﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Halil Solak &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/yazar/halilsolak/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Wed, 31 May 2017 13:38:58 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.5</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>Halil Solak &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kırklar Meclisinin Baştacı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/derin-kitap/kirklar-meclisinin-bastaci/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil Solak]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 May 2017 21:55:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Derin Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Kitabın Kırk Yılı. Tekkeler ve Zaviyeler]]></category>
		<category><![CDATA[Din Hayat Sanat Açısından Tekkeler ve Zaviyeler]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=2451</guid>

					<description><![CDATA[Bu ay bahsedeceğim kitap, as­lında sadece bir kitap değil. Bir kitabın hikâyesini anlatan bir ki­tap. Tasavvuf alanında yaptığı çalışmalarla şöhreti yurt dışına taşan Prof. Dr. Mustafa Kara’nın, bir klasik hâline gelen Din Hayat Sanat Açısından Tekkeler ve Zaviyeler’in yayın­lanışının 40. yılı vesilesiyle Bursa’daki öğ­rencileri bir kitap hazırlamışlar: Bir Kitabın Kırk Yılı. Tekkeler ve Zaviyeler’e dair hatırala­rın, söyleşilerin, incelemelerin bulunduğu kitaptaki yazıları Kara’nın hocaları, talebe­leri, dostları, aile fertleri ve yolu bir şekil­de bu eserden geçenler kaleme almış. Ayrı­ca kitap ilk yayınlandığında basında çıkan eleştiriler de dahil edilmiş. Süleyman Ulu­dağ’dan Hayreddin Karaman’a, İsmail Ka­ra’dan Ali Birinci’ye, Mete Tunçay’dan Mim Kemâl Öke’ye, Mustafa&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu ay bahsedeceğim kitap, as­lında sadece bir kitap değil. Bir kitabın hikâyesini anlatan bir ki­tap. Tasavvuf alanında yaptığı çalışmalarla şöhreti yurt dışına taşan Prof. Dr. Mustafa Kara’nın, bir klasik hâline gelen <em>Din Hayat Sanat Açısından Tekkeler ve Zaviyeler</em>’in yayın­lanışının 40. yılı vesilesiyle Bursa’daki öğ­rencileri bir kitap hazırlamışlar: <em>Bir Kitabın Kırk Yılı. Tekkeler ve Zaviyeler</em>’e dair hatırala­rın, söyleşilerin, incelemelerin bulunduğu kitaptaki yazıları Kara’nın hocaları, talebe­leri, dostları, aile fertleri ve yolu bir şekil­de bu eserden geçenler kaleme almış. Ayrı­ca kitap ilk yayınlandığında basında çıkan eleştiriler de dahil edilmiş. Süleyman Ulu­dağ’dan Hayreddin Karaman’a, İsmail Ka­ra’dan Ali Birinci’ye, Mete Tunçay’dan Mim Kemâl Öke’ye, Mustafa Kutlu’dan Emin Işık’a pek çok tanıdık sima, bu kitapla olan macerasını anlatıyor.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derintarih-haziran2017">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Dünyasını Anlamak İçin</title>
		<link>https://www.derintarih.com/derin-kitap/osmanli-dunyasini-anlamak-icin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil Solak]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Apr 2017 21:31:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Derin Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[kütüphaneler]]></category>
		<category><![CDATA[makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı tarihi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=2376</guid>

					<description><![CDATA[Bir araştırmacının makaleleri iki kapak arasında girmemişse yapı­lacak tek bir şey vardır: Yazıları yayınlandıkları dergilerden tek tek bu­lup fotokopilerini almak. Ancak bu iş­lem, yazdığım kadar kolay olmuyor ge­nellikle. Baştan söyleyelim: Maalesef başlan­gıcından günümüze bütün süreli ya­yınları ihtiva eden bir kütüphanemiz yok. Mesela aradığınız derginin bir sa­yısı İstanbul’daki bir kütüphanede, di­ğer bir sayısı Ankara’da olabilir. Hatta aradığınız süreli yayını Türkiye’deki hiçbir kütüphanede bulamayabilirsi­niz. Buna da hazırlıklı olmalısınız. Fakat en kötüsü ne biliyor musu­nuz? Aradığınız derginin bütün sayıla­rının olup da sizin aradığınız o sayının olmaması. Bu hissi ancak yaşayarak öğrenebilirsiniz. Üzülmeyin, nasibiniz varsa bir sahafta rastlayabilirsiniz. Devamı Derin Tarih Mayıs Sayısında… ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir araştırmacının makaleleri iki kapak arasında girmemişse yapı­lacak tek bir şey vardır: Yazıları yayınlandıkları dergilerden tek tek bu­lup fotokopilerini almak. Ancak bu iş­lem, yazdığım kadar kolay olmuyor ge­nellikle.</p>
<p>Baştan söyleyelim: Maalesef başlan­gıcından günümüze bütün süreli ya­yınları ihtiva eden bir kütüphanemiz yok. Mesela aradığınız derginin bir sa­yısı İstanbul’daki bir kütüphanede, di­ğer bir sayısı Ankara’da olabilir. Hatta aradığınız süreli yayını Türkiye’deki hiçbir kütüphanede bulamayabilirsi­niz. Buna da hazırlıklı olmalısınız.</p>
<p>Fakat en kötüsü ne biliyor musu­nuz? Aradığınız derginin bütün sayıla­rının olup da sizin aradığınız o sayının olmaması. Bu hissi ancak yaşayarak öğrenebilirsiniz. Üzülmeyin, nasibiniz varsa bir sahafta rastlayabilirsiniz.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derintarih-mayis2017">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bütün Suç Japonların Mı?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/derin-kitap/butun-suc-japonlarin-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil Solak]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 31 Mar 2017 21:23:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Derin Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Elyazması kitaplar]]></category>
		<category><![CDATA[eski harfli matbu ciltler]]></category>
		<category><![CDATA[Sahaflar Çarşısı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=2293</guid>

					<description><![CDATA[Beyazıt’taki Sahaflar Çarşısı’nı kitaplardan tanıdım. Buranın tarihiyle alakalı yazıları, çarşı­da dükkânı olan sahafların ya da mü­davimlerinin hatıralarını içercesine okuduğumu hatırlıyorum ilk gençlik yıllarımda. Elyazması kitaplar, Mü­teferrika baskıları, eski harfli matbu ciltler… Hepsi oradaydı ve benim ken­dilerini “ziyaret” edeceğim günü bek­liyorlardı. Derken beklenen gün geldi. Ba­bam ve ben Sahaflar Çarşısı’nın yolu­nu tuttuk. Çarşıya adımımı attığımda yaşadığım hayal kırıklığı neredeyse tarifsiz… Okuduğum yazılarda anla­tılan, hatıralarda bahsedilen mekân gerçekten burası mıydı? Neredeyse bütün dükkânlar, üniversiteye hazır­lık ve yardımcı ders kitaplarıyla po­püler romanlar satıyordu. Benim ha­yalimdeki Sahaflar Çarşısı’ndan eser yoktu anlayacağınız. Bu bahsi açmamın sebebi İsmail Kara Hoca’nın genişletilmiş 2. baskısı yakın zamanda çıkan&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Beyazıt’taki Sahaflar Çarşısı’nı kitaplardan tanıdım. Buranın tarihiyle alakalı yazıları, çarşı­da dükkânı olan sahafların ya da mü­davimlerinin hatıralarını içercesine okuduğumu hatırlıyorum ilk gençlik yıllarımda. Elyazması kitaplar, Mü­teferrika baskıları, eski harfli matbu ciltler… Hepsi oradaydı ve benim ken­dilerini “ziyaret” edeceğim günü bek­liyorlardı.</p>
<p>Derken beklenen gün geldi. Ba­bam ve ben Sahaflar Çarşısı’nın yolu­nu tuttuk. Çarşıya adımımı attığımda yaşadığım hayal kırıklığı neredeyse tarifsiz… Okuduğum yazılarda anla­tılan, hatıralarda bahsedilen mekân gerçekten burası mıydı? Neredeyse bütün dükkânlar, üniversiteye hazır­lık ve yardımcı ders kitaplarıyla po­püler romanlar satıyordu. Benim ha­yalimdeki Sahaflar Çarşısı’ndan eser yoktu anlayacağınız.</p>
<p>Bu bahsi açmamın sebebi İsmail Kara Hoca’nın genişletilmiş 2. baskısı yakın zamanda çıkan <em>Biraz Yakın Tarih Biraz Uzak Hurafe </em>kitabındaki “Sahaf­lar Dile Gelse” başlıklı yazısı (Bu ve­sileyle Hoca’nın sahaflar ve kitap kül­türüne dair yazılarının ayrı bir cilt halinde neşrini heyecanla beklediği­mizi belirtelim).</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derintarih-nisan2017">Derin Tarih Nisan Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İşte O Mektup!</title>
		<link>https://www.derintarih.com/derin-kitap/iste-o-mektup/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil Solak]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Feb 2017 22:13:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Derin Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Mail-name]]></category>
		<category><![CDATA[Mention-name]]></category>
		<category><![CDATA[posta]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=2146</guid>

