﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Derin Tarih &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/yazar/editor/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Mon, 18 Mar 2024 13:21:17 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.3</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>Derin Tarih &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Sürgünün Üzerinden 100 yıl Geçti</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/surgunun-uzerinden-100-yil-gecti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derin Tarih]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Mar 2024 13:21:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=10281</guid>

					<description><![CDATA[“Hilâfetin ilgâsına ve Hânedân-ı Osmânî’nin Türkiye Cumhuriyeti memâliki hâricine çıkarılmasına dair” kanunun kabulüyle birlikte, Osmanoğulları ailesi altı asır boyunca hüküm sürdükleri topraklardan süresiz olarak sürgün edildiler. Apar topar ülkeyi terk ettiklerinde, Hanedan üyeleri için meçhul bir istikbâlin ayak sesleri işitiliyordu âdeta. Farklı ülkelere dağıldılar, maddî zorluklarla karşı karşıya kaldılar, hastalıklar ve eziyetlerle boğuştular. Bir otel odasında hayatına son veren de vardı aralarında, bir parkta ölü bulunan da. Yıllar sonra ülkeye dönüş izinleri çıktığında ise sürgün edilen hanedan üyelerinden pek azı bu bahtiyarlığa erişebilecekti.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Hilâfetin ilgâsına ve Hânedân-ı Osmânî’nin Türkiye Cumhuriyeti memâliki hâricine çıkarılmasına dair” kanunun kabulüyle birlikte, Osmanoğulları ailesi altı asır boyunca hüküm sürdükleri topraklardan süresiz olarak sürgün edildiler. Apar topar ülkeyi terk ettiklerinde, Hanedan üyeleri için meçhul bir istikbâlin ayak sesleri işitiliyordu âdeta. Farklı ülkelere dağıldılar, maddî zorluklarla karşı karşıya kaldılar, hastalıklar ve eziyetlerle boğuştular. Bir otel odasında hayatına son veren de vardı aralarında, bir parkta ölü bulunan da. Yıllar sonra ülkeye dönüş izinleri çıktığında ise sürgün edilen hanedan üyelerinden pek azı bu bahtiyarlığa erişebilecekti.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türk Ordusunun Bursa’ya Girişi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/turk-ordusunun-bursaya-girisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derin Tarih]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Sep 2022 12:08:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Bursa]]></category>
		<category><![CDATA[gazete]]></category>
		<category><![CDATA[TBMM]]></category>
		<category><![CDATA[Türk ordusu]]></category>
		<category><![CDATA[yunan işgali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8518</guid>

					<description><![CDATA[8 Temmuz 1920’den 11 Eylül 1922’de kurtuluşuna kadar Bursa’nın Yunan işgalinde kaldığı süreçte Osman Gazi’nin türbesi tekmelenmiş, TBMM kürsüsüne siyah örtü örtülmüştü. Acı katliamların ve hasarların meydana geldiği Bursa’nın işgalden kurtuluşunu, o günlere dair şahitlerin kaleminden ve dönemin gazetelerinden dinleyelim&#8230; &#160; Devamı Derin Tarih Eylül Sayısında…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>8 Temmuz 1920’den 11 Eylül 1922’de kurtuluşuna kadar Bursa’nın Yunan işgalinde kaldığı süreçte Osman Gazi’nin türbesi tekmelenmiş, TBMM kürsüsüne siyah örtü örtülmüştü. Acı katliamların ve hasarların meydana geldiği Bursa’nın işgalden kurtuluşunu, o günlere dair şahitlerin kaleminden ve dönemin gazetelerinden dinleyelim&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2022">Derin Tarih Eylül Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kömür Sanayileşmeyle Birlikte “Kara Elmas”a Dönüştü</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ozel-dosya/komur-sanayilesmeyle-birlikte-kara-elmasa-donustu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derin Tarih]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Jun 2022 08:29:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özel Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Baron François de Tott]]></category>
		<category><![CDATA[Çin]]></category>
		<category><![CDATA[elektrik]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<category><![CDATA[petrol]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan III. Mustafa]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8180</guid>

					<description><![CDATA[Kömür, insanların kadim dönemlerden itibaren bildiği ve kullandığı yeraltı kaynaklarından biridir. Çinlilerin kömürü kullandıklarına dair kayıtlar milattan öncesine uzanır. Fakat tarihçilere göre bu madenin çıkarılıp işlendiğine dair kesin veriler 12. yüzyıla aittir. Yaygın kullanımı ise buharlı gemilerin icadı neticesinde 18. yüzyılda gerçekleşmiştir. Zira bu tarihten sonra hız kazanan sanayileşmeyle birlikte kömür, hem demir-çelik sektörünün hammaddesi hem de her türlü endüstri tesisinin çalışabilmesi için ihtiyaç duyulan yegâne enerji kaynağı haline gelmiş; dünyada tüketilen enerji kaynakları içerisinde kömürün payı hızla artmıştır. 19. yüzyılın ortalarına kadar %20’nin altındayken, 20. yüzyılın başlarında %60’lar düzeyine kadar çıkmıştır. Denilebilir ki elektrik ve petrolden önce dünya endüstri&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kömür, insanların kadim dönemlerden itibaren bildiği ve kullandığı yeraltı kaynaklarından biridir. Çinlilerin kömürü kullandıklarına dair kayıtlar milattan öncesine uzanır. Fakat tarihçilere göre bu madenin çıkarılıp işlendiğine dair kesin veriler 12. yüzyıla aittir. Yaygın kullanımı ise buharlı gemilerin icadı neticesinde 18. yüzyılda gerçekleşmiştir. Zira bu tarihten sonra hız kazanan sanayileşmeyle birlikte kömür, hem demir-çelik sektörünün hammaddesi hem de her türlü endüstri tesisinin çalışabilmesi için ihtiyaç duyulan yegâne enerji kaynağı haline gelmiş; dünyada tüketilen enerji kaynakları içerisinde kömürün payı hızla artmıştır. 19. yüzyılın ortalarına kadar %20’nin altındayken, 20. yüzyılın başlarında %60’lar düzeyine kadar çıkmıştır. Denilebilir ki elektrik ve petrolden önce dünya endüstri devlerinin birincil enerji kaynağı kömürdü.</p>
<p>Dünyadaki bu gelişmelerin Osmanlı İmparatorluğu’nu etkilemesi kaçınılmazdı. Zira donanmada buharlı gemilerin kullanımını dikkate almamak imkânsızdı. Ayrıca rakipleriyle arasındaki makasın açılmaması için sanayileşme ve teknolojik gelişmeleri takip etmek zorunluluğu vardı. Bunun bir neticesi olarak, imparatorluk sınırları içinde maden yataklarına dair araştırmalar başlatıldı. Osmanlı sınırları içinde ilk kömür madeni, Sultan I. Mahmud zamanında Fransız asıllı Humbaracı Ahmed Paşa tarafından 1731 yılında Saraybosna’da bulunmuştur. Daha sonra, Sultan III. Mustafa zamanında, yine Fransız kökenli Baron François de Tott tarafından, 1774 yılında İstanbul’a yakın Yedikumlar civarında kömür bulundu. Bulunan her iki kaynak da düşük kalorili linyit kömürüydü ve bu sebeple çok kullanışlı değildi. Bundan sonra Osmanlı donanmasındaki askerler, ülke sınırları içerisinde taş kömürü aramaya devam ettiler.</p>
<p>Anadolu’daki ilk kömür madeni 1829 yılında Zonguldak Havzası’nda keşfedilmiştir. Fakat bunun çıkarılıp işlenmesi ancak ilk taş kömürü işletmesinin kurulmasıyla 1848’de mümkün olmuştur. Söz konusu havza, Ortadoğu’nun en zengin kömür yataklarına sahipti. Ancak ekipman ve teknik yetersizlik sebebiyle üretim azdı. Mesela 1880’de Ereğli Havzası’ndaki üretimin 60 bin ton kadar olduğu biliniyor. Buna bir çözüm olarak, bölge yabancı işletmecilere açılmış ve bu sayı 900 bin tona kadar yükselmiştir. Öte yandan, kamu kuruluşlarının, donanmanın, vapur işletmelerinin ve demiryollarının ihtiyaçları gün geçtikçe artıyordu. Zengin maden yataklarına sahip olmasına karşın Osmanlı İmparatorluğu başta İngiltere olmak üzere, dışarıdan kömür ithal etmek zorunda kalıyordu.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2022">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gümüşün Tarihî Serencamı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/gumusun-tarihi-serencami/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derin Tarih]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Jun 2022 08:24:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Çin]]></category>
		<category><![CDATA[Hindistan]]></category>
		<category><![CDATA[İspanya]]></category>
		<category><![CDATA[Japonya]]></category>
		<category><![CDATA[Laurium]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[ortadogu]]></category>
		<category><![CDATA[Yunanistan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8177</guid>

