﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Abdurrahman Selim Çelikbilek &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/yazar/abdurrahmanselimcelikbilek/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Tue, 31 Aug 2021 12:42:22 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.5</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>Abdurrahman Selim Çelikbilek &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Değerlendirilmeyi Bekleyen Fırsat: İslâm İşbirliği Teşkilatı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dogudan-batiya/degerlendirilmeyi-bekleyen-firsat-islam-isbirligi-teskilati/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Abdurrahman Selim Çelikbilek]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Sep 2021 03:30:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğu'dan Batı'ya]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed Bello]]></category>
		<category><![CDATA[Birleşmiş Milletler]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm İşbirliği Teşkilatı]]></category>
		<category><![CDATA[Mescid-i Aksa]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7310</guid>

					<description><![CDATA[Müslümanların ortak sesi olma iddiasını taşıyan İslâm İşbirliği Teşkilatı (İİT) veya önceki adıyla İslâm Konferansı Örgütü (İKÖ), Birleşmiş Milletlerin (BM) ardından en geniş katılımlı ikinci hükümetler arası teşkilat olarak biliniyor. Ancak bu kapsayıcı özelliği, BM’nin aktifliğine nazaran İslâm dünyasında yaşanan krizler karşısında takındığı pasif tutumuyla çelişiyor. 1969 yılında, Müslümanların ilk kıblesi Mescid-i Aksâ’nın Avusturalyalı bir Hıristiyan tarafından kundaklanmasından sonra kurulan ve müşterek sorunlara birlikte çözüm üretilmesini hedefleyen teşkilat, yarım asrı geçen ömrüne rağmen Müslüman siyasetçilerin pek değerlendiremediği bir fırsat olarak karşımızda duruyor. İİT kurulmadan evvel, 1920’li yıllardan itibaren Müslümanları siyasî olarak bir araya getirebilecek birçok teklif değerlendirilmeye başlamıştı. İslâm ülkelerinde&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Müslümanların ortak sesi olma iddiasını taşıyan İslâm İşbirliği Teşkilatı (İİT) veya önceki adıyla İslâm Konferansı Örgütü (İKÖ), Birleşmiş Milletlerin (BM) ardından en geniş katılımlı ikinci hükümetler arası teşkilat olarak biliniyor. Ancak bu kapsayıcı özelliği, BM’nin aktifliğine nazaran İslâm dünyasında yaşanan krizler karşısında takındığı pasif tutumuyla çelişiyor. 1969 yılında, Müslümanların ilk kıblesi Mescid-i Aksâ’nın Avusturalyalı bir Hıristiyan tarafından kundaklanmasından sonra kurulan ve müşterek sorunlara birlikte çözüm üretilmesini hedefleyen teşkilat, yarım asrı geçen ömrüne rağmen Müslüman siyasetçilerin pek değerlendiremediği bir fırsat olarak karşımızda duruyor.</p>
<p>İİT kurulmadan evvel, 1920’li yıllardan itibaren Müslümanları siyasî olarak bir araya getirebilecek birçok teklif değerlendirilmeye başlamıştı. İslâm ülkelerinde devam eden işgal ve çatışmalardan dolayı istikrarlı ve sürdürülebilir olmayan bazı denemeler, temsilcilerin bir araya gelmesinden öteye geçemiyordu. 1926 yılının hac mevsiminde Mekke’de toplanan İslâm Kongresi, her sene toplanma kararı almış ancak bu düzeni sağlayamamıştı. İkinci kez 1931’de Kudüs’te toplanan kongre, Müslümanların menfaatini korumak ve kutsal beldeleri savunmak amacıyla bir teşkilat kurulması gerekliliğinde mutabık kalmış ama bunu da uygulayamamıştı.</p>
