﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İkbal Betül Armağan Gözlü &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/yazar/ikbalgozlu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Tue, 29 Jan 2019 14:40:51 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.7</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>İkbal Betül Armağan Gözlü &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ayakkabının Sırtında Devriâlem</title>
		<link>https://www.derintarih.com/esyanin-kalbi/ayakkabinin-sirtinda-devrialem/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İkbal Betül Armağan Gözlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Jan 2019 21:58:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eşyanın Kalbi]]></category>
		<category><![CDATA[ayakkabının icadı]]></category>
		<category><![CDATA[ayakkabının tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[eski ayakkabılar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=4229</guid>

					<description><![CDATA[Ayakkabının icadından önceki dönemleri tahayyül etmek güç. Ama ister inanın, ister inanmayın, ayaklarımızın biricik muhafızlarının neredeyse 40 bin yıllık bir geçmişi var.  Dahası, her ne kadar tüm ayakkabılar temelde aynı karakteristik unsurlara sahip olsa da, renkleri, yüzeyleri, materyalleri, üzerilerindeki aksesuarlar bin yıllar içerisinde tahmin edilemez bir değişime uğradı. Gelin bu değişimi hep birlikte inceleyelim! Devamı&#160;Derin Tarih Şubat Sayısında…&#160;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Ayakkabının icadından önceki dönemleri tahayyül etmek güç. Ama ister inanın, ister inanmayın, ayaklarımızın biricik muhafızlarının neredeyse 40 bin yıllık bir geçmişi var.  Dahası, her ne kadar tüm ayakkabılar temelde aynı karakteristik unsurlara sahip olsa da, renkleri, yüzeyleri, materyalleri, üzerilerindeki aksesuarlar bin yıllar içerisinde tahmin edilemez bir değişime uğradı. Gelin bu değişimi hep birlikte inceleyelim!</p>



<p><strong>Devamı&nbsp;<a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2019">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a>&nbsp;</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kirpi Dikeninden Elektriklisine Diş Fırçasının Serüveni</title>
		<link>https://www.derintarih.com/esyanin-kalbi/kirpi-dikeninden-elektriklisine-dis-fircasinin-seruveni/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İkbal Betül Armağan Gözlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Dec 2018 14:17:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eşyanın Kalbi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=3952</guid>

					<description><![CDATA[Bildiğimiz tarzdaki diş fırçaları 1938’e kadar icat edilmiş değildi. Ama diş fırçasının ilk formlarını MÖ 3000’lerde görüyoruz. İlkel diş fırçaları ağaç dalları, kuş tüyü, belki inanamayacaksınız ama kirpi tüylerinden yapılmış. Mısırlılar ve Babilliler “çiğnenen sopa” adıyla ince dal parçalarının uçlarını aralamak suretiyle diş ve ağız yapısına uygun ilk fırçaları kullanmışlar. Çiğnenen aromatik ağaçların dallarından mamul bu sopalar dişetini ve dişleri ovmak suretiyle kullanılırdı. Ağız içini temizleyen bu dallar aynı zamanda ağızda bıraktığı rayiha sebebiyle revaçtaydı. Bugünkü modern görünümüne benzer kıllara sahip diş fırçaları Çin’de 1498’de icat edilmişti. Bu kıllar ağız ve diş sağlığı açısından sorunlu ve hakikaten sertti. Çünkü başlıkları&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bildiğimiz tarzdaki diş fırçaları 1938’e kadar icat edilmiş değildi. Ama diş fırçasının ilk formlarını MÖ 3000’lerde görüyoruz. İlkel diş fırçaları ağaç dalları, kuş tüyü, belki inanamayacaksınız ama kirpi tüylerinden yapılmış. Mısırlılar ve Babilliler “çiğnenen sopa” adıyla ince dal parçalarının uçlarını aralamak suretiyle diş ve ağız yapısına uygun ilk fırçaları kullanmışlar. Çiğnenen aromatik ağaçların dallarından mamul bu sopalar dişetini ve dişleri ovmak suretiyle kullanılırdı. Ağız içini temizleyen bu dallar aynı zamanda ağızda bıraktığı rayiha sebebiyle revaçtaydı. Bugünkü modern görünümüne benzer kıllara sahip diş fırçaları Çin’de 1498’de icat edilmişti. Bu kıllar ağız ve diş sağlığı açısından sorunlu ve hakikaten sertti. Çünkü başlıkları domuzların kuyruklarında bulunan kıllarla yapılıyordu. El ile kavranan kısmı ise kemik veya bambu ağacının dallarından imal ediliyordu. Bu icat Avrupa’ya geldiğinde at kılının domuz kılına göre daha yumuşak olduğu düşünülerek domuz kılları yerine at kılları kullanılmak suretiyle insanların hizmetine sunuldu. Domuz kılları 1938’e dek kullanıldı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-2018">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Damla Damla Mürekkebin Mahir Muhafızı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/esyanin-kalbi/damla-damla-murekkebin-mahir-muhafizi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İkbal Betül Armağan Gözlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Oct 2018 21:15:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eşyanın Kalbi]]></category>
		<category><![CDATA[Dolma kalem]]></category>
		<category><![CDATA[Kalemin icatı]]></category>
		<category><![CDATA[kalemin tarihî serüveni]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=3884</guid>

					<description><![CDATA[Dolma kalem ile tükenmez kalemin tarihî serüvenini ele alırken Albert Jack’in İcat Çıkarma adlı kitabından bazı bölümler bize eşlik edecek. Keyifli ve şaşırtıcı bir tarih yolculuğuna hazırsanız, başlayalım. Ama önce kalem kelimesinin etimolojik kökenine bir bakalım. Yunanca calamos, Latince calamus, yani kamıştan geldiği söylenir; bizdeki kullanımı Arapçadaki “k l m” kökünden gelir. Kalem icat edilmeden önce insanlar duygu ve düşüncelerini toprağa veya kuma, ilk olarak el parmaklarıyla resimler çizerek anlatmış. Sümerlerin tabletler üzerine çivilerle yazdığı yazılar kalemin tarihinde önemli bir yer teşkil ediyor. Sonra kamış, kuş tüyü, fildişi kalemler, kurşun kalem, dolma kalem, tükenmez kalem olarak bugüne gelir. Kırtasiye malzemelerinin&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dolma kalem ile tükenmez kalemin tarihî serüvenini ele alırken Albert Jack’in İcat Çıkarma adlı kitabından bazı bölümler bize eşlik edecek. Keyifli ve şaşırtıcı bir tarih yolculuğuna hazırsanız, başlayalım. Ama önce kalem kelimesinin etimolojik kökenine bir bakalım. Yunanca calamos, Latince calamus, yani kamıştan geldiği söylenir; bizdeki kullanımı Arapçadaki “k l m” kökünden gelir. Kalem icat edilmeden önce insanlar duygu ve düşüncelerini toprağa veya kuma, ilk olarak el parmaklarıyla resimler çizerek anlatmış. Sümerlerin tabletler üzerine çivilerle yazdığı yazılar kalemin tarihinde önemli bir yer teşkil ediyor. Sonra kamış, kuş tüyü, fildişi kalemler, kurşun kalem, dolma kalem, tükenmez kalem olarak bugüne gelir. Kırtasiye malzemelerinin en prestijlilerinden biridir dolma kalem. Bu icadın dünyaya bu denli nam salacağını modern kalemin mucidi o zamanlar tahmin etmiş midir, muamma. Ama icatların çoğu gibi dolma kalem de bir ihtiyaca binaen icat edilmiş. Waterman imzalayacağı önemli bir akdi, kaleminin mürekkep akıtmasından dolayı bir türlü imzalayamamış ve o anki öfkesi icadını geliştirmesine vesile olmuş. Mürekkep besleme bölümü olan dolma kalemi icat etmiş. Bu sayede mürekkebin kâğıda sistemli bir şekilde akmasını sağlayarak bu tür basit kazaların önüne geçilmesini sağlamış.</p>
<p><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasim-2018">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çinli Yargıçlardan Modanın Kalbine Güneş Gözlüğü</title>
		<link>https://www.derintarih.com/esyanin-kalbi/cinli-yargiclardan-modanin-kalbine-gunes-gozlugu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İkbal Betül Armağan Gözlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Sep 2018 21:20:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eşyanın Kalbi]]></category>
		<category><![CDATA[güneş gözlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[İlk güneş gözlükleri]]></category>
		<category><![CDATA[James Ayscough]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=3820</guid>