					<description><![CDATA[Kâğıt paranın tedavüle girmesi ve kullanımının dünya genelinde yaygınlaşmasından önce gümüş, altınla birlikte, para piyasalarının vazgeçilmeziydi. Malumunuz, sadece madenî paraların geçerli olduğu bir ekonomik sistemden bahsediyoruz. İnsanlık tarihinde karşımıza çıkan ilk para örnekleri olan sikkeler, genellikle altın ve gümüşten yapılmış; buna bazen bronz veya bakır da eklenmiştir. Madenî para darbında en çok kullanılan madenlerden biri olması gümüşün insanlık tarihinde farklı bir yere oturmasını sağlamış; devletlerin ve imparatorlukların en önemli zenginlik kaynaklarından biri haline gelmiştir. İsterseniz, bu kıymetli madenin tarihine bir göz atalım. İnsanoğlunun antik çağlardan itibaren çıkartıp işlemeyi başardığı yedi madenden biridir gümüş.  Diğerleri altın, bakır, kalay, kurşun, demir ve&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kâğıt paranın tedavüle girmesi ve kullanımının dünya genelinde yaygınlaşmasından önce gümüş, altınla birlikte, para piyasalarının vazgeçilmeziydi. Malumunuz, sadece madenî paraların geçerli olduğu bir ekonomik sistemden bahsediyoruz. İnsanlık tarihinde karşımıza çıkan ilk para örnekleri olan sikkeler, genellikle altın ve gümüşten yapılmış; buna bazen bronz veya bakır da eklenmiştir. Madenî para darbında en çok kullanılan madenlerden biri olması gümüşün insanlık tarihinde farklı bir yere oturmasını sağlamış; devletlerin ve imparatorlukların en önemli zenginlik kaynaklarından biri haline gelmiştir. İsterseniz, bu kıymetli madenin tarihine bir göz atalım.</p>
<p>İnsanoğlunun antik çağlardan itibaren çıkartıp işlemeyi başardığı yedi madenden biridir gümüş.  Diğerleri altın, bakır, kalay, kurşun, demir ve civadır. Gümüş, bakır ve altın gibi tabiatta temel formda bulunur. Ancak bakırdan farklı olarak, daha çok süs eşyası veya para olarak kullanılmıştır. Bu sebeple tarihte takas yerine kullanılan ilk ilkel paranın gümüş olması muhtemeldir. Altınla kıyaslandığında dünyadaki gümüş kaynakları daha azdır. MÖ 15. yüzyıla kadar Mısır’da altından daha değerli olması da bu yüzdendir. Ancak kimya alanındaki gelişmeler sayesinde gümüş metalinin cevherden çıkarılabilmesiyle bu dengeler değişmiştir.</p>
<p>İnsanoğlunun gümüşü işlemeye başlaması tarihçilere göre 5 bin yıl öncesine uzanıyor. Anadolu ve Ege kıyılarında yapılan araştırmalarda, bundan 4 bin yıl önce gümüşün kurşundan ayrılabildiği tespit edilmiş. Aynı dönemlerde Hindistan, Çin ve Japonya’da da gümüşün işlendiği biliniyor. Tespit edildiğine göre Avrupa’daki en eski gümüş madeni Sardunya Adası’ndadır.</p>
<p>Gümüş özellikle Ortadoğu ve Yunanistan civarında ortaya çıkan uygarlıkların güçlenmesinde belirleyici bir faktör olmuştur. Fenikeliler, bugünkü İspanya topraklarını işgal ettiklerinde bölgedeki gümüş yataklarını tespit etmiş ve bunları gemilerle ülkelerine taşımışlardır. MÖ 1200’lere gelindiğinde gümüş üretimi imparatorlukların temel kaynaklarından biriydi. Bu dönemde Yunanistan’ın Laurium madenlerinde gümüş çıkarılmaya başlanması Atina’nın gücüne güç katmıştır. Hatta Atina’nın yükselişini buna bağlayan tarihçiler de vardır. Sonrasında Yunan ve Roma uygarlıkları zamanında, gümüş sikkeler ekonominin bel kemiğiydi.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2022">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Devleti’nin Yeraltı Kaynakları</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/osmanli-devletinin-yeralti-kaynaklari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derin Tarih]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Jun 2022 08:20:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ma'adin-i Hümâyûn Meclisi]]></category>
		<category><![CDATA[Madencilik]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8174</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu geniş bir coğrafyaya yayıldığı için maden açısından da hayli zengin kaynaklara sahipti. Fakat yeteri kadar araştırma yapılmadığından bu kaynaklar hakkında ayrıntılı bilgiye sahip değiliz. Zaman içinde yaşanan toprak kayıpları ve bazı maden ocaklarının rezervlerinin giderek tükenmesi gibi sebeplerden dolayı, maden ocaklarının sayı ve çeşidinde değişiklik olmuştur. Elimizde yeterli kaynağın bulunmamasından dolayı, Osmanlı topraklarında hangi tür ve miktarda maden bulunduğu hakkında kesin bir şey söylemek güç. Buna rağmen madencilik tarihine dair çalışmaların sayısı gün geçtikçe artıyor. Yeni araştırmalar neticesinde 1856 yılında Osmanlı madenleri ve bulundukları yerler hakkında bilgiler veren bir defter gün yüzüne çıkarılmıştır. Bu defteri Osmanlı topraklarındaki madenlerin&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı İmparatorluğu geniş bir coğrafyaya yayıldığı için maden açısından da hayli zengin kaynaklara sahipti. Fakat yeteri kadar araştırma yapılmadığından bu kaynaklar hakkında ayrıntılı bilgiye sahip değiliz. Zaman içinde yaşanan toprak kayıpları ve bazı maden ocaklarının rezervlerinin giderek tükenmesi gibi sebeplerden dolayı, maden ocaklarının sayı ve çeşidinde değişiklik olmuştur. Elimizde yeterli kaynağın bulunmamasından dolayı, Osmanlı topraklarında hangi tür ve miktarda maden bulunduğu hakkında kesin bir şey söylemek güç.</p>
<p>Buna rağmen madencilik tarihine dair çalışmaların sayısı gün geçtikçe artıyor. Yeni araştırmalar neticesinde 1856 yılında Osmanlı madenleri ve bulundukları yerler hakkında bilgiler veren bir defter gün yüzüne çıkarılmıştır. Bu defteri Osmanlı topraklarındaki madenlerin araştırılması için kurulan Ma’adin-i Hümâyûn Meclisi hazırlamış olup Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde İrâde Dahiliye Tasnifi bölümünde 356 kutu ve 23521 gömlek numaralarıyla kayıtlıdır.</p>
<p>Bu defterden edindiğimiz bilgilere göre 1856’dan önce Osmanlı’daki madenlerin çoğu emanet usulüyle devlet tarafından idare edilip işletilmekteydi. Osmanlı madencilik anlayışına göre yeni bir maden ocağı keşfedildiği zaman hemen faaliyete başlanmazdı. Bir miktar numune alınıp kalitesi ve üretime elverişli olup olmadığı araştırılırdı. Eğer maden yeterli kalite ve miktarda değilse, onu çıkartmak için harcanacak para ve iş gücünün ziyan edilmesi önlenirdi. Osmanlı madenciliğinde en çok yaşanılan sorun, ekonomik sıkıntılarla birlikte gelen sermaye yetersizliğiydi. Bazı maden ocakları, yeterli sermaye bulunamadığından dolayı işletilemiyordu. Devlet yöneticileri bu sorunu çözebilmek için maden ocaklarının işletmesini, devlet tarafından belirli kurallar dahilinde bazı kişi ya da şirketlere veriyordu. Eğer bunlar da ocağı işletmeyi sürdüremezse, haklarını bir başkasına devrediyorlardı. Madencilik sektöründeki bu ve benzeri sorunların aşabilmek için devlet 1861 yılında ilk defa bir maden nizamnâmesi düzenledi.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2022">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>VOLKAN Ş. EDİGER: OSMANLI PETROL UĞRUNA PARÇALANDI</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/volkan-s-ediger-osmanli-petrol-ugruna-parcalandi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derin Tarih]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Jun 2022 08:17:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Akadlar]]></category>
		<category><![CDATA[Enerji]]></category>
		<category><![CDATA[leksikon]]></category>
		<category><![CDATA[Neft]]></category>
		<category><![CDATA[petrol]]></category>
		<category><![CDATA[Sümerler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8171</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: DERİN TARİH Enerji tarihine nasıl merak saldınız? Osmanlı’da Neft ve Petrol kitabının macerası nasıl başladı? Uzun yıllar Türkiye Petrolleri’nde petrol arama ve araştırma faaliyetlerinde bulundum. 1992-93 yıllarında ilk kez Türkiye’nin güneydoğusunda, stratigrafik birimlerin kronolojik olarak düzenlenmiş sözlüğü olan bir leksikon (sözlük) projesini başlattım. Araştırmalarım sırasında gördüm ki, o tarihe kadar Türkiye’de sadece bir leksikon vardı ve o da 1954’te yabancı bir araştırmacı tarafından hazırlanmıştı. Bu durum çok zoruma gitti. Sonuçta ülkemizin yerli kaynaklarından petrole, gaza ve kömüre önem veriyoruz. Üstelik çok iyi jeologlar yetiştiriyoruz fakat kapsamlı bir leksikonumuz yoktu. Bu konuda araştırma yaparken ister istemez tarihle de haşır neşir&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: DERİN TARİH</strong></p>
<p><strong>Enerji tarihine nasıl merak saldınız?<em> Osmanlı’da Neft ve Petrol </em>kitabının macerası nasıl başladı?</strong></p>
<p>Uzun yıllar Türkiye Petrolleri’nde petrol arama ve araştırma faaliyetlerinde bulundum. 1992-93 yıllarında ilk kez Türkiye’nin güneydoğusunda, stratigrafik birimlerin kronolojik olarak düzenlenmiş sözlüğü olan bir leksikon (sözlük) projesini başlattım. Araştırmalarım sırasında gördüm ki, o tarihe kadar Türkiye’de sadece bir leksikon vardı ve o da 1954’te yabancı bir araştırmacı tarafından hazırlanmıştı. Bu durum çok zoruma gitti. Sonuçta ülkemizin yerli kaynaklarından petrole, gaza ve kömüre önem veriyoruz. Üstelik çok iyi jeologlar yetiştiriyoruz fakat kapsamlı bir leksikonumuz yoktu.</p>
<p>Bu konuda araştırma yaparken ister istemez tarihle de haşır neşir oldum. Daha önce bu kayayı kim çalışmış? İlk defa kim görmüş? Nasıl adlandırmış? Onun hakkında ne düşünmüş? Bu sorular epey dikkatimi çekti. O yıllarda verileri derlemek için  MTA’nın (Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü) kütüphanesine gidip gelirken tabaka adlandırmalarının tarihçesiyle birlikte bu işleri yürüten insanların ve sosyo-ekonomik boyutunun da incelenmesi gerektiğini düşündüm. Bunun üzerine Osmanlı Arşivleri’nden derlediğim belgelere oradaki eserlerden topladıklarımı da katarak <em>Osmanlı’da Neft ve Petrol</em> kitabını kaleme aldım. 1992’de başladığım kitabın yazma aşaması 13 yıl sürdü.</p>
<p><strong>Petrolden önce neftin kullanıldığından bahsediyorsunuz. Hangi alanlarda kullanılıyordu?</strong></p>
<p>Neft çok uzun zamandan beri biliniyor. Belki 6,000-7,000 yıldır… MÖ 5,000’li yıllarda Sümerler ve Akadların nefti kullandığına dair belgeler var. En çok kullanılan alan da tıp. Bazı hastalıkların tedavisi için elzemdi. Ayrıca zift yapımında ve gemilerin kalafatlanmasında kullanılıyor. Sonra inşaatlarda, köprülerde, binalarda harcın içine karıştırılıyor. Yakıt olarak kullanılması ise çok sonraları.</p>
<p>Neft hemen her ülkede kullanılmaktaydı. Özellikle bu coğrafyada Osmanlı, İran, Rusya tarafından… O zaman jeoloji bilgisi yetersiz olduğu ve teknoloji de müsait olmadığı için petrolün kendiliğinden yeryüzüne çıkanlarından ve sızıntılardan ihtiyaçlar gideriliyor ya da su kuyusuna benzer şekilde kazılarak ve bezlere emdirilerek temin ediliyordu. Osmanlı dökümanlarında bu madde belirli bir süre <em>neft</em> olarak isimlendirilmiş. Sonraları Batılılaşma hareketlerine paralel olarak petrol ismi tercih edilmiş. Kitabımın adında “neft ve petrol” isimlerini birlikte kullanmamın nedeni de Osmanlı’da yaşanan Doğu-Batı çelişkisini vurgulamaktı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2022">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Olasılık Teorisinden Solvency’e Sigortacılığın Tarihi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ozel-dosya/olasilik-teorisinden-solvencye-sigortaciligin-tarihi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derin Tarih]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 May 2022 04:35:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özel Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Blaise Pascal]]></category>
		<category><![CDATA[Chevalier de Mere]]></category>
		<category><![CDATA[James Dodson]]></category>
		<category><![CDATA[Lorenzo Tonti]]></category>
		<category><![CDATA[Pierre Fermat]]></category>
		<category><![CDATA[tontine]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8069</guid>