<p>2. Dünya Savaşı’ndan sonra uluslararası ilişkileri doğrudan etkileyen örgütlenme süreci, Birleşmiş Milletler gibi geniş katılımlı kuruluşların yanı sıra dar kapsamlı ve bölgesel birliklerin kurulmasına da zemin hazırlamıştı. Fakat bu sefer de Müslüman ülkelerin bir araya gelmesini Soğuk Savaş atmosferi engelliyordu. Farklı coğrafyalarda farklı devletlerin etkisinde kalan İslâm ülkeleri, karşılıklı menfaat çatışmaları yaşıyor, bu da ortak meselelerin çözümünde uzlaşmalarını imkânsız kılıyordu. Üstelik çoğu devletin bağımsızlığını yeni kazanmış olması da “İslâm birliği” düşüncesine sıcak bakamamalarına yol açıyordu.</p>
<p>1962 yılında İslâm dünyası yeni bir oluşuma daha şahitlik edecekti. Suudi Arabistan öncülüğünde kurulan “Dünya İslâm Birliği” (Rabıta) Müslüman toplumların maddî ve manevî ilerlemesini sağlamak, aralarındaki birlik ve dayanışmayı temin etmek amaçlarını taşıyordu. Müslüman toplulukları temsil bakımından zayıf kalan bu örgüt, yönetim kadrosunda bulunan isimler sayesinde hatırı sayılır bir itibara sahipti. Bütün Müslümanların temsilci bulunduracağı bir konferans tertip etme fikri de ilk defa Rabıta’nın toplantılarından birinde öne sürülmüştü. Nijerya Başbakanı Ahmed Bello, 1965’te Mekke’de düzenlenen toplantıda bu teklifi dile getirmiş, teklif özellikle Suudi Arabistan Kralı Faysal ve Fas Kralı Hasan tarafından ilgiyle karşılanmıştı. Müslümanların devletlerarası siyasette daha çok söz sahibi olması gerektiğine inanan Faysal, bu teklifi şahsen görüştüğü liderlere de sunacak, ancak bu sefer de 1967’de patlak veren Altı Gün Savaşı yüzünden Müslüman birliği kesintiye uğrayacaktı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2021">Derin Tarih Eylül Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mısır Kralı Faruk’un Annesi Nasıl Hıristiyan Oldu?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/desifre/misir-krali-farukun-annesi-nasil-hiristiyan-oldu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Abdurrahman Selim Çelikbilek]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Jun 2021 08:23:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deşifre]]></category>
		<category><![CDATA[Abdurrahim Sabri Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika Birleşik Devletleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kahire]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Şerif Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Fuad]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7167</guid>

					<description><![CDATA[Los Angeles’in yoksul bölgelerindeki bir mezarlıkta rastladığımız üç kabir, uzaktan bakıldığında gözümüze alelâde görünebilir. Ancak biraz daha yaklaşıp hikâyelerini okuduğumuzda, aslında bir trajediyle karşı karşıya bulunduğumuzu fark edebiliriz. Bir annenin, kızının ve damadının yan yana duran mezar taşları, Mısır’ın soylu Müslüman ailelerinden birinde dünyaya gelip Amerika Birleşik Devletleri’nde Hıristiyan olarak hayata gözlerini yuman bir kraliçenin, Nazlı Sabri’nin öyküsünü anlatır bize. Nazlı Sabri, baba tarafından Türk, anne tarafından Fransız kökenli bir ailenin çocuğu olarak 25 Haziran 1894’te Mısır’ın liman şehri İskenderiye’de dünyaya geldi. Babası Abdurrahim Sabri Paşa, Kahire valiliği ve tarım bakanlığı yapan üst düzey bir Osmanlı bürokratıydı. Annesi ise Napolyon’un&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Los Angeles’in yoksul bölgelerindeki bir mezarlıkta rastladığımız üç kabir, uzaktan bakıldığında gözümüze alelâde görünebilir. Ancak biraz daha yaklaşıp hikâyelerini okuduğumuzda, aslında bir trajediyle karşı karşıya bulunduğumuzu fark edebiliriz. Bir annenin, kızının ve damadının yan yana duran mezar taşları, Mısır’ın soylu Müslüman ailelerinden birinde dünyaya gelip Amerika Birleşik Devletleri’nde Hıristiyan olarak hayata gözlerini yuman bir kraliçenin, Nazlı Sabri’nin öyküsünü anlatır bize.</p>
