﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ekrem Buğra Ekinci &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/yazar/ekrembugraekinci/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Fri, 04 Jun 2021 08:20:29 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.5</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>Ekrem Buğra Ekinci &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Sultan II. Mahmud’un “Gâvur” İthamına Cevabı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/osmanli-tarihi/sultan-ii-mahmudun-gavur-ithamina-cevabi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ekrem Buğra Ekinci]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Jun 2021 08:20:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Aimêe]]></category>
		<category><![CDATA[Halet Efendi]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan II. Mahmud]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan III. Selim]]></category>
		<category><![CDATA[Yeniçeri Ocağı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7164</guid>

					<description><![CDATA[Sultan II. Mahmud hakkındaki efsaneler, daha padişahın annesi Nakşidil Sultan ile başlar. Martinik’ten Fransa’ya gelirken, Cezayir korsanlarının eline düşen Fransız asilzadesi Aimée de Rivery saraya getirilmiş; burada yetiştirilerek Sultan I. Abdülhamid ile evlenip Sultan II. Mahmud’u doğurmuş &#8211; tur. Aimée, Fransız İmparatoru Napoléon’un zevcesi Josephine ile teyze çocuğudur. Böyle bir hanım vardır ama Sultan II. Mahmud’un annesi değildir. Sultan II. Mahmud’un annesi Kafkasya asıllı bir cariyedir. 1807’de İngiliz gazeteleri tarafından ortaya atılan bu iddia, 1867’de Sultan Aziz’in Avrupa seyahatinde tekrar moda olmuş, padişahın o zamanki Avrupa aristokrasisi ile akrabalığı Fransız mecmualarına çekici gelmiştir. Çocuğu olmayan Sultan III. Selim, Şehzâde Mahmud’u&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sultan II. Mahmud hakkındaki efsaneler, daha padişahın annesi Nakşidil Sultan ile başlar. Martinik’ten Fransa’ya gelirken, Cezayir korsanlarının eline düşen Fransız asilzadesi Aimée de Rivery saraya getirilmiş; burada yetiştirilerek Sultan I. Abdülhamid ile evlenip Sultan II. Mahmud’u doğurmuş &#8211; tur. Aimée, Fransız İmparatoru Napoléon’un zevcesi Josephine ile teyze çocuğudur. Böyle bir hanım vardır ama Sultan II. Mahmud’un annesi değildir. Sultan II. Mahmud’un annesi Kafkasya asıllı bir cariyedir. 1807’de İngiliz gazeteleri tarafından ortaya atılan bu iddia, 1867’de Sultan Aziz’in Avrupa seyahatinde tekrar moda olmuş, padişahın o zamanki Avrupa aristokrasisi ile akrabalığı Fransız mecmualarına çekici gelmiştir.</p>
<p>Çocuğu olmayan Sultan III. Selim, Şehzâde Mahmud’u evladı gibi himaye ve terbiye etti. Şehzade, amcasının ıslahat fikrinin tesirinde kaldı. En buhranlı zamanlarda, imparatorluğu uçurumun kenarından aldı. Uzun süren saltanatında hem harpler, hem isyanlarla sarsılan devletin çözülmesine mâni olmak kudretini gösterdi. Her sahadaki ıslahat faaliyetleriyle imparatorluğa hayatiyet kazandırdı. Cahil ve mutaassıp bir kesimin reaksiyonunu çekmekle beraber, aklıselim sahipleri tarafından hizmetleri şükranla anılmış; Garp menbalarında bile hürmetle anılmıştır.</p>
<p>95. halife ve 30. padişah olarak 1808’de tahta çıktı. Sultan III. Selim tahttan indirilip şehid edilmiş, bu arada kendisini de öldürmeye yeltenmişler ise de Allah’ın inayeti kabilinden hayatta kalarak, Rusçuk Ayanı Alemdar Mustafa Paşa’nın desteğiyle tahta çıkmıştır. Sultan III. Selim’in düştüğü hatalara düşmemeye çalıştı. Onun maraz doğuran merhametli siyasetini terk etti. Sert tedbirlerle, içeride istikrarı temin etti. Asırlar boyunca gitgide tefessüh etmiş ve artık ıslahı kabil görülmeyen Yeniçeri Ocağı’nı ortadan kaldırdı. Ocak mensuplarının zulümlerinden bezmiş olan halk da kendisine var gücüyle destek oldu. Gönüllü ve mecburi esasa müstenid yeni bir ordu kurdu ki, şimdiki ordunun nüvesi sayılır.</p>
<p>Saltanatının ilk senelerinde, yeniçerilere arkasını verip padişahı kıskaca alan meşhur nişancı Halet Efendi’nin nüfuzu görülür. Fırsatını bulunca, kendisini ortadan kaldırdı. O kadar çok kişinin canını yakmıştı ki, arkasından,</p>
<p><em>Ne kendi etti rahat, ne âleme verdi huzur</em></p>
<p><em>Yıkıldı gitti cihandan, dayansın ehl-i kubur</em></p>
<p>mısraları söylenmiştir. Padişah ancak ondan ve Yeniçeri Ocağı’nın ilgasından sonra serbest hareket etme imkânı bulmuştur. Böylece Sultan II. Mahmud’un saltanatı, Halet Efendi’nin ölümü ve Yeniçeri Ocağı’nın ilgasından evvel ve sonra olmak üzere iki devreye ayrılır. Böylece padişah, mazide el ele verip uğursuz roller oynayan bürokrat, asker ve ilmiyeyi sindirdi ve devletin fonksiyonlarını elinde toplayarak memleketi saraydan idare etmeye başladı. Bunun için otokratlıkla itham edilir ama bu teşebbüsü, bir cihetle devleti uçurumun kenarından almıştır. Sultan II. Abdülhamid de 93 Harbi felâketi üzerine babasının yolunu bırakıp dedesinin yolunu takip edecektir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2021">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>10 Maddede Beyaz Saray’ın Renkli Misafirleri</title>
		<link>https://www.derintarih.com/izdusum/10-maddede-beyaz-sarayin-renkli-misafirleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ekrem Buğra Ekinci]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Apr 2021 07:07:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İzdüşüm]]></category>
		<category><![CDATA[beyanname]]></category>
		<category><![CDATA[demokrat]]></category>
		<category><![CDATA[Hollywood]]></category>
		<category><![CDATA[İngiltere]]></category>
		<category><![CDATA[Kongre]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6941</guid>

					<description><![CDATA[Amerikalılar 1774’de İngiltere’den istiklâllerini kazandıktan sonra yepyeni bir idare kurdular. Kralın yerine başkanı oturttular. Kongre dedikleri meclise de kanun yapma yetkisi tanıdılar. İki güç birbirinden apayrı çalışmaya başladı. Dünyanın en kısa ve yürürlükteki en eski anayasalarından birini hazırladılar. ABD’nin kuruluşu, insan hakları beyannamesi ile beraber gerçekleşti. Başlangıçta 7 eyalet idi. Fransa’dan, İspanya’dan, Meksika’dan, hatta Rusya’dan parayla toprak aldı. Savaşarak kazandığı da oldu. Bugün millî bayraklarındaki yıldızlarda ifade dildiği gibi 50 eyalet ABD’yi teşkil eder. Cumhuriyetçiler ve Demokratlar olmak üzere iki büyük parti vardır. Birincisine merkez sağ, diğerine merkez sol denilebilir. Sermaye sahipleri ve muhafazakârlar Cumhuriyetçilere, alt tabaka ve serbest fikirliler&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Amerikalılar 1774’de İngiltere’den istiklâllerini kazandıktan sonra yepyeni bir idare kurdular. Kralın yerine başkanı oturttular. Kongre dedikleri meclise de kanun yapma yetkisi tanıdılar. İki güç birbirinden apayrı çalışmaya başladı. Dünyanın en kısa ve yürürlükteki en eski anayasalarından birini hazırladılar. ABD’nin kuruluşu, insan hakları beyannamesi ile beraber gerçekleşti. Başlangıçta 7 eyalet idi. Fransa’dan, İspanya’dan, Meksika’dan, hatta Rusya’dan parayla toprak aldı. Savaşarak kazandığı da oldu. Bugün millî bayraklarındaki yıldızlarda ifade dildiği gibi 50 eyalet ABD’yi teşkil eder.</p>
<p>Cumhuriyetçiler ve Demokratlar olmak üzere iki büyük parti vardır. Birincisine merkez sağ, diğerine merkez sol denilebilir. Sermaye sahipleri ve muhafazakârlar Cumhuriyetçilere, alt tabaka ve serbest fikirliler Demokratlara rey verirler. Bu sebeple rey nispetleri oldukça yakındır. Bazen birini, bazen diğerini iktidarda görmek mümkündür. İktidar değiştiği zaman, Amerikan politikasında çok kayda değer değişiklikler görülmez.</p>
<p>İki küsur asırdır ufak tefek aksaklıklar dışında tıkır tıkır işleyen bir sistem teşekkül etti. Biraz da bu sebeple zaman zaman çok garip ve yeteneksiz insanlar başkan olduğu halde, sistemde en ufak bir sarsılma olmadı. Okuma yazma bilmediği söylenen başkanlar da oldu; ikinci sınıf Hollywood aktörleri de. Balık avlama merakı yüzünden Beyaz Saray’a hiç gelmeyenler de vardı; felç olup hasta yatağında aylarca yatağından memleketi idare eden başkanlar da. Ama Amerika’da demokrasi hiç kesintiye uğramadı. Bu, sistemin zaferidir.</p>
<p><strong>1) Neden başkanlık sistemi?</strong></p>
<p>Birleşik Amerika’yı kuranlar, bir kralın heybeti ile bir başbakanın gücünü tek kişide birleştirmek istediler. Bir başka deyişle, halk tarafından seçilen güçlü bir iktidar arzuladılar. Başkanlık sistemi böylece doğdu. Dünyanın en eski anayasası olan ABD anayasası 1787 tarihli kısa bir anayasadır. Defalarca “düzeltilmiştir”. Ama sistemin ve hürriyetlerin sıkı bir teminatıdır.</p>
<p>Başkanlık sistemi, parlamenter sistemin aksine, kuvvetler ayrılığını sert biçimde tatbik eden ve icraya belli bir üstünlük tanıyan sistemdir. Başkanlık sisteminde, parlamenter sistemin aksine kuvvetler ayrılığı katıdır. Müesseseler arasında bir denge ve fren usulü kurulmuştur. Kongre (parlamento) başkanlık sisteminin birinci ayağıdır. Temsilciler meclisi ve senato olmak üzere iki kanatlıdır. Senatoda 50 eyaletin seçilmiş ikişer temsilcisi vardır. İki yılda bir üçte biri yenilenir. Temsilciler meclisinin 435 azası 2 yılda bir dar bölge sistemiyle nüfusa göre seçilir. Kanun yapmak, borçlanmak, vergi koymak, anlaşmaların tasdiki, harp ilanı ve bütçe hazırlamak kongreye aittir.</p>
<p><strong>2) Olmazsa olmaz vasıf: WASP</strong></p>
<p>Amerikan başkanı olmak için anayasada yazılı olmayan bir vasıf aranır ki, WASP diye bilinir: White-Anglo-Sakson-Protestan. Beyaz ırktan, İngiliz asıllı ve Protestan dininden olmayanlar başkan olamazdı. 1930’larda Smith adında bir Katolik ağır bir mağlubiyete uğramıştı. Bu geleneği ilk yıkan Kennedy oldu. Kennedy 1960 seçimlerinde Demokratların adayı idi. Hem Katolik, hem de İrlandalı idi. Genç ve yakışıklı oluşundan başka avantajı yoktu. Kimse kendisine şans vermiyordu. Karşısındaki aday Nixon son anda büyük bir hata yaptı. Kennedy’nin televizyondaki tartışma teklifini kabul etti. Renkli televizyonda makyajı reddeden Nixon çok yaşlı ve kasılmış görünüyordu. Kennedy ise rahat, esprili ve sevimliydi. Kennedy kazandı; ancak sadece 118 bin farkla.</p>
<p>Muhalifleri, Katolikler Papa’ya bağlı oldukları için vatanlarına hıyanet bile edebilecekleri söylüyordu. Hatta başkanın yatak odasında doğrudan Papa’ya bağlı kırmızı bir telefon bulunduğu bile söylendi. Karısı Jackie milyonların sempatisini kazandı. Öte yandan, Kennedy’nin sarışın artist Marilyn Monroe ile dedikodusu ayyuka çıktı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-nisan-2021">Derin Tarih Nisan Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Şehzadelerine Teklif Edilen Taçlar</title>
		<link>https://www.derintarih.com/oteki-tarih/osmanli-sehzadelerine-teklif-edilen-taclar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ekrem Buğra Ekinci]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Mar 2021 05:35:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öteki Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Battenberg]]></category>
		<category><![CDATA[Monarşi]]></category>
		<category><![CDATA[Oldenburg]]></category>
		<category><![CDATA[parlamento]]></category>
		<category><![CDATA[Prens Otto]]></category>
		<category><![CDATA[Yorgos]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6834</guid>