					<description><![CDATA[1654 yılında Fransız asili Chevalier de Mere kumar oyunundaki belirsizliklere üzülüyordu. Sırayla altı atma şansının ne olduğunu bilmek istedi. Matematikçi Blaise Pascal ve Pierre de Fermat eski bir sayı piramidini kullanarak sonunda bir matematiksel ihtimalin belirlenebileceğini kanıtladılar. Bu keşif Olasılık Teorisi (ihtimaliyet teorisi) gelişiminde bir devrimi tetikledi ve Avrupa’nın her yerinden matematikçiler işbirliği yaparak bulgularını insan ömrünü hesaplamak için kullandılar. Geleceğin tahmin edilmesine yönelik bu girişim Kilisenin inançlarıyla taban tabana zıttı. Ancak ironik bir biçimde, erken dönem olasılık hesaplamalarında kullanılan girdilerin bir kısmını Kilisenin ölüm oranı tabloları sağlamıştı. Bu tablolar genellikle ölümün görünüşteki rastgeleliğinin ardındaki açık kurallar ve ilahî düzeni&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1654 yılında Fransız asili Chevalier de Mere kumar oyunundaki belirsizliklere üzülüyordu. Sırayla altı atma şansının ne olduğunu bilmek istedi. Matematikçi Blaise Pascal ve Pierre de Fermat eski bir sayı piramidini kullanarak sonunda bir matematiksel ihtimalin belirlenebileceğini kanıtladılar. Bu keşif Olasılık Teorisi (ihtimaliyet teorisi) gelişiminde bir devrimi tetikledi ve Avrupa’nın her yerinden matematikçiler işbirliği yaparak bulgularını insan ömrünü hesaplamak için kullandılar.</p>
<p>Geleceğin tahmin edilmesine yönelik bu girişim Kilisenin inançlarıyla taban tabana zıttı. Ancak ironik bir biçimde, erken dönem olasılık hesaplamalarında kullanılan girdilerin bir kısmını Kilisenin ölüm oranı tabloları sağlamıştı. Bu tablolar genellikle ölümün görünüşteki rastgeleliğinin ardındaki açık kurallar ve ilahî düzeni ispat ederek, ilahî yaratıcının ölümdeki rolünü ve planlarını keşfetmek isteyen din adamlarının eseriydi.</p>
<p>Hayat sigortası bu yeni bilime adapte olmakta oldukça yavaş davrandı. Çeşitli sigorta biçimleri yaygın ise de, bunlar sigortadan çok kumara benziyordu. Bir süreliğine kâşifi Lorenzo Tonti’den ismini alan “tontine” hayat sigortası planları, özellikle İtalya ve Fransa’da büyük başarı kazandı. Bu sigortayı yaptıranlar, belirlenmiş bir adayın ölüm ihtimaline dayalı olarak bir tür hayat sigortası hissesi satın alabiliyorlardı. Adaylar yaşlarına göre gruplanmakta, faiz hesaplanmakta ve yıllık olarak sigorta edilenlere ödenmekteydi. Bir aday öldüğünde o adaya dayalı olarak hisse satın alan sigortalının sigorta gelirindeki payı iptal ediliyor ve aynı yaş grubundaki geriye kalan sigortalılar daha fazla faiz payı alıyorlardı. Birçok tontine sigorta fonunda yolsuzluk yapıldı veya sigortalı sayısı çok düşük kaldı ve sonunda bu hayat sigortası poliçeleri basit yıllık pay ödemelerine dönüştü.</p>
<p>18. yüzyılın sonraki döneminde hayat sigortası daha sağlıklı bir temele dayandırılabildi. 45 yaşında bir İngiliz matematikçi olan James Dodson’ın hayat sigortası yaptırma talebi yaşının ilerlemiş olması nedeniyle reddedilmişti. Buna üzüldü ve ömür süresi beklentisi yüzdesi olarak hesaplanan primlere dayanan daha adil bir taban oluşturacak bir matematiksel çözüm aramaya başladı.</p>
<p>Bu prensip 1774 yılında İngiliz Adil Hayat Sigortası Cemiyeti tarafından benimsendi. Gallerli Richard Price, daha sonra bu temele dayalı olarak bir maliyet ve hesaplama modeli geliştirdi. 1774 yılında cemiyet için mevcut ve beklenen ölüm oranlarına dayalı olarak bir hayat sigortası kârlılık hesabı geliştirdi. Böylece sigorta faaliyetlerindeki kâr-zarar durumu daha doğru biçimde değerlendirilebilecekti.</p>
<p>O tarihten itibaren hayat sigortası artık yalnızca spekülasyona dayalı bir sigorta olmaktan çıktı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2022">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Enver Paşa Hiç Anlaşılmamış Bir İsim</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/enver-pasa-hic-anlasilmamis-bir-isim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derin Tarih]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 Mar 2022 07:57:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Komünist Parti]]></category>
		<category><![CDATA[Lisans]]></category>
		<category><![CDATA[Moskova]]></category>
		<category><![CDATA[Slav Dili]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7968</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: DERİN TARİH Enteresan bir kariyer yolculuğunuz var. Oradan başlayalım mı? Lisans eğitimimi Harvard Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Slav Dilleri ve Edebiyatı alanında tamamladım. O dönemde daha çok uluslararası ilişkilerle, ayrıca Rus dili ve tarihiyle ilgileniyordum. Lisans eğitimim sırasında Moskova Çelik ve Alaşım Enstitüsü’nde bir yaz boyunca Rusça dersleri aldım, sonraki dönem Moskova Komünist Partisi Yüksek Okulu’nda Rusça eğitim gördüm, Rusça dersleri aldım, yani oraya Marksizm ya da Komünizm ile ilgili ders almak üzere gitmedim. Daha sonra, okulun Komünist partisi ile ilişkisi kesildiği için, Parti Yüksek Okulu’nda ders alan ilk ve son Amerikalı grubun bir parçasıydım. Moskova’da iki yıl bir&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: DERİN TARİH</strong></p>
<p>Enteresan bir kariyer yolculuğunuz var. Oradan başlayalım mı?</p>
<p>Lisans eğitimimi Harvard Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Slav Dilleri ve Edebiyatı alanında tamamladım. O dönemde daha çok uluslararası ilişkilerle, ayrıca Rus dili ve tarihiyle ilgileniyordum. Lisans eğitimim sırasında Moskova Çelik ve Alaşım Enstitüsü’nde bir yaz boyunca Rusça dersleri aldım, sonraki dönem Moskova Komünist Partisi Yüksek Okulu’nda Rusça eğitim gördüm, Rusça dersleri aldım, yani oraya Marksizm ya da Komünizm ile ilgili ders almak üzere gitmedim. Daha sonra, okulun Komünist partisi ile ilişkisi kesildiği için, Parti Yüksek Okulu’nda ders alan ilk ve son Amerikalı grubun bir parçasıydım.</p>
<p>Moskova’da iki yıl bir hukuk bürosunda çalıştım, daha sonra hukuk ya da işletme eğitimi almak istemediğimi anladım. Hayat bu işler için çok kısa diye düşündüm! Bunun yerine doktora yapmaya karar verdim. Doktoramı siyaset bilimi alanında uluslararası ilişkiler üzerine yapmayı planlıyordum. Harika bir uluslararası ilişkiler geleneğine sahip olan Columbia Üniversitesi’nde çalışmalarıma başladım. Siyaset bilimcilerin metodolojileri ve tarihçilere dönük güçlü eleştirileri üzerine çalışmalar yürüterek engin tecrübeler elde ettim. Siyaset bilimciler bir kural olarak nedensellik meselesi üzerine keskin bir dikkatle kafa yorarlar; ayrıca tanımlar söz konusu olduğunda daha katıdırlar. Tarihçilerinse bu iki husus hakkında da meşhur bir baştan savma halleri vardır. Ne var ki Amerikan siyaset biliminin pozitivizmini naif, varsayımlarını ise dar kafalı buldum. Bu varsayımların neredeyse tek sebebi yalnızca İngilizcedeki kaynaklara ve nicel verilere önem vermeleriydi.</p>
<p>Yüksek lisansa başladığımda Rusça bilgimi tamamlamak için Türkçe öğrenmek istiyordum. Türkiye ile ilgili çalışmaları okuduğumda geç dönem Osmanlı tarihine hayran kaldım ve çalışmak istediğim alanın bu olduğuna karar verdim. Daha sonra Princeton Üniversitesi Yakın Doğu Çalışmaları Bölümü’ne kabul edildim. Görev yaptığım Princeton’a dönmeden önce Harvard’da Uluslararası Çalışmalar Merkezi’nde iki yıl fellow olarak çalıştım.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mart-2022">Derin Tarih Mart Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>JAMES L.GELVİN: “KADİM BAĞ DEDİKLERİ, TARİHİN YÖNLENDİRİCİ GÜCÜ DEĞİL, ÜRÜNÜ OLA-RAK GÖRÜLMELİDİR”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/james-l-gelvin-kadim-bag-dedikleri-tarihin-yonlendirici-gucu-degil-urunu-ola-rak-gorulmelidir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derin Tarih]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Nov 2021 08:11:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Arabistan]]></category>
		<category><![CDATA[Levant Bölgesi]]></category>
		<category><![CDATA[Mezopotamya]]></category>
		<category><![CDATA[Milliyetçilik]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Ortadoğu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7614</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: DERİN TARİH Kitabınızda (Modern Ortadoğu Tarihi) 1. Dünya Savaşı’nın modern Ortadoğu’nun tarihindeki en önemli siyasî olay olduğunu söylüyorsunuz. Neden? Bunu belirtmemin bir dizi nedeni bulunmaktadır. Birincisi, 1. Dünya Savaşı bölgedeki mevcut devlet sistemini doğurdu. Savaşın başlangıcında Osmanlı İmparatorluğu fiilen değilse bile, hukuken Anadolu, Levant bölgesi, Mezopotamya, Mısır ve Arabistan Yarımadası’nın bazı kısımlarını yönetiyordu. 1920’lerin başlarına gelindiğinde, Türkiye bağımsız bir cumhuriyet haline geldi. İmparatorluğun Asya’da kalan Arap vilayetleri ayrı ayrı devletlere bölündü. Mısır bir Osmanlı vilayetinden yarı bağımsız devlete dönüştü ve Arabistan Yarımadası’nın büyük bir kısmı Abdülaziz bin Suud tarafından işgal edilerek Suudi Arabistan kuruldu. Bu devletleri bir araya getiren&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: DERİN TARİH</strong></p>
<p><strong>Kitabınızda (Modern Ortadoğu Tarihi) 1. Dünya Savaşı’nın modern Ortadoğu’nun tarihindeki en önemli siyasî olay olduğunu söylüyorsunuz. Neden?</strong></p>
<p>Bunu belirtmemin bir dizi nedeni bulunmaktadır. Birincisi, 1. Dünya Savaşı bölgedeki mevcut devlet sistemini doğurdu. Savaşın başlangıcında Osmanlı İmparatorluğu fiilen değilse bile, hukuken Anadolu, Levant bölgesi, Mezopotamya, Mısır ve Arabistan Yarımadası’nın bazı kısımlarını yönetiyordu. 1920’lerin başlarına gelindiğinde, Türkiye bağımsız bir cumhuriyet haline geldi. İmparatorluğun Asya’da kalan Arap vilayetleri ayrı ayrı devletlere bölündü. Mısır bir Osmanlı vilayetinden yarı bağımsız devlete dönüştü ve Arabistan Yarımadası’nın büyük bir kısmı Abdülaziz bin Suud tarafından işgal edilerek Suudi Arabistan kuruldu. Bu devletleri bir araya getiren -ve bazı hallerde onlara güçlük çıkaran- bağ, milliyetçilikti. Savaştan sonra, daha önce Osmanlı İmparatorluğu tarafından kontrol edilen topraklarda çeşitli milliyetçi akımlar ortaya çıktı. Bu akımlardan bazıları başarılı olurken, diğerleri olamadı.</p>
<p>Aslında milliyetçilik kavramı bölge için yeni değildi. 19. yüzyılda Osmanlı Devleti vatandaşlarının hayatlarını yönlendirmeye başlayınca, imparatorluğun birçok tebaası kendilerini müşterek tecrübeler ve ayırıcı özelliklerle bir araya gelmiş geniş siyasî toplulukların parçası olarak görmeye başladılar. Zaten milliyetçilik de bu anlama geliyordu. Savaşın sonunda Osmanlı milliyetçiliği (Osmanlılık) artık bir seçenek değildi. İmparatorluk sona erince sınırları içindeki en büyük etnik-dilsel grup olarak Araplar ve Türkleri birleştiren bir siyasî çerçeve de kalmamıştı. Arapları birbiriyle birleştirecek, karşılıklı olarak kabul edilmiş bir siyasî çerçeve de bulunmuyordu. Sonuç olarak, çeşitli milliyetçilikler -Türk milliyetçiliği, Arap milliyetçiliği, Suriye milliyetçiliği, Mısır milliyetçiliği vs.- bölgeye yayıldı. Her bir milliyetçilik akımı vatandaşların sadakat ve itaatini münhasıran ele geçirmişti ve taraftarları da iktidara talip oluyordu.</p>
<p>Savaşın sonucu olarak bir başka milliyetçi akım da başarıya ulaştı: Siyonizm. Siyonizm geniş anlamıyla Yahudi milliyetçiliği olarak tanımlanabilir. Siyonistler -Siyonistlerin millet olarak tanımladığı dinî topluluk olan- Yahudilerin diğer milletler gibi kendi kendini yönetme (<em>self-determinasyon</em>) hakkına sahip olduklarına inanıyorlardı. Çoğu zaman da kendi kendilerini yönetecekleri bu vatanı Filistin olarak belirliyorlardı. Siyonizm 19. yüzyılın ürünü ise de, 1. Dünya Savaşı uluslararası Siyonist harekete ilk gerçek diplomatik başarıyı getirdi. 1917 Kasım’ında Siyonist hareket bir dünya gücü olan Büyük Britanya tarafından tanındı. Bu tanıma Siyonizm’e yeterli prestij ve güç sağladı ki, böylece daha önce ortaya çıkan ve sonra kaybolup giden yüzlerce milliyetçilik akımının akıbetine uğramasını önledi.</p>
<p>İki savaş arasındaki dönemde, Yahudilerin Filistin’e göçü hızlandı. Bu durum Yahudi yerleşimcilerle bölgenin yerli halkı arasında ilk büyük ölçekli çatışmalara yol açtı. Bu yüzden 1. Dünya Savaşı yalnızca İsrail Devleti’nin kuruluşu yolundaki bir kilometre taşı değil, aynı zamanda İsrail-Filistin çatışmasının kesin olarak başladığı noktayı simgelemektedir.</p>
<p>Son olarak, 1. Dünya Savaşı İran’da siyasî dönüşüme yol açtı. Savaş dönemi kıtlık ve siyasî kaosunun sonrasında, askerî bir lider olan Rıza Han İran’ın kontrolünü ele geçirdi ve (eğer iki hükümdardan bir hanedan oluyorsa) 1979 yılına kadar süren yeni bir hanedan kurdu. Sonradan “şah” unvanını alan Rıza Han ve oğlu Muhammed Rıza Şah, devletin gücünü daha önce İran’da hiç görülmeyen boyutta merkezileştirdi ve artırdı. Onların otoriter ama kalkınmacı stratejisi günümüzde de İran’ın ekonomik, içtimai ve siyasî hayatını etkilemeye devam ediyor. Ancak burada bir uyarıda bulunmak istiyorum. Başlangıçta 1. Dünya Savaşı’nın modern Ortadoğu’nun tarihindeki en önemli siyasî olay olduğunu belirtmiştim. Bölgede birçok şey değişirken, bazı şeyler de aynı kaldı. Örneğin üretim, sosyal sınıflar ve süper güçlerin müdahalesi bağlamında 19. yüzyıldan bu yana değişen pek bir şey yoktur. Belki de bu durum, tarihi kesin sınırlarla ayırma girişiminin aptalca bir iş olduğunu göstermektedir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasim-2021">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KEREM KINIK: MİLLETİMİZİN YARDIM ELİ KIZILAY, BÜTÜN DÜNYAYA ÖRNEK BİR KURUM</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/kerem-kinik-milletimizin-yardim-eli-kizilay-butun-dunyaya-ornek-bir-kurum/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derin Tarih]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Nov 2021 07:38:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[Cenevre Sözleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Hilâl-i Ahmer]]></category>
		<category><![CDATA[Kerem Kınık]]></category>
		<category><![CDATA[Kızılay]]></category>
		<category><![CDATA[Kızılhaç]]></category>
		<category><![CDATA[Solferino]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7585</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: DERİN TARİH Dünyaya örnek olan bir insanî yardım kuruluşunun, Kızılay’ın başında bulunan kişiyi okuyucularımıza tanıtmak isteriz. Kısaca bahseder misiniz, kimdir Kerem Kınık? 1970 yılında Malatya’nın Hekimhan ilçesinde doğdum. Öğrenim hayatımı İstanbul’da tamamladım. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 1993 yılında mezun olduktan sonra Amasya’da doktor olarak çalışma hayatına başladım. Sağlık Bakanlığı ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde idarecilik görevlerinde bulundum. Ulusal ve uluslararası teknoloji firmalarında genel müdürlük yaptım. Öğrenciliğimden beri sivil toplum kuruluşlarının içerisindeyim. Bu arada Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi’nde ilk “Afet Tıbbı” doktora programını bitirenler arasındayım. Hâlihazırda Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi’nde çalışmakta ve Sağlık Bilimleri Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak Afet Tıbbı dersleri vermekteyim. Bu&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: DERİN TARİH</strong></p>
<p>Dünyaya örnek olan bir insanî yardım kuruluşunun, Kızılay’ın başında bulunan kişiyi okuyucularımıza tanıtmak isteriz. Kısaca bahseder misiniz, kimdir Kerem Kınık?</p>
<p>1970 yılında Malatya’nın Hekimhan ilçesinde doğdum. Öğrenim hayatımı İstanbul’da tamamladım. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 1993 yılında mezun olduktan sonra Amasya’da doktor olarak çalışma hayatına başladım. Sağlık Bakanlığı ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde idarecilik görevlerinde bulundum. Ulusal ve uluslararası teknoloji firmalarında genel müdürlük yaptım. Öğrenciliğimden beri sivil toplum kuruluşlarının içerisindeyim. Bu arada Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi’nde ilk “Afet Tıbbı” doktora programını bitirenler arasındayım. Hâlihazırda Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi’nde çalışmakta ve Sağlık Bilimleri Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak Afet Tıbbı dersleri vermekteyim. Bu sorulara görev yaptığım kurumun tarihini hatırlatmak bağlamında sıkça cevap verdiğim şekilde söylemem gerekirse, Hilâl-i Ahmer’in 33. Umum Reisiyim. Aynı zamanda Uluslararası Kızılhaç-Kızılay Dernekleri Federasyonu’nun da Avrupa ve Asya’dan sorumlu başkan yardımcılığı görevini yürütüyorum.</p>
<p>Ülkemizin merhametli eli Kızılay’ın bugüne uzanan yolculuğu nasıl başladı?</p>
<p>Kızılay ve Kızılhaç hareketinin başlangıcından fazla bir zaman geçmeden Kızılay’ımızın kuruluşu da gerçekleşti. Fransız ve İtalyan kuvvetlerinin 1859 yılında Solferino’da Avusturya ordularına yenilgisi ile biten savaşın kanlı çarpışmalarını şahsen izleyen Jean Henry Dunant’ın, yaralı ve hasta askerlerin milliyet farkı gözetilmeden, sağlık personeli tarafından tedavisi, tedavi merkezlerinin uluslararası anlaşmalar güvencesinde saldırılardan uzak tutulması ve insanî gereksinimlerin sağlanması önerisinde bulunmasıyla bugünkü Kızılay ve Kızılhaçların temeli atıldı. İlk olarak İsviçre’de 1864’teki Cenevre Sözleşmesi ile resmîleşen ve İsviçre’nin ulusal bayrağının tersi, beyaz üzerine kırmızı haç bulunan, amblem olarak kabul gören kızıl haç işareti benimsendi.</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu da 1867 yılında Paris’te toplanan ilk uluslararası Kızılhaç Kongresi’ne Macar asıllı Dr. Abdullah Bey’i göndererek katıldı ve bu toplantıda kuruluşun daimi üyeliğine seçildi. Dr. Abdullah Bey’in ısrarlı girişimleri neticesinde Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa ve Kırımlı Dr. Aziz Bey’in de çabalarıyla bir süre sonra Tıbbiye Nazırı Marko Paşa’nın başkanlığında 11 Haziran 1868’de “Mecruhin ve Marda-yı Askeriyeye İmdat ve Muavenet Cemiyeti” kuruldu. Hareketin başlangıcından sadece dört yıl sonra, 11 Haziran 1868 tarihinde “Osmanlı Yaralı ve Hasta Askerlere Yardım Cemiyeti” adıyla kurulan ve dünyanın ilk Kızılay’ı olan cemiyetin faaliyetleri, dönemin şartlarına bağlı olarak kesintiye uğrasa da, Kızılaycılık ruhu hiçbir zaman insanların içinden eksik olmadı. Batılı hümanist düşüncelere dayalı Hilâl-i Ahmer görüşü, yeni oluşan aydın kitle arasında da destekçiler kazanmakta gecikmedi. Unutulmaması gereken bir nokta, Hilâl-i Ahmer’e bir sosyal yardımlaşma kurumu olarak bakıldığında, taşıdığı düşüncenin Anadolu topraklarında yaşayan toplumun geleneksel yapısında bulunduğudur.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasim-2021">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dünden Bugüne Türkiye Diyanet Vakfı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/dunden-bugune-turkiye-diyanet-vakfi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derin Tarih]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Nov 2021 07:25:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[Diyanet İşleri]]></category>
		<category><![CDATA[Evkaf Nezareti]]></category>
		<category><![CDATA[Lütfi Doğan]]></category>
		<category><![CDATA[Mütevelli Heyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Şer'iyye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7574</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı Devleti’nin son döneminde din ve vakıf hizmetleri Şer‘iyye ve Evkaf Nezâreti’ne bağlıydı. Vakıflar, aynı teşkilât içinde yer aldıklarından din hizmetlerine malî destek sağlar, dinî müesseseler de hayır maksatlı vakıfların kurulmasını ve halkın bunlara bağış yapmasını teşvik ederdi. Osmanlı’dan kalan mirasla kurulan Cumhuriyet yönetiminde din ve vakıf hizmetlerinin birbirinden ayrılması vakıfların gelişmesini olumsuz yönde etkilemişti. Bu durum 3 Mart 1924’de Osmanlı’daki Şer‘iyye ve Evkaf Nezâreti’nin yerine kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın vakıfların malî desteğinden mahrum kalmasına sebep olmuştu. Devlet bütçesinden ayrılan tahsisat ise yetersiz kalmıştı. Bir vakfın aracılığı olmadan devlet daireleri bağış kabul edemediği için hayır sever halkın maddî desteğinin sağlanması&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı Devleti’nin son döneminde din ve vakıf hizmetleri Şer‘iyye ve Evkaf Nezâreti’ne bağlıydı. Vakıflar, aynı teşkilât içinde yer aldıklarından din hizmetlerine malî destek sağlar, dinî müesseseler de hayır maksatlı vakıfların kurulmasını ve halkın bunlara bağış yapmasını teşvik ederdi.</p>
<p>Osmanlı’dan kalan mirasla kurulan Cumhuriyet yönetiminde din ve vakıf hizmetlerinin birbirinden ayrılması vakıfların gelişmesini olumsuz yönde etkilemişti. Bu durum 3 Mart 1924’de Osmanlı’daki Şer‘iyye ve Evkaf Nezâreti’nin yerine kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın vakıfların malî desteğinden mahrum kalmasına sebep olmuştu. Devlet bütçesinden ayrılan tahsisat ise yetersiz kalmıştı. Bir vakfın aracılığı olmadan devlet daireleri bağış kabul edemediği için hayır sever halkın maddî desteğinin sağlanması konusunda bir boşluk meydana gelmişti. Bu boşluğu doldurmak üzere 22 Haziran 1965’de özel bir “şartlı bağış fonu” kurulması kararlaştırılmışsa da kanunî düzenlemenin eksik yapılması sebebiyle gerçekleştirilemedi.</p>
<p>Din hizmetlerini desteklemek üzere Türkiye çapında kurulan dernekler de bu boşluğu dolduramamış ve Diyanet İşleri Başkanlığı birtakım problemlerle karşı karşıya kalmıştı. Daha sonra vakıfların gelişmesini sağlamak üzere 13 Temmuz 1967 tarihinde vakıflara bakanlar kurulunca vergi muafiyeti tanınacağı hükme bağlanarak vakıf kurma işi teşvik edilmişti. Kanun yürürlüğe girdikten sonra, genel bütçeli bir devlet kuruluşu olan Diyanet İşleri Başkanlığı hizmetlerini desteklemek amacıyla dönemin Diyanet İşleri Başkanı Lütfi Doğan ve başkan yardımcıları tarafından 13 Mart 1975’de Türkiye Diyanet Vakfı (TDV) adıyla bir vakıf kurulmuş ve 28 Aralık 1977’de bakanlar kurulu kararınca vergi muafiyeti hakkı tanınmıştı. TDV, 12 Temmuz 2005 tarihinden itibaren yine bakanlar kurulu kararınca izin almadan yardım toplayan kuruluşlardan sayılmıştı.</p>
<p>Türkiye Diyanet Vakfı’nın gayesinin vakıf senedinde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın verdiği hizmetleri desteklemek üzere olduğu belirtilmektedir. Başkanlık, bütçe imkânları ile yerine getiremediği birçok hizmeti vakfın maddî desteğiyle yürüttüğü gibi cami, Kur’an kursu, eğitim merkezi, müftülük hizmet binası, lojman vb. ihtiyaçlarını da büyük ölçüde vakıf eliyle karşılamaktadır. Araştırma merkezleri kurmak, İslâmî ilimler ve İslâm sanatı konularında neşriyat yapmak gibi faaliyetler senette öngörülen diğer hizmetlerdir.</p>
<p>Türkiye Diyanet Vakfı’nın organları Genel Kurul, Mütevelli Heyeti, Denetleme Kurulu, Genel Müdürlük, Dış İlişkiler ve Bağlı Kuruluşlar Koordinatörlüğü olarak sıralanabilir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasim-2021">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Newton Kıyametin 2060’ta Kopacağını Hesaplamış</title>
		<link>https://www.derintarih.com/avrupa-tarihi/newton-kiyametin-2060ta-kopacagini-hesaplamis/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derin Tarih]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Nov 2021 06:41:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Londra]]></category>
		<category><![CDATA[Newton]]></category>
		<category><![CDATA[Portsmouth]]></category>
		<category><![CDATA[Shalom Ezekiel Yahuda]]></category>
		<category><![CDATA[Sotheby]]></category>
		<category><![CDATA[Westfall]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7535</guid>