					<description><![CDATA[Geçenlerde bir edebiyat dergisinde gördüm. Yazar, twitter’daki mention’laşmalarını yayınlamış. Şaşırdım önce. Sonra bazı e-postaların da kitap olarak yayınlandığını hatırladım. Eskilerin mektubât ya da münşeat dediği türden eserlerin yerini yakında “Mail-nâme” ya da “Mention-nâme”ler alacak gibi. Artık bunlara alışmalıyım, alışmalıyız. Çünkü görünen o ki, çok sık karşılaşacağız böyle şeylerle. Artık kimse eline kalemi kâğıdı alıp ailesine, akrabalarına, hocasına ya da sevgilisine mektup yazmıyor. Şayet yazan varsa bana da gönderirse sevinirim, birinden mektup almanın ne demek olduğunu bilmeyen bir kuşağa mensubum zira. “Telefon, e-posta, Skype gibi hızlı, kolay, pratik iletişim araçları dururken neden mektup yazalım ki?” dediğinizi duyar gibiyim. Gönderdim gitti mi?&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geçenlerde bir edebiyat dergisinde gördüm. Yazar, twitter’daki mention’laşmalarını yayınlamış. Şaşırdım önce. Sonra bazı e-postaların da kitap olarak yayınlandığını hatırladım. Eskilerin mektubât ya da münşeat dediği türden eserlerin yerini yakında “Mail-nâme” ya da “Mention-nâme”ler alacak gibi. Artık bunlara alışmalıyım, alışmalıyız. Çünkü görünen o ki, çok sık karşılaşacağız böyle şeylerle.</p>
<p>Artık kimse eline kalemi kâğıdı alıp ailesine, akrabalarına, hocasına ya da sevgilisine mektup yazmıyor. Şayet yazan varsa bana da gönderirse sevinirim, birinden mektup almanın ne demek olduğunu bilmeyen bir kuşağa mensubum zira.</p>
<p>“Telefon, e-posta, Skype gibi hızlı, kolay, pratik iletişim araçları dururken neden mektup yazalım ki?” dediğinizi duyar gibiyim. Gönderdim gitti mi? Eline ne zaman ulaşır? Acaba postada kayboldu mu? Ne zaman cevap yazar? Bir sürü dert tasa… Şimdi en fazla aradığımız kişi telefonu açmazsa söyleniyoruz: “Madem açmayacaksın niye taşıyorsun o telefonu?”</p>
<p>Kim uğraşır mektup yazmakla, cevap beklemekle… Elbette, devir sürat devri. Her şeyi en kolay, en hızlı, en kısa sürede yapacağız!</p>
<p>Hayatın yavaş aktığı, insanların zamanının bereketli, sabrının çok olduğu zamanlardan mektuplar geldi masama: Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemine şahitlik eden ve Cumhuriyet devrinde de önemli roller oynayan asker, siyaset adamı, şair, yazar, ressam, tiyatrocuya ait 99 mektup <em>Bâkî Muhabbet</em> adlı bir kitapta toplanmış.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derintarih-mart2017">Derin Tarih Mart Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şişenin İçindeki Efsane</title>
		<link>https://www.derintarih.com/derin-kitap/sisenin-icindeki-efsane/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil Solak]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Feb 2017 00:30:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Derin Kitap]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=2064</guid>

					<description><![CDATA[Niçin yalan söyleyelim? Aradı­ğımız bir bilgi için önce inter­nete başvuruyoruz. Kitapların kapağını açmaya üşeniyoruz ne za­mandır… Yanlış anlaşılmak istemem. Elbette internetin sunduğu imkânlar inkâr edilemez. Gecenin bir vakti dün­yanın öbür ucunda, bir üniversite kü­tüphanesindeki elyazmasını ziyaret edebiliyorsak ya da aradığımız bir ma­kaleye hemen ulaşabiliyorsak bunu in­ternete borçluyuz. Madem öyle derdin ne? dediğinizi duyar gibiyim. Şu: İnternetteki bilgiyi güvenirlik testine tâbi tutmadan kul­lanmak. Ne idüğü belirsiz birkaç mısra ya da bir aforizmanın altına Hz. Mev­lanâ, Necip Fazıl, Oğuz Atay, Nazım Hikmet, Tanpınar gibi “favlanacak” isimler yazılıp paylaşılıyor. Ondan sonra gel de çık işin içinden! “Necip Fazıl hayatında böyle bir mısra söylememiş”,&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Niçin yalan söyleyelim? Aradı­ğımız bir bilgi için önce inter­nete başvuruyoruz. Kitapların kapağını açmaya üşeniyoruz ne za­mandır… Yanlış anlaşılmak istemem. Elbette internetin sunduğu imkânlar inkâr edilemez. Gecenin bir vakti dün­yanın öbür ucunda, bir üniversite kü­tüphanesindeki elyazmasını ziyaret edebiliyorsak ya da aradığımız bir ma­kaleye hemen ulaşabiliyorsak bunu in­ternete borçluyuz.</p>
<p>Madem öyle derdin ne? dediğinizi duyar gibiyim. Şu: İnternetteki bilgiyi güvenirlik testine tâbi tutmadan kul­lanmak. Ne idüğü belirsiz birkaç mısra ya da bir aforizmanın altına Hz. Mev­lanâ, Necip Fazıl, Oğuz Atay, Nazım Hikmet, Tanpınar gibi “favlanacak” isimler yazılıp paylaşılıyor. Ondan sonra gel de çık işin içinden! “Necip Fazıl hayatında böyle bir mısra söylememiş”, “Oğuz Atay ömründe böyle bir cüm­le yazmamış” deseniz de fay­dası yok. Zira artık ok yaydan, paylaşım klavyeden çıkmıştır. Tutabilene aşk olsun.</p>
<p>Öyle de oldu.</p>
<p>Bir sabah uyandık. Mimar Koca Sinan ile Kanunî’nin kızı Mihrimah Sultan’ın birbirine âşık olduğunu öğrendik. Gül­lü kalpli videolar, gazetelerde haberler, blog yazıları, sos­yal medyada paylaşımlar… aldı başını gitti. Bu “bilgi”­den yola çıkarak roman­lar bile yazıldı. Şükür ki, daha filmini çeken çık­madı. Unutmadan, filmi çekilmedi bel­ki ama olay, daha ileri bir boyuta taşın­dı: Amasya Belediyesi “Ferhat ile Şirin Âşıklar Müzesi” açmış ve Leyla ile Me­cnun, Aslı ile Kerem gibi efsane âşık­ların arasına Sinan ile Mihrimah’ı da eklemiş.</p>
<p><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derintarih-subat2017">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Koleksiyoner Mehmet Çebi: Efendimiz&#8217;e (Sas) Selamımı Hilyelerle Gönderiyorum</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/koleksiyoner-mehmet-cebi-efendimize-sas-selamimi-hilyelerle-gonderiyorum/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil Solak]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2017 23:40:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=2017</guid>

					<description><![CDATA[Koleksiyoner Mehmet Çebi’nin geçtiği­miz yıl koleksiyonundaki hilye ve tesbihleri sergilemek üzere bir müze kurduğunu duy­muş olmalısınız. Peki nasıl bir hikâyesi var müzenin? Kendisiyle hilyeleri, ilginç kolek­siyonerlik macerasını ve müzenin kuruluş hikayesini konuştuk. Koleksiyonerlik maceranız nasıl baş­ladı? Fakültede okuduğum yıllarda Be­yazıt denildiğinde aklımıza iki yer ge­lirdi: Birincisi caminin yanındaki Çı­naraltı, ikincisi Sahaflar Çarşısı. Ben vaktimin çoğunu bu iki mekânda ge­çiriyordum. Çınaraltı’nda daha ziya­de tesbih ve saat türünde eşyalar sa­tılıyordu. Sahaflar Çarşısı bugünkü gibi üniversite kitaplarının satıldığı bir yer değildi. Elyazması kitaplar, hat levhaları, taş baskılar ve fermanlar da satılırdı. Buralara gide gele bazı dost­luklar kazandım ve böylece koleksiyo­nerliğe ilk adımımı atmış&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Koleksiyoner Mehmet Çebi’nin geçtiği­miz yıl koleksiyonundaki hilye ve tesbihleri sergilemek üzere bir müze kurduğunu duy­muş olmalısınız. Peki nasıl bir hikâyesi var müzenin? Kendisiyle hilyeleri, ilginç kolek­siyonerlik macerasını ve müzenin kuruluş hikayesini konuştuk. </em></p>
<p><strong>Koleksiyonerlik maceranız nasıl baş­ladı? </strong></p>
<p>Fakültede okuduğum yıllarda Be­yazıt denildiğinde aklımıza iki yer ge­lirdi: Birincisi caminin yanındaki Çı­naraltı, ikincisi Sahaflar Çarşısı. Ben vaktimin çoğunu bu iki mekânda ge­çiriyordum. Çınaraltı’nda daha ziya­de tesbih ve saat türünde eşyalar sa­tılıyordu. Sahaflar Çarşısı bugünkü gibi üniversite kitaplarının satıldığı bir yer değildi. Elyazması kitaplar, hat levhaları, taş baskılar ve fermanlar da satılırdı. Buralara gide gele bazı dost­luklar kazandım ve böylece koleksiyo­nerliğe ilk adımımı atmış oldum.</p>
<p><strong>İlk aldığınız parçayı hatırlıyor musu­nuz? </strong></p>
<p>Tabii! Bende İmam Hatip’ten gelen bir hat merakı olduğu için sahaflara sürekli göz gezdiriyordum. Dükkân sahiplerinden Turan Bey’de Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin iç içe geçmiş “Ali-Fâtıma” yazılı istif levhasını gör­düm. Fiyatını sordum, 700 dolar dedi. Ben de o günün şartlarında 700 doları birden veremeyeceğimi, ancak taksit­le ödeyebileceğimi söyledim. Tekli­fimi kabul etti. Böylece koleksiyoner­lik macerama Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin levhasıyla başlamış oldum.</p>
<p><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derintarih-subat2017">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Masalını Arayan Türkiye</title>
		<link>https://www.derintarih.com/derin-kitap/masalini-arayan-turkiye/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil Solak]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Dec 2016 22:11:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Derin Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Hamdi Tanpınar]]></category>
		<category><![CDATA[Darülfünun]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yahya Kemal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=1882</guid>

