﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Türk Tarihi &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/kategori/turk-tarihi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Thu, 05 Jan 2023 11:26:52 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.5</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>Türk Tarihi &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Lahor’dan Prizen’e Bir Gönül Köprüsü</title>
		<link>https://www.derintarih.com/turk-tarihi/tasavvuf-tarihi/lahordan-prizene-bir-gonul-koprusu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mikail Türker Bal]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 05 Jan 2023 11:26:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[1783]]></category>
		<category><![CDATA[Gözcü Mahmud Efendi]]></category>
		<category><![CDATA[Lahor]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8942</guid>

					<description><![CDATA[Lahor’da yaşayan Kâdirî şeyhi Seyyid Ali Baba, 1783’te rüyasında, bölgenin fethi sırasında şehit düşmüş olan Gözcü Mahmud Efendi tarafından Prizren’e davet edilir. Davete icabet eden Seyyid Ali Baba uzun bir yolculuğun ardından Prizren’e ulaşır. Önce Gözcü Mehmed Efendi’nin kabrinde türbedârlık yapar. Sonra buraya bir tekke inşa ederek halkı irşad eder. Savaşlar ve fetret devirlerinde tahribat görse de Seyyid Ali Baba Kâdirî-Rezzâkî Tekkesi’nde bugün zikir ve devrân eksik olmuyor. &#160; Devamı Derin Tarih Ocak Sayısında…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Lahor’da yaşayan Kâdirî şeyhi Seyyid Ali Baba, 1783’te rüyasında, bölgenin fethi sırasında şehit düşmüş olan Gözcü Mahmud Efendi tarafından Prizren’e davet edilir. Davete icabet eden Seyyid Ali Baba uzun bir yolculuğun ardından Prizren’e ulaşır. Önce Gözcü Mehmed Efendi’nin kabrinde türbedârlık yapar. Sonra buraya bir tekke inşa ederek halkı irşad eder. Savaşlar ve fetret devirlerinde tahribat görse de Seyyid Ali Baba Kâdirî-Rezzâkî Tekkesi’nde bugün zikir ve devrân eksik olmuyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ocak-2023">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Suriye Türk Vatanıdır</title>
		<link>https://www.derintarih.com/turk-tarihi/suriye-turk-vatanidir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Alican]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Apr 2020 06:34:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türk Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Bilâdü'ş-Şam]]></category>
		<category><![CDATA[Hicaz]]></category>
		<category><![CDATA[semavî]]></category>
		<category><![CDATA[Türk ordusu]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5807</guid>

					<description><![CDATA[Son yıllarda bölgemizde yaşanan ve ülkemizi doğrudan etkileyen sosyal ve siyasî sorunlara karşı bir çözüm arayışı olarak Türk ordusunun Suriye’de yürüttüğü faaliyetler, Türkiye’nin buradaki siyasî ve askerî varlığına ilişkin tartışmaları da beraberinde getirdi. Bir tür hak sahipliği ya da tevarüs hukuku anlayışı içerisinde ele alınan ve tarihî bir zemine çekilmek istenen tartışma, teleolojik olarak Türkiye’nin bölgedeki tarihî varlığını dışlama eğilimleri gösteriyor. Bu çerçevede de soruluyor: “Türkiye’nin bu bölgede ne işi var?” Yine aynı çerçeve içerisinden bu soruya bir cevap da veriliyor: “Tarihî olarak Kürtlerin ya da Arapların yurtları olan bu bölgelerde Türkiye’nin bir tür zımnî hak sahipliği iddiasında bulunması işgaldir.”&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="Standard"><span lang="EN-US">Son yıllarda bölgemizde yaşanan ve ülkemizi doğrudan etkileyen sosyal ve siyasî sorunlara karşı bir çözüm arayışı olarak Türk ordusunun Suriye’de yürüttüğü faaliyetler, Türkiye’nin buradaki siyasî ve askerî varlığına ilişkin tartışmaları da beraberinde getirdi. Bir tür hak sahipliği ya da tevarüs hukuku anlayışı içerisinde ele alınan ve tarihî bir zemine çekilmek istenen tartışma, teleolojik olarak Türkiye’nin bölgedeki tarihî varlığını dışlama eğilimleri gösteriyor. Bu çerçevede de soruluyor: “Türkiye’nin bu bölgede ne işi var?” Yine aynı çerçeve içerisinden bu soruya bir cevap da veriliyor: “Tarihî olarak Kürtlerin ya da Arapların yurtları olan bu bölgelerde Türkiye’nin bir tür zımnî hak sahipliği iddiasında bulunması işgaldir.” Kuşkusuz bu doğru değil. Tarih, bölgedeki Türk varlığının yalnızca ne kadar eski ve coğrafyanın tarihî yapılanışında temel unsur olduğunu değil, aynı zamanda bunun devamını temin etmenin Türkiye’nin varoluşu ve geleceği açısından da hayatî olduğunu gösteriyor. Bunu görebilmek için kuşbakışı bir tarihî okuma bile yeterli olacaktır.</span></p>
<p class="Standard"><span lang="EN-US">İslam tarihinde kuşkusuz Hicaz’ın merkeze alınmasıyla “Kuzey Ülkeleri” anlamına gelen Bilâdü’ş-Şam adıyla (zamanla sadece Şam’a dönüşecektir) anılan coğrafya, bugünkü Suriye’nin büyük bir kısmını içerisine alan geniş bir bölgeye karşılık geliyordu. Tabiî burada sözü edilen dönemde bu coğrafyanın bugünkü Filistin, Lübnan ve Ürdün ile birlikte sözde İsrail’in işgali altındaki topraklara da şamil olduğunu belirtmek gerekir. Mümbit Hilal olarak meşhur bereketli topraklara sahip olması, semavî dinlerin mukaddes kabul ettiği beldeleri ihtiva etmesi ve eski çağlardan beri ticaret yollarının kavşağında bulunması dolayısıyla tarihin her döneminde yoğun bir trafiğin bulunduğu Suriye, aynı zamanda Mısır ile el-Cezîre, Irak ve İran’ı da birbirine bağlamaktaydı. Bundan dolayı da bölgede siyasî hâkimiyet iddiasında olan güçlerin en temel ilgi alanı olarak öne çıkıyordu. Nitekim Suriye’deki Türk varlığının da bu hat üzerinden ele alınması uygundur.</span></p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-nisan-2020">Derin Tarih Nisan Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ortadoğu’da Güney Anadolu’nun Deprem Travması</title>
		<link>https://www.derintarih.com/turk-tarihi/ortadoguda-guney-anadolunun-deprem-travmasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muharrem Kesik]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Mar 2020 11:47:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türk Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Maraş]]></category>
		<category><![CDATA[Ortaçay]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5673</guid>

