﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mahmud Erol Kılıç &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/yazar/mahmuderolkililc/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Tue, 01 Dec 2020 05:58:17 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.5</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>Mahmud Erol Kılıç &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Annemin Hikayesi ve Seyr-i Sülûk Defteri</title>
		<link>https://www.derintarih.com/iz-birakanlar/annemin-hikayesi-ve-seyr-i-suluk-defteri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmud Erol Kılıç]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Dec 2020 05:58:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İz Bırakanlar]]></category>
		<category><![CDATA[aile tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Hacı Melâhat Kılıç]]></category>
		<category><![CDATA[Koronavirüs]]></category>
		<category><![CDATA[Kovid-19]]></category>
		<category><![CDATA[Modern tıp]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6570</guid>

					<description><![CDATA[Doğrusunu söylemek gerekirse sizlere annemi tanıtmak veyahut onun ardından bir anma yazısı (nekroloji) yazmak gibi bir niyetle almadım kalemi elime. Esas niyetim vefatından sonra evine girdiğimde kitapları arasında bulduğum yirmi küsur sayfalık Osmanlıca notları belki tasavvuf araştırmacılarına bir faydası olur diye yeni harflere geçirip yayınlamaktı. Ama o defteri hazırladıktan sonra başına annem hakkında kısa bir malumat versem fena olmaz fikriyle beraber zihnime hücum eden hatıralar, rivayetler, resim kareleri ortaya böyle kırkambar bir yazının çıkmasını sağladı. Batıda yaygın olan bir nevi “aile tarihi” de diyebiliriz buna. Balkan Savaşlarından 70’lerde ivme kazanan dindarlaşma sürecimize, tasavvuftan Kovid-19’a kadar yakın dönem tarihimize mikro pencereden&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Doğrusunu söylemek gerekirse sizlere annemi tanıtmak veyahut onun ardından bir anma yazısı (nekroloji) yazmak gibi bir niyetle almadım kalemi elime. Esas niyetim vefatından sonra evine girdiğimde kitapları arasında bulduğum yirmi küsur sayfalık Osmanlıca notları belki tasavvuf araştırmacılarına bir faydası olur diye yeni harflere geçirip yayınlamaktı. Ama o defteri hazırladıktan sonra başına annem hakkında kısa bir malumat versem fena olmaz fikriyle beraber zihnime hücum eden hatıralar, rivayetler, resim kareleri ortaya böyle kırkambar bir yazının çıkmasını sağladı. Batıda yaygın olan bir nevi “aile tarihi” de diyebiliriz buna. Balkan Savaşlarından 70’lerde ivme kazanan dindarlaşma sürecimize, tasavvuftan Kovid-19’a kadar yakın dönem tarihimize mikro pencereden bakan bir yazıoldu. Zaten epeyce bir zamandır anılarımı yazmam konusunda dostlardan teşvik ve tazyik görüp duruyordum. İşte bu yazıyla küçük bir pencere açma denemesi yapmış oldum. Baba tarafımın ve bilahare bendenizin hikâyesini ne zaman yazarım bilmiyorum ama işte size annemin hikâyesi ve benim o hikâyeden çıkardıklarım:</p>
