﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Özel Dosya &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/kategori/ozel-dosya/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Fri, 21 Feb 2025 15:41:03 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.5</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>Özel Dosya &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Halep, Bugünkü Arap Şehirleri Arasında En ‘Osmanlı Şehri’ Olanıdır</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ozel-dosya/abraham-marcus-halep-bugunku-arap-sehirleri-arasinda-en-osmanli-sehri-olanidir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Abraham Marcus]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 21 Feb 2025 14:26:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özel Dosya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=11223</guid>

					<description><![CDATA[Halep asıllı Abraham Marcus, Osmanlı Ortadoğu’su üzerine çalışan seçkin tarihçilerden. Halep’in 18. yüzyıldaki sosyal, ekonomik ve kültürel yapısını tetkik eden çalışmaları, şehrin modern öncesi panoramasını gözler önüne seriyor. Suriye’deki son gelişmelerin akabinde, Abraham Marcus’la, şahsî tarihinde de önemli bir yeri olan Halep’in 18. yüzyılda Osmanlı hâkimiyetindeki ahvalini konuştuk. Prof. Marcus; Osmanlı arşivlerinin yanı sıra Şam, Paris, Viyana ve Londra’daki arşiv vesikaları ve el yazmaları ışığında kaleme aldığı Modernliğin Eşiğinde Bir Osmanlı Şehri Halep (Küre Yay.) adlı kitabı çerçevesinde, bir dönem dünyanın en kozmopolit şehirlerinden olan Halep’teki farklı dinî ve etnik grupların bir arada yaşadığı toplumsal düzeni, sınıfsal yapıyı, yerleşik vakıf&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Halep asıllı Abraham Marcus, Osmanlı Ortadoğu’su üzerine çalışan seçkin tarihçilerden. Halep’in 18. yüzyıldaki sosyal, ekonomik ve kültürel yapısını tetkik eden çalışmaları, şehrin modern öncesi panoramasını gözler önüne seriyor. Suriye’deki son gelişmelerin akabinde, Abraham Marcus’la, şahsî tarihinde de önemli bir yeri olan Halep’in 18. yüzyılda Osmanlı hâkimiyetindeki ahvalini konuştuk. Prof. Marcus; Osmanlı arşivlerinin yanı sıra Şam, Paris, Viyana ve Londra’daki arşiv vesikaları ve el yazmaları ışığında kaleme aldığı <em>Modernliğin Eşiğinde Bir Osmanlı Şehri Halep </em>(Küre Yay.) adlı kitabı çerçevesinde, bir dönem dünyanın en kozmopolit şehirlerinden olan Halep’teki farklı dinî ve etnik grupların bir arada yaşadığı toplumsal düzeni, sınıfsal yapıyı, yerleşik vakıf kültürünü, dinî çoğulculuğu, mimarî dokuyu, ekonomik dönüşümleri ve daha pek çok hususu açıklıkla anlattı.</p>
<p>Konuşan: Özlem Kocukeli</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2025">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a></strong><strong> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sykes-Picot’dan Bağımsız Suriye’ye Halep</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ozel-dosya/sykes-picotdan-bagimsiz-suriyeye-halep/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Budak]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 21 Feb 2025 14:22:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özel Dosya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=11219</guid>

					<description><![CDATA[28 Ocak 1920 tarihli Mîsâk-ı Millî beyannâmesinde bazı sınırlar somut değildi. Bunlar I. TBMM’de yapılan dış politika tartışmalarında somutlaştırıldı. Böylece Halep, Musul ve Kerkük’ün yeni Türkiye sınırları içinde olması öngörülmüştü. İstiklal Harbi’nde düşmana karşı oluşturulan direniş hattı da buna göre belirlenmişti. Zira Anadolu’nun doğal savunması Halep’ten başlamaktaydı. Bu husus bugün için de geçerlidir. &#160; Devamı Derin Tarih Şubat Sayısında… ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>28 Ocak 1920 tarihli Mîsâk-ı Millî beyannâmesinde bazı sınırlar somut değildi. Bunlar I. TBMM’de yapılan dış politika tartışmalarında somutlaştırıldı. Böylece Halep, Musul ve Kerkük’ün yeni Türkiye sınırları içinde olması öngörülmüştü. İstiklal Harbi’nde düşmana karşı oluşturulan direniş hattı da buna göre belirlenmişti. Zira Anadolu’nun doğal savunması Halep’ten başlamaktaydı. Bu husus bugün için de geçerlidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2025">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a></strong><strong> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Bir Vakıf Medeniyetidir Ya Selçuklu?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ozel-dosya/osmanli-bir-vakif-medeniyetidir-ya-selcuklu-3/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Alican]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 12 Oct 2022 14:19:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özel Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8648</guid>

					<description><![CDATA[Vakıf ekseninde gelişen bir medeniyete sahip olan Osmanlı Devleti bu tecrübeyi hiç şüphesiz önceki İslâm devletlerinden devralmıştı. İşte vakıfların Selçuklu’daki izleri. &#160; Devamı Derin Tarih Ekim Sayısında…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Vakıf ekseninde gelişen bir medeniyete sahip olan Osmanlı Devleti bu tecrübeyi hiç şüphesiz önceki İslâm devletlerinden devralmıştı. İşte vakıfların Selçuklu’daki izleri.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ekim-2022">Derin Tarih Ekim Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Birinci Meclis’in Açılış Duasını Bursa Mebusu Mustafa Fehmi Efendi Yapmıştı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ozel-dosya/yilinda-bursanin-yunan-isgalinden-kurtulusu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Kara]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Sep 2022 12:24:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özel Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Kuvâ-yı Millîye]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8525</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı’nın son, Cumhuriyet’in ilk dönem din ve devlet adamlarından Mustafa Fehmi Efendi, müderris ve müftülük yaptıktan sonra Kuvâ-yı Milliye’ye katıldı. İstiklal Savaşı’nda aktif görev aldı. İlminden dolayı hürmet gördüğünden I. Meclis’in açılış duası da ona yaptırıldı. İlk mecliste Bursa mebusu olup, Şer’iyye ve Evkaf Vekilliği de yapan Mustafa Fehmi Efendi, Bursa’nın işgal günleri dahil 1920-50 yıllarında aralıksız 30 yıl milletvekilliğinde bulunmuştu&#8230; &#160; Devamı Derin Tarih Eylül Sayısında…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı’nın son, Cumhuriyet’in ilk dönem din ve devlet adamlarından Mustafa Fehmi Efendi, müderris ve müftülük yaptıktan sonra Kuvâ-yı Milliye’ye katıldı. İstiklal Savaşı’nda aktif görev aldı. İlminden dolayı hürmet gördüğünden I. Meclis’in açılış duası da ona yaptırıldı. İlk mecliste Bursa mebusu olup, Şer’iyye ve Evkaf Vekilliği de yapan Mustafa Fehmi Efendi, Bursa’nın işgal günleri dahil 1920-50 yıllarında aralıksız 30 yıl milletvekilliğinde bulunmuştu&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2022">Derin Tarih Eylül Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kömür Sanayileşmeyle Birlikte “Kara Elmas”a Dönüştü</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ozel-dosya/komur-sanayilesmeyle-birlikte-kara-elmasa-donustu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derin Tarih]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Jun 2022 08:29:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özel Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Baron François de Tott]]></category>
		<category><![CDATA[Çin]]></category>
		<category><![CDATA[elektrik]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<category><![CDATA[petrol]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan III. Mustafa]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8180</guid>

					<description><![CDATA[Kömür, insanların kadim dönemlerden itibaren bildiği ve kullandığı yeraltı kaynaklarından biridir. Çinlilerin kömürü kullandıklarına dair kayıtlar milattan öncesine uzanır. Fakat tarihçilere göre bu madenin çıkarılıp işlendiğine dair kesin veriler 12. yüzyıla aittir. Yaygın kullanımı ise buharlı gemilerin icadı neticesinde 18. yüzyılda gerçekleşmiştir. Zira bu tarihten sonra hız kazanan sanayileşmeyle birlikte kömür, hem demir-çelik sektörünün hammaddesi hem de her türlü endüstri tesisinin çalışabilmesi için ihtiyaç duyulan yegâne enerji kaynağı haline gelmiş; dünyada tüketilen enerji kaynakları içerisinde kömürün payı hızla artmıştır. 19. yüzyılın ortalarına kadar %20’nin altındayken, 20. yüzyılın başlarında %60’lar düzeyine kadar çıkmıştır. Denilebilir ki elektrik ve petrolden önce dünya endüstri&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kömür, insanların kadim dönemlerden itibaren bildiği ve kullandığı yeraltı kaynaklarından biridir. Çinlilerin kömürü kullandıklarına dair kayıtlar milattan öncesine uzanır. Fakat tarihçilere göre bu madenin çıkarılıp işlendiğine dair kesin veriler 12. yüzyıla aittir. Yaygın kullanımı ise buharlı gemilerin icadı neticesinde 18. yüzyılda gerçekleşmiştir. Zira bu tarihten sonra hız kazanan sanayileşmeyle birlikte kömür, hem demir-çelik sektörünün hammaddesi hem de her türlü endüstri tesisinin çalışabilmesi için ihtiyaç duyulan yegâne enerji kaynağı haline gelmiş; dünyada tüketilen enerji kaynakları içerisinde kömürün payı hızla artmıştır. 19. yüzyılın ortalarına kadar %20’nin altındayken, 20. yüzyılın başlarında %60’lar düzeyine kadar çıkmıştır. Denilebilir ki elektrik ve petrolden önce dünya endüstri devlerinin birincil enerji kaynağı kömürdü.</p>
<p>Dünyadaki bu gelişmelerin Osmanlı İmparatorluğu’nu etkilemesi kaçınılmazdı. Zira donanmada buharlı gemilerin kullanımını dikkate almamak imkânsızdı. Ayrıca rakipleriyle arasındaki makasın açılmaması için sanayileşme ve teknolojik gelişmeleri takip etmek zorunluluğu vardı. Bunun bir neticesi olarak, imparatorluk sınırları içinde maden yataklarına dair araştırmalar başlatıldı. Osmanlı sınırları içinde ilk kömür madeni, Sultan I. Mahmud zamanında Fransız asıllı Humbaracı Ahmed Paşa tarafından 1731 yılında Saraybosna’da bulunmuştur. Daha sonra, Sultan III. Mustafa zamanında, yine Fransız kökenli Baron François de Tott tarafından, 1774 yılında İstanbul’a yakın Yedikumlar civarında kömür bulundu. Bulunan her iki kaynak da düşük kalorili linyit kömürüydü ve bu sebeple çok kullanışlı değildi. Bundan sonra Osmanlı donanmasındaki askerler, ülke sınırları içerisinde taş kömürü aramaya devam ettiler.</p>
<p>Anadolu’daki ilk kömür madeni 1829 yılında Zonguldak Havzası’nda keşfedilmiştir. Fakat bunun çıkarılıp işlenmesi ancak ilk taş kömürü işletmesinin kurulmasıyla 1848’de mümkün olmuştur. Söz konusu havza, Ortadoğu’nun en zengin kömür yataklarına sahipti. Ancak ekipman ve teknik yetersizlik sebebiyle üretim azdı. Mesela 1880’de Ereğli Havzası’ndaki üretimin 60 bin ton kadar olduğu biliniyor. Buna bir çözüm olarak, bölge yabancı işletmecilere açılmış ve bu sayı 900 bin tona kadar yükselmiştir. Öte yandan, kamu kuruluşlarının, donanmanın, vapur işletmelerinin ve demiryollarının ihtiyaçları gün geçtikçe artıyordu. Zengin maden yataklarına sahip olmasına karşın Osmanlı İmparatorluğu başta İngiltere olmak üzere, dışarıdan kömür ithal etmek zorunda kalıyordu.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2022">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Olasılık Teorisinden Solvency’e Sigortacılığın Tarihi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ozel-dosya/olasilik-teorisinden-solvencye-sigortaciligin-tarihi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derin Tarih]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 May 2022 04:35:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özel Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Blaise Pascal]]></category>
		<category><![CDATA[Chevalier de Mere]]></category>
		<category><![CDATA[James Dodson]]></category>
		<category><![CDATA[Lorenzo Tonti]]></category>
		<category><![CDATA[Pierre Fermat]]></category>
		<category><![CDATA[tontine]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8069</guid>

