﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sayılar &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/sayilar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Mon, 04 May 2026 05:50:08 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.5</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>Sayılar &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Çağını Aşan Bir Osmanlı Münevveri: Ahmed Cevdet Paşa</title>
		<link>https://www.derintarih.com/sayilar/cagini-asan-bir-osmanli-munevveri-ahmed-cevdet-pasa/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 May 2026 05:29:11 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?post_type=magazine&#038;p=12146</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı güneşinin artık gurûba doğru meyletmeye başladığı ve geniş bir coğrafyanın her köşesinde çözülme alametlerinin belirdiği o zor zamanlarda, bugün bile hâlâ isimleri canlı biçimde anılan bazı mühim şahsiyetler yetişmiştir. Bunu hem Osmanlı toprağının mümbitliğiyle hem de mezkûr zevatın kendi kabiliyetleriyle izah etmek mümkündür. Onlardan biri, hiç şüphesiz ki Ahmet Cevdet Paşa’dır (1823-1895). Bulgaristan’ın Lofça kasabasında, Kırklareli’nden Prut Savaşı’na (1711) katılmak üzere ayrılan, sonrasında da Lofça’ya yerleşerek orada kalan Yularkıran Ahmed Ağa’nın torunu olarak doğan Ahmed Cevdet Paşa, ilmî çalışmalarının yanı sıra bürokrasi ve siyaset basamaklarını da hızlı bir şekilde tırmanan, bereketli ömrüne çok fazla vazife ve makam sığdıran, tüm&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı güneşinin artık gurûba doğru meyletmeye başladığı ve geniş bir coğrafyanın her köşesinde çözülme alametlerinin belirdiği o zor zamanlarda, bugün bile hâlâ isimleri canlı biçimde anılan bazı mühim şahsiyetler yetişmiştir. Bunu hem Osmanlı toprağının mümbitliğiyle hem de mezkûr zevatın kendi kabiliyetleriyle izah etmek mümkündür. Onlardan biri, hiç şüphesiz ki Ahmet Cevdet Paşa’dır (1823-1895).</p>
<p>Bulgaristan’ın Lofça kasabasında, Kırklareli’nden Prut Savaşı’na (1711) katılmak üzere ayrılan, sonrasında da Lofça’ya yerleşerek orada kalan Yularkıran Ahmed Ağa’nın torunu olarak doğan Ahmed Cevdet Paşa, ilmî çalışmalarının yanı sıra bürokrasi ve siyaset basamaklarını da hızlı bir şekilde tırmanan, bereketli ömrüne çok fazla vazife ve makam sığdıran, tüm bunlarla birlikte birçok önemli esere imza atmayı da başaran bir şahsiyettir.</p>
<p>Derin Tarih olarak, vefatının yıldönümünde, çağının çok ötesinde bir ufka sahip bulunan bu Osmanlı münevverini yad etmek istedik. Merhum Paşa’nın hayatına, şahsiyetine, eserlerine ve bıraktığı izlere dair geniş malumatı dosyamızın sayfaları arasında bulacaksınız.</p>
<p><strong>“Çağını Aşan Bir Osmanlı Münevveri: Ahmed Cevdet Paşa” </strong>dosyamızda ilk olarak <strong>Prof.</strong> <strong>Dr. Abdülkadir Özcan </strong>Ahmed Cevdet Paşa’nın tarihçiliğini, eserleri ve etkilendiği tarihçiler üzerinden incelerken <strong>Prof. Dr. Mustafa Gündüz </strong>Cevdet Paşa’yı yalnızca bir tarihçi değil, Osmanlı eğitim modernleşmesinin kurucu gerilimlerini taşıyan bir figür olarak yeniden tahlil etti. <strong>Prof. Dr. İsmail Kara </strong>Cevdet Paşa’ya yeniden itibar kazandıran 1940’ta yayımlanan <em>Tanzimat I </em>kitabına mercek tutarken <strong>Prof. Dr. Kahraman Şakul </strong>Osmanlı diplomasisinin modernleşme serüveninde Cevdet Paşa’nın büyük rolünü kaleme aldı. <strong>Dr. Mustafa Oğuz</strong> Batı merkezli dönemlendirme anlayışına karşı çıkarak tarihi İslâm merkezli bir perspektifle ele alan Cevdet Paşa’nın Batı’ya karşı nasıl yeni bir tarih tasavvuru oluşturduğunu değerlendirirdi.</p>
<p><strong>“Çağını Aşan Bir Osmanlı Münevveri: Ahmed Cevdet Paşa” </strong>dosya konusunun haricinde ise <strong>Prof. Dr. İsmail Taşpınar, Prof. Dr. Hilal Kazan, Prof. Dr. Abdullah Mesud Küçükkalay, Dursun Gürlek, Ali Emre, Arif Emre Gündüz, Ayhan Demir, Tahir Günay, Deniz Çıkılı, Şeyma Üstün </strong>ve <strong>Canan Aytaş </strong>gibi araştırmacı, yazar ve akademisyenlerden oluşan birçok kişi de birbirinden kıymetli yazılar kaleme aldı.</p>
<p><strong><em>Tarih Okuyan Şaşırmaz</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Özel Sayı 35: Tarihin Akışını Değiştiren Silahlar</title>
		<link>https://www.derintarih.com/sayilar/ozel-sayi-35-tarihin-akisini-degistiren-silahlar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Apr 2026 07:08:25 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?post_type=magazine&#038;p=12136</guid>

					<description><![CDATA[TARİHİN AKIŞINI DEĞİŞTİREN SİLAHLAR CAYDIRICI GÜCÜ ELİNDE TUTMAK “Bu mesel ile bulur cümle düvel fevz ü felâh: Hâzır ol cenge, eğer ister isen sulh ü salâh” Sultan II. Mahmud ve Abdülmecid dönemlerinin mütebahhir şahsiyetlerinden, hekimbaşı, şair ve edip Abdülhak Molla (1786-1854), sadece bu iki mısra ile, dünya tarihinin belki de en kadim ve eskimez kaidelerinden birini özetleyivermişti: Eğer barış ve emniyet içinde yaşamak istiyorsanız, düşmanın saldırılarına karşı her an uyanık olmalı ve elinizde tutacağınız caydırıcı güçle kendinizi koruma altına almalısınız. Savaş arzu edilen bir durum değildir, ancak sizi arzu edilmeyen durumlara düşmekten koruyan şey de yine savaştır. Abdülhak Molla’nın bu&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>TARİHİN AKIŞINI DEĞİŞTİREN SİLAHLAR</strong></p>
<p><strong>CAYDIRICI GÜCÜ ELİNDE TUTMAK </strong></p>
<p><em>“Bu mesel ile bulur cümle düvel fevz ü felâh: </em></p>
<p><em>Hâzır ol cenge, eğer ister isen sulh ü salâh”</em></p>
<p>Sultan II. Mahmud ve Abdülmecid dönemlerinin mütebahhir şahsiyetlerinden, hekimbaşı, şair ve edip Abdülhak Molla (1786-1854), sadece bu iki mısra ile, dünya tarihinin belki de en kadim ve eskimez kaidelerinden birini özetleyivermişti: Eğer barış ve emniyet içinde yaşamak istiyorsanız, düşmanın saldırılarına karşı her an uyanık olmalı ve elinizde tutacağınız caydırıcı güçle kendinizi koruma altına almalısınız. Savaş arzu edilen bir durum değildir, ancak sizi arzu edilmeyen durumlara düşmekten koruyan şey de yine savaştır.</p>
<p>Abdülhak Molla’nın bu berceste beyitleri, Kur’ân-ı Kerîm’deki şu meşhur ayetin bir tefsiri olarak da okunabilir: <em>“Onlara (düşmanlarınıza) karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve savaş için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın…”</em> (Enfâl 60). Ayetin devamında, bu hazırlığın “düşmanın gözünü korkutmak ve caydırıcılığı artırmak için” olduğu da ifade edilir.</p>
<p><em>Derin Tarih</em> olarak, 35’inci özel sayımızda, sıra dışı bir dosyayla karşınızdayız: İnsanlık tarihinin ilk dönemlerinden itibaren, tarihin akışını değiştiren, savaşlarda dengeleri yerinden oynatan ve çığır açan silahları -dolayısıyla zaman içinde savaş yöntemlerinin nasıl gelişip dönüştüğünü- mercek altına alıyoruz. Tekerleğin icadıyla birlikte tasarlanan tekerlekli savaş arabalarından ok, mızrak ve kalkana… Türk eğri kılıcından çeşitli boyutlardaki savaş gemilerine… Hâlâ bugün bile büyük merak uyandıran Rum ateşinden mancınığa… Barut ve toptan tüm çeşitleriyle tüfeğe ve ateşli silahlara… Mayından zırhlı araçlara ve denizaltılara… Savaş uçakları ve füzelerden roketlere, nihayet insansız hava araçlarına… Nükleer silahlardan laboratuvar ortamında üretilen biyolojik saldırı yöntemlerine… Dosyamızın içeriğinin, arşivinizin en kıymetli parçaları arasına katılacağından şüphemiz yok.</p>
<p>Ve elbette özel sayımızı okurken, Türkiye’nin savunma sanayii alanında son yıllarda kat ettiği baş döndürücü mesafe ve üretilen envanter de gözlerinizin önünden geçmiş olacak. Dosyamız, bu yönüyle, millî savunma hamlelerimizin dünü, bugünü ve yarınına dair ilham verici bir özeti içinde barındırıyor. Sulh ve salâh istiyorsak her an cenge hazır olmamız gereken bir coğrafyada yaşadığımız malum.</p>
<p>Özel sayımıza birbirinden kıymetli akademisyenler, uzmanlar ve araştırmacılar katkıda bulundu. Kaleme alınan derinlikli makaleler sayesinde, bu sahada hazırlanmış en kapsamlı Türkçe yayınlardan biri ortaya çıkmış oldu. Yazarlarımıza, okurlarımız adına en içten teşekkürlerimi sunuyorum.</p>
<p>Yeni özel sayılarımızda görüşmek üzere…</p>
<p><strong>NELER VAR?</strong></p>
<p>İnsanlığın ilk cephe arkadaşlarından biri olan mızrağın tarihteki izlerini <strong>Prof. Dr. Kelly DeVries </strong>sürdü.</p>
<p>Dünya tarihinde savaşların seyrini değiştiren en önemli silahlardan biri olan ok ve yayın İskitlerden başlayarak Osmanlılara uzanan serüvenini <strong>Prof. Dr. Erkan Göksu</strong> yazdı.</p>
<p>İnsanın yeryüzündeki macerasının kadim şahitlerinden olan kalkanın tarihini <strong>Dr.</strong> <strong>Samet İkibeş</strong> yazdı.</p>
<p>Bir dönemin mühendislik harikası olan savaş arabalarının kadim geçmişini <strong>Dr.</strong> <strong>Samet İkibeş </strong>kaleme aldı.</p>
<p>Yalnızca askerî teknolojinin değil, aynı zamanda denizcilik bilgisinin ve örgütlü insan gücünün de simgesi olan antik savaş gemilerinin tarihine <strong>Prof. Dr. Erdoğan Aslan</strong> ışık tuttu.</p>
<p>İlk mekanik savaş aracı olan mancınığın geçmişini <strong>Prof. Dr. Erkan Göksu</strong> yazdı.</p>
<p>Uzun Makedon kargısı sarissanın II. Filip ve oğlu Büyük İskender’in savaşlarındaki önemli rolünü ve Helen dünyasına olan tesirini <strong>Prof. Dr. Kahraman Şakul</strong> satırlarına taşıdı.</p>
<p>İlk çağlardan itibaren savaşlarda caydırıcı bir güç olarak kullanılan savaş fillerinin savaşların seyrini nasıl değiştirdiğini <strong>Dr. Umut Kansoy</strong> değerlendirdi.</p>
<p>Küçük bir halkadan ibaret olan üzenginin, at ile insan arasındaki ilişkiyi güçlendirerek Türk askerî başarısında oynadığı rolü <strong>Prof. Dr. Erkan Göksu </strong>inceledi.</p>
<p>Türk milletinin tarih boyunca elde ettiği zaferlerin mimarlarından biri olan Türk eğri kılıcının Hunlardan Osmanlılara uzanan geçmişine <strong>Batuhan Yıldız</strong> mercek tuttu.</p>
<p>Dehşet saçan silahlarının başında gelen Rum ateşinin Ortaçağ’ı nasıl kasıp kavurduğunu <strong>Prof. Dr. John Haldon </strong>yazdı.</p>
<p>Dünya tarihini değiştiren savaş silahları ve teknolojisi hakkındaki sorularımızı askerî tarih alanında otorite kabul edilen ve 100’ü aşkın kitaba imza atmış olan Exeter Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi <strong>Prof. Jeremy Black</strong> cevaplandırdı.</p>
<p>Zarif hatları, dengeli oranları ve belirgin siluetiyle Ortaçağ şövalyelerin sembolü hâline gelen Avrupa uzun kılıcı türlerini ve kullanımını dövüş kitaplarına göre <strong>Prof. Dr. Daniel Jaquet </strong>inceledi.</p>
<p>Barutun dünya tarihindeki dönüştürücü etkisini <strong>Prof. Dr. Kahraman Şakul </strong>kaleme aldı.</p>
<p>Roket ve füzenin dünya tarihîndeki gelişimine <strong>Savunma Analisti Hakan Kılıç</strong> ışık tuttu.</p>
<p>Lâgârî Hasan Çelebi’den ROKETSAN’A Türk ve İslâm dünyasındaki roket çalışmalarını <strong>Savunma Analisti Hakan Kılıç </strong>yazdı.</p>
<p>Osmanlı ve Avrupa’daki ilk top döküm tekniklerini ve üretilen ilk topları örnekler üzerinden <strong>Dr.</strong> <strong>Okay Sütçüoğlu </strong>inceledi.</p>
<p>13 ve 16. yüzyıllardaki top teknolojisini klasik top modelleri üzerinden <strong>Dr.</strong> <strong>Francisco Javier López Martín </strong>inceledi.</p>
<p>Ortaçağ Avrupa’sının simgelerinden biri olan şövalye zırhlarının tarihine <strong>Jeffrey L. Forgeng </strong>mercek tuttu.</p>
<p>Menzili ve tahrip gücü sayesinde aristokrat kökenli zırhlı şövalyeleri ve süvarileri işlevsiz kılan İngiliz uzun yayının tarihini <strong>Prof. Dr. Clifford J. Rogers </strong>satırlarına taşıdı.</p>
<p>15-17. yüzyıllardaki tüfek teknolojisine ve tüfeklerin savaşların kazanılmasındaki önemli rolüne <strong>Doç. Dr. Özgür Kolçak</strong> değindi.</p>
<p>17. yüzyılın sonlarına doğru tüfeğin ucuna takılan korkutucu bir silaha dönüşen süngünün dünya tarihindeki önemine <strong>Prof. Dr. Kahraman Şakul</strong> ışık tuttu.</p>
<p>Barut teknolojisinin dünya tarihindeki yerini ve Osmanlı İmparatorluğu’nun dönüşümdeki rolünü Georgetown Üniversitesi Tarih Bölümü’nden dünyaca ünlü askerî tarihçi <strong>Prof. Gábor Ágoston </strong>ile konuştuk.</p>
<p>Savaş tarihinin en büyük fenomenlerinden biri olan tankların nasıl ortaya çıkıp efsaneleştiği sorusunu <strong>Dr. Doruk Akyüz</strong> cevaplandırdı.</p>
<p>1914-1945 yılları arasındaki hava gücünün yükselişini uçaklar üzerinden <strong>Dr. Doruk Akyüz</strong> değerlendirdi.</p>
<p>Biyolojik savaşların tarihçesini ve kullanıldıkları savaşları <strong>Prof. Dr. Nesrin Çobanoğlu Yüksel</strong> yazdı.</p>
<p>İnsanlığın en tehlikeli keşiflerinden biri olan nükleer silahların Hiroşima’dan günümüze uzanan korkunç tarihini <strong>Prof. Dr. Sait yılmaz</strong> kaleme aldı.</p>
<p>Makineli tüfeğin beş asırlık tarihinin izini <strong>Metin Taha Yılmaz </strong>sürdü.</p>
<p>Gökyüzündeki görünmez uçaklardan okyanusun derinliklerindeki gizemli denizaltılara, mutfağımızdaki fırından hastanedeki tarama cihazlarına kadar geniş bir kullanım alanı olan radar ve sonar teknolojisinin gelişimini <strong>Munise Şimşek</strong> kaleme aldı.</p>
<p>İstihbarat tarihinin güvercinlerden İHA ve SİHA’lara uzanan tarihî serüvenine <strong>Mirza Mahmut Demir</strong> mercek tuttu.</p>
<p><strong><em>Tarih Okuyan Şaşırmaz</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Rumeli’de Kopuşun Başlangıcı: Sırp İsyanları</title>
		<link>https://www.derintarih.com/sayilar/rumelide-kopusun-baslangici-sirp-isyanlari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Apr 2026 06:39:14 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?post_type=magazine&#038;p=12088</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı ordusuyla Sırp Prensi Lazar Hrebelyanoviç komutasındaki Hıristiyan kuvvetlerinin 1389’da karşı karşıya geldiği Kosova Ovası, tam 600 yıl sonra, 28 Haziran 1989 günü -savaşın yıldönümünde- yaklaşık bir milyon Sırp milliyetçisini ağırlıyordu. Gün boyu devam eden etkinliklerin en dikkat çekici kısmı, Sırbistan Devlet Başkanı Slobodan Miloseviç’in yaptığı uzun ve hamasî konuşmaydı. Savaşta ölen Sırpların anısına 1953’te inşa edilen 25 metre yüksekliğindeki anıtın (Gazimestan) önünde konuşan Miloseviç, sözlerine Kosova Savaşı’nın Sırplar ve bütün Avrupa için önemini hatırlatarak başladı. “Savaşın yıldönümünde, Sırbistan artık kendi devletine, ulusuna ve ruhî bütünlüğüne kavuşmuştur. Bugün artık Kosova Savaşı’nın gerçekleriyle efsanelerini birbirinden ayırmak çok zor hale gelmiştir. Zaten&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı ordusuyla Sırp Prensi Lazar Hrebelyanoviç komutasındaki Hıristiyan kuvvetlerinin 1389’da karşı karşıya geldiği Kosova Ovası, tam 600 yıl sonra, 28 Haziran 1989 günü -savaşın yıldönümünde- yaklaşık bir milyon Sırp milliyetçisini ağırlıyordu. Gün boyu devam eden etkinliklerin en dikkat çekici kısmı, Sırbistan Devlet Başkanı Slobodan Miloseviç’in yaptığı uzun ve hamasî konuşmaydı.</p>
<p>Savaşta ölen Sırpların anısına 1953’te inşa edilen 25 metre yüksekliğindeki anıtın (Gazimestan) önünde konuşan Miloseviç, sözlerine Kosova Savaşı’nın Sırplar ve bütün Avrupa için önemini hatırlatarak başladı. “Savaşın yıldönümünde, Sırbistan artık kendi devletine, ulusuna ve ruhî bütünlüğüne kavuşmuştur. Bugün artık Kosova Savaşı’nın gerçekleriyle efsanelerini birbirinden ayırmak çok zor hale gelmiştir. Zaten bu mesele artık önemli de değildir” diyen Miloseviç, sözü daha sonra Sırbistan’ın ve Sırpların “kenarda tutulduğuna” getirerek şunları söyledi: “1974’te ilan edilen Yugoslav Anayasası, Sırbistan’ın gücünü sınırlamıştır. Kosova Savaşı ve Anayasa, Sırp millî şuuruna yönelik saldırılardır. Sırp liderler arasındaki ayrışmalar, kendi halklarına verdikleri sözü tutamamalarına yol açmıştır. Sırplar, büyüklüklerini kendi lehlerine yeterince kullanamamıştır. Bugün ise Sırbistan artık tek parçadır ve diğer cumhuriyetlerle eşittir. [Kosova Savaşı’ndan] altı asır sonra, şimdi biz yine savaşlarla karşı karşıyayız. Şimdilik hiçbiri silahlı savaşlar değil, ama silahlı savaş seçeneğini de gözden uzak tutmuyoruz. Altı asır önce Sırbistan, Kosova Ovası’nda hem kendisini hem de Avrupa’yı kahramanca savunmuştu. Sırbistan o zaman Avrupa kültürünü, dinini ve sosyal yapısını müdafaa eden bir kaleydi.”</p>
<p>Bugün bu konuşma, Yugoslavya’nın dağılma sürecini etikleyen ve sonrasında yaşanan kanlı iç savaşın habercisi olan bir dönüm noktası olarak görülüyor.</p>
<p>1389 veya 1989’u maziye karışmış tarihler zannetmeyiniz. Bütün dönüm noktaları, Sırpların zihninde günümüzde net bir şekilde yaşamaya ve günlük politikayı şekillendirmeye devam ediyor. <em>Derin Tarih</em>’in bu sayısında biz de hafızalarımızı tazelemek, bazı derslerin altını çizmek ve Osmanlı tarihinin dönüm noktalarından Sırp isyanına odaklanmak istedik. Balkanlar’da artçı sarsıntıları hâlâ hissedilen bir hadise çünkü bu.</p>
<p><strong>“Rumeli’de Kopuşun Başlangıcı: Sırp İsyanları” </strong>dosyamızda ilk olarak <strong>Dr. Samet Tınas</strong> farklı dönemlerde kılıç, diplomasi ve tabiiyet yoluyla yürütülen Osmanlı-Sırp münasebetlerini değerlendirirken<strong> Dr. Selim Aslantaş </strong>ile hem Balkan hem de Osmanlı tarihini derinden etkileyen Sırp isyanlarının sebeplerini ve Osmanlı’nın bu isyanlarla baş etme yöntemlerini konuştuk. <strong>Prof. Dr. Süleyman Uygun</strong> başlangıçta bir köylü reaksiyonu olan Sırp ayaklanmasının dış müdahalelerle millî bir isyana dönüşümünü askerî, toplumsal ve yapısal dinamikler üzerinden mercek altına alırken <strong>Prof. Dr. Kahraman Şakul</strong> Rusya’nın Balkan politikasının agresif arka planına ışık tuttu. <strong>Doç. Dr. Hasan Demiroğlu</strong> Sırp İsyanları’nı fırsat bilerek Balkanlar’da büyük Ortodoks imparatorluğu hayallerine kapılan Rusya’nın bu emel uğruna yürüttüğü siyasî ve diplomatik faaliyetleri incelerken <strong>Prof. Dr. Zafer Gölen</strong> 1875 Hersek İsyanı sonrası Rusların da desteğini alarak bağımsızlık ideallerini gerçekleştiren Sırpların Osmanlı’dan kopuşunu kaleme aldı. <strong>Vokan Koç </strong>ise bir ulus-devletin doğuşunun yanı sıra derin bir sosyo-ekonomik kırılmanın da göstergesi olan Sırp İsyanı’nının romantik destandan sosyolojik gerçekliğe uzanan hikâyesini satırlarına taşıdı.</p>
<p><strong>“Rumeli’de Kopuşun Başlangıcı: Sırp İsyanları”</strong> dosya konusunun haricinde ise <strong>Prof. Dr. İsmail Kara, Prof. Dr. İsmail Taşpınar, Ali Emre, Arif Emre Gündüz, Tahir Günay, Deniz Çıkılı, Şeyma Üstün ve Canan Aytaş </strong>gibi araştırmacı, yazar ve akademisyenlerden oluşan birçok kişi de birbirinden kıymetli yazılar kaleme aldı.</p>
<p><strong><em>Tarih Okuyan Şaşırmaz</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Selçuklu’nun Anadolu’daki Mührü: Kervansaraylar</title>
		<link>https://www.derintarih.com/sayilar/selcuklunun-anadoludaki-muhru-kervansaraylar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Mar 2026 07:41:30 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?post_type=magazine&#038;p=12029</guid>

