﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Söyleşi &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/kategori/soylesi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Thu, 08 Feb 2024 13:51:11 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.5</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>Söyleşi &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Diplomasi ve Menfaat Oyunlarının Kıskacında Girit Ayaklanmaları</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/diplomasi-ve-menfaat-oyunlarinin-kiskacinda-girit-ayaklanmalari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Kara]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 08 Feb 2024 13:51:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=10167</guid>

					<description><![CDATA[İsmail Kara ile Cumhuriyet devrinde dinle alakalı meselelerin bütününü tasvir, tahlil ve tenkit etme gayesiyle kaleme aldığı üç ciltlik yeni kitabı Resimli Cumhuriyet Din Kitabı üzerine sohbet ettik. Dinle, diyanetle, dinî düşünce ve dinî hayatla alakalı konularda Cumhuriyet idaresi, Osmanlı’nın devamı mı? Yoksa bir kırılma ve sapmaya mı işaret ediyor? Lozan sonrası Millî Mücadele ruhundan bir kopuş mu? Cumhuriyet inkılaplarının tamamı niçin doğrudan dinle irtibatlıydı? Türkiye’de din eğitimi var mı? İmam Hatip Okulları, İlahiyat Fakülteleri dinî kurumlar mı? Diyanet İşleri Başkanlığı Şeyhülislâmlığın devamı olabilir mi? &#160; Devamı Derin Tarih Şubat Sayısında…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İsmail Kara ile Cumhuriyet devrinde dinle alakalı meselelerin bütününü tasvir, tahlil ve tenkit etme gayesiyle kaleme aldığı üç ciltlik yeni kitabı Resimli Cumhuriyet Din Kitabı üzerine sohbet ettik. Dinle, diyanetle, dinî düşünce ve dinî hayatla alakalı konularda Cumhuriyet idaresi, Osmanlı’nın devamı mı? Yoksa bir kırılma ve sapmaya mı işaret ediyor? Lozan sonrası Millî Mücadele ruhundan bir kopuş mu? Cumhuriyet inkılaplarının tamamı niçin doğrudan dinle irtibatlıydı? Türkiye’de din eğitimi var mı? İmam Hatip Okulları, İlahiyat Fakülteleri dinî kurumlar mı? Diyanet İşleri Başkanlığı Şeyhülislâmlığın devamı olabilir mi?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-subat-kasim-2023">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Kemal Tahir’e Yapacağımız En Büyük Kötülük, Onu Bir Tarih Okumasına Dönüştürmektir”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/kemal-tahire-yapacagimiz-en-buyuk-kotuluk-onu-bir-tarih-okumasina-donusturmektir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Çoskun]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 05 Jan 2023 12:18:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Tâhir]]></category>
		<category><![CDATA[Ketebe]]></category>
		<category><![CDATA[tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8957</guid>

					<description><![CDATA[Ketebe’nin titiz bir edisyonla yeniden ele alarak yayımladığı Kemal Tahir külliyatını ve yayın hazırlıkları devam eden Kemal Tahir Kitaplığını, proje yöneticiliğini üstlenen İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. İsmail Coşkun ile konuştuk. &#160; Devamı Derin Tarih Ocak Sayısında…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ketebe’nin titiz bir edisyonla yeniden ele alarak yayımladığı Kemal Tahir külliyatını ve yayın hazırlıkları devam eden Kemal Tahir Kitaplığını, proje yöneticiliğini üstlenen İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. İsmail Coşkun ile konuştuk.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ocak-2023">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Miryokefalon İkinci Bir Malazgirt’tir”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/miryokefalon-ikinci-bir-malazgirttir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muharrem Kesik]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 12 Oct 2022 12:45:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Ortaçağ]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8616</guid>

					<description><![CDATA[Selçuklu tarihi alanındaki çalışmalarıyla adını sıkça duyduğumuz İstanbul Üniversitesi Ortaçağ Tarihi Anabilim Dalı hocalarından Prof. Dr. Muharrem Kesik ile uzun süredir üzerinde araştırmalar yaptığı Miryokefalon (Myriokephalon) Savaşı’nın gerçekleştiği konumun tespitine dair bir röportaj yaptık. Yıllardır ihtilaf konusu olan bu savaşın yeri hakkında kesin bilgiler sunan Kesik ile çalışmalarının ayrıntılarını konuştuk, savaşın nerede cereyan ettiğini dinledik. &#160; Devamı Derin Tarih Ekim Sayısında…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Selçuklu tarihi alanındaki çalışmalarıyla adını sıkça duyduğumuz İstanbul Üniversitesi Ortaçağ Tarihi Anabilim Dalı hocalarından Prof. Dr. Muharrem Kesik ile uzun süredir üzerinde araştırmalar yaptığı Miryokefalon (Myriokephalon) Savaşı’nın gerçekleştiği konumun tespitine dair bir röportaj yaptık. Yıllardır ihtilaf konusu olan bu savaşın yeri hakkında kesin bilgiler sunan Kesik ile çalışmalarının ayrıntılarını konuştuk, savaşın nerede cereyan ettiğini dinledik.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ekim-2022">Derin Tarih Ekim Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>STEPHEN KİNZER: “MUSADDIK DARBEYİ ÖNLEYEMEDİ, ÇÜNKÜ HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜNE İNANIYORDU”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/stephen-kinzer-musaddik-darbeyi-onleyemedi-cunku-hukukun-ustunlugune-inani-yordu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Kocukeli Özbay]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Aug 2022 11:06:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[CIA]]></category>
		<category><![CDATA[İngiltere]]></category>
		<category><![CDATA[Kermit Roosevelt]]></category>
		<category><![CDATA[Mordad]]></category>
		<category><![CDATA[Musaddık]]></category>
		<category><![CDATA[stephen kinzer]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8410</guid>

					<description><![CDATA[1) İngiltere yönetimi darbedeki rolü hakkında şimdiye kadar sessizliğini korusa da farklı kaynaklardan elde edilen bilgiler, darbenin asıl aktörünün İngiltere olduğunu gösteriyor. Darbenin perde arkası hakkında ne söylemek istersiniz? Bu darbede İngilizler kilit aktörlerdi. Petrolün millîleştirilmesinden en çok ve doğrudan etkilenen onlardı ve 28 Mordad1 Darbesi’nden önce Musaddık’ı alaşağı etmek için çeşitli yollara başvurdular. İngiliz subaylar göreve başlayacak olan Eisenhower yönetimine darbe fikrini sundular ve bu esnada petrol anlaşmazlığından söz etmeyip, konuyu Doğu-Batı çatışması olarak sunacak kadar kurnazlık sergilediler. Darbenin her aşamasında İngilizler Amerikalılarla yakın işbirliği içinde çalıştılar. 2) Darbe yolunda atılan ilk adım, CIA’nın Ortadoğu masası şefi Kermit Roosevelt’in&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>1) İngiltere yönetimi darbedeki rolü hakkında şimdiye kadar sessizliğini korusa da farklı kaynaklardan elde edilen bilgiler, darbenin asıl aktörünün İngiltere olduğunu gösteriyor. Darbenin perde arkası hakkında ne söylemek istersiniz?</strong></p>
<p>Bu darbede İngilizler kilit aktörlerdi. Petrolün millîleştirilmesinden en çok ve doğrudan etkilenen onlardı ve 28 Mordad1 Darbesi’nden önce Musaddık’ı alaşağı etmek için çeşitli yollara başvurdular. İngiliz subaylar göreve başlayacak olan Eisenhower yönetimine darbe fikrini sundular ve bu esnada petrol anlaşmazlığından söz etmeyip, konuyu Doğu-Batı çatışması olarak sunacak kadar kurnazlık sergilediler. Darbenin her aşamasında İngilizler Amerikalılarla yakın işbirliği içinde çalıştılar.</p>
<p><strong>2) Darbe yolunda atılan ilk adım, CIA’nın Ortadoğu masası şefi Kermit Roosevelt’in 1953 Haziran’ında yüklü bir meblağla Tahran’a gitmesi oldu. Bu mali kaynak hangi amaçla kullanıldı?</strong></p>
<p>Gazete editörlerine ve yazarlarına Musaddık’a iftira atmaları için rüşvet verdiler. Mollalara vaazlarında Musaddık’ı kötülemelerini için rüşvet verdiler. Politikacılara Millî Cephe’den2 ayrılmaları için rüşvet verdiler. CIA göreve çağırdığında harekete geçmeye hazır olmaları için polis müdürlerine ve ordu subaylarına; 28 Mordad Darbesi öncesi Tahran’da kaos çıkarmaları için de çetelere para ödediler. Bir CIA belgesine göre paraların bir kısmı “ilave dostlar kazanmak” ve “kilit pozisyondaki kişileri etkilemek” için harcandı.</p>
<p><strong>3) Musaddık’ı güçlü bir politikacı yapan unsurlar ve uzun yıllara dayanan siyaset tecrübesi İngiltere ve ABD’nin işini zorlaştırdı mı sizce?</strong></p>
<p>Musaddık zeki ve uyanık bir politikacıydı; ancak ezici bir güçle karşı karşıyaydı. Demokrasiye ve başkalarının onuruna duyduğu doğuştan getirdiği güven, onun fazla müsamahakâr ve yumuşak başlı olmasına yol açtı. Örneğin ilk darbe teşebbüsüne katılanların infazı ikinci darbeyi önleyebilirdi. Ancak Musaddık hukukun üstünlüğüne inandığı için bunu yapmadı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ağustos-2022">Derin Tarih Ağustos Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>HASAN AKSAY: “KIBRIS DÜĞÜMÜNÜN SEBEBİ, ASKERÎ DARBELERDİR”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/hasan-aksay-kibris-dugumunun-sebebi-askeri-darbelerdir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Taha Kılınç]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Jul 2022 09:09:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet Halk Partisi]]></category>
		<category><![CDATA[Halk Partisi]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Kıbrıs]]></category>
		<category><![CDATA[Vahdet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8299</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: TAHA KILINÇ Sizin 1961’de ilk kez milletvekili oluşunuz, Kıbrıs sorununun da alevlenmeye başladığı bir zamana tesadüf ediyor. O günlerin atmosferini anlatır mısınız? İlk milletvekili seçilişim, 1961’de Adalet Partisi’nden. Zannediyorum henüz yemin etmemiştik, partinin Ankara Necati Bey Caddesi’ndeki genel merkezini taşladılar. Epey ciddi gerilim oldu. Parti yönetiminden istifalar yaşandı. Sonrasında, beni genel idare kuruluna aldılar. Böylece genç yaşımdan itibaren, siyasî hadiselerin içinde yer almaya başladım. Ben o zaman henüz 28 yaşındaydım, ama resmî yaşım 30 görünüyordu. Fakültede okurken “Vahdet” isimli bir mecmua çıkarmak istemiştim. Onun imtiyaz sahipliği için 21 yaş sınırı vardı. Avukat olan Ali Ağabeyim de yaşımı büyütmüştü. Bu&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: TAHA KILINÇ</strong></p>
<p><strong>Sizin 1961’de ilk kez milletvekili oluşunuz, Kıbrıs sorununun da alevlenmeye başladığı bir zamana tesadüf ediyor. O</strong><strong> günlerin atmosferini anlatır mısınız? </strong></p>
<p>İlk milletvekili seçilişim, 1961’de Adalet Partisi’nden. Zannediyorum henüz yemin etmemiştik, partinin Ankara Necati Bey Caddesi’ndeki genel merkezini taşladılar. Epey ciddi gerilim oldu. Parti yönetiminden istifalar yaşandı. Sonrasında, beni genel idare kuruluna aldılar. Böylece genç yaşımdan itibaren, siyasî hadiselerin içinde yer almaya başladım.</p>