					<description><![CDATA[1654 yılında Fransız asili Chevalier de Mere kumar oyunundaki belirsizliklere üzülüyordu. Sırayla altı atma şansının ne olduğunu bilmek istedi. Matematikçi Blaise Pascal ve Pierre de Fermat eski bir sayı piramidini kullanarak sonunda bir matematiksel ihtimalin belirlenebileceğini kanıtladılar. Bu keşif Olasılık Teorisi (ihtimaliyet teorisi) gelişiminde bir devrimi tetikledi ve Avrupa’nın her yerinden matematikçiler işbirliği yaparak bulgularını insan ömrünü hesaplamak için kullandılar. Geleceğin tahmin edilmesine yönelik bu girişim Kilisenin inançlarıyla taban tabana zıttı. Ancak ironik bir biçimde, erken dönem olasılık hesaplamalarında kullanılan girdilerin bir kısmını Kilisenin ölüm oranı tabloları sağlamıştı. Bu tablolar genellikle ölümün görünüşteki rastgeleliğinin ardındaki açık kurallar ve ilahî düzeni&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1654 yılında Fransız asili Chevalier de Mere kumar oyunundaki belirsizliklere üzülüyordu. Sırayla altı atma şansının ne olduğunu bilmek istedi. Matematikçi Blaise Pascal ve Pierre de Fermat eski bir sayı piramidini kullanarak sonunda bir matematiksel ihtimalin belirlenebileceğini kanıtladılar. Bu keşif Olasılık Teorisi (ihtimaliyet teorisi) gelişiminde bir devrimi tetikledi ve Avrupa’nın her yerinden matematikçiler işbirliği yaparak bulgularını insan ömrünü hesaplamak için kullandılar.</p>
<p>Geleceğin tahmin edilmesine yönelik bu girişim Kilisenin inançlarıyla taban tabana zıttı. Ancak ironik bir biçimde, erken dönem olasılık hesaplamalarında kullanılan girdilerin bir kısmını Kilisenin ölüm oranı tabloları sağlamıştı. Bu tablolar genellikle ölümün görünüşteki rastgeleliğinin ardındaki açık kurallar ve ilahî düzeni ispat ederek, ilahî yaratıcının ölümdeki rolünü ve planlarını keşfetmek isteyen din adamlarının eseriydi.</p>
<p>Hayat sigortası bu yeni bilime adapte olmakta oldukça yavaş davrandı. Çeşitli sigorta biçimleri yaygın ise de, bunlar sigortadan çok kumara benziyordu. Bir süreliğine kâşifi Lorenzo Tonti’den ismini alan “tontine” hayat sigortası planları, özellikle İtalya ve Fransa’da büyük başarı kazandı. Bu sigortayı yaptıranlar, belirlenmiş bir adayın ölüm ihtimaline dayalı olarak bir tür hayat sigortası hissesi satın alabiliyorlardı. Adaylar yaşlarına göre gruplanmakta, faiz hesaplanmakta ve yıllık olarak sigorta edilenlere ödenmekteydi. Bir aday öldüğünde o adaya dayalı olarak hisse satın alan sigortalının sigorta gelirindeki payı iptal ediliyor ve aynı yaş grubundaki geriye kalan sigortalılar daha fazla faiz payı alıyorlardı. Birçok tontine sigorta fonunda yolsuzluk yapıldı veya sigortalı sayısı çok düşük kaldı ve sonunda bu hayat sigortası poliçeleri basit yıllık pay ödemelerine dönüştü.</p>
<p>18. yüzyılın sonraki döneminde hayat sigortası daha sağlıklı bir temele dayandırılabildi. 45 yaşında bir İngiliz matematikçi olan James Dodson’ın hayat sigortası yaptırma talebi yaşının ilerlemiş olması nedeniyle reddedilmişti. Buna üzüldü ve ömür süresi beklentisi yüzdesi olarak hesaplanan primlere dayanan daha adil bir taban oluşturacak bir matematiksel çözüm aramaya başladı.</p>
<p>Bu prensip 1774 yılında İngiliz Adil Hayat Sigortası Cemiyeti tarafından benimsendi. Gallerli Richard Price, daha sonra bu temele dayalı olarak bir maliyet ve hesaplama modeli geliştirdi. 1774 yılında cemiyet için mevcut ve beklenen ölüm oranlarına dayalı olarak bir hayat sigortası kârlılık hesabı geliştirdi. Böylece sigorta faaliyetlerindeki kâr-zarar durumu daha doğru biçimde değerlendirilebilecekti.</p>
<p>O tarihten itibaren hayat sigortası artık yalnızca spekülasyona dayalı bir sigorta olmaktan çıktı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2022">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye’nin Hafızası Anıt Ağaçlar</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ozel-dosya/turkiyenin-hafizasi-anit-agaclar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Kurum]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Dec 2021 13:01:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özel Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Cahit Zarifoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Cihan Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Iğaç]]></category>
		<category><![CDATA[Kanuni Sultan Süleyman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7704</guid>

					<description><![CDATA[Ağaçlar, tarihimizin ilk yazılı vesikası olan Orhun kitabelerinde Iğaç, Türk dilinin kaynak eseri Divan-ı Lügati’t-Türk’te Yığaç, bugüne ise ağaç olarak gelmiş, yüzyıllar süren medeniyet yolculuğumuza âdeta birer şahit olarak yazılmışlardır. Ağaç, yerden göğe ağmaktır. Yani her zorluğa göğüs germek, toprağın itmesi ve beslemesiyle ayakta durmak, her gün göğe biraz daha yükselmektir. Ağaçlarımız, içerdiği bu mana itibariyle; geleneğimizde en kıymetli doğal varlıklarımızdan biri oldular. Kirliliği ve erozyonu önlediler. Bulundukları bölgenin su rejimini düzenlediler. Diğer tüm canlıların korunmasında çok büyük bir rol üstlendiler. Merhum Şair Cahit Zarifoğlu’nun; “Önümüzde bir çınar yükseliyor / Her gece atlılar geliyor ona / Destan söyleşip gidiyorlar” dediği&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ağaçlar, tarihimizin ilk yazılı vesikası olan Orhun kitabelerinde Iğaç, Türk dilinin kaynak eseri <em>Divan-ı Lügati’t-Türk</em>’te Yığaç, bugüne ise ağaç olarak gelmiş, yüzyıllar süren medeniyet yolculuğumuza âdeta birer şahit olarak yazılmışlardır.</p>
<p>Ağaç, yerden göğe ağmaktır. Yani her zorluğa göğüs germek, toprağın itmesi ve beslemesiyle ayakta durmak, her gün göğe biraz daha yükselmektir. Ağaçlarımız, içerdiği bu mana itibariyle; geleneğimizde en kıymetli doğal varlıklarımızdan biri oldular. Kirliliği ve erozyonu önlediler. Bulundukları bölgenin su rejimini düzenlediler. Diğer tüm canlıların korunmasında çok büyük bir rol üstlendiler.</p>
<p>Merhum Şair Cahit Zarifoğlu’nun; “Önümüzde bir çınar yükseliyor / Her gece atlılar geliyor ona / Destan söyleşip gidiyorlar” dediği anıt ağaçlarımızın her birinin öyküsü yüzlerce, binlerce yıl önce başladı. İnsanoğlu ağaçları; şan, şeref, zenginlik ve büyüklüğün simgesi bildiler. Gün geldi masallara, mitolojilere, gün geldi efsanelere, destanlara konu ettiler. Bugün, Zonguldak’taki dünyanın bilinen en yaşlı Porsuk ağacı tam 4112 yıldır gelen geçene kollarını açıp selam verirken; Konya Taşkent’te bulunan Türkiye’nin en yaşlı, dünyanın ise ikinci en yaşlı Ağıl Ardıçı güzel kokusuyla kendisini ziyaret edenlere merhaba diyor.</p>
<p>Bursa Uludağ’daki İnkaya çınarımız Osmanlı’nın kuruluşuna sessizce şahitlik ederken; Kanuni Sultan Süleyman’ın gölgesinde serinlediği 800 yaşındaki ağacımız bizlere Cihan Devleti’mizden izler sunuyor.</p>
<p>Anıt ağaçlarımız dallarında yüzyılların haşmetini taşıdıkları gibi, bir o kadar da hassaslar. Her canlı gibi yaşama süreleri var. Hem doğal yaşam süreleri hem de çevresel faktörler nedeniyle canlılıklarını yitirebiliyorlar. Medeniyetimizden gelen doğa sevgisi ve çevre bilincinin artmasına önemli bir katkı sağlayan anıt ağaçlarımızın âdeta üzerine titriyoruz. Gelecek daha nice yüzyılları görmeleri, bizden istikbale selam götürmeleri için, onları büyük bir hassasiyetle koruyoruz.</p>
<p>Bakanlık olarak; anıt ağaçlarımızın korunmasına yönelik bakım ve rehabilitasyon çalışmalarımızı şefkat ve titizlikle sürdürüyoruz. Bu kapsamda; yeri geliyor ağaçların kovuk ağızlarını özel koruyucu macunlarla kapatıyoruz; yeri geliyor kök çevresinde bulunan asfalt, taş, kaldırım, moloz gibi sert zeminleri ağaçlarımızın çevrelerinden uzaklaştırıyoruz. Ağaçlarımızı, yeni toprak ve gübre getirip takviye ediyor, devrilme ve kırılma riskine karşı destekleme çalışmaları yapıyoruz. Yürüttüğümüz yüzlerce projeyle; son 10 yılda tescil ettiğimiz anıt ağaç sayısı 1000’i geçti. Toplam anıt ağaç sayımız ise 9 bin 369’u buldu.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-2021">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kabile Dayanışması Yerine Akide Dayanışması</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ozel-dosya/kabile-dayanismasi-yerine-akide-dayanismasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Nov 2021 07:47:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özel Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Habeşistan]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed (sas)]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<category><![CDATA[Mümin]]></category>
		<category><![CDATA[Zekat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7595</guid>

					<description><![CDATA[Dinî hayatın bireysel ve toplumsal kurtuluşa vesile kabul edildiği ilk dönem İslam toplumunun en göze çarpan hususiyetlerinden biri hak ve sorumlulukların paylaşılmasıydı. Dayanışma, yardımlaşma ve fedakârlık sosyal ilişkilerin temelini teşkil ederdi. Ne var ki Hz. Muhammed (sas) tebliğe başladıktan sonra ilk Müslümanlar, Mekkeli müşriklerden gördükleri baskı sebebiyle birlikte hareket etme imkânı bulamadılar. Bununla birlikte Hz. Peygamber’in talimatı doğrultusunda Mekke’den Habeşistan’a hicret ederek Arapların geleneksel kabileci dayanışmalarından farklı bir tavır ortaya koymuşlardır. Medineli Müslümanların davetinden sonra da şartları uygun olanlar hicret etti. Bu örnekler Müslümanların Cahiliye döneminde mevcut olan akrabalığa ve kan bağına dayalı dayanışma ve yardımlaşmadan farklı bir sosyal ilişki&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dinî hayatın bireysel ve toplumsal kurtuluşa vesile kabul edildiği ilk dönem İslam toplumunun en göze çarpan hususiyetlerinden biri hak ve sorumlulukların paylaşılmasıydı. Dayanışma, yardımlaşma ve fedakârlık sosyal ilişkilerin temelini teşkil ederdi. Ne var ki Hz. Muhammed (sas) tebliğe başladıktan sonra ilk Müslümanlar, Mekkeli müşriklerden gördükleri baskı sebebiyle birlikte hareket etme imkânı bulamadılar. Bununla birlikte Hz. Peygamber’in talimatı doğrultusunda Mekke’den Habeşistan’a hicret ederek Arapların geleneksel kabileci dayanışmalarından farklı bir tavır ortaya koymuşlardır. Medineli Müslümanların davetinden sonra da şartları uygun olanlar hicret etti. Bu örnekler Müslümanların Cahiliye döneminde mevcut olan akrabalığa ve kan bağına dayalı dayanışma ve yardımlaşmadan farklı bir sosyal ilişki düzeni inşa ettiklerini göstermektedir.</p>
<p>Müslümanlar arasında yardımlaşma ve dayanışma prensiplerinin vahiy ve sünnet çerçevesinde şekillendiği görülür. Yüce Allah, kişinin sevdiği malı infak etmesini iyi insanın vasıflarından biri saymıştır: “İyilik, yüzlerinizi doğudan ve batıdan yana çevirmeniz değildir. İyi olmak, insanın Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere inanması; sevdiği malı yakınlığı olanlara, öksüzlere, yoksullara, yolda kalmışlara, isteyen düşkünlere ve kölelere harcaması; namazı kılması, zekâtı vermesi; yaptıkları anlaşmaları yerine getirmeleri, zorlukta, darlıkta ve savaş anında sabretmeleridir. İşte bunlar doğru olanlardır ve işte (Allah’tan) sakınanlar da bunlardır” (Bakara, 177). “Sevdiğiniz şeylerden vermedikçe asla iyiliğe erişemezsiniz. Ne verirseniz, Allah onu bilir” (Al-i İmran, 92). Bunları yapamayan Müslümanlardan ise hiç olmazsa iyilikle muamele etmeleri ve güzel söz söylemeleri istenmiştir: “Rabbinden umduğun bir rahmeti beklediğin için hak sahiplerinden yüz çevirecek olursan (hiç değilse) onlara hoş söz söyle” (İsra, 28).</p>
<p>Allah rızası için yapacağı infakın karşılığında, Müslümana dünyada başka rızkın verileceği, “De ki: Rabbim kullarından dilediğinin rızkını genişletir ve dilediğine de bir ölçüye göre verir. (İyilik için) harcadığınız herhangi bir şeyin yerine, O başkasını verir. O, rızık verenlerin en iyisidir” (Sebe, 39) ayetiyle ifade edilir. Yüce Allah, “Kim Allah’a güzel bir ödünç verirse, (Allah) ona, onun karşılığını kat kat artırır. Allah hem darlaştırır, hem bollaştırır. Hepiniz O’na döneceksiniz” (Bakara, 245) ayetinde ise infakta bulunan kimsenin rızkını artıracağını ifade eder.</p>
<p>Müminleri her fırsatta yardımlaşmaya teşvik eden Hz. Peygamber “Mal, sadaka ile eksilmez’” (Müslim, “Birr”, 19; Tirmizi, “Birr”, 82) buyurmaktadır. Yüce Allah, “İnanan kullarıma söyle, namazı kılsınlar; alışveriş ve dostluğun olmayacağı günün gelmesinden önce kendilerine verdiğimiz rızıktan açık ve gizli infak etsinler” (İbrahim, 31) buyurur. Bir Müslümanın malını Allah yolunda harcamaktan uzak durması ise insanın kendisini tehlikeye atması olarak görülmüştür: “Allah yolunda harcamada bulunun. Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın. İyi davranın; Allah iyi davrananları sever” (Bakara, 195). Bir başka ayette, “Ey inananlar! Alışverişin, dostluğun ve şefaatin olmayacağı gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızıklardan infak edin. İnkâr edenler ancak haksızlık yapanlardır” (Bakara, 254) buyurulur. Hz. Peygamber de bu hususta, “Sizden kim, yarım hurma ile de olsa ateşten korunabilirse, bunu yapsın’” diyerek Müslümanları ikaz etmektedir (Buhârî, “Zekât”, 10). Zikrettiğimiz bu ayet ve hadisler İslâm toplumunda dayanışma ve yardımlaşma kültürünü biçimlendirmiş, ileriki asırlarda ortaya çıkacak binlerce vakfın da fikrî zeminini inşa etmiştir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasim-2021">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İngilizlerin Rahatını Bozan Osmanlı-Afganistan Dostluğu</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ozel-dosya/ingilizlerin-rahatini-bozan-osmanli-afganistan-dostlugu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Uçar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 Oct 2021 07:58:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özel Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Bombay Başkonsolosu]]></category>
		<category><![CDATA[Hindû]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[Kabil]]></category>
		<category><![CDATA[Peşaver]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan II. Abdülhamid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7480</guid>