					<description><![CDATA[Bu sayımızda, Türkiye Selçukluları döneminde Anadolu’yu âdeta bir vücudun içindeki damarlar gibi saran kervansaraylar ağına odaklanıyoruz. Niçin sadece kervansarayları gündeme taşıdığımız belki sorulabilir. Dosyamızın sayfaları arasında ilerlerken de göreceğiniz üzere, Türkiye Selçuklularının en mükemmel hale getirdiği kervansaray zinciri sadece ekonomik bir modele işaret etmez; ahîlik teşkilâtı bağlamında toplumsal bir gösterge haline gelir, yol güvenliğinin ve ticaret rotalarının emniyetinin sağlanmasıyla alakalı ayrıntılar da bizi dönemin şartlarını ve dengelerini daha iyi anlamaya götürür. Bu yönüyle kervansaraylar, Türkiye Selçuklularının toplumsal, ahlâkî, manevî, askerî ve siyasî manzarasının doğrudan yansıdığı birer aynadır. Biz sadece o aynanın üzerine birikmiş olan tozları almakla yetindik. Manzaranın parlaklığı zaten&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu sayımızda, Türkiye Selçukluları döneminde Anadolu’yu âdeta bir vücudun içindeki damarlar gibi saran kervansaraylar ağına odaklanıyoruz. Niçin sadece kervansarayları gündeme taşıdığımız belki sorulabilir. Dosyamızın sayfaları arasında ilerlerken de göreceğiniz üzere, Türkiye Selçuklularının en mükemmel hale getirdiği kervansaray zinciri sadece ekonomik bir modele işaret etmez; ahîlik teşkilâtı bağlamında toplumsal bir gösterge haline gelir, yol güvenliğinin ve ticaret rotalarının emniyetinin sağlanmasıyla alakalı ayrıntılar da bizi dönemin şartlarını ve dengelerini daha iyi anlamaya götürür. Bu yönüyle kervansaraylar, Türkiye Selçuklularının toplumsal, ahlâkî, manevî, askerî ve siyasî manzarasının doğrudan yansıdığı birer aynadır. Biz sadece o aynanın üzerine birikmiş olan tozları almakla yetindik. Manzaranın parlaklığı zaten sizi de içine çekip götürecek.</p>
<p>Türkiye Selçuklularına odaklanma sebeplerimizden bir diğeri de, Anadolu’da Osmanlı öncesinde nasıl bir atmosferin bulunduğunu gözler önüne sermek. Bu sayede hem Anadolu’yu mayalayan dokuyu kavramış hem de Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşuna giden yolun bütün adımlarını görmüş olacağız.</p>
<p><strong>“Selçuklu’nun Anadolu’daki Mührü: Kervansaraylar” </strong>dosyamızda ilk olarak <strong>Dr. Abdullah Burgu </strong>Selçuklular öncesinde Anadolu’daki ticaret hayatının durumunu incelerken <strong>Burak Nazif Sarıcı </strong>Türkiye Selçuklu Devleti’nin ekonomi temelli politikalarını değerlendirdi. <strong>Dr. Hatice Aksoy </strong>Selçuklu döneminde Anadolu’yu Uzakdoğu ve Avrupa’ya bağlayan önemli ticaret yollarını satırlarına taşırken <strong>Dr. Şeyhmus Nayır</strong> Türkiye Selçuklularının kervansaray inşa etme politikalarını değerlendirdi. <strong>Dr. Mahmut Demir </strong>Anadolu’nun saat gibi işleyen lojistik merkezi olan Selçuklu hanlarındaki kusursuz organizasyonun nasıl işlediğini anlatırken <strong>Dr. Selma Dülgeroğlu</strong> Türkiye Selçuklu Devleti’nin en önemli teşkilatlarından biri olan ahiliğin toplumsal ve iktisadî hayata olan katkılarını kaleme aldı.</p>
<p><strong>“Selçuklu’nun Anadolu’daki Mührü: Kervansaraylar”</strong> dosya konusunun haricinde ise <strong>Prof. Dr. İsmail Kara, Prof. Dr. Mustafa Budak, Prof. Dr. Süleyman Berk, Prof. Dr. Kahraman Şakul, Ali Emre, Tahir Günay, Ayhan Demir, Oktay Türkoğlu, Deniz Çıkılı, Şeyma Üstün ve Canan Aytaş </strong>gibi araştırmacı, yazar ve akademisyenlerden oluşan birçok kişi de birbirinden kıymetli yazılar kaleme aldı.</p>
<p>Ayrıca <em>Derin Tarih</em>, asırlar geçse de unutulmayacak büyük zaferimizi ve aziz şehitlerimizi anmak için <em>Ecdadın İzinde Çanakkale -8-</em> ekini tüm okurlarına hediye ediyor.</p>
<p><strong><em>Tarih Okuyan Şaşırmaz</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hilâlin Gölgesinde Yazılan Tarih: Ramazan Zaferleri</title>
		<link>https://www.derintarih.com/sayilar/hilalin-golgesinde-yazilan-tarih-ramazan-zaferleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Feb 2026 14:17:46 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?post_type=magazine&#038;p=11969</guid>

					<description><![CDATA[Ramazan sadece ibadet ve oruç ayı değil, aynı zamanda Müslümanların hafızasında çok sayıda zaferle özdeşleşmiş bir şuur iklimidir. Nice parlak dönüm noktası, Ramazan ayında yaşanmıştır. Derin Tarih olarak, Ramazan ayını bu yönüyle ele aldığımız sayımızla karşınızdayız. İslâm dünyasının acılarla, işgal ve savaşlarla boğuştuğu bir dönemde, Ramazan bir huzur ve sekînet penceresi aynı zamanda. Dış dünyada ne yaşanırsa yaşansın, Ramazan içimize bahar müjdeleri getiriyor. Bu nimetten, kalbimizle baş başa kalabildiğimiz oranda istifade edeceğiz. İşte tam bu noktada, dosyamızın kalplerinize iyi geleceğine inanıyoruz. “Hilâlin Gölgesinde Yazılan Tarih: Ramazan Zaferleri” ilk olarak Prof. Dr. Adnan Demircan hicretin ikinci yılında Ramazan ayının 17’sinde gerçekleşen&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ramazan sadece ibadet ve oruç ayı değil, aynı zamanda Müslümanların hafızasında çok sayıda zaferle özdeşleşmiş bir şuur iklimidir. Nice parlak dönüm noktası, Ramazan ayında yaşanmıştır.</p>
<p><em>Derin Tarih</em> olarak, Ramazan ayını bu yönüyle ele aldığımız sayımızla karşınızdayız. İslâm dünyasının acılarla, işgal ve savaşlarla boğuştuğu bir dönemde, Ramazan bir huzur ve sekînet penceresi aynı zamanda. Dış dünyada ne yaşanırsa yaşansın, Ramazan içimize bahar müjdeleri getiriyor. Bu nimetten, kalbimizle baş başa kalabildiğimiz oranda istifade edeceğiz. İşte tam bu noktada, dosyamızın kalplerinize iyi geleceğine inanıyoruz.</p>
<p>“Hilâlin Gölgesinde Yazılan Tarih: Ramazan Zaferleri” ilk olarak Prof. Dr. Adnan Demircan hicretin ikinci yılında Ramazan ayının 17’sinde gerçekleşen Bedir gazvesini kaleme alırken Prof. Dr. Şaban Öz Müslümanların ilk fethi olan Mekke’nin nasıl fethedildiğini yazdı. Prof. Dr. Adem Apak yalnızca askerî bir yürüyüş değil; iman, sadâkat ve kararlılığın da sınandığı tarihî bir dönüm noktası olan Tebük Seferi’nin bilinmeyenlerine ışık tutarken Prof. Dr. Nizamettin Parlak İslâm tarihinin önemli bir evresini teşkil eden Endülüs’te, Ramazan ayına tekabül eden askerî ve siyasî zaferleri gündeme taşıdı. Burak Nazif Sarıcı “İzzeddîn Keykâvus Antalya’yı Nasıl Selçuklu Toprağı Yaptı?” Sorusunun cevabını yanıtlarken Prof. Dr. Mustafa Alican Memlûklerin Moğollar karşısındaki ezici zaferiyle sonuçlanan Ayn Câlût Savaşı’nın meydana getirdiği dönüşümleri değerlendirdi. Prof. Dr. Nadir Karakuş Moğol fırtınasını durdurarak Haçlı umutlarını da tarihin karanlığına gömüldüğü Şakhab Muharebesi’ni yazarken, Sultan Süleyman’ın Ramazan zaferlerinden Belgrad’ın fethini Doç. Dr. Özgür Oral Tebriz’in fethini ise Dr. Samet Tınas kaleme aldı.</p>
<p>“Hilâlin Gölgesinde Yazılan Tarih: Ramazan Zaferleri” dosya konusunun haricinde ise Prof. Dr. İsmail Kara, Prof. Dr. Kahraman Şakul, Prof. Dr. İsmail Taşpınar, Dr. Arif Emre Gündüz, Enver Beşinci, H. Yıldırım Ağanoğlu, Ali Emre, Muhammet Kalkan, Deniz Çıkılı ve Canan Aytaş gibi araştırmacı, yazar ve akademisyenlerden oluşan birçok kişi de birbirinden kıymetli yazılar kaleme aldı.</p>
<p><strong><em>Tarih Okuyan Şaşırmaz</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Özel Sayı 34: Serhattaki Payitaht: Edirne</title>
		<link>https://www.derintarih.com/sayilar/serhattaki-payitaht-edirne/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 05 Jan 2026 14:08:39 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?post_type=magazine&#038;p=11916</guid>