					<description><![CDATA[“Yaratıcının en özel mucizesi” olarak tanımlar tıp doktorları gözümüzü. Doğduğumuz andan ölene kadar dış dünyadaki tehlikelere karşı, etrafına konumlanmış askerleriyle her an tetikte yaşayan organımız haliyle bu övgüyü de hak ediyor. İnsanoğlu bu özel organın günlük hayatta karşılaşabileceği güneş, kar, rüzgâr vb. tehlikelere karşı kalkan olması amacıyla müthiş bir icada imza atmış: güneş gözlüğü. Bu ilginç icadın geçmişi nereye dayanıyor, yüzyıllar içinde nasıl bir serüven yaşamış, gelin birlikte görelim. Güneş gözlüğünün öncülerini öğrenince şaşıracaksınız. 1300’lerde Çinli hâkimler tarafından mahkemelerde kullanılırmış güneş gözlüğü. Sebebi de hâkimlerin gözlerini saklayarak fikirlerinin anlaşılmasından korunmak istemeleriymiş. İlginçtir, adalet heykeli Themis’in gözü Batı’da bir bezle bağlı&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Yaratıcının en özel mucizesi” olarak tanımlar tıp doktorları gözümüzü. Doğduğumuz andan ölene kadar dış dünyadaki tehlikelere karşı, etrafına konumlanmış askerleriyle her an tetikte yaşayan organımız haliyle bu övgüyü de hak ediyor. İnsanoğlu bu özel organın günlük hayatta karşılaşabileceği güneş, kar, rüzgâr vb. tehlikelere karşı kalkan olması amacıyla müthiş bir icada imza atmış: güneş gözlüğü. Bu ilginç icadın geçmişi nereye dayanıyor, yüzyıllar içinde nasıl bir serüven yaşamış, gelin birlikte görelim. Güneş gözlüğünün öncülerini öğrenince şaşıracaksınız. 1300’lerde Çinli hâkimler tarafından mahkemelerde kullanılırmış güneş gözlüğü. Sebebi de hâkimlerin gözlerini saklayarak fikirlerinin anlaşılmasından korunmak istemeleriymiş. İlginçtir, adalet heykeli Themis’in gözü Batı’da bir bezle bağlı iken Çin’de aynı figürü güneş gözlüğü takmış vaziyette buluyoruz! İlk güneş gözlüklerinin camları duman renkli kuartzdan yapılırmış. Fakat bunlar gözleri güneş ışınlarından koruma özelliği taşımıyormuş. Ultraviyole ışınlarından koruyan gözlükler ise İtalya’da geliştirilmiş; bunlar da yine mahkeme salonlarında kullanılmak üzere üretilmiş, dış kullanım için tasarlanmamış. 1700’lerde James Ayscough lenslerin rengini değiştirmenin gözleri güneşe karşı koruyacağını <strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ekim">Derin Tarih Ekim Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Oyuncak Bebeğin Elinde İlk Hayat Provası</title>
		<link>https://www.derintarih.com/esyanin-kalbi/oyuncak-bebegin-elinde-ilk-hayat-provasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İkbal Betül Armağan Gözlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Jul 2018 21:20:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eşyanın Kalbi]]></category>
		<category><![CDATA[Johann Maezel]]></category>
		<category><![CDATA[oyuncak bebek]]></category>
		<category><![CDATA[oyuncak bebek patenti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=3642</guid>

					<description><![CDATA[Geçmişten bugüne çeşitli değişimler geçirse de oyuncak bebeğin yeri hep aynı kalmıştır çocukların gönlünde. Sözü uzatmadan, ilk üretimden modernine, oyuncak bebeğin tarihinden içeri süzülelim. Eski Çağ bebekleri genellikle kil, taş, kemik, tahta, deri, balmumu gibi kolay ulaşılabilir materyallerden yapılmış. Arkeolojik kazılar insanlık tarihinde bilinen ilk oyuncakların bebekler olduğunu söylüyor. İlk piyasa bebekleri 15. yüzyılda soylu çocukları için üretilen çaput ve tahta bebeklerdi. Yüzyılın sonunda Fransız modasını dünyaya tanıtmak amacıyla ilk manken bebekler üretildi. 16. yüzyılda Almanya bebek üretiminde de öncülüğü ele geçirdi. 1800’lerin başlarında Johann Maezel ilk oyuncak bebek patentini aldı. Devamı Derin Tarih Ağustos Sayısında… ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geçmişten bugüne çeşitli değişimler geçirse de oyuncak bebeğin yeri hep aynı kalmıştır çocukların gönlünde. Sözü uzatmadan, ilk üretimden modernine, oyuncak bebeğin tarihinden içeri süzülelim. Eski Çağ bebekleri genellikle kil, taş, kemik, tahta, deri, balmumu gibi kolay ulaşılabilir materyallerden yapılmış. Arkeolojik kazılar insanlık tarihinde bilinen ilk oyuncakların bebekler olduğunu söylüyor. İlk piyasa bebekleri 15. yüzyılda soylu çocukları için üretilen çaput ve tahta bebeklerdi. Yüzyılın sonunda Fransız modasını dünyaya tanıtmak amacıyla ilk manken bebekler üretildi. 16. yüzyılda Almanya bebek üretiminde de öncülüğü ele geçirdi. 1800’lerin başlarında Johann Maezel ilk oyuncak bebek patentini aldı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-agustos-3276">Derin Tarih Ağustos Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bebeği Avutan Cankurtaran</title>
		<link>https://www.derintarih.com/esyanin-kalbi/bebegi-avutan-cankurtaran/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İkbal Betül Armağan Gözlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 03 Jul 2018 12:02:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eşyanın Kalbi]]></category>
		<category><![CDATA[emziğin hikayesi]]></category>
		<category><![CDATA[emzikler]]></category>
		<category><![CDATA[yenidoğan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=3530</guid>