					<description><![CDATA[Tarihte insan kaybına neden olan en büyük faktör, ardı arkası kesilmeyen savaşlardı. Ancak çaresi bulunamamış bulaşıcı hastalıklar, yangın, sel baskını ve deprem gibi doğal afetler de bu kayıpların artmasında etkili olmuştur. Ortaçağ kaynakları incelendiğinde, depremlerin güneş tutulması, ay tutulması, yıldızların ve genellikle de kuyruklu yıldızların olağandışı hareketleri, gökyüzünde uzun süreli kızıllık gözlenmesi veya gündüz vakti birdenbire havanın kararması gibi değişimlerin sonunda ya da öncesinde geldiğine açıkça işaret edildiğini görürüz. Ortaçağ’da halkın depreme verdiği tepki bugünkünden farklı değildi. Depremi yaşayanlar arasında şuurunu kaybeden, kalp krizi geçirip fücceten ölen, kendini dışarı atıp sakatlanan ya da yaralanan, deprem korkusundan uyuyamayan, psikolojisi bozulan kimseler&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Tarihte insan kaybına neden olan en büyük faktör, ardı arkası kesilmeyen savaşlardı. Ancak çaresi bulunamamış bulaşıcı hastalıklar, yangın, sel baskını ve deprem gibi doğal afetler de bu kayıpların artmasında etkili olmuştur. Ortaçağ kaynakları incelendiğinde, depremlerin güneş tutulması, ay tutulması, yıldızların ve genellikle de kuyruklu yıldızların olağandışı hareketleri, gökyüzünde uzun süreli kızıllık gözlenmesi veya gündüz vakti birdenbire havanın kararması gibi değişimlerin sonunda ya da öncesinde geldiğine açıkça işaret edildiğini görürüz.</p>
<p>Ortaçağ’da halkın depreme verdiği tepki bugünkünden farklı değildi. Depremi yaşayanlar arasında şuurunu kaybeden, kalp krizi geçirip fücceten ölen, kendini dışarı atıp sakatlanan ya da yaralanan, deprem korkusundan uyuyamayan, psikolojisi bozulan kimseler bugün olduğu gibi oldukça fazla idi. Depremi yaşayanlar evlerine giremez, korkuyu atlatıncaya kadar dışarıda yatardı.</p>
<p>Ortaçağ Anadolu’sunda birçok depremin meydana geldiği tarihî kaynaklarca tespit edilmiştir. Ancak bunlar içinde özellikle 1114 yılında Maraş’ta yaşanan deprem, sebep olduğu tahribatın boyutu ve can kaybı bakımından dikkat çekmektedir. Maraş’ın Ortaçağ’da Anadolu’nun en eski ve önemli şehirlerinden biri olması, dolayısıyla döneme göre oldukça fazla sayılabilecek bir nüfusu barındırması depremdeki can kaybının yüksek olmasına yol açmıştır. Öte yandan bu nüfusun ciddi bir bölümünü Hıristiyanlar oluşturuyordu.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mart-2020">Derin Tarih Mart Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Pervâneoğullarını Nasıl Bilirsiniz?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/turk-tarihi/pervaneogullarini-nasil-bilirsiniz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muharrem Kesik]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 03 Jul 2018 12:47:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türk Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu Selçuklu Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Muinüddin Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Parvenoğulları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=3542</guid>

					<description><![CDATA[Anadolu Selçuklu Devleti’nin son döneminde Sinop ve çevresinde hüküm süren Pervâneoğulları Beyliği Moğollara yakınlığı ve Cenevizlilere karşı Rumlarla ittifak yapmasıyla dikkat çekerken Anadolu halkına yönelik baskı ve zulümleri devlet adamlarının manevî çözülüşünü göstermesi açısından düşündürücüdür. Bu anlamda beyliği tanımak önem arz eder. 1277-1322 yılları arasında Sinop ve çevresinde hüküm süren Pervâneoğulları Beyliği’nin kurucusu, Türkiye Selçuklu Devleti tarihinde bir döneme adını veren meşhur devlet adamı Muînüddin Süleyman el-Pervâne’nin oğlu Muînüddin Muhammed’dir. Devamı Derin Tarih Temmuz Sayısında… ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Anadolu Selçuklu Devleti’nin son döneminde Sinop ve çevresinde hüküm süren Pervâneoğulları Beyliği Moğollara yakınlığı ve Cenevizlilere karşı Rumlarla ittifak yapmasıyla dikkat çekerken Anadolu halkına yönelik baskı ve zulümleri devlet adamlarının manevî çözülüşünü göstermesi açısından düşündürücüdür. Bu anlamda beyliği tanımak önem arz eder. 1277-1322 yılları arasında Sinop ve çevresinde hüküm süren Pervâneoğulları Beyliği’nin kurucusu, Türkiye Selçuklu Devleti tarihinde bir döneme adını veren meşhur devlet adamı Muînüddin Süleyman el-Pervâne’nin oğlu Muînüddin Muhammed’dir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-temmuz-2018">Derin Tarih Temmuz Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gazneli Mahmud</title>
		<link>https://www.derintarih.com/turk-tarihi/gazneli-mahmud/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muharrem Kesik]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Nov 2017 22:35:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türk Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Gazneli Mahmud]]></category>
		<category><![CDATA[Gazneliler]]></category>
		<category><![CDATA[Hindistan seferi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=2959</guid>

					<description><![CDATA[Sultan unvanını kullanan ilk Türk hükümdarı olan Gazneli Mahmud, Hindistan’ı İslamiyetle şereflendiren kumandandır aynı zamanda. Adaleti, üstün kumanda kabiliyeti, ileri görüşlülüğü ve zekâsı sayesinde Gazneliler Devleti’ne en parlak devrini yaşatan sultanın girdiği hiçbir muharebede mağlubiyet yüzü görmediğine şaşmamak gerek. Neden mi? Cevabı aşağıdaki satırlarda. İlk Müslüman-Türk devletlerinden Gaznelilerin temelleri Alp Tegin adlı Türk kumandan tarafından 963’te Gazne şehrinde atıldı. Kaynaklarda Gazneli Sultan Mahmud’un “Yemînü’d-Devle” lâkabından dolayı Yemînîler, babası Sebük Tegin’den dolayı Sebük Tegînîler diye de anılmışlardı. Görünüşte Sâmânîlerin valisi olarak hareket etmesine rağmen bağımsız Gazneli Devleti’nin gerçek kurucusu Sebük Tegin’di. Gazneli Mahmud’un babası Sebük Tegin, Kırgızistan sınırında bulunan Issık Gölü&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sultan unvanını kullanan ilk Türk hükümdarı olan Gazneli Mahmud, Hindistan’ı İslamiyetle şereflendiren kumandandır aynı zamanda. Adaleti, üstün kumanda kabiliyeti, ileri görüşlülüğü ve zekâsı sayesinde Gazneliler Devleti’ne en parlak devrini yaşatan sultanın girdiği hiçbir muharebede mağlubiyet yüzü görmediğine şaşmamak gerek. Neden mi? Cevabı aşağıdaki satırlarda.</p>
<p>İlk Müslüman-Türk devletlerinden Gaznelilerin temelleri Alp Tegin adlı Türk kumandan tarafından 963’te Gazne şehrinde atıldı. Kaynaklarda Gazneli Sultan Mahmud’un “Yemînü’d-Devle” lâkabından dolayı Yemînîler, babası Sebük Tegin’den dolayı Sebük Tegînîler diye de anılmışlardı.</p>
<p>Görünüşte Sâmânîlerin valisi olarak hareket etmesine rağmen bağımsız Gazneli Devleti’nin gerçek kurucusu Sebük Tegin’di.</p>