					<description><![CDATA[Ahmet Hamdi Tanpınar, Darülfünun’un Edebiyat şubesinde öğrenciyken 1919 Kasım’ında bir gün Zeynep Hanım Konağı’nın koridorlarında elinde “gizlemeyi unuttuğu” bir kitap olduğu halde Yahya Kemal’le karşılaşır. Kitabı eline alan Kendi Gök Kubbemiz şairi, “gençliğinden bir şeylere bakar gibi” bakmış ve talebesine şu ikazda bulunmuştur: “Güzel, ama sizin için daha erken. Klasikleri okuyun, sırasıyla okuyun. Ve her muharriri tekmil okuyun!” Tanpınar, yıllar sonra kaleme aldığı Yahya Kemal monografisinde hocasının bu ikazını,  onun yolunu kısaltma çabası olarak yorumlayacaktı. D. Mehmet Doğan’ın “muhabbetle” imzalayıp gönderdiği Neden Klasiklerimiz Yok? adlı son kitabını elime alınca aklıma Tanpınar ile üstadının arasında geçen yukarıdaki hadise geldi. Bugün de&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ahmet Hamdi Tanpınar, Darülfünun’un Edebiyat şubesinde öğrenciyken 1919 Kasım’ında bir gün Zeynep Hanım Konağı’nın koridorlarında elinde “gizlemeyi unuttuğu” bir kitap olduğu halde Yahya Kemal’le karşılaşır. Kitabı eline alan Kendi Gök Kubbemiz şairi, “gençliğinden bir şeylere bakar gibi” bakmış ve talebesine şu ikazda bulunmuştur:</p>
<p>“Güzel, ama sizin için daha erken. Klasikleri okuyun, sırasıyla okuyun. Ve her muharriri tekmil okuyun!”</p>
<p>Tanpınar, yıllar sonra kaleme aldığı Yahya Kemal monografisinde hocasının bu ikazını,  onun yolunu kısaltma çabası olarak yorumlayacaktı.</p>
<p>D. Mehmet Doğan’ın “muhabbetle” imzalayıp gönderdiği Neden Klasiklerimiz Yok? adlı son kitabını elime alınca aklıma Tanpınar ile üstadının arasında geçen yukarıdaki hadise geldi.</p>
<p>Bugün de gençlere verilen nasihat aşağı yukarı aynı: “Önce klasikleri okuyun, sonra diğerlerini.” İyi ama hangi klasikleri? Ya da klasikler meselesinin Türkiye macerasına baktığımızda soruyu şöyle değiştirmemiz gerekiyor: Kimin klasikleri?</p>
<p>Klasikler mevzuu, Efendibabamız Ahmed Midhat Efendi’den beri, yani 100 yıldır entelektüel gündemimizde.</p>
<p>Bu arada bu bahiste hemen herkesin aklına ilk anda Maarif Vekili Hasan Âli Yücel’in 1940’larda yaptığı klasiklerin neşri hamlesi gelecektir. Bu dönemde Yücel, büyük bir tercüme faaliyetiyle klasikleri Türkçeye kazandırmıştır. Ancak bu dizide tercüme edilen eserler hala tartışılıyor. Yapacağımız kısa bir muhasebe bize tartışmanın seyri hakkında bilgi verecektir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derintarih-ocak2017">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Beş Şehir’i Bir de Böyle Okuyun</title>
		<link>https://www.derintarih.com/derin-kitap/bes-sehiri-bir-de-boyle-okuyun/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil Solak]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 30 Nov 2016 22:50:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Derin Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Hamdi Tanpınar]]></category>
		<category><![CDATA[Beş Şehir]]></category>
		<category><![CDATA[Dergâh Yayınları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=1772</guid>

					<description><![CDATA[Lisedeki okuma listemizde Tanpınar’ın Beş Şehir’i de vardı. Böylesine revnaklı bir üslupla ilk kez karşılaşıyordum ve büyülenmiştim âdeta. İtiraf edeyim, kitabı okurken çok da yorulmuştum. Fakat beni yoran kitaptaki yabancı (!) kelimeler değildi. Asıl derdim hem Doğu, hem Batı dünyasına vâkıf, meseleleri tarihî bir derinlikle ele alan usta sanatkârın şehirleri anlatırken yaptığı atıflardı: Mitolojik hikâyeler ve kahramanlar, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı’ya ait kişi ve yer isimleri, onlarca mimarî eser…  Onun kültür atlası öylesine zengindi ki, Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul’a hep bu renkli atlasın sayfaları arasından bakmış ve bu zenginliği eserine yansıtmıştı. Şükür ki, Dergâh Yayınları imdadımıza yetişti ve&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Lisedeki okuma listemizde Tanpınar’ın <em>Beş Şehir</em>’i de vardı. Böylesine revnaklı bir üslupla ilk kez karşılaşıyordum ve büyülenmiştim âdeta. İtiraf edeyim, kitabı okurken çok da yorulmuştum. Fakat beni yoran kitaptaki yabancı (!) kelimeler değildi.</p>
<p>Asıl derdim hem Doğu, hem Batı dünyasına vâkıf, meseleleri tarihî bir derinlikle ele alan usta sanatkârın şehirleri anlatırken yaptığı atıflardı: Mitolojik hikâyeler ve kahramanlar, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı’ya ait kişi ve yer isimleri, onlarca mimarî eser…  Onun kültür atlası öylesine zengindi ki, Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul’a hep bu renkli atlasın sayfaları arasından bakmış ve bu zenginliği eserine yansıtmıştı.</p>
<p>Şükür ki, Dergâh Yayınları imdadımıza yetişti ve <em>Beş Şehir</em>’in notlandırılmış bir edisyonunu yayınladı.  İlk baskısı 1946’da yapılan eser üzerinde Dergâh Yayınları’nın teklifiyle çalışmaya başlayan Osmanlı estetiği, kültür ve edebiyat tarihimize dair değerli araştırmalarıyla tanıdığımız Beşir Ayvazoğlu, hazırlık macerasını şöyle özetliyor: “Her okuyuşta ayrı bir tad aldığım bu eseri derin bir dikkatle yeniden okudum. Hem eserden genç kuşakların daha fazla yararlanabilmesi için açıklama notları hazırladım, hem de düzeltilmesi gereken bilgilere işaret ederek doğruları gösterdim.”</p>
<p>Burada hemen okuyucunun aklına gelen bir soruyu da cevaplıyor yazar:</p>
<p>“Notlarda işaret ettiğim bilgi hatalarının ve hafıza yanılmalarının eserin edebî kıymetine zerrece halel getirmediğini özellikle vurgulamak isterim.”</p>
<p>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derintarih-aralik2016" target="_blank">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Prof.Dr. İsmail Kara: “Laiklik Tehlikede” Edebiyatı 60 Darbesiyle Zihinlere Yerleşmişti</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/prof-dr-ismail-kara-laiklik-tehlikede-edebiyati-60-darbesiyle-zihinlere-yerlesmisti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil Solak]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 30 Nov 2016 22:11:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Kara]]></category>
		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>
		<category><![CDATA[Yurtta Sulh Konseyi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=1776</guid>

					<description><![CDATA[Öncelikle şunu sormak istiyorum: Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak İslâm’ın ilk cildi 2008’de çıktı. 2. cildin gecikmesinde sizin yoğunluğunuz mu, yoksa Türkiye’nin gündem yoğunluğu mu daha ağır bastı? Kitapların da bir kaderi var diyelim istersen. 2. cildi bir iki sene içinde bitirebileceğimi düşünüyordum fakat başka çalışmalar ve kitaplar geldi, bunun önüne geçti. Tahminimden daha fazla emek isteyen kısımlar da çıktı doğrusu. Hacmin 650 sayfaya yaklaşması da bu yüzden. En önemli mesele dinî konularda güvenebileceğiniz, ideolojik olmayan ikinci el kaynaklar çok sınırlı ve yetersiz. Basın, mevzuat, Meclis zabıtları taramaları teknik olarak yapılmamış. Bu ciltte laiklik, din eğitimi ve dinî yayıncılığa tahsis&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Öncelikle şunu sormak istiyorum: <em>Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak İslâm</em>’ın ilk cildi 2008’de çıktı. 2. cildin gecikmesinde sizin yoğunluğunuz mu, yoksa Türkiye’nin gündem yoğunluğu mu daha ağır bastı?</strong></p>
<p>Kitapların da bir kaderi var diyelim istersen. 2. cildi bir iki sene içinde bitirebileceğimi düşünüyordum fakat başka çalışmalar ve kitaplar geldi, bunun önüne geçti. Tahminimden daha fazla emek isteyen kısımlar da çıktı doğrusu. Hacmin 650 sayfaya yaklaşması da bu yüzden. En önemli mesele dinî konularda güvenebileceğiniz, ideolojik olmayan ikinci el kaynaklar çok sınırlı ve yetersiz. Basın, mevzuat, Meclis zabıtları taramaları teknik olarak yapılmamış. Bu ciltte laiklik, din eğitimi ve dinî yayıncılığa tahsis edilmiş bölümlerde kullanılan kaynak ve malzemenin önemli bir kısmı orijinaldir ve yeni devreye girmektedir.</p>
<p><strong>Kitabın ilk bölümü çok dikkat çekici, bilhassa “Cami, kışla, siyaset-darbeler sonrası din-siyaset ilişkileri” bahsi. 15 Temmuz darbe teşebbüsünü gerçekleştiren sözde “Yurtta Sulh Konseyi” de TRT’de okuttuğu bildirisinde “laiklik”i ön plana çıkarmıştı. Tarihî perspektiften baktığınızda “laiklik tehlikede” vurgusu ne kadar geriye gidiyor? </strong></p>
<p>“İrtica” edebiyatı ve bunun kuvvetli bir siyasî tehdit ve muhalefeti bastırma unsuru olarak gösterilmesi, kullanılması 31 Mart hadisesine, yani l909’a kadar çıkıyor. “Laiklik tehlikede” edebiyatı ise daha ziyade 2. Dünya Savaşı sonrası şartlarda, çokpartili hayata geçişin sancıları arasında yükselişe geçiyor, 60 darbesiyle bir daha değişmeyecek şekilde katılaşarak yerleşiyor. Atatürkçülüğün, Atatürk ilke ve inkılâplarının irticanın yanına kuvvetlendirici bir unsur olarak yerleşmesi de aynı süreç içinde oluyor. Dolayısıyla özellikle tekpartili yıllarda ve sonrasında hâkim başlık yine irticadır, mürtecidir. “İrtica ve laiklik düşmanları” başlıkları aslında muhalefetin adıdır.</p>
<p>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derintarih-aralik2016" target="_blank">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Prof. Dr. Burhan Kuzu: “Başkanlık Modeline Geçmekten Başka Şansımız Yok”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/kapak-dosyasi/prof-dr-burhan-kuzu-baskanlik-modeline-gecmekten-baska-sansimiz-yok/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil Solak]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 30 Nov 2016 22:01:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak Dosyası]]></category>
		<category><![CDATA[Burhan Kuzu]]></category>
		<category><![CDATA[Darbe]]></category>
		<category><![CDATA[Said Nursî’]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=1784</guid>