<p>Ben o zaman henüz 28 yaşındaydım, ama resmî yaşım 30 görünüyordu. Fakültede okurken “Vahdet” isimli bir mecmua çıkarmak istemiştim. Onun imtiyaz sahipliği için 21 yaş sınırı vardı. Avukat olan Ali Ağabeyim de yaşımı büyütmüştü. Bu yaş büyütme işi, milletvekili olurken de işime yaradı. O zamana kadar fakültede talebe cemiyeti başkanlığı ve diğer birçok işi zaten yürütüyordum.</p>
<p>1961 itibariyle, Kıbrıs’ta kan gövdeyi götürüyordu. Darbeden sonra Cumhuriyet Halk Partisi’nin ve İsmet Paşa’nın iktidara gelmesini fırsat bilen Yunanistan ve Rumlar, Türklere saldırılarını yoğunlaştırmışlardı. Yunanistan, “Kıbrıs’ı ele geçirmek için en uygun zaman” diye düşünüyordu. Kıbrıs’ta Türklere sürekli saldırılar olurken, içeride de “Ada’ya çıkarma yapalım” baskıları yoğunlaşmaya başladı. Askerî müdahale ve denizden çıkarma yapma gündeme gelince, Meclis’te bunun için karar aldık. Gemiler Anamur’dan hareket etti. Bu arada, İsmet Paşa, “Bunu yapmayalım. 15 bin askerimiz şehit olur” diye konuşuyordu sürekli. Yine de kamuoyu baskısı sonucu, gemilerimiz yola çıktı. Fakat yarı yolda Amerika’dan “Geri dönün!” direktifi geldi, gemilerimiz yeniden limanlarımıza dönmek zorunda kaldı. Bilahare yeniden bir deneme daha yaptık, bu defa gemiler limandan ayrılmadan Amerika’dan müdahale geldi. İsmet Paşa’yı Amerikalılarla müzakere yapsın diye Washington’a gönderdik. Dönemin ABD Başkanı, İsmet Paşa ile sadece 3 dakika konuştu! “Hoş geldin”, “güle güle” derken zaten vakit doldu. Velhasıl, Amerikalılardan Kıbrıslı Türklere yardım için izin çıkmadı.</p>
<p>Cumhuriyet tarihi boyunca hep aynısı olmuştur: Halk Partisi ne zaman iktidara gelse, Yunanistan’ın Kıbrıs konusundaki emelleri artmıştır. Şu anda da Türkiye’ye daha rahat müdahale edebilmek için, Yunanistan topraklarına Amerikan askerleri konuşlandırılıyor. Yani “Biraz daha ilerlerlerse, bunları durduramayız” diye düşünüyorlar.</p>
<p>Hani biraz önce darbelerle Kıbrıs meselesinin alakasını anlattım ya, şu nokta da çok mühimdir: 1980 İhtilali olduktan hemen sonra, Kenan Evren, o zamana kadar hiçbir hükümetin yapmaya yanaşmadığı şeyi yaptı ve Yunanistan’ın NATO’ya üye olmasının önünü açtı. Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit hükümetleri, bu konuda kesin bir duruş sahibiydi ve Yunanistan bir türlü NATO’ya giremiyordu. Ama Kenan Evren, ilk iş olarak bunu sağladı. Batı’dan talimatı alıyorlar, bütün adımlarını da buna göre atıyorlar.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-temmuz-2022">Derin Tarih Temmuz Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>VOLKAN Ş. EDİGER: OSMANLI PETROL UĞRUNA PARÇALANDI</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/volkan-s-ediger-osmanli-petrol-ugruna-parcalandi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derin Tarih]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Jun 2022 08:17:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Akadlar]]></category>
		<category><![CDATA[Enerji]]></category>
		<category><![CDATA[leksikon]]></category>
		<category><![CDATA[Neft]]></category>
		<category><![CDATA[petrol]]></category>
		<category><![CDATA[Sümerler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8171</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: DERİN TARİH Enerji tarihine nasıl merak saldınız? Osmanlı’da Neft ve Petrol kitabının macerası nasıl başladı? Uzun yıllar Türkiye Petrolleri’nde petrol arama ve araştırma faaliyetlerinde bulundum. 1992-93 yıllarında ilk kez Türkiye’nin güneydoğusunda, stratigrafik birimlerin kronolojik olarak düzenlenmiş sözlüğü olan bir leksikon (sözlük) projesini başlattım. Araştırmalarım sırasında gördüm ki, o tarihe kadar Türkiye’de sadece bir leksikon vardı ve o da 1954’te yabancı bir araştırmacı tarafından hazırlanmıştı. Bu durum çok zoruma gitti. Sonuçta ülkemizin yerli kaynaklarından petrole, gaza ve kömüre önem veriyoruz. Üstelik çok iyi jeologlar yetiştiriyoruz fakat kapsamlı bir leksikonumuz yoktu. Bu konuda araştırma yaparken ister istemez tarihle de haşır neşir&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: DERİN TARİH</strong></p>
<p><strong>Enerji tarihine nasıl merak saldınız?<em> Osmanlı’da Neft ve Petrol </em>kitabının macerası nasıl başladı?</strong></p>
<p>Uzun yıllar Türkiye Petrolleri’nde petrol arama ve araştırma faaliyetlerinde bulundum. 1992-93 yıllarında ilk kez Türkiye’nin güneydoğusunda, stratigrafik birimlerin kronolojik olarak düzenlenmiş sözlüğü olan bir leksikon (sözlük) projesini başlattım. Araştırmalarım sırasında gördüm ki, o tarihe kadar Türkiye’de sadece bir leksikon vardı ve o da 1954’te yabancı bir araştırmacı tarafından hazırlanmıştı. Bu durum çok zoruma gitti. Sonuçta ülkemizin yerli kaynaklarından petrole, gaza ve kömüre önem veriyoruz. Üstelik çok iyi jeologlar yetiştiriyoruz fakat kapsamlı bir leksikonumuz yoktu.</p>
<p>Bu konuda araştırma yaparken ister istemez tarihle de haşır neşir oldum. Daha önce bu kayayı kim çalışmış? İlk defa kim görmüş? Nasıl adlandırmış? Onun hakkında ne düşünmüş? Bu sorular epey dikkatimi çekti. O yıllarda verileri derlemek için  MTA’nın (Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü) kütüphanesine gidip gelirken tabaka adlandırmalarının tarihçesiyle birlikte bu işleri yürüten insanların ve sosyo-ekonomik boyutunun da incelenmesi gerektiğini düşündüm. Bunun üzerine Osmanlı Arşivleri’nden derlediğim belgelere oradaki eserlerden topladıklarımı da katarak <em>Osmanlı’da Neft ve Petrol</em> kitabını kaleme aldım. 1992’de başladığım kitabın yazma aşaması 13 yıl sürdü.</p>
<p><strong>Petrolden önce neftin kullanıldığından bahsediyorsunuz. Hangi alanlarda kullanılıyordu?</strong></p>
<p>Neft çok uzun zamandan beri biliniyor. Belki 6,000-7,000 yıldır… MÖ 5,000’li yıllarda Sümerler ve Akadların nefti kullandığına dair belgeler var. En çok kullanılan alan da tıp. Bazı hastalıkların tedavisi için elzemdi. Ayrıca zift yapımında ve gemilerin kalafatlanmasında kullanılıyor. Sonra inşaatlarda, köprülerde, binalarda harcın içine karıştırılıyor. Yakıt olarak kullanılması ise çok sonraları.</p>
<p>Neft hemen her ülkede kullanılmaktaydı. Özellikle bu coğrafyada Osmanlı, İran, Rusya tarafından… O zaman jeoloji bilgisi yetersiz olduğu ve teknoloji de müsait olmadığı için petrolün kendiliğinden yeryüzüne çıkanlarından ve sızıntılardan ihtiyaçlar gideriliyor ya da su kuyusuna benzer şekilde kazılarak ve bezlere emdirilerek temin ediliyordu. Osmanlı dökümanlarında bu madde belirli bir süre <em>neft</em> olarak isimlendirilmiş. Sonraları Batılılaşma hareketlerine paralel olarak petrol ismi tercih edilmiş. Kitabımın adında “neft ve petrol” isimlerini birlikte kullanmamın nedeni de Osmanlı’da yaşanan Doğu-Batı çelişkisini vurgulamaktı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2022">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KORAY ŞERBETÇİ: “CEVDET PAŞA’NIN FAİDE-İ TARİH PRENSİBİ TARİH YAZIMINDA PUSULAM OLDU”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/koray-serbetci-cevdet-pasanin-faide-i-tarih-prensibi-tarih-yaziminda-pusulam-oldu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Kocukeli Özbay]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Jun 2022 07:59:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Babil]]></category>
		<category><![CDATA[Cevrî Kalfa]]></category>
		<category><![CDATA[Gazneli Mahmud]]></category>
		<category><![CDATA[Marie Antoinette]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8162</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: ÖZLEM KOCUKELİ ÖZBAY Yeni kitabınız hayırlı olsun. Bu çalışmadan muradınızı Derin Tarih okurlarına nasıl aktarmak istersiniz? Öncelikle teşekkür ederim. Kitabımın gayesi net olarak zihinlerdeki basmakalıp tarih yargısını kırmak ve insanlara tarihin yürüyen bir süreç olduğunu göstermek. Maalesef tarih algısı geniş bir kitle tarafından geçmişte yaşanıp bitmiş hadiselerin aktarımından ibaret görülüyor. Bu anlayış tarihle bütünleşmemizi önlüyor. Oysaki tarih, dün yaşanıp biten hadiselerin hikâyesi olduğu kadar bugünün olaylarının da ruhunun atlasını çizen bir uğraşı sahasıdır. İşte bu sebeple, kitabın muhtevası bu gaye doğrultusunda şekillendi diyebilirim. Belli bir zaman aralığı ve mekân gözetmeden, her iklime uğrayıp insanın hikâyesine yolculuktan ibaret bir çalışma&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: ÖZLEM KOCUKELİ ÖZBAY</strong></p>
<p><strong>Yeni kitabınız hayırlı olsun. Bu çalışmadan muradınızı <em>Derin Tarih</em> okurlarına nasıl aktarmak istersiniz?</strong></p>
<p>Öncelikle teşekkür ederim. Kitabımın gayesi net olarak zihinlerdeki basmakalıp tarih yargısını kırmak ve insanlara tarihin yürüyen bir süreç olduğunu göstermek. Maalesef tarih algısı geniş bir kitle tarafından geçmişte yaşanıp bitmiş hadiselerin aktarımından ibaret görülüyor. Bu anlayış tarihle bütünleşmemizi önlüyor. Oysaki tarih, dün yaşanıp biten hadiselerin hikâyesi olduğu kadar bugünün olaylarının da ruhunun atlasını çizen bir uğraşı sahasıdır. İşte bu sebeple, kitabın muhtevası bu gaye doğrultusunda şekillendi diyebilirim. Belli bir zaman aralığı ve mekân gözetmeden, her iklime uğrayıp insanın hikâyesine yolculuktan ibaret bir çalışma kısacası.</p>
<p><strong>Kitabınızın ismi cevaplanması mühim, bir o kadar da müşkül bir sorudan yola çıkıyor: Tarih Neye Yarar? Bu iddialı ve cesur başlık okuruna ne vaat ediyor?</strong></p>
<p>Evet, ismi iddialı. Bu bir meydan okuma içeriyor desem yeridir. Çünkü dediğim gibi kitap başka bir bakış açısı vaat ediyor. Aslında temel vaadi -ki cidden riskli bir girişim bu- tarihin bir insanlık laboratuvarı olduğunu, tarihî yaşanmışlıkların malumattan öte, kişinin günlük hayatında da yol gösterici bir vazifeyi ifa ettiğini göstermek.</p>
<p><strong>Sizi bu kitabı yazmaya sevk eden sorular oldu mu? Kendi kendinize sorduğunuz yahut çevrenizden size yöneltilen…</strong></p>
<p>Öncelikle insanların tarihe olumsuz yaklaşımları beni bu kitabı yazmaya sevk etti diyebilirim. Dediğim gibi tarihî olayları bir rivayet, donuk bir malumat; dahası tarihi bir mezarlık, tarihçiyi de mezarlık bekçisi olarak gören anlayışı yıkma gayreti desem yeridir. Belki binlerce defa “Hocam, tarih olup bitmiş şeyler. Şimdi ne işimize yarayacak ki?” sorusuna maruz kalmam da beni motive etti şüphesiz.</p>
<p><strong>Kitap boyunca Marie Antoinette’den Gazneli Mahmud’a, sömürgecilik tarihinden Sezar’a, Sultan İbrahim’in koyduğu samur vergisinden cevval Osmanlı kadını Cevrî Kalfa’ya, Babil hükümdarı Labynetos’tan eski Anadolu Türkçesiyle yazılmış en eski din kitaplarından olan <em>Kitâb-ı Güzîde</em>’ye çok farklı dönemlere, mekânlara, şahsiyetlere ve müesseselere uğruyor kaleminiz. Ve bu duraklardan enteresan hikâyeler topluyor. Bu hikâyeleri aktarırken neye dikkat ettiniz? Okurun zihninde hangi bakımlardan yer etmelerine ihtimam gösterdiniz?</strong></p>