<p>2020 Mart başında, vazifeli olarak bulunduğum ülkeden bir toplantı için kısa süreliğine memlekete çağrıldım. Uçaktan iner inmez salgından dolayı toplantının son dakikada iptal olduğu haberini aldım. Vardır bir hikmet, dedik. Ertesi gün annemi görmek maksadıyla yanına gittiğimde bana, “Aman oğlum artık otur oturduğun yerde, ne işin var uzak diyarlarda!” diye o bildik sitemini yaptı. Kendisine verdiğim, “Ne yazılmışsa onu yaşıyoruz anne, bize de bu yazılmış” şeklindeki cevabımı duysa da duymazdan geldi. O günlerde üzerinde bir ağırlık olduğunu ve sürekli uyumak istediğini söyledi. ‘Doktor’, ‘hastane’ kelimelerine karşı fobisi vardı, bunları konuşmak dahi istemezdi. Durumunu pek beğenmeyince ertesi gün kendisini zar zor ikna ederek hastaneye götürdük. Bir ilaç yazarlar hemen döneriz, dedim. Kandırmak için değil, gerçekten öyle sanıyordum. Nereden bilebilirdim bunun son görüşmemiz olacağını. Ateşi yoktu ama halsizdi. Acil serviste kendisini içeri alıp bizi apar topar dışarı çıkardılar. Kovid-19 salgının yeni başladığı günlerdi ve her yerde bir belirsizlik vardı. Ertesi gün görüştüğümüz doktor, “Teyze bizi çalıştırmıyor. Bağladığımız kabloları, serumları söküp atıyor. ‘Bir şeyim yok, çıkarın beni buradan’ diyor” dedi. Peşinden de, “Doğrusunu söylemek gerekirse bu bir bakıma iyi bir şey. Canlılık göstergesi. Diğer hastalar gibi değil. Ama işimizi yapmamıza müsaade etmiyor. Uyutmak zorundayız. Bilginiz olsun” dedi. Nereden bilebilirdik bunun onun son uykusu olacağını. Ve o uykudan uyanamadı. “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar” der Hz. Peygamber (sas). Yani bu gözle bakarsanız, uykuda olan aslında biziz, o ise uykusundan uyandı şimdi.</p>
<p>Toplam 21 gün kaldı hastanede. O süre zarfında bizi içeri almadılar, hiç görüşemedik. Aralıkla üç kere test yapıldığını öğrendik, hepsinde de sonuç negatif denildi. Tek başlarına, yanında hiçbir yakını olmadan o hastaların neler yaşadıklarını ancak Allah bilir. Sonunda vefat etti dediler ve ölüm raporunu pozitif olarak verdiler. “Nasıl oldu?” dedik. Modern tıbbın da kesin bilgiye ulaşamadığının göstergesi olan, “Şöyle de olmuş olabilir, böyle de olmuş olabilir” gibisinden cevaplar aldık. Yani yoktu birbirimizden farkımız, pozitif bilim de yakîne ermiş değildi, hâlâ arıyordu. Ama o günler televizyon kanalları bilime mutlak inanmanın farziyetinden bahseden din adamı jargonlu bilim adamları kaynıyordu. Bu türün yobazlarının en rahatsız edici tavırları ise artık uluslararası bilim camiasında da terk edilmiş olan bilimi dine alternatif olarak sunmalarıydı. Oysa bütün dünyada bu iki sahanın uzmanları insanlığın hayrına el ele kol kola beraber çalışıyorlardı. Bulunduğum ülkelerde buna birebir şahit oluyordum.</p>
<p>Hâsılı muhterem validem Hacı Melâhat Kılıç’ı alın yazısındaki nefes sayısı o kadar olduğu için 87 yaşına girmesine iki ay kala 9 Nisan 2020 Perşembe günü ikindi vaktinde toprağa verdik. Tam da salgının zirve yaptığı günlerde. Defin izni de buna göre verildi, ancak üç beş yakınımızla ifa etmek şartıyla. Edirnekapı Şehitliği’ndeki aile kabristanına sırladık. Eğer Türkiye’de 9 Nisan günü Kovid 19’dan vefat edenler olarak ilan edilen 96 kişiden birisi de annem idiyse “Salgın hastalıktan ölenler şehittir” nebevî fermanınca şehid oldu diye teselli buluyoruz. Hususen benim için ikinci bir teselli kaynağı da son anlarında yanında ve de defin hizmetinde bulunmam oldu. Taziyede bulunan bazı dostların, “Toplantı bahane