					<description><![CDATA[Newton’un teoloji ve simyaya ilişkin metinleri hakkında ne biliyoruz? Newton’ın teoloji ve simyaya ilişkin makaleleri 1936 yılına kadar Portsmouth ailesi tarafından kamuoyundan gizlendi. Bu tarihte Londra’da Sotheby’s müzayedesinde satıldı. Teolojik belgelerin en kapsamlı koleksiyonunu Yahudi bilim adamı Abraham Shalom Ezekiel Yahuda satın aldı. Yahuda 1951 yılında vefat ettiğinde, bu belgeleri yeni kurulmuş olan İsrail Devleti’ne bıraktı. Vasiyetnamesine itiraz edilerek dava konusu yapıldığından, elyazmaları 1969 yılına kadar İsrail’e verilmedi. O tarihte Kudüs’teki Yahudi Millî Kütüphanesi ve Üniversite Kütüphanesi’nin envanterine dahil edilmesiyle yazmalar umuma açılmış oldu. Ancak Newton’ın bilimsel, teolojik ve simyaya ilişkin el yazmalarının tamamına ulaşmak, bunların 1991 yılında mikrofilme kaydedilmiş&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Newton’un teoloji ve simyaya ilişkin metinleri hakkında ne biliyoruz?</strong></p>
<p>Newton’ın teoloji ve simyaya ilişkin makaleleri 1936 yılına kadar Portsmouth ailesi tarafından kamuoyundan gizlendi. Bu tarihte Londra’da Sotheby’s müzayedesinde satıldı. Teolojik belgelerin en kapsamlı koleksiyonunu Yahudi bilim adamı Abraham Shalom Ezekiel Yahuda satın aldı. Yahuda 1951 yılında vefat ettiğinde, bu belgeleri yeni kurulmuş olan İsrail Devleti’ne bıraktı. Vasiyetnamesine itiraz edilerek dava konusu yapıldığından, elyazmaları 1969 yılına kadar İsrail’e verilmedi. O tarihte Kudüs’teki Yahudi Millî Kütüphanesi ve Üniversite Kütüphanesi’nin envanterine dahil edilmesiyle yazmalar umuma açılmış oldu. Ancak Newton’ın bilimsel, teolojik ve simyaya ilişkin el yazmalarının tamamına ulaşmak, bunların 1991 yılında mikrofilme kaydedilmiş halde kamuoyunun hizmetine sunulduğunda mümkün olacaktı. 1991 yılından bu yana, teolojik el yazmaları uzman bilim insanlarından oluşan küçük bir grup tarafından değerlendirilmeye başlandı ve sonrasında Newton araştırmalarında bir devrim gerçekleşti. Bu devrimin önemli bir adımı, 1998 yılında Londra Emperyal Koleji ve Cambridge Üniversitesi’nde Newton Projesi’nin başlatılmasıydı. Proje aslında Newton’ın yayınlanmamış teolojik elyazmalarının dünyaya açılması ve okunması süreciyle zaten başlamıştı. BBC 2’de yayınlanan belgesel Newton’ın hayattayken yaptığı çalışmaların yakın dönemdeki devrimsel sonuçlarını ilk kez ve dramatik bir biçimde kamuoyuna duyurdu.</p>
<p>İlk haber olan <em>Daily Telegraph</em>’taki yazıda yer almadığı halde, sonraki bazı medya haberleri Newton’ın belgelerindeki 2060 tarihinin keşfini hatalı olarak bana atfettiler. Doğrudan benimle yapılan mülakatlara dayanan diğer medya haberlerinde ise, 2060 tarihinin Newton çalışmaları yapan bilim insanları tarafından (ve genellikle haber yapmayan televizyon belgesellerinin aksine akademik yayınlarda) bir süredir bilinmekte olduğunu doğru biçimde yansıttılar. En azından üç önemli Newton araştırmacısı David Castillejo, Frank Manuel ve Richard Westfall Yahuda elyazmalarını (ya orijinal nüshalarını veya Westfall’ın yaptığı gibi mikrofilme alınmış halini) 1969 yılında Kudüs’e ulaşmasından kısa süre sonra incelediler. 2060 tarihiyle ilk karşılaşan büyük ihtimalle Castillejo idi. Çünkü Yahuda koleksiyonunu inceleyen ilk bilim insanı odur. 2060 tarihinden, 1981 yılında yayınlanan <em>The Expanding Force in Newton’ın Cosmos </em>(Newton’ın Evreninde Genişleyen Güç, s.55) adlı kitabında bahsetmişti. Westfall bu tarihi 1980 tarihli <em>Never at Rest </em>(Asla Rahat Yok) adlı Newton biyografisinde (s. 816-817) belirtti. Bense bu tarihe 1997 yılında Cambridge Üniversitesi’ndeki doktora çalışmalarım sırasında rastladım ve o sırada henüz Castillejo ve Westfall’ın eserlerini okumamıştım. Konuya 1999 yılında <em>British Journal for the History of Science</em> dergisinde yayınlanan “Isaac Newton, heretic: The Strategies of a Nicodemite” başlıklı makalemde (s. 391-392) yer verdim. Asıl hikâye, 2060 tarihinin keşfedilmesi değil, Newton’ın bilimsel olmayan bu eserinin dikkat çekici biçimde kamuoyuna tanıtılmasıdır.</p>
<p><strong>Kutsal kitaptaki kehanet Newton için ne kadar önemli?</strong></p>
<p>Çok çok önemli. Newton için kutsal kitaba ilişkin kehanet, ilahî kaderin gelecekte olmasını öngördüğü olayları haber vermektedir. Kutsal kitaptaki kehanetin yorumlanması “önemsiz bir konu değil, zamanın en önemli görevidir”. Bu kehanetler Newton’ın tarihi önceden görmesini mümkün kılıyordu. Bu kehanetlerde ayrıca bir felaket, saf Hıristiyanların mutlaka yıkımdan ve Tanrının lanetinden kaçtığı dinden dönme sistemi anlatılıyordu.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasim-2021">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ADNAN ÇEVİK: MAKSADIMIZ, VAROLUŞUMUZUN MİLADINI HAKİKİ ZAMAN VE MEKÂNA OTURTMAK</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/adnan-cevik-maksadimiz-varolusumuzun-miladini-hakiki-zaman-ve-mekana-oturtmak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derin Tarih]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Aug 2021 08:05:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Gelibolu]]></category>
		<category><![CDATA[Malazgirt]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Tarih Kurumu]]></category>
		<category><![CDATA[Türk yurdu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7270</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: DERİN TARİH “Malazgirt Savaş Alanının Tespiti, Tarihi ve Arkeolojik Yüzey Araştırma Projesi” hangi gayeyle başlatıldı? Savaşın vuku bulduğu sahayı tanımanın bize kısa ve uzun vadede ne kazandırması öngörülüyor? Projenin öncelikli amacı Anadolu’nun Türk yurdu olmasına zemin hazırlayan ve bu toprakları Türklere açan savaş olduğundan “kapı” metaforuyla ifade ettiğimiz Malazgirt Savaşı’nın yerinin noktasal olarak tespit edilmesidir. Bugün Malazgirt’e gittiğinizde gördüğünüz gibi savaş alanı olduğu tahmin edilen yer, geniş bir sahayı kapsıyor. Üstelik bu alanda bugüne kadar akademik bir çalışma da yapılmış değil. Savaşın nerede yapıldığı tahmine dayalı bir bilgi bu yüzden. Bunun noktasal olarak tespiti, -tıpkı Gelibolu yarımadasında ve Sarıkamış’ta&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="cevap" style="text-align: justify; text-justify: inter-ideograph; line-height: 115%;"><b><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif; letter-spacing: -.05pt;">KONUŞAN: DERİN TARİH</span></b></p>
<p><strong>“Malazgirt Savaş Alanının Tespiti, Tarihi ve Arkeolojik Yüzey Araştırma Projesi” hangi gayeyle başlatıldı? Savaşın vuku bulduğu sahayı tanımanın bize kısa ve uzun vadede ne kazandırması öngörülüyor?</strong></p>
<p>Projenin öncelikli amacı Anadolu’nun Türk yurdu olmasına zemin hazırlayan ve bu toprakları Türklere açan savaş olduğundan “kapı” metaforuyla ifade ettiğimiz Malazgirt Savaşı’nın yerinin noktasal olarak tespit edilmesidir. Bugün Malazgirt’e gittiğinizde gördüğünüz gibi savaş alanı olduğu tahmin edilen yer, geniş bir sahayı kapsıyor. Üstelik bu alanda bugüne kadar akademik bir çalışma da yapılmış değil. Savaşın nerede yapıldığı tahmine dayalı bir bilgi bu yüzden. Bunun noktasal olarak tespiti, -tıpkı Gelibolu yarımadasında ve Sarıkamış’ta olduğu gibi- savaşın bir anlamda ete kemiğe büründürülmesi, gerçek zaman ve mekân üzerine oturtulması anlamına gelmektedir. Bu, ayak bastığımız topraklarda var oluşumuzun başlatıcı hikâyesi olarak Malazgirt’in yerinde anlaşılmasını sağlayacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Proje fikri ne zaman, nasıl çıktı ortaya? Ekibinizde kimler var?</strong></p>
<p>Proje fikri 2018 yılındaki Malazgirt törenleri münasebetiyle Malazgirt ve Ahlat’ta çeşitli aktiviteler için bulunduğumuz sırada Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürü Gökhan Yazgı Bey ile bir akşam sohbetinde olgunlaştı. Devletimizin ve özellikle son 4-5 yıldır Sayın Cumhurbaşkanımızın törenlere bizzat katılması Malazgirt ve Ahlat bölgelerinde devletin bölgeye ilgisini daha görünür hale getirmiştir. Dolayısıyla bu kadar önemli bir hadisenin bilimsel arka planının bugüne kadar tam olarak ortaya konulamadığı ve savaşın noktasal olarak nerede cereyan ettiğinin hâlâ tartışmalı olduğu gibi konular konuşulunca böyle bir projenin zaruri olduğu ortaya çıktı. Daha sonra Ankara’ya dönüldüğünde Gökhan Bey bana bakanlık olarak böyle bir projeyi desteklemek istediklerini ve bunu hayata geçirip geçiremeyeceğimi sordular. Ben de bir ekiple bu projeyi gerçekleştirebileceğimi söyledim. Daha önce de bölgede akademik çalışmalarım olmuştu. Özellikle “Yukarı Dicle Havzasında Yeni bir Ortaçağ Başkenti Erzen” adıyla Türk Tarih Kurumu desteği ile 2007-2008 yıllarında 2 yıllık bir yüzey araştırması yapmıştım. Bakanlık bana Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesini tanımamdan ve bu tip projeler yürütmüş olmamdan dolayı böyle bir talepte bulundu.</p>
<p>Biz de teklifi kabul ettikten sonra bir ekip oluşturmalıydık. Her şeyden önce Türkiye’de savaş alanı arkeolojisi çok yeni bir alan. Yapılan bazı çalışmalar var; fakat bunlar 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı ya da Çanakkale Harplerine ilişkin. Bunlar da daha çok arkeolog ve sanat tarihçilerinin araştırmalarıyla sınırlı kalmış. Biz öncelikle böyle bir çalışmanın nasıl yapılacağını, dünyadaki araştırmacıların bunu nasıl yaptığını inceleyerek, kimlerle ve hangi disiplinlerin yardımıyla hayata geçirilmesi gerektiği üzerine kafa yorduk. Bunun için de interdisipliner bir takımın oluşması sağladık. Tarihçilerin yanı sıra arkeolog, sanat tarihçisi, antropolog, jeolog, coğrafyacı, jeofizikçi gibi temel alanlardan uzmanlar var. Çünkü projenin hem yüzey araştırması hem de arkeolojik kazı boyutu var.</p>
<p><strong> </strong><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-agustos-2021">Derin Tarih Ağustos Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Koza Altın’ın 2023 Hedefi 15 Ton</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ozel-dosya/koza-altinin-2023-hedefi-15-ton/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derin Tarih]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 May 2021 07:51:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özel Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Koza altın]]></category>
		<category><![CDATA[Mollakara]]></category>
		<category><![CDATA[Muhiddin Gülal]]></category>
		<category><![CDATA[TMSF]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7048</guid>