<p>Çok güzel özetlediniz aslında. Dediğim gibi kitabın pusulası zaman ve mekân gözetmiyor. Gözettiği tek nokta, yaşayan bilgiyi takip etmek. Bu hikâyeleri tararken asla tarihte ilginç olaylar derlemesi yapma gayretinde olmadım. Buna benzer pek çok eser var. Bunlar kendi alanında hoş eserler elbette. Ama benim metodum, tarihî kaynaklar içerisinde satır arasına sinmiş insanî durumları bir madenci gibi tespit edip, toz ve topraktan arındırıp rafine halde okuyucuya sunma yolu oldu. Örneğin hediye alıp vermek günlük hayatımızın içinde olan bir durum. Fakat bunun tarihteki yeri, etkisi, hediyeleşen insanların zihin durumu ile okurun kendisini özdeşleştirmesi benim için önemli. Bugün okulda haylazlık yapan çocuğuna söylenen ebeveynle binlerce yıl önce aynı şekilde söylenen Sümerli ebeveyni birleştiren nedir sizce? İşte çalışma buna dair yüzlerce örneği yakalayıp okura sunuyor ve diyor ki: “Tarihî karakterlerin yaşadıklarını, hatalarını, başarılarını aslında her gün siz de yaşıyorsunuz, farkında mısınız?”</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2022">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KAHRAMAN ŞAKUL: OSMANLILARIN LOJİSTİK SİSTEMİNE DÜŞMANLARI BİLE HAYRANDI</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/kahraman-sakul-osmanlilarin-lojistik-sistemine-dusmanlari-bile-hayrandi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Munise Şimşek]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 May 2022 04:38:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Çehrin Seferi]]></category>
		<category><![CDATA[Kefe]]></category>
		<category><![CDATA[Kili]]></category>
		<category><![CDATA[Kırım]]></category>
		<category><![CDATA[Köprülü Mehmed Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<category><![CDATA[Timaş Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Zaporog Kazakları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8075</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: MUNİSE ŞİMŞEK Timaş Yayınları’nın “Görsel Osmanlı Savaş Tarihi” serisinden Çehrin Seferi üzerine yeni bir kitabınız çıktı. Kitapta kuşatmanın Osmanlıların değişen kuzey politikasının bir alameti olduğunu ifade ediyorsunuz. Öncelikle Osmanlı’nın bu döneme kadar takip ettiği kuzey politikasının ne olduğunu soralım? Geleneksel kuzey politikası Karadeniz yoluyla payitahta hububat, köle ve kürk sağlayan ticaret yollarını emniyet altına alma hedefini güdüyordu. Bunun üç sacayağı vardı. Moskoflar ve Lehler arasında denge politikası gütmek; Tatarlar aracılığıyla bozkırları denetim altında tutmak; stratejik kıyı bölgelerinde güçlü garnizonlar bulundurmak. Böylece deniz yolu kadar bu limanlara inen kara yollarında da güvenliği sağlamak. Köprülüler döneminde benimsenen yeni politikayı nasıl tarif&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: MUNİSE ŞİMŞEK</strong></p>
<p>Timaş Yayınları’nın “Görsel Osmanlı Savaş Tarihi” serisinden Çehrin Seferi üzerine yeni bir kitabınız çıktı. Kitapta kuşatmanın Osmanlıların değişen kuzey politikasının bir alameti olduğunu ifade ediyorsunuz. Öncelikle Osmanlı’nın bu döneme kadar takip ettiği kuzey politikasının ne olduğunu soralım?</p>
<p>Geleneksel kuzey politikası Karadeniz yoluyla payitahta hububat, köle ve kürk sağlayan ticaret yollarını emniyet altına alma hedefini güdüyordu. Bunun üç sacayağı vardı. Moskoflar ve Lehler arasında denge politikası gütmek; Tatarlar aracılığıyla bozkırları denetim altında tutmak; stratejik kıyı bölgelerinde güçlü garnizonlar bulundurmak. Böylece deniz yolu kadar bu limanlara inen kara yollarında da güvenliği sağlamak.</p>
<p>Köprülüler döneminde benimsenen yeni politikayı nasıl tarif edersiniz? Buna niçin ihtiyaç duyuldu?</p>
<p>Osmanlıları yeni bir kuzey politikası geliştirmeye iten sebepler zamana yayılmıştı aslında. Daha 1594’te Zaporog Kazakları şayka denilen hafif ve altı düz tekneleriyle nehirlerden Karadeniz’e inip Turla (Dinyester) Nehri’nin ağzını koruyan Akkerman Kalesi’ne saldırmışlardı. Zamanla Tuna Deltası’nda Kili, Kırım’da Kefe, Anadolu’da Trabzon, Sinop ve hatta İstanbul Yeniköy (1624) bu baskın ve yağma faaliyetlerine maruz kaldı. Demek ki Karadeniz bir iç deniz gibi düşünüldüğü vakitlerde bile tam anlamıyla tehlikeden yalıtılmış değildi. Sonra Osmanlılara bağlı ama özerk yapılarını koruyan Erdel, Eflak ve Boğdan Osmanlı muhalefetine rağmen Otuz Yıl Savaşları’na katıldılar. Kırım Hanlığı da Osmanlıların yarı rıza göstermesiyle iç karışıklıklarla çalkalanan Lehistan’a askerî müdahalede bulunmaya başladı. Uçlarda tampon bölge vazifesi görmesi beklenen bu beyliklerin Osmanlıların güvenliğini tehlikeye atan bir tavır içine girmeleri, İstanbul’da rahatsızlık yaratıyordu. Nihayet Köprülü Mehmed Paşa gibi güçlü bir şahsiyetin iktidarı tekeline almasıyla Osmanlılar harekete geçtiler. Paşa Macaristan’da Yanova ve Varad’ı fethedip burada yeni beylerbeylikler yaratarak Erdel ile Viyana’nın bağlantısını kesti. Oğlu Uyvar ve Kamaniçe’yi alarak Erdel ve Boğdan üzerindeki Osmanlı denetimini güçlendirdi. Nihayet Çehrin Seferi ile de Kırım Hanlığı’nı bir serhat ülkesinden iç memlekete dönüştürme imkânı doğdu. Bu özerk beylikleri yeni fetihlerle “iç il” haline dönüştürüp özerkliklerini törpüleme siyaseti 1683’te Viyana bozgunu ile başarısızlığa uğradı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2022">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ÖMÜR AKKOR: “TİRİT, HZ. PEYGAMBER’İN EN SEVDİĞİ YEMEKTİ; ÇÜNKÜ&#8230;”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/omur-akkor-tirit-hz-peygamberin-en-sevdigi-yemekti-cunku/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Munise Şimşek]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 May 2022 04:22:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Abbâsîler]]></category>
		<category><![CDATA[Afrika]]></category>
		<category><![CDATA[Arap mutfağı]]></category>
		<category><![CDATA[Bağdadî]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8059</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: MUNİSE ŞİMŞEK Öncelikle yeni kitabınız Erken Dönem İslâm Mutfak Sanatı ve Kültürü hayırlı olsun Ömür Bey. İlk olarak kitabı yazma amacınızı sormak istiyorum. Malumunuz yeme içme alışkanlıklarımız tam bir tüketim çılgınlığına dönüşmüş durumda. Binlerce yıl öncesinde yaşamış ve karınlarını zar zor doyurmuş bir toplumun mutfak kültürü günümüz insanına ne sunabilir? Aşağı yukarı 26-27 yıldır profesyonel olarak bu işi yapıyorum ama neredeyse 40 yıldır mutfağın içindeyim. Evde hazırladığım kahvaltıları, babaannemle yaptığım yemekleri de sayarsak çocukluk dönemlerimden itibaren mutfaktayım. Tabii mutfağa bu kadar meraklı olunca, Müslüman bir fert olarak, o dönemin yemek kültürünü merak ettim ve çalışmaya koyuldum. Yaklaşık 10 yıllık&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: MUNİSE ŞİMŞEK</strong></p>
<p><strong>Öncelikle yeni kitabınız <em>Erken Dönem İslâm Mutfak Sanatı ve Kültürü</em> hayırlı olsun Ömür Bey. İlk olarak kitabı yazma amacınızı sormak istiyorum. Malumunuz yeme içme alışkanlıklarımız tam bir tüketim çılgınlığına dönüşmüş durumda. Binlerce yıl öncesinde yaşamış ve karınlarını zar zor doyurmuş bir toplumun mutfak kültürü günümüz insanına ne sunabilir?</strong></p>
<p>Aşağı yukarı 26-27 yıldır profesyonel olarak bu işi yapıyorum ama neredeyse 40 yıldır mutfağın içindeyim. Evde hazırladığım kahvaltıları, babaannemle yaptığım yemekleri de sayarsak çocukluk dönemlerimden itibaren mutfaktayım. Tabii mutfağa bu kadar meraklı olunca, Müslüman bir fert olarak, o dönemin yemek kültürünü merak ettim ve çalışmaya koyuldum. Yaklaşık 10 yıllık bir çalışmanın sonucunda bu kitap çıktı ortaya.</p>
<p>Günümüz insanını belki yemek tarifleri açısından memnun edemeyebiliriz. Bu kitaptaki tarifleri lezzetli bulmayabilirler ya da tarifleri beğenseler bile belki de malzemelerin orijinallerini bulamayacaklardır. Fakat bence kitabın en büyük özelliği, o dönemin beslenmeye bakış açısını anlamaya yardımcı olması. Günümüzde yediklerimize, içtiklerimize, sofra âdâbımıza yönelik sorgulayıcı bir perspektif sunması. “Bu kadar tüketim gerekli mi, gerekli değil mi” diye sorgulatması. O dönemde evde mutfak, ocakta ateş, kilerde un olmamasına rağmen insanlar bir şekilde besleniyorlardı. Günümüzde çok fazla malzeme ve çeşitlilik var. Ocak elimizin altında, market telefonun ucunda, mutfak son derece hazır. Bütün bunlara rağmen yemek yapabiliyoruz ya da yapamıyoruz. Tabii buna kendimi de dahil ediyorum ve diğer insanlardan farklı görmüyorum. Aslında biraz düşünüp, derlenip toparlanmak için bu kitabın insanlara ilham vereceğini düşünüyorum.</p>
<p><strong>Hz. Peygamber (sas) dönemi mutfak kültürü hakkında Kur’an ve hadislerin dışında başka hangi kaynaklardan faydalandınız?  </strong></p>
<p>Erken dönem İslâm mutfak sanatı derken aşağı yukarı 12. ve 13. yüzyıla kadar gelen bir dönemden bahsediyoruz. Abbâsîler döneminde Bağdadî’nin yazdığı yemek kitabından istifade ettim. O dönemin kültürünü anlatan Arapça, İngilizce ve Türkçe yayınlanmış tezlerden faydalandım. Bu konu üzerine yazılmış güncel kitapları inceledim.</p>
<p><strong>İslâm’ın içine doğduğu Arap mutfağının sizce ayırt edici özelliği nedir?</strong></p>
<p>Aslında net bir Arap mutfağından söz edemeyiz. Çünkü pek çok özelliğini bizim coğrafyada, Asya’da veya Afrika’da da görmekteyiz. Arap coğrafyasına has bazı unsurlar olsa da komşu coğrafyalarla büyük ölçüde benzeştiğini görüyoruz. Bu dönem için en ayırt edici özellik, malzemenin çok az oluşudur. Bugünkü gibi çok malzemeyle çeşit çeşit yemek yapmak söz konusu değildi. Zemzem ve ekmek varsa yemek var denilebilirdi. Ya da suyun içine bir kaşık un karıştırıp kaynatabiliyorlarsa bu onlar için bir öğün demekti. Mümkün mertebe azla yetinen insanlardı. Bu yemeklere zaman zaman İran tarafından gelen pirinçle yapılan pilav, Yemen tarafından gelen balık ve çölde yaşayan hayvanlar ekleniyordu. Dolayısıyla yemek kültürü açısından o dönem ve bu dönem birbirinden epeyce farklı. O dönemde daha kendine has, daha sade, daha az malzemeyle hazırlanan yemekler görmekteyiz.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2022">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MUFFAKHAM CAH BEY: ANNEM TÜRKÇEYE ÇOK ÖNEM VERİRDİ</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/muffakham-cah-bey-annem-turkceye-cok-onem-verirdi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cemil KutluTürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 May 2022 04:20:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Dürrüşehvar]]></category>
		<category><![CDATA[Haydarabad]]></category>
		<category><![CDATA[M. Sultan Mohiuddin]]></category>
		<category><![CDATA[Muffakham Cah Bey]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8056</guid>