					<description><![CDATA[Damaklısından damaksızına, silikonlusundan kauçuğuna bin bir renk ve deseniyle bebeklerin vazgeçilmez yoldaşıdır emzikler. Bebeklerin emme dürtülerini tatmin ederek onları sakinleştirmekle kalmaz, uykuya kolay geçiş yapmalarını da sağlar. Zira bilhassa yenidoğanlarda emme refleksi çok güçlüdür. Bu refleks zaman zaman öyle boyutlara ulaşır ki bebekler durmaksızın emzirilmek ister. Anneler için bu durum zaman zaman içinden çıkılmaz bir hâl alır. İşte böyle zamanlarda ufacık bir emzik alır götürür annenin ve bebeğin olanca stresini. Emziğin aslına astarına bakmadan önce kısa bir seyahat yapalım sözlüklerde. Eski Türkçede “emcük” diye geçen bu eşyayı Türk Dil Kurumu Sözlüğü şöyle tanımlıyor: “Süt çocuklarını oyalamak için ağızlarına verilen kauçuk&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Damaklısından damaksızına, silikonlusundan kauçuğuna bin bir renk ve deseniyle bebeklerin vazgeçilmez yoldaşıdır emzikler. Bebeklerin emme dürtülerini tatmin ederek onları sakinleştirmekle kalmaz, uykuya kolay geçiş yapmalarını da sağlar. Zira bilhassa yenidoğanlarda emme refleksi çok güçlüdür. Bu refleks zaman zaman öyle boyutlara ulaşır ki bebekler durmaksızın emzirilmek ister. Anneler için bu durum zaman zaman içinden çıkılmaz bir hâl alır. İşte böyle zamanlarda ufacık bir emzik alır götürür annenin ve bebeğin olanca stresini. Emziğin aslına astarına bakmadan önce kısa bir seyahat yapalım sözlüklerde. Eski Türkçede “emcük” diye geçen bu eşyayı Türk Dil Kurumu Sözlüğü şöyle tanımlıyor: “Süt çocuklarını oyalamak için ağızlarına verilen kauçuk meme.” Arif Nihat Asya’nın şiirinden bir kıta da eklemişler sonuna: “Parkta daldılar dedikoduya / Dün kaldıkları yerden devam ettiler / Yavrular da birbirlerine / Emziklerini ikram ettiler.”</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-temmuz-2018">Derin Tarih Temmuz Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Bayraklar Topluma Bana da Sultan…”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/esyanin-kalbi/bayraklar-topluma-bana-da-sultan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İkbal Betül Armağan Gözlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Apr 2018 11:38:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eşyanın Kalbi]]></category>
		<category><![CDATA[bayrağın tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[bayrak]]></category>
		<category><![CDATA[özgürlük]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=3332</guid>

					<description><![CDATA[Bir milleti temsil eden yegâne değerdir bayrak. Özgürlüktür. Anadır, babadır, ailedir, haysiyettir. Bir toplumun onurudur.  Bizi biz yapan değerlerin vücut bulmuş halidir demek en doğrusu belki de. Askeri ihtiyaca binaen doğan dikdörtgen şeklindeki bu narin kumaş, onlarca çeşit renk ve şekillerle birleşerek ne denli duygu yüklü anlamlar buluyor gönüllerde. Bayrak, üretimi tamamlanana dek sadece bir kumaş parçası iken, hazır hale geldiğinde toplumların baş tacı ettiği kutsal bir değere dönüşüyor. İsterseniz gelin bu kutsal eşyanın tarihi serüvenine birlikte göz atalım. Onu daha yakından tanıyabilmek için savaş meydanlarına geçelim! Askerler için birliklerin sevk edilmesini ve savaş meydanındaki yerlerini uzaktan takip edebilmeyi sağlar&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir milleti temsil eden yegâne değerdir bayrak. Özgürlüktür. Anadır, babadır, ailedir, haysiyettir. Bir toplumun onurudur.  Bizi biz yapan değerlerin vücut bulmuş halidir demek en doğrusu belki de. Askeri ihtiyaca binaen doğan dikdörtgen şeklindeki bu narin kumaş, onlarca çeşit renk ve şekillerle birleşerek ne denli duygu yüklü anlamlar buluyor gönüllerde. Bayrak, üretimi tamamlanana dek sadece bir kumaş parçası iken, hazır hale geldiğinde toplumların baş tacı ettiği kutsal bir değere dönüşüyor. İsterseniz gelin bu kutsal eşyanın tarihi serüvenine birlikte göz atalım. Onu daha yakından tanıyabilmek için savaş meydanlarına geçelim!</p>
<p>Askerler için birliklerin sevk edilmesini ve savaş meydanındaki yerlerini uzaktan takip edebilmeyi sağlar bayrak. Çarpışma esnasında herkesin kendi tarafını ve durumunu anlaması da tanıtıcı bayrakların kullanılmasıyla mümkün hale gelir.</p>
<p>Orta Asya’daki boyların teşkilatlanmasına ve siyasal oluşumlara baktığımızda bayrağın, tüyler, yele, kuyruk parçalarıyla, topluma yol gösteren hayvanları simgelediği ve bu rehberliğin kutsal olduğu görülüyor.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derintarih-nisan2018">Derin Tarih Nisan Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sofranın Baştacı Sürahi ve Takım Arkadaşları</title>
		<link>https://www.derintarih.com/esyanin-kalbi/sofranin-bastaci-surahi-ve-takim-arkadaslari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İkbal Betül Armağan Gözlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 28 Feb 2018 22:00:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eşyanın Kalbi]]></category>
		<category><![CDATA[sofralarımız]]></category>
		<category><![CDATA[sürahi]]></category>
		<category><![CDATA[“caraffa”]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=3253</guid>

					<description><![CDATA[Bu ay sofralarımızın başköşesinde misafir edilen sürahi ile takım arkadaşı bardakları araştırdım. O halde bu ilginç bilgileri soğutmadan bir an evvel buyuralım soframıza! Sürahî, su şişesi anlamına gelirmiş. Gelin görün ki kelime anlamının aksine içinde envai çeşit içecekleri göğsünde barındırarak, o naif duruşuyla ikram eder bizlere. Bazen tadına doyulmaz bir Demir Hindi şerbeti yudumlarız, bazen sıcacık yaz günlerinde buz gibi naneli limonata. Ya da yöresel yiyeceklerin yanında acıyla başa çıkması için imdadımıza koşan Susurluk ayranı. Hepsini sürahinin narin avucundan içeriz, bir köy çeşmesinden ellerimizle su içer gibi. Etimolojik kökenine baktığımızda sürahinin Arapça “gharraf” (su çıkarmak) kökünden geldiğini görüyoruz. Avrupa dillerine&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu ay sofralarımızın başköşesinde misafir edilen sürahi ile takım arkadaşı bardakları araştırdım. O halde bu ilginç bilgileri soğutmadan bir an evvel buyuralım soframıza!</p>
<p>Sürahî, su şişesi anlamına gelirmiş. Gelin görün ki kelime anlamının aksine içinde envai çeşit içecekleri göğsünde barındırarak, o naif duruşuyla ikram eder bizlere. Bazen tadına doyulmaz bir Demir Hindi şerbeti yudumlarız, bazen sıcacık yaz günlerinde buz gibi naneli limonata. Ya da yöresel yiyeceklerin yanında acıyla başa çıkması için imdadımıza koşan Susurluk ayranı. Hepsini sürahinin narin avucundan içeriz, bir köy çeşmesinden ellerimizle su içer gibi.</p>
<p>Etimolojik kökenine baktığımızda sürahinin Arapça “gharraf” (su çıkarmak) kökünden geldiğini görüyoruz. Avrupa dillerine de Arapçadan geçmiş. İtalyanca “caraffa”, İspanyolca ve Portekizce “garaffa”, Fransızca “carafe”, Almanca “karaffe”, Yunanca karafa”&#8230; Türkçede rakı sürahisi anlamına gelen “karafaki” de “karafa”nın Yunanca küçültme eki almış halidir.</p>
<p>Sürahinin tarihî gelişimini incelediğimizde öncelikle suyu değil, alkolü muhafaza etmek amaçlı kullanıldığını görüyoruz. Camın yaygınlaşması oldukça geç tarihlere dayanıyor, bu nedenle cam yaygınlaşana kadarki süreçte deriden yapılmış kırbalar, kilden, topraktan yapılan çok çeşit ve biçimlerde kaplar kullanılmış. Dolayısıyla sürahi ilk olarak su kabı değil, zenginlerin sofralarını süsleyen veyahut yanlarında taşıdıkları bir içki kabı olmuş.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derintarih-mart2018">Derin Tarih Mart Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sofranın Dişlisi Yemeğin Pirüpak Örtüsü</title>
		<link>https://www.derintarih.com/esyanin-kalbi/sofranin-dislisi-yemegin-pirupak-ortusu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İkbal Betül Armağan Gözlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Feb 2018 12:13:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eşyanın Kalbi]]></category>
		<category><![CDATA[çatal kullanımı]]></category>
		<category><![CDATA[eski çatallar]]></category>
		<category><![CDATA[sofra ve vazgeçilmezleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=3155</guid>