					<description><![CDATA[“Selimiye” derler, “Edirne” derler… Tatlı bir gariplik duygusu gelir.   Kemerler, çeşmeler, minarelerle Bir eski eserler kâmûsu gelir   Minarelerden en tatlı ezanlar, Dallardan güvercin “hû hû”su gelir.   Ayşekadın’a gül ve Yıldırım’a Üçşerefeli’nin kumrusu gelir.   Şu Selimiye’dir, şu Muradiye, Çinilerden sümbül kokusu gelir.   Karşına ya iki sedef çekmece, Ya iki mücevher kutusu gelir.   Vezirlerin iki tuğlusu gider, Arkasından yedi tuğlusu gelir.   Şurada abdest alır Hüdâvendigâr, Yerden suyu, gökten havlusu gelir.   Dedeler adına “Meriç” demişler, Sınırdan bir ana kuzusu gelir.   Arda’dan su içer turnalar akşam, Tunca’ya Tuna’nın kuğusu gelir.   Bir yelpaze acar vadi&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>“Selimiye” derler, “Edirne” derler…</em></p>
<p><em>Tatlı bir gariplik duygusu gelir.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Kemerler, çeşmeler, minarelerle</em></p>
<p><em>Bir eski eserler kâmûsu gelir</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Minarelerden en tatlı ezanlar,</em></p>
<p><em>Dallardan güvercin “hû hû”su gelir.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Ayşekadın’a </em><em>gül ve Yıldırım’a</em></p>
<p><em>Üçşerefeli’nin </em><em>kumrusu gelir.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Şu Selimiye’dir,</em> <em>şu Muradiye,</em></p>
<p><em>Çinilerden sümbül kokusu gelir.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Karşına ya iki sedef çekmece,</em></p>
<p><em>Ya iki mücevher kutusu gelir.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Vezirlerin iki tuğlusu gider,</em></p>
<p><em>Arkasından yedi tuğlusu gelir.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Şurada abdest alır </em><em>Hüdâvendigâr,</em></p>
<p><em>Yerden suyu, gökten havlusu gelir.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Dedeler adına “Meriç” demişler,</em></p>
<p><em>Sınırdan bir ana kuzusu gelir.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Arda’dan su içer turnalar akşam,</em></p>
<p><em>Tunca’ya Tuna’nın kuğusu gelir.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Bir yelpaze acar vadi çiçekten,</em></p>
<p><em>Yurdumun şahane tavusu gelir.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Kovanlar, bahçeler birbirlerinin</em></p>
<p><em>Ovada, kapu bir komşusu gelir.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Kovanlar, bahçeler, bağlar üstüne</em></p>
<p><em>Akşamın ya sisi, ya pusu gelir.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Sular der ki: “Uyu, Edirne’m, uyu”</em></p>
<p><em>Mahzun Edirne’nin uykusu gelir.</em></p>
<p><em>Sazlardan nilüfer kokusu gelir.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Taşları kararmış bir yol ucunda</em></p>
<p>Üçşerefeli’nin <em>kapusu gelir.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p>Şu yana dönersen, <em>Eskicami’nin</em></p>
<p><em>Kesilmiş, biçilmiş avlusu gelir.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Atınca üç adım daha ileri,</em></p>
<p><em>Bir serin kubbenin kuytusu gelir.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Dünyanın en güzel minareleri</em></p>
<p><em>Ve kubbelerin en uslusu gelir.</em></p>
<p><em>Türk’ün Trakya’da tapusu gelir.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Mihrabında bir teravih kılmaya</em></p>
<p><em>Denizler ardından yolcusu gelir.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Bilsen ki bağrında kanar bir yara,</em></p>
<p><em>Yarasını sarmak arzusu gelir.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Mahya olmak için Sultanselim’e,</em></p>
<p><em>Göklerden yıldızlar ordusu gelir.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Kubbeler menekşe, şerefeler gül,</em></p>
<p><em>Mermerinden çiğdem kokusu gelir.</em></p>
<p>* * *</p>
<p>Arif Nihat Asya (1904-1975), Adana’dan sürgün olarak geldiği ve kısa bir süre kaldığı Edirne’den öylesine etkilenmişti ki, şehirden ayrılırken arkasında -yukarıda sadece kısmen iktibas ettiğim- muhteşem bir destan bırakmıştı. Edirne böyledir: Osmanlı’nın bu ihtişamlı ve nâzenîn payitahtı, uğrayan herkesi kendisine hayran ve meftun eder.</p>
<p><em>Derin Tarih</em>’in 34’üncü özel sayısında Edirne dosyamız ile siz kıymetli okurlarımızı selamlıyoruz. Her zamanki gibi, her biri sahasının uzmanı çok sayıda önemli isim özel sayımıza kıymetli katkılarda bulundu. Hepsine okurlarımız adına en içten teşekkürlerimizi sunuyoruz.</p>
<p>Bugün, tarihteki ihtişamını ancak meraklı dostlarıyla ve fısıltıyla paylaşan Edirne’nin hak ettiği ilgiyi görmesi temennilerimizle…</p>
<p><strong>NELER VAR?</strong></p>
<p>Edirne’nin Roma öncesi erken tarihini Prof. Dr. Engin Beksaç kaleme aldı.</p>
<p>Roma ve Bizans dönemindeki Edirne’yi Dr. Özkan Ertuğrul yazdı.</p>
<p>Dünya tarihindeki önemli dönemeçlerden biri olan Adrianopolis Savaşı’nın sebeplerini ve sonuçlarını Prof. Dr. Engin Beksaç değerlendirdi.</p>
<p>Gazi Evrenos, Turhan Bey ve Gazi Mihal Bey gibi Osmanlı Akıncı beylerinin Edirne’nin fethine olan katkılarını ve fetihten sonra yaptırdıkları vakıf eserlerini Doç. Dr. Ayşegül Kılıç yazdı.</p>
<p>Fethinden sonra bir Türk-İslâm şehrine dönüşen Edirne’nin Osmanlı tarihindeki yerini ve önemini Prof. Dr. Fahameddin Başar değerlendirdi.</p>
<p>Edirne’nin Osmanlı minyatür sanatındaki yerini Prof. Dr. Gülgün Yılmaz minyatürler üzerinden inceledi.</p>
<p>Fetihten sonra Edirne’de gerçekleştirilen imar ve ihya faaliyetlerini Doç. Dr. Ayşegül İnginar Kemaloğlu satırlarına taşıdı.</p>
<p>Edirne’nin fethinden sonra inşa edilen en önemli yapılardan biri olan Saray-ı Cedîd-i Âmire’nin inşasını, yıllar içindeki gelişimini ve işgal dönemindeki yıkılışını Prof. Dr. Murat Kocaaslan yazdı.</p>
<p>Edirne’de Osmanlı kültür ve bilim muhitinin nasıl oluştuğunu Dr. Aziz Şakir değerlendirdi.</p>
<p>15 ve 17. yüzyıl arasında Edirne’de faaliyet gösteren medreselerin ve müderrislerinin Edirne’deki izlerini Dr. Orhan Buyuk sürdü.</p>
<p>İlk başkent Bursa’dan sonra Türk tasavvuf geleneğinin önemli bir parçasını teşkil eden Edirne’nin tasavvuf kültürünün oluşumuna ve şehrin manevi kimliğine damgasını vuran mutasavvıflara Prof. Dr. Selami Şimşek mercek tuttu.</p>
<p>Edirne’de ilmin nabzını tutan mekanlardan biri olan Dârulhadis Medresesi’nin eğitim-öğretime olan katkılarını Prof. Dr. Abdullah İmamoğlu yazdı.</p>
<p>Osmanlı kültür mozaiğine pek çok katkıda bulunan Edirne’nin önde gelen şairlerine dair bilinmeyenlere Prof. Dr. Rıdvan Canım ışık tuttu.</p>
<p>Halkarasında “karataşlı mezarlıklar” olarak anılan dikili taşların Edirne tarihindeki önemini Öğr. Gör. Hakan Akıncı yazdı.</p>
<p>Osmanlı’nın ilk selatin camisi olma özelliğine sahip olan Üç Şerefeli Cami’nin Osmanlı mimarlık tarihi açısından önemine Prof. Dr. Engin Beksaç ve Öğr. Gör. Şule Nurengin Beksaç değindi.</p>
<p>Osmanlı medeniyet anlayışının mekânsal bir yansıması olan II. Beyazid Külliyesi’nin Edirne’nin sosyal ve kültürel hayatına olan katkılarını Öğr. Gör. Hakan Akıncı kaleme aldı.</p>
<p>Edirne’nin inkişâfına katkıda bulunan hanedan üyesi kadınların şehirde tesis ettiği vakıf eserlerini Doç. Dr. Hacer Ateş yazdı.</p>
<p>Edirne’de yapılan hanedan düğünlerini ve şenliklerini Dr. Merve Çakır Kolikoğlu’nun satırlarından öğrendik.</p>
<p>Edirne’de ortaya çıkan ve yeniçerilerin sonraki yıllarda sık sık başvuracağı isyan geleneğinin başlangıcını teşkil eden Buçuktepe Vakası’nın detaylarını Öğr. Gör. Hakan Akıncı yazdı.</p>
<p>Mimarî özellikleriyle olduğu kadar efsaneleriyle de ün salmış Selimiye Camii’nin bilinenlerini ve bilinmeyenlerini Prof. Dr. Suphi Saatçi ile konuştuk.</p>
<p>Selimiye’nin kendine hayran bırakan güzellikteki çinilerinin detaylarında gizli anlamları Öğr. Gör. Hakan Akıncı inceledi.</p>
<p>Evliya Çelebi’nin gözünden Edirne tasvirini Prof. Dr. Nurettin Gemici yaptı.</p>
<p>Edirne’nin 15 ve 16. yüzyıllardaki durumunu Batılı seyyahların anlatımıyla Öğr. Gör. Şule Nurengin Beksaç kaleme aldı.</p>
<p>Sultan II. Mustafa’nın tahtan indirilip yerine III. Ahmed’in geçirilmesiyle şehrin siyasî kariyerini noktalayan  Edirne Vakası’nın perde arkasına Doç. Dr. Tahir Sevinç ile birlikte baktık.</p>
<p>Bir hükümet merkezi olmanın yanı sıra Osmanlı’nın en hareketli ticaret merkezlerinden biri olan Edirne’nin ticarî ve üretim hayatını Öğr. Gör. Halûk Kayıcı inceledi.</p>
<p>Edirne’nin ticarî ve sosyal hayatının nabzını tutan tarihî çarşılarını Dr. Tuba Hatipler Çibik ile adımladık.</p>
<p>Edirne’de askerî, sosyal ve meslekî örgütlenmeler olarak karşımıza çıkan Müslüman camiyetleri Dr. Ayşe Zamacı  yazdı.</p>
<p>Nesiller boyu Müslüman halkla sulh ve huzur içinde yaşayan Edirne Yahudilerinin tarihini ve Merve İstil yazdı.</p>
<p>Katolik Bulgarlar ve Bulgar Uniat Hareketi’nin Edirne’deki izlerini Burak Dipevliler sürdü.</p>
<p>Osmanlı-Rus ve Balkan savaşları sırasında Edirne’nin yabancı basındaki tasvirlerini Prof. Dr. Gülgün Yılmaz inceledi.</p>
<p>Edirne’nin tarihî köprülerini Prof. Dr. Zeynep Emel Ekim ile kartpostallar üzerinden adımladık.</p>
<p>Edirne’nin Yunanlılar tarafından 20 Temmuz 1920’de işgal edilmesinden 24 Kasım 1922’ki kurtuluşuna kadarki zorlu süreci Dr. Veysi akın yazdı.</p>
<p><strong><em>Tarih Okuyan Şaşırmaz</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vefâtının 50. Yılında Necmeddin Okyay</title>
		<link>https://www.derintarih.com/sayilar/vefatinin-50-yilinda-necmeddin-okyay/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 05 Jan 2026 13:41:52 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?post_type=magazine&#038;p=11914</guid>

					<description><![CDATA[2026 yaklaşırken, yılın ilk ayında Derin Tarih’in kapak konusunun ne olacağını neredeyse hiç düşünmedik. Zira ocak ayı, Necmeddin Okyay’ın vefatının 50’nci yıldönümüydü ve yeni nesillere onu anlatmak için bu vesileyi kullanmak çok isabetli olacaktı. Hemen Uğur Derman Hocam’ın kapısını çaldık. O da her zamanki cömertliğiyle, birbirinden renkli hatıralar eşliğinde, hocasının bütün hususiyetlerini bizimle paylaştı. Ortaya yine arşivlik bir dosya çıktı. Uğur Derman Hocamıza bütün okurlarımız adına müteşekkiriz. “Vefâtının 50. Yılında Necmeddin Okyay” dosyamızda, Merhum Necmeddin Okyay’ın en yakın ve en uzun süreli talebesi olan Prof. Uğur Derman Okyay’ın doğumu, hayatı, eserleri ve ölümüne dair bilinmeyenleri Derin Tarih okurları için kaleme&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>2026 yaklaşırken, yılın ilk ayında <em>Derin Tarih</em>’in kapak konusunun ne olacağını neredeyse hiç düşünmedik. Zira ocak ayı, Necmeddin Okyay’ın vefatının 50’nci yıldönümüydü ve yeni nesillere onu anlatmak için bu vesileyi kullanmak çok isabetli olacaktı. Hemen Uğur Derman Hocam’ın kapısını çaldık. O da her zamanki cömertliğiyle, birbirinden renkli hatıralar eşliğinde, hocasının bütün hususiyetlerini bizimle paylaştı. Ortaya yine arşivlik bir dosya çıktı. Uğur Derman Hocamıza bütün okurlarımız adına müteşekkiriz.</p>
<p><strong>“Vefâtının 50. Yılında Necmeddin Okyay” </strong>dosyamızda, Merhum Necmeddin Okyay’ın en yakın ve en uzun süreli talebesi olan <strong>Prof. Uğur Derman </strong>Okyay’ın doğumu, hayatı, eserleri ve ölümüne dair bilinmeyenleri <em>Derin Tarih</em> okurları için kaleme aldı.</p>
<p><strong>“Vefâtının 50. Yılında Necmeddin Okyay” </strong>dosya konusunun haricinde ise <strong>Prof. Dr. İsmail Kara, Prof. Dr. Kahraman Şakul, Prof. Dr. İsmail Taşpınar, Dr. Arif Emre Gündüz, Enver Beşinci, H. Yıldırım Ağanoğlu, Ali Emre, Muhammet Kalkan, Deniz Çıkılı, Tahir Günay, Ayhan Demir, Şeyma Üstün ve Canan Aytaş </strong>gibi araştırmacı, yazar ve akademisyenlerden oluşan birçok kişi de birbirinden kıymetli yazılar kaleme aldı.</p>
<p><strong><em>Tarih Okuyan Şaşırmaz</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Uzak Bir Osmanlı Diyarı: Sudan</title>
		<link>https://www.derintarih.com/sayilar/uzak-bir-osmanli-diyari-sudan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 Dec 2025 08:01:58 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?post_type=magazine&#038;p=11851</guid>

					<description><![CDATA[Derin Tarih’in bu sayısında, çok sayıda uzman ismin mihmandarlığında, Sudan’a odaklandık. Bugün farklı ülkelerin birbirine karşı verdiği acımasız ve insafsız bir mücadelenin sahnesine dönüştürülen Sudan, “savaş” veya “insanî kriz” parantezine alınarak gündemin geri sıralarına itilebilecek bir ülke değil. Özellikle dosyamızın yakın tarihin dönüm noktalarına ışık tutan yazılarında, okurlarımız derin bir çerçevenin çizildiğini de görecektir. Bu güzel ve nazenin ülkenin yeniden huzura kavuşması duamız eşliğinde, yeni sayımızda hayırla görüşmek üzere… “Uzak Bir Osmanlı Diyarı: Sudan” dosyamızda ilk olarak Dr. Kaan Devecioğlu Türkiye ve Osmanlı arasında ilişkilerin dinamiklerine odaklanırken Doç. Dr. Abdullah Özdağ  Sudan’daki İngiliz emperyalizmini ve Mehdi Hareketi’ni kaleme aldı. Doç.&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Derin Tarih</em>’in bu sayısında, çok sayıda uzman ismin mihmandarlığında, Sudan’a odaklandık. Bugün farklı ülkelerin birbirine karşı verdiği acımasız ve insafsız bir mücadelenin sahnesine dönüştürülen Sudan, “savaş” veya “insanî kriz” parantezine alınarak gündemin geri sıralarına itilebilecek bir ülke değil. Özellikle dosyamızın yakın tarihin dönüm noktalarına ışık tutan yazılarında, okurlarımız derin bir çerçevenin çizildiğini de görecektir.</p>
<p>Bu güzel ve nazenin ülkenin yeniden huzura kavuşması duamız eşliğinde, yeni sayımızda hayırla görüşmek üzere…</p>
<p><strong>“Uzak Bir Osmanlı Diyarı: Sudan” </strong>dosyamızda ilk olarak <strong>Dr. Kaan Devecioğlu</strong> Türkiye ve Osmanlı arasında ilişkilerin dinamiklerine odaklanırken <strong>Doç. Dr. Abdullah Özdağ</strong>  Sudan’daki İngiliz emperyalizmini ve Mehdi Hareketi’ni kaleme aldı. <strong>Doç. Dr. Mürsel Bayram</strong> Sudan’ın etnopolitik sorunlarının sebeplerini incelerken <strong>Fatoumatta Sarr</strong> Sudan İç Savaşı’nın temel aktörlerini, hedeflerini, bölgesel ve uluslararası boyutlarını değerlendirdi.</p>
<p><strong>“Uzak Bir Osmanlı Diyarı: Sudan” </strong>dosya konusunun haricinde ise <strong>Prof. Dr. İsmail Kara, Prof. Dr. Kahraman Şakul, Prof. Dr. İsmail Taşpınar, Dr. Arif Emre Gündüz, Dr. Samet Tınas, Enver Beşinci, H. Yıldırım Ağanoğlu, Ali Emre, Deniz Çıkılı, Mikail Türker Bal, Tahir Günay, Ayhan Demir, Şeyma Üstün ve Canan Aytaş </strong>gibi araştırmacı, yazar ve akademisyenlerden oluşan birçok kişi de birbirinden kıymetli yazılar kaleme aldı.</p>
<p><strong><em>Tarih Okuyan Şaşırmaz</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dünyayı Ateşe Veren Yeni Politik Din: Hıristiyan Siyonizmi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/sayilar/dunyayi-atese-veren-yeni-politik-din-hiristiyan-siyonizmi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Nov 2025 08:13:08 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?post_type=magazine&#038;p=11797</guid>

