﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Selçuklu Tarihi &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/kategori/selcuklu-tarihi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Wed, 07 Sep 2022 10:43:28 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.5</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>Selçuklu Tarihi &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Türklere Anadolu’nun Tapusunu Bu Savaş Vermişti</title>
		<link>https://www.derintarih.com/selcuklu-tarihi/turklere-anadolunun-tapusunu-bu-savas-vermisti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muharrem Kesik]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Sep 2022 10:27:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Kılıç Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Miryokefalon]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8496</guid>

					<description><![CDATA[Anadolu Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan ile Bizans İmparatoru I. Manuel Komnenos arasında 1176’da meydana gelen Miryokefalon (Myriokephalon) Savaşı’yla Anadolu’nun Türk toprağı olduğu tescil edilmiş, Bizans’ın Türkleri Anadolu’dan atma hayalleri sona ermişti. Türk tarihinin medar-ı iftiharı olan bu zaferin nerede kazanıldığı ise uzun yıllar tartışma konusu oldu. Dönemin kaynakları birbiriyle çelişkili bilgiler aktardığından tartışma uzayarak savaş alanı bir türlü tespit edilemediği gibi zaferin ehemmiyeti de hakkıyla idrak edilememiştir&#8230; &#160; Devamı Derin Tarih Eylül Sayısında…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Anadolu Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan ile Bizans İmparatoru I. Manuel Komnenos arasında 1176’da meydana gelen Miryokefalon (Myriokephalon) Savaşı’yla Anadolu’nun Türk toprağı olduğu tescil edilmiş, Bizans’ın Türkleri Anadolu’dan atma hayalleri sona ermişti. Türk tarihinin medar-ı iftiharı olan bu zaferin nerede kazanıldığı ise uzun yıllar tartışma konusu oldu. Dönemin kaynakları birbiriyle çelişkili bilgiler aktardığından tartışma uzayarak savaş alanı bir türlü tespit edilemediği gibi zaferin ehemmiyeti de hakkıyla idrak edilememiştir&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2022">Derin Tarih Eylül Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sönük Bir Hatıradan Millî Bayrama</title>
		<link>https://www.derintarih.com/selcuklu-tarihi/sonuk-bir-hatiradan-milli-bayrama/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Özalper]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Aug 2022 08:06:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Bayazit]]></category>
		<category><![CDATA[Bizanslılar]]></category>
		<category><![CDATA[Hasanan aşireti]]></category>
		<category><![CDATA[Haydaran aşireti]]></category>
		<category><![CDATA[Malazgirt]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklular]]></category>
		<category><![CDATA[TBMM]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8380</guid>

					<description><![CDATA[Selçuklular ile Bizanslılar arasındaki büyük savaşa sahne olan Malazgirt, Cumhuriyet tarihinin ilk dönemlerinde uzak bir taşra kasabası görünümündeydi. TBMM’nin resmî kayıtlarında ilk defa 1921 tarihli zabıtlarda zikredilmişti ve kaza statüsündeydi. Muş milletvekillerinden Abdülgani Ertan’ın kazaya bir telgrafhane kurulması yönündeki önerisini ihtiva eden kayda ilave olarak, 1934 yılında Bayazit (Ağrı) vilayetine bağlanması yönündeki bir talebi yansıtan başka bir kayda daha denk geldiğimiz Malazgirt’in ne zaman ilçe haline getirildiğini bilmiyoruz. 1945 yılında Ankara’dan Malazgirt’e gelen bir inceleme heyetinin raporuna bakılırsa, ilçe idarî açıdan bağlı olduğu Muş’a 120, Ağrı’ya ise 90 kilometre uzaklıkta olduğu için ekonomik iş ve alışverişlerini Ağrı ile yürütüyordu. Bundan&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Selçuklular ile Bizanslılar arasındaki büyük savaşa sahne olan Malazgirt, Cumhuriyet tarihinin ilk dönemlerinde uzak bir taşra kasabası görünümündeydi. TBMM’nin resmî kayıtlarında ilk defa 1921 tarihli zabıtlarda zikredilmişti ve kaza statüsündeydi. Muş milletvekillerinden Abdülgani Ertan’ın kazaya bir telgrafhane kurulması yönündeki önerisini ihtiva eden kayda ilave olarak, 1934 yılında Bayazit (Ağrı) vilayetine bağlanması yönündeki bir talebi yansıtan başka bir kayda daha denk geldiğimiz Malazgirt’in ne zaman ilçe haline getirildiğini bilmiyoruz. 1945 yılında Ankara’dan Malazgirt’e gelen bir inceleme heyetinin raporuna bakılırsa, ilçe idarî açıdan bağlı olduğu Muş’a 120, Ağrı’ya ise 90 kilometre uzaklıkta olduğu için ekonomik iş ve alışverişlerini Ağrı ile yürütüyordu. Bundan dolayı da Ağrı’ya bağlanması hususu ciddi olarak düşünülmeliydi. Muş halkının Malazgirt’in Ağrı’ya bağlanabileceği düşüncesinden rahatsızlık duyduğu doğruydu; fakat Malazgirt ve Muş arasındaki bağlantıyı oluşturan karayolunun kötü olduğu unutulmamalıydı. Öte yandan, devlet de bölgedeki ulaşım hatlarının iyileştirilmesi hususunu ciddiye alıyordu. Mesele yerel basının da zaman zaman gündeme getirdiği konu başlıkları arasındaydı.</p>
<p>1534 kilometrekarelik yüzölçümü ile Muş’un ikinci büyük ilçesi olan Malazgirt’in ekonomisi Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında ağırlıklı olarak tarım ve hayvancılığa dayalıydı. Üç adet ot biçme makinesinin bulunduğu ilçede harmanlar düvenle dövülüyor, bir başka ifadeyle tarımsal faaliyetler geleneksel usullerle yürütülüyordu. Elde edilen buğday, arpa, mısır, nohut, mercimek ve fasulye türünden tarımsal ya da yün ve yağ gibi hayvansal ürünler coğrafî yakınlık dolayısıyla Ağrı’ya satılıyordu. Trabzon’un Sürmene ilçesinden Malazgirt’e gelip yerleşen bir topluluğun karpuz yetiştirdiği ve zaman içerisinde bunlar tarafından başlatılan tarımsal üretim faaliyetinin gelişerek Malazgirt’i karpuz ve kavunun yoğun olarak gerçekleştirildiği bir yer haline getirdiğini belirtmek ilgi çekici olabilir.</p>
<p>O yıllarda üç öğretmeni olan beş sınıflı bir ilkokulun varlığını bildiğimiz Malazgirt’te doktor ve eczane yoktu. Bundan dolayı da sıtma ve trahoma gibi hastalıklar yaygındı. Zaman zaman devlet büyükleri tarafından da ziyaret edilen ilçenin 1940’lı yıllardaki nüfusu 11 bin civarındaydı. Rus işgalinden önce 50 binlerde olduğu tahmin edilen nüfusun 1945 yılında henüz 20 bine ulaşamamış olması, şehrin yaşadığı toplumsal daralmayı göstermesi bakımından dikkate değer. Nitekim Rus işgalinden önce ilçenin merkez nüfusu 10 bin civarındayken, bu sayı 1945’e gelindiğinde 600’e düşmüştü. Eskilerden kalan aşiret yapılanmaları (örneğin Haydaran ve Hasanan aşiretleri) mevcutsa da ekonomik sıkıntılardan dolayı beli bükülmüş olan vatandaşlar bu yapılanmalara pek itibar etmiyordu. İlçe merkezinde dört büyük aile (isimlerini bilmiyoruz) vardı ve bunlar, “köylerden ve Bitlis’ten gelip” ilçeye yerleşen diğerlerinin aksine kendilerini Malazgirt’in en eski ve yerli sakinleri olarak tarif ediyorlardı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ağustos-2022">Derin Tarih Ağustos Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kayıp Şehidin Peşinde</title>
		<link>https://www.derintarih.com/selcuklu-tarihi/kayip-sehidin-pesinde/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Alican]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Jul 2022 07:33:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Grebido]]></category>
		<category><![CDATA[Malazgirt Savaş]]></category>
		<category><![CDATA[Patnos]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Alparslan]]></category>
		<category><![CDATA[Türbe Tepe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8242</guid>

					<description><![CDATA[2019 yılının sonbaharında Kültür Bakanlığı’ndan izinleri alınan ve bir sonraki yılın yazında savaşın gerçekleştiği alanı bulmak için kalabalık bir araştırmacı topluluğunun alana inmesiyle başlayan “Malazgirt Savaş Alanının Tespiti Tarihi ve Arkeolojik Yüzey Araştırması Projesi” çerçevesinde 2020 döneminde üç etap gerçekleştirilmişti. Söz konusu etaplar esnasında Malazgirt ve çevresindeki köylerde yapılan yüzey araştırmalarına ilave olarak tarihî şehrin surları ile alakalı çalışmalar yapılmış, krokiler çizilmiş, üç boyutlu modellemeler oluşturulmuş ve literatürde bulunmayan yeni höyük alanları keşfedilmişti. 2020 döneminin en önemli keşfi, halk arasında Grebido (Bidon Tepe), Alparslan Tepesi ve Şehitler Tepesi adıyla bilinmekte olup askerî haritalarda Türbe Tepe olarak kaydedilen Patnos yolu üzerindeki&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>2019 yılının sonbaharında Kültür Bakanlığı’ndan izinleri alınan ve bir sonraki yılın yazında savaşın gerçekleştiği alanı bulmak için kalabalık bir araştırmacı topluluğunun alana inmesiyle başlayan “Malazgirt Savaş Alanının Tespiti Tarihi ve Arkeolojik Yüzey Araştırması Projesi” çerçevesinde 2020 döneminde üç etap gerçekleştirilmişti. Söz konusu etaplar esnasında Malazgirt ve çevresindeki köylerde yapılan yüzey araştırmalarına ilave olarak tarihî şehrin surları ile alakalı çalışmalar yapılmış, krokiler çizilmiş, üç boyutlu modellemeler oluşturulmuş ve literatürde bulunmayan yeni höyük alanları keşfedilmişti. 2020 döneminin en önemli keşfi, halk arasında Grebido (Bidon Tepe), Alparslan Tepesi ve Şehitler Tepesi adıyla bilinmekte olup askerî haritalarda Türbe Tepe olarak kaydedilen Patnos yolu üzerindeki tepede yapılan ön kazı çalışmalarıydı.</p>
<p>Projenin 2021 dönemindeki çalışmalarının ana aksı, halk arasında anlatılan efsanelerde Sultan Alparslan ve Selçuklularla ilişkilendirilen Grebido’daki Müslüman mezarlığında gerçekleştirilen ön kazılardan elde edilmiş kemik örneklerinin laboratuvar analizleri doğrultusunda biçimlendirildi. Karbon-14 testleri ile 14 ve 15. yüzyıllara tarihlenen kemiklerin bulunduğu mezarlıkta yoğunlaştırılan çalışmalar sırasında birçok kabir açıldı ve bu kabirlerden çıkarılan kemikler test için laboratuvara gönderildi. Yeni sonuçlarla birlikte 13 ve 14. yüzyıllara tarihlenebilen mezarlarda kadın, erkek ve çocuk bireylerin bulunduğunun tespit edilmesi, Grebido’daki mezarlığın şehitlik olabilme olasılığını geriletmiş olsa da, aynı dönemde yapılan yüzey araştırmalarında Selçuklu şehitlerine ilişkin yeni bir ipucu elde edildi. Malazgirt’in yaklaşık altı buçuk yedi kilometre güneydoğusundaki Afşin’de heyecan verici bulgulara ulaşılmıştı. Bu bulgular, bu metin yayınlandığında halen devam etmekte olan 2022 yılı çalışmalarının da eksenini belirleyecektir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-temmuz-2022">Derin Tarih Temmuz Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Siyasetnâme’nin Şifreleri</title>
		<link>https://www.derintarih.com/selcuklu-tarihi/siyasetnamenin-sifreleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Alican]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Feb 2022 05:38:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Melikşah]]></category>
		<category><![CDATA[Nizâmülmülk]]></category>
		<category><![CDATA[siyasetnâme]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan]]></category>
		<category><![CDATA[vezir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7879</guid>