					<description><![CDATA[TMSF bünyesindeki Koza Altın İşletmeleri Türk Ekonomisine büyük katkı sağlamaya devam ediyor. TMSF Başkanı Muhiddin Gülal, Koza Altın İşletmeleri A.Ş.’nin, 2019 yılında kurumlar vergisi sıralamasında Türkiye 13’üncüsü olduğunu, faaliyetlerinde tahakkuk eden başarısını vergiyle de taçlandırarak 512 milyon 639 bin 149 TL vergi ödeyeceğini belirtti. Koza Altın’ın 2023 yılında 15 ton altın üreten bir şirket olmasını hedeflediklerini ifade eden TMSF Başkanı Muhiddin Gülal, “Koza Altın TMSF’ye devredildiğinden bu yana aktif büyüklüğünü yüzde 218 artırarak 2.6 milyar TL’den, 8.3 milyar TL’ye yükseltti” dedi. Gülal şunları söyledi: “Her zaman dediğimiz gibi, şirketlerimizi milletin emaneti olarak görüyor ve tabiri caizse gözümüz gibi bakıyoruz. Bu&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>TMSF bünyesindeki Koza Altın İşletmeleri Türk Ekonomisine büyük katkı sağlamaya devam ediyor. TMSF Başkanı Muhiddin Gülal, Koza Altın İşletmeleri A.Ş.’nin, 2019 yılında kurumlar vergisi sıralamasında Türkiye 13’üncüsü olduğunu, faaliyetlerinde tahakkuk eden başarısını vergiyle de taçlandırarak 512 milyon 639 bin 149 TL vergi ödeyeceğini belirtti.</p>
<p>Koza Altın’ın 2023 yılında 15 ton altın üreten bir şirket olmasını hedeflediklerini ifade eden TMSF Başkanı Muhiddin Gülal, “Koza Altın TMSF’ye devredildiğinden bu yana aktif büyüklüğünü yüzde 218 artırarak 2.6 milyar TL’den, 8.3 milyar TL’ye yükseltti” dedi.</p>
<p>Gülal şunları söyledi: “Her zaman dediğimiz gibi, şirketlerimizi milletin emaneti olarak görüyor ve tabiri caizse gözümüz gibi bakıyoruz. Bu özen ve itinanın sonucudur ki, devraldığımız şirketlere değil irtifa kaybettirmek, onları zirveye taşıyoruz. Bu sebeple yönetimimizde bulunan iki şirketimizin birden ilk 100’e girmesi çok önemli ve anlamlıdır. Dün terörü finanse eden şirketlerin bugün vergi sıralamasında rekortmen olması, bizim için onur ve bahtiyarlıktır.”</p>
<p>Koza Altın’ın 2023 yılında 15 ton altın üreten bir şirket olmasını hedeflediklerini ifade eden TMSF Başkanı Gülal, şu bilgileri paylaştı: “Koza Altın TMSF’ye devredildiğinden bu yana aktif büyüklüğünü yüzde 218 artırarak 2.6 milyar TL’den, 8.3 milyar TL’ye yükseltti. Özkaynakları yüzde 222 artarak 7.5 milyar TL’ye, cirosu yüzde 212 artarak 3.2 milyar TL’ye, net kârı ise yüzde 358 artarak 1.8 milyar TL’ye yükseldi. Çalışan sayısı da yüzde 88 artarak 2 bin 354’e çıktı. Şirket, 2020 yılında aktif büyüklüğünü yüzde 32, öz kaynaklarını yüzde 31, cirosunu yüzde 14, net kârını ise yüzde 2.5 artırdı.”</p>
<p>Başkan Muhiddin Gülal, TMSF’nin 38 ilde 797 şirkette kayyumluk görevi yürüttüğünü, bununla birlikte TMSF’nin 114 şirkette pay kayyumu ve 104 gerçek kişinin mal varlıklarına da kayyum olarak atandığını belirterek şunları ekledi: “Bu şirketlerde toplam 40 bin 589 kişi istihdam edilmektedir. Yönetimimizdeki şirketlerin 2020 sonunda aktif büyüklükleri 70 milyar TL, öz kaynakları ise 29,5 milyar TL seviyesindedir. Bu şirketlerin TMSF’ye devredildiğinden bugüne aktif büyüklükleri yüzde 64, öz kaynakları ise yüzde 63 artmıştır. Bununla birlikte şirketlerin sadece 2020 yılı sonunda ciroları 35 milyar TL, dönem kârları ise 3,5 milyar TL olarak gerçekleşmiştir.”</p>
<p>TMSF Başkanı Muhiddin Gülal, Ağrı Mollakara mevkiinde keşfedilen altını çıkarmak için hazırlıklara başladıklarını da açıkladı. TMSF Başkanı Muhiddin Gülal Koza Altın İşletmeleri’nin birçok yörede sondaj çalışmalarını sürdürdüğünü belirtirken Ağrı ile ilgili önemli bir müjde de verdi. Gülal, “Ağrı Diyadin’de Mollakara’da bir rezerv var. Orada ne kadar rezerv olduğuna dair Avustralya’dan bir enstitüden rapor bekliyoruz. Orada tesis kurmaya değecek bir rezerv var. Fizibilitesini yaptık. Asgari 300 milyon dolarlık bir tesis yatırımımız olacak. Orada yaklaşık 1000 kişiye istihdam sağlayacağız. Buradaki rezervin yoğunluğu yüksek. Normalde 2 ton topraktan 1,2 gram altın elde edilir. Ağrı’daki verimin bu rakamdan yüksek olmasını bekliyoruz. Tesis 2022 sonunda üretime başlayacak.” dedi.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2021">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Haremin Mücevherden Okunan Işıltılı Yüzü</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ozel-dosya/haremin-mucevherden-okunan-isiltili-yuzu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derin Tarih]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 May 2021 07:48:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özel Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Gül İrepoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[İrepoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Mahzun]]></category>
		<category><![CDATA[Mücevher]]></category>
		<category><![CDATA[zihgir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7043</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı tarihini bir mataradan, aynadan, yelpazeden ya da miğferden dinlemek ister misiniz? O halde sizi mimar, sanat tarihçisi ve yazar Prof. Dr. Gül İrepoğlu’nun 16 yıllık emeğinin mahsulü olan Osmanlı Saray Mücevheri &#8211; Mücevher Üzerinden Tarihi Okumak isimli kitabına davet ediyoruz. Bilkent Kültür Girişimi (BKG) Yayınları’ndan 2012 yılında çıkan kitapta bu kez mücevherler Osmanlı tarihini anlatıyor, biz dinliyoruz. Gül İrepoğlu ise mücevherlerin o tılsımlı dilini çözmüş bir aracı olarak rehberimiz oluyor. Elmas bir yüzük padişahın sırlarını fısıldıyor kulağımıza ilkin. Tam onun kuyusuna sermest ü şeydâ dalmışken az ötede görkemli bir sorguç yolumuzu kesiyor ve “Sultanın başı üstünde yeri olan beni&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı tarihini bir mataradan, aynadan, yelpazeden ya da miğferden dinlemek ister misiniz? O halde sizi mimar, sanat tarihçisi ve yazar Prof. Dr. Gül İrepoğlu’nun 16 yıllık emeğinin mahsulü olan <em>Osmanlı Saray Mücevheri &#8211; Mücevher Üzerinden Tarihi Okumak</em> isimli kitabına davet ediyoruz. Bilkent Kültür Girişimi (BKG) Yayınları’ndan 2012 yılında çıkan kitapta bu kez mücevherler Osmanlı tarihini anlatıyor, biz dinliyoruz. Gül İrepoğlu ise mücevherlerin o tılsımlı dilini çözmüş bir aracı olarak rehberimiz oluyor.</p>
<p>Elmas bir yüzük padişahın sırlarını fısıldıyor kulağımıza ilkin. Tam onun kuyusuna sermest ü şeydâ dalmışken az ötede görkemli bir sorguç yolumuzu kesiyor ve “Sultanın başı üstünde yeri olan beni dinlemeden geçemezsiniz” diye kafa tutuyor. Boyun eğmemek ne mümkün! Kulak veriyoruz, bilemezsiniz neler diyor. Derken bir gül bahçesinde buluyoruz kendimizi. Elmastan, zümrütten, yakuttan ve zebercetten dizi dizi güllerle bezeli altın kaplama bir beşik bu. Kapısından adım attığımızda kim bilir hangi şehzadenin incecik sesiyle ağlayışını işitiyoruz. Mahzun bir ninni teskin ediyor onu. Oradan bir arpa boyu uzakta az önceki şehzade muzaffer bir sultan olmuş selamlıyor bizi; elinde armudî biçimli altın kaplama dilimli bir topuz. Topuzun başı ve sapında altın çiçek yuvalar içinde yakut, zümrüt ve firuzeler, çiçek motifli zemin üzerine yayılıyorlar. Savaşın ürpertici soluğu bu mücevherle bir sanat eserinin mukaddes ışıltısına dönüşüyor o anda. Ve biz şaşkınlık içinde kitabın sayfalarında ilerlemeye devam ediyoruz.</p>
<p>Gül İrepoğlu’nun deyimiyle “tarihin öyküsü içinde can verilmiş mücevherler tarihleri, ayrıntıları, kullanımları ve belgeleriyle dizili sayfalarda”. Kitabın kurgusuna bir mimar olarak yaklaştığını belirten İrepoğlu, içeriği bir yapının planlama prensiplerini, önceliklerini gözeterek hazırlamış. Konuları ayırma, bilgileri derleyip yorumlamada sanat tarihçisi kimliği imdadına koşmuş. En can alıcı kısmı, yani muhteşem mücevherlere tarihin öyküsü içinde can verme, onların kendi ışıltılarını soluk bırakacak denli parlak hikâyelerini okura aktarma işlemini ise bir romancı hassasiyetiyle yapmış.</p>
<p>Arşiv belgeleri, mücevherlerin kullanım detayları, taşların anlamları ve göz kamaştıran parçaların coşkulu ve efsunlu hikâyelerinin yanında yolu Osmanlı sarayına düşen Avrupalı gezginlerin tanıklıkları da unutulmamış.</p>
<p>Kalkandan leğen-ibriğe, dürbünden sünnet takımına, ok ve yay kesesinden yüzük ve zihgire Osmanlı saray mücevherlerinin dilinden tarihi yeniden okumak için elimizde zengin bir kaynak var artık.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2021">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bulgar Müslümanlarının Çileli Göçü</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/bulgar-muslumanlarinin-cileli-gocu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derin Tarih]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Apr 2021 07:52:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya Camii]]></category>
		<category><![CDATA[Ayastefanos]]></category>
		<category><![CDATA[Çiçek hastalığı]]></category>
		<category><![CDATA[Mülteci]]></category>
		<category><![CDATA[Rodop Dağları]]></category>
		<category><![CDATA[Şumla-Varna]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6975</guid>