					<description><![CDATA[Dürrüşehvar Sultan’ın Hint toplumuna sunduğu katkılara dair alan araştırması yapmak üzere Haydarabad’da bulunduğum süreçte, beni bahtiyar eden en önemli hadiselerden biri şüphesiz Abdülmecid Efendi’nin torunu, Dürrüşehvar Sultan’ın oğlu Muffakham Cah Bey ile görüşme imkânına erişmiş olmamdır. Bölgeye yolu düşen Türk vatandaşlarından çoğu, belki de işin doğası gereği, belli başlı turistik mekânları gezip biraz da alışveriş yaptıktan sonra ülkeye dönerken, bize yaradan Dürrüşehvar Sultan’ın ikametgâhında uluslararası bir sertifika programı kapsamında iki aya yakın bir süre kurs görme ve sonra da bizzat oğlu ile tanışma fırsatı bahşetmişti. Bunlara erişmek için elbette belli sınavlardan ve mülakatlardan geçmiş; “Zahmetsiz rahmet olmaz!” düsturu gereğince elde&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dürrüşehvar Sultan’ın Hint toplumuna sunduğu katkılara dair alan araştırması yapmak üzere Haydarabad’da bulunduğum süreçte, beni bahtiyar eden en önemli hadiselerden biri şüphesiz Abdülmecid Efendi’nin torunu, Dürrüşehvar Sultan’ın oğlu Muffakham Cah Bey ile görüşme imkânına erişmiş olmamdır. Bölgeye yolu düşen Türk vatandaşlarından çoğu, belki de işin doğası gereği, belli başlı turistik mekânları gezip biraz da alışveriş yaptıktan sonra ülkeye dönerken, bize yaradan Dürrüşehvar Sultan’ın ikametgâhında uluslararası bir sertifika programı kapsamında iki aya yakın bir süre kurs görme ve sonra da bizzat oğlu ile tanışma fırsatı bahşetmişti. Bunlara erişmek için elbette belli sınavlardan ve mülakatlardan<br />
geçmiş; “Zahmetsiz rahmet olmaz!” düsturu gereğince elde edilen imkânı fırsata dönüştürmek için türlü zorluklarla mücadele etmiştim.</p>
<p>Muffakham Cah Bey’in kendisine ulaşmak baştan beri gönlümden geçen bir murat olsa da bunun için ön okumalar ve araştırmalar neticesinde birtakım hazırlıklar yapmış ve belirli bir plan dahilinde hareket etmiştim. Kendisine ulaşabileceğim veya en azından bunun yol ve yöntemini öğrenebileceğim en uygun mekânın Prenses Dürrüşehvar Çocuk ve Genel Hastanesi olabileceği kanaatine vardım. Bu düşünceden hareketle mübarek bir Cuma günü “ya nasip, bismillah!” diyerek elli dereceye varan sıcaklıkta hastaneye doğru yola çıktım.</p>
<p>Hastaneye vardığımda kapıdaki görevliler, hastane müdürü Yusuf Ali Bey ile görüşmemin daha doğru olacağını ifade ettiler. Müdür bey ilk önce çekimser davransa da Türkiye’den geldiğimi ve araştırma konumu söyleyince yakın ilgi gösterip odasına buyur etti. Hastane hakkında genel bilgi verdi. Açılış sürecine dair istediğim bazı doküman ve resimler için, ilk olarak Prenses Dürrüşehvar Çocuk Tıbbi Yardım Vakfı genel sekreteri M. Sultan Mohiuddin Bey’le görüşmem gerektiğini; onun izin vermesi koşuluyla söz konusu belgeleri seve seve paylaşabileceğini belirtti.</p>
<p>Müdür Bey’in odasından ayrıldıktan sonra hastane bahçesinde gezerken görevlilerden biri yanıma yaklaşıp “Muffakham Cah Bey’le görüşmeyi arzu eden siz misiniz?” diye sordu.  “Evet”, cevabım üzerine, “Şurada bekleyiniz, kendisi birazdan buraya gelecek, sizi görüştürmeye çalışalım”, dedi. Hiç ummadığım bu gelişme karşısında çok büyük bir mutluluk yaşadım ve büyük bir heyecanla beklemeye koyuldum. Biraz sonra seksen yaşlarında, hafif kamburu çıkmış, uzun boylu, heybetli, kalın gözlüklü, mavi gömlekli ve gri kumaş pantolonlu bir beyefendi yanıma kadar yaklaştı. Sakin ve yumuşak bir ses tonuyla Türkçe olarak, “Türkiye’den gelen siz misiniz?” dedi. Uzun süredir Türkçe konuşmadığım için bu hitap karşısında ilk etapta şaşırdım, hatta biraz donakaldım. Evet, bu gözler, bu burun ve bu sima… annesini andırıyordu. Karşımda duran Dürrüşehvar Sultan’ın oğlu Muffakham Cah Bey’in kendisiydi. “Evet, efendim benim, sizinle görüşmek ve tanışmak istiyorum” dedim. “Hoş geldiniz, buyurun odama geçelim” dedi.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2022">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Enver Paşa Hiç Anlaşılmamış Bir İsim</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/enver-pasa-hic-anlasilmamis-bir-isim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derin Tarih]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 Mar 2022 07:57:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Komünist Parti]]></category>
		<category><![CDATA[Lisans]]></category>
		<category><![CDATA[Moskova]]></category>
		<category><![CDATA[Slav Dili]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7968</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: DERİN TARİH Enteresan bir kariyer yolculuğunuz var. Oradan başlayalım mı? Lisans eğitimimi Harvard Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Slav Dilleri ve Edebiyatı alanında tamamladım. O dönemde daha çok uluslararası ilişkilerle, ayrıca Rus dili ve tarihiyle ilgileniyordum. Lisans eğitimim sırasında Moskova Çelik ve Alaşım Enstitüsü’nde bir yaz boyunca Rusça dersleri aldım, sonraki dönem Moskova Komünist Partisi Yüksek Okulu’nda Rusça eğitim gördüm, Rusça dersleri aldım, yani oraya Marksizm ya da Komünizm ile ilgili ders almak üzere gitmedim. Daha sonra, okulun Komünist partisi ile ilişkisi kesildiği için, Parti Yüksek Okulu’nda ders alan ilk ve son Amerikalı grubun bir parçasıydım. Moskova’da iki yıl bir&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: DERİN TARİH</strong></p>
<p>Enteresan bir kariyer yolculuğunuz var. Oradan başlayalım mı?</p>
<p>Lisans eğitimimi Harvard Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Slav Dilleri ve Edebiyatı alanında tamamladım. O dönemde daha çok uluslararası ilişkilerle, ayrıca Rus dili ve tarihiyle ilgileniyordum. Lisans eğitimim sırasında Moskova Çelik ve Alaşım Enstitüsü’nde bir yaz boyunca Rusça dersleri aldım, sonraki dönem Moskova Komünist Partisi Yüksek Okulu’nda Rusça eğitim gördüm, Rusça dersleri aldım, yani oraya Marksizm ya da Komünizm ile ilgili ders almak üzere gitmedim. Daha sonra, okulun Komünist partisi ile ilişkisi kesildiği için, Parti Yüksek Okulu’nda ders alan ilk ve son Amerikalı grubun bir parçasıydım.</p>
<p>Moskova’da iki yıl bir hukuk bürosunda çalıştım, daha sonra hukuk ya da işletme eğitimi almak istemediğimi anladım. Hayat bu işler için çok kısa diye düşündüm! Bunun yerine doktora yapmaya karar verdim. Doktoramı siyaset bilimi alanında uluslararası ilişkiler üzerine yapmayı planlıyordum. Harika bir uluslararası ilişkiler geleneğine sahip olan Columbia Üniversitesi’nde çalışmalarıma başladım. Siyaset bilimcilerin metodolojileri ve tarihçilere dönük güçlü eleştirileri üzerine çalışmalar yürüterek engin tecrübeler elde ettim. Siyaset bilimciler bir kural olarak nedensellik meselesi üzerine keskin bir dikkatle kafa yorarlar; ayrıca tanımlar söz konusu olduğunda daha katıdırlar. Tarihçilerinse bu iki husus hakkında da meşhur bir baştan savma halleri vardır. Ne var ki Amerikan siyaset biliminin pozitivizmini naif, varsayımlarını ise dar kafalı buldum. Bu varsayımların neredeyse tek sebebi yalnızca İngilizcedeki kaynaklara ve nicel verilere önem vermeleriydi.</p>
<p>Yüksek lisansa başladığımda Rusça bilgimi tamamlamak için Türkçe öğrenmek istiyordum. Türkiye ile ilgili çalışmaları okuduğumda geç dönem Osmanlı tarihine hayran kaldım ve çalışmak istediğim alanın bu olduğuna karar verdim. Daha sonra Princeton Üniversitesi Yakın Doğu Çalışmaları Bölümü’ne kabul edildim. Görev yaptığım Princeton’a dönmeden önce Harvard’da Uluslararası Çalışmalar Merkezi’nde iki yıl fellow olarak çalıştım.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mart-2022">Derin Tarih Mart Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İDRİS BOSTAN: “YEMEN’E HÂKİM OLMAK, HİNDİSTAN’A HÂKİM OLMAKTIR”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/idris-bostan-yemene-hakim-olmak-hindistana-hakim-olmaktir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Kocukeli Özbay]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Feb 2022 06:12:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Hindistan]]></category>
		<category><![CDATA[İbn-i Mâcid]]></category>
		<category><![CDATA[Kızıldeniz]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<category><![CDATA[Yemen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7910</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: ÖZLEM KOCUKELİ ÖZBAY Yemen deyince, coğrafî açıdan hayli zorlayıcı, toplumsal yapı bakımından da kaotik bir bölgeden bahsediyoruz hocam. İsterseniz, Osmanlıların kadim İslâm toprağı Yemen’e ilgisinin hangi tarihlerde, hangi hadiselerle tetiklendiğiyle başlayalım. Osmanlıların güneye, yani Mısır’a ve buradan da Kızıldeniz ve Hindistan’a ulaşmak istemelerinin esas sebebi coğrafi keşiflerdi. Aslında coğrafi keşifler, Osmanlı İmparatorluğu’nu dünya çapında bir konuma oturtmak üzere yeni bir dönemin başladığı süreçti. Genellikle bu keşiflerle Osmanlılar arasında bir irtibat kurulmasa da aslında tam tersine coğrafi keşiflerin varlığı Osmanlıların hem Akdeniz’de en batıya kadar ilerleme hem de güneyde Kızıldeniz üzerinden Hint denizlerine ulaşma amacına yönelik çeşitli seferleri organize etmelerine&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: ÖZLEM KOCUKELİ ÖZBAY</strong></p>
<p><strong>Yemen deyince, coğrafî açıdan hayli zorlayıcı, toplumsal yapı bakımından da kaotik bir bölgeden bahsediyoruz hocam. İsterseniz, Osmanlıların kadim İslâm toprağı Yemen’e ilgisinin hangi tarihlerde, hangi hadiselerle tetiklendiğiyle başlayalım.</strong></p>
<p>Osmanlıların güneye, yani Mısır’a ve buradan da Kızıldeniz ve Hindistan’a ulaşmak istemelerinin esas sebebi coğrafi keşiflerdi. Aslında coğrafi keşifler, Osmanlı İmparatorluğu’nu dünya çapında bir konuma oturtmak üzere yeni bir dönemin başladığı süreçti. Genellikle bu keşiflerle Osmanlılar arasında bir irtibat kurulmasa da aslında tam tersine coğrafi keşiflerin varlığı Osmanlıların hem Akdeniz’de en batıya kadar ilerleme hem de güneyde Kızıldeniz üzerinden Hint denizlerine ulaşma amacına yönelik çeşitli seferleri organize etmelerine sebep olmuştu. Böylelikle dünya tarihinde çok önemli bir dönemde ve çok önemli bir coğrafyada hükümrân olmalarının önünü açmıştı. Bu sebeple, bu sorunuza cevap vermek için söze oradan başlamak lazım. Doğu Dünyasına ulaşmak için Batı Avrupa’dan yola çıkan iki ülke denizcileri vardı. İspanya ve Portekiz.</p>
<p>İspanya aynı coğrafyaya batı yönünü takip ederek ulaşacağını düşünüyordu ki, o gün de coğrafi bilgilere göre devamlı batıya gidilirse doğuya ulaşılacağı biliniyordu. İspanyollar karşılarına çıkan yeni kıtanın neresi olduğunu ilk anda anlamamışlardı bile. Portekizlilerin Afrika’yı dolaşarak Hint denizlerine ulaşması ise zannedildiği gibi çok da kolay olmamıştı. Hatta ilk denemeleri hep başarısızlıkla neticelendi. Bu başarısızlıklarını aşmaları hususunda kendilerine rehberlik eden çok önemli Müslüman bir Arap coğrafyacısı vardı: Eski İslâm coğrafi geleneklerini ve Hint denizlerini, bu denizlerin seyrüsefer özelliklerini çok iyi bilen, üstelik bu konuda bir de kitap yazmış olan Ahmed ibn Mâcid. Kendisi Batı’da da çok iyi tanınan bir denizcidir. İbn-i Mâcid, Hint coğrafyasını ve denizlerini, oradaki iklimi ve muson rüzgarlarını gayet iyi biliyordu. Portekizliler de bu yüzden ondan yardım istediler ve onun rehberliği sayesinde Hint Okyanusu’na girebildiler. Çünkü doğrudan Güney Afrika kıyılarını takip ederek Hint Okyanusu’na ulaşmak esasen coğrafi olarak imkânsızdı; iklim ve rüzgârlar buna müsaade etmiyordu. Genellikle kıyılara, kayalara çarparak gemiler tahrip oluyordu. Bunu çok iyi bilen İbn-i Mâcid, öncelikle onları önce güneye indirdi, sonra doğu ve kuzeydoğuya doğru yönelmelerini sağladı. Bu sayede Portekizliler Hint denizlerine ulaşma yöntemini de elde etmiş oldular. Tabii ki sonradan bu yolları başkalarına da öğrettiler ama ilk kendilerinin öğrenmesi, İbn-i Mâcid sayesinde olmuştur. Bunu da mutlaka hatırda tutmak gerekir.</p>