					<description><![CDATA[Anayasa tartışmaları gündeme geldiğinde akla gelen ilk isim siz oluyorsunuz. Nedir Türkiye’nin anayasa ile derdi? Türkiye’nin 200 yıldır bir anayasa sorunu var. Neden? Çünkü milletin boyuna posuna göre bir elbise dikilmiyor. Bütün mesele bu. Ayrıca tarihe baktığımız zaman bütün anayasalar olağanüstü dönemlerde ya da darbelerden sonra yapılmış. 1921 Anayasası normal dönemde çıkmış gibi görünüyor ama Millî Mücadele verilmiş, toprağımızın büyük kısmını kaybetmişiz. Yine de en millîleri 1921 ve 1924 anayasaları. Egemenlik vurgusu en net bu anayasalarda var. Darbe anayasaları? 1961 ve 1982 Anayasaları millete rağmen yapılmıştır. Vesayet, oligarşi dediğimiz hususlar hep buradan kaynaklanıyor. Seçim var ama derin devletin yapısına ters&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Anayasa tartışmaları gündeme geldiğinde akla gelen ilk isim siz oluyorsunuz. Nedir Türkiye’nin anayasa ile derdi? </strong></p>
<p>Türkiye’nin 200 yıldır bir anayasa sorunu var. Neden? Çünkü milletin boyuna posuna göre bir elbise dikilmiyor. Bütün mesele bu. Ayrıca tarihe baktığımız zaman bütün anayasalar olağanüstü dönemlerde ya da darbelerden sonra yapılmış. 1921 Anayasası normal dönemde çıkmış gibi görünüyor ama Millî Mücadele verilmiş, toprağımızın büyük kısmını kaybetmişiz. Yine de en millîleri 1921 ve 1924 anayasaları. Egemenlik vurgusu en net bu anayasalarda var.</p>
<p><strong>Darbe anayasaları?</strong></p>
<p>1961 ve 1982 Anayasaları millete rağmen yapılmıştır. Vesayet, oligarşi dediğimiz hususlar hep buradan kaynaklanıyor. Seçim var ama derin devletin yapısına ters bir şey olursa askerle, basınla vururuz diye düşündüler. 28 Şubat’a kadar askerle vurdular, sonra basın ve son dönemlerde de yargıyla. Gördüğüm şu: Atanmış organlar belli kademelere yerleşiyor, geriye bir şey kalırsa siyasetçi yapıyor. Davul siyasetçide, tokmak başkasında…</p>
<p>Dolayısıyla millete güvensizliğe dayanan anayasa sıkıntı çıkarıyor, gördük bunları.  Her iki anayasa da bizim kürsüde hazırlandı. Benim hocalarım yaptı ama millî irade ve hâkimiyete hep şüpheyle yaklaşılmıştır. Tabii bu Menderes’e tepkiden kaynaklanıyor. Millete güvensizlik o raddeye çıkmış ki, başkanlık modeli konuşulurken biri diyor ki, “Bu milletin kimi seçeceği belli olmaz. Ya Said Nursî’yi başkan seçerse?” Düşünün, 61 Anayasası yapılırken oluyor bunlar. Bırakın millet kimi getirirse getirsin. İşte bu güvensizliğin zirve noktasıdır. 1982 Anayasası’nda da devam ediyor bu. Parlamenter sistem bu anlayışa çok müsait. Güçlerin dağılımı, bürokrasi, askeriyenin vesayeti&#8230; Hepsi etken.</p>
<p>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derintarih-aralik2016" target="_blank">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarihin Kokusunu Almak</title>
		<link>https://www.derintarih.com/derin-kitap/tarihin-kokusunu-almak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil Solak]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 31 Oct 2016 23:35:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Derin Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Demet İstanbul]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kutlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=1658</guid>

					<description><![CDATA[Bilmem takip ediyor musunuz? Mustafa Kutlu haftada bir Yeni Şafak’ta yazıyor. Yazılar daha ziyade İstanbul üzerine. Ömrü 24 saat bile olmayan “gazete yazıları”ndan değil ama. Konularını aktüel hadiselerden alan, tarihî ve edebî referanslarla örülen deneme tadında metinler bunlar. Kutlu’nun bu yazıları bana rahmetli üstadımız Ahmed Rasim’in Şehir Mektupları’nı hatırlatır hep. Bu geleneği Mustafa Kutlu’nun devam ettirdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. (Zira Kutlu’nun İstanbul’la ilgili denemelerini topladığı bir başka kitabının adı da budur.) Artık âdeti olduğu üzere yazar, her yıl Eylül ayında yeni bir hikâye kitabı ile bizleri sevindiriyor, hele arada bir de böyle deneme kitapları çıkınca nur üstüne nur oluyor. Bir Demet&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bilmem takip ediyor musunuz? Mustafa Kutlu haftada bir Yeni Şafak’ta yazıyor. Yazılar daha ziyade İstanbul üzerine. Ömrü 24 saat bile olmayan “gazete yazıları”ndan değil ama. Konularını aktüel hadiselerden alan, tarihî ve edebî referanslarla örülen deneme tadında metinler bunlar.</p>
<p>Kutlu’nun bu yazıları bana rahmetli üstadımız Ahmed Rasim’in Şehir Mektupları’nı hatırlatır hep. Bu geleneği Mustafa Kutlu’nun devam ettirdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. (Zira Kutlu’nun İstanbul’la ilgili denemelerini topladığı bir başka kitabının adı da budur.)</p>
<p>Artık âdeti olduğu üzere yazar, her yıl Eylül ayında yeni bir hikâye kitabı ile bizleri sevindiriyor, hele arada bir de böyle deneme kitapları çıkınca nur üstüne nur oluyor.</p>
<p>Bir Demet İstanbul da bu tarz bir kitap. Günlerdir elimden düşmüyor. 25 yıllık bir zaman dilimine yayılan yazıları, bir nevi yakın dönem İstanbul’unun kısa tarihi gibi okumak mümkün.</p>
<p>Kitap, “Bir şehrin ruhu” başlıklı yazıyla açılıyor. Peki nedir bu ruh?</p>
<p>“Bir şehre ruhunu veren, o iklimin, o coğrafyanın, o kültürün, o şehri yapan insanların birlikte kotardıkları biricik oluşturur. Bu bazan bir pencere biçiminde kendini gösterir, bazan bir ağaç seçiminde. Meselâ İstanbul ve Bursa için Erguvan vazgeçilmemesi gereken bir ağaçtır. Şehrin Erguvan’a ihtiyacı vardır. Erguvan pembesinden arındırılmış bir Boğaziçi, baharda gelinini yitirmiş duvağa benzer.</p>
<p>Bir şehre ruhunu veren bazan o mıntıkada kaynayan bir su, (titizlikle korunmalı, asla şehir suyuna katılmamalıdır bu sular. Heyhat, pek çok şehrimizde yaşanmıştır bu facia), bazan sadece o bölgede pişirilen bir yemek, oynanan bir oyun, bir yapı tarzı, bir davranış, bir mezar, bir tepe, bir ziyaretgâh, bir mesiredir. Urfa’da Halilü’r-Rahman, Konya’da Mevlâna kadar Meram, Safranbolu’da evler, Erzurum’da Çifte Minare kadar eski çeşmelerden akan eski sulardır.</p>
<p>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derintarih-kasim2016" target="_blank">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>‘Bir Mazi Var, Onu Nasıl Silelim?’</title>
		<link>https://www.derintarih.com/derin-kitap/bir-mazi-var-onu-nasil-silelim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil Solak]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Oct 2016 03:10:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Derin Kitap]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=1553</guid>

					<description><![CDATA[Başlığı gören okurlar, “Herhalde artık sıkıldı, müzik üzerine yazacak” diye akıllarından geçirmiş olabilir. Hemen söyleyeyim, şimdilik öyle bir niyetim yok. Benim muradım, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal eden kültür mirasını silmek isteyenlere karşı son nefesine kadar canla başla mücadele eden bir kahramandan söz etmek. Meşhur Latince tabirle “Habent sua fata libelli”, yani “Kitapların bir kaderi vardır” sözünün hakkını veren bir hikâyenin kahramanından hem de. Bir süre önce Kültür A.Ş., gazeteci Faik Şenol’un 1930’lu yılların İstanbul’unu yansıtan fotoğraf arşivini koleksiyonuna katar. Bu arşivden “İstanbul’da Mimar Sinan Eserleri” başlıklı iki fotoğraf albümü çıkar. Ancak altlarında daktilo edilerek yapıştırılmış bilgi notları bulunan fotoğrafların kime ait&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Başlığı gören okurlar, “Herhalde artık sıkıldı, müzik üzerine yazacak” diye akıllarından geçirmiş olabilir. Hemen söyleyeyim, şimdilik öyle bir niyetim yok.</p>
<p>Benim muradım, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal eden kültür mirasını silmek isteyenlere karşı son nefesine kadar canla başla mücadele eden bir kahramandan söz etmek.</p>
<p>Meşhur Latince tabirle “Habent sua fata libelli”, yani “Kitapların bir kaderi vardır” sözünün hakkını veren bir hikâyenin kahramanından hem de.</p>
<p>Bir süre önce Kültür A.Ş., gazeteci Faik Şenol’un 1930’lu yılların İstanbul’unu yansıtan fotoğraf arşivini koleksiyonuna katar. Bu arşivden “İstanbul’da Mimar Sinan Eserleri” başlıklı iki fotoğraf albümü çıkar. Ancak altlarında daktilo edilerek yapıştırılmış bilgi notları bulunan fotoğrafların kime ait olduğu ve hangi maksatla hazırlandığı anlaşılamaz. Eldeki tek ipucu, fotoğrafların bir kısmında bazen elindeki bir kâğıda notlar alırken bazen bir eseri tetkik ederken görülen pardösülü ve fötr şapkalı şahıstır.</p>
<p>Tam bu esnada bir gelişme daha olur:  Atatürk Kitaplığı’nda “Mimar Sinan’ın Eserleri” adlı yayınlanmamış, daktilo halinde bir çalışmaya ulaşılır. Albümdeki fotoğraflarla metin karşılaştırıldığında, metinlerin bu fotoğraflar için yazıldığı anlaşılır.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Kültürünün ‘Köşe Taşları’</title>
		<link>https://www.derintarih.com/derin-kitap/osmanli-kulturunun-kose-taslari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil Solak]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Aug 2016 21:11:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Derin Kitap]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=1404</guid>