					<description><![CDATA[Sultan II. Abdülhamid’in Afganistan ile ilişkisi saltanatının ilk yıllarında başlamıştı. 26 Aralık 1876’da Osmanlı’nın Bombay Başkonsolosu Hüseyin Hasib Bey’in, 23 Mayıs 1877’de İstanbul’da bulunan Buharalı tüccar Hacı Osman Efendi’nin ve 1877 yılı sonlarında Kabil’e gönderilen Ahmed Hulûsi Efendi’nin verdiği raporlar bu ilişkinin başlangıcıdır. Bu gelişmelerin ardından 1880 yılı başlarında, Afganistan Müslümanlarının Osmanlı’ya duyduğu ilgiden rahatsız olan İngiltere’deki bazı gazetelerde Sultan II. Abdülhamid’in “Hindistan ve Afganistan’a İngilizlere karşı isyan hareketini teşvik edici bazı memurlar (casuslar) ve yazılar gönderdiği” haberleri yer almış ve bunlar 2 Ağustos 1880’de Osmanlı yönetimince tekzip edilmişti. 20 Mayıs 1887’de Bombay Şehbenderi İsmail Bey’in Sultan II. Abdülhamid’e sunulan&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sultan II. Abdülhamid’in Afganistan ile ilişkisi saltanatının ilk yıllarında başlamıştı. 26 Aralık 1876’da Osmanlı’nın Bombay Başkonsolosu Hüseyin Hasib Bey’in, 23 Mayıs 1877’de İstanbul’da bulunan Buharalı tüccar Hacı Osman Efendi’nin ve 1877 yılı sonlarında Kabil’e gönderilen Ahmed Hulûsi Efendi’nin verdiği raporlar bu ilişkinin başlangıcıdır. Bu gelişmelerin ardından 1880 yılı başlarında, Afganistan Müslümanlarının Osmanlı’ya duyduğu ilgiden rahatsız olan İngiltere’deki bazı gazetelerde Sultan II. Abdülhamid’in “Hindistan ve Afganistan’a İngilizlere karşı isyan hareketini teşvik edici bazı memurlar (casuslar) ve yazılar gönderdiği” haberleri yer almış ve bunlar 2 Ağustos 1880’de Osmanlı yönetimince tekzip edilmişti.</p>
<p>20 Mayıs 1887’de Bombay Şehbenderi İsmail Bey’in Sultan II. Abdülhamid’e sunulan raporuna göre “Osmanlı’nın bir milyon neferlik askerî güce ulaşabileceği, bu yolda hızla yol aldığı ve terakki ettiğine dair” Afgan Emiri Abdurrahman Han’ın bir risale yayınladığı haberi Hindistan’daki İngiliz gazetelerinde yayınlanmış, bu haber sadece Hindistan Müslümanlarını değil, Hindistan’daki gayrimüslim Hindûları bile çok memnun etmiş ve heyecanlandırmıştı.</p>
<p>Dersaadet İstinaf Mahkemesi Müdde-i Umumîliği Başmuavini olan Mustafa oğlu Hacı İsmail Hakkı Efendi de bu raporu destekler mahiyette bir rapor yazarak sultana sundu. 18 Şubat 1895’te sultana sunduğu “mahrem ve mühim” üst yazılı raporunda Afganistan Emiri Abdurrahman Han’ın 50 yıldan beri İngiliz işgalinde bulunan Peşaver ve çevresini kurtarmak için üç aydan beri o bölgedeki Afgan aşiret ve kabileleri ayaklandırdığını belirtiyordu. Ayrıca İngiltere ve Rusya arasında denge politikası izleyen Abdurrahman Han’a yardımcı olmak ve bölgedeki gelişmeleri yakından izlemek için İstanbul’dan Afganistan’a bir memur gönderilmesi gerektiğini de yazmaktaydı.</p>
<p>İsmail Hakkı, 17 Nisan 1895’de İngilizlerin Afganistan’daki durumu hakkında Afganistan Emiri Abdurrahman Han’ın amcazadesiyle Hicaz’da yaptığı görüşme sonrası Sultan II. Abdülhamid’e sunduğu yeni raporunda, Osmanlıların Afganistan hükümdarı Abdurrahman Han ile İttihad-ı İslâm’ın gereği olarak bir ittifak yapması gerektiği üzerinde durmaktaydı. İsmail Hakkı, Abdurrahman Han’ın 150 bin kişilik bir ordusu olduğunu ve bunun birkaç sene zarfında 300 bin kişilik muazzam bir orduya dönüşeceğini, bu yüzden de İngiltere’de bazı mahfillerde “Hindistan’ı kendilerinden yalnızca Abdurrahman Han’ın alabileceğinin” konuşulduğunu belirtmekteydi.</p>
<p>İsmail Hakkı’nın Osmanlı-Afgan ilişkisinde tenkit ettiği ve tedbir alınması gerektiğini savunduğu bir husus vardı: 1877’de Ahmed Hulûsi’nin İngiliz çıkarları doğrultusunda Afganistan’a gönderilmesi. Raporda Osmanlı elçisi, Kabil’de Ramazan ayında oruç tutmamakla ve yanında bir İngiliz bulundurmakla suçlanıyordu. Ayrıca Ahmed Hulûsi’nin sürekli olarak İngiliz hükümetinin Müslümanların ve Osmanlı’nın dostu olduğuna vurgu yapması, Osmanlı dostu olan ve hutbelerde halife olarak Sultan II. Abdülhamid’in adını okutan Afgan Emirinin, ulemasının ve halkının tepkisini çekti. İsmail Hakkı’ya göre Afganistan ile ilişkileri güçlendirmek için Abdurrahman Han’a mektup yazılmalı; iki oğluna nişan, gayet nadide iki Mushaf-ı Şerif ve kılıç gibi hediyeler verilmeliydi. Ayrıca önce özel bir heyet gönderilmeli ve ardından da Kabil’de daimi elçilikler kurulmalıydı. Bu konuda İngilizlerin engellerinden de İstanbul’daki Afgan Dergâhı Şeyhi Mustafa Resul Efendi’nin Afganistan’daki irtibatları sayesinde kurtulmak mümkün olabilirdi.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ekim-2021">Derin Tarih Ekim Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MUSTAFA TATCI: “GÖNÜLLER YAPMAYA GELDİM”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ozel-dosya/mustafa-tatci-gonuller-yapmaya-geldim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Munise Şimşek]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Sep 2021 04:45:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özel Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Dîvân]]></category>
		<category><![CDATA[Niyâzî]]></category>
		<category><![CDATA[telkin-i tevhîd]]></category>
		<category><![CDATA[TOBB]]></category>
		<category><![CDATA[Yûnus]]></category>
		<category><![CDATA[Yunus Emre]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7371</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: MUNİSE ŞİMŞEK &#160; Hocam Yûnus Emre ile yolunuz nasıl keşişti, isterseniz oradan başlayalım. Bendenizin Yûnus’a olan ilgisi ortaokul sıralarına kadar gider. Öncesinde de bu ilgi vardı tabii. Duyduğum Yûnus Emre şiirlerinden büyük zevk alırdım. Lâkin Dîvân’ı altını çizerek ilk defa 1978 senesinde 18 yaşındayken Maarif Kitabevi’nin yayınladığı eserden okudum. Niyâzî-i Mısrî ile tanışmam da bu yıllara rastlar. Birinden anlamadığım beyiti diğerinden çözmeye çalışırdım. Bazı kişiler Yûnus okumalarımla ilgili olarak birilerinden etkilenip etkilenmediğimi soruyorlar. Hayır, hiç kimseden etkilenmedim. Sevdim ve Yûnus gibi olunması gerektiğine inandım. Sevk-i ilâhî işte… Bu sebeple de okudum ve yazdım. Önceleri Niyâzî-i Mısrî üzerine çalışıp iyi&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: MUNİSE ŞİMŞEK</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hocam Yûnus Emre ile yolunuz nasıl keşişti, isterseniz oradan başlayalım.</strong></p>
<p>Bendenizin Yûnus’a olan ilgisi ortaokul sıralarına kadar gider. Öncesinde de bu ilgi vardı tabii. Duyduğum Yûnus Emre şiirlerinden büyük zevk alırdım. Lâkin <em>Dîvân</em>’ı altını çizerek ilk defa 1978 senesinde 18 yaşındayken Maarif Kitabevi’nin yayınladığı eserden okudum. Niyâzî-i Mısrî ile tanışmam da bu yıllara rastlar. Birinden anlamadığım beyiti diğerinden çözmeye çalışırdım. Bazı kişiler Yûnus okumalarımla ilgili olarak birilerinden etkilenip etkilenmediğimi soruyorlar. Hayır, hiç kimseden etkilenmedim. Sevdim ve Yûnus gibi olunması gerektiğine inandım. Sevk-i ilâhî işte… Bu sebeple de okudum ve yazdım.</p>
<p>Önceleri Niyâzî-i Mısrî üzerine çalışıp iyi bir monografi çıkarayım diye düşünüyordum fakat değerli hocam Sadık Kemal Tural ile yaptığımız bir sohbette “Sen Niyâzî’yi sonra çalış, önce şu Yûnus meselesini hallet” diye tavsiyede bulundular. Fakir de “söyleyene değil söylettirene bak” diyerek bu tavsiyeyi emir telakki ettim ve Yûnus Emre ile ilgili çalışmalar yapmaya doktora öncesinde 1986 senesinde karar verdim. Dolayısıyla ilk ciddi araştırmaya da bu sene içerisinde başlamış oldum. H Yayınları’ndan neşredilen bu iki ciltlik Yûnus Emre Külliyatının temeli 1986 senesinde başladığım ve 1990 senesinde tamamlayıp neşrettiğim doktora mesaimiz sırasında atılmıştır. Bu eser ilk defa 1990 senesinde Kültür Bakanlığı tarafından dört cilt halinde yayımlanmıştı. Daha sonra 1997 ve 2005 senelerinde Millî Eğitim Bakanlığınca, 2008’de ise altı cilt halinde H Yayınlarınca ve 2013 yılında iki cilt halinde TOBB tarafından neşredildi. Şu anki prestij baskı ise çok yeni bilgi ve belgeler ilâve edilerek, şiirler, yazmalar tekrar gözden geçirilerek ortaya çıkmıştır. Tabii Yûnus Emre’yi tez konusu olarak almadan önce konuyu bütün boyutlarıyla, geldiği noktayı da incelemek gerekiyordu. Bendeniz de şimdi hepsi rahmetli olmuş, M. Fuat Köprülü, Burhan Toprak, Abdülbaki Gölpınarlı, Faruk Kadri Timurtaş gibi bilge hocaların araştırmalarını, ortaya koydukları metinleri inceledim. Esas niyetim, Faruk Kadri Timurtaş’ın yayınladığı <em>Dîvân</em>’dan hareketle bir “Yûnus Emre Dîvânı Tahlili” yazmak idi. Yazma nüshaları inceleyince, metnin yeniden okunması ve tenkitli metin olarak yazılıp bunun üzerinden bir sistematik tahlil yapılması gerektiği anlaşıldı. Biz de öyle yaptık. Yani 1986 senesinden bugüne yaptığımız çalışmalarda bu Yûnus âlimlerinin kaldığı yerden devamla eksiklikleri gidermeye gayret ettik. Netice itibariyle metni yeniden kurdum ve onun üzerine tahlil ve şerh çalışmalarına başladım. Bugün geldiğimiz noktada tenkitli metinde 50’den fazla yazma kullandım.</p>
<p><strong>Yûnus’un yetiştiği dönemde Anadolu’daki ortam ve şartlar nasıldı?</strong></p>
<p>Bu mevzuda öyle derin, tarihî ve sosyolojik izahlara gerek yoktur. İşte 13. asır Anadolu’su savaşlarla, kanla, işgallerle toz dumana karışmış bir Anadolu’ydu. Araştırmacıların, “İnsanlar bu yüzden kurtuluşu tekke ve zaviyelerde buluyordu” gibi izahları zâhir, sığ ve basit sebeplerdir. İşin hakikati o kadar basit değildir. Kaldı ki Cenab-ı Hakk’ın Yûnus’u veya benzeri ehlullahı bir toplumun hayatında açığa çıkarması, alenîleştirmesi her şeyden önce bir ilâhî lütuftur. Gerçek şu ki bir toplumun üzerine bir resûl, bir nebî hangi sebeplerden gönderilmişse, Yûnus Emre gibi kâmil-i mükemmil erenler de aynı sebeplerden gönderilmiş, o topluluğa bir rahmet vesilesi olarak lutf edilmiştir. Evvel emirde bütün erenler insanlık âlemi üzerine bir rahmettir. Onlar birliğimizin ve dirliğimizin menbaıdır.</p>
<p>Tafsilata girmeden söyleyeyim, şartlar Yûnus’a ihtiyaç duymamıza sebep olduğu kadar, Yûnus’u yetiştiren büyük aşk ve irfan adamı Tapduk Emre’nin de kabiliyetini göz ardı etmememiz gerekiyor. Tapduk Baba gibi kâmiller, Yûnus gibi verimli ve sağlam bir toprak gördüğü zaman özündeki güzelliği açığa çıkarmak ister. Nitekim öyle de olmuştur. Bu hususun iyice bilinmesi için tekrar söyleyeyim; Yûnus’u ortaya çıkaran atmosfer hiç şüphesiz Tapduk Baba’dan aldığı mâye-i Muhammedî telkini yani telkin-i tevhîd, sohbet-i ilâhî, zikrullah ve tefekkür, teslimiyet-i tâmme ve hizmet şuurudur. Yoksa, “bunalıma düşen kişiler falan mürşide sığınınca onların içinden bir Yûnus çıkar” iddiasında bulunmak doğru değildir. Bunalım çağlarından Yûnus çıkmaz. Sabır ve tevekkül içinden Yûnuslar çıkar. Gül dikenli bir budaktan yüz gösterdiği gibi celâlî tecellîlerden de cemâl çıkar. Nitekim Hz. Yûnus’un “Dost bâğının bülbülüyem budakdan gül düzer oldum” demesi ondandır. İşte Yûnus da 13 ve 14. asırların toz bulutları arasından yüz göstermiştir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2021">Derin Tarih Eylül Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BRIAN TODD CAREY: “MALAZGİRT 21. YÜZYILDA TÜRKİYE’NİN YILMAZ ASKERÎ GÜCÜNÜN VE BA-ĞIMSIZLIĞININ SEMBOLÜDÜR”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ozel-dosya/brian-todd-carey-malazgirt-21-yuzyilda-turkiyenin-yilmaz-askeri-gucunun-ve-ba-gimsizliginin-semboludur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Kocukeli Özbay]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Aug 2021 08:19:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özel Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Abbasî]]></category>
		<category><![CDATA[IV. Romon Diyojen]]></category>
		<category><![CDATA[Malazgirt Muharebesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortaçağ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7273</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: ÖZLEM KOCUKELİ ÖZBAY 950. yılında Malazgirt Muharebesi’nin Avrupa ve dünya tarihi açısından önemi hakkında ne söylemek istersiniz? Muharebenin kazanılması ve Türklerin Anadolu’da yerleşmeye başlamasının Avrupa’daki kısa ve uzun vadeli neticeleri neler olmuştur?   Öncelikle, okuyucularınızla Avrupa, Ortaçağ ve dünya tarihinde önemli bir dönüm noktası ve yüce Türk milletinin tarihindeki kurucu olay olan Malazgirt Muharebesi’nin kadim mirasını paylaşma fırsatı verdiğiniz için teşekkür ediyorum. Malazgirt Muharebesi 26 Ağustos 1071 tarihinde Bizans İmparatorluğu ile İran’daki Büyük Selçuklu İmparatorluğu arasında Doğu Anadolu’yu ele geçirme amacıyla yapılmıştır. Bizans’ın yenilgisi bir Grek iç savaşını başlatırken, Türkler Anadolu’nun büyük bir kısmını işgal ettiler. Bu nedenle Levanten&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: ÖZLEM KOCUKELİ ÖZBAY</strong></p>
<p><strong>950. yılında Malazgirt Muharebesi’nin Avrupa ve dünya tarihi açısından önemi hakkında ne söylemek istersiniz? Muharebenin kazanılması ve Türklerin Anadolu’da yerleşmeye başlamasının Avrupa’daki kısa ve uzun vadeli neticeleri neler olmuştur?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Öncelikle, okuyucularınızla Avrupa, Ortaçağ ve dünya tarihinde önemli bir dönüm noktası ve yüce Türk milletinin tarihindeki kurucu olay olan Malazgirt Muharebesi’nin kadim mirasını paylaşma fırsatı verdiğiniz için teşekkür ediyorum.</p>
<p>Malazgirt Muharebesi 26 Ağustos 1071 tarihinde Bizans İmparatorluğu ile İran’daki Büyük Selçuklu İmparatorluğu arasında Doğu Anadolu’yu ele geçirme amacıyla yapılmıştır. Bizans’ın yenilgisi bir Grek iç savaşını başlatırken, Türkler Anadolu’nun büyük bir kısmını işgal ettiler. Bu nedenle Levanten Haçlı Seferlerinin nedeni olarak kabul edilmektedir. 1071 baharında, Doğu Roma İmparatoru IV. Romen Diyojen (taht dönemi 1068-71) imparatorluğun Ermenistan sınırlarını Türk akınlarına karşı güçlendirmek için Konstantinapol’den yola çıktı. Ağustos ayı sonlarında çok uluslu ordusunu iki ayrı orduya ayırdı. Daha küçük olan ve bizzat komuta ettiği ordu, Van Gölü yakınındaki Malazgirt kale şehrinin surları dışına karargâh kurdu. Rakibi ise Yakındoğu’daki en güçlü İslâm devletinin hükümdarı ve Bağdat’taki Abbâsî halifesinin hamisi Sultan Alparslan (taht dönemi 1063-1072) idi. Bizans ordusunun oluşturduğu tehdidi gören Alparslan, Fâtımîlere karşı seferini yarıda bıraktı ve Bizans ordusunu karşılamak üzere harekete geçti.</p>
<p>Ağustos ayında başlayan savaş, Bizans birlikleri arasında firar, karşı saflara geçme ve ihanetlere tanık oldu ve Romen Diyojen esir düştü. Selçukluların Malazgirt’teki zaferi aynı zamanda bölünmüş ve komuta zafiyeti içindeki Bizanslı ev sahibine karşı 11. yüzyıl Orta Asya bozkırlarının en iyi taktiklerinin sergilenişine sahne oldu. Bizans ordusunun ezici bir şekilde yenilmesi ve Doğu Roma imparatorunun esir düşmesi Hıristiyan ve İslâm âlemlerinde adeta şok dalgasına yol açtı. Türklerin Bizans İmparatorluğu’nun stratejik bakımdan en önemli bölgesi olan Anadolu’yu işgalinin ve bu topraklara göçünün kapılarını açtı. 10 yıllık iç savaş ve Selçuklu akınları Doğu Roma İmparatorluğu’nu daha da zayıflatınca, Bizans İmparatoru I. Aleksios Komnenos (taht dönemi 1081-1118) Papa II. Urban’dan (papalık dönemi 1095-1099) askerî yardım istemek zorunda kaldı. Bu açıdan bakıldığında, Malazgirt, çoğu zaman sonunda 1. Haçlı Seferine (1096-1099) ve Katoliklerin Levant bölgesini işgaline yol açan olaylar dizininin başlangıcı kabul edilmektedir.</p>
<p>Malazgirt’in kadim mirası, Ortaçağ’dan modern çağa kadar tarihçiler tarafından Bizans tarihinde bir dönüm noktası, Bizans’ın gerilemesinin başlangıcı olarak tasvir edilen bir askerî yenilgi ve Küçük Asya’nın Hıristiyan Ortodoksluğun kalesinden sonunda modern Türkiye’nin Müslüman anavatanına kültürel dönüşümünü başlatan bir askerî olay olarak kullanılmasıdır. Bu son yönüyle Malazgirt Muharebesi 21. yüzyılda Türkiye Cumhuriyeti’nin yılmaz askerî gücü ve bağımsızlığının sembolü olarak özel bir önem kazanmıştır.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-agustos-2021">Derin Tarih Ağustos Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mali’nin Altın İmparatoru Mansa Musa</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ozel-dosya/malinin-altin-imparatoru-mansa-musa/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Nazmi Ekinci]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 May 2021 08:09:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özel Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Afrika]]></category>
		<category><![CDATA[Kahire]]></category>
		<category><![CDATA[Mali]]></category>
		<category><![CDATA[Mansa Musa]]></category>
		<category><![CDATA[Medine]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7055</guid>