<p>Nazlı Sabri, baba tarafından Türk, anne tarafından Fransız kökenli bir ailenin çocuğu olarak 25 Haziran 1894’te Mısır’ın liman şehri İskenderiye’de dünyaya geldi. Babası Abdurrahim Sabri Paşa, Kahire valiliği ve tarım bakanlığı yapan üst düzey bir Osmanlı bürokratıydı. Annesi ise Napolyon’un ordusuyla Mısır’a gelip buraya yerleşen ve askerî görevler üstlenen Joseph Save, diğer namıyla Süleyman Paşa el-Fransevî’nin torunu Tevfîke Şerif Hanım idi. Mısır’da başbakanlık ve dışişleri bakanlığı görevlerini yürüten Muhammed Şerif Paşa’nın torunu olmasıyla da Nazlı Sabri, ülkesinin soylu isimlerinden biriydi. Ne var ki bu soyluluk, doğduğu ülkenin tarihi gibi sancılı ve çalkantılı geçecek ömrüyle büyük tezat teşkil edecekti.</p>
<p>Nazlı Sabri’nin ailesi, doğumundan itibaren onu yüksek görgü ve modern kültürle yetiştirmeye gayret etti. Eğitimine önce Fransızların Kahire’de açtığı Lycée de la Mère-de-Dieu okulunda başladı. Daha sonra İskenderiye’ye dönerek Collège Notre-Dame de Sion’a devam etti. Annesi Tevfîke Şerif Hanım’ın vefatının ardından kız kardeşiyle birlikte Paris’e gönderilerek iki yıl boyunca burada eğitim alması sağlandı. Nazlı Sabri’nin çocukluğundan itibaren Fransız eğitim kurumlarında okuması ve Fransız kültürüne aşinalığı, sonraki yıllarda uyum sağlamak zorunda kalacağı geleneksel Mısır kültürüne intibakını zorlaştıracak, bir anlamda hayatının çıkmaza girmesine sebep olacaktı.</p>
<p>Nazlı Sabri aldığı Fransız terbiyesiyle Avrupa kültürüne aşinalık kazanmıştı; özellikle opera gösterilerini takip etmekten büyük haz duyuyordu. 1919 yılında Mısır sosyetesinin katıldığı bir opera gösterisi, Nazlı Sabri’nin hayatını tamamen değiştirecek bir birlikteliğin de kapısını aralayacaktı. Mısır Hıdivi İsmail Paşa’nın oğlu Sultan Fuad, bu gösteri esnasında kendisiyle ilgilenecek, çok kısa bir süre sonra evlilik teklifinde bulunacaktı.</p>
<p>Esasında Sultan Fuad ve Nazlı Sabri’nin aileleri önceki kuşaklardan birbirini tanıyordu. Nazlı’nın başbakanlık da yapan dedesi Muhammed Şerif, Fuad’ın büyük dedesi Kavalalı Mehmed Ali Paşa tarafından zekâsı ve becerisiyle takdir edilmiş, eğitimine onun himayesinde devam etmişti. Muhammed Şerif, Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın torunlarının ve Mısırlı üst düzey yöneticilerin çocuklarının geçtiği eğitimden geçmiş, hatta sonradan dünürü olan Hıdiv İsmail Paşa ile birlikte Fransa’ya gönderilerek Paris’te Saint Cyr Harp Okulu’nda iki yıl askerî eğitim alması sağlanmıştı.</p>
<p>Fuad’ın teklifi karşısında Nazlı Sabri’nin fazla bir alternatifi yoktu. Onunla evlenmeyi kabul etti ve düğün merasimi 24 Mayıs 1919’da gerçekleştirildi. Bu tarihten sonra kendisinden hanedana uygun bir hayat tarzı sürdürmesi istenecek, çocukluğundan itibaren alıştığı özgür ve rahat hayatı geride kalacaktı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2021">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Arapça Kökenli Bir Avrupa Dili: Maltaca</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dogudan-batiya/arapca-kokenli-bir-avrupa-dili-maltaca/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Abdurrahman Selim Çelikbilek]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Apr 2021 07:12:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğu'dan Batı'ya]]></category>
		<category><![CDATA[Abbâsîler]]></category>
		<category><![CDATA[Ebî Süfyan]]></category>
		<category><![CDATA[Emevî Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[hurug]]></category>
		<category><![CDATA[ifrikiyye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6945</guid>