					<description><![CDATA[Geçen ay sofra ve vazgeçilmezleri olan eşyalardan kaşık ve bıçağı ele almıştık. Bu ay da sizler için çatal ve peçeteyi araştırdım. Yine okurken şaşkınlığınızı gizleyemeyeceğiniz kısa bir tarih serüvenine hazırsanız başlayalım. Türkçedeki çatal kelimesi için Tuhfetu’z-Zekiyye fi’l-Lugati’t-Türkiyye adlı esere baktığımızda “iki veya daha çok dişli tarım aleti” anlamına geldiğini görürüz. Bulunan en eski çatallar Mısır kazılarında ortaya çıkmış. Bunlar dinî ayinlerde kullanılmış. Sofralarımızda kullandığımız çatalların en eskileri ise MÖ 400’lü yıllara ait ve bugün Washington’daki Dumbarton Oaks koleksiyonunda mevcutlar. Önceleri büyük çatallar et parçalamakta kullanılırmış. Bizans İmparatorluğu’nda çatal kullanımı ise 11. yüzyılda Venedik kontuyla evlenen Bizans prensesiyle başlamış. Tabii o&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geçen ay sofra ve vazgeçilmezleri olan eşyalardan kaşık ve bıçağı ele almıştık. Bu ay da sizler için çatal ve peçeteyi araştırdım. Yine okurken şaşkınlığınızı gizleyemeyeceğiniz kısa bir tarih serüvenine hazırsanız başlayalım.</p>
<p>Türkçedeki çatal kelimesi için <em>Tuhfetu’z-Zekiyye fi’l-Lugati’t-Türkiyye</em> adlı esere baktığımızda “iki veya daha çok dişli tarım aleti” anlamına geldiğini görürüz.</p>
<p>Bulunan en eski çatallar Mısır kazılarında ortaya çıkmış. Bunlar dinî ayinlerde kullanılmış. Sofralarımızda kullandığımız çatalların en eskileri ise MÖ 400’lü yıllara ait ve bugün Washington’daki Dumbarton Oaks koleksiyonunda mevcutlar.</p>
<p>Önceleri büyük çatallar et parçalamakta kullanılırmış. Bizans İmparatorluğu’nda çatal kullanımı ise 11. yüzyılda Venedik kontuyla evlenen Bizans prensesiyle başlamış. Tabii o dönem için bu pek vahim bir skandaldır. Kilise hemen bir bildiri yayınlar ve çatalın yemek sofrasında kullanılmasının Allah’ın yarattığı el parmaklarına karşı bir hakaret olduğunu ve bundan böyle çatalın dinî bir yasak olduğunu açıklar. Papazların hışmına uğrayan prensesin bir süre sonra hastalanması zayıf bir rivayet de olsa çatal kullanımının başlamasını 300 yıl kadar geciktirdiğini söyleyebiliriz.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derintarih-subat2018">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yere Değil, Gönüle Kurulan Sofralar</title>
		<link>https://www.derintarih.com/esyanin-kalbi/yere-degil-gonule-kurulan-sofralar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İkbal Betül Armağan Gözlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2017 22:45:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eşyanın Kalbi]]></category>
		<category><![CDATA[Sini]]></category>
		<category><![CDATA[Sofra]]></category>
		<category><![CDATA[Sofra kültürü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=3041</guid>

					<description><![CDATA[Sofra, Arapça sufra’dan gelir. Sofra yerine geçen sini ve tepsi Çin kökenlidir. Tepsi (Kaşgarlı Mahmud’da tewsi), pişmiş et konan büyük ahşap kap, ağaçtan oyulmuş tekne ve sofra anlamlarıyla çeşitli dönemlerde ve diyalektlerde bulunan yeme adetleri bakımından açıklayıcı bir kelimedir. Moğolcadan Balkan dillerine kadar yaygındır. Sini ise kelime anlamıyla Çinli demektir. Farsça ve Arapçada bu dillerin fonetiğine uygun bulunduğu gibi, Türkçeden Bulgarca ve Sırpçaya da geçmiştir. Sofra kültürü Osmanlı’nın bütün teşrifatıyla kurumlaştığı dönemde de devam etmiştir. Sultan II. Mahmud’un 72 kişilik, Sultan Abdülaziz’in 40 kişilik sinileri vardı. Osmanlı sarayının sandalye ve masaya tam olarak geçişi Dolmabahçe Sarayı ile başlayacaktır. Şehir halkının&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sofra, Arapça sufra’dan gelir. Sofra yerine geçen sini ve tepsi Çin kökenlidir. Tepsi (Kaşgarlı Mahmud’da <em>tewsi</em>), pişmiş et konan büyük ahşap kap, ağaçtan oyulmuş tekne ve sofra anlamlarıyla çeşitli dönemlerde ve diyalektlerde bulunan yeme adetleri bakımından açıklayıcı bir kelimedir. Moğolcadan Balkan dillerine kadar yaygındır. Sini ise kelime anlamıyla Çinli demektir. Farsça ve Arapçada bu dillerin fonetiğine uygun bulunduğu gibi, Türkçeden Bulgarca ve Sırpçaya da geçmiştir.</p>
<p>Sofra kültürü Osmanlı’nın bütün teşrifatıyla kurumlaştığı dönemde de devam etmiştir. Sultan II. Mahmud’un 72 kişilik, Sultan Abdülaziz’in 40 kişilik sinileri vardı. Osmanlı sarayının sandalye ve masaya tam olarak geçişi Dolmabahçe Sarayı ile başlayacaktır. Şehir halkının ise masaya geçişi daha yenidir, köy halkı bu süreci yaşamaya devam etmektedir. 1966’da İbrahim Yasa’nın yaptığı anket sonuçlarına göre Ankara gecekondularında yer sofrası kurulan hane oranı yüzde 67’dir (Kudret Emiroğlu, <em>Gündelik Hayatımızın Tarihi</em>, İş Bankası Kültür Yay., 2017).</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derintarih-ocak2018">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Pantolon Nasıl “Türkleşti”?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/esyanin-kalbi/pantolon-nasil-turklesti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İkbal Betül Armağan Gözlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 31 Jul 2017 21:59:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eşyanın Kalbi]]></category>
		<category><![CDATA[Aziz Pantaleone]]></category>
		<category><![CDATA[kot]]></category>
		<category><![CDATA[Pantolon]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=2630</guid>