					<description><![CDATA[Selçuklu tarihinin en büyük hükümdarları olan Sultan Alparslan ve Melikşah dönemlerinde uzun yıllar vezirlik yapan Nizâmülmülk, 14 Ekim 1092 tarihinde İsmâilî fedaisi olduğu ileri sürülen bir suikastçı tarafından Bağdat’a giderken öldürüldü. Tabir yerindeyse elinde büyüyen Sultan Melikşah ile arası bozuktu. Hükümdar bir süre önce kendisini “vezirlik divitini elinden almakla” tehdit etmiş, o da bunun altında kalmayarak “vezirlik diviti ile saltanat tacının birbirlerine bağlı olduğu, vezirlik divitinin kendisinden gitmesi durumunda sultanlık tacının da onun başında fazla kalmayacağı” karşılığını vermişti. Kendisi görememiş olsa da, Nizâmülmülk’ün ölümünden bir ay sonra Sultan Melikşah’ın da şüpheli bir şekilde ölmüş olmasından hareketle vezirin haklı olduğunu biliyoruz.&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Selçuklu tarihinin en büyük hükümdarları olan Sultan Alparslan ve Melikşah dönemlerinde uzun yıllar vezirlik yapan Nizâmülmülk, 14 Ekim 1092 tarihinde İsmâilî fedaisi olduğu ileri sürülen bir suikastçı tarafından Bağdat’a giderken öldürüldü. Tabir yerindeyse elinde büyüyen Sultan Melikşah ile arası bozuktu. Hükümdar bir süre önce kendisini “vezirlik divitini elinden almakla” tehdit etmiş, o da bunun altında kalmayarak “vezirlik diviti ile saltanat tacının birbirlerine bağlı olduğu, vezirlik divitinin kendisinden gitmesi durumunda sultanlık tacının da onun başında fazla kalmayacağı” karşılığını vermişti. Kendisi görememiş olsa da, Nizâmülmülk’ün ölümünden bir ay sonra Sultan Melikşah’ın da şüpheli bir şekilde ölmüş olmasından hareketle vezirin haklı olduğunu biliyoruz. Evet, vezirlik diviti ile saltanat tacı birbirine bağlıydı. Anlaşılan, vezirin “devlet içerisinde devlet haline geldiği” iddiaları kendisini çekemeyenlerin yaydığı dedikodu ve iftiralardan ibaret değildi. Nitekim kaynaklar tarafından “Sultan’ı öldürenlerin Nizâmiyyûn –Nizâmülmülk taraftarları- mensupları” olduğu iddiasının dile getirilmesi, merhum vezirin geride bıraktığı kudretin delili olarak görülebilir.</p>
<p>Selçuklu kaynakları, Nizâmülmülk’ün katlinden Sultan Melikşah’ı, hükümdarın vezirden pek hoşlanmayan hırslı eşi Terken Hatun’u ve bu dönemde Alamut merkezli Bâtınî bir terör teşkilatının reisi olarak temayüz eden Hasan Sabbah’ı sorumlu tutan çeşitli iddiaları naklederler. Sultan’ın, suikasttan sonra, evvela ölüm döşeğindeki vezirinin, ardından da huzursuzlanan askerlerin yanına giderek “bu işte parmağının olmadığını” belirtmesi kendisine dönük bir şüphenin varlığını gösterse de, nihayetinde suikast emrini verenin kim olduğu belli değildir. Öte yandan, Nizâmülmülk’ün varlığını kendileri açısından tehdit olarak gören güç odaklarının mevcut olduğu ve zikredilen iddiaların her birinin belli ölçüde haklılık payı taşıdığı, ayrıca vezirin de öldürülmekten endişe ettiği belirtilmelidir. Bu, suikasta uğradığı yolculuğa çıkmadan önce “seferden dönmesi nasip olmaz ise” Sultan’a takdim etsin diye “has kitapların kâtibi Muhammed b. Nâsih’e” teslim ettiği ve muhtemelen hükümdarın son halini görmediği meşhur eseri <em>Siyasetü’l-Mülûk</em>’ta (Siyasetnâme) yer alan bazı kısımlardan anlaşılmaktadır. <em>Siyasetnâme</em>, vezirin otobiyografik deneyimlerini yansıtan şifrelerle doludur.</p>
<p>Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah, Hicrî 470 (M. 1077-1078) yılında veziri Nizâmülmülk’e ve diğer devlet adamlarına “memleketin durumu” ile ilgili düşüncelerini kaleme almalarını emretmiş, bu talimat üzerine “nasihatnâme” türü içerisinde değerlendirilebilecek birçok eser yazılarak hükümdara takdim edilmişti. Nizâmülmülk’ün “Siyasetnâme” ismiyle meşhur olan <em>Siyasetü’l-Mülûk</em> adlı eseri de bunlardan biriydi ve Sultan Melikşah kendisine sunulanlar içerisinde en çok onu beğenmişti. Öte yandan eserini bu şekilde bırakmayan vezirin sonraki yıllarda metni genişlettiğini biliyoruz. O, nihaî metnin son kısmında, Sultan’a sunulan <em>Siyasetü’l-Mülûk</em>’un özet olduğunu ve daha sonra “bu özeti genişletme ihtiyacı hissettiğini” belirtmiştir. Bir başka ifadeyle, hükümdarın metni görüp de beğenmesinden sonra Nizâmülmülk kitabına yeni kısımlar eklemiş, yeni hikâye ve nükteler koyarak metni oldukça hacimli bir şekle büründürmüştür. Bugün elimizde bulunan nüshanın hangi kısımlarının önce kaleme alındığını ya da hangilerinin sonra ilave edildiğini anlamak kolay değildir. Fakat Sultan’a dönük bazı sitemlerin (hatta yer yer ithamların) yer aldığı ve vezirin yaşamında karşılaştığı sorunlara dönük atıflarda bulunduğunu hissettirdiği kısımların metne sonradan ilave edildiğini düşünmek doğru olabilir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2022">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Selçuklu Aristokratları Nedîmler</title>
		<link>https://www.derintarih.com/selcuklu-tarihi/selcuklu-aristokratlari-nedimler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Alican]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Jan 2022 05:30:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Emeviler]]></category>
		<category><![CDATA[Nedîm]]></category>
		<category><![CDATA[ruhiyye]]></category>
		<category><![CDATA[şahs-ı maneviyyesi]]></category>
		<category><![CDATA[Sâsânî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7803</guid>

					<description><![CDATA[Modern öncesi dönemlerde imparatorlukları yöneten hükümdarlardan söz edildiğinde, genellikle insanların aklına gün boyu büyük bir ciddiyetle etrafına emirler yağdıran asık suratlı adamlar gelir. Ordularını savaşlardan savaşlara süren, dinî ve millî ideallerin varlıklarında tecessüm ettiği bu adamlar, kendilerini önemli işlere adamışlardır. Mensubu oldukları milletin şahs-ı maneviyyesi haline geldikleri için sıradan bir insan olmanın ötesine geçmiş, biyolojik varlıkları belirsizleşmiş, soyut bir simgeye dönüşmüşlerdir. Tıpkı ruhları gibi bedenleri de artık kendilerine ait değildir. Diledikleri gibi yaşayamaz, diledikleri gibi konuşamazlar. Makamlarını taşıyabilmeleri ve temsil ettikleri anlamı tahkîm etmeleri istenir. Hükümdarlardan beklenen; devleti payidar kılmaları, milleti mesrur etmeleridir. Yorgun düşebilecekleri, halet-i ruhiyyelerinin sarsılabileceği, kendilerini yalnız&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Modern öncesi dönemlerde imparatorlukları yöneten hükümdarlardan söz edildiğinde, genellikle insanların aklına gün boyu büyük bir ciddiyetle etrafına emirler yağdıran asık suratlı adamlar gelir. Ordularını savaşlardan savaşlara süren, dinî ve millî ideallerin varlıklarında tecessüm ettiği bu adamlar, kendilerini önemli işlere adamışlardır. Mensubu oldukları milletin şahs-ı maneviyyesi haline geldikleri için sıradan bir insan olmanın ötesine geçmiş, biyolojik varlıkları belirsizleşmiş, soyut bir simgeye dönüşmüşlerdir. Tıpkı ruhları gibi bedenleri de artık kendilerine ait değildir. Diledikleri gibi yaşayamaz, diledikleri gibi konuşamazlar. Makamlarını taşıyabilmeleri ve temsil ettikleri anlamı tahkîm etmeleri istenir.</p>
<p>Hükümdarlardan beklenen; devleti payidar kılmaları, milleti mesrur etmeleridir. Yorgun düşebilecekleri, halet-i ruhiyyelerinin sarsılabileceği, kendilerini yalnız hissedebilecekleri, sürdürdükleri saltanatın hayhuyundan bunalarak arkalarında iz bırakmadan ortadan kaybolmak isteyebilecekleri, dost meclislerinde amaçsız sohbetler yapmayı özleyebilecekleri, öylece boşluğa bakarak kendilerine ait bir hayatlarının olup olmadığını düşünerek ürperebilecekleri düşünülmez. Herhangi bir hikmeti olmayan başıboş işler yapmayı arzu etmek ve kendilerini anlık duygulanımlara kaptırarak şen kahkahalar atmaya ihtiyaç duymak onlara yakışacak şeyler cümlesinden değildir. Hele de fiziksel ya da sözlü şakalar yapmak! Hâşâ. Bunlar bir sultanın yapacağı işler arasında yoktur. Otorite mesafeyi gerektirir çünkü. Hükümdarın otoritesinin muhafazası için onunla diğerleri arasında görünmez bir duvar olmalı, en yakınında olanlar bile o duvarı aşamamalıdır. Aksi halde saltanat zarar görür, sultanın buyruklarının yaptırım gücü zedelenir.</p>
<p>Gelgelelim, otorite duvarının ardına ne kadar gizlenirse gizlensin, hükümdar insandır ve bu ise hiçbir koşulda aşılabilecek bir bariyer değildir. Nitekim tarihî süreçte birçok hükümdarın insan ve simge olmak arasındaki gerilimi kaldıramayarak ulûhiyet iddiasında bulunması da bu durum ile ilgili olmalıdır. Kamusal alanda bir tür insan-dışı varlık olarak kavranmalarını bütün varoluşlarına teşmil etmiş, böylece gülünç bir duruma düşmüşlerdir. Öte yandan geleneğimizde hükümdarların üzerinde yürümek zorunda kaldığı bu buzu çözmek amacını taşıyan bir uygulama olduğunu not edelim: Nedîm.</p>
<p>Nedîm kelimesi, lügatte “kadeh arkadaşı ve dost” gibi anlamlara gelmekte olup hükümdarlara arkadaşlık etmek için özel olarak seçilen kimseleri tanımlar. Aralarında bazı farklılıklar olmakla birlikte Osmanlılar döneminde kullanılan “musâhib” ve “mücâlis” kelimeleri de aşağı yukarı aynı anlama gelmektedir. Geçmişi eski İran sarayındaki teşkilat kültürüne dayanan, 8 ve 9. asırda yaşayan meşhur Arap müellifi Cahiz tarafından vazifesinin muhtevasının ilk kez Sâsânî hükümdarı Erdeşîr b. Bâbek tarafından tayin edildiği belirtilen ve cahiliye dönemi Araplarında (İslâm öncesi dönemde Kureyş ulularının nedîmleri vardı) da görülen nedîm uygulaması, Ortaçağ İslâm dünyasındaki devlet yapılarının önemli bir unsuruydu. Emevîler ve Abbâsîler nedîm uygulamasına yabancı değildiler. Halifelerin kendilerine özgü şahsiyetler olan özenle seçilmiş nedîmleri olurdu. Esas itibarıyla “münâdeme” (nedîm kelimesi ile aynı köktendir) adı verilen eğlence meclislerini tertip etme, sultana şarkılar söyleyip eğlenceli hikâyeler anlatarak neşelenmesini sağlama görevini icra etmekle birlikte bazılarının devlet işlerine müdahale edebilecek seviyede itibar kazandıklarını kaynaklardan öğrendiğimiz nedîmler Selçuklu sarayında da vardı. Selçuklular dönemindeki nedîmlik uygulaması ile ilgili olarak Nizâmülmülk, Râvendî ve Kaykâvus b. İskender gibi müellifler önemli bilgiler vermişlerdir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ocak-2022">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye Selçuklularında Eğitim</title>
		<link>https://www.derintarih.com/selcuklu-tarihi/turkiye-selcuklularinda-egitim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muharrem Kesik]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 Oct 2021 07:21:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Âmine]]></category>
		<category><![CDATA[Bahâeddin Veled]]></category>
		<category><![CDATA[Çelebi Arif]]></category>
		<category><![CDATA[Gazzâli]]></category>
		<category><![CDATA[Nizamiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7456</guid>