<p>Gazneli Mahmud’un babası Sebük Tegin, Kırgızistan sınırında bulunan Issık Gölü sahilindeki Barshân bölgesinde dünyaya gelmişti. Karluk Türklerine bağlı boyların birinden olması kuvvetle muhtemel. Tuhsîlerin bir akını sırasında bu kabilenin eline esir düşerek köle olarak satıldı. Son sahibinin hizmetinde Alp Tegin başarılı işler yaptı. Böri Tegin’in başarısız idaresi sebebiyle ileri gelen Gazne beyleri tarafından -Alp Tegin’in en güvendiği adamlarından biri olduğu için- Gazne tahtına “emîr” seçildi.</p>
<p>Doğu Afganistan’daki Zâbulistan bölgesinin asillerinden birinin kızıyla evlenerek bu bölgeyi kontrolü altına almaya çalıştı. 977’de (366) Büst şehrine bir sefer düzenleyerek burayı ele geçirdi. Kuzeydoğu Belûcistan’daki Kusdar bölgesini de sınırlarına katarak hâkimiyetini Doğu Gur, Tohâristan ve Zemindâver’e kadar genişletti. Bundan sonra Hindistan’a akınlar düzenlemeye başladı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derintarih-aralik2017">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>4 Halifenin İzinde Kudüs’ün Fethini Hazırladı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/turk-tarihi/4-halifenin-izinde-kudusun-fethini-hazirladi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muharrem Kesik]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Sep 2017 21:27:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türk Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlı saldırı]]></category>
		<category><![CDATA[Selahaddin Eyyûbî]]></category>
		<category><![CDATA[Zengî Devle­ti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=2757</guid>

					<description><![CDATA[Abbasî halifeliğinin zayıfladığı ve Haçlı saldırılarının ortalı­ğı kan gölüne çevirdiği bir dö­nemde İslam yurdunun semasına gü­neş gibi doğdu Nureddin Mahmud b. Zengi. Musul’da kurulan Zengî Devle­ti’nin başına geçerek Haçlılara karşı Müslümanların kalkanı olmuş, adalet ve mücadele ruhuyla tezyin ettiği ül­kesinde İslam sancağını bir an olsun eğmemişti. Ayrıca Kudüs’ü Haçlılar­dan geri alan Selahaddin Eyyûbî de bu şanlı komutanın elinin altında yetişe­cekti. Türklerin Kudüs’e en kıymetli hediyesinin onun emriyle hazırlanaca­ğını kim bilebilirdi? 11 Şubat 1118 tarihinde Halep’te dünyaya gelen Nureddin Mahmud b. Zengî’nin küçük yaşlarda babası İma­deddin Zengî’nin giriştiği bazı askerî faaliyetlerde yer aldığı bilinir. İma­deddin Zengî Ca’ber Kalesi’ni kuşat­tığı sırada (14&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Abbasî halifeliğinin zayıfladığı ve Haçlı saldırılarının ortalı­ğı kan gölüne çevirdiği bir dö­nemde İslam yurdunun semasına gü­neş gibi doğdu Nureddin Mahmud b. Zengi. Musul’da kurulan Zengî Devle­ti’nin başına geçerek Haçlılara karşı Müslümanların kalkanı olmuş, adalet ve mücadele ruhuyla tezyin ettiği ül­kesinde İslam sancağını bir an olsun eğmemişti. Ayrıca Kudüs’ü Haçlılar­dan geri alan Selahaddin Eyyûbî de bu şanlı komutanın elinin altında yetişe­cekti. Türklerin Kudüs’e en kıymetli hediyesinin onun emriyle hazırlanaca­ğını kim bilebilirdi? 11 Şubat 1118 tarihinde Halep’te dünyaya gelen Nureddin Mahmud b. Zengî’nin küçük yaşlarda babası İma­deddin Zengî’nin giriştiği bazı askerî faaliyetlerde yer aldığı bilinir. İma­deddin Zengî Ca’ber Kalesi’ni kuşat­tığı sırada (14 Eylül 1146) öldürülünce oğlu Nureddin Mahmud bazı emirler­le Halep’e gelerek şehre hâkim oldu. İleride Eyyûbîler Devleti’nin kurucu­su olacak Selâhaddin Eyyûbî’nin baba­sı Necmeddîn Eyyûb ve amcası Şirkuh da Zengîler Devleti’nin hizmetindeydi. Necmeddin Eyyûb, Seyfeddin Gazi’nin yönetimindeki Dımaşk Atabegliği’ne bağlı Baalbek şehrinin idarecisiy­di. Kardeşi Şîrkuh ise Nureddin Mah­mud’un ileri gelen kumandanlarından biriydi.</p>
<p>Nureddin Mahmud’un büyük kar­deşi Seyfeddin Gazi (1146-49) Zengîler Atabegliği’nin başkenti Musul ve bura­ya bağlı yerlere egemen olunca, baba­larının vefatından sonra devlet ikiye bölünmüş oluyordu. İmadeddin Zen­gî’nin ölümünden büyük bir sevinç duyan Haçlılar toprakların iki kardeş arasında taksimiyle daha da keyiflen­diler. İki kardeşin birbiriyle mücade­leye girişeceğine ve babalarının ka­zandığı toprakları kaybedeceklerine inanıyorlardı. Ancak Haçlılar karşısın­da Nureddin Mahmud ve Seyfeddin Gazi birbirine destek olacak, onların da hevesleri kursaklarında kalacaktı. Hele Nureddin Mahmud ile Türkiye Selçuklu Sultanı Mesud’un birlikte ha­reket etmesi ve buna Artukluların da katılması Haçlıları büsbütün zor duru­ma soktu. İmadeddin Zengî’nin ölümüyle Haç­lı Kontu Joscelin Urfa’yı tekrar ele ge­çirme umuduna kapılmıştı. Ama kar­şısında babasından daha dişli bir rakip olduğundan haberdar değildi henüz. Nureddin Mahmud, Joscelin’in fetih planından haberdar olunca Urfa’da­ki Türk garnizonunu uyardı. Ne var ki kendilerine gösterilen insanca mu­ameleye rağmen Ermeni halk şehrin kapılarını Joscelin’e açmakta tereddüt etmedi. Bu durumda Türk garnizonu iç kaleye çekilmek zorunda kaldı. Ney­se ki Nureddin Mahmud beş gün son­ra emrindeki kuvvetleriyle Urfa önü­ne geldi de Joscelin şehirden kaçmak zorunda kaldı. İhanetlerinin cezasını ödemekten korkan Ermeniler de pe­şine takılmışlardı. Türkler hem Haç­lıları, hem de Ermenileri hüsrana uğ­ratarak çifte zafer kazandılar. Böylece Urfa’nın Hıristiyan halkı kaderini ken­disi tayin etmiş oluyordu.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derintarih-ekim2017">Derin Tarih Ekim Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>7 Soruda Moğollar İslam Dünyasına Nasıl Zarar Verdi?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/turk-tarihi/7-soruda-mogollar-islam-dunyasina-nasil-zarar-verdi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Alican]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Apr 2017 21:10:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türk Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Cengiz Han]]></category>
		<category><![CDATA[Moğol is­tilası]]></category>
		<category><![CDATA[Moğollar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=2340</guid>