					<description><![CDATA[Pantolon, genellikle belden ayak bileklerine kadar uzanan ve her bacağı ayrı ayrı saran, iki parçadan oluşan bir giysi. Boyları uzun veya kısa, bacaklara yapışık veya bol, paçaları dar veya geniş, kıvrık veya düz olabilir. Keten, kumaş, kot gibi farklı kumaşlarla dizayn ediliyor olsa da hep aynı temel parçalardan meydana geliyor. Kelimenin kökeni Roma’da ruhani kişiliğiyle tanınan ve yine burada 303 yılında Diocletion tarafından başı kesilmek suretiyle öldürülmüş bir din adamı, fizikçi ve aynı zamanda Hıristiyan hekimlerin piri olarak anılan Aziz Pantaleone’e dayanır. Kendisi Venedik’in koruyucu azizidir ve halen kutsal olduğuna inanılan kanı Ravello’da saklanıyor. Devamı Derin Tarih Ağustos Sayısında… ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Pantolon, genellikle belden ayak bileklerine kadar uzanan ve her bacağı ayrı ayrı saran, iki parçadan oluşan bir giysi. Boyları uzun veya kısa, bacaklara yapışık veya bol, paçaları dar veya geniş, kıvrık veya düz olabilir. Keten, kumaş, kot gibi farklı kumaşlarla dizayn ediliyor olsa da hep aynı temel parçalardan meydana geliyor. Kelimenin kökeni Roma’da ruhani kişiliğiyle tanınan ve yine burada 303 yılında Diocletion tarafından başı kesilmek suretiyle öldürülmüş bir din adamı, fizikçi ve aynı zamanda Hıristiyan hekimlerin piri olarak anılan Aziz Pantaleone’e dayanır. Kendisi Venedik’in koruyucu azizidir ve halen kutsal olduğuna inanılan kanı Ravello’da saklanıyor.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derintarih-agustos2017">Derin Tarih Ağustos Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Saçlara Üflenen Ilık Rüzgâr</title>
		<link>https://www.derintarih.com/esyanin-kalbi/saclara-uflenen-ilik-ruzgar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İkbal Betül Armağan Gözlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 May 2017 21:56:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eşyanın Kalbi]]></category>
		<category><![CDATA[İlk süpürgeler]]></category>
		<category><![CDATA[Saç kurutma makine­si]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=2457</guid>

					<description><![CDATA[Saç kurutma makine­si gündelik hayatımızı pratik hâle getiren en ilginç icatlardan. Saç dipleri­nin soğuğa karşı hassasiyetini azaltarak üşümeyi önlemeye yardımcı olmasının yanı sıra kuaförlerin saçlara çeşitli şe­killer vermek amacıyla kullan­dıkları başyardımcı. Önemini fazla fark ettirmese de birkaç dakikalık bir elektrik kesinti­si dahi, ona ihtiyaç duyduğu­muz ana denk geldiyse bize bu cihazın ne denli elzem ol­duğunu hatırlatmaya yetiyor. Boyundan büyük işler başaran bu küçük kahramanın tarihî serüvenini okurken hayli şaşı­racağınızı garanti edebilirim. Elektrikli süpürge ve blen­derin (karıştırıcı) motor sis­temimin birleştirilmesinden doğan bu cihazın icat aşaması oldukça garip. 1910’larda elekt­rikli ev aletleri yaygınlaşırken, sanayicilerin her makineye birçok işlevi yakıştırma çabası vardı. Mesela&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Saç kurutma makine­si gündelik hayatımızı pratik hâle getiren en ilginç icatlardan. Saç dipleri­nin soğuğa karşı hassasiyetini azaltarak üşümeyi önlemeye yardımcı olmasının yanı sıra kuaförlerin saçlara çeşitli şe­killer vermek amacıyla kullan­dıkları başyardımcı. Önemini fazla fark ettirmese de birkaç dakikalık bir elektrik kesinti­si dahi, ona ihtiyaç duyduğu­muz ana denk geldiyse bize bu cihazın ne denli elzem ol­duğunu hatırlatmaya yetiyor. Boyundan büyük işler başaran bu küçük kahramanın tarihî serüvenini okurken hayli şaşı­racağınızı garanti edebilirim.</p>
<p>Elektrikli süpürge ve blen­derin (karıştırıcı) motor sis­temimin birleştirilmesinden doğan bu cihazın icat aşaması oldukça garip. 1910’larda elekt­rikli ev aletleri yaygınlaşırken, sanayicilerin her makineye birçok işlevi yakıştırma çabası vardı. Mesela ilk elektrikli sü­pürge reklamlarında saçları­nı bu makineyle kurutmakta olan bir kadın resmi kullanıl­mış. Bu reklamda süpürgenin emici özelliği olduğu kadar üf­leyici özelliğinden de yararla­nılması gerektiği vurgulanı­yordu (İlk süpürgeler rüzgârı hem içeri, hem dışarı verebil­me özelliğini haizdi).</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derintarih-haziran2017">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mekânın Ruhu Ona Emanet</title>
		<link>https://www.derintarih.com/esyanin-kalbi/mekanin-ruhu-ona-emanet/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İkbal Betül Armağan Gözlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Apr 2017 21:35:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eşyanın Kalbi]]></category>
		<category><![CDATA[ağacın gövdesinden ev eşyaları]]></category>
		<category><![CDATA[estetiğe hitap etmek]]></category>
		<category><![CDATA[ormanların derinlikleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=2359</guid>

					<description><![CDATA[Hayatımızın vazgeçilmezleri onlar. Mekânlara ruh veren, hane­lerin nadide köşelerini süsleyen, göz zevkimizi okşayan yegâ­ne parçalar. Ortaya çıkmaları ihtiyaca binaen olsa da bir kısmı zamanla yalnızca estetiğe hitap etmek amacıyla evlerimizdeki tahtları­na kurulmuşlar. Peki acaba gizemli ormanların derinliklerinde, bin bir ağacın gövdesinde uyuyan bu nadide ev eşyaları nasıl bir serüven yaşa­yıp da odalarımıza kurulmuşlar? Gelin birlikte görelim. Devamı Derin Tarih Mayıs Sayısında… ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hayatımızın vazgeçilmezleri onlar. Mekânlara ruh veren, hane­lerin nadide köşelerini süsleyen, göz zevkimizi okşayan yegâ­ne parçalar. Ortaya çıkmaları ihtiyaca binaen olsa da bir kısmı zamanla yalnızca estetiğe hitap etmek amacıyla evlerimizdeki tahtları­na kurulmuşlar. Peki acaba gizemli ormanların derinliklerinde, bin bir ağacın gövdesinde uyuyan bu nadide ev eşyaları nasıl bir serüven yaşa­yıp da odalarımıza kurulmuşlar? Gelin birlikte görelim.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derintarih-mayis2017">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ânı Durduran Şipşak Feveran</title>
		<link>https://www.derintarih.com/esyanin-kalbi/ani-durduran-sipsak-feveran/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İkbal Betül Armağan Gözlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 31 Mar 2017 21:43:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eşyanın Kalbi]]></category>
		<category><![CDATA[17. yüzyılda ressam­lar]]></category>
		<category><![CDATA[karanlık oda denemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Nazım Hikmet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=2305</guid>