					<description><![CDATA[Selçuklu medeniyeti mirasının en kayda değer unsurlarından biri, gelişmiş eğitim sistemidir. Selçuklu hükümdar ve devlet adamları her zaman ve şartta eğitimi desteklemiş, dönemin en önemli eğitim kurumları olan Nizâmiye Medreselerini açmışlardır. Bu medreselere devlet tarafından ödenekler tahsis edilmiş, Gazzâlî gibi âlimler buralarda ders vermiştir. Bu geleneğin Türkiye Selçuklularında da devam ettiğini; Bahâeddin Veled, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Sadreddin Konevî gibi âlimlerin Anadolu medreselerinde ders verdiklerini biliyoruz. Selçuklularda eğitim medreselerle sınırlı kalmamış, buralarda kapsamlı bir tedrisattan geçmek isteyenler evvela hususi bir hazırlık eğitimine tabi tutulmuşlardır. Ayrıca Ahîlik teşkilâtı gibi sivil yapılar meslek eğitimi verme ve meslek ahlâkı edindirme misyonu üstlenmişlerdir. Türkiye Selçuklularında&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Selçuklu medeniyeti mirasının en kayda değer unsurlarından biri, gelişmiş eğitim sistemidir. Selçuklu hükümdar ve devlet adamları her zaman ve şartta eğitimi desteklemiş, dönemin en önemli eğitim kurumları olan Nizâmiye Medreselerini açmışlardır. Bu medreselere devlet tarafından ödenekler tahsis edilmiş, Gazzâlî gibi âlimler buralarda ders vermiştir. Bu geleneğin Türkiye Selçuklularında da devam ettiğini; Bahâeddin Veled, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Sadreddin Konevî gibi âlimlerin Anadolu medreselerinde ders verdiklerini biliyoruz.</p>
<p>Selçuklularda eğitim medreselerle sınırlı kalmamış, buralarda kapsamlı bir tedrisattan geçmek isteyenler evvela hususi bir hazırlık eğitimine tabi tutulmuşlardır. Ayrıca Ahîlik teşkilâtı gibi sivil yapılar meslek eğitimi verme ve meslek ahlâkı edindirme misyonu üstlenmişlerdir.</p>
<p>Türkiye Selçuklularında medrese öncesinde görülen eğitimi beş asli başlıkta inceleyebiliriz.</p>
<p><strong>1: Temel ailede atılırdı: </strong>Türkler İslâm dinini benimsedikten sonra Anadolu’ya gelerek yerleşik hayata geçmeye başlamışlar, bu süreçle birlikte eğitime daha fazla önem vermişlerdir. Türkiye Selçuklu Devleti’nde fert öncelikle “aile” kurumu içerisinde eğitim alırdı. Tabii olarak çocuğun ilk eğitimi annesi tarafından verilir; ondan gördüğü terbiye hayat boyu sürecek eğitim zincirinin ilk halkasını teşkil ederdi. Daha sonra bu görevi baba devralırdı. Misal vermek gerekirse, Şeyh Evhâdüddîn-i Kirmânî, kızı Fatma’nın eğitimi ile bizzat alakadar olmuş; ancak kızı muvaffakiyet gösteremeyince onu dokuma ve örgü sanatlarına yönlendirmiştir. Diğer kızı Âmine ise derslerde ilerlemiş, sanat eğitimi de almıştır. Mevlânâ, gelini Kirake Hatun’un eğitimi ile de ilgilenmekte idi.</p>
<p>Türkiye Selçuklu toplumunda ebeveynler yeterli olamadıklarını düşündükleri alanlarda çocukları için özel hoca da tutabilirlerdi. Örneğin Hoca Şerefeddin-i Semerkandî, Bahaeddin Veled’in çocuklarının lalası idi. Eflâkî, eserinde Çelebi Arif’in bir lalası olduğundan bahsetmektedir.</p>
<p><strong>2: Camilerde temel dinî eğitim verilirdi: </strong>Belli bir yaşa erişen çocuklar eğitimlerini camide sürdürmekteydiler. Camiler, Hz. Peygamber (sas) döneminden itibaren sadece bir ibadet mekânı değil; toplantıların yapıldığı, mahal ile bölgeye ait işlerin görüşüldüğü ve iman esasları, ahlâk, fıkıh, akaid gibi konularda eğitim verilen yerler olmuştur. Türkiye Selçuklularında da bu geleneğin devam ettiği, imam tarafından camiye gelen kız ve erkek çocuklara temel dinî bilgilerin öğretildiği bilinir.</p>
<p><strong>3: Mahalle mekteplerinde disiplin ön planda idi: </strong>Camilerde eğitim imkânlarının yeterli olmadığı durumlarda devreye mahalle/sıbyan mektepleri veya “küttab”lar girerdi. Türkiye Selçuklularında küçük çocukların mektebe gittiklerine dair kayıtlara Mevlânâ’nın eserlerinde de rastlanır. Bu mekteplerde ilk olarak alfabe ve Kur’an okuma öğretilir, temel dinî bilgiler aktarılırdı. Mektepler bazen bir külliye içerisinde yer alır; genellikle her mahallede, mescidin yanında bulunurlardı. Yapımlarını çoğunlukla mahalle eşrafı üstlenirdi. Kaynaklara göre sıbyan mekteplerinde çocuklar karma eğitim görür, muallimler gerektiğinde öğrencilerine fizikî cezalar uygulayabilirdi. Mevlânâ <em>Fîhi M</em>â<em> F</em>î<em>h’</em>de öğretmenin sözüne karşı çıkan bir öğrencinin ayağına vurulmasına dair bir örnek zikretmiştir. Bundan başka, talebenin tekrar etmeden ders geçemeyeceğini belirterek hoca ile talebe arasında geçen bir hadiseyi nakleder. Ayrıca öğretmenin talebesine nazik şekilde yaklaşması, harfleri öğretirken onu incitmeden yanlışlarını belirtmesi gerektiğini de vurgular.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ekim-2021">Derin Tarih Ekim Sayısında…</a>s</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Haçlı Seferleri’nin Nedeni Malazgirt Savaşı’ydı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/selcuklu-tarihi/hacli-seferlerinin-nedeni-malazgirt-savasiydi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Alican]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Jun 2021 07:25:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Charlemagne]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlı Seferleri]]></category>
		<category><![CDATA[hıristiyan Avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[Malazgirt Savaşı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7137</guid>