					<description><![CDATA[Cengiz Han önderliğinde 1220’li yılların başında tarih sahnesi­ne çıkan Moğollar, yarım asır içerisinde Çin’den Avrupa’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyayı atlarının toynakları altında çiğnemişlerdi. İran, Azerbaycan, Kafkasya, Anadolu, Deşt-i Kıpçak ve Doğu Avrupa’da vahşetin da­ha önce görülmemiş biçimlerini yaşat­tılar. İnsanlığın yüzlerce yıla dayanan sosyal, siyasî, kültürel ve medenî biri­kimini heba ettiler. Öyle ki, Moğol is­tilası sırasında şehirler harap olmuş ve hatta bazıları haritadan silinmişti. 40 milyona yakın insan katledilmiş ve buna paralel olarak azalan karbon sa­lınımı dolayısıyla küresel çapta iklim değişikliği meydana gelmişti. Kısaca­sı Moğolların tarih sahnesine çıkışıyla ölüm, katliam, yıkım, tahribat ve vah­şet gibi kavramlar yeni anlamlar ka­zanmıştı. Devamı&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Cengiz Han önderliğinde 1220’li yılların başında tarih sahnesi­ne çıkan Moğollar, yarım asır içerisinde Çin’den Avrupa’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyayı atlarının toynakları altında çiğnemişlerdi. İran, Azerbaycan, Kafkasya, Anadolu, Deşt-i Kıpçak ve Doğu Avrupa’da vahşetin da­ha önce görülmemiş biçimlerini yaşat­tılar. İnsanlığın yüzlerce yıla dayanan sosyal, siyasî, kültürel ve medenî biri­kimini heba ettiler. Öyle ki, Moğol is­tilası sırasında şehirler harap olmuş ve hatta bazıları haritadan silinmişti. 40 milyona yakın insan katledilmiş ve buna paralel olarak azalan karbon sa­lınımı dolayısıyla küresel çapta iklim değişikliği meydana gelmişti. Kısaca­sı Moğolların tarih sahnesine çıkışıyla ölüm, katliam, yıkım, tahribat ve vah­şet gibi kavramlar yeni anlamlar ka­zanmıştı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derintarih-mayis2017">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sikkeye Adalet ve Muhabbet İşleyen Medeniyet</title>
		<link>https://www.derintarih.com/turk-tarihi/sikkeye-adalet-ve-muhabbet-isleyen-medeniyet/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muharrem Kesik]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 31 Mar 2017 21:16:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türk Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülmelik’in para re­formu]]></category>
		<category><![CDATA[Emevî halifesi]]></category>
		<category><![CDATA[Yazıda Müslümanların kullandı­ğı paralar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=2279</guid>

					<description><![CDATA[“İlk parayı Lidyalılar buldu.” Bu bilgiyi ezberlememiş olan var mı? Tarih dersini sevsin ya da sevmesin, her öğrencinin zihnine ka­zınmıştır deyiş yerindeyse. Evet, ilk paranın izlerine MÖ 7. yüzyılda Lidya krallığında rastlıyoruz. MÖ 5. yüzyılın sonlarına kadar bakır, gümüş ve al­tından darp edilirken, MÖ 7. yüzyılda bronz sikkelerin yaygınlaştığı görü­lür. Yazıda Müslümanların kullandı­ğı paralar üzerinde duracağımız için Arapça kökenli “sikke” kelimesini ter­cih edeceğiz. İslam devletlerinde sikkeler altın, gümüş ve bakır olarak basılırdı. Ya İs­lamiyetten önce? Bu dönemde Arap­ların İran, Roma ve Bizans sikkeleri kullandıklarını biliyoruz. Bir miskal gümüşe “dirhem”, altına “dinar”, bakı­ra ise “fels” diyordu Araplar. İslamiye­tin ilk yıllarında sikke&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“İlk parayı Lidyalılar buldu.” Bu bilgiyi ezberlememiş olan var mı? Tarih dersini sevsin ya da sevmesin, her öğrencinin zihnine ka­zınmıştır deyiş yerindeyse. Evet, ilk paranın izlerine MÖ 7. yüzyılda Lidya krallığında rastlıyoruz. MÖ 5. yüzyılın sonlarına kadar bakır, gümüş ve al­tından darp edilirken, MÖ 7. yüzyılda bronz sikkelerin yaygınlaştığı görü­lür. Yazıda Müslümanların kullandı­ğı paralar üzerinde duracağımız için Arapça kökenli “sikke” kelimesini ter­cih edeceğiz.</p>
<p>İslam devletlerinde sikkeler altın, gümüş ve bakır olarak basılırdı. Ya İs­lamiyetten önce? Bu dönemde Arap­ların İran, Roma ve Bizans sikkeleri kullandıklarını biliyoruz. Bir miskal gümüşe “dirhem”, altına “dinar”, bakı­ra ise “fels” diyordu Araplar. İslamiye­tin ilk yıllarında sikke basılmamış, o sırada piyasada bulunan Bizans-Sâsânî sikkeleri kullanılmaya devam edilmiş­ti. Emevîlerle birlikte Müslümanlar bu paraların benzerlerini kestirmeye baş­ladılar. Bu yüzden Arap-Bizans, Arap- Sâsânî sikkeleri olarak adlandırıldılar.</p>
<p>Emevî halifesi Abdülmelik b. Mer­vân (680-705) devrinde üzerinde figür­ler bulunan Bizans-Sâsânî tipinde sik­ke kestirmeye son verilerek yalnızca Kur’an-ı Kerim’den ayetler bulunan yeni sikke modellerine geçildi. Ab­dülmelik Bizans sikkeleri karşısında İslam’ın gücünü göstermek suretiyle çığır açmış ve İslam dünyasının para hususunda Bizans’a bağımlılığını so­na erdirmiştir. Abdülmelik’in para re­formu İslam iktisat tarihinde altı çizil­mesi gereken bir gelişme olarak öne çıkar. Bu aynı zamanda merkezî oto­ritenin güçlendirilmesine yönelik atıl­mış hayatî bir adımdı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derintarih-nisan2017">Derin Tarih Nisan Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Düşmanımdır” Demedi, Osmanlı’dan Islahat İthal Etti</title>
		<link>https://www.derintarih.com/turk-tarihi/dusmanimdir-demedi-osmanlidan-islahat-ithal-etti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Olcay Can Kaplan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Feb 2017 22:12:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türk Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Kapıkulu Ocakları]]></category>
		<category><![CDATA[Safevi]]></category>
		<category><![CDATA[Şah Abbas]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=2142</guid>

					<description><![CDATA[Babası Muhammed Hüdabende’nin gözleri görmez olunca emirler arasındaki çekişme had safhaya ulaştı. Bunda hanımı Begüm’ün emirlere karşı gelen siyasetinin etkisi inkâr edilemez. Hüdabende’nin ölümünün ardından çıkan siyasî kargaşadan Begüm’ün kellesini alarak galip çıkan emirler, küçük yaştaki Abbas’ı Safevî tahtına geçirdiler. Henüz 10 yaşındaki Abbas çocuk padişahların kaderine ortak oldu böylece. Otoriteden yoksun topraklarda çocuk yaştaki şahı kabul etmeyen emirlerle şah ilan edenler arasında rekabet patlak verdi. Azerbaycan bu karışıklıklar yüzünden Osmanlı hâkimiyetine girdi. İç çatışmalar o kadar şiddetlendi ki, Özbekler Herat’ı kuşattı. İç karışıklığı ortadan kaldıran Meşhed Valisi Mürşid Kulu Han, Ekim 1587’de gücü ve iktidarı, 17 yaşında olan ve&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Babası Muhammed Hüdabende’nin gözleri görmez olunca emirler arasındaki çekişme had safhaya ulaştı. Bunda hanımı Begüm’ün emirlere karşı gelen siyasetinin etkisi inkâr edilemez. Hüdabende’nin ölümünün ardından çıkan siyasî kargaşadan Begüm’ün kellesini alarak galip çıkan emirler, küçük yaştaki Abbas’ı Safevî tahtına geçirdiler. Henüz 10 yaşındaki Abbas çocuk padişahların kaderine ortak oldu böylece.</p>