					<description><![CDATA[Bazı kitaplar vardır, kıymetleri çok geç anlaşılır. Ne yayıncısı ne okuyucusu fark eder önemini. Malik Aksel’in İstanbul’un Ortası adlı kitabını her elime aldığımda bu duyguyu hissederim. Bereket versin, geçen yıllarda Aksel külliyatı, Beşir Ayvazoğlu tarafından derlenip toparlanarak, açıklayıcı notlar eşliğinde yayınlandı da, hem yazar hem de eserleri en azından hak ettiği değere kavuştu. Eski İstanbul hayatını pek çok cephesiyle anlatan kitaba adını veren “İstanbul’un Ortası” başlıklı yazısında Aksel, okuyucularının dikkatini Şehzade Camii’nin Vefa’ya dönen köşesindeki somaki mermer sütuna çekiyor: “Bu somaki sütun üzerinde görülen demirden bir mil onun kendi çevresinde döndüğünü gösterir. Halk bu sütunun İstanbul’un ortasına işaret olduğuna inanırdı.”&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bazı kitaplar vardır, kıymetleri çok geç anlaşılır. Ne yayıncısı ne okuyucusu fark eder önemini. Malik Aksel’in İstanbul’un Ortası adlı kitabını her elime aldığımda bu duyguyu hissederim. Bereket versin, geçen yıllarda Aksel külliyatı, Beşir Ayvazoğlu tarafından derlenip toparlanarak, açıklayıcı notlar eşliğinde yayınlandı da, hem yazar hem de eserleri en azından hak ettiği değere kavuştu.</p>
<p>Eski İstanbul hayatını pek çok cephesiyle anlatan kitaba adını veren “İstanbul’un Ortası” başlıklı yazısında Aksel, okuyucularının dikkatini Şehzade Camii’nin Vefa’ya dönen köşesindeki somaki mermer sütuna çekiyor:</p>
<p>“Bu somaki sütun üzerinde görülen demirden bir mil onun kendi çevresinde döndüğünü gösterir. Halk bu sütunun İstanbul’un ortasına işaret olduğuna inanırdı.”</p>
<p>Peki bu sütun dünyanın ortasını (!) işaret etmek dışında başka bir işe yarıyor muydu?</p>
<p>Cevabını M. Şinasi Acar’ın <em>Osmanlı’dan Bugüne Gözümüzden Kaçanlar</em>’da buldum. Şehzade Camii’nin ana caddeye bakan avlu duvarının Dede Efendi Caddesi tarafındaki köşesinde bulunan bu silindirik taş, Eski İstanbul’da at arabalarının tekerlek millerinin bina köşesine çarparak zarar vermesini önlemek için yerleştirilmiş. İki yola cephe veren yapıların köşelerine yerleştirildiği için de “köşe taşı” olarak adlandırılmış. Üstelik tek örnek de değil bu. Yine Fatih’te Pekmezci sokağı ile Kânipaşa sokağının kesiştiği yerde ve Eskişehir Odunpazarı’nda iki adet köşe taşı bulunuyor.</p>
<p>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derintarih-eylul2016">Derin Tarih Eylül Sayısında&#8230;</a></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Cambaz&#8217;ın Hikayesi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/kapak-dosyasi/bir-cambazin-hikayesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil Solak]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Jul 2016 21:55:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak Dosyası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=1264</guid>