					<description><![CDATA[İslâm dünyasının en görkemli şehirlerinden Kahire, 1324 yılının hac mevsimi yaklaşırken, oldukça kalabalık bir kafilenin kendisine eşlik ettiği sıra dışı bir misafiri ağırlıyordu. Hükmettiği topraklar bugünkü Batı Afrika’nın önemli bir bölümünü kapsayan Mali İmparatorluğu’nun muktedir hükümdarı Mansa Musa, hac yolculuğu için çıktığı yolda Kahire’de mola vermişti. Bu mola sadece dinlenmek için değildi, aynı zamanda Mansa Musa’nın sahip olduğu zenginlik ve ihtişamın da sergilenmesi amaçlanıyordu. Nitekim bu hedef tam anlamıyla tahakkuk etti: Mali İmparatoru’nun maiyetinde kıymetli kumaşlardan parlak elbiseler giymiş 50 bin adam bulunuyordu. Topluluğun hizmetlerinin görülmesi için sefere dâhil edilen 10 bin dolayında köleye de altın ve ipekle süslü göz&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İslâm dünyasının en görkemli şehirlerinden Kahire, 1324 yılının hac mevsimi yaklaşırken, oldukça kalabalık bir kafilenin kendisine eşlik ettiği sıra dışı bir misafiri ağırlıyordu. Hükmettiği topraklar bugünkü Batı Afrika’nın önemli bir bölümünü kapsayan Mali İmparatorluğu’nun muktedir hükümdarı Mansa Musa, hac yolculuğu için çıktığı yolda Kahire’de mola vermişti. Bu mola sadece dinlenmek için değildi, aynı zamanda Mansa Musa’nın sahip olduğu zenginlik ve ihtişamın da sergilenmesi amaçlanıyordu. Nitekim bu hedef tam anlamıyla tahakkuk etti:</p>
<p>Mali İmparatoru’nun maiyetinde kıymetli kumaşlardan parlak elbiseler giymiş 50 bin adam bulunuyordu. Topluluğun hizmetlerinin görülmesi için sefere dâhil edilen 10 bin dolayında köleye de altın ve ipekle süslü göz kamaştırıcı kıyafetler giydirilmişti. Bu muazzam kalabalığın bindiği at, katır ve develer de aynı şekilde altınlarla süslüydü. Birçok kaynakta “dünyanın gelmiş geçmiş en zengin insanı” olarak anılan Mansa Musa, akıllara durgunluk veren servetini Mali’nin altın madenlerine borçluydu. Ülkesinin bu zenginliğini vurgulamak için binek hayvanlarının bile altına boğulmasını emretmişti. Mansa Musa’nın kortejinde, görevi yalnızca altın tozuyla dolu çuvalları taşımak olan 100 fil ve 80 deve vardı. Şahsî hizmetlerini yapan uşaklarının sayısı ise 500’e yaklaşıyordu.</p>
<p>Memlûk Sultanı Nâsır Muhammed, “kardeş” Mali İmparatorluğu’ndan gelen bu heyeti en güzel şekilde ağırlamak noktasında elinden geleni yaptı. Kahire halkı, Mansa Musa ve beraberindekilerin her hareketini yakından izleyebilmek için haftalar boyu neredeyse evlerine hiç girmedi. Yaz sıcaklarına rağmen gündüzleri de eğlence bitmiyordu. Hiçbir yönden kendilerine benzemeyen bu insanlarla aralarındaki tek ortak nokta, İslâm diniydi. Mansa Musa’nın da zaten amacı, kendi imparatorluğunun daha doğusunda yaşayan Müslümanlara, Afrika’nın ihtişamını göstermek ve hatırlatmaktı. Dönem kaynaklarında aktarılanlara bakılırsa, bunu fazlasıyla başarmıştı.</p>
<p>Birkaç hafta Kahire’de dinlenen Mansa Musa ve heyeti, daha sonra Hicaz’a hareket etti. Medine ve Mekke’de dinî vazifelerin yerine getirilmesinin akabinde, Malililer yeniden ülkelerine döndüler. Nesiller boyu anlatılacak bir efsaneye dönüşen bu hac ziyareti, 1326’da sona erdiğinde, Mansa Musa arkasında unutulmaz bir isim ve yüzlerce cami bırakmıştı. Mali’nin Timbuktu şehrinde başlayıp Kahire üzerinden Medine ve Mekke’ye uzanan yaklaşık 7 bin 500 kilometrelik uzun rota boyunca, Mansa Musa hem fakirlere sürekli altın dağıtmış, hem de her cuma günü bir başka şehirde cami temeli atmıştı. Gittiği yolu, ülkesine dönmek için yeniden kat ederken, bu camilerin çoğu yapılıp bitmiş, içinde Müslümanlar ibadete başlamıştı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2021">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sultan II. Abdülhamid Döneminde Altın Madenciliği</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ozel-dosya/sultan-ii-abdulhamid-doneminde-altin-madenciligi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Uçar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 May 2021 07:55:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özel Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed Faik Bey]]></category>
		<category><![CDATA[Elazığ]]></category>
		<category><![CDATA[Fischbach]]></category>
		<category><![CDATA[Hudeyde]]></category>
		<category><![CDATA[Mirliva Süleyman Paşa]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7051</guid>