					<description><![CDATA[“Kutsal toprakları kurtarmak” sloganıyla 1090’lı yılların sonunda başlayan Haçlı Seferleri, Hıristiyan Avrupa’nın kısa ve orta vadede bazı başarılar elde etmesi ile sonuçlansa da, bu Seferleri’n nihai mânada kalıcı bir siyasî başarısı olmadı. Haçlıların Yakındoğu’daki varlığı 200 yıl tamamlanmadan bütünüyle sona erdi. Bununla birlikte Seferleri’n asıl kalıcı etkileri sosyal ve kültürel alanda gerçekleşti. İki asırlık Haçlı macerası Hıristiyan Batı ile Müslüman Doğu arasında bir çeşit sosyal ve kültürel alışverişin zemini olmuş, bu zemin üzerinden oluşan etkileşim sonucunda taraflar birbirlerinden birçok anlamda etkilenmişlerdi. Söz konusu etkileşim bağlamında Haçlı Seferleri’nin dünya tarihinin en önemli, belirleyici ve tarihî akışı yönlendiren hadiseleri arasında olduğu kabul&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Kutsal toprakları kurtarmak” sloganıyla 1090’lı yılların sonunda başlayan Haçlı Seferleri, Hıristiyan Avrupa’nın kısa ve orta vadede bazı başarılar elde etmesi ile sonuçlansa da, bu Seferleri’n nihai mânada kalıcı bir siyasî başarısı olmadı. Haçlıların Yakındoğu’daki varlığı 200 yıl tamamlanmadan bütünüyle sona erdi. Bununla birlikte Seferleri’n asıl kalıcı etkileri sosyal ve kültürel alanda gerçekleşti. İki asırlık Haçlı macerası Hıristiyan Batı ile Müslüman Doğu arasında bir çeşit sosyal ve kültürel alışverişin zemini olmuş, bu zemin üzerinden oluşan etkileşim sonucunda taraflar birbirlerinden birçok anlamda etkilenmişlerdi. Söz konusu etkileşim bağlamında Haçlı Seferleri’nin dünya tarihinin en önemli, belirleyici ve tarihî akışı yönlendiren hadiseleri arasında olduğu kabul edilmektedir.</p>
<p>Peki, tarihî süreç içerisinde bu derece etkili olan ve tesirini asırlardan beri devam ettiren Haçlı Seferleri’nin nedeni neydi? Hıristiyan Avrupalılar İslâm dünyasına karşı neden bu türden seferler düzenleme ihtiyacı hissettiler? Bu sorular Haçlı tarihçileri tarafından epeyce tartışılmış ve bunlara sosyal, siyasî, dinî ve özellikle de ekonomik temelli cevaplar üretilmiştir.</p>
<p>Cevapları merak edenler Haçlı tarihi ile ilgili çalışmalara bakabilirler. Biz Haçlı Seferleri ile Malazgirt Savaşı arasında herhangi bir irtibat olup olmadığını anlamaya gayret edeceğiz. Bunun için öncelikle Hıristiyan Avrupa’yı Haçlı Seferleri’ne sürükleyen süreci özetleyelim.</p>
<p>Katolik Roma ile Ortodoks Bizans arasında kökenleri 5. yüzyıla dayanan ve “schisma” (bölünme) olarak bilinen teolojik ayrışma, 9. yüzyılın başında Papa’nın Frank İmparatoru Charlemagne’a taç giydirerek onu Kutsal Roma Germen İmparatoru olarak tanıması ile siyasî bir kisveye de bürünmüştü. Gerek Roma, gerekse Bizans tarafından zaman zaman sergilenen yakınlaşma eğilimleri Papalığın Ortodoks inancını dönüştürme ve Roma merkezli bir Hıristiyan birliği oluşturma yönündeki ısrarı nedeniyle asırlar boyunca herhangi bir sonuç vermemiş, hatta karşılıklı aforozlaşmalar, ithamlar ve konsil kararları ile Katoliklik ve Ortodoksluk arasındaki akidevî uçurum da giderek derinleşmişti. Bugün Hıristiyan dünyasında halen etkileri görülen bu farklılaşmanın esas itibarıyla iki farklı din ortaya çıkardığı da söylenebilir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2021">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sultan Melikşah’ın Hayatından 10 Örnek Davranış</title>
		<link>https://www.derintarih.com/selcuklu-tarihi/sultan-meliksahin-hayatindan-10-ornek-davranis/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muharrem Kesik]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Mar 2021 05:12:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[ferraş]]></category>
		<category><![CDATA[Gazzâl]]></category>
		<category><![CDATA[gulâm]]></category>
		<category><![CDATA[köylü]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Melikşah]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6822</guid>

					<description><![CDATA[Köylü ile Sultan Melikşah Bir gün bir köylü ağlayarak Sultanın yanına geldi, ondan yardım istedi: “Ben birkaç dirheme birkaç karpuz almıştım, daha başka param da yoktu. Onları satıp çoluk çocuğumun rızkını temin edecektim. Üç gulam beni tuttu ve karpuzları benden zorla aldılar.” Bunun üzerine Sultan ona, “Otur!” dedi ve gulamları tanıyıp tanımadığını sordu. Tanımadığını söyleyince bir ferraş (odacı) çağırıp, “Canım bir karpuz istiyor” dedi ve askerlerden karpuz istemesini söyledi. Ferraş gidip yanında bir karpuzla döndü. Sultan ona karpuzu aldığı şahsın huzuruna getirilmesini emretti. Hemen getirdiler. Sultan o askere, “Bu karpuzu nereden aldın?” diye sordu. Asker, “Kölelerim getirdi” diye cevap verdi.&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Köylü ile Sultan Melikşah</strong></p>
<p>Bir gün bir köylü ağlayarak Sultanın yanına geldi, ondan yardım istedi: “Ben birkaç dirheme birkaç karpuz almıştım, daha başka param da yoktu. Onları satıp çoluk çocuğumun rızkını temin edecektim. Üç gulam beni tuttu ve karpuzları benden zorla aldılar.” Bunun üzerine Sultan ona, “Otur!” dedi ve gulamları tanıyıp tanımadığını sordu. Tanımadığını söyleyince bir ferraş (odacı) çağırıp, “Canım bir karpuz istiyor” dedi ve askerlerden karpuz istemesini söyledi. Ferraş gidip yanında bir karpuzla döndü. Sultan ona karpuzu aldığı şahsın huzuruna getirilmesini emretti. Hemen getirdiler. Sultan o askere, “Bu karpuzu nereden aldın?” diye sordu. Asker, “Kölelerim getirdi” diye cevap verdi. Sultan bu defa onların huzura getirilmesini emretti. Asker gidip onlara kaçmalarını söyledi, sonra da geri dönüp, “Onları bulamadım” dedi. Sultan köylüye, “Şu kölemi al, götür. Ben karpuzuna karşılık bunu sana bağışladım. Senden karpuzu alanları da bul, getir. Vallahi eğer onu salıverecek olursan, and olsun ki boynunu vururum” diye karşılık verdi. Köylü köleyi alıp gitti, yolda köylüye üç yüz dinar vererek hürriyetini satın aldı. Köylü daha sonra Sultanın yanına gelerek onu üç yüz dinara kendisine sattım” dedi. Sultan, “Buna razı mısın?” diye sorunca, “Evet” cevabını verdi. Bunun üzerine Sultan, “Öyleyse dost olarak git” diye son sözünü söyledi.</p>
<p><strong>Allahü Teâlâ’nın huzurunda halim ne olur?</strong></p>
<p>Orta Çağ meşhur âlim ve tarihçilerinden İbnü’l-Esîr’in <em>el-Kâmil</em>’inde geçen bir kayda göre, Abdü’s-Semî’ b. Dâvud el-Abbâsî şunları anlatmıştır: Melikşah’ı aşağı Irak’taki Haddâdiyye köyünden gelen ve “Gazzâl’ın oğulları” diye tanınan iki adamla birlikte gördüm. Gazzâl’ın oğulları Sultan Melikşah ile karşılaşmışlar, Sultan durup onları dinlemiş, onlar da, “Mukta’ımız Emîr Humartekin bir milyon altı yüz bin dinarımızı müsadere etti, birimizin iki ön dişini de kırdı” demiş. Sonra kırılan dişlerini Sultana göstererek, “Biz de kısas yoluyla hakkımızı ondan alırsın diye sana geldik. Eğer Allah Teâlâ’nın sana farz kıldığı şekilde hakkımızı ondan alırsan ne âlâ, aksi halde Allah aramızda hüküm verecektir” demişler.</p>
<p>İbn Dâvud el-Abbâsî sözüne devamla: Sultanın atından inmiş olduğunu gördüm. Onlara, “Her biriniz bir kolumdan tutun ve beni Hâce Hasan’ın (Nizâmülmülk) yanına götürün” dedi. Onlar bunu yapamayacaklarını söyleyip özür dilediler. Fakat Sultan Melikşah ikisine de yemin vererek mutlaka yapmalarını istedi. Bunun üzerine Sultanı kolundan tutup Nizâmülmülk’ün yanına götürdüler. Nizâmülmülk bunu haber alınca koşarak dışarı çıktı. Sultanı karşılayıp yer öptü ve “Ey cihan hükümdarı! Seni böyle davranmaya sevk eden nedir?” diye sordu. Bunun üzerine Sultan, “Yarın Allah Teâlâ’nın huzurunda Müslümanların hak ve hukukundan sorguya çekilirsem hâlim ne olur? Ben bu işleri böyle durumlarda bana vekâlet edesin diye sana bıraktım. Halk böyle işkencelere maruz kalırsa bunun sorumlusu sen olursun. Beni de kendini de düşün” deyince, Nizâmülmülk yer öptü ve Sultanın hizmetine koştu. Sonra da derhal geri dönüp Emir Humarterkin’in iktalarının elinden alınması ve onlardan müsadere edilen malların iade edilmesine dair menşuru yazdırdı. Ayrıca yanındaki 100 dinarı da onlara verdi ve kısasen Emîr Humartekin’in dişlerinin de sökülebilmesi için bunu ispat etmelerini emretti. Gazzâl’ın oğulları ise hak ve hukuklarına sahip çıkarak Sultanın (ve vezirin) yanından hoşnut olarak ayrıldılar.</p>
<p><strong>Sen bu ordunun sayısını elinden geldiği kadar çoğalt</strong></p>
<p>Sultan yakınlarından biri de olsa hiç kimsenin jurnaline itibar etmez, bir karar vermeden önce olayı dikkatlice araştırırdı. Nüfuzlu devlet adamlarından Tâcülmülk, Vezir Nizâmülmülk’ü Sultan Melikşah’ın gözünden düşürmek için her fırsatı değerlendirirdi. Gerekirse iftira atarak jurnal etmekten de çekinmezdi. Bir defasında Sultana Nizâmülmülk aleyhinde şöyle demiştir: “Nizâmülmülk her yıl fakirlere, sûfîlere, kıraat âlimlerine 300 bin dinar para veriyor. Eğer bu para ile bir ordu techiz edilirse onunla İstanbul surlarını bile fethetmek mümkündür.” Sultan bu sözler üzerine Nizâmülmülk’ü çağırıp fikrini sordu. Nizâmülmülk cevaben, “Ey cihan hükümdarı! Ben ihtiyar bir adamım, eğer beni mezada versen bana kimse 10 dinardan fazla fiyat biçmez. Sen gençsin ama seni de mezada çıkarsalar 100 dinardan fazla etmezsin. Allah sana ve bana kullarından hiç kimseye nasip olmayan lütuf ve ikramda bulunmuştur. Buna mukabil sen Allah’ın dinini i’lâya çalışan, onun aziz kitabını hâmil bulunanlara yılda 300 bin dinar sarf etsek çok mudur? Sen askerlerine her yıl bunun iki mislini sarf ediyorsun. Hâlbuki bunların en kuvvetlisi ve en nişancısının attığı ok bir milden ileri gitmez. Bunlar ellerinde bulunan kılıçlarıyla yalnız kendi yakınında bulunan kimseleri öldürebilirler. Ben ise sarf ettiğim parayla öyle bir ordu teçhiz ediyorum ki, onların duaları ok gibi tâ arşa kadar gider ve hiçbir şey o duanın Allah’a ulaşmasına engel olamaz” dedi. Bu sözleri duyan Sultan Melikşah ağlamaya başladı ve Nizâmülmülk’e, “Sen bu ordunun sayısını elinden geldiği kadar çoğalt, istediğin kadar para emrindedir, dünyanın serveti senindir” dedi. Sultanın bu cevabı, onun dinî hassasiyetine işaret etmektedir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mart-2021">Derin Tarih Mart Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anadoluculuk: Selçuklu’dan El Alan Bir Fikir Hareketi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/selcuklu-tarihi/anadoluculuk-selcukludan-el-alan-bir-fikir-hareketi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Alican]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Dec 2020 06:30:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[19. yüzyıl]]></category>
		<category><![CDATA[Batılı Adam]]></category>
		<category><![CDATA[İslamcılık]]></category>
		<category><![CDATA[nümeyyiz]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlıcılık]]></category>
		<category><![CDATA[tefekkür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6594</guid>