					<description><![CDATA[Monarşi 20. asra gelinceye kadar kimsenin aksini tasavvur bile etmediği bir idare tarzıydı. Bir memleketin başında burayı yurdu bilen, halkı da ailesi olarak gören bir hükümdar olmalıydı. Bunun için o milletin içinden çıkmış ve kahramanlıklar gibi tarihî ananelerle karizma kazanmış bir aile hükümdarlık mevkiini işgal etmeliydi. Nitekim böyle bir millî hanedana sahip devletler uzun ömürlü olmuş (Polonya, Venedik gibi), olmayanlar ise sıkıntı çekmiştir. 19. asrın siyasî konjonktüründe çeşitli maksatlarla kurulan yeni ulus/tampon devletlerde, eğer (Sırbistan gibi) millî bir hanedana sahip değillerse, hükümdarlık makamını kimin işgal edeceği bir mesele olmuştu. Büyük devletler denge siyaseti adına kendi menfaatlerini de gözeterek Belçika, Yunanistan,&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Monarşi 20. asra gelinceye kadar kimsenin aksini tasavvur bile etmediği bir idare tarzıydı. Bir memleketin başında burayı yurdu bilen, halkı da ailesi olarak gören bir hükümdar olmalıydı. Bunun için o milletin içinden çıkmış ve kahramanlıklar gibi tarihî ananelerle karizma kazanmış bir aile hükümdarlık mevkiini işgal etmeliydi. Nitekim böyle bir millî hanedana sahip devletler uzun ömürlü olmuş (Polonya, Venedik gibi), olmayanlar ise sıkıntı çekmiştir.</p>
<p>19. asrın siyasî konjonktüründe çeşitli maksatlarla kurulan yeni ulus/tampon devletlerde, eğer (Sırbistan gibi) millî bir hanedana sahip değillerse, hükümdarlık makamını kimin işgal edeceği bir mesele olmuştu. Büyük devletler denge siyaseti adına kendi menfaatlerini de gözeterek Belçika, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Arnavutluk gibi yeni devletlerin başına ecnebi birer hükümdar geçirmeyi uygun buldu. 1830 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu’ndan istiklâlini kazanan Yunanistan’ın başına, Bavyera Kralı Ludwig’in oğlu Prens Otto’yu kral seçtiler. Yunanistan parlamentosu tek kelime Yunanca bilmeyen bu prensi Yunan Kralı ilan etti. Tahtı atalarından veraset yoluyla almadığı, seçildiği için Yunanistan değil, Yunan (Helenler) Kralı titriyle anıldı. Memleketin mezhebi olan Ortodoksluğa geçti. İngiltere ve Fransa bu fikre pişman oldular. 1863’te Otto devrilip yerine Yunan parlamentosunun seçtiği/tasdik ettiği Danimarka Kralı IX. Christian’ın 18 yaşındaki oğlu Prens Wilhelm, Yorgos adıyla Yunan tahtına oturdu. Bu prensin mensup olduğu Oldenburg hanedanı da gerçekte Alman asıllı idi.</p>
<p>1830’da kurulan Belçika’nın tahtına, Avrupa’nın küçük ama eski Sachsen-Coburg-Gotha hanedanının yan dalından bir prens geçirildi. Dört asır kadar Osmanlı eyaleti iken, 1864’te muhtar, 1877’de de müstakil olan Romanya’nın krallığına Belçika kralının kardeşi Leopold seçildi ama prens tacı kabul etmedi. Bunun üzerine tahta Prusya imparatorluk hanedanı Hohenzollern hanedanının yan dalından Prens Karl geçirildi. Beş asır Osmanlı eyaleti olarak idare edilen ve 1878’de muhtar, 1908’de de müstakil olan Bulgaristan’ın başına Alman Battenberg hanedanından ve Rus çarının yeğeni Aleksander prens seçildi. Avusturya’nın muhalefeti üzerine 1885’te tahttan indirilip, yerine Sachsen-Coburg-Gotha hanedanından Ferdinand getirildi.</p>
<p>Arnavutluk 1912’te Osmanlı Devleti’nden ayrılıp da müstakil olunca, Arnavut milliyetçileri o zamanki dünya siyasetini elinde tutan büyük Avrupa devletlerinin de muvafakati ile Sultan Abdülhamid’in 28 yaşındaki oğlu Şehzade Burhaneddin Efendi’ye tahtı resmen teklif ettiler. Arnavutların haylisi Müslüman olduğu için, buraya Avrupa hanedanlarından bir hükümdar yakışık almazdı. Sultan Hamid Arnavutlar arasında sevilen bir şahsiyetti. Genç ve kabiliyetli şehzade, hem babasının karizması, hem de mevcut padişahın yeğeni olmak itibariyle tahta münasip görülüyordu. Babası Cuma selamlığına giderken, yanına umumiyetle rabıtalı bulduğu bu oğlunu alıyor; hatta rivayete göre, veliaht tayin etmeyi bile düşünüyordu.</p>
<p>Jön Türklerin Anglofil (İngiliz taraftarı) kolundan Satvet Lütfi (Tozan); Prens Sabahaddin, Ali Rıza ve Nâmık Zeki (Aral) beylerle beraber II. Meşrutiyet’ten üç sene evvel (1905) Cemiyet-i İnkılâbiyye adında adem-i merkeziyetçi bir teşkilat kurmuştu. Maksatları Sultan Hamid’i tahttan indirip, yerine Şehzade Burhaneddin Efendi’yi geçirmekti. Fakat muvaffak olamadılar.</p>
<p>Osmanlı tahtı üzerindeki haklarından vazgeçmek istemeyen ve bu gibi maceralara da esasen pek yatkın olmayan şehzade Arnavutluk tacını reddetti. Sadrazam Said Halim Paşa bu cevabı büyük devletlere telgrafla bildirdi. Ancak gerçekte bunun İttihatçıların baskısıyla olduğu, nitekim Burhaneddin Efendi’nin sıra itibariyle tahta uzak olduğu da söylenir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mart-2021">Derin Tarih Mart Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yakın Tarih’in Dehşet Makinesi: İstiklâl Mahkemeleri</title>
		<link>https://www.derintarih.com/yakin-tarih/yakin-tarihin-dehset-makinesi-istiklal-mahkemeleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ekrem Buğra Ekinci]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Feb 2021 06:14:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Charles Dickens]]></category>
		<category><![CDATA[Fransız İhtilali]]></category>
		<category><![CDATA[Kuvâ-yı Millîye]]></category>
		<category><![CDATA[Kuva-yı Seyyare]]></category>
		<category><![CDATA[Madame Defarge]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6748</guid>

					<description><![CDATA[Charles Dickens’in belki de en iyi romanı olan, vefa ve fedakârlık üzerine yazılmış İki Şehrin Hikayesi’ni okuyanlar bilir. Fransız İhtilali’nin o dehşetli günlerinde eski rejimin adamı olarak görülenler, basit halk mahkemelerine çıkarılmakta, kendilerine müdafaa imkânı bile verilmeden itham edilip giyotine gönderilmekteydiler. Romanda mahkemeler tasvir edilirken, en ön sırada oturup bir yandan örgü örerken, bir yandan da “İdam!” diye bağıran halk temsilcisi sevimsiz Madame Defarge figürü dikkat çeker. Bu, hak ve adalet tanımayan, acımasız komitacı tipinin emsalsiz bir numunesidir. Her inkılap/ihtilal muhaliflerini sindirmek üzere çeşitli tedbirler almıştır. Fransa’da, Rusya’da, Çin’de, Almanya’da da böyle olmuştur. Ankara hükümeti de 1793 tarihli Fransız İhtilal&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Charles Dickens’in belki de en iyi romanı olan, vefa ve fedakârlık üzerine yazılmış <em>İki Şehrin Hikayesi</em>’ni okuyanlar bilir. Fransız İhtilali’nin o dehşetli günlerinde eski rejimin adamı olarak görülenler, basit halk mahkemelerine çıkarılmakta, kendilerine müdafaa imkânı bile verilmeden itham edilip giyotine gönderilmekteydiler. Romanda mahkemeler tasvir edilirken, en ön sırada oturup bir yandan örgü örerken, bir yandan da “İdam!” diye bağıran halk temsilcisi sevimsiz Madame Defarge figürü dikkat çeker. Bu, hak ve adalet tanımayan, acımasız komitacı tipinin emsalsiz bir numunesidir.</p>
<p>Her inkılap/ihtilal muhaliflerini sindirmek üzere çeşitli tedbirler almıştır. Fransa’da, Rusya’da, Çin’de, Almanya’da da böyle olmuştur. Ankara hükümeti de 1793 tarihli Fransız İhtilal Mahkemeleri’nden ilhamla, çeşitli şehirlerde İstiklâl Mahkemesi kurdu. Bunlar 11 Eylül 1920-17 Şubat 1921; 23 Temmuz 1921-1 Ağustos 1922 ve 22 Ocak 1923-2 Mart 1927 olmak üzere üç ayrı devrede ve farklı gayelerle faaliyet göstermiştir.</p>
<p>Ankara hükümeti aslında İstanbul hükümetinden apayrı bir otorite olmasına rağmen, Padişah/Halife’ye hürmette kusur etmeyerek, onun namına siyasî iktidarı kullanıyor intibaını vermeye çalıştı. Ancak böyle düşünmeyen İstanbul, bir yandan Ankara’yı tatlılıkla yola getirmenin yollarını ararken, öte yandan halkı, neo-İttihatçı bir isyan olarak gördüğü bu harekete karşı mukavemete çağırıyordu. Bu meyanda hareketin bazı ileri gelenleri idama mahkûm edilmiş, hareketin ‘huruç ale’s-sultan’ (meşru hükümete isyan) olduğuna dair ulemadan fetva alınıp neşredilmişti. İstanbul’daki Osmanlı hükümetini meşru kabul eden halkın büyük bir kısmı, yıllardır süren harplerden de usandığı için Ankara hükümetinin askerlik ve sair mükellefiyetlerine uymayı reddederek dağa çıkmış, bir kısmı daha da ileri giderek silahlı isyana kalkışmıştı. Memleketin dört bir yanında patlak veren ve Ankara’yı hayli uğraştıran bu isyanlar, Anadolu’da bir iç harp manzarası arz eder olmuştu.</p>
<p>İstanbul’a itaatkâr görüntüsünün zaaf eseri olarak anlaşılmasını istemeyen Ankara, sözünü dinlemeyenlere karşı güç kullanmaya karar verdi. Bir yandan Kuva-yı Seyyare ve Kuva-yı Milliye adındaki mahalli milisler vasıtasıyla halka boyun eğdirmeye çalışırken, öte yandan da bunun kanunî zeminini teşkil etmeye girişti. Meclis açıldıktan bir hafta sonra 29 Nisan’da çıkarılan ‘Hıyânet-i Vataniyye Kanunu’nun ilk maddesi şöyledir: “Makam-ı muallâ-i hilâfet ve saltanatı ve memâlik-i mahrusa-i şâhâneyi yed-i ecânibden tahlis ve taarruzâtı def maksadına matuf olarak teşekkül eden büyük millet meclisinin meşruiyetine isyanı mutazammın kavlen veya fiilen veya tahriren muhalefet veya ifsâdâtta bulunan kesân, vatan hâini addolunur.” Yani halifeliği, padişahlığı ve vatanı, düşmandan kurtarmak için kurulan Ankara meclisine fiilî, sözlü veya yazılı muhalefette bulunanlar vatan haini sayılır. Suçlu görülenler, işin vasfına göre ya asılacak ya da kürek cezasına konacaktır. Çerkez Ethem gibi milislerin, bu kanun çerçevesinde kendi kafasına göre cezalar verdiği gerekçesiyle 11 Eylül tarihinde çıkarılan ‘Firariler Hakkında Kanun’ çerçevesinde meclise bağlı “fevkalade” mahkemeler kuruldu. Anayasa “fevkalade” mahkeme kurulmasını yasakladığı halde, itirazlara mani olmak için bu mahkemelere “İstiklâl Mahkemeleri” adı verildi. İstiklâl gibi bir mefhuma kim ne diyebilirdi ki?</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2021">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gazi’nin Saraydaki Akrabaları da Sürgün Edilmişti</title>
		<link>https://www.derintarih.com/desifre/gazinin-saraydaki-akrabalari-da-surgun-edilmisti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ekrem Buğra Ekinci]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Jan 2021 06:07:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deşifre]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Rıza Bey]]></category>
		<category><![CDATA[Asakir-i Milliye]]></category>
		<category><![CDATA[Avdetîler]]></category>
		<category><![CDATA[Falih Rıfkı]]></category>
		<category><![CDATA[Söke]]></category>
		<category><![CDATA[Torbeş]]></category>
		<category><![CDATA[Zübeyde Hanım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6670</guid>