					<description><![CDATA[Rus saldırıları karşısında Osmanlı ordusu 1878’in ilk aylarında geri çekilmeye başlayınca, istila edilen Balkan topraklarında yaşayan halk da ilkin Osmanlı askerî birliklerinin olduğu bölgelere sığınmakta buldu çareyi. Birkaç parça eşyasını kağnıya dolduran alelacele yola düştü. Balkan Dağlarını aşmaya çalışanlar, Şumla-Varna bölgesine yönelenler, Sofya, Bosna, Üsküp, eski Zağra ve Filibe taraflarına gelen sığınmacılar oldu. Bu arada Rus orduları Balkanları süratle aşıp göçmenleri önü sıra kaçmaya zorluyor, hatta bazen göçmen kervanlarını da geride bırakarak ilerliyordu. Sığındıkları şehirlerin düşmesiyle, göçebe haline gelenlerin çoğu yeniden, daha güvenilir olacağını ümit ettikleri bölgelere doğru ilerlediler. Savaş 1878 Mart’ında Ayastefanos Antlaşması’yla sonlandığında, göçmenler birkaç bölgede toplaşmışlardı. Şumla-Varna’da&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Rus saldırıları karşısında Osmanlı ordusu 1878’in ilk aylarında geri çekilmeye başlayınca, istila edilen Balkan topraklarında yaşayan halk da ilkin Osmanlı askerî birliklerinin olduğu bölgelere sığınmakta buldu çareyi. Birkaç parça eşyasını kağnıya dolduran alelacele yola düştü. Balkan Dağlarını aşmaya çalışanlar, Şumla-Varna bölgesine yönelenler, Sofya, Bosna, Üsküp, eski Zağra ve Filibe taraflarına gelen sığınmacılar oldu. Bu arada Rus orduları Balkanları süratle aşıp göçmenleri önü sıra kaçmaya zorluyor, hatta bazen göçmen kervanlarını da geride bırakarak ilerliyordu. Sığındıkları şehirlerin düşmesiyle, göçebe haline gelenlerin çoğu yeniden, daha güvenilir olacağını ümit ettikleri bölgelere doğru ilerlediler.</p>
<p>Savaş 1878 Mart’ında Ayastefanos Antlaşması’yla sonlandığında, göçmenler birkaç bölgede toplaşmışlardı. Şumla-Varna’da takriben 230 bin, Burgaz’da 20 bin, Rodop Dağları’nda 100 bin, Gümülcine’de 50 bin ve İstanbul’da 200 bin kadar insan yığılmıştı.</p>
<p>Savaş sonunda, belli başlı merkezlerde toplaşan mültecilerin yanı sıra, birçokları da Bulgaristan ve Batı Trakya’nın her yanına saçılmış bulunuyordu. On binlercesi, Osmanlı hükümeti tarafından tahliye edilerek, deniz yoluyla Anadolu, Kıbrıs ve Suriye’ye sevk edildiler. Geriye kalanlar kara yoluyla, İstanbul’dan geçerek Anadolu’ya ulaştılar. Bir kısmı tren yolu kenarlarında soğuktan donarak can verdi.</p>
<p>Rus ve Bulgarların katlettiğinden çok daha fazla mülteci de hastalıktan hayatını kaybetti. Mültecilerin istiflendiği yerlerde, tifo-tifüs ve sıklıkla çiçek hastalığı görülüyordu. Edirne’deki 45 bin mülteciden 16 bini tifoya yakalanmıştı ve her gün 100-120 kişi ölüyordu. İstanbul’a ulaşan yüz binlerce göçmen korkulacak kadar hastalıklıydı. Bâbıâli’nin ricasıyla duruma el koyan Avrupalı doktorlar, Nisan 1878’den başlayarak, 160 bin mültecinin İstanbul’a ulaştığını, bunların 60 bininin başka yerlere sevk edildiğini ve 18 bininin öldüğünü belirttiler. Ayasofya Camii’nde barınan 4 bin sığınmacı arasında her gün 25-30 ölüm vuku buluyordu.</p>
<p>Ateşkes imzalanmasından sonra, Ruslar kâğıt üzerinde, Türk mültecilerin eski köylerine yeniden yerleşmelerine razı geldiler. Ruslar tarafından resmen kabul edilen Berlin Kongresi’nin maddelerine göre, geri dönen mültecilere evleri, eşyaları ve tarlaları geri verilecek; kendilerine sataşılmayacaktı. Eski yerlerine dönen mülteciler, evlerini yerle bir edilmiş veya Bulgarların eline geçmiş halde buldular. Bu evlerin, sahiplerine geri verilmesi ümidi yoktu. Rusların, hiç değilse karınlarını doyuracağına dair garanti vermesine rağmen mülteciler açlığa terk edildiler. Bulgarlar genellikle, Türklerin ambarlarından aldıkları buğdayın çok azını bile, onları hasat etmiş fakat şimdi mülteci durumuna düşmüş olan bu insanlarla paylaşmadılar. Geri dönenler yiyeceksiz, barınaksız ve tarlasız kalmıştı. Akıbetleri hakkındaki raporların hemen hepsi de şu gibi sözlerle sonlanıyordu: “Hayatlarını sürdürebilenler Edirne’ye geri döndüler.” Yollarda ise Bulgar çetelerin hücumuna uğruyorlardı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-nisan-2021">Derin Tarih Nisan Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Padişahın Huzurunda Ramazan Dersleri</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ramazan-medeniyeti/padisahin-huzurunda-ramazan-dersleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derin Tarih]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Apr 2021 07:23:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ramazan Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan I. Abdülhamid]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan II. Mahmud]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan III. Selim]]></category>
		<category><![CDATA[sultânîde]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6955</guid>