					<description><![CDATA[Denis Michael Rohan adlı Avustralyalı bir Hristiyanın 21 Ağustos 1969 günü Mescid-i Aksâ’yı ateşe vermesi, Ortadoğu yakın tarihinin dönüm noktalarından biriydi. Ülkesinden, önce Londra’ya, ardından Filistin’e gelen Rohan, iki gün sonra İsrail yetkili makamları tarafından tutuklandığında eyleminin amacını şu sözlerle açıklamıştı: “Tanrı’yı kıyamete zorlamak istedim.” Siyonist öğretiden derin bir şekilde etkilendiği bilahare tespit edilen Rohan, Mescid-i Aksâ’nın yerine Süleyman Mabedi’nin inşasını sağlamayı, sonrasında da Mesih’in gelerek Cennetin Krallığı’nın kurulmasının önünü açmayı planlıyordu. En azından, Aksâ’yı kundaklarken aklındaki teolojik kurgu bu şekildeydi. Denis Michael Rohan’ın peşinden sürüklendiği ideoloji, Siyonizm’in bilhassa Avrupa ve Amerika’daki Hristiyan çevrelerin içinde nerelere kadar uzandığını bilenler için&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Denis Michael Rohan adlı Avustralyalı bir Hristiyanın 21 Ağustos 1969 günü Mescid-i Aksâ’yı ateşe vermesi, Ortadoğu yakın tarihinin dönüm noktalarından biriydi. Ülkesinden, önce Londra’ya, ardından Filistin’e gelen Rohan, iki gün sonra İsrail yetkili makamları tarafından tutuklandığında eyleminin amacını şu sözlerle açıklamıştı: “Tanrı’yı kıyamete zorlamak istedim.”</p>
<p>Siyonist öğretiden derin bir şekilde etkilendiği bilahare tespit edilen Rohan, Mescid-i Aksâ’nın yerine Süleyman Mabedi’nin inşasını sağlamayı, sonrasında da Mesih’in gelerek Cennetin Krallığı’nın kurulmasının önünü açmayı planlıyordu. En azından, Aksâ’yı kundaklarken aklındaki teolojik kurgu bu şekildeydi.</p>
<p>Denis Michael Rohan’ın peşinden sürüklendiği ideoloji, Siyonizm’in bilhassa Avrupa ve Amerika’daki Hristiyan çevrelerin içinde nerelere kadar uzandığını bilenler için sürpriz değildi şüphesiz. Rohan, Hristiyan bir Siyonist’ti.</p>
<p>Peki, normal şartlarda tarihî ve teolojik olarak birbirine düşman olması gereken / beklenen Hristiyanlıkla Yahudilik, hangi şartlar altında böylesine iç içe geçebiliyordu? Bir Hristiyan, ne gerekçeyle Yahudilikle özdeşleşen bir politik çerçeveye dâhil olabiliyordu? İki din mensupları arasında iki bin yılı aşkın bir süredir devam eden gerilim, kavga ve hatta kin yok mu olmuştu? İsrail’in Batı’dan gördüğü koşulsuz desteğin arkasında da net biçimde gördüğümüz bu nevzuhur ve melez ideolojinin kaynakları ve dayanakları nelerdi?</p>
<p><em>Derin Tarih</em>, bu sayısında adeta “yeni ve politik bir din” olarak tanımlanabilecek Hristiyan Siyonizmi’ne odaklanıyor. Son derece güncel, dikkatli bir şekilde ele alınması ve derinlemesine kavranması gereken bir mesele bu. Her zamanki gibi alanında uzman isimlerin katkılarıyla, konunun dört başı mamur biçimde aydınlatıldığı kanaatindeyiz. Dosyamıza katkı sunan bütün isimlere okurlarımız adına teşekkür ederiz.</p>
<p>Yeni sayılarımızda, hayırla görüşmek üzere…</p>
<p><strong>“Dünyayı Ateşe Veren Yeni Politik Din: Hıristiyan Siyonizmi” </strong>dosyamızda ilk olarak <strong>Doç. Dr. Şule Albayrak</strong> Hıristiyan siyonizminin kökenini ve inanç esaslarını satırlarına taşırken <strong>Fatma Çetinkaya </strong>Hıristiyan siyonizminin teopolitik dönüşümünü değerlendirdi. Hıristiyan siyonizminin ABD dış politikasını nasıl etkilediği konusunu <strong>Dr. Servet Doğan </strong>kaleme alırken “Evanjelik Hıristiyanlara göre Ortadoğu’da savaş neden devam etmeli?” sorusunun cevabını <strong>Prof. Dr. İsmail Taşpınar</strong>’dan aldık. İngiliz Hıristiyan siyonistlerin Osmanlı topraklarındaki faaliyetlerinin izini <strong>Prof. Dr. Ş. Tufan Buzpınar </strong>sürerken <strong>Prof. Dr. Kahraman Şakul </strong> Endülüs efsanesinin Yahudi siyonizmin meşruiyet arayışına olan etkisini yazdı.</p>
<p><strong>“</strong><strong>Dünyayı Ateşe Veren Yeni Politik Din: Hıristiyan Siyonizmi” </strong>dosya konusunun haricinde ise <strong>Prof. Dr. İsmail Kara, Prof. Dr. Engin Beksaç, Enver Beşinci, H. Yıldırım Ağanoğlu, Ali Emre, Oktay Türkoğlu, Ayhan Demir, Deniz Çıkılı, Tahir Günay, Muhammet Kalkan, Şeyma Üstün ve Canan Aytaş </strong>gibi araştırmacı, yazar ve akademisyenlerden oluşan birçok kişi de birbirinden kıymetli yazılar kaleme aldı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>Tarih Okuyan Şaşırmaz</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ortadoğu’da Gizemli Bir Taife: Dürzîler</title>
		<link>https://www.derintarih.com/sayilar/ortadoguda-gizemli-bir-taife-durziler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Oct 2025 09:24:36 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?post_type=magazine&#038;p=11735</guid>

					<description><![CDATA[Beyrut’un güneydoğusundaki Şuveyfât semtinin merkezinde, krem rengi bir kubbe ve bu kubbenin altında gösterişli bir mermer lahit vardır. Burada, Osmanlı’nın son döneminde yaşamış en önemli Arap mütefekkirlerden Emîr Şekib Arslan (1869-1946) yatar. Hayatının sonuna kadar İslâm birliği ve ümmet idealine sadık kalan Emir Şekîb Arslan, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmaması için kendi çapında mücadele etmiş bir isimdi. II. Abdülhamid’e hayranlıkla bağlı olan Emir Şekîb, manda yönetimi başladıktan sonra Fransızlar tarafından Bilâdüşşâm’dan sürgün edilmiş, Avrupa’da yaşadığı sürgünün zorlukları da onu ideallerinden vazgeçirememişti. Emir Şekîb’in ümmet ufku, mağribden maşrıka kadar, coğrafyanın tamamını kapsıyordu. Gittiği her yerde bunun için çalışmış, önder şahsiyetlerle işbirliği yapmış, hiç&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Beyrut’un güneydoğusundaki Şuveyfât semtinin merkezinde, krem rengi bir kubbe ve bu kubbenin altında gösterişli bir mermer lahit vardır. Burada, Osmanlı’nın son döneminde yaşamış en önemli Arap mütefekkirlerden Emîr Şekib Arslan (1869-1946) yatar.</p>
<p>Hayatının sonuna kadar İslâm birliği ve ümmet idealine sadık kalan Emir Şekîb Arslan, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmaması için kendi çapında mücadele etmiş bir isimdi. II. Abdülhamid’e hayranlıkla bağlı olan Emir Şekîb, manda yönetimi başladıktan sonra Fransızlar tarafından Bilâdüşşâm’dan sürgün edilmiş, Avrupa’da yaşadığı sürgünün zorlukları da onu ideallerinden vazgeçirememişti. Emir Şekîb’in ümmet ufku, mağribden maşrıka kadar, coğrafyanın tamamını kapsıyordu. Gittiği her yerde bunun için çalışmış, önder şahsiyetlerle işbirliği yapmış, hiç durmadan konuşmuş ve yazmıştı. Müslümanların Batılılar karşısında geri kalmasının sebeplerine odaklanan çok sayıda metin kaleme alan Emir Şekîb, ardında 20’den fazla kitap ve 2 bin civarında makale bırakmıştı. Dili ve anlatımı öylesine güçlüydü ki, kendisine şu unvan yakıştırılacaktı: “Emîru’l-beyân” (Belagatin ve sözün emiri).</p>
<p>Dürzî kökenlerine rağmen Sünnîliği benimseyen Emir Şekîb Arslan, imparatorluğun dağıldığı ve coğrafyaya sömürgecilerin çöreklendiği zor bir zamanda yaşamıştı. Buna rağmen çizgisini ve itidalini hiç kaybetmedi. Günümüzde, onun torunu Velîd Cumblat, Lübnan siyasetinde önemli bir aktör olarak, dedesinin yolunda yürüyor.</p>
<p>Ancak Ortadoğu’da çoğunlukla Lübnan, Suriye ve İsrail’e dağılmış olarak yaşayan Dürzîlerin hepsi, bugün Emîr Şekîb Arslan’ın mutedil ve makul çizgisine sahip değil. Hatta içlerinde açık bir şekilde Siyonist İsrail ekseninde hareket edenler bile var.</p>
<p>Derin Tarih’in bu sayısında, bölgemizin bu sıra dışı ve gizemli cemaati olan Dürzîleri mercek altına aldık. Günceli ve gündemi daha iyi anlamak adına, geçmişe doğru farklı kulvarlarda seyahatlere çıkarak… Yine beğeneceğiniz bir dosyanın ortaya çıktığına inanıyoruz.</p>
<p><strong>“Ortadoğu’da Gizemli Bir Taife: Dürzîler” </strong>dosyamızda ilk olarak <strong>Prof. Dr. Ahmet Bağlıoğlu</strong> Dürzîlerin inanç esasları, tarihteki yeri ve günümüzdeki siyasî konumuna dair detayları kaleme alırken <strong>Dr. Tuba Yıldız</strong> ile birlikte aydınlatıcı bir sohbet eşliğinde 1017’den günümüze Dürzîlerin tarihî yolculuğuna tanıklık ettik. <strong>Prof. Dr. İsmail Taşpınar </strong>Fâtımî İsmâilî Şiîliğine aşırı derecede bağlı kimselerin Fâtımî halifesi Hâkim-Biemrillâh’ın ilâh olduğuna hükmederek Dürzîliğin ortaya çıkmasına nasıl ön ayak olduklarını yazarken <strong>Fatma Gamze Apraş</strong> bayram kutlamalarından dinî ritüellere, Dürzîlerin mûsikî kültürüne dair ilgi çekici detayları satırlarına taşıdı.</p>
<p><strong>“Ortadoğu’da Gizemli Bir Taife: Dürzîler” </strong>dosya konusunun haricinde ise <strong>Prof. Dr. İsmail Kara, Prof. Dr. Kahraman Şakul, Dr. Arif Emre Gündüz, Fatih Güldal, Enver Beşinci, H. Yıldırım Ağanoğlu, Deniz Çıkılı,  Tahir Günay, Ayhan Demir, Şeyma Üstün ve Canan Aytaş </strong>gibi araştırmacı, yazar ve akademisyenlerden oluşan birçok kişi de birbirinden kıymetli yazılar kaleme aldı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>Tarih Okuyan Şaşırmaz</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Özel Sayı 33: Haçlı Seferleri</title>
		<link>https://www.derintarih.com/sayilar/ozel-sayi-33-hacli-seferleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Oct 2025 09:13:56 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?post_type=magazine&#038;p=11733</guid>