					<description><![CDATA[Sultan II. Abdülhamid, hükümdarlığının ilk yıllarından itibaren madenler ve petrol çalışmalarına büyük bir ilgi göstermişti. Ancak gerek teknolojik yetersizlik, gerek mali sıkıntılar, gerekse Batılı devletlerin emperyalist arzuları bu çalışmalara engel oldu. Sultan bu bağlamda iki şeye önem veriyordu: Birincisi, yeraltı zenginliklerinin yerlerinin tespiti; ikincisi, bunların Hazine-i Hassa şemsiyesi altında korumaya alınması. Bu amaçla, 1 Şubat 1879’da Ergani’de görevli Alman maden mühendisi Wilhelm Fischbach’a Elazığ bölgesindeki maden yataklarının ayrıntılı bir haritasını yaptırmıştı. Mirliva Süleyman Paşa da 3 Haziran 1880’de Yıldız’a gönderdiği bir raporda Ergani’den çıkarılan ve Rumeli Demiryolu İşletme Şirketi’ne satılan bakır madenlerinin içerisinde binde 3 ile binde 5 oranında altın&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sultan II. Abdülhamid, hükümdarlığının ilk yıllarından itibaren madenler ve petrol çalışmalarına büyük bir ilgi göstermişti. Ancak gerek teknolojik yetersizlik, gerek mali sıkıntılar, gerekse Batılı devletlerin emperyalist arzuları bu çalışmalara engel oldu. Sultan bu bağlamda iki şeye önem veriyordu: Birincisi, yeraltı zenginliklerinin yerlerinin tespiti; ikincisi, bunların Hazine-i Hassa şemsiyesi altında korumaya alınması. Bu amaçla, 1 Şubat 1879’da Ergani’de görevli Alman maden mühendisi Wilhelm Fischbach’a Elazığ bölgesindeki maden yataklarının ayrıntılı bir haritasını yaptırmıştı. Mirliva Süleyman Paşa da 3 Haziran 1880’de Yıldız’a gönderdiği bir raporda Ergani’den çıkarılan ve Rumeli Demiryolu İşletme Şirketi’ne satılan bakır madenlerinin içerisinde binde 3 ile binde 5 oranında altın olduğu sultana haber vermişti.</p>
<p>Şubat 1879’da Medine civarında Hudeyde’de bulunan madenden alınan altın numunesi saraya takdim olunurken, 1 Mayıs 1880’de ise Sana’da bir çoban tarafından bulunan bir altın yatağıyla ilgili bilgiler gelmişti. Saraydan 26 Kasım 1880’de Yemen’e gönderilen talimatta, “bulunan altın madeninin istifadeli bir şey olup olmadığının” araştırılması istenmiştir. Ancak Batılı devletlerce kışkırtılan isyanlar çalışmayı akim kılmıştır.</p>
<p>4 Ocak 1886’da Topçu Miralayı Ahmed Faik Bey, bir aylık bir araştırmadan sonra Aydın vilayeti dahilinde mevcudiyetini haber aldığı altın ve gümüş madenlerinden çıkardığı cevherden bir miktar numuneyi ve adı geçen vilayette bulunan maden hakkında hazırladığı bir raporu Sultan II. Abdülhamid’e takdim etti. Bu raporda, “yaptığı araştırma sonucu külliyetli miktarda altın numunesi takdim edemese de hafriyata devam ile biraz daha derine gidildikçe gümüş ve altın madeninin bulunacağı kanaatinde” olduğunu belirtmiş ve vilayette bulunan bazı madenler hakkında kısa bilgiler vermişti. Nitekim 12 Ocak 1888’de Bosnalı Halil tarafından Osmanlı Dahiliye Nezaretine, Söke’ye bağlı Domaniçe köyü yakınlarında altın madeni bulunduğu ihbarı yapılınca Aydın valiliğinden konuyla ilgilenmesi istenildi.</p>
<p>Aynı tarihlerde Bursa Mudanya ve Mihaliç’te (Karacabey) de altın ve gümüş madeni bulunduğu haberi geldi. 1891 yılı sonlarında Eskişehir’de bulunan bir madenle ilgili numuneler sultan tarafından Viyana’ya gönderilmişse de, 6 Ocak 1892’de bu numunelerin altın ihtiva etmediği raporu gelmişti. Bu arada sultana Kasım 1892’de kumların yıkanması ile altın elde edilen bir makine hakkında rapor sunuldu. Aralık 1893’te Selanik İzvor köyünde çıkarılan simli altın hakkında Osmanlı hükümetine bilgi verildi. Böylece 1893-95 yılları arasında altın konusu çeşitli raporlarla Sultan II. Abdülhamid ve Osmanlı yönetiminin gündeminde kalmaya devam etti.</p>
<p>Sultanın altın konusuna duyarlılığını bilen mahalli yöneticiler sık sık Yıldız Saray’ına kendi bölgelerinde altın madeninin bulunduğu ile ilgili haber veriyorlardı. Ağustos 1893’te Yıldız’a “Hicaz’da keşfedilen halis yaldız altını madeni” hakkında bir rapor sunulmuş ve 13 Haziran 1894 tarihli rapordan anlaşıldığı üzere bu konuda olumlu bir sonuç çıkmamıştı. 17 Ağustos 1894’te Rize’nin Hopa kazasındaki Bahta (günümüzde Arhavi’ye bağlı Kireçlik) köyünde altın madeninin ruhsatı istenmekteydi. 3 Temmuz 1894 tarihli bir başka raporda Selanik’te Marihova nahiyesi Roşden köyündeki altın ve gümüş madeninin Alatini biraderlerin uhdesinde olduğu bildirilirken, 12 Ekim 1894’de Bitlis vilayeti Siirt sancağı Şirvan kazasında tesbit edilen altın madeninin bulunduğu alan Emlak-ı Hümayûn’a dahil edilerek, bu alanın Hazine-i Hassa tarafından idaresi kararlaştırılmıştı. Ancak 5 Ekim 1896 tarihli bir rapora göre buradaki altının değerinin çok kıymetsiz olduğu ve elde edilecek altının yapılacak masrafı karşılamayacağı bildirilmişti.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2021">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Koza Altın’ın 2023 Hedefi 15 Ton</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ozel-dosya/koza-altinin-2023-hedefi-15-ton/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derin Tarih]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 May 2021 07:51:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özel Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Koza altın]]></category>
		<category><![CDATA[Mollakara]]></category>
		<category><![CDATA[Muhiddin Gülal]]></category>
		<category><![CDATA[TMSF]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7048</guid>