<p>Otoriteden yoksun topraklarda çocuk yaştaki şahı kabul etmeyen emirlerle şah ilan edenler arasında rekabet patlak verdi. Azerbaycan bu karışıklıklar yüzünden Osmanlı hâkimiyetine girdi. İç çatışmalar o kadar şiddetlendi ki, Özbekler Herat’ı kuşattı. İç karışıklığı ortadan kaldıran Meşhed Valisi Mürşid Kulu Han, Ekim 1587’de gücü ve iktidarı, 17 yaşında olan ve o güne kadar devlet işlerinden uzak tutulan Şah Abbas’a iade etti. Bu onun tahta gerçek anlamda çıkış tarihidir.</p>
<p>İlk günlerinde dış siyasetle ilgili ciddi meselelerle karşı karşıya kaldı. Kargaşanın olumsuzluklarını bertaraf edebilmek için Türkmen emirlerin hâkimiyetine son verdi. Orduda ıslahat yapmak istiyordu. Bunu niçin Osmanlı Kapıkulu Ocaklarını örnek aldı. Kızılbaş Türkmen emirlerin asker ve silah gücüyle tahtı baskı altında tutmaları onu reformlar konusunda cesaretlendirmişti. Çerkez, Gürcü ve Ermenilerden oluşturulan orduya ‘kul’, reislerine de ‘kullar ağası’ deniliyordu. Dahası Türkmenleri tehdit unsuru sayan Şah, onları disipline edebilmek için ‘tüfenkçi birliklerini’ oluşturdu. Sadece Kızılbaş Türkmenlerden değil, İran’ın yerel unsurlarından da yararlanmayı kafasına koymuştu. Gilan, Mazenderan, Sistan, Lar ve Luristan’daki mahalli emirliklere son vererek Safevi hâkimiyetini Hind sınırına kadar genişletti.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derintarih-mart2017">Derin Tarih Mart Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>10. Maddede Eski Türkler Nasıl Yönetilirdi?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/kapak-dosyasi/10-maddede-eski-turkler-nasil-yonetilirdi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Olcay Can Kaplan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 30 Nov 2016 22:02:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak Dosyası]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Asya Hun Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Bumin Kağan]]></category>
		<category><![CDATA[derin tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Ergenekon]]></category>
		<category><![CDATA[Töre]]></category>
		<category><![CDATA[Toy]]></category>
		<category><![CDATA[Türkler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=1794</guid>

					<description><![CDATA[10 Maddede Eski Türkler Nasıl Yönetilirdi? Başkanlık Sisteminin tartışıldığı şu günlerde “tarihten gelen kurtarıcı kement” yine imdadımıza yetişti. Kut anlayışından ikili teşkilata, cihan hâkimiyeti mefkûresinden toy’a eski Türklerin idarî kodları bugünün yönetim sistemi ihtiyacı için ne söylüyor, inceliyoruz. Başkanlık sistemi tartışmaları güncel rüzgârların etkisiyle alevlenedursun, biz yüzümüzü tarihe, eski Türklere dönüyoruz. İşte 10 maddede Başkanlık Sisteminin eski Türklerdeki izdüşümleri. &#160; Karizmatik Lider / Tek Başkan Ergenekon efsanesini işitmeyen yoktur. Demir dağı eriten Türk kavminin son unsurlarının bir kurdun rehberliğinde tarih sahnesine yeniden çıkış hikâyesi&#8230; Fakat hakiki tarihte de manzara pek değişmiyor. Türkler, her dönemde etrafında birleşecekleri bir lider bulduklarında tarihin&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>10 Maddede Eski Türkler Nasıl Yönetilirdi?</p>
<p>Başkanlık Sisteminin tartışıldığı şu günlerde “tarihten gelen kurtarıcı kement” yine imdadımıza yetişti. Kut anlayışından ikili teşkilata, cihan hâkimiyeti mefkûresinden toy’a eski Türklerin idarî kodları bugünün yönetim sistemi ihtiyacı için ne söylüyor, inceliyoruz.</p>
<p>Başkanlık sistemi tartışmaları güncel rüzgârların etkisiyle alevlenedursun, biz yüzümüzü tarihe, eski Türklere dönüyoruz. İşte 10 maddede Başkanlık Sisteminin eski Türklerdeki izdüşümleri.</p>
<p>&nbsp;</p>
<ol>
<li><strong>Karizmatik Lider / Tek Başkan</strong></li>
</ol>
<p>Ergenekon efsanesini işitmeyen yoktur. Demir dağı eriten Türk kavminin son unsurlarının bir kurdun rehberliğinde tarih sahnesine yeniden çıkış hikâyesi&#8230; Fakat hakiki tarihte de manzara pek değişmiyor. Türkler, her dönemde etrafında birleşecekleri bir lider bulduklarında tarihin seyrini değiştirmek üzere gayret sarf etmişlerdir. Asya Hun Devleti’nin kurucusu Teoman bu liderlere ilk örnek. Akabinde adını tarih sayfalarına yazdıran Mete Han sahneye çıkacak ve MÖ 209’da Hun tahtına oturacaktı. Halktan aldığı destekle kısa sürede Çin’le giriştiği savaşlardan galip çıkacak, ülkeyi vergiye bağlayacaktı. Askerî düzende çığır açan 10’lu sistemle günümüze ulaşan bir yeniliğe de imza atmıştı.</p>
<p>Türkler arasından ne zaman karizmatik bir lider zuhur etse, dünya tarihine etki edecek bir figür de ortaya çıkmış oluyordu. Göktürkler devrinde (552) Bumin Kağan’ın arkasında yekvücut olan Türkler, kısa süre içinde devasa Çin ülkesini vergiye bağlayacak kadar kuvvetlenirler.</p>
<p>Türk toplumunun başarıya kavuştuğu devirleri listeleyecek olsak, izdüşümünde ‘karizmatik’ bir lider ve ona canıyla kanıyla bağlanan halk çıkar karşımıza. Diğer milletlerin tarihinde sistemler ve hanedanlar ön plana çıkarken, Türk tarihinde liderlik vasfı kritik önem taşır. Nitekim Selçuklularda da köklü başarılar Alparslan, Melikşah, Kılıçarslan gibi şahsiyetler tarafından kazanılmıştır. Osmanlı sultanlarından ilk akla gelenler Fatih, Yavuz Selim, Kanuni ve II. Abdülhamid olacaktır. Bunun sebebi, zihnimize kazınan ‘kudretli’ devlet reisi idrakidir.</p>
<p>140 yıl önce meşruti monarşiye geçmeye kim zorladı bizi? Türklerin tekrar bir lider etrafında birleşmesine engel olmak için miydi bütün bu ‘sistem’ değişiklikleri? 27 Mayıs darbesini yapıp Başbakan Adnan Menderes’i idam edenler halkın bu büyük lidere gönül vermesinden mi tedirgin olmuşlardı? Cevaplar soruların içinde mündemiç.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-1858 aligncenter" src="http://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2016/12/44-300x201.png" alt="44" width="517" height="346" srcset="https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2016/12/44-300x201.png 300w, https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2016/12/44-768x514.png 768w, https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2016/12/44.png 1000w" sizes="(max-width: 517px) 100vw, 517px" /></p>
<ol start="2">
<li><strong>Devlet ve Kut: Bu Makamı Sana Tanrı Verdi</strong></li>
</ol>
<p>Türkler devlete ‘il’ (kelime anlamı: barış) derlerdi. Savaşçı diye tanımlanan bir topluluğun devleti barış anlamına gelen bir kelimeyle karşılaması tezat gibi görünse de ‘adalet’ üzere yaşamayı prensip edindiklerinden, sosyal huzur devletin bekası için en önemli şarttı. Devletin Türklerin zihnine ‘baba’ figürüyle kazındığını düşünürsek millete düşen görev hayırlı bir evlat gibi babaya sadakattir. O sebepledir ki Türk töresinde en ağır cezalar devlete isyan edenlere uygulanırdı.</p>