					<description><![CDATA[“Karşımdasın işte&#8230; / Bana bakmasan da oradasın, görü­yorum seni / Ah benim sevdasında bencil, yüreğin­de sağlam sevdiğim” diyerek anlatıyor birkaç mısra­da Nazım Hikmet, fotoğrafın hüzne bulanık, efsunlu yanını. Bazen başkalarına, bazen kendi suretimize ayna olup gözbe­beklerimize doluşmuş hissiyatı içine sığdıran bir kare diye­rek de tarif edebiliriz aslında fotoğrafı. Özel gün ve toplan­tılarımız, tatil günlerimiz, izdivacımız gibi hayatın can alıcı durakları fotoğraflarla can bulur, tabiri caizse “an”lar “anı” olur, albümlerimizdeki yerlerine buyurur. Peki, hoş zaman­larımızı tekrar tekrar yaşatan bu gizemli ve eşsiz karelerin öyküsünü merak ettiniz mi hiç? O halde buyurun, 36 poz sürecek bir seyahate çıkalım. Her yeteneğe hitap eden&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Karşımdasın işte&#8230; / Bana bakmasan da oradasın, görü­yorum seni / Ah benim sevdasında bencil, yüreğin­de sağlam sevdiğim” diyerek anlatıyor birkaç mısra­da Nazım Hikmet, fotoğrafın hüzne bulanık, efsunlu yanını. Bazen başkalarına, bazen kendi suretimize ayna olup gözbe­beklerimize doluşmuş hissiyatı içine sığdıran bir kare diye­rek de tarif edebiliriz aslında fotoğrafı. Özel gün ve toplan­tılarımız, tatil günlerimiz, izdivacımız gibi hayatın can alıcı durakları fotoğraflarla can bulur, tabiri caizse “an”lar “anı” olur, albümlerimizdeki yerlerine buyurur. Peki, hoş zaman­larımızı tekrar tekrar yaşatan bu gizemli ve eşsiz karelerin öyküsünü merak ettiniz mi hiç?</p>
<p>O halde buyurun, 36 poz sürecek bir seyahate çıkalım.</p>
<p>Her yeteneğe hitap eden makineleriyle yaygınlaşan fotoğ­raf bugün bilimden sanayiye, belgecilikten sanata önemli iş­levleri haiz. Aslına bakarsanız fotoğraf kavramına giriş yap­madan evvel fotoğrafın “karanlık oda”larından bahsetsek hiç fena olmaz. Fotoğraf filmi ve banyosunun yapıldığı ışık­sız odaya karanlık oda deniliyor. 11. yüzyılda Arap bilginler, 15. yüzyılda Leonardo Da Vinci, 16. yüz­yılda Giovanni Battista Della Porta karanlık oda denemeleri yapmışlar. 17. yüzyılda ressam­lar portre çalışmalarında karanlık oda sisteminden yararlanmışlardır.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derintarih-nisan2017">Derin Tarih Nisan Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yuvanın ve Odanın İpekten Peçesi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/esyanin-kalbi/yuvanin-ve-odanin-ipekten-pencesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İkbal Betül Armağan Gözlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Feb 2017 22:22:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eşyanın Kalbi]]></category>
		<category><![CDATA[dekorasyonlar]]></category>
		<category><![CDATA[Perde]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihî serüvenler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=2172</guid>

					<description><![CDATA[Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in de tanımladığı gibi perde her yerde süsüne düşkün vefalı dostu olmuş insanoğlunun. İnsanların, onları yabancı gözlerden ve dışarıdan gelen rahatsız edici ışıklardan korumak için dizayn ettiği dekoratif kalkanlar desek daha doğru olur aslında. Tarihî serüvenleri boyunca kâh bizleri soğuktan korumak için birer kapı, kâh evlerde ayrı odalar oluşturmak için büyük duvarlar olmuşlar. Modern zamanlarda ise olması gereken yerde tahtına kurulmuş, yalnız pencere kenarlarında görülür olmuş bu narin kumaşlar. Perdenin bu ilginç hikâyesi tarih öncesi dönemlere kadar uzanıyor. İnsanların barınma amacıyla kullandıkları yerlerin girişine astıkları postlar ilk ilkel perdeler olarak bilinmekte. Yerleşik hayata geçen toplumlarda haneleri dışarıdan&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in de tanımladığı gibi perde her yerde süsüne düşkün vefalı dostu olmuş insanoğlunun. İnsanların, onları yabancı gözlerden ve dışarıdan gelen rahatsız edici ışıklardan korumak için dizayn ettiği dekoratif kalkanlar desek daha doğru olur aslında. Tarihî serüvenleri boyunca kâh bizleri soğuktan korumak için birer kapı, kâh evlerde ayrı odalar oluşturmak için büyük duvarlar olmuşlar. Modern zamanlarda ise olması gereken yerde tahtına kurulmuş, yalnız pencere kenarlarında görülür olmuş bu narin kumaşlar.</p>
<p>Perdenin bu ilginç hikâyesi tarih öncesi dönemlere kadar uzanıyor. İnsanların barınma amacıyla kullandıkları yerlerin girişine astıkları postlar ilk ilkel perdeler olarak bilinmekte. Yerleşik hayata geçen toplumlarda haneleri dışarıdan izole edebilmek için halı ve kilim kullanılırken, daha sonraları en değerli kumaşların dokunmaya başlanmasıyla değişime uğramış perdeler. Seneler boyunca, yaşanılan mekânlarda içerisi ve dışarısı arasında tek bağlantı sadece kapılar olmuş. Bu yüzden geçmişe baktığımızda perdeyle ilgili bildiklerimizin çoğu pencere değil, kapılarda kullanılan perdelerden geliyor.</p>
<p>Pencerelerimizin yegâne ihtiyacı olan perdelerin aslında kapılardan geçerek hanelerimize girmiş olması hayli şaşırtıcı. İsterseniz gelin bu öyküye daha yakından bir göz atalım.</p>
<p>Net bir bilgiye ulaşılamamakla birlikte bazı kaynaklara göre ilk pencere perdesi Latinler tarafından kullanılmış. Eski Mısır’da da perde kullanımının yaygın olduğunu biliyoruz. Antik Yunan ve Roma’da ise tapınakların dekorasyonlarında üzeri resimli keten kumaşlardan yararlanılmış. 6. yüzyıldan itibaren Bizans’ta ipek üretimi oldukça büyük boyutlara ulaşmış. Bu dönemde son derece renkli, desen ve kompozisyon açısından zengin kumaşlar üretilmiş ve İstanbul’da satılmış.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derintarih-mart2017">Derin Tarih Mart Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Buruşuk Zamanların Demirden Dedektifi: Ütü</title>
		<link>https://www.derintarih.com/esyanin-kalbi/burusuk-zamanlarin-demirden-dedektifi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İkbal Betül Armağan Gözlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Feb 2017 00:20:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eşyanın Kalbi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=2009</guid>