annen seni ayağına çağırmış” demeleri de o hüzünlü günde gönlüme bir ferahlık vermedi değil. Kim bilir belki hayırsız oğlunu bu sayede affeder diye içime bir ümit düştü. Aksi takdirde uçuşlar durdurulduğu için o uzak diyarlardan gelebilmem mümkün olamayacaktı. Nitekim Kanada’da yaşayan biraderim cenazeye gelemedi, abi-kardeş sarılıp birbirimizi teselli dahi edemedik. Yakınlarını koronavirüs nedeniyle toprağa verenlerin bir gazeteye anlattıkları gibi; hastalığın en ileri safhasında yanında olamamayı, son nefesini vermeden içinizde kalan bir şeyi onunla paylaşamamayı, arkasından normal bir cenaze töreni düzenleyememeyi ve tâziyesinde kimseyle kucaklaşamamayı bizzat yaşadım. Bu vesileyle böylesi zor ve manidar süreçte bütün vefat edenlere Allah’tan rahmet, yakınlarına sabırlar niyaz ederken bizzat yaşayıp atlatan herkese de geçmiş olsun deriz&#8230;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-2020">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bakü’den Anadolu’ya Akan İrfan Nehri</title>
		<link>https://www.derintarih.com/kapak-dosyasi/bakuden-anadoluya-akan-irfan-nehri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmud Erol Kılıç]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 31 Aug 2018 21:36:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak Dosyası]]></category>
		<category><![CDATA[İslam mektepleri]]></category>
		<category><![CDATA[tarikat sırları]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvuf tarihi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=3731</guid>

					<description><![CDATA[Şeyh Seyyid Cemâleddin Yahya b. Bahâeddin Şirvânî-yi Bâkuvî (v. 1464) tasavvuf tarihinin Anadolu’ya uzanan mühim bir köşetaşıdır. İslam maneviyat mekteplerinden olan Sühreverdiyye, Ebheriyye, Zâhidiyye ve Halvetiyye yollarının kendisinde birleştiği şahıstır. Bilâhare esas olarak erkânını sürdürdüğü “Tarîkat-ı Aliyye-yi Halvetiyye”nin şemsiyesi altında toplayabileceğimiz pek çok tarikat şubesi de kendisinden neşv ü nemâ bulacaktır. Halvetî tarikatının esas kurucusunun İbrahim Zâhid Gilânî (v. 1282) mi yoksa Pîr Ömer el-Halvetî (v. 1350) mi olduğu konusunda farklı fikirler varsa da yaygın kanaat ikincisi olduğu yönündedir. Pîr Ömer Efendi tenhada zikrullah ile meşgul olmak ve sürekli halvet çıkarmaktan dolayı “Halvetî” lâkabıyla tesmiye edilmiştir. Hatta onun bu uzlet&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Şeyh Seyyid Cemâleddin Yahya b. Bahâeddin Şirvânî-yi Bâkuvî (v. 1464) tasavvuf tarihinin Anadolu’ya uzanan mühim bir köşetaşıdır. İslam maneviyat mekteplerinden olan Sühreverdiyye, Ebheriyye, Zâhidiyye ve Halvetiyye yollarının kendisinde birleştiği şahıstır. Bilâhare esas olarak erkânını sürdürdüğü “Tarîkat-ı Aliyye-yi Halvetiyye”nin şemsiyesi altında toplayabileceğimiz pek çok tarikat şubesi de kendisinden neşv ü nemâ bulacaktır. Halvetî tarikatının esas kurucusunun İbrahim Zâhid Gilânî (v. 1282) mi yoksa Pîr Ömer el-Halvetî (v. 1350) mi olduğu konusunda farklı fikirler varsa da yaygın kanaat ikincisi olduğu yönündedir. Pîr Ömer Efendi tenhada zikrullah ile meşgul olmak ve sürekli halvet çıkarmaktan dolayı “Halvetî” lâkabıyla tesmiye edilmiştir. Hatta onun bu uzlet ve halvet halinden aldığı zevkten dolayı irşad makamına