<p>Bağımsızlıklarına düşkün oluşları tarihin birçok döneminde zuhur eden hadiselerden örneklerle ortaya konulabilir. En zor zamanlarda, mesela Çin zulmüne maruz kalındığında Kürşad çıkmış, Çin’i kalbinden vurarak bağımsızlığını kazanmıştır.</p>
<p>Uluslararası literatürde devletlerin hâkimiyet biçimleri 3 tipte değerlendirilir: Gelenekçi, karizmatik, kanuni hâkimiyet. Türk devlet geleneğinin temellendiği kut anlayışı karizmatik meşruiyet nazariyesinin merkezinde yer alır. ‘Kut’, Tanrı tarafından hükümdara bağışlanan kudreti ifade eder. Bu kudretin aynı ailenin üyeleri boyunca devam ettiğine inanılırdı. Yönetimde başarı devam ettiği sürece kağan tahtında oturur; ancak yönetiminde siyasî ve ekonomik sıkıntılar yaşanan kağandan Tanrı’nın verdiği “kut”u geri aldığına inanılır, töreye göre tahttan indirilirdi.</p>
<p>Kut inancı eski Türklerden Osmanlı’ya kadar devam etmiştir. Mesela Asya Hun İmparatorlarının unvanı, “Gök Tanrı’nın tahta çıkardığı kut sahibi Tanhu’dur”. Sadece Doğu’daki Türk devletlerinde değil, Atilla’nın liderliğindeki Avrupa Hunlarında da devlet reisleri ‘Tanrı’nın kılıcı’ unvanını taşırdı. Osmanlı sultanları da ‘zillullah- ı fi’l arz’ yani Allah’ın yeryüzündeki gölgesi unvanını kullanırlardı.</p>
<p>Avrupa’da sık gördüğümüz hanedan değişikliklerinin bu coğrafyada görülmemesinin hikmeti kut anlayışında aranmalı.</p>
<p>Yusuf Has Hacib Türklerin neden yüzyıllardır devletsiz yaşayamadığının ipuçlarını Kutadgu Bilig’de nasıl vermiş, bakalım:</p>
<p>“Kutun tabiatı hizmet, şiarıadalettir. Fazilet ve kısmet kuttan doğar… Beyliğe (Hükümdarlığa) yol ondan geçer. Her şey kutun eli altındadır, bütün istekler onun vasıtası ile gerçekleşir&#8230; İlâhidir. Dünyada tam bir iktidar kuşağı bağladı, kurt ile kuzu bir arada yaşadı. Bey, bu makama sen kendi gücün ve isteğin ile gelmedin, onu sana Tanrı verdi. Hükümdarlar iktidarı Tanrı’dan alırlar…”</p>
<p>&nbsp;</p>
<ol start="3">
<li><strong>Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi</strong></li>
</ol>
<p>Karizmatik bir lider etrafında kenetlenen Türkler, semadan aldıkları enginlik tahayyülüyle cihanda hâkimiyet kurmak için adımlar atmışlardır. Evrensel hâkimiyet telakkisi olarak tarif edilen bu sistemde göğün tekliğinden hareketle yeryüzünde de tek hükümdarın olması gerektiğine inanılır.</p>
<p>Zaman zaman bu anlayışın bir yansıması olarak Türk devletlerinin cenk meydanlarında karşı karşıya geldiği de olmuştur. Sadi Şirazî’nin meşhur beyti “Kırk derviş bir posta sığar da iki hükümdar bir cihana dar gelir” bu telakkinin edebî bir örneğidir. Timur ile Yıldırım Bayezid’in harbi aynı düşüncenin vücut bulmuş halidir.</p>
<p>Bu tahayyül aynı zamanda fütüvvet hareketinin de temel aldığı noktadır. Atilla’nın Macaristan ovalarında, Kanuni’nin yaşlılığında at sırtında Zigetvar’da olmasının sebebi yine bu anlayıştır. Bizans tarihçisi Priskos (5. yüzyıl) ve Got tarihçisi Jordanes’e (6. yüzyıl) göre Tanrı Ares’in kılıcına sahip olan Atilla dünyayı idaresine almak arzusundaydı. Fatih Sultan Mehmed’in Otranto’yu fethi ve Roma’yı hedef seçmesi bir rastlantı değildi. İslamiyetin kabulünden sonra gaza ve fetih anlayışıyla harmanlanan cihan hâkimiyeti mefkûresi Türklerin ‘kızıl elması’ olmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<ol start="4">
<li><strong>Devlet Meclisi: Toy</strong></li>
</ol>
<p>Eski Türk devletlerinde Mete Han devrinden itibaren (MÖ 209-174) devlet işlerinin görüşüldüğü üç farklı toplantı kayıtlarda zikredilir. İlki dinî hüviyette olup sarayda yapılıyordu. Karakum’da yapılan ikinci toplantı ilkbaharın gelişiyle gerçekleştirilir; ekonomik meseleler hal yoluna konulmaya çalışılırdı. Üçüncü ve son toplantıysa atların güç topladığı sonbahar mevsimine denk getirilirdi.</p>
<p>Türk devletlerinin kadim özelliklerinden olan askerî kuvvetlerin genel yapısı ele alınır, girilecek savaşlarla ilgili bilgiler devlet riyasetine bildirilirdi. İşte bu meclislere “toy” denirdi. Toylarda görüşülen konular -modern terimlerle karşılaştıracak olursak- hem yürütmeye, hem de yasamaya dâhil edilebilir. Kurultay da denilen bu toplantılarda töreye bağlılık esastır. Eski Türk devletlerinde yasama ve yürütme bütün ülkeye ait olmakla birlikte sorumluluğun ‘gerçek’ sahibi Kağan’dır. Hukukî meselelerde istişareler sonucu son söz yine ona aitti.</p>
<p>Toplantıların en mühimi, ilkbaharda gerçekleşen ikincisidir. Yeni devlet reisi ‘Tanhu’ da bu toplantı sonunda seçilirdi. Tanhu’nun riyasetinde başlayan toplantılara liderin hanımı Hatun’un katılması bir gelenektir. Askerî ve sivil bürokrasinin ‘başbuğ’ları toplantılarda hazır bulunurdu.</p>
<p>Bugün Cumhurbaşkanı’nın riyasetinde Bakanlar Kurulu toplantısını eleştiren çevrelere biraz eski Türk tarihi okumaları tavsiye ediyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<ol start="5">
<li><strong>Hükümdarın Alametleri</strong></li>
</ol>
<p>Türk devletlerinde hükümdarlar için 5. yüzyılın ortalarına kadar tanhu, kağan, kan-han, yabgu, il-teber, idi-kut tabirleri kullanılmakla beraber en yaygını ‘kağan’dır. Hâkimiyeti temsil eden alametlere de Türk kültüründe önem verilmiştir. Özellikle davul ve sorguç uzun yıllar Orta Asya’da kurulan devletlerin bağımsızlığının alamet-i farikası sayılmıştır. Orta Asya’da dönemin en değerli süs eşyasını, at kuyruğunu sorguçlarında kullanmışlardı. İslamiyetin kabulüyle adına hutbe okutulması, para bastırılması da hükümdarlık alametlerinden sayılmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<ol start="6">
<li><strong>İkili Teşkilat Tek Hâkimiyet</strong></li>
</ol>
<p>Eski Türk devletleri genellikle ülkeyi iki bölüm halinde yönetmişlerdir. Misâl Bulgarlar ve Macarlarda büyük-küçük, Oğuzlar ve Karluklarda iç-dış, Asya Hunları ve Göktürklerde kuzey-güney, Tabgaçlarda doğu-batı şeklinde bir idarî teşkilatlanma görülür. Bu bölünmede devamlı surette bir taraf diğerinin hâkimiyetini tanımak mecburiyetindeydi. Bu idarî yapılanmanın akabinde hanedana mensup kişiler iki yakanın da yönetiminde yer alırlardı.</p>
<p>Eski Türk devletlerinin kurulduğu bozkır coğrafyası düşünüldüğünde bunun hikmeti anlaşılabilir. Geniş bozkırların tek elden yönetilmesinin güçlüğü ve Türk devletlerinin iktisadî yapısının ticaretle birlikte komşu ülkelerin arazilerinde çapul tabir edilen yağmalardan kuvvetini alması idarecileri böyle bir tasarrufta bulunmaya itmiştir. Türklerin Anadolu’ya gelmesiyle bu uygulamadan vazgeçildiğini görüyoruz. Çıkarılması gereken sonuç, Türk devletlerinin durağan bir yapıya sahip olmadığı ve teşkilat yapısında tecrübeler vasıtasıyla zaman içinde değişikliğe gidilebildiğidir.</p>