					<description><![CDATA[19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başlarında dünyanın savrulduğu siyasî zeminde zor günler geçiren Osmanlı İmparatorluğu’nu ayakta tutabilmek için Türk entelijansiyası arasında öne çıkan Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük fikirleri 1. Dünya Savaşı ile birlikte pratikte işlevsiz hale gelince, düşünce hayatımızda yeni bir fikir hareketi belirdi: Anadoluculuk. Tarihî dönemeçler yeni kararların alınmasını zorunlu kılıyor, yeni kararlar yeni fikirlere zemin hazırlıyor ve yeni fikirler yeni hedeflere hizmet ediyordu. Anadoluculuk böyle bir düzlemde ortaya çıktı. İlk kez 1920’li yılların başında yayınlanan Dergâh dergisinde görünür olmakla birlikte, gerçek hüviyetine 1924-25 yılları arasında sadece 12 sayısı çıkan Anadolu Mecmuası ile kavuşan Anadoluculuk, temelde “elde kalan&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başlarında dünyanın savrulduğu siyasî zeminde zor günler geçiren Osmanlı İmparatorluğu’nu ayakta tutabilmek için Türk entelijansiyası arasında öne çıkan Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük fikirleri 1. Dünya Savaşı ile birlikte pratikte işlevsiz hale gelince, düşünce hayatımızda yeni bir fikir hareketi belirdi: Anadoluculuk. Tarihî dönemeçler yeni kararların alınmasını zorunlu kılıyor, yeni kararlar yeni fikirlere zemin hazırlıyor ve yeni fikirler yeni hedeflere hizmet ediyordu. Anadoluculuk böyle bir düzlemde ortaya çıktı. İlk kez 1920’li yılların başında yayınlanan <em>Dergâh</em> dergisinde görünür olmakla birlikte, gerçek hüviyetine 1924-25 yılları arasında sadece 12 sayısı çıkan <em>Anadolu Mecmuası</em> ile kavuşan Anadoluculuk, temelde “elde kalan son toprak parçası” durumundaki Anadolu’nun muhafaza edilebilmesi kaygısına istinat ediyordu. Batılı Adam’ın sömürgeci büyük devletlerinin yeni ileri kolu olarak dünyayı kan gölüne çeviren mikro ulusçu kavrayışlarla zehirlenen toplumsal grupların merkezden kopma reflekslerine karşı “merkezi yeniden tarif etme” çabası olarak temayüz etmişti. Üç kıtaya hükmeden devasa bir imparatorluktan geriye Anadolu yarımadası kalmıştı ve küllî bir yok oluşun önüne geçebilmek, milletin varlığını muhafaza edebilmek için Anadolu’nun korunması gerekiyordu. Yangından kurtarılacaklar listesinin başındaki Anadolu’nun etrafına koruyucu bir fikir halesi çekmek… Meselesi buydu.</p>
<p>Tefekkür sahnemize çıktığı günden beri genel itibarıyla bir düşünme ameliyesi olarak kalıp aksiyoner bir harekete dönüş(e)meyen, mensubu olarak görülen isimlerin düşünsel bir çatı altında bir araya getirilmelerinin çok da mümkün olmadığı Anadoluculuk düşüncesi, “Anadolu hassasiyeti” denilebilecek bir özün etrafında gelişmiştir. Bu bakımdan, Anadolu hassasiyetine sahip birtakım mütefekkirlerin benimsemiş oldukları muhtelif dünyayı kavrama biçimleri etrafında gerçekleştirdikleri “Anadolu üzerine bir tefekkür faaliyeti” olarak nitelendirilebilir. Günümüzde bu tefekkür faaliyeti “unutulmuş gibi görünmekle birlikte”, işin aslı Anadolu Türkiye’sinin temelindeki taşlardan biri de Anadoluculuğa aittir. Anadolu hem muhafaza edilmiş, hem de bir bilinç olarak hiç yitirilmemiştir.</p>
<p>Anadoluculuk, her ne kadar muhtelif düşünme biçimlerine sahip kimseler tarafından gerçekleştirilen bir tefekkür faaliyeti olsa da zaman içerisinde hareketin bünyesinde “müşterek” kabul edilebilecek (Anadolucuların önemsedikleri ve üzerinde düşündükleri) bir kavramlar kümesi oluştuğu da söylenmelidir. Hareketin mümeyyiz vasfı olarak nitelendirilmesinde bir beis olmayan bu kavramlar kümesinin yeni bir kimlik arayışından kaynaklanan bir “öz-düşünüm” faaliyeti olduğu görülmektedir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-2020">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sultan Melikşah’ın Eşleri, Oğulları ve Kızları</title>
		<link>https://www.derintarih.com/selcuklu-tarihi/sultan-meliksahin-esleri-ogullari-ve-kizlari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muharrem Kesik]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Nov 2020 05:55:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Berkyaruk]]></category>
		<category><![CDATA[Merv]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Tapar]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Melikşah]]></category>
		<category><![CDATA[Tâceddin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6502</guid>

					<description><![CDATA[Sultan Melikşah’ın Ahmed (ö.1088/481), Dâvud (ö. 1082/474), Berkyaruk, Muhammed Tapar, Sencer, Tuğrul, Emîr Humar, Mahmud adlarında sekiz oğlu; Gevher (Cevher), Mâhmelek ve Seyyide adlarında üç kızı vardı. Bunların dışında kaynaklarda isimleri geçmeyen ve küçük yaşta ölen iki erkek çocuğu daha bulunuyordu. Oğullarının en büyüğü Ahmed idi. Sultan Melikşah Kasım 1087 tarihinde 10 yaşındaki büyük oğlu Ahmed’i veliaht tayin etmişti. Bu melik bir yıl sonra Merv şehrinde hayatını kaybedince sultan, o sırada hayatta bulunan oğullarından yaşça en büyüğü olan Melik Berkyaruk’u veliaht ilan etti. Sultan Melikşah 19 Kasım 1092 (16 Şevval 485) tarihinde vefat ettiğinde hayatta kalan oğulları içinde en büyüğü&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sultan Melikşah’ın Ahmed (ö.1088/481), Dâvud (ö. 1082/474), Berkyaruk, Muhammed Tapar, Sencer, Tuğrul, Emîr Humar, Mahmud adlarında sekiz oğlu; Gevher (Cevher), Mâhmelek ve Seyyide adlarında üç kızı vardı. Bunların dışında kaynaklarda isimleri geçmeyen ve küçük yaşta ölen iki erkek çocuğu daha bulunuyordu. Oğullarının en büyüğü Ahmed idi.</p>
<p>Sultan Melikşah Kasım 1087 tarihinde 10 yaşındaki büyük oğlu Ahmed’i veliaht tayin etmişti. Bu melik bir yıl sonra Merv şehrinde hayatını kaybedince sultan, o sırada hayatta bulunan oğullarından yaşça en büyüğü olan Melik Berkyaruk’u veliaht ilan etti. Sultan Melikşah 19 Kasım 1092 (16 Şevval 485) tarihinde vefat ettiğinde hayatta kalan oğulları içinde en büyüğü Berkyaruk idi. Haziran-Temmuz 1081 (Muharrem 474) tarihinde dünyaya gelmişti; yani babası vefat ettiğinde 12 yaşında idi. Sultan Melikşah’ın hayatta kalan oğullarından yaşça ikinci büyük olanı Muhammed Tapar ise 21 Ocak 1082 (18 Şaban 474)’de “Tâceddin Seferiye Hatun” adlı bir cariyeden dünyaya gelmişti. Kaynaklarda çocukluk dönemine ait pek bir bilgi bulunmamaktadır. Babası vefat ettiğinde henüz 11 yaşında idi ve onunla birlikte hilâfet merkezi Bağdat’ta bulunuyordu. Melikşah’ın vefatı sonrasında üvey annesi Terken Hatun ve onun öz oğlu Mahmud ile birlikte İsfahan’a gitti. Sultan Berkyaruk burada Terken Hatun ile Mahmud’u kuşatma altında tutuyorken, Muhammed Tapar bir fırsatını bularak Terken Hatun’un yanından kaçtı ve annesi Seferiye Hatun’un da bulunduğu Berkyaruk tarafına geçti. Bunun üzerine Sultan Berkyaruk 1093’te Bağdat’a giderken Muhammed Tapar’ı da yanında götürdü. Gence ve çevresini kardeşine ikta ettiği gibi aynı zamanda onu Gence Meliki tayin etti. Yanına da güvendiği adamlarından Emîr Kutluğtekin’i atabeg olarak atadı.</p>
<p>Melik Sencer’e gelince, 27 Kasım 1084 (25 Receb 477) tarihinde doğmuştu; yani babası öldüğünde henüz 8 yaşında idi. Seferiye Hatun Sencer’e hamile iken Sultan Melikşah onu yanında Suriye seferine götürmüştü; bu yüzden Sincar şehrinde dünyaya geldi. Sultan Berkyaruk sonradan kardeşi Melik Sencer’e Horasan Eyaleti’ni ikta etti. Böylece Sencer, Sultan Berkyaruk ve ondan sonra tahta geçen Muhammed Tapar dönemlerinde Horasan Meliki olarak önemli bir görevi başarıyla yerine getirdi.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasim-2020">Derin Tarih Kasim Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Medeniyetin İki Yarısı Selçuklu-Osmanlı Benzerliği</title>
		<link>https://www.derintarih.com/selcuklu-tarihi/bir-medeniyetin-iki-yarisi-selcuklu-osmanli-benzerligi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muharrem Kesik]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2020 05:43:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[atabeg]]></category>
		<category><![CDATA[ekberiyet]]></category>
		<category><![CDATA[gulâm]]></category>
		<category><![CDATA[Horasan]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlılar]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklular]]></category>
		<category><![CDATA[Tulunoğulları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6417</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlılar, Selçuklular gibi kendilerinden önceki millet ve devletlerden birtakım uygulama ve müesseseleri alıp geliştirerek kullanmışlardır. Osmanlıların hâkimiyet kurdukları coğrafyada öncüllerinden çok şey aldıkları, bazı gelenek ve âdetleri sürdürdükleri bir gerçektir. Pek çok kişi Osmanlı’yı Selçuklu’nun bir devamı gibi görür. Bu doğrudur ve bu nedenle iki hanedan arasında bir karşılaştırma yapıldığında pek çok benzerlik ortaya çıkmaktadır. Kültürel ve kurumsal benzerliklerin en önemlileri ekberiyet usulü (en büyük şehzâdenin hükümdar olması), kafes hayatı, toprak gelirinin askere maaş olarak verilmesi (ikta-timar sistemi), gulâm-devşirme sistemi (gulamhâne-Enderun), devlet adamı ve asker yetiştirme sistemi, melik ve şehzadelerin askerî ve siyasî tecrübe kazanması için tayin edilen görevli (atabeg-lalalık&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlılar, Selçuklular gibi kendilerinden önceki millet ve devletlerden birtakım uygulama ve müesseseleri alıp geliştirerek kullanmışlardır. Osmanlıların hâkimiyet kurdukları coğrafyada öncüllerinden çok şey aldıkları, bazı gelenek ve âdetleri sürdürdükleri bir gerçektir. Pek çok kişi Osmanlı’yı Selçuklu’nun bir devamı gibi görür. Bu doğrudur ve bu nedenle iki hanedan arasında bir karşılaştırma yapıldığında pek çok benzerlik ortaya çıkmaktadır. Kültürel ve kurumsal benzerliklerin en önemlileri ekberiyet usulü (en büyük şehzâdenin hükümdar olması), kafes hayatı, toprak gelirinin askere maaş olarak verilmesi (ikta-timar sistemi), gulâm-devşirme sistemi (gulamhâne-Enderun), devlet adamı ve asker yetiştirme sistemi, melik ve şehzadelerin askerî ve siyasî tecrübe kazanması için tayin edilen görevli (atabeg-lalalık kurumu), hükümdarın imzası (tevki-tuğra), ihtiraslı hatunlar (Terken-Hürrem), melik ve şehzâdelerin eğitimi, vakıf kurumu gibi başlıklardır.</p>
<p><strong>1 Devlet Adamı ve Asker Yetiştime Sistemleri</strong></p>
<p>Esir veya köle olarak hizmete alınan kimselerin yeteneklerine bakılarak ve kendilerine verilen eğitimin sonunda başta ordu olmak üzere çeşitli devlet kademelerinde istihdam edilmeleri suretiyle işleyen sisteme gulâm sistemi denir. Bir gulâm, hizmet ettiği meslek dalında başarılı olduğu sürece en yüksek makama veya rütbeye yükselebilirdi. Türkiye Selçukluları Devleti’nden önceki Müslüman ve gayrimüslim devletlerde de görülen gulâm sisteminin ne zaman ve nasıl başladığını söylemek zordur. Abbasî halifeleri 9. yüzyılda iktidara gelmelerine yardımcı olan Horasan askerî kuvvetini dengelemek amacıyla Türklerden kurulu birlikleri kullanmışlardı. Gulâmlar çoğunlukla küçük yaşta, yabancı kültürel bir ortamdan ya da uzak coğrafî bölgelerden devşiriliyordu. Bunlar saraya getirildikten sonra uygun bir eğitimle istenen düzeyde yetiştirilmekteydiler. Küçük yaşta yetiştirilen gulâmların, efendisi olan sultana, yerli Müslüman tebaaya göre daha sadık ve itaatkâr olması sağlanırdı. Aldıkları eğitim sayesinde yetenekleri geliştirilen gulâmlar iyi bir asker ve idareci haline gelirlerdi.</p>
<p>Hanedanların egemen olduğu bölgelerde, günümüzün modern milliyetçilik anlayışından farklı olarak etnik, dinî ve dil birliğinin olmayışı, bu sistemin 13. yüzyıla kadar başarılı bir biçimde uygulanmasını sağlamış; ancak bu sisteme dayalı birçok devlet Moğol akınları karşısında duramamıştı. Ayrıca gulâmların bağlılıklarının farklılık göstermesi hanedanların ortadan kalkmasına ya da Tulunoğulları, İhşîdîler ve Memlukler gibi gulâm kaynaklı hanedanların oluşmasına neden olmuştur.</p>
<p>İslam dünyasının kuzeydoğu sınırlarında yer alan Türkmenler uzun süre gulâm sistemi için özellikle tercih edilmişti. İhtiyaç duyulan köleler Horasan, Kafkaslar ve Anadolu’daki köle pazarlarından sağlanıyordu.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ekim-2020">Derin Tarih Ekim Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cumhuriyet’in En Büyük Malazgirt Projesi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/selcuklu-tarihi/cumhuriyetin-en-buyuk-malazgirt-projesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Alican]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Sep 2020 05:25:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[çalıştay]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu Roma]]></category>
		<category><![CDATA[müjde]]></category>
		<category><![CDATA[Recep Tayyip Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Türk-İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6312</guid>