					<description><![CDATA[MÜSLÜMAN DÜNYADA ESEN KASIRGA: HAÇLI SEFERLERİ DÜNE AYNA TUTMAK   “Bağdat, Ağustos 1099. Ulu kadı Ebu Saad el-Haravî sarıksız, kafası matem işareti olarak kazınmış bir şekilde, el-Mustazhirbillah’ın geniş divanına bağırarak girer. Peşinde, gözü yaşlı bir sürü yoldaşı vardır. Bunlar onun her sözünü gürültülü bir şekilde onaylamakta ve tıpkı onun gibi, kazıtılmış kafanın altında haşmetli bir sakaldan meydana gelen tahrik edici bir görüntü sunmaktadırlar. Sarayın önde gelenlerinden birkaçı onu sakinleştirmeye çalışır, ama onları horlar bir şekilde iten kadı, salonun ortasına doğru kararlı bir şekilde ilerler, sonra kürsüsünden konuşan bir vaizin coşkulu hitabeti içinde, mertebeleri hiç dikkate almaksızın herkese birden nutuk çeker: Suriye’deki&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>MÜSLÜMAN DÜNYADA ESEN KASIRGA: HAÇLI SEFERLERİ</strong></p>
<p><strong>DÜNE AYNA TUTMAK   </strong></p>
<p>“Bağdat, Ağustos 1099.</p>
<p>Ulu kadı Ebu Saad el-Haravî sarıksız, kafası matem işareti olarak kazınmış bir şekilde, el-Mustazhirbillah’ın geniş divanına bağırarak girer. Peşinde, gözü yaşlı bir sürü yoldaşı vardır. Bunlar onun her sözünü gürültülü bir şekilde onaylamakta ve tıpkı onun gibi, kazıtılmış kafanın altında haşmetli bir sakaldan meydana gelen tahrik edici bir görüntü sunmaktadırlar. Sarayın önde gelenlerinden birkaçı onu sakinleştirmeye çalışır, ama onları horlar bir şekilde iten kadı, salonun ortasına doğru kararlı bir şekilde ilerler, sonra kürsüsünden konuşan bir vaizin coşkulu hitabeti içinde, mertebeleri hiç dikkate almaksızın herkese birden nutuk çeker:</p>
<p>Suriye’deki kardeşlerimizin deve eyeri ya da akbaba midesinden başka oturacak yerleri yokken, siz bir çiçek gibi uçarı bir hayatın içinde, huzurlu bir güvenliğin gölgesinde uyuklamaya nasıl cüret ediyorsunuz? Ne kadar çok kan döküldü! Ne kadar çok güzel kız, tatlı çehrelerini utançtan elleriyle örtmek zorunda kaldı! Yiğit Araplar hakarete alıştılar mı ve kahraman İranlılar şerefsizliği kabul mü ettiler?</p>
<p>Arap vakanüvisler, bu “gözleri yaşlarla dolduracak ve kalpleri coşturacak bir konuşmaydı” diyeceklerdir. Konuşmayı duyan bütün oradakiler iç çekmeleri ve ağlamalarla sarsılmışlardır. Fakat el Haravi, onların hıçkırıklarını istememektedir.</p>
<p>Kılıçlar savaş ateşini canlandırdığında, insanın en kötü silahı gözyaşı dökmektir, der.”</p>
<p>Lübnan asıllı dünyaca ünlü yazar Amin Maalouf, bu anekdotu, kült eseri Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri’nin girişinde aktarır. Hikâyenin devamı, eserin 81’inci sayfasında şöyle anlatılır: “Ebu Saad el Haravi, 19 Ağustos 1099 Cuma günü, arkadaşlarını Bağdat Ulu Camii’ne götürür. Öğlen olup da müminler dört bir yandan cuma namazını kılmaya gelirlerken, ramazan olmasına rağmen saygısız bir şekilde yemek yemeye başlar. Birkaç saniye içinde etrafında öfkeli bir kalabalık birikir, askerler onu tutuklamak üzere yaklaşırlar. Ama Ebu Saad ayağa kalkar ve etrafındakilere sükûnetle, binlerce Müslümanın katledilmesi ve İslâmiyet’in kutsal yerlerinin tahribi karşısında tamamen kayıtsız kalırlarken, birinin orucunu bozması karşısında nasıl bu kadar altüst olmuş gözükebildiklerini sorar. Böylece kalabalığı sus-pus ettikten sonra, Suriye’nin uğradığı felâketleri ve özellikle de Kudüs’ün başına gelenleri anlatır. İbn el Esîr “Mülteciler ağladılar ve ağlattılar” diyecektir.”</p>
<p>Yaklaşık bin yıl öncesinin Ortadoğu’sunu tasvir etmesine rağmen, sahneler ne kadar tanıdık ve yaşananlara kayıtsızlıklar bugünküne ne kadar benzer, öyle değil mi?</p>
<p>Haçlı Seferleri özel sayımızla kıymetli okurlarımızın karşısına çıkarken, tam olarak bu noktaya parmak basmak istedik. Düne ayna tutarak bugünleri daha iyi anlamak ve yarınlara sağlam biçimde hazırlanmak…</p>
<p>Her zaman olduğu gibi, bu özel sayımızda da birbirinden kıymetli hocalarımız önemli makaleler kaleme aldı. Kendilerine müteşekkiriz. Dosyamızın koordinatörü Prof. Dr. Mustafa Alican hocamıza da hassaten teşekkür ederiz.</p>
<p>Yeni özel sayımızda, hayırla görüşmek üzere…</p>
<p><strong>NELER VAR?</strong></p>
<p>“Haçlı” tasavvurunun kritik noktalarını <strong>Prof. Dr. Mustafa Alican</strong> aydınlığa kavuşturdu.</p>
<p>Anadolu’daki Türk akınlarının Haçlı Seferlerini nasıl tetiklediğini <strong>Dr. Kemal Taşcı </strong>yazdı.</p>
<p>Haçlı Seferlerinin teolojik arka planına <strong>Prof. Dr. Özlem Genç</strong> ışık tuttu.</p>
<p>Malazgirt Savaşı’nın Haçlı Seferlerini nasıl tetiklediğini <strong>Prof. Dr. Mustafa Alican</strong> satırlarına taşıdı.</p>
<p>Haçlı Seferleri öncesi Avrupa’nın siyasî ve sosyal yapısını <strong>Doç. Dr. Murat Serdar</strong> inceledi.</p>
<p>Clermont Konsili sonrası Papa II. Urbanus’un yaptığı tarihî konuşmanın arka planını ve ilk haçlı seferinin nasıl başladığını <strong>Prof. Dr. Birsel Küçüksipahioğlu</strong> değerlendirdi.</p>
<p>Türk beylerinin dayanışması ve I. Kılıçarslan’ın yıpratma stratejisi sayesinde Haçlıların Anadolu’da nasıl peş peşe bozguna uğradığını <strong>Prof. Dr. Tülay Metin</strong> yazdı.</p>
<p>I. Haçlı Seferleri sırasında Haçlıların Antakya’da sergilediği vahşetin detaylarını <strong>Dr. Süha Konuk</strong> yazdı.</p>
<p>Geniş kitleleri I. Haçlı Seferi’ne katılmaya ikna ederek 20 bin kişilik öncü grupla birlikte Halkın Haçlı Seferini başlatan Pierre l’Ermite’in hayatının bilinmeyenlerine <strong>Dr. Serkan Özer</strong> mercek tuttu.</p>
<p>Haçlıların 15 Temmuz 1099’da Kudüs’ü aldıktan sonra şehirde gerçekleştirdikleri büyük katliam ve yağmanın kan donduran detaylarını <strong>Doç. Dr. Sevtap Gölgesiz Karaca</strong> kaleme aldı.</p>
<p>I. Haçlı Seferi sonrasında kurulan Urfa Haçlı Kontluğu, Antakya Prinkepsliği, Kudüs Haçlı Krallığı ve Trablus Haçlı Kontluğu’nun bölgedeki etkilerini ve bıraktığı izleri <strong>Arş. Gör. Özcan Evrensel</strong> satırlarına taşıdı.</p>
<p>Fatımilerin yanlış stratejik hamlelerle nasıl Haçlılar için kolay bir lokmaya dönüştüğüne <strong>Prof. Dr. Ahmet N. Özdal </strong>değindi.</p>
<p>1145 yılında Papa III. Eugenius’un çağrısı ile başlayan II. Haçlı Seferi dalgasının Türkiye Selçuklu Sultanı I. Mesut’un yürüttüğü başarılı mücadele ile nasıl sekteye uğradığını <strong>Prof. Dr. Ebru Altan</strong>’ın satırlarından öğrendik.</p>
<p>Haçlı acımasızlığının en dehşet verici örneklerinden olan Chatillonlu Renaud’un kanlı izini <strong>Prof. Dr. Nadir Karakuş</strong> sürdü.</p>
<p>Haçlı Seferlerinin en önemli vaizlerinden biri olan Tapınak Şövalyeleri Tarikatı’nın kurucusu Aziz Bernard de Clairvaux’ın etkileyici hitabetiyle önce halkı etkisi altına aldıktan sonra nasıl II. Haçlı Seferi’nin başarızlığının sorumlusu ilan edildiğini<strong> Prof. Dr. İsmail Taşpınar</strong>’dan öğrendik.</p>
<p>III. Haçlı Seferi sırasında kadın erkek, yaşlı genç demeden büyük bir Müslüman kıyımı gerçekleştiren İngiliz Kralı Aslan Yürekli Richard’ın Akkâ’da gerçekleştirdiği bu vahşetinin detaylarını <strong>Doç. Dr. Rıfat İlhan Çelik</strong> yazdı.</p>
<p>Haçlı ordularına karşı kazandığı zaferlerle Kudüs’ü yeniden İslâm topraklarına katan, adaleti ve cömertliğiyle çağının ötesine geçen büyük komutan Salâhaddîn Eyyûbî’nin örnek hayatına dair bilinmeyenlere <strong>Doç. Dr. Fatma İnce Sancaklı</strong> ışık tuttu.</p>
<p>Salâhaddîn Eyyûbî’nin yaşadığı kıran kırana çarpışmalar sırasında meydana gelen şefkat timsali ilginç hadiseleri, hem dinî işlerinde danışmanlığını hem de devlet işlerinde başta elçilik olmak üzere kazaskerliğini icra eden bir devlet adamı, fakih ve tarihçi Bahâeddin İbn Şeddâd’ın yazdıklarından iktibasla bize <strong>Doç. Dr. Fatma Çapan</strong> sundu.</p>
<p>1187’de cihad bayrağını açaıp aynı sene Hıttîn’de bir Haçlı ordusunu darmadağın ederek Kudüs’ü fetheden Salâhaddîn Eyyûbî’nin bu kutlu mücadelesine <strong>Doç. Dr. Kâzım Uzun</strong>’un satırlarıyla şahit olduk.</p>
<p>Edebiyattaki ve sinemadaki Salâhaddîn Eyyûbî tasvirini kitaplar ve filmler üzerinden <strong>Doç. Dr. Galip Çağ </strong>inceledi.</p>
<p>Alman İmparatoru Friedrich Barbarossa, İngiltere Kralı (Arslan Yürekli) Richard ve Fransa Kralı II. Philippe Auguste komuta ettiği III. Haçlı Seferinin sonucunda, Akkâ’nın nasıl haçlıların eline geçtiği sorusunun yanıtını <strong>Doç. Dr. Vural Öntürk</strong>’ün satırlarından aldık.</p>
<p>Kudüs’ü kurtarma amacıyla başlatılan ancak amacından saparak 1204 yılında İstanbul’un Latinler tarafından ele geçirilip yağmalanmasıyla sonuçlanan IV. Haçlı Seferi’nin detaylarını <strong>Prof. Dr. Gülay Öğün Bezer </strong>yazdı.</p>
<p>I. Haçlı Seferi sonucunda, İstanbul’un ele geçirilmesiyle kurulan ve Hıristiyan dünyasını bölmekten, Bizans’ı çökertmekten başka bir işe yaramayan Latin İmparatorluğu’nun kısa süren hakimiyet yıllarını <strong>Doç. Dr. Öner Tolan </strong>kaleme aldı.</p>
<p>Doğu ve Batı Hıristiyan dünyası arasındaki ilişkileri kökten sarsan Latin istilasına karşılık Bizans soylularının Bizans’ın devamlılığını sağlayacak devletler kurarak Haçlılara karşı verdikleri mücadeleye<strong> Prof. Dr. Yusuf Ayönü </strong>ile şahit olduk.</p>
<p>İslâm kaynaklarında Haçlıların nasıl tasvir ve tavsif edildiğini <strong>Prof. Dr. Aydın Usta </strong>inceledi.</p>
<p>III. Haçlı Seferi’nden itibaren kara yolunun yerine deniz yolunun tercih edilmesiyle birlikte önem kazanan denizcilik faaliyetlerinin, Akdeniz’i nasıl ticarî ve askerî merkez haline getirdiğini Doç. <strong>Dr. Burak Gani Erol </strong>değerlendirdi.</p>
<p>1212 yılında Kudüs’ü Müslümanların elinden kurtarmak amacıyla Almanya ve Fransa’dan yola çıkan çocukların başlattığı fakat açlık, hastalık gibi nedenlerle büyük bir kısmının ölmesiyle  sonuçlanan Çocuk Haçlı Seferlerinin çarpıcı detaylarına <strong>Doç. Dr. Gülşen İstek </strong>ışık tuttu.</p>
<p>Son büyük sefer olarak bilinen ve Mısır’da büyük hayal kırıklığıyla sonuçlanan V. Haçlı Seferi’nde başarısızlığa sebebiyet veren stratejik hatalara<strong> Dr. Sebahattin Çelik </strong>değindi.</p>
<p>Papalığın, pagan topluluklarına Hıristiyanlığı yaymak ve bereketli arazilerine sahip olmak için Kuzey Avrupa’da yürüttüğü misyonerlik faaliyetlerini <strong>Doç. Dr. Halil Yavaş </strong>yazdı.<strong>  </strong></p>
<p>“Haçlılar paralı asker mi, yoksa silahlı hacı mı?” Sorusunun cevabını <strong>Prof. Dr. Kahraman Şakul</strong>’dan aldık.</p>
<p>Haçlı Seferleri’nin Yakın Doğu ekonomisini felce uğratan etkilerini<strong> Dr. Devrim Burçak </strong>kaleme aldı.</p>
<p>Haçlı şövalyelerinin yıkım tarihini 5 askerî tarikat üzerinden <strong>Metin Taha Yılmaz</strong> inceledi.</p>
<p>Kraliçelerden, yemek yapıp su taşıyan kadınlara&#8230; Haçlı Seferlerinde aktif rol alan kadınları <strong>Doç. Dr. Gülşen İstek </strong>satırlarına taşıdı.</p>
<p>I. Haçlı Seferi’nin perde arkasını<strong> Dr. Mehmet Sait Sütçü</strong> araladı.</p>
<p>Askerî bir zorunluluk olmanın yanında, bir “varlık sebebi” işlevi de görmüş olan Haçlı kalelerini <strong>Dr. İbrahim Güneş</strong> ile adımladık.</p>
<p>Fransa Kralı IX. Louis’nin başarısızlığıyla birlikte Doğu Akdeniz’deki umutları da söndüren VII. Haçlı Seferi’nin detaylarını <strong>Dr. Songül Dumlupınar Alican’</strong>dan öğrendik.</p>
<p>Haçlı tarihinin en sancılı ve sonuçsuz girişimlerinden olan VIII. ve IX. Haçlı Seferlerini  <strong>Prof. Dr. Ünal Taşkın</strong> yazdı.</p>
<p>Türk-İslâm dünyasının en parlak sultanlarından biri olan Memlûk Sultanı Baybars’ın Haçlılarla olan mücadelesine <strong>Prof. Dr. Altan Çetin</strong> ile birlikte yakından şahit olduk.</p>
<p>Asırlar süren Osmanlı-Haçlı savaşlarına<strong> Prof. Dr. Fahameddin Başar </strong>mercek tuttu.</p>
<p>Türkiye’deki Haçlı tarih yazımı ve araştırmalarına dair yapılan çalışmaları <strong>Dr. Esra Çıplak </strong>değerlendirdi. <strong>  </strong></p>
<p>Ortaçağ’dan Modern Batı’nın seküler mitolojisine uzanan Haçlı ideolojisinin serüvenini <strong>Prof. Dr. Fatih Durgun </strong>kaleme aldı.</p>
<p>Haçlılar tarafından kimi zaman dostluk kimi zaman ihanete şahit olan Ermenilerin Haçlılarla olan çalkantılı ilişkilerini <strong>Prof. Dr. Mehmet Ersan </strong>yazdı.</p>
<p>Haçlılara karşı adeta İslâm dünyasının kalkanı hâline gelen Memlûklerin üç asır boyunca verdiği mücadeleleri <strong>Prof. Dr. Süleyman Kızıltoprak</strong>’ın satırlarından öğrendik.</p>
<p>Haçlı Seferleri sırasında Doğu ve Batı arasında yaşanan ekonomik, kültürel ve teknolojik  etkileşimlerin sonuçlarını <strong>Dr. Bedia Göktepe </strong>değerlendirdi.</p>
<p>Haçlı Seferlerinin metal müzik grupları tarafından; güç, kimlik ve ideolojik anlatı bakımından nasıl işlendiğini şarkılar üzerinden <strong>Doç. Dr. Gökhan Kağnıcı</strong> inceledi.</p>
<p>Kökleri Haçlı Seferleri ve Reconquista hareketine kadar uzanan İslamofobi’nin tarih boyunca meydana getirdiği yıkıcı etkileri <strong>Dr. Âdem Üstün Çatalbaş</strong> kaleme aldı.</p>
<p><strong><em>Tarih Okuyan Şaşırmaz</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Selçuklu’nun Taçsız Sultanları: Anadolu’yu Mayalayan Dervişler</title>
		<link>https://www.derintarih.com/sayilar/selcuklunun-tacsiz-sultanlari-anadoluyu-mayalayan-dervisler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Sep 2025 11:34:01 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?post_type=magazine&#038;p=11687</guid>

					<description><![CDATA[Derin Tarih olarak bu sayımızda, İslâm medeniyetinin Selçuklular döneminde temelleri atılan çok önemli bir boyutunu, tasavvufun bir kurum ve ilim dalı halinde kökleşmesini ve sistemleşmesini ele alıyoruz. Doğu ile Batı arasında bir köprü vazifesi gören Selçuklu asırları, İslâm coğrafyasının farklı havzalarının iç içe geçerek harmanlandığı, dengesini ve kıvamını bulduğu, Anadolu’nun bugünkü şekliyle mayalandığı, oldukça dikkat çekici bir zaman dilimidir. Selçuklu’nun taçsız sultanlarını sahneye çıkarmak, Osmanlı medeniyetinin daha iyi anlaşılmasına da yardımcı olacaktır, hiç kuşkusuz. “Selçuklu’nun Taçsız Sultanları: Anadolu’yu Mayalayan Dervişler” dosyamızda ilk olarak Prof. Dr. Mustafa Alican İslâm tarihine yeni bir yön veren Selçukluların eliyle, tasavvufî geleneğin kurumsallaşarak İslâm dünyasının&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Derin Tarih</em> olarak bu sayımızda, İslâm medeniyetinin Selçuklular döneminde temelleri atılan çok önemli bir boyutunu, tasavvufun bir kurum ve ilim dalı halinde kökleşmesini ve sistemleşmesini ele alıyoruz. Doğu ile Batı arasında bir köprü vazifesi gören Selçuklu asırları, İslâm coğrafyasının farklı havzalarının iç içe geçerek harmanlandığı, dengesini ve kıvamını bulduğu, Anadolu’nun bugünkü şekliyle mayalandığı, oldukça dikkat çekici bir zaman dilimidir. Selçuklu’nun taçsız sultanlarını sahneye çıkarmak, Osmanlı medeniyetinin daha iyi anlaşılmasına da yardımcı olacaktır, hiç kuşkusuz.</p>
<p><strong>“Selçuklu’nun Taçsız Sultanları: Anadolu’yu Mayalayan Dervişler” </strong>dosyamızda ilk olarak <strong>Prof. Dr. Mustafa Alican</strong> İslâm tarihine yeni bir yön veren Selçukluların eliyle, tasavvufî geleneğin kurumsallaşarak İslâm dünyasının dört bir yanında nasıl faaliyet gösterdiğini incelerken <strong>Prof. Dr. Mustafa Kara</strong> ile Horasan’dan Anadolu’ya, Selçuklular ve tasavvufî hareketler arasındaki ilişkileri konuştuk. <strong>Prof. Dr. Ahmet Ocak</strong> Selçuklular döneminde açılan Nizâmiye Medreseleri ile yetişerek, eserleri ve talebeleriyle Sünnî tasavvuf anlayışını yayan  öncü ve örnek şahsiyetleri kaleme alırken <strong>Dr. Rauf Kahraman Ürkmez </strong>Anadolu’nun dinî ve kültürel dokusunu kalıcı biçimde şekillendiren Selçuklu Anadolu’sundaki sûfî çevreleri yazdı. <strong>Prof. Dr. Kadir Özköse </strong>Selçuklu sultanlarının sûfîlerle olan ilişkisini değerlendirirken <strong>Doç. Dr. Kemal Ramazan Haykıran</strong> Anadolu’nun manevî toprağını bereketlendiren şahsiyetlerden biri olan Sadreddin Konevî’nin örnek hayatını satırlarına taşıdı.</p>
<p><strong>“Selçuklu’nun Taçsız Sultanları: Anadolu’yu Mayalayan Dervişler”  </strong>dosya konusu haricinde ise<strong> Prof. Dr. İsmail Kara, Prof. Dr. İsmail Taşpınar, Prof. Dr. Kahraman Şakul, Enver Beşinci, H. Yıldırım Ağanoğlu, Arif Emre Gündüz, Deniz Çıkılı, Şeyma Üstün, Ayhan Demir ve Canan Aytaş </strong>gibi araştırmacı, yazar ve akademisyenlerden oluşan birçok kişi de birbirinden kıymetli yazılar kaleme aldı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>Tarih Okuyan Şaşırmaz</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Güneş Kral: XVI. Louis</title>
		<link>https://www.derintarih.com/sayilar/gunes-kral-xvi-louis/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Aug 2025 05:14:46 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?post_type=magazine&#038;p=11624</guid>

					<description><![CDATA[Fransa tahtında kaldığı 72 yıl boyunca imza attığı birbirinden önemli kararlarla sadece ülkesinin değil Avrupa’nın tarihini de şekillendiren XIV. Louis (1638-1715), her açıdan dikkat çekici bir hükümdardı. Bir yandan Fransız yayılmacılığını sürdürürken bir yandan bilim ve sanata yatırım yapıyor, eş zamanlı olarak mutlak monarşiyi güçlendirerek aristokrasinin ve Protestanların gücünü kırıyordu. Kendisinden sonra yaşanan onca dönüşüme rağmen, XIV. Louis’nin bıraktığı çok boyutlu tesirler, Fransa’nın reflekslerinde bugün hâlâ yaşamaya devam ediyor. Kıymetli okurlarımız, bu ay bir Fransız hükümdarının hayat hikâyesini ve icraatlarını ihtiva eden bir dosyayla karşılarına çıkmamıza belki şaşırmış olabilirler. Ancak “Güneş Kral” XIV. Louis, sadece bir Avrupa kralı değil, aynı&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Fransa tahtında kaldığı 72 yıl boyunca imza attığı birbirinden önemli kararlarla sadece ülkesinin değil Avrupa’nın tarihini de şekillendiren XIV. Louis (1638-1715), her açıdan dikkat çekici bir hükümdardı. Bir yandan Fransız yayılmacılığını sürdürürken bir yandan bilim ve sanata yatırım yapıyor, eş zamanlı olarak mutlak monarşiyi güçlendirerek aristokrasinin ve Protestanların gücünü kırıyordu. Kendisinden sonra yaşanan onca dönüşüme rağmen, XIV. Louis’nin bıraktığı çok boyutlu tesirler, Fransa’nın reflekslerinde bugün hâlâ yaşamaya devam ediyor.</p>
<p>Kıymetli okurlarımız, bu ay bir Fransız hükümdarının hayat hikâyesini ve icraatlarını ihtiva eden bir dosyayla karşılarına çıkmamıza belki şaşırmış olabilirler. Ancak “Güneş Kral” XIV. Louis, sadece bir Avrupa kralı değil, aynı zamanda kendi döneminde Osmanlı İmparatorluğu ile geliştirdiği ilişkiler sebebiyle bizim tarihimizde de rolü bulunan bir siyasî aktör. Köprülüler dönemiyle çakışan saltanatı sırasında XIV. Louis’nin Osmanlı ülkesine yaklaşımı ve Paris’le İstanbul arasında tesis edilen münasebetler hem Fransa’yı hem de Osmanlı’yı derinden etkiledi. Öyle ki sonraki yüzyıllar boyunca bile iki ülke arasındaki ilişkilere bu uzun zaman diliminin gölgesi düştü.</p>
<p><strong>“Güneş Kral: XIV. Louis” </strong>dosyamızda ilk olarak, Fransa ve Osmanlı İmparatorluğu tarihi üzerine çok sayıda seçkin esere imza atan saray ve hanedan tarihçisi <strong>Philip Mansel </strong>ile XIV. Louis döneminde Fransa &#8211; Osmanlı ilişkilerini konuşurken <strong>Prof. Dr. İsmail Taşpınar</strong>’dan XIV. Louis’nin din politikasının protestanlar üzerine olan etkisini öğrendik. <strong>Prof. Dr. Kahraman Şakul </strong>Köprülüler döneminde XIV. Louis ile yürütülen stratejik ilişkilerin perde arkasını aralarken <strong>Doç. Dr. Fatih Gürcan </strong>Versay Saray’ından Place Vendome Meydan’ına Güneş Kral’ın mimari eserlerini inceledi.</p>
<p><strong>“Güneş Kral: XIV. Louis” </strong>dosya konusu haricinde ise<strong> Prof. Dr. İsmail Kara, Prf. Dr. Mustafa İsmet Uzun, Dr. Ahmet Uçar, Enver Beşinci, Arif Emre Gündüz, Deniz Çıkılı, H. Yıldırım Ağanoğlu, Oktay Türkoğlu, Şeyma Üstün, Ayhan Demir ve Canan Aytaş </strong>gibi araştırmacı, yazar ve akademisyenlerden oluşan birçok kişi de birbirinden kıymetli yazılar kaleme aldı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>Tarih Okuyan Şaşırmaz</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Özel Sayı 32: İpek Yolu</title>
		<link>https://www.derintarih.com/sayilar/ozel-sayi-32-ipek-yolu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Jul 2025 12:33:46 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?post_type=magazine&#038;p=11617</guid>