					<description><![CDATA[Odun kömür yakılan tava biçimindeki ütü Çin’de bu­lunmuştur ve bundan neredeyse 2020 yıl öncesine aittir. Eski Yunanlar MÖ 400 yılında keten kumaş­larda pili yapmak için silindir biçiminde ısıtılmış çubuktan oluşan bir tür ütü kullanmışlardı. İki tarafı vidalı pres ütüyü ise Romalılar geliştirdiler. Ütülenmiş ve ütüyle pili yapılmış elbise onlar için statü işaretiydi zira. Ütü kelimesi etimolojik olarak “ütük” biçimiyle Kaşgarlı Mahmud’un Divan’ında yer alır ki, kız­dırılarak elbiseye bastırılan bir demir par­çasından ibaret bu alet Orta Asya’da elbi­selerin yıpranana kadar giyilmesi adet olmasına karşın, toplumun bazı ke­simlerinde ütü kullanıldığını da göstermek­tedir. Kaşgarlı Mahmud “Ol to­nuğ ütüdi” (O elbisesi­ni ütüledi) yanında “Ol&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Odun kömür yakılan tava biçimindeki ütü Çin’de bu­lunmuştur ve bundan neredeyse 2020 yıl öncesine aittir. Eski Yunanlar MÖ 400 yılında keten kumaş­larda pili yapmak için silindir biçiminde ısıtılmış çubuktan oluşan bir tür ütü kullanmışlardı. İki tarafı vidalı pres ütüyü ise Romalılar geliştirdiler. Ütülenmiş ve ütüyle pili yapılmış elbise onlar için statü işaretiydi zira.</p>
<p>Ütü kelimesi etimolojik olarak “ütük” biçimiyle Kaşgarlı Mahmud’un <em>Divan’</em>ında yer alır ki, kız­dırılarak elbiseye bastırılan bir demir par­çasından ibaret bu alet Orta Asya’da elbi­selerin yıpranana kadar giyilmesi adet olmasına karşın, toplumun bazı ke­simlerinde ütü kullanıldığını da göstermek­tedir. Kaşgarlı Mahmud “Ol to­nuğ ütüdi” (O elbisesi­ni ütüledi) yanında “Ol başığ ütti” (O başının saçlarını ütüledi) cüm­lesiyle ütünün kullanım sahasının genişliğini de yansıtmış.</p>
<p>Fransızca gibi çoğu Batı dilinde hususi bir adı yok. Ancak durum Türkler için böyle değil. Rusça, Farsça ve Balkan dillerine Türkçeden geçmiş ol­ması ve bütün Altay dillerinde “ötüük” olarak bulunması, Türklerin, Çinliler gibi meşhur olmasa da, ütüye hayli ehemmiyet veren bir medeniyet olduğunu akıllara getiriyor.</p>
<p><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derintarih-subat2017">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mutfağın Bekçisi Beyaz Dev Adam</title>
		<link>https://www.derintarih.com/esyanin-kalbi/mutfagin-bekcisi-beyaz-dev-adam/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İkbal Betül Armağan Gözlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Dec 2016 22:12:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eşyanın Kalbi]]></category>
		<category><![CDATA[Abidin Dino]]></category>
		<category><![CDATA[Kar ve Buz]]></category>
		<category><![CDATA[Soğutma Tekniği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=1871</guid>

					<description><![CDATA[Besinlerin bozulmadan uzun süre muhafaza edilebilmesi için kullanılan yöntemler ve soğutma sistemlerinin tarihi çok eskiye dayanır. En basit soğutma şekli, soğuk yörelerde mevsime bağlı oluşan doğal buzları muhafaza edip bunları ısısı alınmak istenen yerlere koyarak soğumanın sağlanmasıdır ki tarihi yaklaşık 3 bin yıl önceye dayanır. Bugün bile yurdumuzun bazı yörelerinde kullanılır. Yiyecekleri korumak adına başka yöntemlere de başvurulmuş. Abidin Paşa’nın (“Mutluluğun resmi” bahsiyle bildiğimiz ressam Abidin Dino’nun dedesi olur) büyük bir titizlikle uyguladığı ilginç metod bunlardan biri. Sonradan bir mahalleye adını veren Abidin Paşa, ev yapılacak yerin tespiti için çeşitli yerlere parça et astırarak çürüme sürelerinin gözlemlenmesi talimatını verirmiş. Böylelikle&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Besinlerin bozulmadan uzun süre muhafaza edilebilmesi için kullanılan yöntemler ve soğutma sistemlerinin tarihi çok eskiye dayanır. En basit soğutma şekli, soğuk yörelerde mevsime bağlı oluşan doğal buzları muhafaza edip bunları ısısı alınmak istenen yerlere koyarak soğumanın sağlanmasıdır ki tarihi yaklaşık 3 bin yıl önceye dayanır. Bugün bile yurdumuzun bazı yörelerinde kullanılır.</p>
<p>Yiyecekleri korumak adına başka yöntemlere de başvurulmuş. Abidin Paşa’nın (“Mutluluğun resmi” bahsiyle bildiğimiz ressam Abidin Dino’nun dedesi olur) büyük bir titizlikle uyguladığı ilginç metod bunlardan biri. Sonradan bir mahalleye adını veren Abidin Paşa, ev yapılacak yerin tespiti için çeşitli yerlere parça et astırarak çürüme sürelerinin gözlemlenmesi talimatını verirmiş. Böylelikle bozulmanın daha uzun zaman aldığı yerlere evler inşa edilerek hanelerde muhafaza edilecek gıda maddelerinin uzun süre tazeliğini koruması sağlanırmış.</p>
<p>Bunun dışında evdeki kilerlere uygulanan soğutma tekniği, avlulardaki kuyular, ticarethanelere dağlardan getirilen veyahut yeraltı mahzenlerinde biriktirilen kar ve buzların satılması da yine aynı amaca yönelik tedbirlerdendi.</p>
<p><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derintarih-ocak2017">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mezar Taşlarından Hayat Bilgisi Dersi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/esyanin-kalbi/mezar-taslarindan-hayat-bilgisi-dersi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İkbal Betül Armağan Gözlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 30 Nov 2016 22:45:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eşyanın Kalbi]]></category>
		<category><![CDATA[Davud Yıldızı]]></category>
		<category><![CDATA[Horus]]></category>
		<category><![CDATA[Roma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=1754</guid>