<p>Bu dönemde, yani 16. yüzyılın ilk yıllarında, artık güçlü Portekiz donanmaları Hint Okyanusu’na ulaşınca iki istikamete doğru yönelerek hem barınmak ve tutunmak hem de oralarda kendileri için müstahkem mevkiler, kaleler kurmak gibi birtakım planları tatbik etmeye başladılar. Bu iki istikametten biri Hindistan, diğeri Kızıldeniz idi. Kızıldeniz olmasının gerekçesi, eski ticaret yollarının ana güzergâhı olmasıydı. Kızıldeniz üzerinden ticaret Mısır’ın Akdeniz iskeleleri olan İskenderiye, Reşid ve Dimyat’a ulaşıyor, oradan da bütün Müslüman ve Avrupalı Akdeniz ülkelerine ulaşıyordu. Burası kadim bir güzergâh olduğu için Portekizlilerin öncelikli amacı bu güzergâhı değiştirmekti. Ama Papalık makamının da kendilerinden beklediği gibi daha önemli bir vazifeleri vardı: Müslümanların bu bölgedeki en kutsal mekânlarını tahrip etmek. Çünkü Kudüs Hıristiyanların kutsal bir mekânı olarak Müslümanların elindeydi. Onlar da “o bölgelere kadar ulaştıklarına göre, Müslümanların kutsal mekânlarını tahrip etmeleri gerektiği” gibi bir sorumluluk üstlendiler.</p>
<p>Bu iki gerekçeyle, hem ticaret yollarını kendi lehlerine çevirmeyi, hem de Müslüman makamlara zarar verip oralarda üsler edinmeyi amaçladılar. Tabii bu sayede Müslüman tüccarların bölgeye gelmelerini de engelleyeceklerdi. Çünkü Portekiz o coğrafyaya gelmeden önce tamamen Müslümanların sulh içerisinde ticaret yaptığı, diğer toplulukların da bu ticarete katılabildiği bir düzen vardı. Ama Portekiz’in gelişiyle birlikte çok ciddi bir çatışma içine girildi ve Osmanlılar da bu sebeple o coğrafyaya özellikle girmek mecburiyetinde kaldı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2022">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MUSTAFA KARA: EMİR SULTAN BU TOPRAKLARA SADECE BUHARA’DAN KÜBREVÎ NEŞVESİNİ DEĞİL, MEDİNE’DEN RAVZA’NIN MELTEMİNİ DE TAŞIMIŞTIR</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/mustafa-kara-emir-sultan-bu-topraklara-sadece-buharadan-kubrevi-nesvesini-degil-medineden-ravzanin-meltemini-de-tasimistir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Kara]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Feb 2022 05:06:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Asr-I Saadet]]></category>
		<category><![CDATA[Hicrî 2. yüzyıl]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Mescid-i Nebevî]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<category><![CDATA[Tekke]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7845</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: DERİN TARİH Munise Şimşek: Hocam kitaplarınızda çokça vurguladığınız bir husus var. “Tasavvufun ortaya çıkışı çok daha eskilere dayanmakla birlikte tarikatların ortaya çıkması Osmanlı’yla başlamıştır. Bu sebeple Osmanlı dönemini farklı bir şekilde ele almak gerekir” diyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz? Açmaya çalışayım. Tasavvuf tarihini biz Hz. Peygamber’den (sas) başlatıyoruz. Peygamber derviş miydi? Peygamberin tarikatı mı vardı? Tabii ki değildi, yoktu. Ama bu işin mayası orada, Asr-ı Saâdet’tedir. Asr-ı Saâdet’te mezhep kelimesi olmadığı gibi tarikat adı da yoktur. Ama tohum oradadır. Bu tohum aynen toprak altında bekleyen tohumlar gibi iklim/kültür şartları müsaade ettiğinde yeryüzüne çıkacak, orada neşvünema bulacak, çiçek açacak, meyve&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: DERİN TARİH</strong></p>
<p><strong>Munise Şimşek: Hocam kitaplarınızda çokça vurguladığınız bir husus var. “Tasavvufun ortaya çıkışı çok daha eskilere dayanmakla birlikte tarikatların ortaya çıkması Osmanlı’yla başlamıştır. Bu sebeple Osmanlı dönemini farklı bir şekilde ele almak gerekir” diyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz?</strong></p>
<p>Açmaya çalışayım. Tasavvuf tarihini biz Hz. Peygamber’den (sas) başlatıyoruz. Peygamber derviş miydi? Peygamberin tarikatı mı vardı? Tabii ki değildi, yoktu. Ama bu işin mayası orada, Asr-ı Saâdet’tedir. Asr-ı Saâdet’te mezhep kelimesi olmadığı gibi tarikat adı da yoktur. Ama tohum oradadır. Bu tohum aynen toprak altında bekleyen tohumlar gibi iklim/kültür şartları müsaade ettiğinde yeryüzüne çıkacak, orada neşvünema bulacak, çiçek açacak, meyve verecektir. Mezhepleri ve tarikatları bendeniz böyle düşünüyorum. Ama tohum önce yer altında bir çile dönemi yaşamalı ki, ondan sonra rahmetle birlikte yukarıya çıkabilsin. “Hz. Peygamber devrinde tarikat veya mezhep mi vardı?” gibi sorulara böyle cevap vermek istiyorum. Tabii ki bugün anlaşılan tasavvuf daha sonraki yüzyılların gerçeğidir. Tarikatları ise sizin de dediğiniz gibi Osmanlı devrinde başlatabiliriz, hatta bazen biraz daha geriye Selçuklu devrine de götürebiliriz. Yani Selçuklu devriyle birlikte o tohum teşkilat olarak neşvünema bulmaya başlıyor.  Çünkü o zamanlar tasavvuf elbette var. Yani tasavvufî ahlâkı, tasavvufî eğitimi anlatan mutasavvıflar ve metinler, tekkeler var. Tekke, Hicrî 2. yüzyılda müstakil bir kurum olarak ortaya çıkıyor.</p>
<p>Devam edelim: Nasıl bütün bu mezheplerin, tarikatların, neşvelerin tohumu Asr-ı Saâdet’te ise cami, medrese, tekke gibi bütün yapıların mayası da Mescid-i Nebevî’dedir. Böyle yorumluyorum. Mescid-i Nebevî, bütün tekkelerin, bütün mescidlerin, bütün medreselerin, bütün sosyal güvenlik kurumlarının anasıdır, tohumudur. Bütün bu kurumlar oradan neşvünema bulmuştur. Mekke ümmü’l-kura=şehirlerin anası, Mescid-i Nebevî ümmü’l-müessesât=kurumların anasıdır.</p>
<p>Tasavvuf tarihinin mühim bir unsuru olan tarikatlar ise ancak beş asır sonra tarih sahnesine çıkıyor. Yani bugün bildiğimiz meşhur tarikatlardan Mevlevîlik, Bektaşilik, Kâdirîlik, Rifaîlik, Yesevîlik vs… bütün bunların pîrlerinin vefatı miladî 1200’lü yıllardır. Ahmet Yesevî, Ebü’l-Vefâ el-Bağdâdî gibi bazıları 1100’lü yıllarda yaşamışlardır ama çoğunluk 1200’lü yıllarda yaşamıştır. Bu zatların hiç biri tarikat kurmak için kolları sıvamadığına göre vefatından sonra bu çark dönmeye başlayacaktır. Dolayısıyla bu tohum Selçuklu ile atılıyor. Osmanlı devrinde neşvünema buluyor, kök salıyor, yayılıyor, yaygınlaşıyor, kurumlaşıyor ve tasavvuf kültürü de böylece topluma mâl oluyor. Çünkü daha önceki asırlarda bu kadar güçlü değil. Bunu vurgulamak için Osmanlı’ya vurgu yapıyoruz. Haliyle başkent Bursa’ya vurgu yapıyoruz. Niye? Çünkü bir devletin ilk başkenti olmak demek bütün ana kurumlarının zuhur ettiği mekan demektir. Gayet tabii bu kaçınılmaz bir şey. Osmanlı döneminin bütün kurumlarının ilkleri buradadır, bu topraklardadır. Osmanlı bizim şimdi/şu anda bulunduğumuz yerlerden 6 Nisan 1326 da şehre girdi. Karşı taraf Pınarbaşı Mezarlığı’dır. Burası Bursa’nın ilk mezarlığı. Fetihte şehit olanlar buraya defnedilmiştir. Dolayısıyla Osmanlı medeniyetinin sacayağı diyebileceğimiz kurumları yani ilk tekkeleri, camileri, medreseleri bu şehirde kurulmuştur. Bu açıdan Osmanlı, Bursa’yı atlayarak anlaşılacak bir şey değildir. Onun için buradan başlamak ve buradan yürümek lazım.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2022">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>JAVİER ALBARRAN: İSPANYOL MİLLETİ, ŞEYTANLAŞTIRILAN ENDÜLÜS’ÜN “YENİDEN FETHİYLE” OLUŞTURULMUŞTUR</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/javier-albarran-ispanyol-milleti-seytanlastirilan-endulusun-yeniden-fethiyle-olusturulmustur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Kocukeli Özbay]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Jan 2022 05:44:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Aragon]]></category>
		<category><![CDATA[Gırnata]]></category>
		<category><![CDATA[İber Yarımadası]]></category>
		<category><![CDATA[Kastilya]]></category>
		<category><![CDATA[Reconquista]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7826</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: ÖZLEM KOCUKELİ ÖZBAY Gırnata’nın düşüşü Reconquista için ne anlama geliyordu? Böylece İspanyolların “megali ideası” olan “Endülüs’ün yeniden fethi”, yani Reconquista hareketinin askerî ve siyasî aşaması tamamlanmış mı oluyordu? Eğer öyleyse, Reconquista için nasıl bir dönemin başladığını söyleyebiliriz? Her şeyden önce bazı kavramları açıklığa kavuşturmak gerekmektedir. Reconquista’dan bir süreç veya tarihî dönem olarak söz etmek doğru değildir. Çünkü böyle bir dönem mevcut değildir. Bu kavram 19. yüzyıl İspanyol milliyetçiliğinin, millî kurtuluş süreci olarak, İspanyol milletinin yabancı bir “dış” işgalciden kurtarılmasına yönelik icat ettiği bir fikirdir. Ortaçağ’da İber Yarımadası’nın kuzeyindeki Hıristiyan krallıklarının bölgesel yayılmacılığını ve hepsinden öte, kralların gücü elinde toplaması&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: ÖZLEM KOCUKELİ ÖZBAY</strong></p>
<p>Gırnata’nın düşüşü Reconquista için ne anlama geliyordu? Böylece İspanyolların “megali ideası” olan “Endülüs’ün yeniden fethi”, yani Reconquista hareketinin askerî ve siyasî aşaması tamamlanmış mı oluyordu? Eğer öyleyse, Reconquista için nasıl bir dönemin başladığını söyleyebiliriz?</p>
<p>Her şeyden önce bazı kavramları açıklığa kavuşturmak gerekmektedir. Reconquista’dan bir süreç veya tarihî dönem olarak söz etmek doğru değildir. Çünkü böyle bir dönem mevcut değildir. Bu kavram 19. yüzyıl İspanyol milliyetçiliğinin, millî kurtuluş süreci olarak, İspanyol milletinin yabancı bir “dış” işgalciden kurtarılmasına yönelik icat ettiği bir fikirdir. Ortaçağ’da İber Yarımadası’nın kuzeyindeki Hıristiyan krallıklarının bölgesel yayılmacılığını ve hepsinden öte, kralların gücü elinde toplaması ve merkezileştirmesini meşrulaştırmaya hizmet eden, sözde kayıp toprakların yeniden fethi veya düzenin yeniden kurulması ideolojisi doğrultusunda kullanılıyordu. Öbür yandan, el-Endülüs-Endülüsya ilişkisi de kurulmamalıdır. Endülüsya (toprak olarak Endülüs) İspanya’nın güney bölgesi olup, günümüzde bölgesel bir siyasî yönetime dönüşmüştür. El-Endülüs ise Arap kaynaklarında, yalnızca İspanya’nın güneyinin değil, Ortaçağ’daki haliyle bütün İber Yarımadası’nı ifade eden bir terimdir.</p>
<p>Son olarak, 15. yüzyılın sonu itibariyle, bağımsız bir siyasî varlık olarak İspanyollardan da söz edemeyiz. Bu, iki krallığın, yani Kastilya ve Aragon krallıklarının evlilik yoluyla birleşmesi ve sonunda Hispanik monarşisinin doğmasıyla mümkün olmuştur. Buna göre Gırnata’nın düşüşü İber Yarımadası’ndaki son İslâm devletinin yok olmasıdır ve bu olay Kastilya’nın ideolojik yapısı için çok önemli bir dönüm noktasıdır. Bu işgal Haçlı anlayışı çerçevesinde görülmüş, hatta bu hadiseye Mesihci anlamlar bile yüklenmiştir. Ancak bu olay “yeniden fetih” sürecini sona erdirmemiştir; zira daha önce belirttiğimiz üzere, bu bir süreç değil, ideolojidir. İdeoloji olması nedeniyle de, kullanılmaya devam edilmiştir. Örneğin 16. yüzyılda Kuzey Afrika’daki İspanyol seferlerinde, hatta Amerika’nın fethi söyleminde bile yerini almıştır.</p>
<p>Hıristiyanların Endülüs topraklarını ele geçirme hareketleri, İber Yarımadası’nın siyasî egemenliğini İspanyollara yeniden açmaktan mı ibaretti? Gırnata’nın düşüşüyle İspanyolların ne tür kazanımları oldu?</p>