					<description><![CDATA[MEDENİYETLERİ BULUŞTURAN ROTA: İPEK YOLU Çin, Japonya ve Tayland’la diplomatik ve ticarî bağlantılar kurmak üzere oluşturulan Eulenburg heyetine dâhil olan Alman coğrafyacı Ferdinand Freiherr von Richthofen (1833-1905), sonraki birkaç yıl boyunca devam eden çalışmaları sırasında özellikle Çin’e yoğunlaşmıştı. 1868-1872 arasında Çin’e tam yedi uzun yolculuk yapan von Richthofen, o dönemde tamamen kapalı kutu olan bu coğrafyayı derinlemesine keşfetmiş, özellikle Çin’den doğuya uzanan ticaret rotaları hakkında çarpıcı araştırmalara imza atmıştı. Bir terim olarak “İpek Yolu” ifadesini von Richthofen’e borçluyuz. İpek Yolu, sadece bir ticaret ve alışveriş rotası değildi hiç şüphesiz. Çin’den ta Akdeniz kıyılarına kadar -bazen birkaç kola ayrılmış biçimde- yaklaşık&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>MEDENİYETLERİ BULUŞTURAN ROTA: İPEK YOLU</strong></p>
<p>Çin, Japonya ve Tayland’la diplomatik ve ticarî bağlantılar kurmak üzere oluşturulan Eulenburg heyetine dâhil olan Alman coğrafyacı Ferdinand Freiherr von Richthofen (1833-1905), sonraki birkaç yıl boyunca devam eden çalışmaları sırasında özellikle Çin’e yoğunlaşmıştı. 1868-1872 arasında Çin’e tam yedi uzun yolculuk yapan von Richthofen, o dönemde tamamen kapalı kutu olan bu coğrafyayı derinlemesine keşfetmiş, özellikle Çin’den doğuya uzanan ticaret rotaları hakkında çarpıcı araştırmalara imza atmıştı. Bir terim olarak “İpek Yolu” ifadesini von Richthofen’e borçluyuz.</p>
<p>İpek Yolu, sadece bir ticaret ve alışveriş rotası değildi hiç şüphesiz. Çin’den ta Akdeniz kıyılarına kadar -bazen birkaç kola ayrılmış biçimde- yaklaşık 6 bin 500 kilometre boyunca uzanan İpek Yolu, aynı zamanda bir kültür ve medeniyet yoluydu. Müslümanların hafızasında her birinin ayrı birer ağırlığı bulunan kadim şehirler, İpek Yolu üzerinde sıralanmıştı: Turfan, Gülce, Aksu, Hoten, Kaşgar, Hokand, Semerkand, Buhara, Belh, Merv, Nişâbûr, Bağdat, Şam, Gazze, Kahire, Halep, Antakya, İstanbul…</p>
<p>Dört büyük çöle ve bu çöllerin etrafına sıralanmış dört büyük havzaya da ev sahipliği yapıyordu İpek Yolu: Gobi ve Taklamakan çölleri (bugünkü Moğolistan ve Doğu Türkistan), Kızılkum ve Karakum çölleri (bugünkü Özbekistan ve Türkmenistan). Yedişehir Havzası (bugünkü Doğu Türkistan) ile Fergana, Buhara ve Harezm havzaları (üçü de bugünkü Özbekistan). İslâm tarihinin 1200’lere kadarki dönemini okuyan herkesin gözü ve gönlü, bu coğrafyanın şehirlerine odaklanacaktır. İpek Yolu’nun bir Müslüman için anlamını daha da derinleştirecek bir odaklanmadır bu.</p>
<p>1800’lerde Rusya ve Britanya İmparatorluğu arasında yıkıcı bir rekabete (“Büyük Oyun”) sahne olan İpek Yolu coğrafyası, bugün yine çeşitli yarış ve rekabetlerin konusudur. Tarihteki anlamıyla İpek Yolu bugün artık fiilen var olmasa da, çeşitli projeler ve planlamalarla, bölge öneminden herhangi bir şey yitirmiş değildir.</p>
<p><em>Derin Tarih</em> olarak İpek Yolu’nu müstakil bir özel sayının konusu haline getirirken, sizleri işte tüm bu ayrıntıları içinde barındıran çok boyutlu ve çarpıcı bir yolculuğa çıkarmak istedik. Dünü, bugünü ve hatta yarınıyla İpek Yolu’nu kavramak, medeniyet havzalarımızdan en önemlilerini barındıran bir coğrafyayı da derinlemesine anlamak demek zira.</p>
<p>Bu sayımızın hazırlanması, Prof. Dr. Kahraman Şakul Hocamızın incelikli planlaması ve olağanüstü gayretleriyle mümkün oldu. Kendisine okurlarımız adına en içten teşekkürlerimizi sunuyoruz.</p>
<p>Yeni özel sayılarımızda buluşmak üzere…</p>
<p><strong>NELER VAR?</strong></p>
<p>Binlerce yıllık ticaret güzergâhını ilk kez “İpek Yolu” ismiyle kavramsallaştıran Alman bilgin Ferdinand von Richthofen’ın hayatını ve çalışmalarını <strong>Metin Taha Yılmaz</strong> kaleme aldı.</p>
<p>İç Asya’nın kızgın kumlarının altında gömülü olan kadim medeniyetleri, yaptıkları keşif seferleri ve arkeolojik çalışmalarla gün yüzüne çıkaran Avrupalı kâşifler Marc Aurel Stein, Paul Pelliot ve Sven Hedin’in İpek Yolu’ndaki izlerini <strong>Arş. Gör.</strong> <strong>Dilek Taş</strong> sürdü.</p>
<p>İlk İpek Yolu seyahatlerini ve zamanla rotanın oluşmasını <strong>Hilmi Çalış</strong> satırlarına taşıdı.</p>
<p>At sırtında kurdukları siyasî düzen ve askerî üstünlük kadar ticaretten de beslenen İskitler’in İpek Yolu’nun erken güzergâhlarını nasıl şekillendirdiğini <strong>Prof. Dr. Kahraman Şakul</strong> yazdı.</p>
<p>Bugün adı neredeyse unutulmuş olan İpek Yolu’nun en sessiz aktörlerinden Yüeçiler ve onların ardılları Toharlar’ın tarihine dair bilinmeyenlere <strong>Doç. Dr.</strong> <strong>Hakan Aydemir</strong> ışık tuttu.</p>
<p>İpek Yolu’nun Çin’den Akdeniz’e uzanan deniz güzergâhını <strong>Prof. Dr. Kahraman Şakul</strong> yazdı.</p>
<p>Çin’in İpek Yolu ticaretiyle Batı’dan aldığı 10 şeyi <strong>Prof. Dr. Kahraman Şakul </strong>kaleme aldı.</p>
<p>İpek Yolu ticaretiyle Doğu’dan Batı’ya miras kalanları 10 örnek üzerinden <strong>Munise Şimşek </strong>inceledi.</p>
<p>Tundradan bozkıra, çölden vahalara uzanan İpek Yolu güzergâhında coğrafyanın tarihe nasıl yön verdiğini <strong>Prof. Dr. Faisal Husain’in </strong>satırlarından öğrendik.</p>
<p>Büyük İskender’den Roma’ya uzanan Doğu-Batı etkileşiminin hem diplomatik hem de fikrî bir serüven olarak takibini <strong>Doç. Dr. Oğuz Yarlıgaş</strong> yaptı.</p>
<p>İnşa ettikleri şehirlerle, taşıdıkları metinlerle, yazdıkları kitaplarla, dönüştürdükleri dillerle İpek Yolu’na yön veren Soğdların İpek Yolu’ndaki izini <strong>Dr. Başak Kuzakçı </strong>sürdü.</p>
<p>6-8. yüzyıllardaki Türk-Soğd İlişkilerini arkeolojik veriler ışığında <strong>Dr.</strong> <strong>Csılla Balogh </strong>inceledi.</p>
<p>İpek Yolu’nun en müreffeh dönemine tekabül eden Tang Hanedanlığı’nın İpek Yolu üzerinde uyguladıkları yasaları, düzenlemeleri ve karşılıklı ilişkileri <strong>Doç. Dr.</strong> <strong>Zhu Chuanzhong </strong>değerlendirdi.</p>
<p>İpek Yolu’nun kuzey hattına, iki güçlü bozkır devleti olan Göktürkler ve Hazarlar üzerinden <strong>Prof. Dr. Altay Tayfun Özcan </strong>mercek tutu.</p>
<p>İpek Yolu’nun iki gözü kara imparatorluğu Karahanlılar ve Karahıtaylar’a dair bilinmeyenlere <strong>Prof. Dr. Kahraman Şakul</strong> değindi.</p>
<p>València’dan yola çıkarak İskenderiye, Mekke, İsfahân, Nişabur ve Kâşgar gibi önemli ilim ve ticaret merkezlerinden geçerek Bağdat’a ulaşan Ebü’l-Hasen Sa‘dülhayr’in ticaret ile ilim arasındaki hayatına <strong>Doç. Dr. Muhammed Enes Topgül</strong> ışık tuttu.</p>
<p>İpek yolundaki ilim durakları olma özelliğini taşıyan medreselerin İslâm tarihi açısından önemine <strong>Doç. Dr. Harun Yılmaz</strong> dikkat çekti.</p>
<p>İpek Yolu’nu ribatlarla, kervansaraylarla, ışık kuleleriyle donatarak Doğu&#8217;dan Batı&#8217;ya yayılan bir medeniyetin temelini atan Büyük Selçukların İpek Yolu’ndaki faaliyetlerini <strong>Prof. Dr. Cihan Piyadeoğlu </strong>satırlarına taşıdı.</p>
<p>İpek Yolu ticaretinin Moğol İmparatorluğu’nu nasıl güçlendirerek dönemin süper gücü haline getirdiğini <strong>Prof.</strong> <strong>Dr. Altay Tayfun Özcan</strong> değerlendirdi.</p>
<p>Ortaçağ Avupa’sında var olduğuna inanılan güçlü bir Hıristiyan rahip-kral olan Prester John efsanesinin İpek Yolu boyunca dolaşan ticarî mallar, insanlar ve hikâyelerle birlikte yayılarak nasıl Avrupalıların umudu olduğunu <strong>Prof. Dr. Fatih Durgun</strong> yazdı.</p>
<p>İbn Battûta’nın efsaneleriyle Marco Polo’nun gözlemlerini aynı sayfada bir araya getirerek geniş bir dünyayı tasvir etmesinin yanı sıra “Türkiye” adının yer aldığı ilk dünya haritasını da içinde barındıran <em>El Atlas catalán </em>ya da <em>Mapamundi de los Cresques </em>olarak bilinen Katalan Atlası’na dair bilinmeyenlere <strong>İbrahim Aybek</strong> ışık tuttu.</p>
<p>Seyahatnâmelerinde İpek Yolu’na dair önemli bilgiler veren üç kıymetli seyyah; Tudelalı Benjamin, Marco Polo ve İbn Battûta’nın İpek Yolu üzerinde dolaşan bilgi, otorite ve aidiyet biçimlerinin farklılığını ve birbiriyle nasıl iç içe geçtiğini <strong>Muhammet Topal</strong> inceledi.</p>
<p>İbn Battûta ve İbn Haldûn’un İpek Yolu’ndaki maceralarına <strong>Ozan Sağsöz</strong> ile ortak olduk.</p>
<p>Ticari ürünlerin yanında hikâyelerin de dolaştığı bir güzergâh olan İpek Yolu’nda anlatılan Türk halk hikayelerini en bilinen örnekler üzerinden <strong>Prof. Dr. Metin Özarslan</strong> inceledi.</p>
<p>Osmanlıların ulaşım ve haberleşme ağı olan Menzil Teşkilâtı’nın İpek Yolu güzergâhındaki idarî, askerî ve istihbarî faaliyetlerini <strong>Prof. Dr. Cemal Çetin</strong>’in satırlarından öğrendik.</p>
<p>Floransalıların ipek alışverişi yaptığı, kozaların mezatla satıldığı, helvaların kaynadığı önemli bir ticaret merkezi olan Koza Han’ın İpek Yolu ticareti açısından önemine <strong>Samet Altıntaş</strong> değindi.</p>
<p>Osmanlıların Baharat Yolu’ndaki faaliyetlerine <strong>Prof. Dr. Kahraman Şakul</strong> ile yakından baktık.</p>
<p>Ateşli silahların ve taktiklerin İpek Yolu kervanlarıyla nasıl Güneydoğu Asya ve Doğu Asya’ya taşındığını <strong>Prof. Dr. Kahraman Şakul</strong> yazdı.</p>
<p><em>Mir’âtü’l-Memâlik</em> adlı eserinde Osmanlı denizciliğine ve İpek Yolu ticaretine dair enteresan bilgiler veren Seydi Ali Reis’in yolculuklarına dair detayları <strong>Prof. Dr. Kahraman Şakul</strong> satırlarına taşıdı.</p>
<p>İpek Yolu’nun son varislerinden olan Ermeni tâcirlerin 16-18. Yüzyıllardaki faaliyetlerini <strong>Sadık Müfit Bilge</strong>’den öğrendik.</p>
<ol start="9">
<li>yüzyıldan itibaren İpek Yolu ticaretinde önemli rol oynayarak yeni güzergâhlar oluşturan Rusların Kuzey İpek Yolu’ndaki etkilerini <strong>Dr. Sekan Keçeci</strong> yazdı.</li>
</ol>
<p>İpek Yolu güzergâhlarını kullanarak batı bozkırlarına ulaşan son göçebeler olan Kalmukların, inancına ve Budist tapınaklarına dair ilginç bilgileri bize Seyfi Çelebi ve Evliya Çelebi’den kesitlerle <strong>Prof. Dr. Kahraman Şakul </strong>verdi.</p>
<p>Tıpkı baharat ya da halı gibi İpek Yolu ticaretinde dolaşıma sokulan kölelerin ticaretteki önemini, Türkistan’daki köle pazarları örneği üzerinden <strong>Doç. Dr. Mesut Karakulak</strong> inceledi.</p>
<p>Cihan Harbi sırasında Osmanlı istihbaratının İpek Yolu’nun uzak duraklarından olan Hindistan’daki faaliyetlerini <strong>Dr.</strong> <strong>Somer Alp Şimşeker</strong> değerlendirdi.</p>
<p>Avrasyacılık ve Heartland ekseninde kara yollarını öne çıkararak yeniden oluşturulmak istenen İpek Yolu çalışmalarının detaylarını <strong>Dr. Serkan Keçeci </strong>yazdı.</p>
<p>“Japonya’nın Türk Devletleri Teşkilatı’na angajmanı neden önemli?” Sorusunun cevabını <strong>Doç. Dr Sinan Levent</strong> aradı.</p>
<p>2013’ten beri atılan adımlarla Yeni İpek Yolu projesinin Çin ve Özbekistan’ın ortak menfaatleri doğrultusunda nasıl gerçekleşmeye başladığını <strong>Alireza Hodaei </strong>inceledi.</p>
<p><strong><em>Tarih Okuyan Şaşırmaz</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı’da Saray Merasimleri</title>
		<link>https://www.derintarih.com/sayilar/osmanlida-saray-merasimleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Jul 2025 10:11:00 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?post_type=magazine&#038;p=11554</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı sarayında önemli anları belgeleme, törenleri kayda geçirme ve o anın ihtişamını kuşaklar boyu aktarma yönünde güçlü bir ihtiyaç ve temayül vardı. İster bir bayram töreni olsun, isterse bir sünnet merasimi, her şey inceden inceye kaydedilip arşivlenmiş, hiçbir şey tesadüfe ve oluruna bırakılmamıştı. İşte bu intizamlı ve özenli imparatorluk, zamana ve mekâna kıymet veren, akıp giden hiçbir şeyin kaybolmasına razı olmak istemeyen bir şuurun yansımasıydı kuşkusuz. Bu bilinçle Osmanlı sarayındaki merasimlere odaklandığımız sayımızı, siz kıymetli okurlarımızın beğenisine sunuyoruz. “Osmanlı’da Saray Merasimleri” dosyamızda ilk olarak Prof. Dr. Abdülkadir Özcan I. Ahmed’den itibaren saltanatın sonuna kadar İstanbul’da icra edilen cülûs ve kılıç&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı sarayında önemli anları belgeleme, törenleri kayda geçirme ve o anın ihtişamını kuşaklar boyu aktarma yönünde güçlü bir ihtiyaç ve temayül vardı. İster bir bayram töreni olsun, isterse bir sünnet merasimi, her şey inceden inceye kaydedilip arşivlenmiş, hiçbir şey tesadüfe ve oluruna bırakılmamıştı. İşte bu intizamlı ve özenli imparatorluk, zamana ve mekâna kıymet veren, akıp giden hiçbir şeyin kaybolmasına razı olmak istemeyen bir şuurun yansımasıydı kuşkusuz. Bu bilinçle Osmanlı sarayındaki merasimlere odaklandığımız sayımızı, siz kıymetli okurlarımızın beğenisine sunuyoruz.</p>
<p><strong>“</strong><strong>Osmanlı’da Saray Merasimleri</strong><strong>” </strong>dosyamızda ilk olarak <strong>Prof. Dr. Abdülkadir Özcan</strong> I. Ahmed’den itibaren saltanatın sonuna kadar İstanbul’da icra edilen cülûs ve kılıç kuşanma törenlerinin detaylarına yeniden bakmamızı sağlarken <strong>Sanat Tarihçisi Fatih Ökmen</strong> pek çok mesaj ve sembol barındıran cülüs merasimlerini minyatürler üzerinden inceledi. <strong>Arif Emre Gündüz</strong> hükümdarın her Cuma günü halkla buluşup bütünleşmesine vesile olan Cuma Selâmlığı merasiminin bilinmeyenlerini arşiv belgeleri üzerinden aydınlatırken<strong> Prof. Dr. Dündar Alikılıç</strong> en şaşaalı şenliklerden biri olan şehzadelerin sünnet merasimlerini kaleme aldı. <strong>Prof. Dr. İbrahim Yıldırım </strong>Osmanlı sultanları için devletin gücünü ve ihtişamını dosta düşmana göstermenin en iyi yolu olan elçi kabul törenlerinin merak uyandıran detaylarına bakmamızı sağlarken <strong>Prof. Dr. Halide Arslan</strong> Osmanlı sarayında mübarek gün ve gecelerin nasıl kutlandığını anlattı. <strong>Prof. Dr. Gülgün Yılmaz</strong> Her biri, ayrıntılarıyla sadece bir “an”ı değil, bir imparatorluğun “güç, düzen ve meşruiyet” anlayışını yansıtan Osmanlı minyatürlerindeki merasim sahnelerini incelerken <strong>Prof. Dr. Kahraman Şakul</strong> bol savaşla geçen Köprülüler Devri’ndeki askerî merasimleri satırlarına taşıdı.</p>
<p><strong>“Osmanlı’da Saray Merasimleri” </strong>dosya konusu haricinde ise <strong>Prof. Dr. İsmail Kara, Prof. Dr. Ünal Kılıç, Prof. Dr. İsmail Taşpınar, Enver Beşinci, H. Yıldırım Ağanoğlu, Deniz Çıkılı, Oktay Türkoğlu, Tahir Günay, Ayhan Demir, Şeyma Üstün ve Canan Aytaş </strong>gibi araştırmacı, yazar ve akademisyenlerden oluşan birçok kişi de birbirinden kıymetli yazılar kaleme aldı.</p>
<p><strong><em>Tarih Okuyan Şaşırmaz</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Paylaşılamayan Coğrafya: Keşmir</title>
		<link>https://www.derintarih.com/sayilar/paylasilamayan-cografya-kesmir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 03 Jun 2025 09:50:32 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?post_type=magazine&#038;p=11497</guid>