					<description><![CDATA[Yeni kurulan Türkiye’nin başına geçip dünya çapında mühim bir devlet ve siyaset adamı olunca, Mustafa Kemal’in ailesi ve ataları hakkında resmî ve hususî tetkikat yapılmıştır. Elde kalan vesikalar tetkik edilip yaşayan görgü şahitlerinin beyanları dinlenerek ailesi ve çocukluğu hakkında bir şablon meydana getirilmiştir. Ancak buna dair gerek akrabalarının, gerekse arkadaşlarının verdiği bilgiler birbiriyle tenakuzlar taşımaktadır. Babası Ali Rıza Bey’in, bugün Makedonya’nın Arnavutluk hududundaki Resne’nin Kovacık köyünden Selanik’e yerleştiği ve aslen Söke yörüklerinden olduğu söylenmekle birlikte Arnavut, hatta Avdetî olduğuna dair rivayetler de vardır. Falih Rıfkı der ki: “Mustafa Kemal, kendinden öncesine meraklı ve pek bağlı değildi.” Ali Rıza Bey bir&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yeni kurulan Türkiye’nin başına geçip dünya çapında mühim bir devlet ve siyaset adamı olunca, Mustafa Kemal’in ailesi ve ataları hakkında resmî ve hususî tetkikat yapılmıştır. Elde kalan vesikalar tetkik edilip yaşayan görgü şahitlerinin beyanları dinlenerek ailesi ve çocukluğu hakkında bir şablon meydana getirilmiştir. Ancak buna dair gerek akrabalarının, gerekse arkadaşlarının verdiği bilgiler birbiriyle tenakuzlar taşımaktadır.</p>
<p>Babası Ali Rıza Bey’in, bugün Makedonya’nın Arnavutluk hududundaki Resne’nin Kovacık köyünden Selanik’e yerleştiği ve aslen Söke yörüklerinden olduğu söylenmekle birlikte Arnavut, hatta Avdetî olduğuna dair rivayetler de vardır. Falih Rıfkı der ki: “Mustafa Kemal, kendinden öncesine meraklı ve pek bağlı değildi.”</p>
<p>Ali Rıza Bey bir ilk mektep mualliminin oğluydu. Az çok okuduğu için evkaf kâtibi, bilahare gümrük kolcusu olmuştu. 1871’de 30 yaşında iken 14 yaşındaki Zübeyde Hanım ile evlendi. Zübeyde Hanım aslen Vodinalı bir Torbeş, yani Makedon Müslümanıydı. Sarışın ve mavi gözleriyle tam bir Slav simasına sahipti. Ahmed, Ömer ve Fatma adındaki üç çocukları küçükken öldü. Sonra Mustafa, Makbule ve Naciye oldu ama bunların da sadece ilk ikisi yetişkin çağa ulaştı. Ali Rıza Efendi gümrükten ayrılıp kereste ve tuz ticaretine başladı. Ancak iflas edince kendisini içkiye verdi. 23 Mayıs 1886’da geride 29 yaşında bir dul, biri yeni doğmuş üç küçük çocuk ve borç bırakarak bağırsak vereminden vefat etti.</p>
<p>Şevket Süreyya, Zübeyde Hanım’ın bu evliliğinde mesut olmadığını anlatır. Basit bir adam olduğu söylenirse de oğlunu Avdetîlerin kurup işlettiği (sonradan Işık okulları adını alacak olan) modern bir mektebe vermesi, Ali Rıza Bey’in hiç de sıradan bir fikriyata sahip bulunmadığını gösterir.</p>
<p>Mithat Paşa 1876’da halktan adam toplayıp Asakir-i Milliye adında bir milis teşkilatı kurmuştu. Ali Rıza Bey’in de bu tabura gönüllü olduğu söylenir. Çankırı milletvekili Mustafa Önsay’ın 1935’te bu tabura mensup Hasib Bey’in kızı Şehnaz Hanım’da bulduğu toplu bir resimden Ali Rıza Bey’e ait olduğu söylenen bir resim ayrılarak büyütüldü. Falih Rıfkı’nın anlattığına göre Gazi, biraz alaycı bir şekilde, “Bu bizim peder değildir” demiştir. Yani Ali Rıza Bey’in hiç resmi yoktur.</p>
<p>Genç yaşta dul kalıp kendisine bağlanan 2 mecidiye maaşla sıkıntıya düşen Zübeyde Hanım, çiftlik kâhyası kardeşi Hüseyin’in tavassutu ile ertesi sene tekrar evlendi. İkinci zevci Ragıp Hayri Bey, Selanik’te reji (tekel) memuru idi. Falih Rıfkı’nın rivayetine göre, 32-33 yaşlarında idi. Şu halde Zübeyde Hanım’dan birkaç yaş küçüktü. Mamafih Ocak 1894’de Zübeyde Hanım’ın dul maaşı aldığına dair bir vesika vardır. Şu halde evliliğin bu tarihten sonra cereyan etmiş olması muhtemeldir.</p>
<p>Çocuk yaştaki Mustafa annesinin ikinci evliliğinden hiç memnun olmadı. Bir oğul olarak adeta annesini kıskandı. Hatta bir defasında duvara asılı babasına ait kılıcı alıp üvey babasının üzerine yürüdü. Sonra evi terk edip bir müddet halasının yanında yaşadı, kendi evlerine çok nadir uğradı. Orada da barınamayıp yatılı askerî mektebe girmeyi tercih etti. Zamanla iki erkek arasındaki münasebet yumuşadı. Sonradan arkadaşı Ali Fuad Cebesoy’a üvey babası için, “Bana karşı hep çok saygılı davranmış, büyük adam muamelesi yapmıştır. Nazik ve kibar bir insandır” diye bahsetmiştir.</p>
<p>Resmî tarih jargonunda Gazi’nin hayatı en ince detaylarına kadar bilinip anlatıldığı halde, Büyük Önder’e üvey baba yakıştırılamadığı için olsa gerek, Zübeyde Hanım’ın ikinci evliliğinden pek bahsedilmez. Ancak Gazi ile annesi arasındaki münasebet daima soğuk ve resmî bir tarzda cereyan etti. Ana-oğul zaten bambaşka karakterde idiler. Zübeyde Hanım alaturka, dindar, ananelere bağlı idi. Oğlunu siyasî faaliyetleri sebebiyle hep ikaz ettiği, hatta bu mevzuda münakaşa ettikleri bilinir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ocak-2021">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Para Vakıfları</title>
		<link>https://www.derintarih.com/osmanli-tarihi/para-vakiflari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ekrem Buğra Ekinci]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Dec 2020 06:26:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[faiz]]></category>
		<category><![CDATA[Muslihüddin]]></category>
		<category><![CDATA[Nukûd]]></category>
		<category><![CDATA[ribâ]]></category>
		<category><![CDATA[Şer'iyye mahkemesi]]></category>
		<category><![CDATA[vakıf]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6591</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı cemiyetinde maariften sıhhiyeye kadar hemen bütün amme hizmetleri vakıflar vasıtasıyla yürütülürdü. Zira şer’i hukukta devletin ekonomik ve sosyal hayata müdahale etmemesi esastır. Osmanlı tarihinde, hastalara ilaç tedarik etmekten kuşlara yem dağıtmaya, duvar yazılarını silmekten yaz günlerinde halka soğuk su dağıtmaya kadar çok enteresan sahalarda hizmetler veren vakıflar mevcuttur. Para vakıfları da onlardan biridir. İnsanların ihtiyaçları sınırsızdır ve bunları karşılamak için her zaman nakit bulunamaz. İşte bu yüzden ihtiyacı olana borç vermek, hukuken meşru ve dinen de sevaplı bir iş olarak görülmüştür. Ancak bir yandan cemiyetteki para darlığı, öte yandan verilen paranın çoğu kez geri dönmeyip borç verenin mağduriyete uğraması&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı cemiyetinde maariften sıhhiyeye kadar hemen bütün amme hizmetleri vakıflar vasıtasıyla yürütülürdü. Zira şer’i hukukta devletin ekonomik ve sosyal hayata müdahale etmemesi esastır. Osmanlı tarihinde, hastalara ilaç tedarik etmekten kuşlara yem dağıtmaya, duvar yazılarını silmekten yaz günlerinde halka soğuk su dağıtmaya kadar çok enteresan sahalarda hizmetler veren vakıflar mevcuttur. Para vakıfları da onlardan biridir.</p>
<p>İnsanların ihtiyaçları sınırsızdır ve bunları karşılamak için her zaman nakit bulunamaz. İşte bu yüzden ihtiyacı olana borç vermek, hukuken meşru ve dinen de sevaplı bir iş olarak görülmüştür. Ancak bir yandan cemiyetteki para darlığı, öte yandan verilen paranın çoğu kez geri dönmeyip borç verenin mağduriyete uğraması bu tür akitlerin tatbikatını zorlaştırır. Hayli riskli bir muamele hâline geldiği için insanlardan borç vermelerini istemek imkânsız olur. Ayrıca İslam hukukundaki ribâ (faiz) yasağı sebebiyle kredi bulmak pek de kolay değildir. Peki, bu hâlde darda kalan insanlar ne yapabilir?</p>
<p>İslam hukukunun parlak ve şümullü bir şekilde cereyan ettiği Osmanlı cemiyetinde bu meseleye çareler aranmış ve bulunmuştur da: Para vakıfları (vakfu’n-nukûd). Nukûd, nakdin çokluk hâlidir ki, altın ve gümüş para demektir. İslam hukukunda da esas alınan bu ikisidir. Bunun dışında ufak tefek şeyleri almak için başka metallerden de para basılmasına cevaz vardır; ama vadeli akitlerde onlara değil, altın ve gümüşe itibar edilir. Gelelim bu vakıfların nasıl kurulduğuna ve çalıştığına. Para vakfında muayyen bir meblağ vakfedilir. Bu meblağ çeşitli usullerle tenmiye edilir, yani nemalandırılarak işletilir. Böylece vakfın sermayesi ile fertlerin kredi ihtiyacı karşılanırken, vakfın geliri de bir hayır cihetine sarf edilmiş olur.</p>
<p>Şer’iyye mahkemesi sicillerinden öğrendiğimiz kadarıyla para vakıflarının bilinen en eskisi 1423 tarihine aittir. Edirne’de Yağcı Hacı Muslihüddin 10 bin akçe vakfedip gelirinin, Kilise Camii’nde her gün Kur’an-ı Kerim okuyan üç kişinin her birine 1’er akçe verilmesini şart koşmuştu. Sultan Fatih’in kurduğu bir para vakfı da yeniçerilerin et ihtiyacının karşılanması cihetinde hizmet veriyordu. Kanuni Sultan Süleyman zamanında bu vakıf daha da büyütüldü.</p>
<p>Osmanlı buluşu olduğu anlaşılan para vakıfları 16. asırda Sofyalı Bâli Efendi’nin risalesinden öğrenildiğine göre, öteden beri Rumeli’de hayrat eserlerinin gelir kaynağı olarak tatbik edilmekteydi. Demek ki daha o zaman buna cevaz verilmişti. Nitekim Şeyhülislâm İbn Kemal, nam-ı diğer Kemalpaşazade’nin (ö. 1534) para vakıflarının cevazı ve faydası üzerine bir risalesi olduğuna göre bu mevzu daha eskiye gitmektedir. Bu devirde para vakıfları o kadar yayılmıştı ki, çoğu vakıfta müderris ve imam maaşları buradan karşılanıyordu. Sultan II. Bayezid (1481-1512) İstanbul’da yaptırdığı medresenin vakfiyesine, şeyhülislamın haftada bir gün ders vermesi mukabilinde para vakfından ücret alması şartını koydurtmuştu.</p>
<p>Şeyhülislâm Sa’di Efendi de (ö. 1539) bizzat para vakfı kurmuş; kârının her gün anne ve babasının kabri başında birer cüz okuyan iki dârülkurrâ (hafızlık mektebi) talebesine verilmesini şart koşmuştu. Para vakıfları halkın kredi ihtiyacının karşılanması yanında, ulemanın maddî olarak desteklenmesi fonksiyonunu da icra ediyordu. Aynı zamanda bu vakıflar hükümet kontrolünde cereyan eden bir para pazarı hüviyetindeydi. Hem beklenmedik afetlerin hâsıl ettiği zararın telafisi veya ani vergilerin karşılanması için kurulan avarız vakıfları; hem de yeniçeri, esnaf ve harem ağalarının kredi ve tekaüt maaşı için kurduğu orta sandıkları birer para vakfıdır. Böylece bu müesseseler sadece bir kredi kaynağı değil, aynı zamanda bir sosyal sigorta fonksiyonunu da görmüştür. Ayrıca tefecilerin halkı sömürmesine mâni olan meşru bir alternatif teşkil etmiştir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-2020">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı’dan Günümüze Orduda Din Hizmetleri</title>
		<link>https://www.derintarih.com/maziye-bir-nazar/osmanlidan-gunumuze-orduda-din-hizmetleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ekrem Buğra Ekinci]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Nov 2020 05:37:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Maziye Bir Nazar]]></category>
		<category><![CDATA[İmam-ı Hazret-i Ağa]]></category>
		<category><![CDATA[Orta Camii]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber Ocağı]]></category>
		<category><![CDATA[Tersâne Câmii]]></category>
		<category><![CDATA[zâbitler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6486</guid>