					<description><![CDATA[700’lerden itibaren Avrupa’daki mezarlarda ağırlıklı olarak salkımsöğüt ağacı, batan güneş, ayaklı vazo, Horus’un Gözü, yapraklar, çiçekler, at başı, kırık kolonlar, dikilitaşlar, güvercin, Davud Yıldızı, hayvan figürleri, çapa gibi figürler kullanılmış. Her sembol bir anlamı ihtiva ediyor pek tabii. Örneğin kırık kolonlar hayatın kısa olduğunu anlatırken, ayaklı vazo Roma uygarlığından kalan ölüyü yakıp küllerini vazo içine koyma geleneğinden bir hatıra olarak yerleşmiş mezar taşlarına. Çelenk ise ahiret hayatını ve sonsuzluğu sembolize etmekte (Bu arada çelenkler özellikle yaprak dökmeyen ağaçlardan seçilirmiş). Ayrıca Roma kültürüne ait kıyafetler giyinmiş, ağlayan, kederli kadın figürü de kullanılmış. Bu kadın genellikle ayaklı vazo figürünün üzerine oturtulurmuş. Mezarlıktaki&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>700’lerden itibaren Avrupa’daki mezarlarda ağırlıklı olarak salkımsöğüt ağacı, batan güneş, ayaklı vazo, Horus’un Gözü, yapraklar, çiçekler, at başı, kırık kolonlar, dikilitaşlar, güvercin, Davud Yıldızı, hayvan figürleri, çapa gibi figürler kullanılmış. Her sembol bir anlamı ihtiva ediyor pek tabii. Örneğin kırık kolonlar hayatın kısa olduğunu anlatırken, ayaklı vazo Roma uygarlığından kalan ölüyü yakıp küllerini vazo içine koyma geleneğinden bir hatıra olarak yerleşmiş mezar taşlarına. Çelenk ise ahiret hayatını ve sonsuzluğu sembolize etmekte (Bu arada çelenkler özellikle yaprak dökmeyen ağaçlardan seçilirmiş).</p>
<p>Ayrıca Roma kültürüne ait kıyafetler giyinmiş, ağlayan, kederli kadın figürü de kullanılmış. Bu kadın genellikle ayaklı vazo figürünün üzerine oturtulurmuş. Mezarlıktaki dikilitaşlar da yine sonsuz hayatı simgelermiş.</p>
<p>Fotoğraflardan da görüleceği üzere Avrupa’nın mezar taşlarındaki semboller ince bir sanatın insan ruhunda bıraktığı o yoğun tesiri hâsıl etmiyor. Pek yalın, bir o kadar da incelikten uzak eserler. Heykelcilikte detaylara yer verilmeden yalnızca seçilen sembolün konulmasıyla içindeki ölü kadar sessiz bırakılmış Avrupa’nın mezar taşları. Bu taşların anlatmaya can attıkları bir derdi yok neredeyse.</p>
<p>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derintarih-aralik2016" target="_blank">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çamaşırın Yüzünü Ağartan Cankurtaran</title>
		<link>https://www.derintarih.com/esyanin-kalbi/camasirin-yuzunu-agartan-cankurtaran/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İkbal Betül Armağan Gözlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 31 Oct 2016 23:20:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eşyanın Kalbi]]></category>
		<category><![CDATA[Çamaşır]]></category>
		<category><![CDATA[Kül]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Teknoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=1651</guid>

					<description><![CDATA[Modern teknoloji öncesinde çamaşır derdiyle uğraşmak kadınlar için hiç de kolay değildi. Çamaşır yıkamak en az iki gün alan, uzun uğraş gerektiren bir işlemdi. Bir kere yıkamaya başlamadan evvel mutlaka ön hazırlık yapmak gerekirdi. Bir gün öncesinde odun külü kazanda iyice kaynatılır, ardından o su ateşten indirilir ve dinlenmeye bırakılırdı. Küller tamamıyla dibe çöker, su berraklaşırdı. İşe girişileceği vakit ocakta kaynamış olan su ile soğuk küllü su, uygun miktarlarda bir leğene aktarılır; bu su ve sabunla çamaşırlar yıkanırdı. Çamaşır yıkamakta tercih edilen yöntem küllü su yöntemiydi fakat bunun zor olması sebebiyle çamaşır sodasının da kullanıldığı olurdu. Yine de çamaşırların en&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Modern teknoloji öncesinde çamaşır derdiyle uğraşmak kadınlar için hiç de kolay değildi. Çamaşır yıkamak en az iki gün alan, uzun uğraş gerektiren bir işlemdi. Bir kere yıkamaya başlamadan evvel mutlaka ön hazırlık yapmak gerekirdi. Bir gün öncesinde odun külü kazanda iyice kaynatılır, ardından o su ateşten indirilir ve dinlenmeye bırakılırdı. Küller tamamıyla dibe çöker, su berraklaşırdı. İşe girişileceği vakit ocakta kaynamış olan su ile soğuk küllü su, uygun miktarlarda bir leğene aktarılır; bu su ve sabunla çamaşırlar yıkanırdı.</p>
<p>Çamaşır yıkamakta tercih edilen yöntem küllü su yöntemiydi fakat bunun zor olması sebebiyle çamaşır sodasının da kullanıldığı olurdu. Yine de çamaşırların en iyi biçimde küllü suyla temizlendiğine inanılırdı. Küllü suyun taşrada kullanımı o denli yaygındı ki, bundan 80 yıl öncesine kadar mahallelerde dolaşan kül satıcıları vardı. Külün çamaşır temizliğindeki ehemmiyetinden olsa gerek, bir söz bile kalmış bize atalardan yadigâr: “Komşu komşunun külüne muhtaçtır”.</p>
<p>Küllü suyla çamaşır yıkamak yalnız harcanan vakit ve verilen emek nedeniyle zor değildi. Kaynamış su, küllü su ve nihayetinde bunlara eklenen sodayla çamaşırlardaki lekeleri çıkarabilmek için çitilemek çamaşır yıkayanların ellerini tahriş eder, kızarıklıklar katlanılmaz acılara neden olurdu. Bu gibi sorunlar yaşamamak için çamaşırları bazen ayaklarıyla ezerler, bazen de dere kıyılarında iri taşlar üstüne serip ardından “tokaç” denilen çamaşır tokmağıyla döverek yıkarlardı. Lakin bu kez de çamaşırlar çabuk yıpranırdı.</p>
<p>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derintarih-kasim2016" target="_blank">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ateş Getiren Köle</title>
		<link>https://www.derintarih.com/esyanin-kalbi/ates-getiren-kole/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İkbal Betül Armağan Gözlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Oct 2016 02:00:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eşyanın Kalbi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=1502</guid>

					<description><![CDATA[Ateşin insanlık tarihine adını altın harflerle yazdığı bir gerçek. Ancak onun bulunmasından neredeyse 1.5 milyon yıl sonra icat edilen kibrit de insanlığın en mühim icatlarından biri olsa gerek. Zira bu kahraman sayesinde asi bir canavarı minik paketlere hapsedip ehlileştirdik. Hatta o kırmızı alev topunu hanelerimizde rahatlıkla barındırır hale geldik. Çin kaynakları, kibritin Orta Asyalılarca kuşatılan Çi sarayının kadınları tarafından 500’lerde bulunduğunu bildirir. 950 yılında bilim adamı Tao Ku’nun yazdığına göre kibrit yapmak için sülfürlü çam dalları kullanılmış ve bunlara önce “ateş getiren köle” lakabı takılmış. Zaman geçtikçe “ateş sopası” diye anılır olmuş. Kibritin gelişimini kimya biliminden ayrı düşünmek olmaz pek&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ateşin insanlık tarihine adını altın harflerle yazdığı bir gerçek. Ancak onun bulunmasından neredeyse 1.5 milyon yıl sonra icat edilen kibrit de insanlığın en mühim icatlarından biri olsa gerek. Zira bu kahraman sayesinde asi bir canavarı minik paketlere hapsedip ehlileştirdik. Hatta o kırmızı alev topunu hanelerimizde rahatlıkla barındırır hale geldik.</p>
<p>Çin kaynakları, kibritin Orta Asyalılarca kuşatılan Çi sarayının kadınları tarafından 500’lerde bulunduğunu bildirir. 950 yılında bilim adamı Tao Ku’nun yazdığına göre kibrit yapmak için sülfürlü çam dalları kullanılmış ve bunlara önce “ateş getiren köle” lakabı takılmış. Zaman geçtikçe “ateş sopası” diye anılır olmuş.</p>
<p>Kibritin gelişimini kimya biliminden ayrı düşünmek olmaz pek tabii. 15. yüzyılda Hamburglu simyacı Henning Brand altın elde etmeye çalışırken fosfor elementini buldu. Büyük hayal kırıklığı yaşayan Brand fosforla ilgilenmedi fakat İngiliz bilim adamı Robert Boyle fosfor kaplı kâğıt ile fosforlu kürdandan oluşan bir ikili icat etti. Kürdan kâğıda sürtüldüğünde alev alıyordu.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