					<description><![CDATA[Keşmir sorunu, 1947’den bu yana uluslararası siyasetin, büyük güç rekabetinin ve kimlik mücadelesinin kesişim noktası olarak sürüp gitmektedir. Pahalgam saldırısı etrafında şekillenen son kriz, bu sorunun ne kadar katmanlı, derin ve jeopolitik olarak yüklü olduğunu bir kez daha göstermiştir. Artık Keşmir meselesi, sadece Hindistan ve Pakistan arasındaki tarihsel bir mesele değil; küresel aktörlerin pozisyonlarını yeniden tanımladığı ve test ettiği coğrafî, siyasî ve ideolojik bir fay hattı hâline gelmiştir. Derin Tarih olarak, Keşmir dosyamızla karşınıza çıkarken, mesafe bakımından uzak olsa da aslında çok yakın ve aşina bir meseleyi ele aldığımızı belirtmek isteriz. Alanında yetkin ve kıymetli isimlerin katkı sunduğu dosyamızı ilgiyle&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Keşmir sorunu, 1947’den bu yana uluslararası siyasetin, büyük güç rekabetinin ve kimlik mücadelesinin kesişim noktası olarak sürüp gitmektedir. Pahalgam saldırısı etrafında şekillenen son kriz, bu sorunun ne kadar katmanlı, derin ve jeopolitik olarak yüklü olduğunu bir kez daha göstermiştir. Artık Keşmir meselesi, sadece Hindistan ve Pakistan arasındaki tarihsel bir mesele değil; küresel aktörlerin pozisyonlarını yeniden tanımladığı ve test ettiği coğrafî, siyasî ve ideolojik bir fay hattı hâline gelmiştir.</p>
<p><em>Derin Tarih</em> olarak, Keşmir dosyamızla karşınıza çıkarken, mesafe bakımından uzak olsa da aslında çok yakın ve aşina bir meseleyi ele aldığımızı belirtmek isteriz. Alanında yetkin ve kıymetli isimlerin katkı sunduğu dosyamızı ilgiyle okuyacağınızı düşünüyoruz.</p>
<p><strong>“Paylaşılamayan Coğrafya: Keşmir” </strong>dosyamızda ilk olarak <strong>Öğr. Gör. Deniz Çıkılı </strong>Keşmir’in İslâmî tarihini kaleme alırken <strong>Doç. Dr. Davut Şahbaz </strong>1947 yılında Britanya İmparatorluğu’nun bölgeden çekilmesiyle başlayan Keşmir ihtilafının tarihî seyrini değerlendirdi. <strong>TİKA Uzmanı</strong> <strong>Gökhan Umut</strong> Keşmir’de yaşanan son gelişmeler ışığında meydana gelen yeni stratejik kırılmaları incelerken <strong>Doç. Dr. Mehmet Özay</strong> Türkiye’nin Keşmir sorununda nerede durduğunu, <strong>Prof. Dr. İsmail Taşpınar </strong>ise Hz. İsa’nın mezarının Keşmir’de mi olduğu sorusunu yanıtladı.</p>
<p><strong>“Paylaşılamayan Coğrafya: Keşmir” </strong>dosya konusu haricinde ise <strong>Prof. Dr.</strong> <strong>Çiçek Derman, Prof. Dr. İsmail Kara,</strong> <strong>Prof. Dr. Kahraman Şakul, Dr. Ahmet Uçar, Arif Emre Gündüz, Enver Beşinci, Mehmed Mazlum Çelik, Ayhan Demir, Nuri Durucu, İbrahim Halil Güvenç, Tahir Günay, Şeyma Üstün ve Canan Aytaş </strong>gibi araştırmacı, yazar ve akademisyenlerden oluşan birçok kişi de birbirinden kıymetli yazılar kaleme aldı.</p>
<p><strong>Tarih Okuyan Şaşırmaz</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı’da Deliler ve Delilik</title>
		<link>https://www.derintarih.com/sayilar/osmanlida-deliler-ve-delilik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 May 2025 09:53:38 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?post_type=magazine&#038;p=11426</guid>

					<description><![CDATA[Modern zamanlarda insanoğlunu en çok uğraştıran konulardan biri, akıl sağlığı ve psikolojik durumlarla alakalı meseleler. Bunun, kalabalık metropollerin yüklediği çok boyutlu stres, “moda” telakkilerin ruh ve kalp âlemini tarumar etmesi, ölçülerin tümüyle şaşması, insanın yüksek tempolu dönüşümler karşısında giderek daha savunmasız hale gelmesi gibi çeşitli sebeplerinden söz edilebilir. Ancak şurası kesin: Akıl sağlığı mevzusu, çağlar boyunca herkesin yakından ilgilendiği oldukça kadîm bir problem. Derin Tarih’in bu sayısında, siz kıymetli okurlarımıza küçük bir sürpriz yapmak ve belki de hiç beklemediğiniz bir dosyayla karşınıza çıkmak istedik: Osmanlı’da Delilik ve Deliler. Osmanlılar, akıl hastalıkları ve delilik hakkında ne biliyorlardı? “Deli” kime denirdi? “Mecnun”&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Modern zamanlarda insanoğlunu en çok uğraştıran konulardan biri, akıl sağlığı ve psikolojik durumlarla alakalı meseleler. Bunun, kalabalık metropollerin yüklediği çok boyutlu stres, “moda” telakkilerin ruh ve kalp âlemini tarumar etmesi, ölçülerin tümüyle şaşması, insanın yüksek tempolu dönüşümler karşısında giderek daha savunmasız hale gelmesi gibi çeşitli sebeplerinden söz edilebilir. Ancak şurası kesin: Akıl sağlığı mevzusu, çağlar boyunca herkesin yakından ilgilendiği oldukça kadîm bir problem.</p>
<p><em>Derin Tarih</em>’in bu sayısında, siz kıymetli okurlarımıza küçük bir sürpriz yapmak ve belki de hiç beklemediğiniz bir dosyayla karşınıza çıkmak istedik: Osmanlı’da Delilik ve Deliler.</p>
<p>Osmanlılar, akıl hastalıkları ve delilik hakkında ne biliyorlardı? “Deli” kime denirdi? “Mecnun” ve “meczup” ile deli arasındaki fark neydi? Deliliğin teşhisi ve tedavisi nasıldı? Akıl hastanelerinin atmosferine dair detaylar nelerdi? Akıl hastanelerinde uygulanan yöntemler hangileriydi? Toplum, delilere nasıl yaklaşırdı? Devletin akıl hastalıklarına uğrayan vatandaşları için aldığı önlemler nelerdi?</p>
<p>Tüm bu sorulara ve daha fazlasına cevapları içeren dosyamızı okurken, evvela Osmanlı’nın adeta bugünkü uluslararası modern psikoloji derneklerinin hazırladığı biçimde bir “hastalıklar ve teşhisler rehberi” oluşturduğunu göreceksiniz.</p>
<p><strong> “Osmanlı’da Deliler ve Delilik” </strong>dosyamızda ilk olarak <strong>Prof. Dr. Nil Sarı </strong>modernleşme öncesi Osmanlı tıbbında akıl ve sinir hastalıklarının sınıflandırılmasını satırlarına taşırken <strong>Prof. Dr. Rüya Kılıç </strong>ile Osmanlı’da akıl hastalıklarının nasıl kategorize edildiğini ve ne tür tıbbî tedavilerin tatbik edildiğini konuştuk. <strong>Uzman Klinik Psikolog Şule Yüksel Özkaya</strong> Osmanlı klasik döneminde psikolojik hastalara uygulanan maddî ve manevî tedavi yöntemlerini değerlendirirken <strong>Prof. Dr. Nurullah Koltaş </strong>Keçeli Dede’den İlyâs Divâne Şüca Efendi’ye, Hızır Âşık’tan Kelbî Hasan Baba’ya İstanbul’un Âkil divânelerini kaleme aldı. <strong>Prof. Dr. Hayrettin Kara</strong> Osmanlı kültürünün,  başka bir çağdaş kültürde cadı kabul edilen kişileri nasıl mecnun olarak telakki edip yerleşim alanlarına, ahalinin arasına dahil ettiğini incelikle teşhis ederken <strong>Tahir Günay </strong>Müslüman-Türk hekimlerin akıl hastalarını tedavi için kullandıkları mûsikînin hastalar üzerindeki tesirini yazdı <strong>Prof. Dr. Kahraman Şakul </strong>ise 15. yüzyılın sonlarından 1829’a dek türlü vesilelerle kendilerinden bahsettiren Osmanlı ordusunun merak uyandıran en gizemli birimi olan delilere dair bilinmeyenlere ışık tuttu.</p>
<p><strong>“</strong><strong>Osmanlı’da Deliler ve Delilik” </strong>konusu haricinde ise <strong>Prof. Dr. İsmail Kara,</strong> <strong>Prof. Dr. Kahraman Şakul, Prof. Dr. Mustafa İsmet Uzun, Prof. Dr. İsmail Taşpınar, Enver Beşinci, Cem Kumuk, H. Yıldırım Ağanoğlu, Deniz Çıkılı, Ayhan Demir, Metin Taha Yılmaz, Şeyma Üstün ve Canan Aytaş </strong>gibi araştırmacı, yazar ve akademisyenlerden oluşan birçok kişi de birbirinden kıymetli yazılar kaleme aldı.</p>
<p><strong><em>Tarih Okuyan Şaşırmaz</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ABD’nin Saplandığı Bataklık: Vietnam</title>
		<link>https://www.derintarih.com/sayilar/abdnin-saplandigi-bataklik-vietnam/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Apr 2025 13:07:32 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?post_type=magazine&#038;p=11357</guid>

					<description><![CDATA[Arkasında ciddi insanlık dramları, çevre felaketleri, askerî darbeler ve bir katliamlar silsilesi bırakan Vietnam Savaşı’nın sona erişinin 50’nci yıl dönümünde, Derin Tarih olarak bu ibretlerle dolu zaman dilimini özellikle ele almak istedik. Zira ABD, Vietnam’da yaptığı hataları dünyanın çok farklı yerlerinde tekrarlamayı sürdürüyor. “Amerikan kibri”nin ve sahaya dair cehaletinin açık göstergesi olan bu hatalar, ABD’yi ve küresel çapta yürüttüğü siyasetleri anlamamıza yardımcı olacak önemli ipuçlarını barındırıyor. Bu yönüyle Vietnam dosyası, ABD’nin âdeta “her şeye kâdir” bir güç olarak zihinlere yerleşmesinin önünde bir engel ve uyarıcı şeklinde de okunabilir. Günümüzde yaşanan ve Amerika’nın dahli bulunan nice hadiseye bakarken, Vietnam’daki Amerikan hezimetini&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Arkasında ciddi insanlık dramları, çevre felaketleri, askerî darbeler ve bir katliamlar silsilesi bırakan Vietnam Savaşı’nın sona erişinin 50’nci yıl dönümünde, <em>Derin Tarih</em> olarak bu ibretlerle dolu zaman dilimini özellikle ele almak istedik. Zira ABD, Vietnam’da yaptığı hataları dünyanın çok farklı yerlerinde tekrarlamayı sürdürüyor. “Amerikan kibri”nin ve sahaya dair cehaletinin açık göstergesi olan bu hatalar, ABD’yi ve küresel çapta yürüttüğü siyasetleri anlamamıza yardımcı olacak önemli ipuçlarını barındırıyor. Bu yönüyle Vietnam dosyası, ABD’nin âdeta “her şeye kâdir” bir güç olarak zihinlere yerleşmesinin önünde bir engel ve uyarıcı şeklinde de okunabilir. Günümüzde yaşanan ve Amerika’nın dahli bulunan nice hadiseye bakarken, Vietnam’daki Amerikan hezimetini hatırlamak, yol gösterici olabilir.</p>
<p><strong>“ABD’nin Saplandığı Bataklık: Vietnam” </strong>dosyamızda ilk olarak <strong>Prof. Dr. M. Vedat Gürbüz </strong>Vietnam Savaşı’nın dünya ve Amerikan tarihine yansımalarına ışık tutarken <strong>Prof. Dr. İnci Sökmen Alaca</strong> ABD’nin Vietnam Savaşı’ndaki mağlubiyetinin perde arkasında yaşananları inceledi. <strong>Dr. Mehmet Ali Gazi </strong>“Hanoi Hannah” yayınları ekseninde Vietnam’da radyo dalgalarının ABD askerleri ve savaş gücü üzerindeki güçlü etkilerini kaleme alırken <strong>Metin Taha Yılmaz</strong> Vietnam Savaşı’nın ortasında, iki farklı cephede işlenen Mỹ Lai ve Huế katliamlarını tarafların değil, kurbanların gözünden anlattı. <strong>Dr. Rıza Kurtuluş </strong>ise, Vietnam’da geleneklerine ve inançlarına tutunarak ayakta kalan yaşayan Müslüman azınlık olan Çamlar’ın hikayesini satırlarına taşıdı.</p>
<p><strong>“ABD’nin Saplandığı Bataklık: Vietnam” </strong>dosya konusu haricinde ise <strong>Prof. Dr. İsmail Kara,</strong> <strong>Prof. Dr. Kahraman Şakul, Prof. Dr. Mustafa Budak, Prof. Dr. Hilal Kazan, Dr. Ahmet Uçar, Enver Beşinci, Deniz Çıkılı, Ayhan Demir, Şeyma Üstün, Tahir Günay ve Canan Aytaş </strong>gibi araştırmacı, yazar ve akademisyenlerden oluşan birçok kişi de birbirinden kıymetli yazılar kaleme aldı.</p>
<p><strong>Tarih Okuyan Şaşırmaz</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Özel Sayı 31: Bektaşîlik</title>
		<link>https://www.derintarih.com/sayilar/ozel-sayi-31-bektasilik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 28 Mar 2025 07:37:25 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?post_type=magazine&#038;p=11352</guid>