					<description><![CDATA[Birleşmiş Milletler azası olup da ordusunda din subayı bulunmayan birkaç ülke vardır: Türkiye’den başka Çin, Küba ve Angola… Halbuki din hissi, vatan ve millet sevgisi orduları harp meydanında motive eden, onları zaferden zafere koşturan en mühim amildir. Moral cihetinden güçlü ordular, savaş hukuku ve etiğine riayetkâr olmuş; zor şartlar altında kendilerinden üstün güçleri mağlup edebilmişlerdir. Ordunun misyonu taarruzlara mukabil vatanı ve milleti korumaktır. Ona bu şuuru aşılayacak olan da dindir. Bu açıdan ordularda en kritik rolü din adamları üstlenmektedir. Bu gerçeğin farkında olan Osmanlı ordusunda ibadetleri yerine getirmesi için subay rütbesinde imam ve müftüler bulunurdu. Mütedeyyin asker ve zâbitler terfi&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Birleşmiş Milletler azası olup da ordusunda din subayı bulunmayan birkaç ülke vardır: Türkiye’den başka Çin, Küba ve Angola… Halbuki din hissi, vatan ve millet sevgisi orduları harp meydanında motive eden, onları zaferden zafere koşturan en mühim amildir. Moral cihetinden güçlü ordular, savaş hukuku ve etiğine riayetkâr olmuş; zor şartlar altında kendilerinden üstün güçleri mağlup edebilmişlerdir. Ordunun misyonu taarruzlara mukabil vatanı ve milleti korumaktır. Ona bu şuuru aşılayacak olan da dindir. Bu açıdan ordularda en kritik rolü din adamları üstlenmektedir.</p>
<p>Bu gerçeğin farkında olan Osmanlı ordusunda ibadetleri yerine getirmesi için subay rütbesinde imam ve müftüler bulunurdu. Mütedeyyin asker ve zâbitler terfi ve mükâfata nâil olur; lâkayt davrananlar orduda barınamazdı. Orduya “Peygamber Ocağı” denmesinin sebebi de bu idi.</p>
<p>Osmanlı fetihlerinde askerlerin halka ve çevreye iyi muamelelerinden destansı bir şekilde bahsedilir. Zira bu asker ne için mücadeleye çıktığını biliyordu. Sivil halka, hayvanlara, ağaçlara, sulara zarar vermiyordu. Aksi takdirde bu şuurdan mahrum eli silahlı bir güç, bir eşkıya çetesi demektir.</p>
<p>Osmanlı ordusunun profesyonel kısmını teşkil eden yeniçerilerin Aksaray’daki kışlasında “Orta Camii” vardı. Her yeniçeri ortasında (bölüğünde) efrada dinî bilgiler vermek, namaz kıldırmak ve cenaze hizmetlerini yerine getirmek üzere bir imam bulunurdu. Askerler namazlarını burada yeniçeri ağasıyla beraber cemaatle kılardı. Yeniçeri Ocağı’nda imamlık vazifesini “İmam-ı Hazret-i Ağa” ve yardımcıları yürütür, bir müderris de burada efrada ders verirdi.</p>
<p>Ocak imamı seferlere yeniçeri ağasıyla beraber katılır ve onunla birlikte ayda bir defa sadrazamı ziyarete giderdi.Bayramlarda da padişah huzurunda icra edilen muayede (bayramlaşma) merasiminde hazır bulunurdu. Ağa imamı, ocak imamı veya büyük imam da denilen İmâm-ı Hazret-i Ağa, zaman zaman bölük imamlarını teftiş ve murakabe ederdi. Bu makama Ağa Kapısı Camii’nin beş müezzininden en kıdemlisi tayin edilirdi.</p>
<p>Orta Câmii’nin bahriyedeki muadili olan Tersâne Câmii’ydi. Burada imam, hatip, müezzin, vaiz, ikinci imam, ikinci müezzin, cüzhan gibi vazifeliler istihdam edilirdi. Gemi imamları cemaatle namaz kıldırır, askere Kur’an-ı Kerim ve ilmihal öğretir, vaaz verir, harp zamanında askerin maneviyatını yükseltmeye çalışırdı.</p>
<p>Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşunda rivayete göre Hacı Bektaş Velî (veya ona mensup bir zât) bu orduya dua ederek yeniçeri adını vermiştir. Çeri, asker demektir. Bu yüzden ocağa güçlü bir tasavvuf kültürü hâkimdir. Harp zamanında yanlarında askeri şevke getirmekle vazifeli olan ordu şeyhleri bulunması bundandır. İstanbul’un fethinde Sultan Mehmed’in yanında bulunan Akşemseddin hazretleri ordu şeyhi idi.</p>
<p>Yeniçeri ocağının dejenerasyonu üzerine Sultan III. Selim’in kurduğu Nizâm-ı Cedid adlı yeni ordu hakkında tatbik edilmek üzere 1793’te çıkarılan Levent Çiftliği Nizamnamesi’ne göre, her saf (tabur) için bir mektep açılacaktır. Burada askere her gün Kur’an-ı Kerim ve ilmihal dersleri verilecektir. Sultan III. Selim mazide cereyan eden menfi hadiselerin tekrarlanmaması için, orduda muntazam din zabiti kadrosunun bulunmasını arzu etmiştir. Neferlerin beş vakit namazı cemaatle kılmaları için her safta birer imam tayin olunacaktır. Ayrıca iman, ibadet ve ahlâka dair <em>Birgivî Vasiyetnamesi </em>diye meşhur ilmihal kitabının okunması da emredilmiştir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasim-2020">Derin Tarih Kasim Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mustafa Kemal Saraya Neden Damat Olamadı?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/oteki-tarih/mustafa-kemal-saraya-neden-damat-olamadi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ekrem Buğra Ekinci]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2020 06:06:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öteki Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Kefe]]></category>
		<category><![CDATA[Saruhan]]></category>
		<category><![CDATA[Şehinşah]]></category>
		<category><![CDATA[Şehzade Ahmed]]></category>
		<category><![CDATA[Şehzade Selim]]></category>
		<category><![CDATA[Selim Kili]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6435</guid>

					<description><![CDATA[Şehzade Selim’in kardeşleriyle -özellikle de Şehzade Ahmed ile- arasındaki saltanat mücadelesi, onun babasına isyanı yönünde yorumlanmış ve bu algı Şehzade Selim hakkında birtakım yanlış kanaatlerin oluşmasına yol açmıştır. Kardeşleri Ahmed ve Korkut kadar taht üzerinde hak sahibi olmasına rağmen Şehzade Selim’in bu mücadelede suçluymuş gibi gösterilmesi bir haksızlık olarak görülmelidir. Sultan II. Bayezid yaşlılığı ve hastalığı sebebiyle devlet işlerini yürütemez hale gelmiş, yönetimi vezirlere bırakmış, onlar işleri yürütemeyince ülke anarşi ve kargaşa içinde kalmıştı. Sultan bu nedenle tahttan çekilmek istedi. Taht mücadelesine girişen üç oğlundan en büyüğü Ahmed Amasya, ortanca oğlu Korkut Antalya, en küçük oğlu Selim ise Trabzon sancakbeyliğinde&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Şehzade Selim’in kardeşleriyle -özellikle de Şehzade Ahmed ile- arasındaki saltanat mücadelesi, onun babasına isyanı yönünde yorumlanmış ve bu algı Şehzade Selim hakkında birtakım yanlış kanaatlerin oluşmasına yol açmıştır. Kardeşleri Ahmed ve Korkut kadar taht üzerinde hak sahibi olmasına rağmen Şehzade Selim’in bu mücadelede suçluymuş gibi gösterilmesi bir haksızlık olarak görülmelidir.</p>
<p>Sultan II. Bayezid yaşlılığı ve hastalığı sebebiyle devlet işlerini yürütemez hale gelmiş, yönetimi vezirlere bırakmış, onlar işleri yürütemeyince ülke anarşi ve kargaşa içinde kalmıştı. Sultan bu nedenle tahttan çekilmek istedi. Taht mücadelesine girişen üç oğlundan en büyüğü Ahmed Amasya, ortanca oğlu Korkut Antalya, en küçük oğlu Selim ise Trabzon sancakbeyliğinde bulunuyordu. Şehzade Korkut aslında Manisa (Saruhan) sancağına atanmıştı; ancak Amasya valisi Şehzade Ahmed ile beraber hareket eden Hadım Ali Paşa’nın baskısı sonucunda Antalya’ya nakledildi. Şehzade Korkut bu durumdan memnun olmasa da kabullenmek zorunda kaldı. Bu arada Sultan Bayezid’in taht mücadelesinde yer almayan oğlu Şehinşah da Karaman valisi idi.</p>
<p>Sultan II. Bayezid’in tahttan çekilerek yerine Şehzade Ahmed’i geçireceği şayiası üzerine Şehzade Korkut Antalya’dan ayrıldı ve eski sancağı olan Manisa’ya (Saruhan), Şehzade Selim de 30 Eylül 1510 tarihinde Trabzon’dan ayrılarak Kefe’de bulunan oğlu Süleyman’ın yanına gitti. Şehzade Selim ile Korkut’un sancaklarından ayrılması, babalarını tahttan indirmeyi değil, hastalığı ve yaşlılığından dolayı devlet işlerini yürütemez hale gelen Sultan II. Bayezid’in vüzeranın tesiri ve baskısıyla Türk devlet geleneğine aykırı olarak tahtı Ahmed’e bırakmasını engellemeyi amaçlıyordu.</p>
<p>Kefe’den İstanbul’a doğru hareket eden Selim Kili’ye gelmiş, babasına bir elçi göndererek Silistre sancağını talep etmişti. Bu talepteki amaç, İstanbul’a yakın olmak suretiyle saltanatın Ahmed’e verilmesine mani olmaktı. Ancak kendisine Kefe sancağının verildiğine dair hüküm gönderildi. Şehzade Selim bunu kabul etmedi ve İstanbul’a doğru yoluna devam etti. Şehzade Ahmed taraftarları Selim’in bu hareketini devlete isyan olarak yorumluyor ve padişahı Selim’e karşı savaşa tahrik ediyorlardı. Şehzade Selim ise Edirne’de olup bitenleri haber alıyor ve babasına isyan etmediğine, bilakis onun elini öpmek için geldiğine dair arzlar gönderiyordu. Herhangi bir tuzağa düşmeden suhuletle babasıyla görüşmek istiyor, bunu yaparken de vezirlerin entrikalarına karşı son derece temkinli davranıyordu.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ekim-2020">Derin Tarih Ekim Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anadolu’nun Şiileşmesini Önleyen Zafer: Çaldıran</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/anadolunun-siilesmesini-onleyen-zafer-caldiran/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ekrem Buğra Ekinci]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Sep 2020 06:14:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Boğdan]]></category>
		<category><![CDATA[Büveyhoğulları]]></category>
		<category><![CDATA[Eflak]]></category>
		<category><![CDATA[II. Bayezid]]></category>
		<category><![CDATA[Venedik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6357</guid>