<p>İkili teşkilattan hareketle kimi araştırmacılar ‘çifte krallık’ teorisini ortaya atmışlardır. Fakat Çin kaynaklarından edindiğimiz bilgilere göre Türk devlet teşkilatı tek merkezden hükümet eden bir formda hayatiyetini sürdürüyordu. Yönetimi kolaylaştırmak adına alınan ikili teşkilat yapısı bugün Avrupa Birliği’nin de savunduğu yerinden yönetim sisteminin ilkel bir modelidir diyebiliriz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<ol start="7">
<li><strong>Türk Hukuku: Töre</strong></li>
</ol>
<p>Türklerin sosyal hayatında en belirleyici etken töredir. Başta devlet başkanlığı olmak üzere halkın uyması gereken kuralların tamamına töre denirdi. Hukukî bağlayıcılık bakımından oldukça sert kurallar içerdiğini bilsek de ne yazık ki o dönemde verilen cezaların mahiyeti hakkında bilgilerimiz kısıtlı. Şurası kesin ki devlete karşı işlenen suçlarda kesinlikle taviz verilmezdi.</p>
<p>Adam öldürenler ve zina edenler idam edilirdi. Hırsızlar da idama mahkûm olur, malları müsadereye tabi tutulurdu. Irza geçmek en büyük suçlardandı. Vatana ihanet edenlere ve savaş sırasında askerlikten kaçanlara kesinlikle müsaade edilmez, öldürülürlerdi. Devletin suçlulara bu denli kesin hükümlerle cezalar vermesi kan davalarına engel olmuştur. Eski Türklerde adlî teşkilata hükümdar başkanlık ediyordu. Hükümdar adına töre hükümlerini uygulamakla sorumlu yetkilerse yargan ve maiyetindekilere bırakılmıştı. Atilla’nın kendisine suikast hazırlığındaki kişileri bizzat sorguladığı kayıtlarda geçer.</p>
<p>&nbsp;</p>
<ol start="8">
<li><strong>Veliaht: Aslolan Liyakat</strong></li>
</ol>
<p>Nasıl ki tasavvufta post hak edenin ve ehli olanınsa, devlet mekanizmasında da durum aynıdır. Aslolan liyakattir. Veliaht tayin edilen hükümdar çocukları Kağan’ın katılmadığı savaşlarda orduyu komuta ederlerdi. Ölen hükümdardan sonra tahta kimin geçeceği kurala bağlanmadığından taht mücadelesine başlayan veliahtların devleti güçten düşürdüğü, iç savaşların yaşandığı dönemler olmuştur. Fakat bunun tam tersi olarak yönetme kabiliyeti en yüksek olan adayın savaşların sonunda tahta geçerek devletin itibarını yükselttiği durumlar çoğunluktadır</p>
<p>&nbsp;</p>
<ol start="9">
<li><strong>Diplomasi: Bozkırda Siyaset Yapmak</strong></li>
</ol>
<p>Orta Asya gibi ticarî yolların kavşağındaki bir bölgede hâkimiyetinizi muhafaza etmek istiyorsanız askerî gücünüz kadar diplomatik kabiliyetleriniz de yüksek olmalı. Bunun şuuruyla Asya Hunlarından itibaren kurulan Türk devletlerinde yabancı dillere hâkim çok kalabalık bir diplomasi heyeti istihdam edilirdi. Elçilik heyetleri yeni hanın tahta çıkışını dost ve müttefik devletlere bildirmek için ziyaretlere giderlerdi. 1283’te Altın Orda Hanı Tuda Mengü’nün elçilik heyeti hanlarının Müslümanlığı kabul ettiğini bildirmek ve Kalavun’un Memlük tahtına çıkışını tebrik mahiyetinde Mısır’a gitmişlerdi. Çin sarayına giden Türk elçilerinin faaliyetlerine de Çin yıllıklarından ulaşıyoruz. Devletin güçlü olduğu dönemlerde Çin’den alınacak ipek vergisinin miktarını Kağan belirler, elçiler bu haberi Çin sarayına götürürdü. Resmî yazışmaları da yürüten bu heyetler, yabancı devletlerle yapılacak anlaşmalarda kağanın onayını almak mecburiyetindeydi.</p>
<p>İletişim imkânlarının zayıf olduğu o dönemlerde casusluk faaliyetleri devletlerin kaderinde çok önemli bir yere sahipti. Hun hükümdarı Rua, Bizanslıların kendi topraklarına tacir, dilenci kisvesiyle casusluk yapmak için girmelerinden hayli mustarip olduğundan bu kişilerin girişini yasaklamıştı. Nitekim I. Göktürk Devleti’nin yıkılışını Çinlilerin bir dizi casusluk faaliyeti hızlandıracaktı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<ol start="10">
<li><strong>Ordu: Paralı Değil, Gönüllü Asker</strong></li>
</ol>
<p>Türk töresinin şiar edinilen kavramıdır “ordu-millet”. Paralı askerlik diye bir şey bilmezler. Savaş sırasında herkes hazır askerdir (Bizans’ın bir dönem Türklerin askerî gücünden yararlanmak için onları paralı asker olarak istihdam ettiği tarihî bir hakikattir). Mete Han’ın buluşu olan 10’lu sistemin iki önemli vasfı vardı. İlki sosyal tabakalaşmanın önünü kesmekti. Hangi aileden ya da sosyal sınıftan geliyorsanız gelin 10’lu sistem bunların hiçbirine bakmaksızın oluşturulurdu. En zengin ile en fakirin aynı sistemde birlikte hareket etmesi istenirdi. İkinci olarak, herkesin ‘asker’ olduğu şuuru toplumun bilinçaltına işleniyor, böylece her türlü sivil ve idarî birimin askerî disiplin içinde çalışması temin ediliyordu. Ayrıca bozkır yerleşik hayata engel teşkil ettiğinden konar-göçer Türkler eğlenceden spora birçok farklı faaliyeti savaş zamanına hazırlanmak üzere kullanmışlardır. Cirit, güreş gibi spor dalları aslında savaşa hazırlık oyunlarıydı.</p>
<p>Dikkatlerden kaçmaması gereken en önemli nokta, Türk ordularının çoğunu atlı süvarilerin oluşturduğudur. Çinliler Türklerin at üzerindeki hünerlerini anlata anlata bitiremezler. At üstünde giderken ok atan süvarileri Çinliler de kullanmak istemiş, bu amaçla askerî okullar inşa etmişlerdi.</p>
<p>Sonuç olarak karizmatik bir lider ve ona inanan ordu-millet ile bozkırda kurulan Türk devletleri devirlerinin en kudretli askerî güçlerinden biri olarak karşımıza çıkar. Türk tarihinin her sayfası ordu-millet- kağan anlayışının neleri başardığının misalleriyle doludur.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mısır’ın Hürrem&#8217;i</title>
		<link>https://www.derintarih.com/turk-tarihi/misirin-hurremi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[AMELIA LEVANONI]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 31 Oct 2016 22:50:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türk Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Hürrem]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[Şecer-üd-Dürr]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=1632</guid>

					<description><![CDATA[Bir kölenin kızı Memlûk Mısır’ında tahta geçip ülkeyi yönetmişti. Şaka değil. Hem köle, hem de kadın… Bugün bile bu iki özelliği haiz birinin büyük bir ülkenin idaresini ele geçirmesi çok uzak görünürken 8 asır önce Şecer-üd-Dürr’ün ilginç hikâyesinde gerçek olmuştu. Ortaçağ İslam dünyasında kadınlar yönetime ilişkin meselelerde söz sahibi olsalar da, muhtemelen yalnızca üçü resmî olarak yönetim kademesine gelebilmiştir. Bunlardan ilki, köle krallar döneminde üç buçuk yıl boyunca Delhi’yi yöneten Sultan İltutmuş’un kızı Raziye’dir (ö. 1240). İkincisi Şecer-üd-Dürr (ö. 1257), diğeri de yaklaşık üç yıl boyunca İlhanlılar Devleti’nin başında bulunan Hasan b. Üveys’in kızı Tandu’dur (ö. 1419). Ne var ki&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir kölenin kızı Memlûk Mısır’ında tahta geçip ülkeyi yönetmişti. Şaka değil. Hem köle, hem de kadın… Bugün bile bu iki özelliği haiz birinin büyük bir ülkenin idaresini ele geçirmesi çok uzak görünürken 8 asır önce Şecer-üd-Dürr’ün ilginç hikâyesinde gerçek olmuştu.</p>