					<description><![CDATA[Sabahları işyerinin bahçesinde kedilerle görürdüm onu hep. Her şeyleriyle ilgilenirdi: Mamalarını verir, su kaplarını kontrol ederdi. Hasta olanlara ayrıca itina gösterirdi. Kelimenin tam anlamıyla “kedilerin babası”ydı. “Kedi sevgisi imandandır” buyrulmuş. Sadece hayvanlara değildi merhameti. Şu dârıdünyada görüp görebileceğiniz en munis, en müşfik, en halim selim insanlardan biriydi Mustafa Cambaz, yani Mustafa Abimiz. 20 yılı aşkın bir süredir Albayrak Medya’da çalışıyordu Mustafa Abi. Yeni Şafak ve daha sonra da TV NET’te yüzlerce yazıya, pek çok program içeriğine, binlerce kare fotoğrafa imza atmıştı. Şu an elinizde tuttuğunuz dergiye de ilk sayısından vefatına kadar fotoğraflarıyla katkı bulundu. Evet, vefatına kadar! Zira 15 Temmuz’da&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sabahları işyerinin bahçesinde kedilerle görürdüm onu hep. Her şeyleriyle ilgilenirdi: Mamalarını verir, su kaplarını kontrol ederdi. Hasta olanlara ayrıca itina gösterirdi. Kelimenin tam anlamıyla “kedilerin babası”ydı.</p>
<p>“Kedi sevgisi imandandır” buyrulmuş.</p>
<p>Sadece hayvanlara değildi merhameti. Şu dârıdünyada görüp görebileceğiniz en munis, en müşfik, en halim selim insanlardan biriydi Mustafa Cambaz, yani Mustafa Abimiz.</p>
<p>20 yılı aşkın bir süredir Albayrak Medya’da çalışıyordu Mustafa Abi. <em>Yeni Şafak</em> ve daha sonra da TV NET’te yüzlerce yazıya, pek çok program içeriğine, binlerce kare fotoğrafa imza atmıştı.</p>
<p>Şu an elinizde tuttuğunuz dergiye de ilk sayısından vefatına kadar fotoğraflarıyla katkı bulundu.</p>
<p>Evet, vefatına kadar!</p>
<p>Zira 15 Temmuz’da akşamüzeri kendisine telefon etmiş ve hazırladığımız İstanbul özel sayısı için bazı fotoğraflar istemiştim, hemen arşivinden çıkarıp getirmişti. O güne ya da bize has bir şey değildi bu. Her zaman, herkese yardıma hazırdı.</p>
<p>Başımız ne zaman sıkışsa imdadımıza koştu. Türkiye’nin herhangi bir yerinden bir fotoğrafa mı ihtiyacımız var? Cami, çeşme, tekke, çarşı, sebil, muvakkithane, han, hamam, medrese, köprü fark etmez. Dergide herkesin aklına ilk gelen o olurdu: “Mustafa Abi’de kesin vardır!”</p>
<p>İstediğimiz yerin fotoğraflarını birkaç kez çekmiş olurdu zaten. Daha önceden çekmediği bir mekân ise hiç nazlanmaz,  hemencecik işi hallederdi. Ya saatler sonra yahut en geç ertesi gün…</p>
<p>Fotoğrafları vermek için geldiğinde daha kapıdan girer girmez başlardı o tatlı üslubu ile anlatmaya: “Haliiiil, abiciğim, baksana ya, çektim çektim ama neler oldu bir bilsen!”</p>
<p>Neler olurdu sahi?</p>
<p>Neler olmazdı ki…</p>
<p>Daha iyi bir açıdan çekmek için caminin kubbesine çıkmış ve ciddi bir düşme tehlikesi atlatmıştı mesela. Yine tarihî bir çeşmenin etrafını babasının malı gibi kullanan bir esnafın tehditlerine rağmen oranın fotoğraflarını çekmişti. Bir tarihî eseri restore edildikten sonra çekmeye gittiğinde karşılaştığı rezaletleri anlata anlata bitiremezdi.</p>
<p>Cesurdu Mustafa Abi, doğruya doğru eğriye eğri demekten çekinmezdi hiç.</p>
<p>Aynı binada altlı üstlü katlarla çalışmamıza rağmen işlerin yoğunluğundan ötürü çoğu zaman uzun uzadıya sohbet etme imkânı bulamazdık. Hiç unutmuyorum, en uzun sohbetlerimizden birini yolda yapmıştık. Birkaç ay evvel birlikte Üstad Mehmed Niyazi’yi ziyarete gitmiştik Üsküdar’a. O gazetede yazması için konuşacaktı, ben de dergimizde. Yol boyunca bana her zamanki heyecanıyla basılmakta olan <em>Türkiye Ulu Camileri</em> kitabını anlattı. Camilerdeki ilginç mimarî ayrıntılar, çekim maceraları, kitabın hazırlık sürecinde yaşadıkları ve yeni projeler…</p>
<p>Projeleri, niyetleri, hayalleri… Bir gün evvel neler düşünüyordu kim bilir…</p>
<p>Zihninde ve gönlünde onlarca proje vardı Mustafa Abi’nin. Birini o gün konuştuk. Dünyaca ünlü Bizantolog ve sanat tarihçisi, dergimizin daimî yazarlarından Prof. Dr. Semavi Eyice’ye TVNET’te yaptırdığı programın kayıtlarını deşifre edip fotoğraflarla destekleyerek kitap haline getirmesini söyledim. Teklifimi büyük bir heyecanla karşıladı.</p>
<p>Yapacaktı, ömrü vefa etmedi.</p>
<p>Bir de müşterek projemiz vardı: Boğaziçi’ndeki yalılara dair bir kitap hazırlayacaktık. Ben en son araştırmalara dayalı, şu anki sâkinleriyle konuşup metinleri yazacaktım, o da fotoğrafları çekecekti.</p>
<p>Yapacaktık, ömrü vefa etmedi.</p>
<p>Birkaç aydır taşınma telaşı içindeydi. Ev sahibiyle münakaşa etmişti. Tartışmanın sebebini tahmin edin bakalım: Tabii ki kediler! Yeni bir ev aradı uzun zaman kedileriyle birlikte Mustafa Abi. Çengelköy’den ayrılmak istemiyordu. Nihayet, kirası biraz fazla da olsa Boğaz manzaralı bir eve taşındı ve muradına erdi. Hem Boğaz, hem kediler… Daha ne isterdi ki benim Mustafa Abim bu hayattan!</p>
<p>Ramazanda, iftara yakın saatlerde Kuzguncuk İskelesi’nde gördüm onu. Bir banka oturmuş, şehri izliyordu. Yaklaştım yanına, selamlaştık. “Ben” dedi, “arada gelir, böyle oturup saatlerce izlerim İstanbul’u.”</p>
<p>Üstad Refik Halid, “İstanbul’a âşık” başlıklı yazısında çocukluğunda tanıdığı Hoca Numan Efendi adlı birinden bahseder. Komşuları olan bu zat, bir gün şöyle demiştir yazara:</p>
<p>“İstanbul memleketlerin sultanıdır, burada doğup bu terbiyeyi görenler, buraya alışanlar başka diyarda yaşayamazlar, İstanbul’un hasreti adama, nerede olsa, dağı derun olur. Ben İstanbul’da doğdum, İstanbul’da büyüdüm, İstanbul’da ömrümü geçirdim, inşallah da İstanbul’da ölürüm!”</p>
<p>Bu satırları okuduğumda aklıma Mustafa Abi düştü. Doğma büyüme bir İstanbullu değildi. Yunanistan’ın Gümülcine şehrinde doğmuş, Yunan ordusunda askerlik yapmayı kabul etmediği için de vatandaşlıktan çıkarılmıştı. Türkiye’ye gelmişti gelmesine ama bir kimliği yoktu. Ama memleketine, İstanbul’a âşıktı. Kâğıt üstünde bir vatanı yoktu belki ama 15 Temmuz gecesi yaşanan darbe teşebbüsüne karşı, akıncı cedleri gibi “ön safta atılan yüz atlı”dan biri olarak Çengelköy’deki çatışmalarda şehit düştü. Allah rahmet eylesin.</p>
<p>Ne garip değil mi? Bir yanda resmî vatandaşı olmadığı bir ülkenin geleceği için can veren güzeller güzeli Mustafa Abi, diğer yanda darbe teşebbüsü başarısızlığa uğrayınca Yunanistan’a sığınanlar… Bahsettiğim Numan Efendi’nin en büyük korkusu İstanbul’dan uzakta ölmekmiş. Korktuğu da başına gelmiş, İstanbul hasretiyle sürgün yollarında can vermiş. Mustafa Abiyse çok sevdiği Çengelköy’de şehit oldu ve oraya defnedildi. Çengelköy’ün âsude Boğaz havasını koklamaya devam ediyor. Sûr-ı İsrafil’i bekliyor.</p>
<p>Son düzeltmeleri yapmak için yazının başına oturduğumda iki güzel haber birden geldi:</p>
<p>Şükürler olsun ki, Mustafa Abi’yi şehit edenler yakalanıp adalete teslim edildi. Ayrıca binamızın önünde bulunan Topkapı metrobüs durağının adı “Şehit Mustafa Cambaz” olarak değiştirildi.</p>
<p>Bundan böyle her sabah işyerine gelmek üzere metrobüsten indiğimde yine ilk onunla karşılaşacağım.</p>
<p>Sahi bu kediler neden günlerdir böyle bir köşede üzgün?</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlılara Özgü Bir Şehrayin</title>
		<link>https://www.derintarih.com/derin-kitap/osmanlilara-ozgu-bir-sehrayin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil Solak]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Jul 2016 02:00:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Derin Kitap]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=1072</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı İstanbul’unda gündelik hayatı anlatan çalışmalarda, daha ziyade “gündüzün tarihi” yazılıyor. Ev, çarşı ve cami üçgeninde geçen bir hayatın tarihi… Peki ya geceler? Bu soruyu sorarken Ahmed Haşim’in meşhur “Müslüman Saati”nde anlattığı eski hayatımızı şekillendiren zaman anlayışını unutmuş değilim elbette. Osmanlılarda gecenin farkına ilk kez Sultan III. Ahmed’in 1720’de şehzadelerinin sünneti için düzenlenen şenlikleri anlatan Sûrnâme-i Vehbî’nin minyatürlerini seyrederken vardım. 7. gününün akşamı: Renkli dünyaların mâhir nakkaşı Levnî’nin fırçasından kâğıda akseden, Okmeydanı’ndaki havaî fişek gösterileri. Altın gibi bir hilâl ve irili ufaklı yıldızlar masmavi semada gözüküyor, insanlarsa eğlencede. Şenlikler geceyi değerlendirmenin bir yolu hiç şüphesiz. Ancak onlar dışında ortaya çıkışıyla&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı İstanbul’unda gündelik hayatı anlatan çalışmalarda, daha ziyade “gündüzün tarihi” yazılıyor. Ev, çarşı ve cami üçgeninde geçen bir hayatın tarihi…</p>
<p>Peki ya geceler? Bu soruyu sorarken Ahmed Haşim’in meşhur “Müslüman Saati”nde anlattığı eski hayatımızı şekillendiren zaman anlayışını unutmuş değilim elbette.</p>
<p>Osmanlılarda gecenin farkına ilk kez Sultan III. Ahmed’in 1720’de şehzadelerinin sünneti için düzenlenen şenlikleri anlatan Sûrnâme-i Vehbî’nin minyatürlerini seyrederken vardım. 7. gününün akşamı: Renkli dünyaların mâhir nakkaşı Levnî’nin fırçasından kâğıda akseden, Okmeydanı’ndaki havaî fişek gösterileri. Altın gibi bir hilâl ve irili ufaklı yıldızlar masmavi semada gözüküyor, insanlarsa eğlencede.</p>
<p>Şenlikler geceyi değerlendirmenin bir yolu hiç şüphesiz. Ancak onlar dışında ortaya çıkışıyla Osmanlı gece hayatında radikal dönüşüme sebep olan bir içecek var: Kahve.</p>
<p>Ufuk açıcı sorularıyla geçmişin fersûde yapraklarını havalandırmakta usta olan tarihçi Cemal Kafadar, kahvehanelerin yaygınlaşmasıyla birlikte eğlence ve çalışma hayatının geceye doğru uzandığını belirtiyor. Kafadar’ın benim de çok sevdiğim tabiriyle “gecenin fethi” dediği bu hadisenin ardından mum tüketimi de artıyor. Zira gecenin olmazsa olmazı ışık, aydınlık.</p>
<p>Devamı Derin Tarih Dergisi <a href="http://www.birlikte.com.tr/derintarih-temmuz2016">Temmuz 2016</a> Sayısında&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Prof. Dr. Fikret Sarıcaoğlu: “Pirî Reis Haritasının Kayıp Parçaları Bir Gün Bulunacak”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/prof-dr-fikret-saricaoglu-piri-reis-haritasinin-kayip-parcalari-bir-gun-bulunacak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil Solak]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Jun 2016 04:30:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=935</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı haritacılığı gibi az incelenen bir alanda çalışıyorsunuz. Konuya ilginiz nasıl başladı? Osmanlı haritacılığı üzerinde çalışmaya başlamamız Cenâb-ı Hakk’ın bir lütfu. Rahmetli hocam Prof. Dr. Bekir Kütükoğlu (ö. 1990) bana Kâtib Çelebi’nin Cihânnümâ’sını yüksek lisans tezi olarak vermişti. Eserin yazmaları, bilindiği üzere haritalarla dolu. Haritalar çıkınca da bunları anlayalım derken haritacı olduk! Osmanlı haritacılığında âdeta pirimiz –yakınlarda vefat etti, dinince dinlensin- Thomas Goodrich’tir. Onunla, zannediyorum 1988-89’da Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde tanıştım. Haritacılığa nasıl merak saldığını anlatmıştı: Doktora tezinde, 16. yüzyılın önemli tarihî coğrafya eserlerinden ve derleyecisini henüz bilmediğimiz Târîh-i Hind-i Garbî’yi çalışırken, yazmadan harita çıkıyor ve o da zamanla haritacı&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Osmanlı haritacılığı gibi az incelenen bir alanda çalışıyorsunuz. Konuya ilginiz nasıl başladı?</strong></p>
<p>Osmanlı haritacılığı üzerinde çalışmaya başlamamız Cenâb-ı Hakk’ın bir lütfu. Rahmetli hocam Prof. Dr. Bekir Kütükoğlu (ö. 1990) bana Kâtib Çelebi’nin <em>Cihânnümâ</em>’sını yüksek lisans tezi olarak vermişti. Eserin yazmaları, bilindiği üzere haritalarla dolu. Haritalar çıkınca da bunları anlayalım derken haritacı olduk! Osmanlı haritacılığında âdeta pirimiz –yakınlarda vefat etti, dinince dinlensin- Thomas Goodrich’tir. Onunla, zannediyorum 1988-89’da Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde tanıştım. Haritacılığa nasıl merak saldığını anlatmıştı: Doktora tezinde, 16. yüzyılın önemli tarihî coğrafya eserlerinden ve derleyecisini henüz bilmediğimiz <em>Târîh-i Hind-i Garbî</em>’yi çalışırken, yazmadan harita çıkıyor ve o da zamanla haritacı oluyor.</p>
<p><strong>Aynı vaka sizin başınıza da geldi yani&#8230;</strong></p>
<p>Evet. Tabii biz başladığımızda saha boştu, çekindik biraz. Çünkü yardım alacak kimse yoktu. Tam o sıralarda <em>Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi</em>’nin ilgili maddesi oradaki hocalarımızın sevkiyle bize tevdi edildi. Sonrasında birkaç makale daha yazdım, sahanın içine girince de arkası geldi.</p>
<p><strong>Osmanlılarda “harita” dediğimizde ne anlamalıyız?</strong></p>
<p>Osmanlılar İslam literatüründeki <em>levh, tersim, tasvîr, sûret, resm</em> vs. tabirlere, doğrudan Batıdan alınan <em>harta, karti</em>, dünya haritası anlamında <em>papamonta</em> gibi yenilerini ekliyorlar. Harita kelimesinin Anadolu Türkçesinde “harta, hartı” şeklinde kullanımı muhtemelen Pirî Reis ve Seydi Ali Reis ile yaygınlaşıyor. Mesela Kâtib Çelebi “resm-i harita” tabirini, çoğu zaman yaptığı gibi, Türkçeleştirerek “harta resmi” şeklinde aktarıyor. Sonraki yıllarda da “harta” ve “resm” kelimeleri çoğunlukla birbirinin yerine kullanılıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Devamı Derin Tarih Dergisi <a href="http://www.birlikte.com.tr/derintarih-haziran" target="_blank">Haziran 2016</a> Sayısında&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Konstantinopolis’ten İslambol’a Bir Şehir Efsanesi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/derin-kitap/konstantinopolisten-islambola-bir-sehir-efsanesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil Solak]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Jun 2016 04:30:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Derin Kitap]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=978</guid>