					<description><![CDATA[Henüz 40 yıllık bir mazisi bile olmayan Büyük Selçukluların, tarihin gördüğü en büyük siyasî teşekküllerden biri olan Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu’nu dize getirdiği Malazgirt Savaşı, yalnızca Türk ve İslam tarihinin değil, dünya tarihinin de en önemli hadiselerinden biridir. 1071 Ağustos’unda meydana gelen bu savaştan sonra tarih yeni bir ilerleme hattına girmiş, asırları biçimlendiren Türk-İslam çağı başlamış, tarihteki hiçbir şey artık daha öncesindeki gibi olmamıştır. Fakat aynı zamanda Anadolu Türkiye’sinin kurucu hadisesi de olan Malazgirt zaferine 2010’lu yıllara dek lâyık olduğu önemin verildiğini söylemek mümkün değildir. Bir başka ifadeyle, Malazgirt ve ihtiva ettiği anlam uzun yıllar boyunca ihmâl edilmiş, büyük zaferin&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Henüz 40 yıllık bir mazisi bile olmayan Büyük Selçukluların, tarihin gördüğü en büyük siyasî teşekküllerden biri olan Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu’nu dize getirdiği Malazgirt Savaşı, yalnızca Türk ve İslam tarihinin değil, dünya tarihinin de en önemli hadiselerinden biridir. 1071 Ağustos’unda meydana gelen bu savaştan sonra tarih yeni bir ilerleme hattına girmiş, asırları biçimlendiren Türk-İslam çağı başlamış, tarihteki hiçbir şey artık daha öncesindeki gibi olmamıştır. Fakat aynı zamanda Anadolu Türkiye’sinin kurucu hadisesi de olan Malazgirt zaferine 2010’lu yıllara dek lâyık olduğu önemin verildiğini söylemek mümkün değildir. Bir başka ifadeyle, Malazgirt ve ihtiva ettiği anlam uzun yıllar boyunca ihmâl edilmiş, büyük zaferin hem Türkiye’nin, hem de bölgemizin tarihî varoluşu açısından sahip olduğu ehemmiyet yeterince değerlendirilememiştir.</p>
<p>2000’lerden itibaren Türk siyasetinde kendini göstermeye başlayan ve 2010’lu yılların ortalarında yoğunluk kazanan “Türkiye’nin 2071 vizyonu” vurgusu ile ülkemizdeki Malazgirt kavrayışının köklü bir dönüşüme uğradığı söylenebilir. Bu süreçte Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın özel bir alâka gösterdiği Malazgirt zaferi daha evvel hiç olmadığı kadar güçlü bir biçimde gündeme gelmiş, her yıl geniş katılımlı anma ve kutlama faaliyetleri icra edilmeye başlanmış, konu ile ilgili hem akademi içinden, hem de akademi dışından birçok kitap kaleme alınmış; sempozyum, çalıştay ve konferanslar düzenlenmiş, belgeseller çekilmiş, bilimsel ve kültürel etkinlikler yapılmıştır. Türk siyasetinin 21. yüzyılda evrildiği noktayı göstermesi bir yana, Malazgirt zaferine ve Selçuklulara dair bilginin kitleselleşmesi anlamına da gelen bu gelişmelerin, unutulmuş değerlerimizin yeniden keşfedilmesi bakımından ziyadesiyle kıymetli olduğu açıktır. Malazgirt ile ilgili bu sevindirici sürecin, geçtiğimiz Haziran ayında başlayan geniş ölçekli ve disiplinlerarası bir yüzey araştırması projesiyle taçlandırıldığı müjdesini buradan vermiş olalım.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2020">Derin Tarih Eylül Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bâtınîlere Karşı Tevhid Sancağını Yükselten Selçuklu Sultanı: Muhammed Tapar</title>
		<link>https://www.derintarih.com/selcuklu-tarihi/batinilere-karsi-tevhid-sancagini-yukselten-selcuklu-sultani-muhammed-tapar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muharrem Kesik]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Jun 2020 05:44:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Berkyaruk]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Selçuklu Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Gazneli Sultan Mahmud]]></category>
		<category><![CDATA[Hindistan]]></category>
		<category><![CDATA[Taceddin Seferiyye Hatun]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6033</guid>

					<description><![CDATA[Büyük Selçuklu Devleti, vezir Nizâmü’l- Mülk ile Sultan Melikşah’ın 1092 yılında artarda gelen ölümleri sonucu yaşanan taht mücadeleleri ile büyük sarsıntı geçirmişti. Hanedan mensupları arasında başlayan ve uzun müddet bütün şiddetiyle devam eden iç mücadelelerin tahrip ettiği millî birliği yeniden kuran, Büyük Selçuklu Devleti’ne kaybetmekte olduğu eski itibar ve kudretini iade eden kişi ise Sultan Muhammed Tapar olmuş; “Selçukluların güçlü adamı ve kusursuz insanı” olarak tavsif edilmiştir. 1099’da sultanlığını ilan etmiş, fakat ağabeyi Sultan Berkyaruk’un 22 Aralık 1104 tarihinde ölümünden ve yeğeni, Berkyaruk’un oğlu Melikşah’ın da 13 Şubat 1105’te kendisine itaat arz etmesinden sonra Büyük Selçuklu Devleti tahtının tartışmasız biricik&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Büyük Selçuklu Devleti, vezir Nizâmü’l- Mülk ile Sultan Melikşah’ın 1092 yılında artarda gelen ölümleri sonucu yaşanan taht mücadeleleri ile büyük sarsıntı geçirmişti. Hanedan mensupları arasında başlayan ve uzun müddet bütün şiddetiyle devam eden iç mücadelelerin tahrip ettiği millî birliği yeniden kuran, Büyük Selçuklu Devleti’ne kaybetmekte olduğu eski itibar ve kudretini iade eden kişi ise Sultan Muhammed Tapar olmuş; “Selçukluların güçlü adamı ve kusursuz insanı” olarak tavsif edilmiştir.</p>
<p>1099’da sultanlığını ilan etmiş, fakat ağabeyi Sultan Berkyaruk’un 22 Aralık 1104 tarihinde ölümünden ve yeğeni, Berkyaruk’un oğlu Melikşah’ın da 13 Şubat 1105’te kendisine itaat arz etmesinden sonra Büyük Selçuklu Devleti tahtının tartışmasız biricik sultanı olmuştu. 13 yıl 7 ay boyunca Büyük Selçuklu Devleti’ni başarıyla idare etti.</p>
<p>Sultan Muhammed Tapar Haçlılara ve Bâtınîlere karşı tertip ettiği cihad harekâtıyla Sünnî İslam dünyasında kalplere taht kurmuş, haklı bir övgüye mazhar olmuştur. En önemli özelliklerinden biri âlimlere çok saygı göstermesiydi. Bu yüzdendir ki dönemin ünlü İslam âlimi Huccetü’l-İslâm Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed el-Gazzâlî (ö. 1111) Nasîhatü’l-mülûk (et-Tibru’l-mesbûk fî nasîhati’l-mülûk) adlı eserini, İbnü’l-Belhî de Farsnâme adlı kitabını ona ithaf etmiştir. Ayrıca meşhur müfessir Zemahşerî’nin ve İslam tarihçilerinin çeşitli vesilelerle ona övgüler düzdüğünü biliyoruz. Şüphesiz bu durum onun İslam uğrunda cihada verdiği ihtimamdan kaynaklanıyordu. Bu Selçuklu sultanına hayran bazı tarihçiler, işi daha da ileri vardırarak, Gazneli Sultan Mahmud’un Hindistan’daki fütuhatını bile ona atfetmişlerdir.</p>
<p>Sultan Muhammed Tapar 21 Ocak 1082’de Taceddin Seferiyye Hatun adlı bir cariyeden dünyaya geldi. Normal bir boyda, çekik kaşlı, yüzü sarıca, sakalı gür ve uzunca idi. Babası Sultan Melikşah Bağdat’ta vefat ettiğinde (1092) onun yanında bulunuyordu.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2020">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslamın Kubbesi Ahlat</title>
		<link>https://www.derintarih.com/selcuklu-tarihi/islamin-kubbesi-ahlat/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muharrem Kesik]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Feb 2020 02:50:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlat]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlatşahlar]]></category>
		<category><![CDATA[Bargiri]]></category>
		<category><![CDATA[Halads]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[Şalent]]></category>
		<category><![CDATA[Süryanîler]]></category>
		<category><![CDATA[Urartulardan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5526</guid>