<p>El-Endülüs’ü oluşturan toprakları fetheden Kastilya ve Aragon için Gırnata’yı ele geçirmek birçok anlam taşıyordu. Kendilerinden çok farklı bir sosyal yapıya sahip toprakların birleştirilmesi, bir şekilde bütünleştirilmesi gereken bir toplum anlamına da geliyordu. Bu toplumsal bütünleşme; Arapça eserlerin Latinceye ve Roma dillerine tercüme edilmesi, Tuleytula (Toledo) gibi şehirlerde Hıristiyan olup Arapça konuşan nüfusun varlığı veya Hıristiyan şehirlerinde Müslüman mahallelerin teşekkülüyle neticelenmiştir. Sanat da bu ortamdan çok etkilenmiştir. Böylece Mudejar (Müdeccenler) sanatı ortaya çıkmıştır. Bir başka deyişle, bu toprakları ele geçiren Hıristiyan krallıklar, tek ve en önemli mirasçılar olmasa da, Endülüs mirasının varisleri haline gelmişlerdir. Mimari yapılardan önemli kültürel, entelektüel ve sanatsal mirasa, tarım tekniklerinden zengin söz dağarcığı gibi daha pragmatik alanlara kadar birçok bilgi ve beceriyi devralmışlardır. Bu bağlamda bu Hıristiyan krallıkları ve daha sonra da Hispanik monarşi, İslâmî geçmişi kendi tarih söylemlerine entegre etme ve bu potada eritme sürecini başlatmışlardır. Bu soruya birçok şekilde cevap verilebilir: Yeniden fetih ideolojisi yoluyla dışlamadan, bu yolla entegre etmeye kadar çeşitli cevaplar verilebilir. Örneğin, Başpiskopos Jiménez de Rada (13. yüzyıl) gibi yazarların önemi, Mozarap toplumunu (Roman lehçeleriyle Arapça konuşan topluluk) doğurmuştur. Geri alınan topraklarda kalan Müslüman nüfus da kendi tarih söylemlerini bu yeni realiteye uydurmak zorunda kaldılar ve zaman içinde Mağribîler (Moriskolar) için bir İslâmî-Hıristiyan geçmiş inşa etmeye kalkışan Lead Books of Sacromonte gibi ilginç fenomenler de ortaya çıkmıştır.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ocak-2022">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MUSTAFA KARA: &#8220;KİTAP DA MASİVÂDIR&#8221;</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/7815/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Kara]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Jan 2022 05:34:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Bursa tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Abdullah Damar]]></category>
		<category><![CDATA[Pınarbaş]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Usûl]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvuf kültürü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7815</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: DERİN TARİH Hocam, bu yağmurlu Aralık gününde bizi misafir ettiğiniz, pek çok açıdan “ilk” hüviyetindeki bu müstesna mekânın, Tasavvuf Kültürü ve Edebiyatı Kütüphanesi’nin tohumları nasıl atıldı? Bendenizin bu kütüphaneyi kurma fikri ilk defa 2007’de tezahür etti. Belediye başkanı olan arkadaşla bir yurtdışı gezisinde beraberdik. Ona bu konuyu açtım. Dedim ki: “Bursa’da bir kütüphane kuralım ama bu kütüphane üç konuda Türkiye çapında iddialı olsun. Dünya çapında da olursa daha iyi olur “Bu konulardan birincisi Osmanlı tarihi, ikincisi tasavvuf tarihi, üçüncüsü Bursa tarihi. Bu üç konuda dünyada ne var ne yok toplayalım.  Bunun için de ben kütüphanemi bütünüyle size vakfediyorum” dedim.&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: DERİN TARİH</strong></p>
<p><strong>Hocam, bu yağmurlu Aralık gününde bizi misafir ettiğiniz, pek çok açıdan “ilk” hüviyetindeki bu müstesna mekânın, <em>Tasavvuf Kültürü ve Edebiyatı Kütüphanesi’nin </em>tohumları nasıl atıldı?</strong></p>
<p>Bendenizin bu kütüphaneyi kurma fikri ilk defa 2007’de tezahür etti. Belediye başkanı olan arkadaşla bir yurtdışı gezisinde beraberdik. Ona bu konuyu açtım. Dedim ki: “Bursa’da bir kütüphane kuralım ama bu kütüphane üç konuda Türkiye çapında iddialı olsun. Dünya çapında da olursa daha iyi olur “Bu konulardan birincisi Osmanlı tarihi, ikincisi tasavvuf tarihi, üçüncüsü Bursa tarihi. Bu üç konuda dünyada ne var ne yok toplayalım.  Bunun için de ben kütüphanemi bütünüyle size vakfediyorum” dedim. Süleyman Uludağ da o sene emekli olmuştu ona da söylemiştim. O da kitaplarını vermeyi kabul etmişti. Tatlı tatlı dinledikten sonra belediye başkanı, “Hocam, o kütüphaneye günde kaç kişi gelir?” deyince ben o defteri o anda kapattım. O gün bugündür menfi veya müspet hiçbir şey söylemedim kendisine. Kütüphane işini kapattığım için 2007-2017 yılları arasında kitaplarımı da yavaş yavaş dağıtmaya başladım. Fakülte kütüphanesi başta olmak üzere, Bursa’daki bazı kütüphanelere beşer, onar koli kitap verdim. Sahaflara hediye ettiklerim oldu. İhsan Deniz’in başında olduğu özel kütüphaneye de bağışladım. Yeni kurulan Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kütüphanesi’ne, Kütahya Dumlupınar Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kütüphanesi’ne ve Afyon Kocatepe Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kütüphanesi’ne de, birkaç koli kitap, özellikle Arapça kitaplar gönderdim. Bu arada belediye başkanı değişti. Yeni belediye başkanına bu hadiseyi aktarmışlar. Kendisi “Hocam, böyle bir kütüphane kuralım” diye geldi ama “Rize damarım” tuttuğu için “Yok, ben o defteri kapattım” dedim. Ondan sonra kitaplarımı dağıtmaya devam ettim.</p>
<p>2017’de Dr. Abdullah Damar Bursa İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’ne atandı. Kendisi doktora talebem olmuştu. 2017 sonbaharında bir gün yanıma geldi. Biraz da çekinerek “Hocam” dedi, “böyle bir kütüphane kuralım.” Talebem olmasından dolayı sert çıkamadım ona. Belediye bünyesinde değil de Kültür Bakanlığı bünyesinde olmasının da etkisiyle, “olabilir” dedim. Bu sefer o da Ankara’dan hemen Kütüphaneler Genel Müdürünü, Daire Başkanını vesaire birkaç kişiyi çağırdı. Bir gün çıkıp geldiler fakülteye. Anlaştık ama bir şartla. Dedim ki: “Ben 2018 Mayıs’ında emekli olacağım. Şartım şu ki, 2018’nin Nisan ayında kitaplarım buradan oraya intikal etmiş olacak. Yani Bursa’da bir kütüphane kurulacak, Bursa Tasavvuf Kültürü ve Edebiyatı Kütüphanesi, ben de 2018 Nisan’ında buradan oraya taşınmış olacağım.” Tamam hocam, dediler. Meğer eski Merkez Bankası binasının olduğu yer Kültür Bakanlığı’na aitmiş. Orayı tahsis ettiler. Genel müdür bana bizzat dedi ki: “Hocam, Fuat Sezgin Kütüphanesi’nden sonra bu kütüphane Türkiye’de ikinci olacak. Size tahsis edilen odalarla, sohbet salonlarıyla, sergi salonlarıyla… Anlaştık. İşin cilveli tarafı şu:</p>
<p>Aynı günlerde buranın, yani Osmangazi ilçesinin belediye başkanı, “Hocam, biz eski bir Osmanlı evi satın aldık Pınarbaş’ında. Bunu yıkıp yeniden yapacağız ve burayı da emekli olduğunuzda size, sizin sohbetlerinize tahsis etmek istiyoruz” dedi. “Buna tasavvufta tûl-i emel derler” dedim.  Israr edince  “inşallah diyelim” dedim. Emekli olduktan sonra burası kültür merkezi olacak ve bize tahsis edilecek. Ben zaten Bursa’da bu tip sohbetleri yapıyorum. Bursa’da, Fakülte dışında daimi sohbetlerim var. Burada Seyyid Usûl Dergâhı, Emir Sultan Dergâhı var. Bunlar kültür merkezi olarak kullanılıyor. Oralarda düzenli olarak belli kitapları okuyoruz. Osmangazi Belediyesi de bunu bildiği için burayı o işe tahsis etmek istedi. İnşallah dedik ve iş böyle yürümeye başladı. Kütüphane aşağıda, eski Merkez Bankası binasında kurulacaktı. Burası 750 metrekarelik bir yer. 2018’in Mart ayında, kütüphaneler haftasında o günkü Vali Bey ile  sözleşmeyi imzalamıştık.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ocak-2022">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MUHAMMED MAHMUT BAKIR: “TANZİMAT, YARALI BİLİNÇLERİN YARIK VE BOŞLUKLARINI DOLDURAN BİR JOKERDİR”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/muhammed-mahmut-bakir-tanzimat-yarali-bilinclerin-yarik-ve-bosluklarini-dolduran-bir-jokerdir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Sami Kamadan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Jan 2022 05:08:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Batılılaşma]]></category>
		<category><![CDATA[İntelijansiya]]></category>
		<category><![CDATA[Kâhir]]></category>
		<category><![CDATA[Seküler]]></category>
		<category><![CDATA[Tanzimat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7773</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: YUSUF SAMİ KAMADAN Akademimizde genel olarak yüksek lisans tezleri üzerinde çok durulmayıp doktoraya mesai harcanması adet haline gelmiş durumda. Fakat siz, gerek sarf ettiğiniz vakit gerek üzerine eğildiğiniz mevzu bakımından doktora çapında bir tez kaleme aldınız. Yakın bir zamanda itmâm ettiğiniz bu tezde bir iddianız var. Yakın tarihimizi okumada Tanzimat bir kırılma noktası olarak kabul edilir. Sekülerleşmenin, Batılılaşmanın başlangıç noktası olarak 1839 yılı gösterilir. Fakat tezinizde bu tarih okumasının hatalı olduğunu, bu durumun hususen ideolojik bir sebebe dayandığını iddia ediyorsunuz. Nedir bunu düşündüren? Bir mesele üzerine ilk defa düşünen kişi olmak neredeyse imkansızdır. İnsanın, bikrini muhafaza eden pür, saf&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: YUSUF SAMİ KAMADAN</strong></p>
<p><strong>Akademimizde genel olarak yüksek lisans tezleri üzerinde çok durulmayıp doktoraya mesai harcanması adet haline gelmiş durumda. Fakat siz, gerek sarf ettiğiniz vakit gerek üzerine eğildiğiniz mevzu bakımından doktora çapında bir tez kaleme aldınız. Yakın bir zamanda itmâm ettiğiniz bu tezde bir iddianız var. Yakın tarihimizi okumada Tanzimat bir kırılma noktası olarak kabul edilir. Sekülerleşmenin, Batılılaşmanın başlangıç noktası olarak 1839 yılı gösterilir. Fakat tezinizde bu tarih okumasının hatalı olduğunu, bu durumun hususen ideolojik bir sebebe dayandığını iddia ediyorsunuz. Nedir bunu düşündüren?</strong></p>
<p>Bir mesele üzerine ilk defa düşünen kişi olmak neredeyse imkansızdır. İnsanın, bikrini muhafaza eden pür, saf meseleleri, şeyleri bulması ve onların üzerine tefekkür etmesi, “yakası açılmamış hakikatler” vaz etmesi çok az kişiye nasip olacak bir şeydir. Bu yüzden de her tarihçi, daha evvel üzerine bir yığın malumat ve literatür oluşturulmuş mazideki bir vaka ve/veya vâkıaya odaklanır. Şartlanmışlık ve peşin kabuller müspet yahut menfi olsun, tarihçiye/insana karşı kaderin oldukça manidar bir cilvesidir. Hem bu husus hem de tarihi, “tarihçinin tarihi” olarak görmem dolayısıyla büyük anlatılara karşı zihnimde hep bir soru işareti mevcuttur. Birilerinin çıkıp Türk tarihinin belki de en büyük üç-dört anlatısından biri olan Tanzimat ile alakalı en temel sualleri tekrar sorması gerekiyordu. Bu suallerin bir kısmı esasında 90’lı yıllardan bu yana birkaç değerli ismin ne yazık ki sesi duyulmayan çığlıklarında saklıydı. Bir nevi bu boşluğu fark ederek en temelden yola çıktım diyebilirim. En az şüphe edilen şeyler, çoğu kez yıkılmaya en teşne olanlardır. Fakat bu harabe ahvali görmeye mâni olan bir satıh var: “Büyük” tarihçilerin yıllanmış makyajları. İntelijansiyadaki en temel problemlerden biri de otorite problemidir. Tarih bir kutsiyet sahası, bir türbe ve mabet olarak görülürse, elbette bazı tarihçiler peygamber mesabesinde olacaktır. Bu izanın tabii izdüşümü de onların yazdıklarını vahiy gibi telakki etmektir.</p>
