönüldü ve “Ayasofya-i Kebîr Camii Şerifi” namıyla aslına döndürülerek “felakete” değil rahmete vesile oldu.</p>
<p>1326’dan itibaren cami, mescid, tekke, mektep, medrese, han, hamam, imaret ve türbelerle donatılan Bursa da hoyratlıktan nasibini aldı. Ne yazık ki bu eserlerin büyük bir kısmı 20. yüzyıla ulaştığı halde özellikle 1930’lu yıllardan itibaren harap halde olanların yıkılmasına göz yumulurken, sağlam olanların da amaçları dışında kullanılması yoluna gidildi. Oysa bunlar birer vakıf eseridir ve hemen hepsinin vakfiyesinde Ayasofya Camii vakfiyesindekine benzer beddua cümleleri yer almaktadır.</p>
<p>Tarihî eserlerin başka amaçlarla kullanılmasında halkevlerinin payı büyüktü. 1932’de farklı şehirlerde açılan ve genç Cumhuriyet’in ideolojisini her kesime yayma amacına hizmet eden bu merkezlerde müzik, tiyatro, bale kursları verilmiş; bazılarında tarih, dil, kültür şubeleri açılmış, kitap ve dergiler yayımlanmıştır. Bu süreçte tarihî eserlerin bazı bölümleri bu kurumlara tahsis edilerek farklı amaçlarla kullanılmıştır. Bursa’da bunun birçok örneği mevcuttur. Bugün cami olarak kullanılan İsmail Hakkı Bursevî Dergâhı’nın tevhidhânesi bir dönem spor salonu olarak kullanılmış, Lâmiî Çelebi Camii ve Karabaş Dergâhı da halkevi tarafından idman yurdu yapılmıştır.</p>
<p>Asıl saygısızlık Bursa’daki Orhan Camii’nde yapılmıştır. Orhan Gazi tarafından hisar dışında yaptırılan bu ilk cami, Osmanlı’nın ilk selatin camisi, ayrıca ilk ters T planlı camidir. Yapıldığı tarihten itibaren minaresinden ezan, kubbelerinden Kur’an sesi eksik olmayan Orhan Camii’nin vakfiyesinde, onu amacı dışında kullananlar için ağır ifadeler sarf edilmişse de Bursa Halkevi bu kadim mabedin millî kütüphane yapılmasını istemiştir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2021">Derin Tarih Eylül Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı’nın Aykırı Vakıfları</title>
		<link>https://www.derintarih.com/oteki-osmanli/osmanlinin-aykiri-vakiflari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Kenan Yıldız]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Sep 2021 03:41:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öteki Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[hayırseverlik]]></category>
		<category><![CDATA[hayrî]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudiler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7316</guid>

					<description><![CDATA[Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler açısından sevap umulan dinî bir eylem olarak görülen vakıf kurma, genel anlamda “hayırseverlik” (charity/philantropy) kavramı ile karşılanan iyilikte bulunmanın bir yoluydu. Dinî, sosyal ve ekonomik hayatın merkezinde vakıflar bulunmaktaydı. Sınıfsal bir ayrıcalık gerektirmeyen vakıf kurmayı tetikleyen motivasyon ve endişeler ise muhtelifti. Bunlar genel olarak statü ve itibar elde etme, mülklerin istenilen kişi veya kurumların tasarrufuna bağlanması ve bu sayede istenmeyenlerin mahrum bırakılması, malın müsadere ve miras kıskacından kurtarılması ve bu yapılırken tamamen “ulvî” bir amacın hedeflendiği gösterilerek hayırseverlik zaviyesinden sonraki hayatta (ahiret) korunma umulması şeklinde sıralanabilir. Diğer taraftan, vakıf kurmanın en temel motivasyon kaynağının “din” olduğu&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler açısından sevap umulan dinî bir eylem olarak görülen vakıf kurma, genel anlamda “hayırseverlik” (charity/philantropy) kavramı ile karşılanan iyilikte bulunmanın bir yoluydu. Dinî, sosyal ve ekonomik hayatın merkezinde vakıflar bulunmaktaydı. Sınıfsal bir ayrıcalık gerektirmeyen vakıf kurmayı tetikleyen motivasyon ve endişeler ise muhtelifti. Bunlar genel olarak statü ve itibar elde etme, mülklerin istenilen kişi veya kurumların tasarrufuna bağlanması ve bu sayede istenmeyenlerin mahrum bırakılması, malın müsadere ve miras kıskacından kurtarılması ve bu yapılırken tamamen “ulvî” bir amacın hedeflendiği gösterilerek hayırseverlik zaviyesinden sonraki hayatta (ahiret) korunma umulması şeklinde sıralanabilir. Diğer taraftan, vakıf kurmanın en temel motivasyon kaynağının “din” olduğu da genel olarak kabul görmektedir.</p>
<p>Osmanlı vakıfları üzerine çok geniş bir literatür mevcut. Fakat bu araştırmaya konu edinilen aykırı gayrimüslim vakıfları, mevcut literatürde rastlanmayan bir olgudur. Aykırı gayrimüslim vakıflarının çoğu, genel yapıları itibariyle tipik aile vakfıdır. Vakfiyelerinde Müslümanların, özellikle de Medine’de yaşayanların, lehine şart taşıyor olmaları ise bu vakıfları ve kurucularını aykırı sınıfına sokan asıl unsurdur. Aslında Müslüman ve gayrimüslimlerin birbirlerinin fakirleri yararına vakıf kurmaları hukuken geçerli sayılıyordu. Yani bir Müslüman gayrimüslim fukarayı kastederek, bir gayrimüslim de Müslüman fukarayı kastederek vakıf kurabilirdi. Ancak bu tip örneklere arşiv belgelerinde ender rastlanmaktadır. Zira bu özelliğe sahip olup Osmanlı tarihinde tespit edilebilen gayrimüslim vakfının sayısı şimdilik 14’tür.</p>
<p>Kuruluş hedefleri bakımından çeşitli olan vakıflar, “hayrî” ve “ehlî” olmak üzere iki türlüdür. Bu farklılaşma, vakıf kurucularının tercihlerine göre şekil alan bir durumdu. Hayrî vakıflar, doğrudan hayır maksadı taşıdıklarından bu şekilde anılmaktaydı. Hayrı doğrudan gözetmeyenler ise ehlî/zürrî vakıf veya aile vakfı olarak adlandırılmaktaydı. Osmanlı İmparatorluğu’nda gayrimüslimler, kendilerine tanınan haklar çerçevesinde ehlî ve hayrî birçok vakıf kurdular. Ehlî vakıf kurmak her din mensubu için genel bir hak idi; fakat gayrimüslimlerin hayrî vakıf kurmaları, şekil olarak farklı kurallara tabi olmakla birlikte, kendi kilise ve manastırlarına doğrudan vakıf kurma hakkına sahip değillerdi. Bu kurumlar vakfiyelerde dolaylı şekilde zikredilmeli, vakıflardan asıl faydalanacak kimselerin fakirler (fukarâ) olduğu mutlaka belirtilmeliydi. Buna göre gayrimüslim vakıfları, Hıristiyan ve Yahudilerin mabetlerini temsil eden ortak bir terim olan “kilise”ye değil, “kiliseye gelen giden fukarâya” şart edilmeliydi. Fıkhın, hayrî vakıf bağlamında gayrimüslim vakıfları için öngördüğü şart buydu. Osmanlı’da gayrimüslimler tarafından kurulmuş olan diğer vakıfların şartlarına bakıldığında “fukarâ” ibaresinin ön planda olması da bu nedenledir. Gayrimüslimler, Osmanlı döneminde avarız vergilerinin karşılanması veya Kudüs için de vakıflar kurmuşlardı. Bunun dışında aile vakıfları da İslâm tarihi boyunca yaygınlık kazanmış bir vakıf türüydü.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2021">Derin Tarih Eylül Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