					<description><![CDATA[Beş altı yaşlarında bir çocuk. En sevdiği oyunlardan biri, babasıyla oynadığı: Baba bir beyit söylüyor, o da aynı âhenkle tekrar ediyor: Evvel ne idi ne oldu bilmem Lebriz idi ol ne doldu bilmem “Evvel” kelimesi tamam da acaba “lebriz” ne demek? diye aklından geçirse de, beyitlerin vezinlerini bulmada gayet başarılı. Üstelik bu pırıltılı sözleri okurken tarifsiz bir haz da alıyor: Âkil ağlar geçen eyyâmı için Deli bayram geliyor der sevinir Okuduğu mısraların ne manaya geldiğini tam olarak kavrayamasa da, babanın bu “oyun”u oynamasının birkaç sebebi var: Küçük yaşlarda, evladında klasik şiirin estetiğine ve Türkçeye karşı bir hassasiyet geliştirmek. Bu arada&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Beş altı yaşlarında bir çocuk. En sevdiği oyunlardan biri, babasıyla oynadığı: Baba bir beyit söylüyor, o da aynı âhenkle tekrar ediyor:</p>
<p><em>Evvel ne idi ne oldu bilmem</em></p>
<p><em>Lebriz idi ol ne doldu bilmem</em></p>
<p>“Evvel” kelimesi tamam da acaba “lebriz” ne demek? diye aklından geçirse de, beyitlerin vezinlerini bulmada gayet başarılı. Üstelik bu pırıltılı sözleri okurken tarifsiz bir haz da alıyor:</p>
<p><em>Âkil ağlar geçen eyyâmı için</em></p>
<p><em>Deli bayram geliyor der sevinir</em></p>
<p>Okuduğu mısraların ne manaya geldiğini tam olarak kavrayamasa da, babanın bu “oyun”u oynamasının birkaç sebebi var: Küçük yaşlarda, evladında klasik şiirin estetiğine ve Türkçeye karşı bir hassasiyet geliştirmek. Bu arada unutmadan söyleyeyim: Bahsettiğimiz oyunun baba- oğul kahramanları Celaleddin Ökten, İmam-Hatip okullarının açılmasındaki gayretleriyle tanınan, bu okullarda görev yapan nâm-ı diğer Celal Hoca ve Sadettin Ökten.</p>
<p>Sadettin Hoca’nın <em>Hayatımdan Portreler</em> adıyla yakınlarda neşredilen kitabında anlattığı bu sahneye bakarak 1950’li yılların İstanbul’unda bütün baba-çocuk ilişkilerinin böyle olduğunu söyleyemeyiz elbette ama nadirattan da sayamayız bu tabloyu. Mahalledeki bekçi babaların Ramazan’da maniler okuduğu, sokak satıcılarının makamla zerzevat sattığı bir şehirden bahsediyoruz neticede.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Devamı Derin Tarih Dergisi <a href="http://www.birlikte.com.tr/derintarih-haziran" target="_blank">Haziran 2016</a> Sayısında&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cezayir-Bursa hattında bir güvercin curnatası</title>
		<link>https://www.derintarih.com/derin-kitap/cezayir-bursa-hattinda-bir-guvercin-curnatasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil Solak]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 May 2016 05:00:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Derin Kitap]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=843</guid>

					<description><![CDATA[Âdeta bir ebemkuşağını andırıyor Koza Han’ın avlusu. Kemha, atlas, canfes, çuha, diba, serâser… Zihnime üşüşen bu kumaş adlarını, Osmanlı dünyasının iktisadî, kültürel ve siyasî hayatını renklendiren bu dokumaları bu mekânda hatırlamam sebepsiz değil. 15. Yüzyıldan itibaren ipek ticaret ve sanayisinin merkezi olan Bursa’da Ceneviz, Venedik, Floransa ve İran’dan gelen tüccarların konaklamaları ve mallarını depolamaları için inşa edilen hanlardan biri de burası çünkü. Kumaşların renk cümbüşünde saatin nasıl geçtiğini anlamamışım. Bir an önce toparlanıp Yeşil Külliye’nin yolunu tutmalıyım. Zira öğlen olmadan adını saydığım bu kumaşları daha yakından görmek için Türk ve İslam Eserleri Müzesi’ni ziyaret etmek niyetindeyim. Adımlarımı sıklaştırdım, ama nafile…&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Âdeta bir ebemkuşağını andırıyor Koza Han’ın avlusu. Kemha, atlas, canfes, çuha, diba, serâser… Zihnime üşüşen bu kumaş adlarını, Osmanlı dünyasının iktisadî, kültürel ve siyasî hayatını renklendiren bu dokumaları bu mekânda hatırlamam sebepsiz değil. 15. Yüzyıldan itibaren ipek ticaret ve sanayisinin merkezi olan Bursa’da Ceneviz, Venedik, Floransa ve İran’dan gelen tüccarların konaklamaları ve mallarını depolamaları için inşa edilen hanlardan biri de burası çünkü.</p>
<p>Kumaşların renk cümbüşünde saatin nasıl geçtiğini anlamamışım. Bir an önce toparlanıp Yeşil Külliye’nin yolunu tutmalıyım. Zira öğlen olmadan adını saydığım bu kumaşları daha yakından görmek için Türk ve İslam Eserleri Müzesi’ni ziyaret etmek niyetindeyim.</p>
<p>Adımlarımı sıklaştırdım, ama nafile… Medresenin bahçesinden koşar adım girip bahçeyi bir solukta geçince medresenin kapalı kapısıyla karşılaştım. Olsun, dedim, Yeşil’de vakit mi geçmez?</p>
<p>Medresenin sağ tarafında sıralanmış üç antikacı dükkânı… Merdivenlerinde daktilolar olanı seçip giriyorum içeri. Küçücük mekânda gelişigüzel yerleştirilmiş şamdanlar, tabaklar ve avizelere çarpmamak için bir elimle de sırt çantamı kolluyordum ki, korktuğum başıma geldi. Dönüş hareketimin neye mal olduğunu görmek için arkama döndüm: Eski bakır bir tasın içinden yerlere saçılan müteferrik kâğıtlar, Hüdavendigâr Vilayeti tapu senetleri, 1930’lu yıllara ait bir yevmiye muhasebe defteri ve Osmanlıca matbu bir kitap: <em>Orduda Güvercin</em> <em>Hizmeti</em>. Kitabın adını okur okumaz Tanpınar’ın “Bursa’da Zaman”ından şu mısraları mırıldanmaya başlıyorum:</p>
<p><em>Bir zafer müjdesi burda her isim:</em></p>
<p><em>Sanki tek bir anda gün, saat, mevsim</em></p>
<p><em>Yaşıyor sihrini geçmiş zamanın</em></p>
<p><em>Hâlâ bu taşlarda gülen rüyanın.</em></p>
<p><em>Güvercin bakışlı sessizlik bile</em></p>
<p><em>Çınlıyor bir sonsuz devam vehmiyle.</em></p>
<p>Hemen karıştırıyorum. Mülazım Haydar Kemal tarafından Fransızcadan çevrilen kitap Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye (Genelkurmay) Matbaası’nda basılmış. Güvercinlerin tarihi ve fizyolojisi hakkında bilgi verildikten sonra asıl konuya, güvercinlerin ordunun haberleşmesinde nasıl ve ne şekilde kullanıldığına geçiliyor.</p>
<p>Güvercinlere ilgim henüz uyanmış olmasına rağmen fiyatını sormadan satın alıyorum. Ne de olsa bir haftadır çantamın konuğu Edward Tryjarski’nin <em>Türkler ve Doğa</em> adlı kitabı.</p>
<p><em>Türkler ve Ölüm</em> kitabından tanıdığımız Tryjarski, Cumhuriyet’le yaşıt bir araştırmacı. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra gazetecilik yapar, 1948’de Hukuk Fakültesini bitirir ve ardından Varşova Üniversitesi Şarkiyat Enstitüsü’nden mastır, Polonya Bilimler Akademisi’ndense Ermeni Kıpçakçası teziyle doktora dereceleri alır. Peçenekler, Proto-Bulgarlar, <em>Divanü Lügati’t-Türk</em>’teki etnografik unsurlar, Moğolistan’daki yazıtlar üzerine çalışmalar yapan, Sir G. Clauson, P. N. Boratav, J. Deny gibi mümtaz bilim adamlarıyla müşterek yayınlara imza atan Prof. Tryjarski dünyanın sayılı Türkologlarından.</p>
<p>Türk kültüründe evcil hayvanlar ve bitkilerin macerasını anlattığı makalelerin derlendiği <em>Türkler ve Doğa</em>’nın en fazla ilgimi çeken yazılarından biri “Türk Çatılarında Güvercinler: Bazı Tarihsel ve Dil Bilimsel Notlar”.</p>
<p>Anlatacağım ama önce etimoloji…</p>
<p>“Güvercin” kelimesinin “gök renkli, mavi, mavi-giri” anlamındaki kök’ten geldiğini söyleyen Tryjarski diğer dillere atlıyor: Mesela Rusçadan güvercin manasındaki “golup”un “goluboj=mavi”; Farsça “kebûter”in de “kabûd=mavi” kelimesinden türediğini söylüyor. Anlaşılan o ki, pek çok dilde güvercin kelimesi sadece semantik olarak değil, köken olarak da gökyüzüyle ilgili.</p>
<p>Evcilleştirilmiş güvercinlerin Türkçede nasıl adlandırıldıkları da bir o kadar ilginç: Mesela bazıları dış görünüşlerinden dolayı <em>tahta kuyruk, geniş göz</em> ya da tüylerinin renginden dolayı <em>limonlu, kara kuyruk</em> şeklinde isimlendiriliyor. <em>Salma güvercini</em> 150 km’lik bir mesafeden bile evine dönen bir posta güvercini. Çıkış yeri ya da yetiştirildiği yerden dolayı <em>Mardinli</em> veya <em>Musullu</em> gibi adlarla anılanlar da yok değil.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Güvercin meraklısı çelebi</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tarihte güvercinlerden bahsediyorsak, hemen aklımıza bu zarif hayvanların “haberci” vasıfları gelir. Öyle ki, Suriye atabeglerinden Nureddin Zengî Mısır’da güvercinlerden kurduğu mükemmel posta sistemi sayesinde büyük bir ün kazanmıştı. Güvercinlerle Rakka ve Musul’dan Bağdat, Vâsıt, Basra ve Kûfe’ye 24 saat içinde haber ulaştırmak mümkündü.</p>
<p>Söz Bursa’ya gelir de, “Cânım Evliya”dan bahis açılmaz mı? Evliya Çelebi’nin <em>Seyahatnâme</em>’sinde söz ettiği bir güvercin türü var, adı <em>Bağdadî</em>. Asla yolunu kaybetmeyen, çok uzak mesafelerden yuvasına dönmeyi başaran ve bütün güvercin türlerinin en kıymetlilerinden, diye tavsif ediyor seyyah-ı âlem onları. Özetlediğimiz şu hikâyeyi okuduktan sonra bakalım siz de Evliya’ya hak verecek misiniz?</p>
<p>“En büyük güvercin meraklılarından ve mirasyedi genç çelebilerden en ünlüsü Bursalı Sa’dî-zâde; miskle sarıp sarmaladığı ve nar taneleriyle beslediği 1000 güvercinlik koleksiyonu için 10 bin kuruş harcamıştı. Bir gün bu güvercin koleksiyonu (özel adı <em>Rumma</em> idi) süzüle süzüle uçarken bütün kasabayı şaşkınlığa düşüren çok korkunç bir fırtına koptu ve 24 saat sürdü. Sa’dî-zâde’nin güvercinleri gözden kayboldu ve dönmedi. Sa’dî-zâde aklını kaybetti. O ümitsizlik içinde Arabistan’a ve İran’a gitti. Bu şekilde Cezayir’e vardı. Bir gün orada bir saraya giderken sevgili güvercinlerini büyük bir şaşkınlıkla gördü. Onlar hakkında gizliden gizliye araştırma yaptı. Sarayın sahibi ona güvercinlerin yedi yıl önce büyük bir fırtınanın ortasında geldiğini ve geldiklerinden beri orada bulunduklarını anlattı. ‘Evet’, diye cevap verdi Sa’dî-zâde, ‘Tüm bu Rumma’ların hepsi benim; onları 7 yıldır aramaktaydım ve Allah’a hamd olsun nihayet onlarla karşılaştım.’ Ev sahibi kanıt istedi ve Sa’dî-zâde söylediğini doğrulamak için çabucak hazırlandı: Acele pazara gitti, bir miskal misk ve bir yük nar aldı. Güvercinleri bir gece miske yatırdı. Sabahleyin güvercinlerin kendine ait olduğunu ispat için ev sahibini şahit olarak davet etti. Güvercinliğe arkadaşlarıyla birlikte geldi ve kapısını açtı, nar tanelerini etrafa saçarak onlara alışılmış şekilde seslenmeye başladı. Bir anda kanat çırpan güvercinler arasında bundan önce hiç şahit olunmayan bir şekilde bir gürültü koptu ve sonra yiyecekleri açgözlülükle yedikten sonra havaya süzüldüler ve bir daha görünmediler. Ev sahibi onların döneceğini umdu. Fakat Sa’dî Çelebi, ‘Tanrım sana şükürler olsun, onların benim olduğunu ispatladım’ dedi. 70 gün içinde Cezayir’den Bursa’ya döndüğünde orada sevgili güvercinlerini, eski güvercinliklerinde yavru çıkarmak üzere kuluçkaya yatmış buldu. Onların aynı gün, Cezayir’den ayrıldıktan sonra 8 saatte Bursa’ya ulaştıkları iddia edildi. Bu Bağdadî olarak isimlendirilen kuş çeşidinin harika ve zeki kuşlar olduğu gerçekten de doğrudur.”</p>
<p>Şimdi sevgili okur, güvercinlerle ilgili Osmanlıca bir kitap Bursa’da bir antikacı dükkânında karşıma çıkıyor. Tam o esnada Tanpınar’ın güvercinli mısraları kanat çırpıyor hafızamda. Bu da yetmiyor, Bursa yollarında çantamda taşıdığım <em>Türkler ve Doğa </em>kitabındaki o güvercinlerle ilgili makaleyi içercesine okuyorum. Evliya merhumun anlattığı bu acâib hikâyenin kahramanı da Bursalı bir Çelebi. Bunların hepsi tesadüf olabilir mi?</p>
<p>Dolayısıyla bir güvercin yazısı yazmak neredeyse farz olmuştu. Ben de yazdım. Hoş, kuşları yazmasaydım çiçek yazısı yazacaktım. O da bir başka bahara borcum olsun!</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Necip Fazıl’ın biyografisini yazan Prof. Dr. Orhan Okay Hocayla konuştuk</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/necip-fazilin-biyografisini-yazan-prof-dr-orhan-okay-hocayla-konustuk/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil Solak]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 May 2016 05:00:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=874</guid>