					<description><![CDATA[TMSF bünyesindeki Koza Altın İşletmeleri Türk Ekonomisine büyük katkı sağlamaya devam ediyor. TMSF Başkanı Muhiddin Gülal, Koza Altın İşletmeleri A.Ş.’nin, 2019 yılında kurumlar vergisi sıralamasında Türkiye 13’üncüsü olduğunu, faaliyetlerinde tahakkuk eden başarısını vergiyle de taçlandırarak 512 milyon 639 bin 149 TL vergi ödeyeceğini belirtti. Koza Altın’ın 2023 yılında 15 ton altın üreten bir şirket olmasını hedeflediklerini ifade eden TMSF Başkanı Muhiddin Gülal, “Koza Altın TMSF’ye devredildiğinden bu yana aktif büyüklüğünü yüzde 218 artırarak 2.6 milyar TL’den, 8.3 milyar TL’ye yükseltti” dedi. Gülal şunları söyledi: “Her zaman dediğimiz gibi, şirketlerimizi milletin emaneti olarak görüyor ve tabiri caizse gözümüz gibi bakıyoruz. Bu&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>TMSF bünyesindeki Koza Altın İşletmeleri Türk Ekonomisine büyük katkı sağlamaya devam ediyor. TMSF Başkanı Muhiddin Gülal, Koza Altın İşletmeleri A.Ş.’nin, 2019 yılında kurumlar vergisi sıralamasında Türkiye 13’üncüsü olduğunu, faaliyetlerinde tahakkuk eden başarısını vergiyle de taçlandırarak 512 milyon 639 bin 149 TL vergi ödeyeceğini belirtti.</p>
<p>Koza Altın’ın 2023 yılında 15 ton altın üreten bir şirket olmasını hedeflediklerini ifade eden TMSF Başkanı Muhiddin Gülal, “Koza Altın TMSF’ye devredildiğinden bu yana aktif büyüklüğünü yüzde 218 artırarak 2.6 milyar TL’den, 8.3 milyar TL’ye yükseltti” dedi.</p>
<p>Gülal şunları söyledi: “Her zaman dediğimiz gibi, şirketlerimizi milletin emaneti olarak görüyor ve tabiri caizse gözümüz gibi bakıyoruz. Bu özen ve itinanın sonucudur ki, devraldığımız şirketlere değil irtifa kaybettirmek, onları zirveye taşıyoruz. Bu sebeple yönetimimizde bulunan iki şirketimizin birden ilk 100’e girmesi çok önemli ve anlamlıdır. Dün terörü finanse eden şirketlerin bugün vergi sıralamasında rekortmen olması, bizim için onur ve bahtiyarlıktır.”</p>
<p>Koza Altın’ın 2023 yılında 15 ton altın üreten bir şirket olmasını hedeflediklerini ifade eden TMSF Başkanı Gülal, şu bilgileri paylaştı: “Koza Altın TMSF’ye devredildiğinden bu yana aktif büyüklüğünü yüzde 218 artırarak 2.6 milyar TL’den, 8.3 milyar TL’ye yükseltti. Özkaynakları yüzde 222 artarak 7.5 milyar TL’ye, cirosu yüzde 212 artarak 3.2 milyar TL’ye, net kârı ise yüzde 358 artarak 1.8 milyar TL’ye yükseldi. Çalışan sayısı da yüzde 88 artarak 2 bin 354’e çıktı. Şirket, 2020 yılında aktif büyüklüğünü yüzde 32, öz kaynaklarını yüzde 31, cirosunu yüzde 14, net kârını ise yüzde 2.5 artırdı.”</p>
<p>Başkan Muhiddin Gülal, TMSF’nin 38 ilde 797 şirkette kayyumluk görevi yürüttüğünü, bununla birlikte TMSF’nin 114 şirkette pay kayyumu ve 104 gerçek kişinin mal varlıklarına da kayyum olarak atandığını belirterek şunları ekledi: “Bu şirketlerde toplam 40 bin 589 kişi istihdam edilmektedir. Yönetimimizdeki şirketlerin 2020 sonunda aktif büyüklükleri 70 milyar TL, öz kaynakları ise 29,5 milyar TL seviyesindedir. Bu şirketlerin TMSF’ye devredildiğinden bugüne aktif büyüklükleri yüzde 64, öz kaynakları ise yüzde 63 artmıştır. Bununla birlikte şirketlerin sadece 2020 yılı sonunda ciroları 35 milyar TL, dönem kârları ise 3,5 milyar TL olarak gerçekleşmiştir.”</p>
<p>TMSF Başkanı Muhiddin Gülal, Ağrı Mollakara mevkiinde keşfedilen altını çıkarmak için hazırlıklara başladıklarını da açıkladı. TMSF Başkanı Muhiddin Gülal Koza Altın İşletmeleri’nin birçok yörede sondaj çalışmalarını sürdürdüğünü belirtirken Ağrı ile ilgili önemli bir müjde de verdi. Gülal, “Ağrı Diyadin’de Mollakara’da bir rezerv var. Orada ne kadar rezerv olduğuna dair Avustralya’dan bir enstitüden rapor bekliyoruz. Orada tesis kurmaya değecek bir rezerv var. Fizibilitesini yaptık. Asgari 300 milyon dolarlık bir tesis yatırımımız olacak. Orada yaklaşık 1000 kişiye istihdam sağlayacağız. Buradaki rezervin yoğunluğu yüksek. Normalde 2 ton topraktan 1,2 gram altın elde edilir. Ağrı’daki verimin bu rakamdan yüksek olmasını bekliyoruz. Tesis 2022 sonunda üretime başlayacak.” dedi.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2021">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Haremin Mücevherden Okunan Işıltılı Yüzü</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ozel-dosya/haremin-mucevherden-okunan-isiltili-yuzu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derin Tarih]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 May 2021 07:48:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özel Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Gül İrepoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[İrepoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Mahzun]]></category>
		<category><![CDATA[Mücevher]]></category>
		<category><![CDATA[zihgir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7043</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı tarihini bir mataradan, aynadan, yelpazeden ya da miğferden dinlemek ister misiniz? O halde sizi mimar, sanat tarihçisi ve yazar Prof. Dr. Gül İrepoğlu’nun 16 yıllık emeğinin mahsulü olan Osmanlı Saray Mücevheri &#8211; Mücevher Üzerinden Tarihi Okumak isimli kitabına davet ediyoruz. Bilkent Kültür Girişimi (BKG) Yayınları’ndan 2012 yılında çıkan kitapta bu kez mücevherler Osmanlı tarihini anlatıyor, biz dinliyoruz. Gül İrepoğlu ise mücevherlerin o tılsımlı dilini çözmüş bir aracı olarak rehberimiz oluyor. Elmas bir yüzük padişahın sırlarını fısıldıyor kulağımıza ilkin. Tam onun kuyusuna sermest ü şeydâ dalmışken az ötede görkemli bir sorguç yolumuzu kesiyor ve “Sultanın başı üstünde yeri olan beni&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı tarihini bir mataradan, aynadan, yelpazeden ya da miğferden dinlemek ister misiniz? O halde sizi mimar, sanat tarihçisi ve yazar Prof. Dr. Gül İrepoğlu’nun 16 yıllık emeğinin mahsulü olan <em>Osmanlı Saray Mücevheri &#8211; Mücevher Üzerinden Tarihi Okumak</em> isimli kitabına davet ediyoruz. Bilkent Kültür Girişimi (BKG) Yayınları’ndan 2012 yılında çıkan kitapta bu kez mücevherler Osmanlı tarihini anlatıyor, biz dinliyoruz. Gül İrepoğlu ise mücevherlerin o tılsımlı dilini çözmüş bir aracı olarak rehberimiz oluyor.</p>
<p>Elmas bir yüzük padişahın sırlarını fısıldıyor kulağımıza ilkin. Tam onun kuyusuna sermest ü şeydâ dalmışken az ötede görkemli bir sorguç yolumuzu kesiyor ve “Sultanın başı üstünde yeri olan beni dinlemeden geçemezsiniz” diye kafa tutuyor. Boyun eğmemek ne mümkün! Kulak veriyoruz, bilemezsiniz neler diyor. Derken bir gül bahçesinde buluyoruz kendimizi. Elmastan, zümrütten, yakuttan ve zebercetten dizi dizi güllerle bezeli altın kaplama bir beşik bu. Kapısından adım attığımızda kim bilir hangi şehzadenin incecik sesiyle ağlayışını işitiyoruz. Mahzun bir ninni teskin ediyor onu. Oradan bir arpa boyu uzakta az önceki şehzade muzaffer bir sultan olmuş selamlıyor bizi; elinde armudî biçimli altın kaplama dilimli bir topuz. Topuzun başı ve sapında altın çiçek yuvalar içinde yakut, zümrüt ve firuzeler, çiçek motifli zemin üzerine yayılıyorlar. Savaşın ürpertici soluğu bu mücevherle bir sanat eserinin mukaddes ışıltısına dönüşüyor o anda. Ve biz şaşkınlık içinde kitabın sayfalarında ilerlemeye devam ediyoruz.</p>
<p>Gül İrepoğlu’nun deyimiyle “tarihin öyküsü içinde can verilmiş mücevherler tarihleri, ayrıntıları, kullanımları ve belgeleriyle dizili sayfalarda”. Kitabın kurgusuna bir mimar olarak yaklaştığını belirten İrepoğlu, içeriği bir yapının planlama prensiplerini, önceliklerini gözeterek hazırlamış. Konuları ayırma, bilgileri derleyip yorumlamada sanat tarihçisi kimliği imdadına koşmuş. En can alıcı kısmı, yani muhteşem mücevherlere tarihin öyküsü içinde can verme, onların kendi ışıltılarını soluk bırakacak denli parlak hikâyelerini okura aktarma işlemini ise bir romancı hassasiyetiyle yapmış.</p>
<p>Arşiv belgeleri, mücevherlerin kullanım detayları, taşların anlamları ve göz kamaştıran parçaların coşkulu ve efsunlu hikâyelerinin yanında yolu Osmanlı sarayına düşen Avrupalı gezginlerin tanıklıkları da unutulmamış.</p>
<p>Kalkandan leğen-ibriğe, dürbünden sünnet takımına, ok ve yay kesesinden yüzük ve zihgire Osmanlı saray mücevherlerinin dilinden tarihi yeniden okumak için elimizde zengin bir kaynak var artık.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2021">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslâm’ın İlk Asırlarında Altın Para</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ozel-dosya/islamin-ilk-asirlarinda-altin-para/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Halil Yörükoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 May 2021 07:39:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özel Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Dinar]]></category>
		<category><![CDATA[Emevî]]></category>
		<category><![CDATA[Râşid Halifeler dönemi]]></category>
		<category><![CDATA[Sâsânîler]]></category>
		<category><![CDATA[Tebük Gazvesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7040</guid>