					<description><![CDATA[Yavuz Sultan Selim tahta geçtikten sonra (1512) Eflak, Boğdan, Macar, Venedik, Mısır hükümetleriyle sulh yaparak hükümdarlığını teminat altına aldı ve yüzünü şarka çevirdi. Daha Trabzon’da vali/şehzade iken, Safevi İran/Azerbaycan hükümdarı Şah İsmail’in Anadolu’daki faaliyetlerini yakından takip ediyordu. Hatta babasıyla yaşadığı zıtlığın esasında da sulhsever Sultan II. Bayezid’in hadiseye gerekli ehemmiyeti vermemesi yatıyordu. 1511’de Anadolu’yu kasıp kavuran Şahkulu isyanının acı hatıraları hafızalarda pek tazeydi. Asırlar evvel Şii Büveyhoğullarının Bağdat’ta ve Fatımilerin Kuzey Afrika’daki zalimane faaliyetleri de henüz unutulmadığı için bütün ehl-i sünnet efkâr-ı umumiyesinde büyük bir endişe hâkimdi. Şah ve adamlarının vahşiyane hareketleri karşısında herkes dehşet içinde kalmıştı. Sultan Selim’in yeğeni&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yavuz Sultan Selim tahta geçtikten sonra (1512) Eflak, Boğdan, Macar, Venedik, Mısır hükümetleriyle sulh yaparak hükümdarlığını teminat altına aldı ve yüzünü şarka çevirdi. Daha Trabzon’da vali/şehzade iken, Safevi İran/Azerbaycan hükümdarı Şah İsmail’in Anadolu’daki faaliyetlerini yakından takip ediyordu. Hatta babasıyla yaşadığı zıtlığın esasında da sulhsever Sultan II. Bayezid’in hadiseye gerekli ehemmiyeti vermemesi yatıyordu.</p>
<p>1511’de Anadolu’yu kasıp kavuran Şahkulu isyanının acı hatıraları hafızalarda pek tazeydi. Asırlar evvel Şii Büveyhoğullarının Bağdat’ta ve Fatımilerin Kuzey Afrika’daki zalimane faaliyetleri de henüz unutulmadığı için bütün ehl-i sünnet efkâr-ı umumiyesinde büyük bir endişe hâkimdi. Şah ve adamlarının vahşiyane hareketleri karşısında herkes dehşet içinde kalmıştı.</p>
<p>Sultan Selim’in yeğeni olup babası Şehzade Ahmed’in taht mücadelesinde yenilmesi üzerine Şah İsmail’e iltica eden Şehzade Murad, Safeviler tarafından Osmanlı tahtının vârisi kabul ediliyordu. Bu arada Şah’ın Diyarbekr’i işgal eden kumandanlarından Ustaçlıoğlu padişaha meydan okuyor; Şii dâîleri Anadolu’daki cahil köylü ve göçebeleri isyana davet ediyordu. Şah bir yandan da Memlûk sultanına hediyelerle elçi gönderip kendisine ittifak teklif ediyordu.</p>
<p>Sultan Selim bu meseleye bir nokta koymak üzere sefere niyetlendi. Çaldıran Harbi ile noktalanan bu karara, Osmanlıların cengâverlik hevesi değil, Safevilerin güç sevdası sebebiyet vermiştir. Anadolu Türkleri arasında mezhep propagandası ve mezhebe dayalı isyanlar tertiplemesi Sultan Selim’e bu tehdidin önlenmesi hususunda başka bir yol bırakmamıştır. Padişah seferin meşruiyetine dair İstanbul Müftüsü Sarıgürz Nureddin Efendi ve kazasker Kemalpaşazade’den fetva almayı da ihmal etmedi. Cihad, yani meşru harp yalnızca gayrimüslim düşman ile yapılmaz, devlete isyan edenlerle de yapılabilirdi. Dinî ve siyasî zaruretler Müslüman bir devletle savaşmayı gerektiriyorsa, bu da meşrudur. Çünkü İslam hukukunda fertlere can, mal ve ırza yapılan tecavüzleri fiilen def etmek için izin verilmiştir. Hatta bu yolda ölenler şehid sayılır. Kaldı ki verilen fetvalardan, Şah İsmail’in taşkınca itikadı sebebiyle, Safevi ordusunun Müslüman olarak görülmediği anlaşılmaktadır.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2020">Derin Tarih Eylül Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ayasofya Artık Bir Müze Değildir; Çünkü&#8230;</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/ayasofya-artik-bir-muze-degildir-cunku/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ekrem Buğra Ekinci]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 Aug 2020 07:46:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya]]></category>
		<category><![CDATA[Danıştay]]></category>
		<category><![CDATA[müze]]></category>
		<category><![CDATA[UNESCO]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6286</guid>

					<description><![CDATA[Kimi müze olarak kalsın, kimi inkılaptan evvelki hâline bakarak cami, kimi de yapılışını nazara alarak kilise olsun dedi. Kimi güya orta bir yol bularak yarısının cami, yarısının kilise olmasını teklif etti. Belki içinden sanat galerisine dönüştürülmesini, hatta yıkılıp yerine otopark yapılmasını bile geçirenler oldu. Nihayet başında kendisini kapalı camileri açtırma mücadelesine hasretmiş İsmail Kandemir adında emekli bir öğretmenin bulunduğu Sürekli Vakıflar Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Cemiyeti’nin talebi üzerine, Danıştay 10. Dairesi, 10 Temmuz 2020 tarihinde 5 asır cami olarak hizmet veren Ayasofya’yı ibadete kapatıp müzeye dönüştüren 24 Kasım 1934 tarihli münakaşalı Bakanlar Kurulu kararını ittifakla iptal etti. Böylece 70&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kimi müze olarak kalsın, kimi inkılaptan evvelki hâline bakarak cami, kimi de yapılışını nazara alarak kilise olsun dedi. Kimi güya orta bir yol bularak yarısının cami, yarısının kilise olmasını teklif etti. Belki içinden sanat galerisine dönüştürülmesini, hatta yıkılıp yerine otopark yapılmasını bile geçirenler oldu.</p>
<p>Nihayet başında kendisini kapalı camileri açtırma mücadelesine hasretmiş İsmail Kandemir adında emekli bir öğretmenin bulunduğu Sürekli Vakıflar Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Cemiyeti’nin talebi üzerine, Danıştay 10. Dairesi, 10 Temmuz 2020 tarihinde 5 asır cami olarak hizmet veren Ayasofya’yı ibadete kapatıp müzeye dönüştüren 24 Kasım 1934 tarihli münakaşalı Bakanlar Kurulu kararını ittifakla iptal etti. Böylece 70 senedir devam eden, “açılırdı açılamazdı” düelloları nihayet bularak, koca mabede tekrar cami olma yolu gözüktü.</p>
<p>Danıştay kararının 19 sayfalık esbab-ı mucibesinde (gerekçesinde) şunlar hülasa ediliyor: “Mesele mevzuat, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları çerçevesinde değerlendirilerek; Ayasofya’nın Fatih Sultan Mehmed vakfının mülkiyetinde olduğu; cami olarak cemiyetin hizmetine arzedildiği; vakıf senedindeki cami vasfı dışında kullanılmasının ve başka bir maksada tahsisinin hukuken mümkün olmadığı neticesine varılmıştır.</p>
<p>Vakıf senedi, hukuk kaidesi tesir, değer ve kuvvetindedir. Vakfedilen gayrimenkulün vakıf senedindeki vasfının ve kullanılma gayesi değiştirilemez. Bu husus, tüm hakiki ve hükmî şahıslarla beraber, davalı idare için de bağlayıcıdır. Türk hukuk sisteminde kadimden beri korunarak yaşatılan vakfa ait gayrimenkul ve hakların, vakfiyesi istikametinde istifadesine bırakıldığı cemiyet tarafından kullanılmasına engel olunamaz. Vakıf senedinde sürekli olarak tahsis edildiği cami vasfı dışında kullanılması ve başka bir gayeye tahsisi hukuken mümkün değildir.”</p>
<p>Mahkeme, Ayasofya’nın kullanılma şeklinin, iç hukuka göre tayin edilmesinin, gerek 1972 tarihli Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme’ye aykırı olmadığını, gerekse bu çerçevede meydana getirilen UNESCO’ya bağlı Dünya Mirası Listesi’nde yer almasına engel bulunmadığını da beyan etmiştir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-agustos-2020">Derin Tarih Ağustos Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fehime Sultan’ın Acıklı Hikayesi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/yakin-tarih/fehime-sultanin-acikli-hikayesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ekrem Buğra Ekinci]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Jul 2020 11:03:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Gâlip Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Fehime Sultan]]></category>
		<category><![CDATA[Şeyhülislam]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan V. Murad]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6114</guid>