					<description><![CDATA[ZOR BİR DOSYA: BEKTAŞÎLİK “Kavranması, üzerinde konuşulması ve yorumlanması en zor tarikat hangisidir?” diye sorulsa, cevap muhtemelen “Bektaşîlik” olurdu. Bunun, tarihin derinliklerine doğru uzanan bazı makul ve somut sebepleri var: Evvela, teşekkül devresinin başlangıcı olarak ifade edilen Babaî İsyanı’nın doğduğu siyasî, sosyal ve ekonomik şartların dikkatlice çözümlenmesi, bir müşkül olarak önümüzde duruyor. Erken dönem Osmanlı fetihlerine katılarak Rumeli’ye akın eden ilk Bektaşîlerin -ki o zaman henüz bu isimle anılmıyorlardı- zihin ve ruh dünyası da keza yakından tetkik edilmelidir. Hayatı tümüyle menkıbelerle örülü durumdaki Hacı Bektâş-ı Velî’nin tarihî bir şahsiyet olarak gerçek portresini çıkarmak, konuyla alâkalı bir başka zorluktur. Dönem kaynaklarında&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ZOR BİR DOSYA: BEKTAŞÎLİK</strong></p>
<p>“Kavranması, üzerinde konuşulması ve yorumlanması en zor tarikat hangisidir?” diye sorulsa, cevap muhtemelen “Bektaşîlik” olurdu. Bunun, tarihin derinliklerine doğru uzanan bazı makul ve somut sebepleri var:</p>
<p>Evvela, teşekkül devresinin başlangıcı olarak ifade edilen Babaî İsyanı’nın doğduğu siyasî, sosyal ve ekonomik şartların dikkatlice çözümlenmesi, bir müşkül olarak önümüzde duruyor. Erken dönem Osmanlı fetihlerine katılarak Rumeli’ye akın eden ilk Bektaşîlerin -ki o zaman henüz bu isimle anılmıyorlardı- zihin ve ruh dünyası da keza yakından tetkik edilmelidir.</p>
<p>Hayatı tümüyle menkıbelerle örülü durumdaki Hacı Bektâş-ı Velî’nin tarihî bir şahsiyet olarak gerçek portresini çıkarmak, konuyla alâkalı bir başka zorluktur. Dönem kaynaklarında neredeyse kendisine hiç atıf yapılmayan Hacı Bektaş’ın bilahare büründürüldüğü “mitolojik” karakter, hem şahsını hem de adını verdiği tarikatı doğru bir bağlama oturtmayı güçleştirmektedir.</p>
<p>Bektaşîliğin Osmanlı İmparatorluğu’nun vurucu gücü durumundaki Yeniçerilerle bağlantısı ve Osmanlı müesses nizamının dinî algısıyla Bektaşîliğin münasebetleri, odaklanmak gereken bir diğer noktadır. 1826’da devletin nihaî demir yumruğunu yiyinceye kadar tarikatın geçirdiği dönüşümler, aynı zamanda Osmanlı dinî ve siyasî tarihinin de ayrıntılı biçimde okunmasını gerektirmektedir.</p>
<p>Ekonomik kudret bağlamında, Bektaşîliğin kendine has yapısı, onu diğer tarikatlardan ayırmaktadır. Özellikle Osmanlı taşrasındaki dergâh ve tekkelerin aynı zamanda birer iktisadî işletme olduğu düşünüldüğünde, Bektaşîliğin serencamının yüzyıllar içinde siyasetin yanı sıra ekonomik dalgalanmalar eşliğinde de okunması gerektiği görülmektedir.</p>
<p>Bektaşîlik üzerindeki Hurufilik ve Şia etkileriyle tarihî süreç içinde bu unsurların tarikatın şekillenmesinde oynadıkları roller, yine konuyu kavramayı güçleştiren noktalardandır. Klâsik anlamda Şiî inanç dünyası içinde mütalaa edilemeyecek farklılıklar içeren Bektaşîliğin, Anadolu-İran ekseninde nereye oturtulacağı, ciddi bir meseledir.</p>
<p>Hem mensuplarının yaşantısı ve din algısı hem de yüzyıllar içinde oluşan literatür düşünüldüğünde, Bektaşîliğin Sünnî İslâm’a ciddi bir mesafesinin bulunduğu, inkâr edilemez bir hakikattir. Şu durumda, Bektaşîliğin ana akım İslâmî yorumlarla ilişkisi de, çözümlenmesi gereken bir problem olarak karşımızda durmaktadır.</p>
<p>Nihayet, Bektaşîliğin Müslümanların geneli nezdinde “meşkuk” ve “merdud” durumdaki mahfillerle oldukça yakın ilişkiler geliştirmesi (1826’dan sonra masonlarla girilen derin angajmanlar veya son dönemde bazı Bektaşî ileri gelenlerinin İsrail’le aynı karede görünmesi vb.), karşı karşıya bulunulan tablonun ayrıntıları konusunda zihinleri bulandırmaktadır.</p>
<p><em>Derin Tarih </em>olarak, Bektaşîlik dosyasıyla karşınıza çıkarken, tüm bu ve benzeri zorlukları zihnimizin bir kenarında tutarak çalıştık. Uzman isimlerin yetkin katkılarıyla, manzaranın biraz olsun netleştiğini umuyoruz.</p>
<p>Yeni özel sayılarımızda, hayırla görüşmek dileğiyle&#8230;</p>
<p><strong>NELER VAR?</strong></p>
<p>Ortaya koyduğu tasavvufî söylemlerle bilhassa kırsal kesimdeki geniş Türkmen kitleler üzerinde etkili olan Hacı Bektâş-ı Velî’nin hayatını ve Bektaşîliğin nasıl kurulduğunu <strong>Prof. Dr. Haşim Şahin </strong>kaleme aldı.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak Hoca</strong> çok katmanlı bir yazıyla Kızılbaş, Alevî, Bektâşî terimlerinin ortaya çıkışından bugüne benzerliklerini ve ayrışmalarını dönemsel faktörleri dikkate alarak ortaya seriyor. Onun satırlarından 13. yüzyıl Selçuklu Anadolu’sundaki karmaşık dinî-sosyal yapılanmaların öznelerinden biri olan Hacı Bektâş-ı Velî’nin etrafında gelişen bir kültten beslenerek tezahür eden Bektaşîliğin nasıl 16. yüzyılda tarikata dönüştüğünü okurken, Kızılbaş ve Alevîlerle olan itikadî, sosyal ve yapısal ayrımların ayırdına varmak mümkün.</p>
<p>Bektaşîliğin Hacı Bektâş-ı Velî sonrasındaki gelişimini <strong>Prof. Dr. Harun Yıldız </strong>değerlendirdi.</p>
<p>Bektaşîlikteki dört kapı ve kırk makam öğretisinin detaylarını <strong>Duygu Alkan Erdoğdu </strong>yazdı.</p>
<p>Anadolu’da hoşgörü ve kardeşlik geleneğinin sembol mekânlarından olan Hacı Bektâş-ı Velî Külliyesi’nin Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan tarihine <strong>Prof. Dr. Semra Günay </strong>ışık tuttu.</p>
<p>Bektaşî geleneğinde sadece sözde değil, fiilde de olgunluğun temeli olan ahlâk anlayışının bilinmeyenlerini <strong>H. Dursun Gümüşoğlu </strong>ve<strong> Kâzım Balaban </strong>kaleme aldı.</p>
<p>Bektaşîlikteki temel inanç prensiplerini yansıtan ve pek çok farklı işlevsel formu barındıran Bektaşî nefeslerini; köken, kapsam ve repertuar açısından <strong>Prof. Dr. Cenk Güray </strong>ve <strong>Dr. Ezgi Tekin </strong>değerlendirdi.</p>
<p>40 yıla yakın süre Hacı Bektâş-ı Velî’nin hizmetinde bulunarak Anadolu’nun önde gelen kadın sûfîlerinden biri olan Kadıncık Ana’nın şaşırtıcı misyonu ve Anadolu’da Bektaşîlik mayasının tutmasına olan katkılarını <strong>Doç. Dr. Kemal Ramazan Haykıran </strong>satırlarına taşıdı.</p>
<p>Bektaşîlik geleneğinde, insanın hakikate ulaşma yolunda en önemli rehber olan aşkın Bektaşî nazariyesine <strong>H. Dursun Gümüşoğlu</strong> mercek tuttu.</p>
<p>Ehl-i Beyt sevgisinin Alevî- Bektaşî geleneğindeki önemine <strong>Prof. Dr. Sadullah Gülten </strong>değindi.</p>
<p>Fütüvvetnâmelere göre Ahîler, Bektaşîler ve Alevîler arasındaki benzerlikleri <strong>Prof. Dr. M. Saffet Sarıkaya</strong> inceledi.</p>
<p>Günlük hayattan ve teşrifattan örneklerle Yeniçerilik-Bektaşîlik arasındaki ilişkinin bilinmeyenlerini <strong>Doç. Dr. Aziz Altı</strong> yazdı.</p>
<p>Klasik dönemde Osmanlıların fetihlerine eşlik ederek halk ile devlet arasındaki bağların güçlenmesinde etkili olan tarikatların Rumeli’deki etkin rolüne <strong>Doç. Dr. Huriye Bostanoğlu </strong>ışık tuttu.</p>
<p>Hem bir gâzi hem de bir veli olarak kabul edilen Sarı Saltuk’un Bektaşîlikteki yeri ve önemini <strong>Dr. Nazan Aydoğdu </strong>kaleme aldı.</p>
<p>Sadece Bektaşîlik için değil, Türk tarihi için de önemli bir figür olan Sarı Saltuk’un hayatına dair detayları <strong>Doç. Dr. Ayşegül Kılıç</strong>’tan öğrendik.</p>
<p>Günümüzde Bektaşîlikle ilgili ritüellerin en güçlü şekilde yaşatıldığı Arnavutluk’taki yeniden inşa çalışmalarına <strong>Prof. Dr. Haşim Şahin </strong>ile yakından baktık.</p>
<p>Tepedelenli Ali Paşa’nın himayesiyle 18. yüzyılın sonunda Arnavutluk’ta hayat bulan Bektaşîliğin, Osmanlı’nın zayıflamasıyla nasıl Arnavut milliyetçiliğine dahil edilerek Osmanlı karşıtı hareketlerin önemli bir unsuru hâline geldiğini <strong>Mikail Türker Bal </strong>satırlarına taşıdı.</p>
<p>“Bektaşî Devleti Projesi”nin ardında kimler var? Sorusunun cevabını <strong>Dr. </strong><strong>Abdylkader Durguti</strong>’den aldık.</p>
<p>Memlûkler döneminde Mısır’a girerek buradaki varlığını beş asır sürdüren Mısır Bektaşîliğine damgasını vuran üç önemli isim olan; Kaygusuz Abdal, Ahmed Sırrı Dedebaba ve Bektaşîliğin kurumsal anlamda Amerika Birleşik Devletleri’nde temsil edilmesini temin eden Baba Receb’e dair merak edilenleri <strong>Prof. Dr. Salih Çift</strong> yazdı.</p>
<p>Sarı Saltuk’tan sonra Balkan eren hareketinin ikinci halkası olan Otman Baba’nın  Bektaşîlik tarikatını benimsemiş ya da bu tarikat hinterlandında faaliyet göstermiş bir eren miydi, yoksa bu izafe sonradan mı yapılmıştı? sorularının cevaplarını <strong>Prof. Dr. Tuncay Bülbül</strong> ile bulmaya çalıştık.</p>
<p>Kanûnî Sultan Süleyman’ın daveti üzerine Budin seferine katılan ve fethin ardından vefat eden  Bektaşî dervişi Gül Baba’nın Budapeşte’deki izlerini <strong>Yüksek Mimar Mehmet Emin Yılmaz</strong> sürdü.</p>
<p>Son dönemin önemli Bektaşî şeyhlerinden Mehmed Ali Hilmi Dedebaba’nın hayatını, düşüncelerini ve onun dilinden Bektaşîliği anlatan bir nefesin ayrıntılı tetkikini <strong>Prof. Dr. İsmail Güleç </strong>kaleme aldı.</p>
<p>1826 yılında II. Mahmud’un Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmasıyla birlikte büyük bir darbe alan Bektaşîliğin yaşadığı dönüşümü <strong>Prof. Dr. Fahri Maden</strong> değerlendi.</p>
<p>Osmanlı Devleti’nin Bektaşîliği yasaklamasının nedenlerini Osmanlı kaynakları ve kayıtları ışığında <strong>Prof. Dr. Zekeriya Işık</strong> tetkik etti.</p>
<p>Kök değerler başta olmak üzere; millî, manevî ve evrensel değerleri de barındıran fıkraların Bektaşî geleneğindeki yeri ve önemine <strong>Prof. Dr. Zülfikar Bayraktar</strong> değindi.</p>
<p>Rus oryantalistler tarafından Çarlık döneminden itibaren Bektaşîlik üzerine yürütülen çalışmaların ayrıntılarını<strong> Doç. Dr. Mesut Karakulak</strong> satırlarına taşıdı.</p>
<p>Tarikatın teorik ve felsefî yapısını Bektaşî mutfağına ait çeşitli yiyecekler ve bunların tüketimi üzerinden <strong>Doç. Dr. Merve Özgür Göde </strong>ve <strong>Doç. Dr. Sema Ekincek</strong> açıkladı.</p>
<p><strong>Tarih Okuyan Şaşırmaz</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>1400. Yılında Uhud Savaşı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/sayilar/1400-yilinda-uhud-savasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 03 Mar 2025 13:28:10 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?post_type=magazine&#038;p=11264</guid>

					<description><![CDATA[Uhud Savaşı, Hz. Peygamber’in ﷺ hayatındaki en zor hadiselerden biriydi hiç şüphesiz. Müşrik ordusunun sayıca çokluğu, Müslümanların yaşadığı sarsıntılar, verilen acı kayıplar… Sadece Hz. Hamza’nın şehadeti bile, başlı başına büyük bir elem kaynağıydı Hz. Peygamber ﷺ ve ashabı için. Aradan geçen onca zamanına rağmen, bugün hâlâ Müslümanların maşerî hafızasında Uhud bambaşka bir yerde durur. Uhud Savaşı’nı unutulmaz ve sıra dışı kılan, sadece yaşanan sıkıntılar değildir. İlgili Kur’ân ayetlerinde de öne çıkarıldığı üzere, Uhud, Hz. Peygamber’le ﷺ önderlik ettiği Müslüman cemaat arasında bir güven sınavına da dönüşmüştür. Savaşın hazırlıkları sırasında Mescid-i Nebevî’de gerçekleştirilen istişare toplantısında Hz. Peygamber’in ﷺ “Savunma savaşı yapalım,&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Uhud Savaşı, Hz. Peygamber’in ﷺ hayatındaki en zor hadiselerden biriydi hiç şüphesiz. Müşrik ordusunun sayıca çokluğu, Müslümanların yaşadığı sarsıntılar, verilen acı kayıplar… Sadece Hz. Hamza’nın şehadeti bile, başlı başına büyük bir elem kaynağıydı Hz. Peygamber ﷺ ve ashabı için. Aradan geçen onca zamanına rağmen, bugün hâlâ Müslümanların maşerî hafızasında Uhud bambaşka bir yerde durur.</p>
<p>Uhud Savaşı’nı unutulmaz ve sıra dışı kılan, sadece yaşanan sıkıntılar değildir. İlgili Kur’ân ayetlerinde de öne çıkarıldığı üzere, Uhud, Hz. Peygamber’le ﷺ önderlik ettiği Müslüman cemaat arasında bir güven sınavına da dönüşmüştür. Savaşın hazırlıkları sırasında Mescid-i Nebevî’de gerçekleştirilen istişare toplantısında Hz. Peygamber’in ﷺ “Savunma savaşı yapalım, düşman Medine’nin içine giremez” şeklindeki görüşü azınlıkta kalmış, bunun üzerine meydan savaşında karar kılınmıştır. Ancak savaş malum şekilde neticelenip de kalpler kırık bir şekilde Medine-i Münevvere’ye dönüldüğünde, Hz. Peygamber’e ﷺ verilen ilahi talimat çok çarpıcıdır: “Onların hatalarını görmezden gel, onlar için af dile ve istişareye devam et!” Sonuç ne olursa olsun, istişare kurumunun ayakta tutulması emri, Uhud’un en çarpıcı derslerinden biridir.</p>
<p>1400’üncü yıldönümünde Uhud Savaşı’nı müstakil bir dosya olarak ele alırken, yukarıdakine benzer bütün dersleri ve ibretleri topluca dikkatlere sunmak istedik. Siyer-i Nebî’nin bu çok mühim safhasının iyi anlaşılmasının, bugün yaşadığımız nice hadiselere bakışımızda da önümüzü aydınlatacağına inanıyoruz.</p>
<p><strong> “1400. Yılında Uhud Savaşı” </strong>dosyamızda ilk olarak <strong>Prof. Dr. Adnan Demircan</strong> Uhud Savaşı’nı hazırlayan şartları, savaşın seyrini ve neticelerini değerlendirirken <strong>Prof. Dr. Adem Apak</strong> ayetlerden kesitlerle Kurân’a göre Uhud Savaşı’nın nasıl gerçekleştiğini satırlarına taşıdı. <strong>Prof. Dr. Feyza Betül Köse </strong>Uhud’da galibiyet elde edilememesinin sebeplerine ışık tutarken <strong>Prof. Dr. Şaban Öz </strong>nifak ile iman arasındaki çizgiyi gösteren önemli bir sembol olan bu savaşta canı pahasına mücadele eden aziz şehitlerin hikâyelerini kaleme aldı.<strong> Doç. Dr. Ömer Sabuncu </strong>Müslümanlar için sadece bir savaştan ibaret olmayan Uhud Savaşı’ndan alınan ibretleri ve dersleri satırlarına taşırken <strong>Doç. Dr. Cuma Karan</strong> 14 asır sonra Uhud’a yeniden bakmamızı sağladı. <strong>Prof. Dr. Cahit Külekçi</strong> ise Uhud Savaşı’nın ertesi günü ortaya çıkan kriz durumunu yönetmek için yapılan önemli hamlelerden biri olan Hamrâu’l-Esed Savaşı’nın perde arkasını kaleme aldı.</p>
<p><strong>“1400. Yılında Uhud Savaşı”  </strong>dosya konusu haricinde ise <strong>Prof. Dr. İsmail Kara, Dr. Ahmet Uçar, Enver Beşinci, H. Yıldırım Ağanoğlu, Arif Emre Gündüz, Oktay Türkoğlu, Tahir Günay, Muhammet Kalkan Ayhan Demir ve Canan Aytaş </strong>gibi araştırmacı, yazar ve akademisyenlerden oluşan birçok kişi de birbirinden kıymetli yazılar kaleme aldı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Derin Tarih</em> ek olarak bu ay, unutulmaz destanımız Çanakkale Savaşı’nı konu olan yazılardan oluşan <em>Ecdadın İzinde Çanakkale</em> adlı eki bütün okurlarına armağan ediyor.</p>
<p><strong><em>Tarih Okuyan Şaşırmaz</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