<p>Halbuki başkalarının hakikatlerinin bezirganlığını yapmaktansa insanın kendi hakikatsizliğinde boğulması evladır. Hakkı verilmemiş ve bedeli ödenmemiş hakikatleri sahiplenmek mukallit olmaktır. Tanzimat’ı mukallidâne bir şekilde okumaktansa onun bedelini ödemeyi evla gördüm diyelim. Tabii burada “hakikati/sırrı keşfedip ifşa eden” bir kişi olarak konuşmuyorum. Böyle bir iddiam yok, hiç olmadı da. Tarih haddizatında “geçmiş” üzerine bir inşa faaliyeti olduğu için yaptığım çalışmanın Tanzimat’a dair bugüne değin yazılanlardan bir fevkiyet ve/veya dûniyeti yoktur. Türk tarihçilerinin/insanının Tanzimat’a dair gördüğü binlerce rüya varsa ben de kendi rüyamı/hikayemi anlatmaya çalıştım diyebilirim.</p>
<p>Tanzimat’a gelecek olursak, Osmanlı’nın son 200 yıllık tarihi biteviye “modernleşme”, “Batılılaşma”, “sekülerleşme”, gelenekten kopuş ve mümasili değer yüklü mefhumlar ile tahlile tabi tutulmuştur. İndî, sathî, ideolojik, pejoratif ve modern reflekslerin kıskacında kalan söz konusu tarihî vetire, tarihî bilincin en esaslı yarıklarından/yaralarından birine karşılık gelir; yani Tanzimat-ı Hayriye ya geleneğin boyunduruğundan kurtulmayı temsilen müstakbel Cumhuriyet’in hazırlayıcısı bir tarihî sıçrayışı/aydınlanmayı ya da şaşalı maziden inhirafın başladığı bir tegayyürü ifade eder. Kâh nurdan zulmete, kâh zulmetten nura, olabildiğince farklı tarihî ve insanî bağlamlara oturtulan işbu vetirenin müşahhas olarak neliğinin/mahiyetinin dahi bugüne değin müşterek bir bilgi yekûnu hâline gelememesi bu yüzden hiç de şaşırtıcı değil. Kâhir ekseriyetiyle söz konusu tavır ve tarzda olan mevcut literatürle Osmanlı’daki değişim ve dönüşüm bahislerinde tutarlı bir değerlendirme yapabilmenin zorluğu da bundan kaynaklanıyor. Eski-yeni, kadim-cedid, Doğu-Batı, muhafazakâr-liberal ve sair dikotomik kavramlara irca edilerek inşa edilen muhayyel Tanzimat diskurunun bütün çelişki ve tutarsızlıklarıyla kendi kendisini yapısöküme uğrattığı da yadsınamaz bir vâkıadır. Tam da bu sebeple Tanzimat-ı Hayriye kendisini çevreleyen işbu ikilikler cümbüşünden azade olarak yeni bir teorik yaklaşımla ele alınmayı hak ediyor.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ocak-2022">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İDRİS BOSTAN: DENİZLERE HÂKİM OLMADAN KARALAR ELDE TUTULAMAZ</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/idris-bostan-denizlere-hakim-olmadan-karalar-elde-tutulamaz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İdris Bostan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Dec 2021 14:00:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Akdeniz]]></category>
		<category><![CDATA[Bahriye Teşkilâtı]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[II. Murad]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7728</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞANLAR: ÖZLEM KOCUKELİ ÖZBAY, MUNİSE ŞİMŞEK Bugün Osmanlı denizcilik tarihi farklı perspektiflere, sorulara ve problematiklere kapı aralayan ciddi bir çalışma sahası olsa da siz 1985 yılında, “Osmanlı Bahriye Teşkilâtı: XVII. Yüzyılda Tersâne-i Âmire” başlıklı doktora tezinizi tamamladığınızdğınızda manzara hayli farklıydı. Bu bakımdan, adeta Osmanlı denizcilik tarihinin ufkunu açan bir çalışma idi teziniz. Osmanlı denizcilik tarihinin, göz ardı edilen bir alt başlık olmaktan, pek çok akademik çalışmayla bereketlenen temel bir çalışma sahasına dönüşme sürecini nasıl açıklarsınız? Bizim ilmî mütalaalarımızda, tarih çalışmalarımızda yeni bir iddiada bulunmak kolay değildir. Osmanlı tarihi için de vaktiyle birtakım yargılamalar yapılmış ve bunlar yerleşmiş. Esasen biz de&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞANLAR: ÖZLEM KOCUKELİ ÖZBAY, MUNİSE ŞİMŞEK</strong></p>
<p>Bugün Osmanlı denizcilik tarihi farklı perspektiflere, sorulara ve problematiklere kapı aralayan ciddi bir çalışma sahası olsa da siz 1985 yılında, “Osmanlı Bahriye Teşkilâtı: XVII. Yüzyılda Tersâne-i Âmire” başlıklı doktora tezinizi tamamladığınızdğınızda manzara hayli farklıydı. Bu bakımdan, adeta Osmanlı denizcilik tarihinin ufkunu açan bir çalışma idi teziniz. Osmanlı denizcilik tarihinin, göz ardı edilen bir alt başlık olmaktan, pek çok akademik çalışmayla bereketlenen temel bir çalışma sahasına dönüşme sürecini nasıl açıklarsınız?</p>
<p>Bizim ilmî mütalaalarımızda, tarih çalışmalarımızda yeni bir iddiada bulunmak kolay değildir. Osmanlı tarihi için de vaktiyle birtakım yargılamalar yapılmış ve bunlar yerleşmiş. Esasen biz de bunlarla yetiştik. Denizcilik bu yargıların kendisini en çok gösterdiği sahalardan biri idi. Denizciliğin hangi alt başlığını konuşursanız konuşun, mutlaka oradaki olumsuzluklara vurgu yapıldığını görürsünüz. “Türkler denizcilik nedir bilmezler. Denizci değildirler; çünkü Orta Asya kökenlidirler. Kara devletidirler…” Kara devleti oldukları doğru ama eksik. Padişahlar karaların sultanı olduklarını söyledikleri gibi hemen yanında denizlerin hakanı olduklarını da ilave ederler. Osmanlı sadece kara devleti ise, o halde padişahlar kendilerini neden “Sultanü’l-berreyn ve hakanü’l-bahreyn” diye tanımladılar? En erken dönemdeki padişahlardan itibaren bu tanımlama mevcut. II. Murad’da dahi var. Fatih Sultan Mehmed ise bunu hak ederek kullanan padişah. Bunun bile bir fikir vermesi lazım ama üzerinde hiç düşünülmemiş maalesef.</p>
<p>Denizcilik tarihi sadece bizde değil, Batı’da da ciddi anlamda çalışılıyor artık. Sempozyumlarda, kitap ve makalelerimdeki vurgularım yavaş yavaş araştırmalarda ve yapılan tezlerde karşılık buluyor, dile getiriliyor. Hatta “Osmanlı Akdenizi” başlıklı makale yazanlar bile oldu. Fakat önceki zamanlarda Osmanlı’yı Akdeniz’e dâhil bile etmezlerdi. Bizde ise bir hamaset vardı: “Akdeniz bir Türk gölü”. İşte bizdeki bu ifrat ve tefrit meselesi ilmî kriterlerle örtüşmemektedir. Taraf tutmayan bir tarihçiliğe ihtiyaç var. Taraf tutmamakla kastettiğim; nötr, hiç hissî tarafı, fikrî altyapısı olmayan bir yaklaşım da değil. Tarihi çarpıtmamak ve ideolojisine alet etmemek suretiyle, doğru bilgiler neyse, makul ölçülerle tarihin kendi metotlarıyla ortaya konulmasıdır. Bunu bize öğreten, üzerine kitaplar yazan Batılılar kendileri bu prensiplere riayet etmediler. Bizim entelektüelimiz, ilim adamlarımız, bu işi meslek edinmiş, mesele edinmiş bazı hocalarımız da bunu görmediler. Türkiye’nin entelektüel kimliğinin tam olarak oluşmaması veya tamamen ideolojik olarak bölünüp parçalanması da bununla alakalı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-2021">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>SEMAVİ EYİCE: 100 YIL EVVEL HALİÇ VE BOĞAZİÇİ SULARINDAKİ RENKLİ HAYAT</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/semavi-eyice-100-yil-evvel-halic-ve-bogazici-silarindaki-renkli-hayat/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Semavi Eyice]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Dec 2021 11:48:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[Bostancı]]></category>
		<category><![CDATA[Haliç]]></category>
		<category><![CDATA[Karaköy]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7643</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: TOLGAHAN SAÇIKARA Bizans döneminde halk sahillere, kıyılara inebiliyor muydu? Bizanslıların denize ne kadar girdiğini bilmiyoruz. Bu hususta bir kayda rastlamadım. Öte yandan Bizans’ı korumak için İstanbul’u kuşatan surlar vardı. Fakat gemiler hava bozulduğunda mecburen çevredeki küçük limanlara sığınıyordu. Bu limanlardan Fenerbahçe’de var, Kalamış’ta var, Caddebostan’ında var. Bir de Bostancı’da var. Bu limanlara koskoca kara taşlar yığılmış ve rıhtım yapılmıştır. İstanbul’u kuşatmaya gelen Arap gemileri o taşların arkasına sığınıyordu. Çünkü kuşatmalar bazen 7-8 sene sürüyordu. Bu sebeple kıyılarda genellikle ticaret ve harp limanları vardı. Mesela Galata büyük bir ticaret limanıydı. İçinde Bizans’ın harp gemilerinin olduğu Haliç zaten bir harp limanıydı.&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: TOLGAHAN SAÇIKARA</strong></p>
<p><strong>Bizans döneminde halk sahillere, kıyılara inebiliyor muydu?</strong></p>
<p>Bizanslıların denize ne kadar girdiğini bilmiyoruz. Bu hususta bir kayda rastlamadım. Öte yandan Bizans’ı korumak için İstanbul’u kuşatan surlar vardı. Fakat gemiler hava bozulduğunda mecburen çevredeki küçük limanlara sığınıyordu. Bu limanlardan Fenerbahçe’de var, Kalamış’ta var, Caddebostan’ında var. Bir de Bostancı’da var. Bu limanlara koskoca kara taşlar yığılmış ve rıhtım yapılmıştır. İstanbul’u kuşatmaya gelen Arap gemileri o taşların arkasına sığınıyordu. Çünkü kuşatmalar bazen 7-8 sene sürüyordu. Bu sebeple kıyılarda genellikle ticaret ve harp limanları vardı. Mesela Galata büyük bir ticaret limanıydı. İçinde Bizans’ın harp gemilerinin olduğu Haliç zaten bir harp limanıydı. O yüzden sahilde yüzmeye, eğlenceye ayrılmış alanları pek görmüyoruz.</p>
<p><strong>Ancak Osmanlı döneminde İstanbul’da deniz hamamları olduğunu biliyoruz, öyle değil mi?</strong></p>
<p>Bizans’ın deniz hamamı var mıydı yok muydu en ufak bir bilgimiz yok. Deniz hamamından kastettiğimiz şey, denizin içindeki etrafı kapalı olan bir bölmedir. Genellikle kadınlar girer. Erkekler için olanı da vardır. Mesela Karaköy köprüsünün Haliç tarafında böyle bir hamam vardı. Orada bir dönem denize giriliyormuş. Fotoğrafını görmüştüm. Bir defa da orada denize giren birisiyle karşılaşmıştım. Daha talebeyken bisikletime plaka almam gerekti. O kadar eziyet ediyorlar ki adama, bir tanıdık bulmak zorunda kaldım. Uzaktan akrabamız olan Unkapanı Polis Merkezi’nin baş komiserine gittim. O dönemde de hayatımda oralara gitmişliğim yok. Evden sabah çıktım ve yarım gün karakolu aradım. Meğer orayı Küçükpazar diye aramam lazımmış. Atatürk Köprüsü’nün başındaydı o karakol. Sonra onu da yıktılar. Komiseri orada buldum. İşlerimi halletti. Yanıma da bir polis verdi. Karakoldan trafik müdürlüğüne gidiyoruz. O tarihte trafik müdürlüğü Tünel’de bir ara sokaktaydı. O sırada polisle sandalla karşıya geçerken, “Biz gençken burada denize girerdik” dedi. Hatta bir arkadaşının orada öldüğünü de anlatmıştı. Yani oradan da biliyorum ki Haliç’te herkes suya giriyor, yüzüyordu.</p>
<p><strong>Haliç o dönemde yüzülecek kadar temizdi öyleyse? </strong></p>
<p>Bir fotoğraf gördüm, halkın güzel bir espri ile tuzluk biberlik dediği, önü arkası yuvarlak küçük vapurlar vardı. Kaldırılmış olmaları da başlı başına bir hatadır. Nasıl Venedik’in vaporetto denilen gemileri vardır, onun gibi bu vapurlar da İstanbul’a özgü olarak yaşatılabilirdi. Çok şirin bir şeydi onlar. Eyüp’e kadar giderdi. Hatta Kâğıthane deresinin ağzında bir tane iskelesi vardı. Yani o fotoğrafta gördüğümüz kadarıyla insanlar vapurla giderken Haliç’te denize girebiliyordu.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-2021">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İSMAİL KARA: İSTİKLÂL MARŞI KURUCU BİR FİKİR METNİDİR</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/ismail-kara-istiklal-marsi-kurucu-bir-fikir-metnidir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muhittin Simsek]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Nov 2021 06:48:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[1 Kitap 1 Yazar]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[cemiyet-i beşeriye]]></category>