					<description><![CDATA[Sultan V. Murad’ın üç kızından ortancası olan Fehime Sultan (1875-1929), babasının şehzadeliğinde doğdu. Bir yaşında iken babası padişah oldu. 93 gün sonra da tahttan indirilip Çırağan Sarayı’na hapsedilen babasının yanında çocukluğunu geçirdi. Annesi Meyliservet Kadınefendi’yi 13 yaşında kaybetti. V. Murad, padişah biraderine haber göndererek evlenme çağı gelip de geçmekte olan üç kızını kendisine emanet etti. Bunun üzerine Sultan Hamid, ağabeyinin üç kızı Hadice, Fehime ve Fatma Sultanları Yıldız Sarayı’na aldı. Padişahın yeğenlerini kendi kızlarından ayırmadığı, hepsine aynı miktarda maaş verilmesinden bellidir. Ancak tahttan indirilmiş bir padişahın kızlarına münasip talip çıkmadı. 30 yaşını geçen Hadice Sultan için, saray çevresinden birinin oğlu&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sultan V. Murad’ın üç kızından ortancası olan Fehime Sultan (1875-1929), babasının şehzadeliğinde doğdu. Bir yaşında iken babası padişah oldu. 93 gün sonra da tahttan indirilip Çırağan Sarayı’na hapsedilen babasının yanında çocukluğunu geçirdi. Annesi Meyliservet Kadınefendi’yi 13 yaşında kaybetti. V. Murad, padişah biraderine haber göndererek evlenme çağı gelip de geçmekte olan üç kızını kendisine emanet etti.</p>
<p>Bunun üzerine Sultan Hamid, ağabeyinin üç kızı Hadice, Fehime ve Fatma Sultanları Yıldız Sarayı’na aldı. Padişahın yeğenlerini kendi kızlarından ayırmadığı, hepsine aynı miktarda maaş verilmesinden bellidir. Ancak tahttan indirilmiş bir padişahın kızlarına münasip talip çıkmadı. 30 yaşını geçen Hadice Sultan için, saray çevresinden birinin oğlu olan Ali Vâsıf Bey münasip görüldü. Paşa rütbesi verilen damat, Şûrâ-i Devlet (Danıştay) âzâlığına tayin edildi.</p>
<p>Ablasından daha güzel olmayan 26 yaşındaki Fehime Sultan da, Posta-Telgraf Nezâreti İdare Meclisi Âzâsı Hâfız Ahmed Tevfik Bey’in oğlu ve Mâbeyn Şifre Kâtiplerinden Ali Gâlib Paşa (1871- 1950) ile evlendirildi. Çerkez asıllı Ali Gâlib Paşa, Mekteb-i Mülkiye mezunu, iyi Fransızca, Arapça ve Farsça bilen bir zât idi. Vezir yapılarak, 1906’da Şûrâ-i Devlet’e tayin edildi.</p>
<p>Hadice ve Fehime Sultan’ın düğünü, Sultan Aziz’in kızı Emine Sultan ile aynı gün oldu. Ancak iki kız kardeş de kendilerine layık görmedikleri namzetlerini beğenmedi. Hatta evvelce “Haremağasına bile razıyım” diyen Hadice Sultan, “Kendi kızlarını Gazi Osman Paşa’nın oğulları ile evlendirirken, bize aşağı kimseleri münasip görerek tahkir etti” dediği amcasına kin bağladı. Bu takıntı, onu büyük bir skandala sürükledi ve babasının kahrından ölümüne sebep oldu. Fehime Sultan’ın zevci, kız kardeşlerinin evlendiği kısmetlerden daha yüksek meziyette idi. Hiç de çirkin bir adam değildi. Ancak Fehime Sultan da, ablası gibi zevcini kabullenmedi. Yedi sene sonra, II. Meşrutiyet ilan edilince geçimsizlik iyice su yüzüne çıktı ve zevcinden ayrılmak istedi.</p>
<p>Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendi araya girerek, Damat Bey’i zevcesini boşamaya ikna etmek istedi. Ancak zevcesinin haysiyetini muhafaza etmek isteyen Damat Gâlib Paşa, kendisinin mutad bir buhran geçirdiğini; zamanla düzelip tekrar mesut olacaklarını ileri sürerek teklifi reddetti. Nihayet 1910 yılında Damat Paşa razı oldu; talâk tazminatı da almadı. Meşrutiyet’ten sonra Sultan Hamid’in yakınlarından olduğu için açığa çıkarılan Gâlib Paşa, sonradan evlendi; çocuk sahibi oldu. Ömrünün sonlarına doğru görme kabiliyetini kaybederek Beşiktaş’ta vefat etti.</p>
<p>Fehime Sultan, aynı sene bir mesirede görüp beğendiği Hilmiefendizade Behçet Bey’in oğlu Mahmud Tevfik Bey (1880-1962) ile evlendi. Sultan’dan beş yaş küçük, kısa boylu, tıknaz, Sultan’ın önceki zevcinden hiç de yüksek mertebede bulunmayan, ordudan ayrılmış bir yüzbaşı idi. Üstelik boşandığı önceki zevcesinden de iki çocuğu vardı.</p>
<p>Nikâhları, sarayda şeyhülislâm tarafından değil; ablasınınki gibi evde mahalle imamı tarafından kıyıldı. Basiretçi Ali Bey’in kızı olan ilk zevcesi gelip, “Bu adama varmayın, fena adamdır” dediyse de dinletemedi.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-temmuz-2020">Derin Tarih Temmuz Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Matbaa Osmanlı’da Devletin Şerefiydi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/osmanli-tarihi/matbaa-osmanlida-devletin-serefiydi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ekrem Buğra Ekinci]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Jun 2020 05:47:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Çin]]></category>
		<category><![CDATA[Francis Bacon]]></category>
		<category><![CDATA[Johann Gutenberg]]></category>
		<category><![CDATA[Kore]]></category>
		<category><![CDATA[Rönesans]]></category>
		<category><![CDATA[Sutra Elması]]></category>
		<category><![CDATA[Tun-Huang]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6036</guid>

					<description><![CDATA[Francis Bacon 1620 yılında dünyadaki en mühim üç buluşun matbaa, barut ve pusula olduğunu söyler. Kâğıt gibi, bu üçünün de vatanı Asya’dır. Müslüman Araplar ve Türkler vasıtasıyla, Endülüs ve Suriye-Anadolu yoluyla Avrupa’ya ulaştırılmışlardır. Matbaa olmasaydı, Rönesans’ın tesirinin çok zayıf olacağını söyleyebiliriz. Matbaa buluş ve fikirlerin yayılmasını kolaylaştırarak ilmin inkişafına hizmet edenken, milliyetçiliğin güçlenmesine ve Avrupa ekonomisinin ilerlemesine de yardımcı olmuştur. Kısacası, Batı medeniyetinin karakterini değiştirmiştir. Ama ilk matbaayı Johann Gutenberg’in geliştirdiğini söylemek hem hatalı, hem de hakkaniyetsizdir. Avrupa’da ilk o bulmuştur lakin Asyalılar asırlardır matbaayı bilir ve kullanırdı. Bir yazıyı veya şekli, bir tahta, metal veya taş bloğa ters olarak&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Francis Bacon 1620 yılında dünyadaki en mühim üç buluşun matbaa, barut ve pusula olduğunu söyler. Kâğıt gibi, bu üçünün de vatanı Asya’dır. Müslüman Araplar ve Türkler vasıtasıyla, Endülüs ve Suriye-Anadolu yoluyla Avrupa’ya ulaştırılmışlardır. Matbaa olmasaydı, Rönesans’ın tesirinin çok zayıf olacağını söyleyebiliriz. Matbaa buluş ve fikirlerin yayılmasını kolaylaştırarak ilmin inkişafına hizmet edenken, milliyetçiliğin güçlenmesine ve Avrupa ekonomisinin ilerlemesine de yardımcı olmuştur. Kısacası, Batı medeniyetinin karakterini değiştirmiştir. Ama ilk matbaayı Johann Gutenberg’in geliştirdiğini söylemek hem hatalı, hem de hakkaniyetsizdir. Avrupa’da ilk o bulmuştur lakin Asyalılar asırlardır matbaayı bilir ve kullanırdı.</p>
<p>Bir yazıyı veya şekli, bir tahta, metal veya taş bloğa ters olarak kazıyıp, sonra bunu düz olarak bir başka yere basma sanatı çok eskiye dayanır. Hakiki mânâda matbaa, bir yazıyı hareketli harflerle çoğaltarak basmaktır. Basma sanatına dair en eski eser, MÖ 2000 yıllarına ait, Girit’te bulunmuş bir toprak disktir. Giritliler bu tekniği Hititlerden öğrenmişlerdi. Sonra sahneye Çinliler çıkar. Ağaç matbaa Çin ve Kore’de MÖ 6. asırda kullanılıyordu. Yazıların tek parça blok üzerine kazınıp basılması esasına dayanan blok matbaa ise MS 9. asrın başında keşfedildi. Eldeki en eski matbu kitap 868 tarihli olup Sutra Elması adında bir Budist dua kitabıdır. O devirde matbaacılık umumiyetle Budist rahiplerin elindeydi ve bu dinin yayılması için bir vasıta olarak görülürdü. Harfleri hareketli ilk matbaa, coğrafya itibariyle Çin ve Budistlerle yakın temastaki Uygurlar tarafından inkişaf ettirilmişti. Nitekim 100 yıl kadar evvel Tun-Huang mağarasında hareketli tahta Uygur harfleri ve 5-9. asır arasına ait vesikalar bulunmuştur. 1041’de Bi-Şeng adında Çinli bir demircinin bu harfleri metalden yaptığı tahmin edilmektedir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2020">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vakıflara Padişah Bile El Koymazdı!</title>
		<link>https://www.derintarih.com/osmanli-tarihi/vakiflara-padisah-bile-el-koymazdi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ekrem Buğra Ekinci]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 May 2020 11:10:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Beytülmâle]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[iskân]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<category><![CDATA[vakıf]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5908</guid>