<p>Ortaçağ İslam dünyasında kadınlar yönetime ilişkin meselelerde söz sahibi olsalar da, muhtemelen yalnızca üçü resmî olarak yönetim kademesine gelebilmiştir. Bunlardan ilki, köle krallar döneminde üç buçuk yıl boyunca Delhi’yi yöneten Sultan İltutmuş’un kızı Raziye’dir (ö. 1240). İkincisi Şecer-üd-Dürr (ö. 1257), diğeri de yaklaşık üç yıl boyunca İlhanlılar Devleti’nin başında bulunan Hasan b. Üveys’in kızı Tandu’dur (ö. 1419).</p>
<p>Ne var ki bu iktidar deneyimleri, kadınların genel anlamda toplumdaki, özel olarak da politikadaki rolüne ilişkin İslamî kavramların değişimine dönük bir emsal teşkil etmemiştir. Çağdaş tarihçilerin kadınların bu aktif siyasî pozisyonlarını sıra dışı zamanlar ve münferit deneyimler olarak görme eğiliminde olduğunu görüyoruz. Siyasî İslam literatüründe ise bu kadınlardan hemen hiç bahsedilmemiştir.</p>
<p>Üç tecrübe de kadınlara toplumda mümtaz bir statü sunan Türkî cumhuriyetlerde gerçekleşmiş olmasına rağmen Şecer-üd-Dürr’ün iktidarının hikâyesi muadillerinden daha ilginç. Çünkü Raziye ve Tandu saltanata mensup kimseler olarak dünyaya gelmişken, Şecer-üd-Dürr bir kölenin kızı olması hasebiyle miras yoluyla tahta geçme imkânı yoktu. İkisi (Raziye ve Tandu) hâlen eski toplumsal ve siyasî geleneklerini muhafaza eden ve bu sebeple de bir kadının iktidarını kabul edebilecek ön kabulün hâkim olduğu İslamî toplumlarda iktidara gelmişti.</p>
<p>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derintarih-kasim2016" target="_blank">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mısır&#8217;da Türk egemenliğini başlatan Tolunoğlu</title>
		<link>https://www.derintarih.com/turk-tarihi/misirda-turk-egemenligini-baslatan-tolunoglu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muharrem Kesik]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Apr 2016 05:00:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türk Tarihi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=737</guid>

					<description><![CDATA[Bir hükümdar düşünün ki hastalığı sırasında Müslü­man, Hıristiyan ve Yahudi tebaa ellerinde mukaddes kitaplarıyla hep birlikte onun iyi­leşmesi için dua etsin. Vefatından sonra da cami, kilise, manastır ve havralarda ruhuna dualar okunsun. Gönüller fetheden bu kutlu hüküm­dar, Tolunoğlu Ahmed’den başkası değil. Abbasi Hilafetine şeklen bağlı ilk Müslüman-Türk devleti Toluno­ğullarına (868-905) da böyle bir ku­rucu yakışırdı zaten. Bu kadarı bile Ahmed bin Tolun’u yakından tanıma isteği uyandırma­ya yetiyor diyorsanız buyurun: Abbasi devleti hizmetinde bu­lunan bir Türk askeri olan Ahmed Eylül 835’te Bağdat’ta dünyaya gel­di. Tarsus’ta çok iyi bir askerî ve dinî eğitim aldıktan sonra Müstaîn Billah’ın halifeliğinin ilk yılında Sa­merra’ya döndü&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir hükümdar düşünün ki hastalığı sırasında Müslü­man, Hıristiyan ve Yahudi tebaa ellerinde mukaddes kitaplarıyla hep birlikte onun iyi­leşmesi için dua etsin. Vefatından sonra da cami, kilise, manastır ve havralarda ruhuna dualar okunsun. Gönüller fetheden bu kutlu hüküm­dar, Tolunoğlu Ahmed’den başkası değil. Abbasi Hilafetine şeklen bağlı ilk Müslüman-Türk devleti Toluno­ğullarına (868-905) da böyle bir ku­rucu yakışırdı zaten.</p>
<p>Bu kadarı bile Ahmed bin Tolun’u yakından tanıma isteği uyandırma­ya yetiyor diyorsanız buyurun:</p>
<p>Abbasi devleti hizmetinde bu­lunan bir Türk askeri olan Ahmed Eylül 835’te Bağdat’ta dünyaya gel­di. Tarsus’ta çok iyi bir askerî ve dinî eğitim aldıktan sonra Müstaîn Billah’ın halifeliğinin ilk yılında Sa­merra’ya döndü (862).</p>
<p>Abbasi halifesi el-Mu’tezz, Ah­med’in üvey babası Bayıkbeg’e Mısır valiliği görevini verdiğinde Ahmed’in kader çizgisi tamamen değişecekti. Başkentten ayrılmak istemeyen Bayıkbeg buraya oğlu­nu vekil olarak gönderdi. 15 Eylül 868’de Mısır’ın o zamanki merkezi Fustat şehrine ulaşan Ahmed bura­da kısa süre içinde bir devlet kura­caktı.</p>
<div class="video-container"><iframe width="720" height="405" src="https://www.youtube.com/embed/_iFzdqGO-mA?feature=oembed&#038;wmode=opaque" frameborder="0" allowfullscreen></iframe></div>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Suriye’de sadece Bayır-Bucak değil köşe bucak Türkmen</title>
		<link>https://www.derintarih.com/turk-tarihi/suriyede-sadece-bayir-bucak-degil-kose-bucak-turkmen/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tufan Gündüz]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Dec 2015 22:00:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türk Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[bayır-bucak]]></category>
		<category><![CDATA[suriye]]></category>
		<category><![CDATA[türkmen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://derintarih.pho.fm/?p=275</guid>

					<description><![CDATA[Türkmen Dağı’ndan yükselen du­manlar Türk kamuoyunu biraz­cık şaşırtmadı değil. Bulgaris­tan’da, Yunanistan’da, Irak’ta soydaşlarımız vardı da, Suriye neyin nesiy­di? Laf aramızda, Cumhurbaşkanı R. T. Er­doğan’ın (başbakanlık yıllarında) 2010’da Lübnan ziyareti sırasında Türk bayrakla­rıyla onu karşılayan insanları görünce de çok şaşırmıştık. Hatta bu insanların gös­teri amaçlı salonlara doldurulduğunu da sanmadık değil. Allah’tan kısa zamanda anladık ki, onlar Lübnan’da kalan yetim­lerimizdi ve Beyrut’tan başka, Nananiye, Duris, Şeymiye, Addus, Hadidiye, Al Kaa, Kuvaşra gibi yerlerde hayatlarını sürdürü­yorlardı.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkmen Dağı’ndan yükselen du­manlar Türk kamuoyunu biraz­cık şaşırtmadı değil. Bulgaris­tan’da, Yunanistan’da, Irak’ta soydaşlarımız vardı da, Suriye neyin nesiy­di? Laf aramızda, Cumhurbaşkanı R. T. Er­doğan’ın (başbakanlık yıllarında) 2010’da Lübnan ziyareti sırasında Türk bayrakla­rıyla onu karşılayan insanları görünce de çok şaşırmıştık. Hatta bu insanların gös­teri amaçlı salonlara doldurulduğunu da sanmadık değil. Allah’tan kısa zamanda anladık ki, onlar Lübnan’da kalan yetim­lerimizdi ve Beyrut’tan başka, Nananiye, Duris, Şeymiye, Addus, Hadidiye, Al Kaa, Kuvaşra gibi yerlerde hayatlarını sürdürü­yorlardı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