					<description><![CDATA[Müslümanlar, bizzat ticaretle hayatını kazanmış ve zengin tüccar bir hanımla evlenerek onun adına uluslararası ticaret kervanlarını yönetmiş bir Peygamber’e (sas) iman ederler. Bu nokta, aslında İslâm’ın hayatla ne kadar iç içe bir din olduğunun da en pratik işaretlerinden biridir. Nitekim Hz. Peygamber, aktif ticaret yaptığı yıllarda kazandığı tecrübelerini sonraki hayatı boyunca sıklıkla kullanmış, ömrünün son seferi olan Tebük Gazvesi’ne çıkıldığında, Medine’den kuzeye doğru yaklaşık 900 kilometrelik rota boyunca ordunun hangi duraklarda konaklayacağına da yine bu tecrübeler ışığında kendisi karar vermiştir. Bu örnelikten hareketle, İslâm’ın sonraki yıllarında, fetihler yoluyla toprakların giderek genişlemesine paralel olarak Müslümanların ticaretle ve sermayeyle bağlantıları daha da&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Müslümanlar, bizzat ticaretle hayatını kazanmış ve zengin tüccar bir hanımla evlenerek onun adına uluslararası ticaret kervanlarını yönetmiş bir Peygamber’e (sas) iman ederler. Bu nokta, aslında İslâm’ın hayatla ne kadar iç içe bir din olduğunun da en pratik işaretlerinden biridir. Nitekim Hz. Peygamber, aktif ticaret yaptığı yıllarda kazandığı tecrübelerini sonraki hayatı boyunca sıklıkla kullanmış, ömrünün son seferi olan Tebük Gazvesi’ne çıkıldığında, Medine’den kuzeye doğru yaklaşık 900 kilometrelik rota boyunca ordunun hangi duraklarda konaklayacağına da yine bu tecrübeler ışığında kendisi karar vermiştir.</p>
<p>Bu örnelikten hareketle, İslâm’ın sonraki yıllarında, fetihler yoluyla toprakların giderek genişlemesine paralel olarak Müslümanların ticaretle ve sermayeyle bağlantıları daha da kuvvetlenmiştir. Ekonomik refah arttıkça yeni şehirler kurulmuş ve buralarda birbirinden ihtişamlı âbideler vücuda getirilmiş. Netice olarak da zaman içinde “İslâm dünyası” şeklinde muayyen bir coğrafya ortaya çıkmış, bu coğrafyanın kendine has maddî dengeleri, para birimleri ve sermaye döngüleri dünya tarihindeki yerini almıştır.</p>
<p>Râşid Halîfeler Dönemi (632-661) olarak adlandırdığımız yaklaşık 30 yıllık ilk dönemin ardından, İslâm dünyasında altın ve gümüş paralar daha yoğun biçimde tedavüle girmeye başladı. Altın paralar Bizans’tan, gümüş paralar ise Sâsânîler’den (İran) intikal etmişti. Sâsânîler siyasî açıdan zayıflamş olsalar da, kurdukları ekonomik sistem devam ediyordu. Bizans ise Ortadoğu’dan fiilen çekilmekle birlikte, para birimiyle bölgedeydi.</p>
<p>685-705 arasında hüküm süren Emevî halifelerinden Abdülmelik bin Mervân devrinde İslâm dünyasının ilk altın parası basıldı. 691’de Şam’da tedavüle sokulan altın paralar, elbette Bizans İmparatorluğu’nun ekonomik hegemonyasına yönelik direkt bir tehdit hüviyetini taşıyordu. “Dinar” adı verilen bu ilk Arap-İslâm parası, her iki yüzünde taşıdığı Arapça kelime-i tevhid ibareleriyle dünyada yeni bir dönemin başladığını haber veriyordu. Abdülmelik 693’te yeni bir dinarın daha piyasaya sürülmesini emrederek, bu defa Araplığa dair sembollerle süslü paraları tedavüle koydurdu. Bunu 697’deki yeni sürümler takip etti. Bizans ve diğer medeniyetlerin paraları piyasadan kaldırıldı, çoğu Arap dinarı üretimi için eritilerek yeniden kullanıldı. Zaman içinde bu dinarların yarımlık ve çeyreklikleri de darp edildi. Böylece Emevîlerin hâkim olduğu bütün coğrafya, yaklaşık 20 yıllık bir süre içinde ortak altın para birimine geçirilmiş oldu. Aynı süreçte, altının safiyetinin muhafazası ve sahtecilikle mücadele için de çok sıkı kurallar konarak, darphaneler titizlikle takip edildi.</p>
<p>Abbâsîler 750’de Emevîleri ortadan kaldırdıktan sonra, başkenti Şam’dan bugünkü Irak topraklarında yer alan Kûfe şehrine taşıdılar. İlk altın Abbâsî dinarı da Kûfe’de basıldı. Bazı tarihçiler ilk Abbâsî dinarının Şam’daki Emevî darphanelerinde basıldığını da ifade etmektedir. 762’de Halife Mansûr daire biçimli ünlü başkent Bağdat’ı kurduğu zaman, burada görkemli bir darphane de inşa edilmişti. Mansûr’un ekonomik uygulamalara getirdiği bir yenilik de “dirhem” adı verilen gümüş paraların üzerine, basımında görevli bürokratın adının da hakkedilmesiydi.</p>
<p>Hârûn Reşîd’in tahta oturduğu 786 yılından itibaren, Bağdat’takine ilaveten bir darphane de Fustat’a (bugünkü Kahire) inşa edildi. Fustat’ta basılan gümüş paralar, Mısır valilerinin adını taşıyordu. Bağdat’ta ise Halifeler adına altın para basılıyordu. Ekonominin, ticaretin ve kültürün başkenti de zaten o dönemde Bağdat’tı.</p>
<p>Hârûn Reşîd’in oğlu Me’mûn’un 20 yıllık saltanatında (813-833) basılan altın ve gümüş paralar, sanatsal bir görünüm kazanmaya başladı. Oldukça gösterişli Kûfî hatların işlendiği dinar ve dirhemlerin üzerinde ayrıca vezirlerin ve valilerin adları da görülür oldu. Önceki dönemlere oranla daha geniş ve ince olarak basılan altın paralar, her açıdan Abbâsîlerin altın çağını işaret ediyordu.</p>
<p>Abbâsî halifelerinin Şiî Büveyhoğullarının elinde tutsak olduğu 946-1055 arasında, diğer birçok şey gibi altın ve gümüş para basımında da gözle görülür bir gerileme yaşandı. Değerli madenler safiyetini kaybederken, ekonomi hızla bozuldu ve devletin çöküş süreci fiilen başladı. Selçukluların halifeleri tutsaklıktan kurtarmaları da yetmedi, zira tam bu sıralarda Kuzey Afrika’da bir başka Şiî hanedan -Fâtımîler- yükselişe geçmişti. Son Abbâsî halifesi Musta’sim 1258’de Moğollar tarafından Bağdat’ta öldürüldüğü zaman, Abbâsîlerin bir zamanlar bütün piyasayı domine eden o efsanevî dinar ve dirhemlerinin yerinde yeller esiyordu.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2021">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>I. Kılıç Arslan’ın Kayıp Mezarı Nasıl Bulundu?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ozel-dosya/i-kilic-arslanin-kayip-mezari-nasil-bulundu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oktay Bozan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Feb 2021 07:02:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özel Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[azim]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlı]]></category>
		<category><![CDATA[Kılıç Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[savaş]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan I. Kılıç Arslan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6778</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: DERİN TARİH 1. Kılıç Arslan’ın mezarının bulunduğu yönündeki haber geniş yankı buldu. Mezarın tespiti neden önemliydi? Diğer deyişle, Kılıç Arslan’ın bizim için önem ve anlamı nedir? Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurucusu Süleyman Şah’ın oğlu olan Sultan I. Kılıç Arslan, Türk-İslam ve Anadolu tarihi açısından önemli bir şahsiyettir. Öncelikle üzerinde yaşadığımız toprakların Türkleşmesi, İslamlaşması ve vatan oluşu büyük ölçüde Anadolu Selçukluları döneminde gerçekleşmiştir. Osmanlı Devleti de Anadolu Selçuklu Devleti’nin devamı olarak Anadolu merkezli bir cihan devleti olmuş, Osmanlı Devleti’den sonra onun mirası üzerine Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. Üzerinde yaşadığımız topraklar ve idaresi altında bulunduğumuz devlet bir yönüyle Sultan I. Kılıç Arslan’ın mücadelesinin&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: DERİN TARİH</strong></p>
<p><strong>1. Kılıç Arslan’ın mezarının bulunduğu yönündeki haber geniş yankı buldu. Mezarın tespiti neden önemliydi? Diğer deyişle, Kılıç Arslan’ın bizim için önem ve anlamı nedir?</strong></p>
<p>Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurucusu Süleyman Şah’ın oğlu olan Sultan I. Kılıç Arslan, Türk-İslam ve Anadolu tarihi açısından önemli bir şahsiyettir. Öncelikle üzerinde yaşadığımız toprakların Türkleşmesi, İslamlaşması ve vatan oluşu büyük ölçüde Anadolu Selçukluları döneminde gerçekleşmiştir. Osmanlı Devleti de Anadolu Selçuklu Devleti’nin devamı olarak Anadolu merkezli bir cihan devleti olmuş, Osmanlı Devleti’den sonra onun mirası üzerine Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. Üzerinde yaşadığımız topraklar ve idaresi altında bulunduğumuz devlet bir yönüyle Sultan I. Kılıç Arslan’ın mücadelesinin bir sonucudur.</p>
<p>İkinci olarak, Sultan I. Kılıç Arslan’ın Haçlılara karşı verdiği destansı mücadeleyi zikretmeliyiz. 1096 yılında Papa Urban’ın çağrısı üzerine 600 bin dolayında Haçlı askeri Anadolu ve Ortadoğu’ya yönelmişti. Bir Hıristiyan tarihçinin ifadesiyle adeta “Tanrı’nın iradesiyle yeryüzündeki tüm krallar harekete geçmiştir”. Cehalet ve taassubun harekete geçirdiği Haçlılar, İstanbul üzerinden Anadolu’ya geçerek Anadolu Selçuklu Devleti’nin başkenti İznik’i işgal etmişti. Gittikçe sayıları artan ve Selçuklulara nazaran daha donanımlı ve zırhlı birliklerden oluşan Haçlılar, ardından İslam dünyasının kalbi olan Kudüs’e yönelmişti. Kılıç Arslan Kudüs’ün yolunu kapatmak için büyük bir metanet, azim ve savaş stratejisiyle Haçlılara Anadolu’da büyük kayıplar verdirmişti. Ağır kayıplarına rağmen güneye inmeyi başaran Haçlılar Urfa, Antakya, Trablusşam ve Kudüs’te kontluklar kuracaktır.</p>
<p>Anadolu Selçukluları ve İslam dünyasının beka mücadelesi verdiği bir dönemde genç yaşına rağmen muazzam başarılara imza atan Kılıç Arslan’ın mezar yerinin tespiti bu nedenle büyük önem arz etmektedir. Nitekim İstiklal şairimiz Mehmet Akif Ersoy da “Çanakkale Şehitleri” başlıklı şiirinde Kılıç Arslan’ın, kahramanlığıyla Selahaddin Eyyubi’yi kendisine hayran bıraktığını, İslamı boğmak için kuşatan ehl-i salibin demir çemberini beraberce parçaladıklarını dile getirmiştir. Nureddin Topçu ise “Büyük mezarların üstünde büyük vatanlar vardır. Büyük ölüleri olmayan milletler ebedî olamazlar” diyerek aslında bu gerçeğe vurgu yapmaktadır. Milletlerin diri ve dinamik halde tutulmasında ve nesillerin inşasında tarihin ve tarihî şahsiyetlerin vazgeçilmez değeri dikkate alındığında Kılıç Arslan’ın mezar yerinin tespiti önem taşımaktadır.</p>
<p><strong>Kılıç Arslan’ın tam olarak nerede vefat ettiği biliniyor muydu? </strong></p>
<p>Sultan Kılıç Arslan 1106 yılında Urfa Haçlı Kontluğu üzerine yürüyüp Urfa’yı kuşatmışsa da şehrin sağlam surlarını aşamamıştır. Bu sırada Musul Valisi Çökürmüş’ün Harran’daki adamları şehirlerini teslim etmek üzere kendisini davet eder. Kılıç Arslan gidip şehri teslim alır. Ancak burada hastalanır ve bir süreliğine Malatya’ya döner. Öte yandan Büyük Selçuklu Sultanı Muhammed Tapar, Kılıç Arslan’ın Güneydoğu Anadolu’daki ilerlemesinden rahatsızdır ve onun Büyük Selçuklu tahtını ele geçirmek niyetinde olduğu kanaatindedir. Hatta Musul Valisi Çökürmüş’ün de Kılıç Arslan’la gizli bir anlaşma yaptığını düşünmekteydi. Bu sebeple 1106’da Diyarbekir, el-Cezîre ve Musul’un idaresini Çavlı’ya vererek Çökürmüş’ten kurtulmak istemiştir. Çavlı yapılan savaşta Çökürmüş’ü yenmiş fakat Musul halkı şehri Çavlı’ya teslim etmemiş, dahası, Kılıç Arslan’a haber gönderip Musul’a gelmesini ve idareyi eline almasını istemiştir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2021">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye Selçukluları Sultanı I. Kılıç Arslan’ın Hazin Sonu</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ozel-dosya/turkiye-selcuklulari-sultani-i-kilic-arslanin-hazin-sonu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muharrem Kesik]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Feb 2021 06:54:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özel Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Dânişmend Gazi]]></category>
		<category><![CDATA[Mikâiloğulları]]></category>
		<category><![CDATA[Süleymanşah]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan I. Kılıç Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Selçuklu Devleti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6775</guid>

					<description><![CDATA[Sultan I. Kılıç Arslan, Türkiye Selçuklu Devleti’nin kurucusu Kutalmış oğlu Süleymanşah’ın oğlu ve ikinci sultanıdır (arada vekil hükümdarlar Ebu’l-Kasım ile Ebu’l-Gazi de var). Babasının 1086 yılında Büyük Selçuklulara karşı giriştiği mücadelede esir düşen Kılıç Arslan, 1092 yılı sonlarında hapsedildiği İsfahan şehrinden kurtularak kardeşi Kulan Arslan ile birlikte Anadolu’ya gelir ve İznik’te tahta çıkarak ülke yönetimini ele geçirir. Anadolu’da birliği sağlamak için bazı başarılı mücadeleleri olmuş, Bizans Devleti’ni idare eder bir tutum sergilemek suretiyle kayınpederi Çaka Bey’i ortadan kaldırmış, Orta Anadolu’da güçlü bir beylik kuran Dânişmend Gazi ile ittifak kurarak Haçlılara karşı başarıyla mücadele etmiştir. 1. Haçlı seferinde çok güçlü ve&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sultan I. Kılıç Arslan, Türkiye Selçuklu Devleti’nin kurucusu Kutalmış oğlu Süleymanşah’ın oğlu ve ikinci sultanıdır (arada vekil hükümdarlar Ebu’l-Kasım ile Ebu’l-Gazi de var). Babasının 1086 yılında Büyük Selçuklulara karşı giriştiği mücadelede esir düşen Kılıç Arslan, 1092 yılı sonlarında hapsedildiği İsfahan şehrinden kurtularak kardeşi Kulan Arslan ile birlikte Anadolu’ya gelir ve İznik’te tahta çıkarak ülke yönetimini ele geçirir. Anadolu’da birliği sağlamak için bazı başarılı mücadeleleri olmuş, Bizans Devleti’ni idare eder bir tutum sergilemek suretiyle kayınpederi Çaka Bey’i ortadan kaldırmış, Orta Anadolu’da güçlü bir beylik kuran Dânişmend Gazi ile ittifak kurarak Haçlılara karşı başarıyla mücadele etmiştir.</p>
<p>1. Haçlı seferinde çok güçlü ve donanımlı olan bu ordular karşısında duramayıp geri çekilir ve onları vur-kaç taktiğiyle yıpratmayı tercih eder. Bu sırada Haçlıların öncüleri sayılan Piyer Lermit ordusunu perişan etmiş, ayrıca müttefiki Dânişmend Gazi ile beraber 1101 yılında üç Haçlı ordusunu imha ederek Anadolu’nun vatan olarak kalmasını sağlamıştır. Haçlı seferleri yüzünden onun döneminde Türkiye Selçuklu Devleti’nin başkenti Konya’ya nakledilir ve burası devletin yıkılışına kadar Selçuklu başkenti olma özelliğini korur. Haçlı tehlikesi sona erince, Malatya’yı ele geçirmek amacıyla giriştiği hazırlıklar Dânişmend Gazi ile arasının açılmasına sebep olur. Aralarında cereyan eden savaş sonunda Dânişmend Gazi mağlup olmuş, kısa bir süre sonra da vefat etmiştir. Bu durumu fırsat bilen Sultan I. Kılıç Arslan Malatya’yı kuşatır ve şehri 1105 ya da 1106 yılında ele geçirir.</p>
<p>Kılıç Arslan artık Anadolu’daki en kudretli Türk hükümdarıdır. Sonunda babası Süleymanşah’ın yarım bıraktığı işi tamamlamaya niyetlenir ve belki de -Büyük Selçuklular olarak tanımladığımız- Mikâiloğulları’na hem babasının ölümünün, hem de kendisinin hapsedilmesinin hesabını sormaya karar verir. Amacı Büyük Selçuklu tahtını ele geçirmektir. Henüz gençtir, herhalde bunun son seferi olacağını tahmin edememiştir. Büyük Selçukluların egemenliği altında bulunan Musul şehrini ele geçirerek ilk adımı atmış olur. Sultan bu şehre gelmeden önce Büyük Selçuklu Sultanı Muhammed Tapar Musul’daki mevcut valisi Emîr Çökürmüş’ü görevden alıp yerine Emîr Çavlı Sakavu’yu tayin etmiştir. Ancak eski vali görevi bırakmak ve şehri teslim etmek istemeyince yeni vali ile çarpışır ve sonuçta mağlup olur.</p>
<p>Öte yandan eski vali Çökürmüş’ün adamları Büyük Selçuklulara teslim olmak istemezler ve şehri kendisine teslim edeceklerini söyleyerek Türkiye Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan’ı Musul’a davet ederler. İşte Sultan I. Kılıç Arslan’ın ölümüyle sonuçlanacak sefer böyle başlamıştır. Musul’u ele geçirince Büyük Selçukluların yeni valisi ile çarpışmaya girmesi kaçınılmazdır.</p>
<p>Kılıç Arslan, Çavlı ile savaşmak için Musul’dan ayrılmadan önce şehirde bir düzenleme yapar. Şehrin idaresini, yanında bulunan oğullarından Melikşah (Şahinşah)’a bırakır ve oğluna önde gelen emîrlerinden Bozmuş’u atabeg tayin eder. Eşi Ayşe Hatun ile ondan doğma küçük oğlu Tuğrul Arslan’ı da şehirde bırakmıştır. Bundan sonra Sultan Kılıç Arslan yanında Diyarbakır (Âmid) beyi Yinal oğlu İbrahim, Harput beyi Çubuk oğlu Muhammed olduğu halde Çavlı ve müttefiklerine karşı savaşmak üzere harekete geçecektir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2021">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Göbeklitepe’nin Büyük Sırrı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ozel-dosya/gobeklitepenin-buyuk-sirri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Klaus Schmidt]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Feb 2021 06:45:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özel Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[bildprogramm]]></category>
		<category><![CDATA[Erymanthian]]></category>
		<category><![CDATA[Göbeklitepe]]></category>
		<category><![CDATA[Hayvanlar]]></category>
		<category><![CDATA[neoloitik]]></category>
		<category><![CDATA[Rölyef]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6771</guid>