					<description><![CDATA[Yöneticilerin yanı başında, içinden çıkılamayan meselelerin çözümü için hazır bulunan Osmanlı uleması, ilerleyen zamanlarda padişahların da iştirak ettiği müzakere meclislerinde ilimlerini siyaset erbabıyla paylaşmıştır. Huzur-u sultânîde gerçekleştirildiği için “huzur dersleri” adı verilen bu meclislerin ilki, Sultan III. Mustafa’nın saltanatı sırasında 1759 ramazanında gerçekleştirildi. Huzur dersleri genellikle Kâdî Beyzâvî’nin Envârü’t-Tenzîl ve Esrârü’t-Te’vîl adlı tefsirinden bir ayet okunarak başlar, ardından dersi takrir eden mukarrir sözü alarak yorumunu belirtir, sonrasında kendilerine muhatap denen âlimler sırasıyla konuşurdu. Öğle ile ikindi arasında yapılan huzur derslerine katılan âlim sayısı 1767 ramazanında 129’u bularak en yüksek sayıya ulaştı. 1775’te, Sultan I. Abdülhamid’in emriyle bu sayı düşürüldü, katılımcıların&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yöneticilerin yanı başında, içinden çıkılamayan meselelerin çözümü için hazır bulunan Osmanlı uleması, ilerleyen zamanlarda padişahların da iştirak ettiği müzakere meclislerinde ilimlerini siyaset erbabıyla paylaşmıştır. Huzur-u sultânîde gerçekleştirildiği için “huzur dersleri” adı verilen bu meclislerin ilki, Sultan III. Mustafa’nın saltanatı sırasında 1759 ramazanında gerçekleştirildi.</p>
<p>Huzur dersleri genellikle Kâdî Beyzâvî’nin <em>Envârü’t-Tenzîl ve Esrârü’t-Te’vîl</em> adlı tefsirinden bir ayet okunarak başlar, ardından dersi takrir eden mukarrir sözü alarak yorumunu belirtir, sonrasında kendilerine <em>muhatap</em> denen âlimler sırasıyla konuşurdu. Öğle ile ikindi arasında yapılan huzur derslerine katılan âlim sayısı 1767 ramazanında 129’u bularak en yüksek sayıya ulaştı. 1775’te, Sultan I. Abdülhamid’in emriyle bu sayı düşürüldü, katılımcıların da şeyhülislâm tarafından tespit edilmesi karara bağlandı. Sultan III. Selim döneminde (1789-1807) <em>muhatap</em>ların sayısı yediye kadar indirildi. Sultan II. Mahmud, 1834’te huzur derslerinin konularının hafifleştirilmesini, üslubunun halk diline yaklaştırılmasını irade etti. Sultan Abdülaziz ve II. Abdülhamid dönemlerinde artık haftanın iki günü, saray erkânının ve Harem’deki hanımların da -perde arkasından- katıldıkları sistemli müzakerelere dönüşen huzur dersleri Sultan Mehmed Reşad, Vahideddin ve Son Halife Abdülmecid Efendi zamanlarında ramazanın ilk 10 gününde yapıldı.</p>
<p>Hilâfetin ilgasına kadar, tam 165 yıl boyunca devam ettirilen huzur dersleri, böylece Osmanlı ilim tarihinin ışıltılı sayfaları arasında yerini almıştır. Hukukçu Ebül’ulâ Mardin’in (1881-1957) <em>Huzur Dersleri</em> adlı eseri, konuyla ilgili başvurulabilecek en önemli kaynaklardan biridir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-nisan-2021">Derin Tarih Nisan Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>4 Soruda Rockefeller Vakfı’nın Türkiye’deki Beşeri Bilimler Mesaisi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/4-soruda-rockefeller-vakfinin-turkiyedeki-beseri-bilimler-mesaisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derin Tarih]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Mar 2021 06:25:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[2.Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[Latin Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Rockefeller Vakfı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6869</guid>

					<description><![CDATA[Rockefeller Vakfının 1950 sonrasında pozitif/doğa bilimlerinden ziyade beşeri bilimlere önem vermesinin ve bu alanla ilgili yatırımlarının öne çıkmasının sebebi neydi? 2. Dünya Savaşı sonrasındaki yıkımın ardından ABD’de pozitif/doğa bilimlerinin fonksiyonu sorgulanırken, Rockefeller Vakfı içinde beşeri bilimlerin bilimler hiyerarşisindeki rolü üzerine yeniden düşünme fırsatı doğdu. “Doğa bilimlerinin insana nihai hediyesi evrensel yıkım mıdır?” sorusu karşısında, determinist akla karşı insanlığın zaferi telakkisi ağırlık kazanacak, 2. Dünya Savaşı’nın sebep olduğu yıkımdan kurtulmanın estetik ve ahlakî standartlarla mümkün olduğu inancı ağır basacaktı. Bu standartlar da beşeri bilimlerle sağlanabilirdi. Diğer deyişle, medeniyetin yıkımı hususunda potansiyel bir tehdit olabilecek teknik bilgideki ilerlemeleri değerlendirebilmek için gerekli araçlara&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Rockefeller Vakfının 1950 sonrasında pozitif/doğa bilimlerinden ziyade beşeri bilimlere önem vermesinin ve bu alanla ilgili yatırımlarının öne çıkmasının sebebi neydi?</strong></p>
<p>2. Dünya Savaşı sonrasındaki yıkımın ardından ABD’de pozitif/doğa bilimlerinin fonksiyonu sorgulanırken, Rockefeller Vakfı içinde beşeri bilimlerin bilimler hiyerarşisindeki rolü üzerine yeniden düşünme fırsatı doğdu. “Doğa bilimlerinin insana nihai hediyesi evrensel yıkım mıdır?” sorusu karşısında, determinist akla karşı insanlığın zaferi telakkisi ağırlık kazanacak, 2. Dünya Savaşı’nın sebep olduğu yıkımdan kurtulmanın estetik ve ahlakî standartlarla mümkün olduğu inancı ağır basacaktı. Bu standartlar da beşeri bilimlerle sağlanabilirdi. Diğer deyişle, medeniyetin yıkımı hususunda potansiyel bir tehdit olabilecek teknik bilgideki ilerlemeleri değerlendirebilmek için gerekli araçlara beşeri bilimlerin sahip olduğu düşünülüyordu.</p>
<p>Yaygın kanaat, dünyanın geri kalanıyla daha iyi bağ kurmanın yolunun ABD’nin yurttaşlarına daha iyi yabancı dil eğitimi sunmasından ve daha fazla uluslararası eğilimli insan yetiştirmesinden geçtiğiydi. Bilhassa saha araştırmaları kültürlerarası anlayışı güçlendiren disiplinlerarası bir alan olarak ele alınıyor, önde gelen üniversitelerde saha araştırmalarına yönelik birimler kurma teşebbüsleri hız kazanıyordu. Bu noktada Rockefeller Vakfı Beşeri Bilimler Bölümü direktörü David Stevens ile halefi Charles Fahs’ın ciddi teşebbüsleriyle öne çıktıkları görülür.</p>
<p>ABD’de beşeri bilimlere yönelen rağbet ülke hudutlarıyla sınırlı kalmayacaktı. Beşeri bilimler araştırmalarının yurt dışında da canlandırılıp örgütlenmesi için harekete geçildi. Batı Avrupa dışındaki yabancı kültürlerin tanınması ve geliştirilmesi münasebetiyle planlanan hegemonik ilişkinin ağları bir anlamda beşeri bilimler üzerinden dokunmaya başlanıyordu.</p>
<p>Bilhassa tarih araştırmaları önemli rol oynayacaktı. Çünkü tarih sahası, bilgi külliyatından ziyade faaliyet teknikleri sunması açısından değerliydi. Vakıf destekleri belli bir bölgedeki tarih, coğrafya ve edebiyat çalışmalarını içerecek şekilde planlanmalıydı. Bu çerçevede genç beşeri bilimcilerin dikkatleri ABD’de en fazla ihmal edilmiş araştırma alanlarından olan Yakındoğu’ya yöneltildi. Ayrıca bu coğrafyada bireysel potansiyele ve kurumsal konuma sahip yetenekli sanatçı, tarihçi ve beşeri bilimcilere burs verilmesi kararlaştırıldı.</p>
<p>Bu teşebbüslerin öncüsü Rockefeller Vakfının 1950-60’larda beşeri bilimleri teşvik faaliyetlerinin, ABD ve Batı Avrupa harici topraklarda bireysel burslar vermek, çeşitli kuruluş ve yayınların finansmanını desteklemek şeklinde gerçekleştiğini görüyoruz. Bunlara gerekçe olarak da Türkiye’de yaşanan kültür devriminin Müslüman dünya için Batılılaşma modeli olarak görüldüğü, bu yüzden de bu tecrübenin anlaşılması gerektiği öne sürülmüştü. Fakat 1941 tarihli bir raporda asli hedefin bu kadar masum olmadığı dikkat çeker. Raporda ABD’nin Latin Amerika, Asya ve Avrupa ile ilişkilerini geliştirme hususundaki eksiklerine vurgu yapılmakta, Batı Avrupa dışındaki yabancı kültürleri anlama noktasındaki eksikliğin ABD’nin diplomatik varlığını ve dünya çapındaki ilişkilere katılımını zayıflattığı belirtilmektedir.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>John Marshall’ın Toynbee’den ilham alan toplum mühendisliği projesi için neden Türkiye seçildi? Marshall’ın tasarısına göre proje Türkiye’de nasıl tatbik edilecekti?</strong></p>
<p>Harvard mezunu John Marshall, Rockefeller Vakfı yetkilisi olarak 1948’deki ilk ziyaretinin ardından 1960’a kadar Türkiye’ye sık aralıklarla bir dizi ziyaret gerçekleştirerek toplumsal yapı ve dinamikler hakkında ayrıntılı keşif ve gözlem yapma fırsatı buldu. ABD’nin bölgeye nüfuzu için gerekli stratejileri tartıştığı raporunda Türkiye’de dinin sosyo-politik hayattaki yerine temas ederken, İslam’ın Yakındoğu toplumları için sadece bir din değil, bir hayat tarzı olduğunu kaydediyordu. Yakındoğu’da Batılılaşmanın başarıya ulaşması, İslam ile Batılılaşma arasındaki gerilimin nasıl dönüştürüleceğine bağlıydı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mart-2021">Derin Tarih Mart Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Medeniyetin İşaret Taşları</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ozel-dosya/medeniyetin-isaret-taslari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derin Tarih]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Feb 2021 06:39:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özel Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[animist]]></category>
		<category><![CDATA[Dicle]]></category>
		<category><![CDATA[Fırat]]></category>
		<category><![CDATA[Göbeklitepe]]></category>
		<category><![CDATA[Mezopotamya]]></category>
		<category><![CDATA[Neolitik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6767</guid>