		<category><![CDATA[İstiklal Marşı]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Âkif]]></category>
		<category><![CDATA[Midhat Efendi]]></category>
		<category><![CDATA[Sebilürreşad]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7541</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: MUNİSE ŞİMŞEK Hocam kitabınızın girişinde İstiklâl Marşı’nın önemli hususiyetlerinden birinin döneminin ana temayüllerini veren, temel problemlerini tartışan, güçlü bir toplumsallığa karşılık gelen kurucu bir “fikir metni” olduğunu beyan ediyorsunuz.  İstiklâl Marşı’nın bir düşünce tarihi çalışmasına konu olmasının ve bu mesainin bir kitaba dönüşmesinin sebeb-i hikmeti de bu düşünce sanırım. Mehmet Akif’in şiirini kurucu bir metin yapan hususiyetler nelerdir? Yeni Türk edebiyatına vücut veren büyük edipler arasında aynı zamanda kurucu fikir adamı olanların sayısı ciddi oranda. Mehmet Akif bu bakımdan tek değil yani. İşte Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Midhat Efendi hemen akla gelebilecek kişiler. Cumhuriyet devrinde de devam edecek&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: MUNİSE ŞİMŞEK</strong></p>
<p><strong>Hocam kitabınızın girişinde İstiklâl Marşı’nın önemli hususiyetlerinden birinin döneminin ana temayüllerini veren, temel problemlerini tartışan, güçlü bir toplumsallığa karşılık gelen kurucu bir “fikir metni” olduğunu beyan ediyorsunuz.  İstiklâl Marşı’nın bir düşünce tarihi çalışmasına konu olmasının ve bu mesainin bir kitaba dönüşmesinin sebeb-i hikmeti de bu düşünce sanırım. Mehmet Akif’in şiirini kurucu bir metin yapan hususiyetler nelerdir?</strong></p>
<p>Yeni Türk edebiyatına vücut veren büyük edipler arasında aynı zamanda kurucu fikir adamı olanların sayısı ciddi oranda. Mehmet Akif bu bakımdan tek değil yani. İşte Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Midhat Efendi hemen akla gelebilecek kişiler. Cumhuriyet devrinde de devam edecek bu. Şimdi öyle olduğu söylenebilir mi, bu şüpheli. Akif’in İstiklâl Marşı’ndan önce ve sonra yazdığı şiirlerde de bu fikrî taraf var. Kendisi de bunu ifade ediyor. Hayatının 1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilânıyla başlayıp Millî Mücadele sonrasına, 1923 yılına kadar geçen dönemini cemiyet-i beşeriyeye adadığını söylüyor, yani edebî faaliyetlerinde bile yeni toplumsal hadiselere, yeni bir cemiyet ve cemaat oluşturmaya, bunun için matbuat yoluyla bir çevre tesisine emek sarfediyor, onu öne çıkarıyor. Bu durumu sanatkârlığına bitişik olarak fikir adamlığını, fikrî mücadeleyi daha fazla önemsemek olarak da okuyabiliriz. Zaten II. Meşrutiyet yıllarının en önemli ve etkili yayın organının, <em>Sırat-ı Müstakim / Sebilürreşad</em>’ın başında olan bir kişi o.</p>
<p>İstiklâl Marşı bunların devamı, bu tecrübelerin ve arayışların içinden geliyor. Ama daha da zor şartlarda… Bir sanat eseri olduğu kadar büyük bir fikrî metin olarak da ortaya çıkıyor. Millî marş olduğu için bir taraftan coşkun bir şiir yazıyor ama aynı zamanda 18. yüzyılın son çeyreğinden itibaren tartışılan bazı ana meseleleri de Millî Mücadele şartlarında bir daha ele alıyor. Onun için bir kavramsal çerçevesi de var bu şiirin. Şair bu çerçevenin yeni bir yorumcusu aynı zamanda. Ben bugüne kadar pek ele alınmayan bu fikrî boyutunu temel kavramları etrafında yazmak istiyordum. 100. yıl bu düşüncemi fiiliyata çıkarmak için teşvik edici bir sebep ve zemin oldu.</p>
<p><strong>Akif’in şahsiyetinin ve tecrübelerinin burada ne gibi belirleyici bir rolü var?</strong></p>
<p>Bu da önemli elbette. İstiklâl Marşı için kollarını sıvadığında 50 yaşına merdiven dayamış sayılır. Büyük mücadelelerin ve tecrübelerin içinden gelip geçmiş; Sultan Hamid, Meşrutiyet, 1. Cihan Harbi, Mütareke ve Millî Mücadele yıllarını İstanbul’da yani merkezde ve fikrî-siyasî mücadelelerin içinde yaşamış. Anadolu’yu, Suriye ve Hicaz bölgesini, ayrıca Berlin’i görmüş. Ayrıca şiiri ve sanat tarzı da üçüncü ve son merhalesine intikal etmek üzere. İstiklâl Marşı bunların hepsinden kuvvetli izler taşıyor şüphesiz.</p>
<p><strong>İşaret ettiğiniz bu hususiyetlerine ve ehemmiyetine rağmen İstiklâl Marşı üzerinde Türkçe ve edebiyat dersleri haricinde pek de kafa yorulmaması veya yakın dönem düşünce tarihi çalışmalarına konu edilmemesini nasıl izah edebiliriz peki?</strong></p>
<p>Bu benim kitapta da sorguladığım bir mesele. Tek sebebe indirgemek herhalde doğru olmaz. Ama bu ihmalin benim görebildiğim ve kitapta da tartıştığım en önemli ve derin sebebi bu metnin yazılışından kısa sayılabilecek bir zaman sonra yeni Türk devletinin İslâm’ı paranteze alma siyasetini benimsemesidir. İsterseniz yumuşatarak buna mecbur kalması diyelim, netice değişmeyecektir. Millî özellikleri ve ruhu ile dinî özellikleri ve ruhu içiçe olan bu metnin dinin aşağıya çekildiği ve dar bir alana hapsedildiği bir vasatta derinliğinin anlaşılması beklenemezdi. Bu günümüze kadar böyle geldi maalesef. Bakın Hilmi Ziya Ülken’in adı <em>Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi</em> olan ve 1966 gibi geç bir tarihte basılan hacimli kitabında Mehmet Akif de yoktur, İstiklâl Marşı da… Bu tesadüfle veya Hilmi Ziya’nın meselenin farkında olmayışıyla açıklanamaz bence. Tanpınar da böyle.</p>
<p>Burada siyasî ve ideolojik sınırlandırmaların psikolojik veya doğrudan kısıtlamaları var. Akif’e, İstiklâl Marşı’na sahip çıkan sağ muhafazakâr, mütedeyyin cenah da büyük ölçüde edebiyatla ve hissiyatla idare etti, ediyor denebilir. İstisnalar kaideyi bozmaz diyelim ama bu büyük şiire dair önemiyle mütenasip metinlerin yazılmadığı çok açık.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasim-2021">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>UĞUR DERMAN: BEREKETLİ BİR ÖMRÜN HÂSILASI</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/ugur-derman-bereketli-bir-omrun-hasilasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Taha Kılınç]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 Oct 2021 07:37:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[1 Kitap 1 Yazar]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[Hadarpaşa Lisesi]]></category>
		<category><![CDATA[Necmeddin Okyay]]></category>
		<category><![CDATA[Sinan Uluant]]></category>
		<category><![CDATA[Üsküdar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7462</guid>

					<description><![CDATA[Muhterem Hocam, gelenekli sanatlarımıza ilginizin nasıl başladığını anlatır mısınız? Genç bir lise talebesi, niçin hatta, ebruya, tezhibe ilgi duyar? Benim içimde bu hususta bir meyil hep vardı. Çocukluğum ve gençliğim Üsküdar’da geçtiği için, baktığım her yerde gördüğüm eserlerin kitabeleri, kabristanlardaki taşlar, camilerin yazıları, çeşmeler ilgimi çekerdi. Bütün eski eserlere karşı yüreğimde daima bir yakınlık duyardım. Yıllar geçtikçe, bu yakınlık büyüdü. Mesela, bir hatıram vardır hiç unutmadığım: Haydarpaşa Lisesi’nde okurken, Üsküdar’dan Kadıköy’e doğru güzel havalarda bazen yürürdüm. Baytar Mektebi’nin yakınında, ana cadde üzerinde, etrafı çevrili bir mezar ve üzerinde bir taş görürdüm. Yıllar sonra, Osmanlı Türkçesi okumayı öğrenince fark ettim ki,&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Muhterem Hocam, gelenekli sanatlarımıza ilginizin nasıl başladığını anlatır mısınız? Genç bir lise talebesi, niçin hatta, ebruya, tezhibe ilgi duyar?</strong></p>
<p>Benim içimde bu hususta bir meyil hep vardı. Çocukluğum ve gençliğim Üsküdar’da geçtiği için, baktığım her yerde gördüğüm eserlerin kitabeleri, kabristanlardaki taşlar, camilerin yazıları, çeşmeler ilgimi çekerdi. Bütün eski eserlere karşı yüreğimde daima bir yakınlık duyardım. Yıllar geçtikçe, bu yakınlık büyüdü. Mesela, bir hatıram vardır hiç unutmadığım: Haydarpaşa Lisesi’nde okurken, Üsküdar’dan Kadıköy’e doğru güzel havalarda bazen yürürdüm. Baytar Mektebi’nin yakınında, ana cadde üzerinde, etrafı çevrili bir mezar ve üzerinde bir taş görürdüm. Yıllar sonra, Osmanlı Türkçesi okumayı öğrenince fark ettim ki, orası bir namazgâhmış. Taş da kıble yönünü gösteren kıble taşıymış. Mahir (İz) Hocam, bana “Sen meraklısın, ama bunun anahtarını öğrenmezsen boşuna gayret olur” dedi. 1953’te böylece Osmanlı Türkçesine başladık. Ondan önce, elifi görsem mertek sanacak seviyedeydim. Çünkü bizim çocukluğumuzda böyle şeylere müsaade yoktu, yasaktı. Sonra açığı kapatmaya çabaladık işte. Hele Üsküdar’da olmam hasebiyle, karşıma bir de Necmeddin (Okyay) Hoca çıkınca…</p>
<p><strong>Siz “geleneksel sanatlarımız” yerine “gelenekli sanatlarımız” demeyi tercih ediyorsunuz. Okurlarımız için, bunun sebebini açıklar mısınız?</strong></p>
<p>Ben Türkçeye saplanan, Türkçeyi katleden “-sel”, “-sal” eklerine düşmanım. Bizim gençliğimizde bu ekler, çok nadir kullanılırdı. Bir kelimenin aslı Arapça ise, ona asla ilave edilmezdi. Mesela şu anda “tarihsel” diyorlar; eskiden “tarihî” denirdi. Şimdi her kelimenin sonuna bu ekleri getiriyorlar. Bazen işitiyordum da, “Bu kelimenin sonunda ‘sel’in ne işi var?” diyorum. Üniversite hocaları bile böyle kullanıyor. Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu’nun bir sözü vardı: “Türkçeyi sala koyup sele verdiler.” O hale getirildi maalesef. Ben bu duruma düşmemek için, eserlerimin hiçbirinde “-sel” veya “-sal” ekiyle biten kelimeler kullanmamışımdır. Tek istisna kumsal ve uysal kelimeleridir. Onlar da zaten geçmişden kalmadır.</p>
<p>“Geleneksel” deyince, vaktiyle geleneğe bağlı olarak yapılan bir sanatın, eski halinden hiç taviz vermeden, değişmeden ve adeta taklit edilerek bugüne gelişi anlaşılıyor. Hâlbuki “gelenekli” dediğimiz zaman, eskiden istifade eden, ama kendisi de üzerine yenilikleri ekleyen bir anlayışı kastediyoruz. Ben bu sebeple “gelenekli” demeyi tercih ediyorum.</p>
<p><strong>Makalelerinizi topladığınız 4 kitaplık serinin adı “Ömrümün Bereketi”. Gerçekten de ismiyle müsemma bir eser olduğunu görüyoruz okuyunca. Bu ismi vermek kimin fikriydi?</strong></p>
<p>Bunun için hiçbir düşüncem olmamıştı. Bu serinin hazırlanmasını bana Kubbealtı’nın başkanı Sinan Uluant teklif etmişti. “İsim de bulalım” dedi. Ben kendilerine 15 isim teklif ettim. İçlerinden biri de “Ömrümün Bereketi” idi. Nihayetinde bu isim beğenildi.</p>
<p><strong>“Ömrümün Bereketi” serisinin dördüncü ve sonuncu kitabının başında, muhterem eşiniz Çiçek Hoca’nın bir takrizi var. Orada “Eski makaleleri toplamaya ne gerek vardı? Bunlar zaten yayınlanmış. Yeni eserler vermeye odaklanmak daha iyi” şeklindeki eleştirilere cevap verilmiş.</strong></p>
<p>Bu kitaplarda bir araya getirdiğim makalelerim, artık hiçbir yerde bulunmuyordu. Makalelerde aktardıklarım da, benim kendi hocalarımdan bizzat öğrendiğim ve işittiğim şeyler.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ekim-2021">Derin Tarih Ekim Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