					<description><![CDATA[Sütunların insan biçimli varlıkları temsil ettiği varsayılabileceğinden, Göbeklitepe’de insan biçimli oymalar ile sütunlar üzerinde betimlenen çeşitli motiflerin kombinasyonunun ne anlama geldiği önemli sorulardan biridir. Öncelikle Göbeklitepe’deki neoloitik çağ halkının manevî hayatında hayvanların önemli bir rol oynadığı sonucuna varılabilir. Bu sitenin sakinleri protein ihtiyaçlarını avcılıkla karşıladığından, bu figürasyonların muhtemel bir açıklaması, av ritüellerinin gerçekleştirilmesiyle ilişkilendirilebilir. Ancak alanda yer alan hayvan topluluğu ile ikonografi arasındaki yapılacak bir karşılaştırma bu fikri desteklememektedir. Akla gelen ihtimallerden biri şudur: Hayvanlar taş varlıkları korumak üzere muhafız işlevi mi görüyordu? Memeliler açısından bir istisna hariç, sütunlarda yalnızca erkek hayvanların tasviri vardı. Bir görüşe göre onlar cinsiyetleri için&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sütunların insan biçimli varlıkları temsil ettiği varsayılabileceğinden, Göbeklitepe’de insan biçimli oymalar ile sütunlar üzerinde betimlenen çeşitli motiflerin kombinasyonunun ne anlama geldiği önemli sorulardan biridir. Öncelikle Göbeklitepe’deki neoloitik çağ halkının manevî hayatında hayvanların önemli bir rol oynadığı sonucuna varılabilir. Bu sitenin sakinleri protein ihtiyaçlarını avcılıkla karşıladığından, bu figürasyonların muhtemel bir açıklaması, av ritüellerinin gerçekleştirilmesiyle ilişkilendirilebilir. Ancak alanda yer alan hayvan topluluğu ile ikonografi arasındaki yapılacak bir karşılaştırma bu fikri desteklememektedir.</p>
<p>Akla gelen ihtimallerden biri şudur: Hayvanlar taş varlıkları korumak üzere muhafız işlevi mi görüyordu? Memeliler açısından bir istisna hariç, sütunlarda yalnızca erkek hayvanların tasviri vardı. Bir görüşe göre onlar cinsiyetleri için resmedilmemişti; güçlü ve saldırgan erkek hayvanların görüntüsü daha güçlü bir mesaj taşıyordu. Bu senaryo etoburlar, yılanlar, yabani domuz ve yaban öküzü türleri için geçerli olabilir. Ancak yabani koyun, ceylan, yabani eşek ve turnanın bu kalıba uyması mümkün görünmemektedir. Meydanların hepsi vahşi hayvan figürleriyle süslenmiş olsa da -bu yorumların- neolitik çağda hayvanların rolünü koruma düzeyine indirgeyeceğinden endişeliyim. Sütunların üzerinde yalnızca hayvanların tasvir edildiğine, ayrıca karmaşık bir semboller sisteminin yer aldığına da dikkat çekmek gerekir.</p>
<p>Rölyeflerde tasvir edilen hayvanlar ve sembollere ilave olarak, ayrıca farklı bir sembolizm sunuyor gibi görünen üç boyutlu heykeller ve yüksek rölyefler grubu da mevcuttur. Tasvirler iki ana tür yabani domuz ve bir yırtıcıdır. Görünüşleriyle bunlardan ilki Erymanthian domuzuna1 benzerken, ikincisi Yunan mitolojisindeki Kerberos’u2 andırmaktadır. Bu yüzden bu iki gruptaki sembollerin anlamları arasında bir fark bulunması muhtemel görünmektedir. Heykeller ve yüksek rölyefler işlevleri bakımından nazardan ve kem gözlerden korumayı amaçlıyor gibi görünmektedir. Alt rölyeflerde tasvir edilen hayvanlar ve semboller ise efsaneleri aktarma amacı taşımaktadır. Ancak belli bir meydandaki tüm görsel envanterini araştırmak güçtür. Birincisi, sütunların büyük çoğunluğu kazı düzeyine bağlı olarak duvarlar veya iskeleler nedeniyle tamamen görünür halde değildir. Çoğu zaman şaftların kapak kısımları ve rölyefler sütunların dikilmesinden sonra yapılmış ve yerleştirilmiştir. İkincisi, sütunların yeniden kullanılması söz konusudur. Bir sütunun orijinal konumunda olup olmadığından emin değiliz. Ayrıca sütun değiştirilmiş olsa bile rölyeflerin hâlâ orijinal olup olmadığından, yeni taşın modern gözlerimize yeni bir görseller “katmanı” sunup sunmadığını bilemiyoruz. Meydanların toplu sembolizminden (bildprogramm) çok, motiflerden bazılarını bireysel olarak değerlendirmeye çalışacağız.</p>
<p>En yaygın iki figür: yılan ve tilki</p>
<p>Göbeklitepe’de yılan en yaygın figürlerdendir. Bunlar ayrı ayrı, dört veya beşli küçük gruplar halinde görünmektedir. Rölyefler temelde sütunların karın kısımlarında yer alır. Yalnızca ikisi de B Meydanı’nda olmak üzere iki yerde yılanları bir sütunun arkasında görüyoruz. Ancak bu sütunların yerlerinin değiştirilmiş olması muhtemeldir. Birkaç istisna hariç, yılanlar aşağıya doğru hareket eder haldedir. Üç örnekte ondan fazla yılanın birlikte tasvir edildiğini görüyoruz. Sütun 1’de iç içe örülmüş yılanlardan yapılmış ağ benzeri bir nesne bulunur.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2021">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Medeniyetin İşaret Taşları</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ozel-dosya/medeniyetin-isaret-taslari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derin Tarih]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Feb 2021 06:39:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özel Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[animist]]></category>
		<category><![CDATA[Dicle]]></category>
		<category><![CDATA[Fırat]]></category>
		<category><![CDATA[Göbeklitepe]]></category>
		<category><![CDATA[Mezopotamya]]></category>
		<category><![CDATA[Neolitik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6767</guid>

					<description><![CDATA[Günümüzden yaklaşık 12.000 yıl önce, Fırat ve Dicle nehirleri arasında kalan bölgede, insanlık tarihi yön değiştiriyordu. İnsanoğlu, dünya tarihinde ilk kez avcı &#8211; toplayıcı düzenden, çiftçi &#8211; üretici düzene geçmekteydi. Göbeklitepe incelendiğinde, tarihöncesi insanın bu süreçte basit bir hayat tarzıyla yetinmediği, bilinenin aksine oldukça karmaşık bir düşünce sistemine, toplumsal düzene ve teknolojiye sahip olduğu görülüyor. Bunun da ötesinde dönemin inanç dünyasını yansıtan, animist figürlerle zenginleştirilmiş ritüel merkezleri Göbeklitepe’yi arkeoloji tarihinin en önemli keşiflerinden biri haline getiriyor. Son avcıların buluşma merkezi olarak tanımlanabilecek Göbeklitepe, tarihöncesi hayata dair her türlü veri ve bilimsel sonuç açısından büyük önem taşıyor. İnsanlık tarihine dair öncesindeki&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Günümüzden yaklaşık 12.000 yıl önce, Fırat ve Dicle nehirleri arasında kalan bölgede, insanlık tarihi yön değiştiriyordu. İnsanoğlu, dünya tarihinde ilk kez avcı &#8211; toplayıcı düzenden, çiftçi &#8211; üretici düzene geçmekteydi. Göbeklitepe incelendiğinde, tarihöncesi insanın bu süreçte basit bir hayat tarzıyla yetinmediği, bilinenin aksine oldukça karmaşık bir düşünce sistemine, toplumsal düzene ve teknolojiye sahip olduğu görülüyor. Bunun da ötesinde dönemin inanç dünyasını yansıtan, animist figürlerle zenginleştirilmiş ritüel merkezleri Göbeklitepe’yi arkeoloji tarihinin en önemli keşiflerinden biri haline getiriyor. Son avcıların buluşma merkezi olarak tanımlanabilecek Göbeklitepe, tarihöncesi hayata dair her türlü veri ve bilimsel sonuç açısından büyük önem taşıyor. İnsanlık tarihine dair öncesindeki tüm teorileri altüst eden anıtsal Göbeklitepe mimarisi ve tarihöncesi insanın gelişkin sembolik dünyası bu dönem için beklenmedik bir düzeye ulaşmış bir kültürü bizlere iletiyor. Bilim insanlarını heyecanlandırdığı kadar bu toprakların insanını da gururlandıran bu eşsiz bölge keşfedilmeyi bekleyen daha birçok gizem olduğunu akla getiriyor.</p>
<p>Göbeklitepe “modern insan”ın günümüz medeniyetin ulaştığı süreçte attığı adımların en çarpıcı örneklerinden biri. Göbeklitepe’yi önemli kılan yalnızca yüksek sanat anlayışı ya da şaşırtıcı mimarisi değil, burayı inşa eden toplulukların gelişmiş toplumsal yapıları, zengin inanç ve sembol dünyaları hakkında bizlere sunduğu deliller. Göbeklitepe’nin ilk kültür katmanı, MÖ 9.600 &#8211; 8.700 yılları arasına tarihlenmekte. Neolitik dönemin ilk evresi olan bu dönem, insanın kültürel ve toplumsal açıdan yaşadığı en büyük değişimlerden birine sahne olmuştur. Avcı &#8211; toplayıcı hayattan yerleşik hayata geçiş, tarım ve hayvancılığın ortaya çıkışı, kilden kap kacak yapımı ve cilalı taş baltalar, kerpiç gibi teknolojik gelişmeler araştırmacılar tarafından “neolitik paket” adı altında gruplandırılıyor. Son dönemde Yakındoğu’da yapılan araştırmalar, ilk neolitik dönem insanlarının çevrelerindeki tabiattan farklı biçimlerde faydalanan başarılı avcı &#8211; toplayıcılar olmalarının yanı sıra gelişmiş ve çok katmanlı kültürel geleneklere sahip olduklarını da gösteriyor.</p>
<p>Günümüzden yaklaşık 120 bin yıl önce başlayan buzul dönemlerinin ardından, 19 bin yıl önce son buzul döneminin sona erdiği düşünülüyor. Bu dönemde Avrupa’nın büyük bir kısmıyla birlikte Doğu Anadolu dağları da buz örtüsüyle kaplanmıştır. Son buzul maksimumu’nun ardından iklim şartları yumuşamaya başlar, deniz seviyesi yükselir. MÖ 12.500’e gelindiğinde sıcaklık neredeyse günümüz değerlerine ulaşır. Bu da tundra bitki örtüsünün çam ormanlarıyla değişmesine neden olur. Anadolu ve kuzey Mezopotamya binlerce yıldır kurak bir step ikliminin altındayken, yavaş yavaş nemli ve yumuşak bir iklime geçer ve çayırlıklarla açık ormanlık araziler yayılmaya başlar.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2021">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