					<description><![CDATA[Günümüzden yaklaşık 12.000 yıl önce, Fırat ve Dicle nehirleri arasında kalan bölgede, insanlık tarihi yön değiştiriyordu. İnsanoğlu, dünya tarihinde ilk kez avcı &#8211; toplayıcı düzenden, çiftçi &#8211; üretici düzene geçmekteydi. Göbeklitepe incelendiğinde, tarihöncesi insanın bu süreçte basit bir hayat tarzıyla yetinmediği, bilinenin aksine oldukça karmaşık bir düşünce sistemine, toplumsal düzene ve teknolojiye sahip olduğu görülüyor. Bunun da ötesinde dönemin inanç dünyasını yansıtan, animist figürlerle zenginleştirilmiş ritüel merkezleri Göbeklitepe’yi arkeoloji tarihinin en önemli keşiflerinden biri haline getiriyor. Son avcıların buluşma merkezi olarak tanımlanabilecek Göbeklitepe, tarihöncesi hayata dair her türlü veri ve bilimsel sonuç açısından büyük önem taşıyor. İnsanlık tarihine dair öncesindeki&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Günümüzden yaklaşık 12.000 yıl önce, Fırat ve Dicle nehirleri arasında kalan bölgede, insanlık tarihi yön değiştiriyordu. İnsanoğlu, dünya tarihinde ilk kez avcı &#8211; toplayıcı düzenden, çiftçi &#8211; üretici düzene geçmekteydi. Göbeklitepe incelendiğinde, tarihöncesi insanın bu süreçte basit bir hayat tarzıyla yetinmediği, bilinenin aksine oldukça karmaşık bir düşünce sistemine, toplumsal düzene ve teknolojiye sahip olduğu görülüyor. Bunun da ötesinde dönemin inanç dünyasını yansıtan, animist figürlerle zenginleştirilmiş ritüel merkezleri Göbeklitepe’yi arkeoloji tarihinin en önemli keşiflerinden biri haline getiriyor. Son avcıların buluşma merkezi olarak tanımlanabilecek Göbeklitepe, tarihöncesi hayata dair her türlü veri ve bilimsel sonuç açısından büyük önem taşıyor. İnsanlık tarihine dair öncesindeki tüm teorileri altüst eden anıtsal Göbeklitepe mimarisi ve tarihöncesi insanın gelişkin sembolik dünyası bu dönem için beklenmedik bir düzeye ulaşmış bir kültürü bizlere iletiyor. Bilim insanlarını heyecanlandırdığı kadar bu toprakların insanını da gururlandıran bu eşsiz bölge keşfedilmeyi bekleyen daha birçok gizem olduğunu akla getiriyor.</p>
<p>Göbeklitepe “modern insan”ın günümüz medeniyetin ulaştığı süreçte attığı adımların en çarpıcı örneklerinden biri. Göbeklitepe’yi önemli kılan yalnızca yüksek sanat anlayışı ya da şaşırtıcı mimarisi değil, burayı inşa eden toplulukların gelişmiş toplumsal yapıları, zengin inanç ve sembol dünyaları hakkında bizlere sunduğu deliller. Göbeklitepe’nin ilk kültür katmanı, MÖ 9.600 &#8211; 8.700 yılları arasına tarihlenmekte. Neolitik dönemin ilk evresi olan bu dönem, insanın kültürel ve toplumsal açıdan yaşadığı en büyük değişimlerden birine sahne olmuştur. Avcı &#8211; toplayıcı hayattan yerleşik hayata geçiş, tarım ve hayvancılığın ortaya çıkışı, kilden kap kacak yapımı ve cilalı taş baltalar, kerpiç gibi teknolojik gelişmeler araştırmacılar tarafından “neolitik paket” adı altında gruplandırılıyor. Son dönemde Yakındoğu’da yapılan araştırmalar, ilk neolitik dönem insanlarının çevrelerindeki tabiattan farklı biçimlerde faydalanan başarılı avcı &#8211; toplayıcılar olmalarının yanı sıra gelişmiş ve çok katmanlı kültürel geleneklere sahip olduklarını da gösteriyor.</p>
<p>Günümüzden yaklaşık 120 bin yıl önce başlayan buzul dönemlerinin ardından, 19 bin yıl önce son buzul döneminin sona erdiği düşünülüyor. Bu dönemde Avrupa’nın büyük bir kısmıyla birlikte Doğu Anadolu dağları da buz örtüsüyle kaplanmıştır. Son buzul maksimumu’nun ardından iklim şartları yumuşamaya başlar, deniz seviyesi yükselir. MÖ 12.500’e gelindiğinde sıcaklık neredeyse günümüz değerlerine ulaşır. Bu da tundra bitki örtüsünün çam ormanlarıyla değişmesine neden olur. Anadolu ve kuzey Mezopotamya binlerce yıldır kurak bir step ikliminin altındayken, yavaş yavaş nemli ve yumuşak bir iklime geçer ve çayırlıklarla açık ormanlık araziler yayılmaya başlar.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2021">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Oniki Ada’yi Nasıl Kaybettik?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/editorden/oniki-adayi-nasil-kaybettik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derin Tarih]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Jul 2019 08:57:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editörden]]></category>
		<category><![CDATA[Cezâir-i İsna Aşer]]></category>
		<category><![CDATA[Ege Adaları]]></category>
		<category><![CDATA[Lozan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=4729</guid>

					<description><![CDATA[Sosyal medya, çağımızın çöplüğü. Tarih de bu çöplüğün en gözde ve en cazip malzemelerinden. Türkiye’de tarihin ne kadar ucuza manipüle edilebildiğini görmek isterseniz sosyal medyaya birkaç dakika vakit ayırmanız kâfidir. M. Kemal Paşa’ya, Haziran 1919’da daha kendi memleketini kurtaracak askeri bulamazken 1932’de kurulan “Suudi Krallığı”na “Ordularımla gelirim bak” diye Latin harfleriyle telgraf (!) yazdıranı mı istersiniz, yoksa İngiliz Kralına M. Kemal’in elini öptüreni mi? Neresinden tutsanız elinizde kalacak olan bu saçmalıkların en iri kıyımlarından birini Oniki Ada’nın Lozan’dan çok önce verildiği, hatta Lozan’da bu adaların görüşülmediği teşkil ediyor. Bunlar çoluk çocuk işi deyip geçeceksiniz ama aynı cahilliği 70’ini devirmiş bir&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[Sosyal medya, çağımızın çöplüğü. Tarih de bu çöplüğün en gözde ve en cazip malzemelerinden. Türkiye’de tarihin ne kadar ucuza manipüle edilebildiğini görmek isterseniz sosyal medyaya birkaç dakika vakit ayırmanız kâfidir.
M. Kemal Paşa’ya, Haziran 1919’da daha kendi memleketini kurtaracak askeri bulamazken 1932’de kurulan “Suudi Krallığı”na “Ordularımla gelirim bak” diye Latin harfleriyle telgraf (!) yazdıranı mı istersiniz, yoksa İngiliz Kralına M. Kemal’in elini öptüreni mi? Neresinden tutsanız elinizde kalacak olan bu saçmalıkların en iri kıyımlarından birini Oniki Ada’nın Lozan’dan çok önce verildiği, hatta Lozan’da bu adaların görüşülmediği teşkil ediyor.
Bunlar çoluk çocuk işi deyip geçeceksiniz ama aynı cahilliği 70’ini devirmiş bir tarih profesörü sergileyince insan “Tut kelin perçeminden” demekten başka çare bulamıyor. Demek ki cahillik denilen veba iliklerimize işlemiş. Demek ki atasözümüzde denildiği gibi balık baştan kokuyormuş…
Halbuki çok geniş bir kavram olan “Ege Adaları” ile “Oniki Ada”yı birbirine karıştırmak ilmin ve irfanın alamet-i farikası olan tefrik etme hazinemizin iflas ettiğini gösteriyor. Bakın, Osmanlı Devleti bu adaların tamamına Cezâir-i Bahr-i Sefid demiş, yani Akdeniz Adaları; bizim Oniki Ada dediğimiz adalara ise Menteşe Adaları veya Cezâir-i İsna Aşer.
Daha önceki antlaşmalarla elimizden çıkan batı ve kuzey Ege adalarını (ve Girit’i) bir yana koyarsak, 1) Lozan’da Boğazönü veya “Saruhan adaları”ndan Gökçeada, Bozcaada ve Tavşan adaları bize bırakılırken, Semadirek, Limni, Midilli, Sakız, Sisam ve Ahikerya Yunanistan’a verilmiş, 2) Menteşe Adaları ile Antalya açıklarındaki Meis Lozan’ın 15. maddesiyle İtalya’ya bırakılmıştır.
İşte dergimizin kapak dosyasını tahsis ettiğimiz Oniki Ada (Meis hariç) sonuncular olup Lozan’da bizden İtalya’ya, 1947 yılında da İtalya’dan Yunanistan’a resmen ‘transfer edilmiştir.’
Derin Tarih tarihimizin unutmamamız gereken hazin sayfaları üzerindeki kafa karışıklıklarını uzmanlar eliyle aydınlatırken “Tüm Bildikleriniz Tarih Olacak” demeye devam ediyor. Yeni sayılarımızda yeni keşiflerde buluşmak ümidiyle.
Hayırla kalınız.

<strong><em>Mustafa Armağan</em></strong>

<!-- /wp:post-content --><!-- wp:paragraph -->

<strong><em>Derin Tarih Dergisi Genel Yayın Yönetmeni</em></strong>]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