					<description><![CDATA[Ahlatşahlar 1100 ila 1208 yıllarında Ahlat ve civarında hüküm sürmüş bir Türk İslam beyliğidir. Beyliğin merkezi durumundaki Ahlat’ın isminin Urartulardan geldiği, onların bu şehre “Halads” dedikleri kabul edilir. Ermenilerce Şalent, Süryanîler tarafından Keloth olarak adlandırılan şehir, Arapça İslam kaynaklarında Hılât şeklinde kaydedilmiştir. Türklerin fethinden sonra şehre Ahlat denilmeye başlanmıştır. Van Gölü’nün kuzeybatısında yer alan Ahlat Müslümanlar tarafından ilk defa Hz. Ömer’in (ra) hilafeti (634-644) döneminde ve 640-41 yılında el-Cezîre fâtihi İyaz b. Ganm tarafından Bitlis ve bazı şehirlerle birlikte fethedilmiştir. Burada yapılan anlaşmayla Ahlat ve Bitlis beylerinin İslam devletinin hâkimiyetinde kalması ve yıllık bir miktar vergi ödemeleri kararlaştırılmıştır. Selçukluların bölgeye&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ahlatşahlar 1100 ila 1208 yıllarında Ahlat ve civarında hüküm sürmüş bir Türk İslam beyliğidir. Beyliğin merkezi durumundaki Ahlat’ın isminin Urartulardan geldiği, onların bu şehre “Halads” dedikleri kabul edilir. Ermenilerce Şalent, Süryanîler tarafından Keloth olarak adlandırılan şehir, Arapça İslam kaynaklarında Hılât şeklinde kaydedilmiştir. Türklerin fethinden sonra şehre Ahlat denilmeye başlanmıştır. Van Gölü’nün kuzeybatısında yer alan Ahlat Müslümanlar tarafından ilk defa Hz. Ömer’in (ra) hilafeti (634-644) döneminde ve 640-41 yılında el-Cezîre fâtihi İyaz b. Ganm tarafından Bitlis ve bazı şehirlerle birlikte fethedilmiştir. Burada yapılan anlaşmayla Ahlat ve Bitlis beylerinin İslam devletinin hâkimiyetinde kalması ve yıllık bir miktar vergi ödemeleri kararlaştırılmıştır. Selçukluların bölgeye ilk akınları Çağrı Bey’in (ö. 1059) 1015-21 yılları arasında düzenlediği Doğu Anadolu seferi sırasında gerçekleşmişti. Büyük Selçuklu Devleti’nin ilk sultanları Tuğrul Bey (1040-63) ve Alp Arslan (1063-72) Anadolu’yu fethetmek ve İslam ülkelerini güvence altına almak gayesiyle Bizans’ın doğu sınırlarına akınlar düzenlemişti. Sultan Tuğrul Bey 1054 yılında çıktığı Anadolu Seferi sırasında Bargiri ve Erciş kalelerini ele geçirmişti.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2020">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anadolu’nun Türkleşmesinde Kilometre Taşı: Miryokefalon Zaferi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/selcuklu-tarihi/anadolunun-turklesmesinde-kilometre-tasi-miryokefalon-zaferi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muharrem Kesik]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Jan 2020 07:35:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[I. Mesud]]></category>
		<category><![CDATA[II. Kılıç Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Malatya Meliki Zülkarneyn]]></category>
		<category><![CDATA[Manuel Komnenos]]></category>
		<category><![CDATA[Şahinşah]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5435</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye Selçuklu sultanları içinde ayrı bir yere ve şöhrete sahip olan Sultan II. Kılıç Arslan, 1155-92 yılları arasında hüküm sürmüştü. Babası Sultan I. Mesud zamanından itibaren savaş meydanlarında tecrübe sahibi olmuş, gösterdiği başarılar nedeniyle babası tarafından veliahtlığa layık bulunmuştu. Sultan Mesud hastalanınca, vefatından önce oğlu Kılıç Arslan’ı bizzat kendi eliyle Selçuklu tahtına çıkarıp sultan olarak selamlamak suretiyle bu devletin tarihinde bir ilki de gerçekleştirmiş oldu. Sultan II. Kılıç Arslan’ın hükümdar olmasının ardından içte ve dıştakendisine karşı müthiş bir muhalefet grubu oluştu. Bu grubun başında Bizans İmparatoru Manuel Komnenos gelmekteydi. Yine Selçukluların komşusu ve damatları olan Zengîler Devleti hükümdarı Nûreddîn Mahmud&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye Selçuklu sultanları içinde ayrı bir yere ve şöhrete sahip olan Sultan II. Kılıç Arslan, 1155-92 yılları arasında hüküm sürmüştü. Babası Sultan I. Mesud zamanından itibaren savaş meydanlarında tecrübe sahibi olmuş, gösterdiği başarılar nedeniyle babası tarafından veliahtlığa layık bulunmuştu. Sultan Mesud hastalanınca, vefatından önce oğlu Kılıç Arslan’ı bizzat kendi eliyle Selçuklu tahtına çıkarıp sultan olarak selamlamak suretiyle bu devletin tarihinde bir ilki de gerçekleştirmiş oldu. Sultan II. Kılıç Arslan’ın hükümdar olmasının ardından içte ve dıştakendisine karşı müthiş bir muhalefet grubu oluştu. Bu grubun başında Bizans İmparatoru Manuel Komnenos gelmekteydi. Yine Selçukluların komşusu ve damatları olan Zengîler Devleti hükümdarı Nûreddîn Mahmud ve Dânişmendliler Beyliği’ne bağlı Sivas Meliki Yağıbasan, Kayseri Meliki Zünnûn ile Malatya Meliki Zülkarneyn de Sultan Kılıç Arslan’ın saltanatına karşı eylemlere giriştiler. İçeride ise Sultan, Devlet adındaki kardeşini boğdurmak suretiyle bertaraf ettikten sonra Şahinşah’ı da etkisiz hale getirmeye çalıştı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-4079">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Selahaddin Eyyûbî’nin Amcası da Haçlıların Hayallerini Suya Düşürmüştü</title>
		<link>https://www.derintarih.com/selcuklu-tarihi/selahaddin-eyyubinin-amcasi-da-haclilarin-hayallerini-suya-dusurmustu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muharrem Kesik]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Nov 2019 05:15:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Erivan]]></category>
		<category><![CDATA[Esedüddin Şîrkûh]]></category>
		<category><![CDATA[Necmeddin]]></category>
		<category><![CDATA[Nûreddin Mahmud Zengî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5150</guid>

					<description><![CDATA[Nûreddin Mahmud Zengî’nin cesur kumandanı ve Fâtımî veziri, İslâm’ın tek kişilik ordusu olarak da tanımlayabileceğimiz Esedüddin Şîrkûh’un hikâyesi, kardeşi Necmeddin Eyyûb b. Şâzi ile Irak’a gitmeleriyle başlar. İşte kahramanca mücadelesinden bugüne kalan izler… Selahaddin Eyyûbi’nin amcaları Esedüddin Şîrkûh ile Necmeddin Eyyûb b. Şâzi, bugünkü Erivan yakınlarındaki Duvîn şehri ahalisindendir ve aslen “er-Ravvâdiyye” adlı şerefli bir kabileye mensuptur. 12. yüzyıl başında iki kardeş Irak’a gelip Bağdâd şahnesi Mücâhidüddin’in hizmetine girdiler. Mücâhidüddin, Necmeddin’in akıllı, ileri görüşlü ve güzel ahlâklı bir insan olduğunu gördü. Necmeddin, Şîrkûh’tan büyük olduğu için onu kendisine ait olan Tekrît Kalesi’ne mustahfız (kale muhafızı) tayin etti. Atabeg Zengî b.&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Nûreddin Mahmud Zengî’nin cesur kumandanı ve Fâtımî veziri, İslâm’ın tek kişilik ordusu olarak da tanımlayabileceğimiz Esedüddin Şîrkûh’un hikâyesi, kardeşi Necmeddin Eyyûb b. Şâzi ile Irak’a gitmeleriyle başlar. İşte kahramanca mücadelesinden bugüne kalan izler…</p>
<p>Selahaddin Eyyûbi’nin amcaları Esedüddin Şîrkûh ile Necmeddin Eyyûb b. Şâzi, bugünkü Erivan yakınlarındaki Duvîn şehri ahalisindendir ve aslen “er-Ravvâdiyye” adlı şerefli bir kabileye mensuptur. 12. yüzyıl başında iki kardeş Irak’a gelip Bağdâd şahnesi Mücâhidüddin’in hizmetine girdiler. Mücâhidüddin, Necmeddin’in akıllı, ileri görüşlü ve güzel ahlâklı bir insan olduğunu gördü. Necmeddin, Şîrkûh’tan büyük olduğu için onu kendisine ait olan Tekrît Kalesi’ne mustahfız (kale muhafızı) tayin etti.</p>
<p>Atabeg Zengî b. Aksungur, 526 (1131- 32) yılında Irak’ta Karaca es-Sâki karşısında mağlûp olunca bozgun vaziyette Tekrît’e gitmişti. Necmeddin burada ona hizmet etti; gemiler verdi ve Zengî bu gemilerle oradan Dicle’yi geçti, adamları da onu takip ettiler.</p>
<p><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasım-2019">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nizâmü’l-Mülk’ün Hayatından İbret Yüklü 9 Hikâye</title>
		<link>https://www.derintarih.com/selcuklu-tarihi/nizamul-mulkun-hayatindan-ibret-yuklu-9-hikaye/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muharrem Kesik]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Oct 2019 07:14:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Atabeglik]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Selçuklu Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Nizâmü'l-Mülk]]></category>
		<category><![CDATA[Türk-İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=5035</guid>