					<description><![CDATA[Necip Fazıl’ın okuduğunuz ilk eseri hangisiydi? İlkokula başlamadan bir yıl kadar önce, belki 1937’de, evde okumayı sökmüştüm. Bu sıralarda ablamın ilk veya ortaokul sınıfları için hazırlanmış renkli resimli kıraat (okuma) kitapları vardı. Onları okumaya çalışırken aralarında Necip Fazıl’ın “Üç Atlı” adlı şiirini de okuya okuya ezberlemiştim. Bu şiirde sizi etkileyen şey neydi? Uzak bir mesafede, ufuğa doğru kanatlanmış gibi uzaklaşan üç atlı figürüyle o şiir, çocuk yaşımda beni nostaljik bir havaya, bir rüyaya sürüklüyordu. Böylece Necip Fazıl adı bu şiirle zihnimde yer etmişti. “Üç Atlı” benim için hâlâ hafızamdaki favori şiirlerdendir. İlkokula başladığım yıllarda ise 2. Dünya Savaşı sürüyordu. Evde&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Necip Fazıl’ın okuduğunuz ilk eseri hangisiydi?</strong></p>
<p>İlkokula başlamadan bir yıl kadar önce, belki 1937’de, evde okumayı sökmüştüm. Bu sıralarda ablamın ilk veya ortaokul sınıfları için hazırlanmış renkli resimli kıraat (okuma) kitapları vardı. Onları okumaya çalışırken aralarında Necip Fazıl’ın “Üç Atlı” adlı şiirini de okuya okuya ezberlemiştim.</p>
<p><strong>Bu şiirde sizi etkileyen şey neydi? </strong></p>
<p>Uzak bir mesafede, ufuğa doğru kanatlanmış gibi uzaklaşan üç atlı figürüyle o şiir, çocuk yaşımda beni nostaljik bir havaya, bir rüyaya sürüklüyordu. Böylece Necip Fazıl adı bu şiirle zihnimde yer etmişti. “Üç Atlı” benim için hâlâ hafızamdaki favori şiirlerdendir. İlkokula başladığım yıllarda ise 2. Dünya Savaşı sürüyordu. Evde okunmakta olan <em>Son Telgraf </em>adlı gazete­de Necip Fazıl’ın “Çerçeve” başlıklı fıkralarını okumaya başladım. 1945’ten sonra yeniden çıkmaya başlayan <em>Bü­yük Doğu</em>’nun ise bu ikinci döneminden itibaren sürekli takipçisi olmuştum. Demek ki Necip Fazıl’la 80 yıllık bir aşinalığımız var.</p>
<p><strong>Meşhur konferanslarına hiç katılma fırsatınız oldu mu? </strong></p>
<p>Doğrusunu isterseniz yazı ve kitaplarının okuyucusu olduğum kadar konferanslarına ilgi gösterdiğimi söyle­yemem. Fakülte yıllarımda ise o sırada Moda’da oturan Necip Fazıl’ın evine birkaç arkadaşımla beraber bir defa gittim, o kadar. İstanbul’da olduğum yıllar, 1950’lerde, Necip Fazıl kurucusu olduğu Büyük Doğu Cemiyeti adı­na Anadolu’da konferanslar veriyordu. Ben Erzurum’day­ken, muhtemelen 1970’li yıllarda verdiği birkaç konfe­ransına katıldım.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkçenin istikbâli</title>
		<link>https://www.derintarih.com/derin-kitap/turkcenin-istikbali/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil Solak]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Apr 2016 05:00:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Derin Kitap]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=773</guid>

					<description><![CDATA[Büyük bir sahaf dükkânı: Binlerce kitap, dergi, bro­şür, kaset, CD ve mütefer­rik evrak intizamsız bir şekilde sağa sola istif edilmiş. İnsan nereden başlayacağını, hangi biriyle ilgileneceğini şaşırıyor doğrusu. “Ya nasip” deyip başlıyorum bir uçtan eşelenmeye. Onlarca siyah ciltli, kalın kitap arasından birini çekip alıyorum: Türk Dili Karşısında Türk Münevveri, yazarı Prof. Dr. Ömer Faruk Akün. Türkçeyle alakalı pek çok araştır­mada karşılaştığım 1988 tarihli iki formalık incecik bu kitabı hafıza­mın “arananlar” listesine kaydet­miştim. Birdenbire karşımda gö­rünce nasıl sevindiğimi -şayet her ay bu köşeyi düzenli olarak takip ediyorsanız- tahmin edebilirsiniz. Hacim itibariyle küçük, muhte­va açısından büyük, ya da eskile­rin tabiriyle söylersek “muhtasar&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Büyük bir sahaf dükkânı: Binlerce kitap, dergi, bro­şür, kaset, CD ve mütefer­rik evrak intizamsız bir şekilde sağa sola istif edilmiş. İnsan nereden başlayacağını, hangi biriyle ilgileneceğini şaşırıyor doğrusu. “Ya nasip” deyip başlıyorum bir uçtan eşelenmeye.</p>
<p>Onlarca siyah ciltli, kalın kitap arasından birini çekip alıyorum: <em>Türk Dili Karşısında Türk Münevveri</em>, yazarı Prof. Dr. Ömer Faruk Akün. Türkçeyle alakalı pek çok araştır­mada karşılaştığım 1988 tarihli iki formalık incecik bu kitabı hafıza­mın “arananlar” listesine kaydet­miştim. Birdenbire karşımda gö­rünce nasıl sevindiğimi -şayet her ay bu köşeyi düzenli olarak takip ediyorsanız- tahmin edebilirsiniz.</p>
<p>Hacim itibariyle küçük, muhte­va açısından büyük, ya da eskile­rin tabiriyle söylersek “muhtasar ve müfid” eserin yazarı, Allah sıhhat­li bir ömür versin, bu ay 90 yaşına giriyor. Tanpınar’ın asistanlığını ya­pan, derin bir vukûfiyetin, titiz bir araştırmanın mahsûlü makale ve ansiklopedi maddeleri kaleme alan, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi’nde binlerce öğrenci yetiştiren Akün hoca, yaz­dıkları ve “yaz(a)madıkları” ile bir efsanedir.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