					<description><![CDATA[Bir vakıf medeniyeti olan Osmanlı’da vakfeden vakfa, hukuka aykırı olmayan her türlü şartı koyabilir; bu şartları sonradan kimse değiştiremezdi. “Şart-ı vâkıf, nass-ı şâri gibidir”, yani vakfedenin şartı, Allah ve Resulü’nün (sas) sözü gibidir, kaidesi meşhurdur. Mülk mallar üzerinde hakikî şahıslar tarafından kurulan vakıflara sahih vakıf denir. Sahih vakıfların kâfi gelmediği hâllerde veya mevcut vakıfları desteklemek üzere hükümet bazen devreye girerdi. Beytülmâle (devlet hazinesine) ait (mîrî) araziyi, rakabesi (çıplak mülkiyeti) devlette kalmak ve gelirleri bir amme hizmetine sarf olunmak üzere vakfederdi. Buna da gayri sahih vakıf veya irsâdî vakıf yahut tahsis kabilinden vakıf adı verilmişti. Bu çeşit vakıflara gayri sahih (sahih&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir vakıf medeniyeti olan Osmanlı’da vakfeden vakfa, hukuka aykırı olmayan her türlü şartı koyabilir; bu şartları sonradan kimse değiştiremezdi. “Şart-ı vâkıf, nass-ı şâri gibidir”, yani vakfedenin şartı, Allah ve Resulü’nün (sas) sözü gibidir, kaidesi meşhurdur. Mülk mallar üzerinde hakikî şahıslar tarafından kurulan vakıflara sahih vakıf denir. Sahih vakıfların kâfi gelmediği hâllerde veya mevcut vakıfları desteklemek üzere hükümet bazen devreye girerdi. Beytülmâle (devlet hazinesine) ait (mîrî) araziyi, rakabesi (çıplak mülkiyeti) devlette kalmak ve gelirleri bir amme hizmetine sarf olunmak üzere vakfederdi. Buna da gayri sahih vakıf veya irsâdî vakıf yahut tahsis kabilinden vakıf adı verilmişti. Bu çeşit vakıflara gayri sahih (sahih olmayan) vakıf denilmesi, bu vakfın hukuken muteber (geçerli) olmadığını değil, hakikî mânâda vakıf sayılmadığını ifade eder. Tahsis, bir şahsın kendi mülkü üzerinde cereyan etmediğinden, Sultan uygun gördüğü zaman bu tahsisi kaldırabilir ve mîrî arazinin geliri tekrar beytülmâle dönerdi. Mîrî arazinin tahsisi, yani gayrı sahih vakıf olarak vakfedilmesi, rakabesinin (mülkiyetinin) hazineden çıkmasına sebep olmaz; aşar ve rüsumunun (kira ve vergilerinin) hazineye ödenmesine de halel gelmezdi. Hz. Peygamber mîrî arazi gelirlerini yeni Müslüman olanların kalbini ısındırmak ya da âtıl tabiî kaynakların şenlendirilmesi için muayyen kişi veya cihetlere tahsis ederdi. Buna iktâ adı verilir. Sonraki halifeler de fetih ve iskân yanında siyasî, idarî ve askerî personele, âlimlere, edebiyatçı ve tabiplere iktâlarda bulundular. İktâ hükümdarın salahiyetinde ise de bunu yaparken maslahatı nazara alması icap eder. Bu sebeple Ömer bin Abdülaziz gibi halifeler zaman zaman -hayatları pahasına- bu iktâların yerinde yapılmayan bazılarını feshetmiştir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2020">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fetihlerden İsyanlara Yeniçeriler</title>
		<link>https://www.derintarih.com/osmanli-tarihi/fetihlerden-isyanlara-yeniceriler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ekrem Buğra Ekinci]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Apr 2020 06:42:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[askerî]]></category>
		<category><![CDATA[gazâ]]></category>
		<category><![CDATA[harb]]></category>
		<category><![CDATA[istihkâm]]></category>
		<category><![CDATA[kapıkulu]]></category>
		<category><![CDATA[levâzım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5810</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı kara ordusu, merkezî ve mahallî olmak üzere iki kısımdır. Merkezdekiler kapıkulu askerleri ve diğerleri de eyalet askerleri olarak bilinir. Kapıkulu askerleri, ağır piyade, ağır süvari, topçu, istihkâm ve levâzım sınıflarından oluşan profesyonel bir ordudur. Eyalet askerleri ise, hafif süvari ve piyadedir. Hunlardan beri Türk ordusu hep yaya ve süvari olmak üzere iki kısımdan teşekkül eder. Osmanlılar, orduyu kontrol altında tutarak bunun hükümet içinde bir nüfuz gücü teşkil etmesini istememiş; öte yandan askerlik vazifesinin istihsalini (üretimi) sekteye uğratmamasını arzulamıştır. Devletin varlık sebebi gazâ ruhu olduğu için ordu Osmanlı tarihinde çok mühim bir rol oynamıştır. Klasik devirde Osmanlı ordusu, üstün teçhizat&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="Standard"><span lang="EN-US">Osmanlı kara ordusu, merkezî ve mahallî olmak üzere iki kısımdır. Merkezdekiler kapıkulu askerleri ve diğerleri de eyalet askerleri olarak bilinir. Kapıkulu askerleri, ağır piyade, ağır süvari, topçu, istihkâm ve levâzım sınıflarından oluşan profesyonel bir ordudur. Eyalet askerleri ise, hafif süvari ve piyadedir. Hunlardan beri Türk ordusu hep yaya ve süvari olmak üzere iki kısımdan teşekkül eder. Osmanlılar, orduyu kontrol altında tutarak bunun hükümet içinde bir nüfuz gücü teşkil etmesini istememiş; öte yandan askerlik vazifesinin istihsalini (üretimi) sekteye uğratmamasını arzulamıştır.</span></p>
<p class="Standard"><span lang="EN-US">Devletin varlık sebebi gazâ ruhu olduğu için ordu Osmanlı tarihinde çok mühim bir rol oynamıştır. Klasik devirde Osmanlı ordusu, üstün teçhizat ve harp teknikleri, süratli hareket ve istihkâm üstünlükleri; disiplini ve icabında ağır meşakkatli şartlara kolayca tahammülü cihetiyle emsallerinden üstün görülmüştür. Ordunun esasını eyalet askerleri teşkil ettiği ve harpte de esas faaliyeti onlar gösterdiği halde; sayıca az ve vazifeleri de muayyen olan kapıkulu askerleri, bilhassa yeniçeriler Osmanlı gazâ devirlerinin romantik ve ihtişamlı sembolü olmuştur. Tablolarda o tasvir edilmiş; şairler ondan ilham almıştır. Yahya Kemal’in “Vur pençe-i âlideki şimşir aşkına” diye başlayan meşhur şiiri, “İstanbul’u Fetheden Yeniçeriye Gazel” başlığını taşır.</span></p>
<p class="Standard"><span lang="EN-US">Jeopolitik vaziyeti sebebiyle harblerin hiç eksik olmaması, Osmanlı maliyesini çok ağır şekilde zaafa uğratmış; biraz da bu sebeple Avrupa’daki teknik ilerlemelerin takip edilememesi, ordunun vurucu gücünü zayıflatarak zamanla onu politize etmiştir. Osmanlı tarihinde nadir görülen sulh devreleri, askerî ihtilallerle son bulmuştur. Bu cihetten tarihteki ıslahat hareketlerinin öncelik merkezini ordu teşkil etmiştir.</span></p>
<p class="Standard"><span lang="EN-US">Kapıkulu askerleri, padişahın hassa ordusunu teşkil eder. Padişah kapısının kulu oldukları, yani münhasıran padişaha hizmet ettikleri için bu isimle anılır. Devletin yüksek kademeli mercilerine kapu (kapı) denirdi. “Devlet kapısı” tabiri hâlâ halkın dilinde gezer. Bir yüksek devlet merciini uhdesinde tutan zata hizmet edenlere de “kapı halkı” denir.</span></p>
<p class="Standard"><span lang="EN-US">Orta Asya Türk devletlerinde ve Memlûk Devleti’nde de mevcut olan bu teşkilat, Osmanlılar’a Selçuklular’dan geçmiştir. Orhan Gazi (veya bir rivayette Sultan I. Murad), yaya ve müsellem adıyla piyade ve süvari sınıflarını teşkil etti. Yayalar, ücretli olarak sefere gider; sulh zamanında (hazerde) hususî işlerle (meselâ ziraatle) meşgul olurdu.</span></p>
<p class="Standard"><span lang="EN-US">Vezir Alaaddin Paşa’nın 1328’de yaptığı gümüş para nizamı ile yaya ve müsellem adıyla birlikler kurduğu askerî teşkilat ve askerin kırmızı yerine beyaz börk giymesine dair üniforma kanunları, Osmanlı hukuk sisteminde örfî hukukun ilk numunelerindendir. Bundan evvel askerî faaliyetler Türkmen aşiretine bağlı gönüllü birliklerle yürütülüyordu. Bunlar ihtiyaç zamanı silah altına alınan gayrımuntazam birliklerdi.</span></p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-nisan-2020">Derin Tarih Nisan Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Klasik Devirde Osmanlı Taşra Teşkilatı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/osmanli-tarihi/klasik-devirde-osmanli-tasra-teskilati/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ekrem Buğra Ekinci]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Feb 2020 02:45:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu Selçuklu Sultanı]]></category>
		<category><![CDATA[Baltık Denizi]]></category>
		<category><![CDATA[Hind Okyanusu]]></category>
		<category><![CDATA[mâmelek]]></category>
		<category><![CDATA[Memâlik-i Osmaniyye]]></category>
		<category><![CDATA[Moskova]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5522</guid>

					<description><![CDATA[Memâlik-i Osmaniyye’nin, yani Osmanlı memleketlerinin esasını Anadolu Selçuklu Sultanı’nın Ertuğrul Gazi’ye verdiği Söğüt ve Domaniç’i içine alan küçük bir mikdar uç beylik toprağı teşkil eder. Zamanla Rumeli ve Anadolu’da yeni yerler fethedilip memleket genişlemiş; 16. asrın sonunda en geniş sınırlara ulaşılmıştır. Devletin en güçlü olduğu bu devirde hudut batıda Viyana banliyöleri ile Atlas Okyanusu’na, kuzeyde Baltık Denizi ile Moskova varoşlarına, doğuda Hazar Denizi’ne, güneyde de Afrika ortaları ile Hind Okyanusu’na uzanıyordu. Osmanlı Devleti’nin esaslarından birini gazâ ruhu teşkil eder ki, İslam dininin dünyanın en ücra köşesinde işitilmesini temin etmekten ibarettir. Fetihler yeni yerleri zapt etmek, ahalisini esir, mallarını ganimet edinmek&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Memâlik-i Osmaniyye’nin, yani Osmanlı memleketlerinin esasını Anadolu Selçuklu Sultanı’nın Ertuğrul Gazi’ye verdiği Söğüt ve Domaniç’i içine alan küçük bir mikdar uç beylik toprağı teşkil eder. Zamanla Rumeli ve Anadolu’da yeni yerler fethedilip memleket genişlemiş; 16. asrın sonunda en geniş sınırlara ulaşılmıştır. Devletin en güçlü olduğu bu devirde hudut batıda Viyana banliyöleri ile Atlas Okyanusu’na, kuzeyde Baltık Denizi ile Moskova varoşlarına, doğuda Hazar Denizi’ne, güneyde de Afrika ortaları ile Hind Okyanusu’na uzanıyordu. Osmanlı Devleti’nin esaslarından birini gazâ ruhu teşkil eder ki, İslam dininin dünyanın en ücra köşesinde işitilmesini temin etmekten ibarettir. Fetihler yeni yerleri zapt etmek, ahalisini esir, mallarını ganimet edinmek maksadıyla yapılmış değildir. Osmanlı Devleti için sömürgecilik meçhul bir mefhum olduğundan fethedilen ülkelerin bir kısmı vatan edinilip vilâyet hâline getirilmiş, bir kısmına da hükümeti başında bırakılarak ‘tâbi devlet’ statüsü tanınmıştır. Bazılarının taşıdığı kanaatin aksine memleket arazisi padişahın mülkü değildir. Eski metinlerde geçen ‘mülk’ sözü, mâmelek (mal varlığı, patrimoine) değil, memleket (meliklik, hâkimiyet) mânâsına gelir. Osmanlı hukukunda şahsî mülkiyet en geniş şekliyle kabul edilmiştir. Padişahın kendisine ait mülkü elbette vardır. Memleketin bir kısmı şahısların mülkü olup bir kısmı da devlete aittir. Bu kısma mîrî toprak denir. Devlete ait toprak üzerinde padişah maslahata göre tasarruf eder. Bu, onun mülkü olduğu mânâsına gelmediği gibi şahsî mülk üzerinde tasarruf hakkı sadece mâlikine aittir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2020">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sultan Abdülhamid Dokuz Zevcesiyle Aynı Anda Nikâhlı Mıydı?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/osmanli-tarihi/sultan-abdulhamid-dokuz-zevcesiyle-ayni-anda-nikahli-miydi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ekrem Buğra Ekinci]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Sep 2019 09:13:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i kitap]]></category>
		<category><![CDATA[evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Hükümdar]]></category>
		<category><![CDATA[Kanunu Sultan Süleyman]]></category>
		<category><![CDATA[Murad Hüdâvendigâr]]></category>
		<category><![CDATA[Nilüfer Hatun]]></category>
		<category><![CDATA[Orhan Gazi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=4886</guid>

					<description><![CDATA[Hükümdar ailelerinin evliliği her zaman ve her yerde mühim bir mesele teşkil etmiştir. Mavi kanlılar ekseriya siyasî sebeplerle ve memleket menfaati için kendilerini feda ederek bazen mutsuzlukla bitecek evlilikler yapmışlardır. Avrupa’da asiller ancak kendi sınıflarından biri ile ve hükümdarın iznini alarak evlenebilirlerdi. Aksi takdirde bu evlilik hukuken muteber olmakla beraber morganatik sayılır; bu kimse ve çocukları taht üzerindeki haklarını kaybeder, karısı da kocasının unvanını alamazdı. Meselâ bir kralın oğlu, bir baronun kızıyla evlense, bu evlilik morganatik olurdu. Osmanlı padişahları Kanuni Sultan Süleyman’a kadar umumiyetle Anadolu beyliklerinden kız alıp vermiş; Hıristiyan komşu devlet prensesleriyle de siyasî evlilikler yapmışlardır. Zira şer’î hukukta&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hükümdar ailelerinin evliliği her zaman ve her yerde mühim bir mesele teşkil etmiştir. Mavi kanlılar ekseriya siyasî sebeplerle ve memleket menfaati için kendilerini feda ederek bazen mutsuzlukla bitecek evlilikler yapmışlardır. Avrupa’da asiller ancak kendi sınıflarından biri ile ve hükümdarın iznini alarak evlenebilirlerdi. Aksi takdirde bu evlilik hukuken muteber olmakla beraber morganatik sayılır; bu kimse ve çocukları taht üzerindeki haklarını kaybeder, karısı da kocasının unvanını alamazdı. Meselâ bir kralın oğlu, bir baronun kızıyla evlense, bu evlilik morganatik olurdu.</p>
<p>Osmanlı padişahları Kanuni Sultan Süleyman’a kadar umumiyetle Anadolu beyliklerinden kız alıp vermiş; Hıristiyan komşu devlet prensesleriyle de siyasî evlilikler yapmışlardır. Zira şer’î hukukta Müslüman bir erkek, Ehl-i kitap, yani Yahudi veya Hıristiyan bir kadınla evlenebilir. Böyle evlilik yapan ilk padişah Orhan Gazi’dir. İki Bizans prensesi ve bir tekfur kızıyla evlenmiş; Murad Hüdâvendigâr, sonradan Müslüman olan tekfur kızı Nilüfer Hatun’dan doğmuştur.</p>
<p><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2019">Derin Tarih Eylül Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Eski İstanbul’da Belediyecilik</title>
		<link>https://www.derintarih.com/osmanli-tarihi/eski-istanbulda-belediyecilik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ekrem Buğra Ekinci]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Aug 2019 07:51:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Kadı]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<category><![CDATA[salâhiyet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=4814</guid>