					<description><![CDATA[Büyük Selçuklu Devleti’nin ve Türk tarihinin meşhur devlet adamı Vezir Nizâmü’l-Mülk’ün gerçek adı Hasan b. Ali b. İshâk et-Tûsî’dir. Abbâsî Halifesi el-Kâim bi-emrillah kendisine “Nizâmü’l-Mülk” (devletin düzeni) lâkabını vermiş ve bu lâkap ile meşhur olmuştur. Selçuklularda önemli bir görev olan “Atabeglik” unvanını ilk kez kullananın da Vezir Nizâmü’l- Mülk olduğu kabul edilmektedir. Sultan Alp Arslan’ın emriyle başta Bağdat olmak üzere çeşitli şehirlerde kurduğu ve Nizâmülmülk lakabından dolayı “Nizâmiye Medreseleri” diye anılan ilk resmî eğitim kurumlarıyla ilmin gelişmesi için çaba harcamış, medreselere kitaplar bağışlamış ve araziler vakfetmiştir. Büyük Selçuklu Devleti’nin vezirlik makamında görev yaptığı dönemde, Türk-İslam unsurlarını birleştirip İktâ’ sistemini geliştirerek&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Büyük Selçuklu Devleti’nin ve Türk tarihinin meşhur devlet adamı Vezir Nizâmü’l-Mülk’ün gerçek adı Hasan b. Ali b. İshâk et-Tûsî’dir. Abbâsî Halifesi el-Kâim bi-emrillah kendisine “Nizâmü’l-Mülk” (devletin düzeni) lâkabını vermiş ve bu lâkap ile meşhur olmuştur. Selçuklularda önemli bir görev olan “Atabeglik” unvanını ilk kez kullananın da Vezir Nizâmü’l- Mülk olduğu kabul edilmektedir. Sultan Alp Arslan’ın emriyle başta Bağdat olmak üzere çeşitli şehirlerde kurduğu ve Nizâmülmülk lakabından dolayı “Nizâmiye Medreseleri” diye anılan ilk resmî eğitim kurumlarıyla ilmin gelişmesi için çaba harcamış, medreselere kitaplar bağışlamış ve araziler vakfetmiştir. Büyük Selçuklu Devleti’nin vezirlik makamında görev yaptığı dönemde, Türk-İslam unsurlarını birleştirip İktâ’ sistemini geliştirerek daha düzenli bir yapıya kavuşturdu. Tarım topraklarını iktâ bölgelerine ayırarak gelirlerini askerlere tahsis etmesi ülkenin refah düzeyinin artmasını sağlamıştır.</p>
<p><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ekim-2019">Derin Tarih Ekim Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Selçuklu Tıp Rönesansı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/selcuklu-tarihi/selcuklu-tip-ronesansi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Alican]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Sep 2019 09:13:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[Gılgamış destanı]]></category>
		<category><![CDATA[keramet]]></category>
		<category><![CDATA[manevî]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır hiyeroglifleri]]></category>
		<category><![CDATA[mucize]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=4882</guid>

					<description><![CDATA[İnsan tarihinin başından beri doğal olarak tıp ve sağlık konularına önem vermiş, daha sağlıklı ve uzun bir ömür sürmenin yollarını aramıştır. Tıp ilminin gelişimine temel teşkil eden bu arayışın izleri eski medeniyetlerden kalan kültür birikiminde, örneğin antik Mısır hiyerogliflerinde ya da Mezopotamya’nın çivi yazılı kil tabletlerinde (Gılgamış destanı bir tıp metni olarak okunabilir) takip edilebilir. Bütün dinlerin ve medeniyetlerin tıbba ilişkin bir perspektifi vardır. Ölüleri diriltme ve hastalıkları iyileştirme gibi motifler tarih boyunca keramet ve mucizelerin en temel unsurları arasında yer almış, tababet olgusu her dönemde bir ölçüde metafizik ile alakalı bir şey olarak idrak edilmiştir. Eski toplumların din adamlarından&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İnsan tarihinin başından beri doğal olarak tıp ve sağlık konularına önem vermiş, daha sağlıklı ve uzun bir ömür sürmenin yollarını aramıştır. Tıp ilminin gelişimine temel teşkil eden bu arayışın izleri eski medeniyetlerden kalan kültür birikiminde, örneğin antik Mısır hiyerogliflerinde ya da Mezopotamya’nın çivi yazılı kil tabletlerinde (Gılgamış destanı bir tıp metni olarak okunabilir) takip edilebilir. Bütün dinlerin ve medeniyetlerin tıbba ilişkin bir perspektifi vardır. Ölüleri diriltme ve hastalıkları iyileştirme gibi motifler tarih boyunca keramet ve mucizelerin en temel unsurları arasında yer almış, tababet olgusu her dönemde bir ölçüde metafizik ile alakalı bir şey olarak idrak edilmiştir. Eski toplumların din adamlarından semavî dinlerin peygamberlerine kadar bütün önemli dinî figürler insanın manevî tarafına olduğu kadar fiziksel yanına da hitap etmiş, yaşadıkları toplumlar içerisinde bir tür “sağaltıcı” olarak görülmüşlerdir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2019">Derin Tarih Eylül Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Malazgirt’i Ne Zaman Keşfettik?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/selcuklu-tarihi/malazgirti-ne-zaman-kesfettik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Alican]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Aug 2019 07:33:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Alparslan]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[Malazgirt]]></category>
		<category><![CDATA[Romanos Diogenes]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=4798</guid>

					<description><![CDATA[Selçuklu Sultanı Alparslan’ın 26 Ağustos 1071 tarihinde Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’i tarihin en büyük hezimetlerinden birine uğrattığı Malazgirt Savaşı, Türk ve İslam tarihinin en önemli hadiselerinden biri, kendisinden sonraki çağları belirleyen bir dönüm noktasıdır. Bugünden geriye doğru bakıldığında, Türk ve İslam tarihinin “Malazgirt öncesi” ve “Malazgirt sonrası” olarak iki farklı devir şeklinde ele alınmasının mümkün olduğu söylenebilir. Fakat bu derece önemli bir hadise, aşağı yukarı 100 yıl öncesine kadar tabir yerindeyse küller altına kalmış, sahip olduğu anlam fark edilmemiştir. Bunun nedeni ise kuşkusuz bazılarının iddia ettiği gibi Malazgirt’in anlamının sonradan kurgulanmış olması değil, tarihin okunma biçimlerinde meydana gelen dönüşümdür. Tarihin&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Selçuklu Sultanı Alparslan’ın 26 Ağustos 1071 tarihinde Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’i tarihin en büyük hezimetlerinden birine uğrattığı Malazgirt Savaşı, Türk ve İslam tarihinin en önemli hadiselerinden biri, kendisinden sonraki çağları belirleyen bir dönüm noktasıdır. Bugünden geriye doğru bakıldığında, Türk ve İslam tarihinin “Malazgirt öncesi” ve “Malazgirt sonrası” olarak iki farklı devir şeklinde ele alınmasının mümkün olduğu söylenebilir.</p>
<p>Fakat bu derece önemli bir hadise, aşağı yukarı 100 yıl öncesine kadar tabir yerindeyse küller altına kalmış, sahip olduğu anlam fark edilmemiştir. Bunun nedeni ise kuşkusuz bazılarının iddia ettiği gibi Malazgirt’in anlamının sonradan kurgulanmış olması değil, tarihin okunma biçimlerinde meydana gelen dönüşümdür. Tarihin ilerlemeci bir hatta sahip olduğu, ileriye doğru gittiği ve birikerek ilerlediği şeklindeki modern yaklaşımlar, birçok tarihî hadise ile birlikte Malazgirt’in öneminin de doğru bir şekilde değerlendirilebilmesine zemin hazırlamıştır.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sultan Melikşah&#8217;ı Kim Öldürdü?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/selcuklu-tarihi/sultan-meliksahi-kim-oldurdu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Alican]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Jul 2019 07:58:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=4670</guid>

					<description><![CDATA[Büyük Selçukluların muktedir veziri Nizâmülmülk, 14 Ekim 1092’de Nihâvend yakınlarında dilenci kılığında yanına sokulan bir İsmâilî fedâisi tarafından hançerlenerek öldürüldü. Bu sırada Bağdat’a gitmekte olan Sultan Melikşah ile vezirinin arası son günlerde iyi değildi. Nitekim kısa süre önce Sultan, Nizâmülmülk’e bir mektup göndererek onu yönetimde ortağıymış gibi davranmakla, önemli devlet kademelerine yakın adamlarını yerleştirerek kendi iktidarını tesis etmekle ve gölge devlet kurmakla suçlamış, böyle devam ederse vezirlik divitini elinden almakla tehdit etmişti. Kurt vezirin efendisine boyun eğmediğini biliyoruz. “İktidarda senin ortağın olduğumu bilmez misin?” diye cevap vermişti ona, “Benim elimdeki vezirlik diviti ile senin başındaki hükümdarlık sarığı birbirine bağlıdır. Benim&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Büyük Selçukluların muktedir veziri Nizâmülmülk, 14 Ekim 1092’de Nihâvend yakınlarında dilenci kılığında yanına sokulan bir İsmâilî fedâisi tarafından hançerlenerek öldürüldü. Bu sırada Bağdat’a gitmekte olan Sultan Melikşah ile vezirinin arası son günlerde iyi değildi. Nitekim kısa süre önce Sultan, Nizâmülmülk’e bir mektup göndererek onu yönetimde ortağıymış gibi davranmakla, önemli devlet kademelerine yakın adamlarını yerleştirerek kendi iktidarını tesis etmekle ve gölge devlet kurmakla suçlamış, böyle devam ederse vezirlik divitini elinden almakla tehdit etmişti. Kurt vezirin efendisine boyun eğmediğini biliyoruz. “İktidarda senin ortağın olduğumu bilmez misin?” diye cevap vermişti ona, “Benim elimdeki vezirlik diviti ile senin başındaki hükümdarlık sarığı birbirine bağlıdır. Benim elimden divit giderse, hükümdarlık sarığı da senin başında uzun süre kalmaz.” İlginçtir ki vezirin öngörüsü (kehaneti mi demeli acaba?) doğru çıkacaktı.<br />
Sultan Melikşah ile Nizâmülmülk arasındaki restleşmenin üzerinden çok zaman geçmeden vezirin öldürülmesi bütün gözlerin hükümdara çevrilmesine sebep olmuştu. Başta maktul vezirin oğlu olmak üzere her biri yüksek mevkilerde görev yapan yakın adamları efendilerini Sultan’ın öldürttüğünden şüphelenmekteydi. Sultan’ın, dört yaşındaki oğlu Mahmûd’u veliaht ilan etmek isteyen ve buna bağlı olarak kendisinden olmayan şehzade Berkyaruk’un veliahtlığını destekleyen vezire düşman olan hanımı Terken Hatun’un ve en az onun kadar ihtiraslı olan şahsî veziri Tâcülmülk’ün etkisi altında olduğunu düşünüyorlardı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-temmuz-2019">Derin Tarih Temmuz Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