					<description><![CDATA[Avrupa Birliği’nin kabul ettiği resmî dillerden birinin Arapça kökenli olduğunu biliyor muydunuz? Bugün Malta adalarında konuşulan yerel dilin çok büyük bir kısmı Arapça kelimelerden oluşuyor. Hatta bu garip durum Malta’ya yolu düşenleri havalimanına iner inmez karşılar. Türkçeye hiç yabancı olmayan “dhkul” (duhul/giriş) ve “hurug” (huruç/çıkış) ifadeleri tabelalarda hemen dikkatimizi çeker. Günlük hayata bu kadar sirayet eden Arapçanın, Akdeniz’in ortasındaki bu küçük adalara gelişi ise yaklaşık 1200 yıllık bir tarihe sahip. Müslümanların Malta’ya ilgisi, esasında Sicilya’yla ilişkilerine dayanıyor. Akdeniz’in en büyük adası olan ve İtalya’nın güneyinde bulunan Sicilya, ticaret yolları bakımından önem arz eden konumuyla tarihte birçok devletin iştahını kabartmıştır. Müslümanların&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Avrupa Birliği’nin kabul ettiği resmî dillerden birinin Arapça kökenli olduğunu biliyor muydunuz? Bugün Malta adalarında konuşulan yerel dilin çok büyük bir kısmı Arapça kelimelerden oluşuyor. Hatta bu garip durum Malta’ya yolu düşenleri havalimanına iner inmez karşılar. Türkçeye hiç yabancı olmayan “dhkul” (duhul/giriş) ve “hurug” (huruç/çıkış) ifadeleri tabelalarda hemen dikkatimizi çeker. Günlük hayata bu kadar sirayet eden Arapçanın, Akdeniz’in ortasındaki bu küçük adalara gelişi ise yaklaşık 1200 yıllık bir tarihe sahip.</p>
<p>Müslümanların Malta’ya ilgisi, esasında Sicilya’yla ilişkilerine dayanıyor. Akdeniz’in en büyük adası olan ve İtalya’nın güneyinde bulunan Sicilya, ticaret yolları bakımından önem arz eden konumuyla tarihte birçok devletin iştahını kabartmıştır. Müslümanların bu adayı fethetmek için düzenlediği ilk sefer ise Şam Valisi Muâviye b. Ebî Süfyan’ın emriyle, 652 yılında başlatıldı. Zayıf bir donanmayla çıkılan bu sefer, Bizans İmparatorluğu’nun hâkim olduğu adayı ele geçirmeye yetmedi. Teşebbüsler Emevî Devleti kurulduktan sonra da devam etti; ancak yine başarılı bir sonuç alınamadı.</p>
<p>Abbâsîler döneminde Bizans’ın adayı güçlü bir donanmayla tahkim etmesi, Müslümanları fetih düşüncesinden bir süre uzaklaştırdı. Bunun yerine ticarî ilişkiler kurma yoluna gidildi. İfrikiyye vilayetine (günümüzde Tunus, Cezayir ve Libya’yı kapsayan bölge) atanan İbrahim b. Ağleb, 805 yılında Sicilya yönetimiyle 10 yıllık barış anlaşması imzaladı ve bu anlaşma oğlu Ebü’l-Abbas Abdullah tarafından da devam ettirildi. Ne var ki 826’da Bizanslı donanma komutanının Sicilya valisine karşı isyan başlatması ve Ağlebîlerden yardım istemesi üzerine bu anlaşma bozuldu. 827 yılında başlayan bir dizi fetihle bölge, yıllar içinde Ağlebîlerin yönetimi altına girdi. Sicilya ve çevresinde üstünlük sağlanmasıyla beraber Malta’ya da asker gönderildi. Ağlebî kumandanlarından Ahmed b. Ömer yönetiminde yola çıkan bir donanma 29 Ağustos 870’te (h. 28 Ramazan 256) adayı fethetti.</p>
<p>Adada kalıcı imar faaliyetlerine girişen Ağlebîler, inşa ettikleri tersaneyle ellerini güçlendirdiler. Elverişli iklim şartlarından yararlanarak zirai üretimi artırdılar. Melita adlı şehrin ismini Medine olarak değiştirerek başşehir ilan ettiler. Arap ve İslâm kültürü adada bu dönemden itibaren tesirini göstermeye başladı. Yakın tarihte yapılan arkeolojik çalışmalarda, Ağlebîler döneminden kalma yapılara ve madeni paralara rastlanması bu durumu kanıtlar nitelikteydi. Ağlebîler adadaki Hıristiyanların özgürlüklerine müdahale etmemiş, vergilerini vermeleri şartıyla kendi dinlerini yaşamalarına da izin vermişti.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-nisan-2021">Derin Tarih Nisan Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