					<description><![CDATA[İslam tarihinde Hz. Peygamber (sas) devrinden beri, ihtisab (hisbe) teşkilâtı bugünkü belediyelerin işini görürdü. Bu işi yapana da muhtesib denirdi. Muhtesibin salâhiyetleri, şimdiki belediye reislerinden daha geniştir. Hem adlî, hem de idarî salâhiyetleri haiz olarak, kanunları icra eder; uymayanları engeller. Ahlâk ve âdâba uyuluyor mu, umumî yollar muntazam mı, halk sağlığına riayet ediliyor mu, çevre temizliği yerinde mi, binalar nizama uygun mu, köle ve hayvan haklarına uyuluyor mu, esnaf ve tüccar ölçü ve tartıda âdil mi, karaborsa yapılıyor mu, narha uyuluyor mu, bunları kontrol eder; gerekirse kabahatlilere ceza verir. Osmanlı’da kadılar Avrupa şehirlerinde olduğu gibi adlî işler yanında başka vazifelerle&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İslam tarihinde Hz. Peygamber (sas) devrinden beri, ihtisab (hisbe) teşkilâtı bugünkü belediyelerin işini görürdü. Bu işi yapana da muhtesib denirdi. Muhtesibin salâhiyetleri, şimdiki belediye reislerinden daha geniştir. Hem adlî, hem de idarî salâhiyetleri haiz olarak, kanunları icra eder; uymayanları engeller. Ahlâk ve âdâba uyuluyor mu, umumî yollar muntazam mı, halk sağlığına riayet ediliyor mu, çevre temizliği yerinde mi, binalar nizama uygun mu, köle ve hayvan haklarına uyuluyor mu, esnaf ve tüccar ölçü ve tartıda âdil mi, karaborsa yapılıyor mu, narha uyuluyor mu, bunları kontrol eder; gerekirse kabahatlilere ceza verir.</p>
<p>Osmanlı’da kadılar Avrupa şehirlerinde olduğu gibi adlî işler yanında başka vazifelerle de mükellef tutulmuştur. Kadı, aynı zamanda bulundukları şehrin belediye reisidir. Belediye hizmetlerinin zaten çok inkişaf etmediği bir zamanda, devlet bu işi ulemadan birine vererek şehirlerdeki muhtemel çekişmelerin önüne geçmek istemiştir.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kadir Mısıroğlu’nu Nasıl Bilirdim?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/kapak-dosyasi/kadir-misiroglunu-nasil-bilirdim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ekrem Buğra Ekinci]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 31 May 2019 23:42:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak Dosyası]]></category>
		<category><![CDATA[Kadir Mısıroğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Necip Fazıl]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlılar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=4630</guid>

					<description><![CDATA[Kadir Mısıroğlu için ilk söylenecek şey, hayatını Ehl-i Sünnet hizmetine ve yolun en şanlı müdafii olan Osmanlılara vakfetmiş olmasıdır. Yetiştiği devirlerde sağcısından solcusuna Osmanlı aleyhtarlığı modaydı. İdeolojik resmî tarih olanca varlığıyla hüküm sürmekteydi. Zaten mekteplerde böyle okutuluyordu. Kitaplar, romanlar, filmler hep bu istikamette hazırlanırdı. Tamam, insanların kurduğu bir sistemin kusurları bulunabilir. Ama hiç mi iyiliği olmaz? Bu, insaflı düşünen vicdanlı kimselerin hamiyet-i milliyesine dokunuyordu. Vatanını seven, ecdadına hürmet ve minnet duyan insanlarda hâsıl ettiği haklı bir reaksiyon vardı. Bu gidişe dur diyen yok muydu? Tarihçi İsmail Hami Danişmend, Yılmaz Öztuna, Ziya Nur (Aksun), şair Yahya Kemal (Beyatlı), Necip Fazıl (Kısakürek),&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p align="justify"><span style="color: #000000;"><span style="font-family: Times New Roman, serif;"><span style="font-size: medium;">Kadir Mısıroğlu için ilk söylenecek şey, hayatını Ehl-i Sünnet hizmetine ve yolun en şanlı müdafii olan Osmanlılara vakfetmiş olmasıdır. Yetiştiği devirlerde sağcısından solcusuna Osmanlı aleyhtarlığı modaydı. İdeolojik resmî tarih olanca varlığıyla hüküm sürmekteydi. Zaten mekteplerde böyle okutuluyordu. Kitaplar, romanlar, filmler hep bu istikamette hazırlanırdı. Tamam, insanların kurduğu bir sistemin kusurları bulunabilir. Ama hiç mi iyiliği olmaz? Bu, insaflı düşünen vicdanlı kimselerin hamiyet-i milliyesine dokunuyordu. Vatanını seven, ecdadına hürmet ve minnet duyan insanlarda hâsıl ettiği haklı bir reaksiyon vardı. Bu gidişe dur diyen yok muydu? Tarihçi İsmail Hami Danişmend, Yılmaz Öztuna, Ziya Nur (Aksun), şair Yahya Kemal (Beyatlı), Necip Fazıl (Kısakürek), gazeteci Osman Yüksel (Serdengeçti) gibi temkinli bir şekilde mazinin hakkını vermeye çalışanlar vardı ama tesirleri fazla değildi. İşte Kadir Mısıroğlu Bey’in kimseye benzemeyen reaksiyoner duruşu, tarih ve din kültürü ve güçlü hitabeti yanında doğru bildiğinden şaşmayan tavizsiz üslûbu, 50’lerle başlayan hürriyet vasatının da tesiriyle insanlarda makes buldu. Bir mânâda hissiyatların tercümanı, vicdanların sesi oldu.</span></span></span></p>
<p align="justify"><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2019">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mustafa Kemal Paşa Havza’da Niçin 22 Gün Kalmıştı?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/kapak-dosyasi/mustafa-kemal-pasa-havzada-nicin-22-gun-kalmisti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ekrem Buğra Ekinci]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 Apr 2019 22:10:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak Dosyası]]></category>
		<category><![CDATA[Müsellâh Müdâfaa-i Milliye]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Teşkilat-ı Mahsusa]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=4496</guid>

					<description><![CDATA[Mustafa Kemal Paşa’nın ordu müfettişi olarak Samsun’a çıkmasını müteakip geldiği Havza’da geçirdiği günler, inkılap tarihlerinde pek yer almaz ama yakın tarih cihetiyle oldukça ehemmiyeti haizdir. Paşa’nın burada 22 gün kalması bazılarının dikkatini çekmiştir. Havza’da bir tamim neşredilmiştir ki, Ankara hareketinin ilk manifestosu sayılabilir. Bu günler hakkında en etraflı malumat Teşkilat-ı Mahsusacı ve Ankara hareketini el altından organize eden, en azından başlatan MM (Mim Mim Grubu da denilen Müsellâh Müdâfaa-i Milliye) grubu reisi müdürü Hüsamettin Ertürk’ün hatıralarıdır (s. 238 vd). Ertürk, Paşa’nın burada bir Sovyet Rus heyeti ile görüşmesini anlatır. Başında Albay Budiyeni’nin bulunduğu bu heyet, Paşa ile İtilaf devletlerine karşı&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p align="justify"><span style="font-family: Times New Roman, serif;">Mustafa Kemal Paşa’nın ordu müfettişi olarak Samsun’a çıkmasını müteakip geldiği Havza’da geçirdiği günler, inkılap tarihlerinde pek yer almaz ama yakın tarih cihetiyle oldukça ehemmiyeti haizdir. Paşa’nın burada 22 gün kalması bazılarının dikkatini çekmiştir. Havza’da bir tamim neşredilmiştir ki, Ankara hareketinin ilk manifestosu sayılabilir. Bu günler hakkında en etraflı malumat Teşkilat-ı Mahsusacı ve Ankara hareketini el altından organize eden, en azından başlatan MM (Mim Mim Grubu da denilen Müsellâh Müdâfaa-i Milliye) grubu reisi müdürü Hüsamettin Ertürk’ün hatıralarıdır (s. 238 vd). Ertürk, Paşa’nın burada bir Sovyet Rus heyeti ile görüşmesini anlatır. Başında Albay Budiyeni’nin bulunduğu bu heyet, Paşa ile İtilaf devletlerine karşı mukavemetin sürdürülmesi hakkında görüşmüş ve bu mücadelede Sovyetlerin yardımını va’detmiş; öte yandan Anadolu’da başlatılan hareketin mahiyeti dile getirilmiştir. Paşa kafasındaki planları gerçekleştirebilmek için Rusya’nın desteğini alabilmek adına, Anadolu’da Sovyet (Şura) tarzında bir idare kurma teminatını vermiştir.</span></p>
<p align="justify"><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2019">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Padişah “Kadı”yı Tayin Eder Ama İşine Karışamazdı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/osmanli-tarihi/padisah-kadiyi-tayin-eder-ama-isine-karisamazdi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ekrem Buğra Ekinci]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Feb 2019 21:26:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Kadı tayin etmek]]></category>
		<category><![CDATA[Kanuni Sultan Süleyman]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=4269</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı Devleti, Osman Gazi’nin, Dursun Fakih’i Karacahisar’a kadı tayin etmesiyle kuruldu. Kadı tayin etmek istiklâl alâmetidir. Bundan sonra yeni fethedilen beldelere kadılar tayin edildi. Sultan Murad zamanında Bursa kadısı, kazasker unvanıyla adliye teşkilatının başı oldu. Sultan Fatih zamanında sayısı ikiye çıkarıldı. Rumeli’deki kadılar Rumeli kazaskeri; Anadolu ve Arabistan’dakiler Anadolu kazaskeri tarafından seçilir; padişahın tasvibiyle tayin edilirdi. Kanuni Sultan Süleyman’dan sonra pozisyonu güçlenen şeyhülislam, kadıların tayinini de eline aldı. Din ve fen bilgilerinin okutulduğu medreselerin yüksek kısmından mezun olan genç, kadı olmak istiyorsa, kazaskerin yanında mülâzemete (staja) başlar; staj bitip müsait bir kadılık boşalınca tayin edilir, eline de padişah tuğrasını taşıyan&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Osmanlı Devleti, Osman Gazi’nin, Dursun Fakih’i Karacahisar’a kadı tayin etmesiyle kuruldu. Kadı tayin etmek istiklâl alâmetidir. Bundan sonra yeni fethedilen beldelere kadılar tayin edildi. Sultan Murad zamanında Bursa kadısı, kazasker unvanıyla adliye teşkilatının başı oldu. Sultan Fatih zamanında sayısı ikiye çıkarıldı. Rumeli’deki kadılar Rumeli kazaskeri; Anadolu ve Arabistan’dakiler Anadolu kazaskeri tarafından seçilir; padişahın tasvibiyle tayin edilirdi. Kanuni Sultan Süleyman’dan sonra pozisyonu güçlenen şeyhülislam, kadıların tayinini de eline aldı. Din ve fen bilgilerinin okutulduğu medreselerin yüksek kısmından mezun olan genç, kadı olmak istiyorsa, kazaskerin yanında mülâzemete (staja) başlar; staj bitip müsait bir kadılık boşalınca tayin edilir, eline de padişah tuğrasını taşıyan bir berat verilirdi.</p>



<p><strong>Devamı&nbsp;<a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mart-2019">Derin Tarih Mart Sayısında…</a>&nbsp;﻿</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