geldiği halde posta oturup derviş kabul etmediği rivayet edilir. Nakledildiğine göre kırk erbaini peşpeşe çıkarınca mânâda Hz. Peygamber Efendimiz (sas) tarafından bazı tarikat sırları kendisine verilmiştir. Kendisinin kırk erbaini bir ağacın kovuğunda çıkardığı söylenir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2018">Derin Tarih Eylül Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kadızadeliler&#8217;den Kemalistler&#8217;e 300 Yıllık Mesele: &#8220;Tekkeler Yıkılmalıdır&#8221;</title>
		<link>https://www.derintarih.com/kesifler/kadizadelilerden-kemalistlere-300-yillik-mesele-tekkeler-yikilmalidir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmud Erol Kılıç]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2017 23:25:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Keşifler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=2053</guid>

					<description><![CDATA[Dokuz asırlık Anadolu tarihimizde mühim roller üst­lenen iki eğitim kurumumuz şüphesiz medrese ve tekkeler idi. Bu müesseselerle ilgili Osmanlı döne­minde ancak ders veren hocaların veyahut hizmet ifa eden şeyhlerin tayinleri, talepleri ve o mekânların tamirlerine yönelik görüşler, beratlar, icazetnâmeler gibi belgelere rast­larız. Son devirlere gelindiğindeyse gerek medreselerin, ge­rekse tekkelerin ıslahına yönelik bazı fikir ve teklifler de gö­ze çarpmaya başlar. Fakat her ne olursa olsun, ortada küllî bir red söz konusu değildir. Zira bu, kendini var kılan ana damarları kesmek anlamına gelecek bir nevi intihar sayılır­dı. Medrese ve tekkelerle ilgili yapısal olarak “kabul”, ama muhteva olarak “ıslah” daima düşünülmüştür. Osmanlı’da bu&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dokuz asırlık Anadolu tarihimizde mühim roller üst­lenen iki eğitim kurumumuz şüphesiz medrese ve tekkeler idi. Bu müesseselerle ilgili Osmanlı döne­minde ancak ders veren hocaların veyahut hizmet ifa eden şeyhlerin tayinleri, talepleri ve o mekânların tamirlerine yönelik görüşler, beratlar, icazetnâmeler gibi belgelere rast­larız. Son devirlere gelindiğindeyse gerek medreselerin, ge­rekse tekkelerin ıslahına yönelik bazı fikir ve teklifler de gö­ze çarpmaya başlar. Fakat her ne olursa olsun, ortada küllî bir red söz konusu değildir. Zira bu, kendini var kılan ana damarları kesmek anlamına gelecek bir nevi intihar sayılır­dı. Medrese ve tekkelerle ilgili yapısal olarak “kabul”, ama muhteva olarak “ıslah” daima düşünülmüştür.</p>
<p>Osmanlı’da bu anlayışa ve yapılara ilk küllî darbe vur­ma teşebbüsü, önce sadece tekkeleri hedef alan bir şekil­de Kadızâdeli ve Çivizâdeli hareketiyle başladı. Evvela ca­milerde ve medreselerde belirli bir takipçi sayısına ulaşıp oradan ilmiye sınıfına, sonra da bürokrasiye sızarak umu­miyetle sufi-İslam ekseninde hareket eden “Yüce Osman­lı Devleti” <em>(Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye) </em>yönetici tabakası içerisinde etkili olmaya başlayan Kadızâdelilerin “tah­ta tepenler”, “d<em>üdük ç</em>alanlar” diyerek küçümsedikleri sufilerin mekânı olan tekkeler/dergâhlar onlara göre tama­mıyla yıkılmalıydı. Hatta temelleri birkaç arşın kazılmalı ve çıkan toprak denize atılmalıydı ki, o yer temiz olsun ve o mekânlarda namaz kılınabilsin.</p>
<p>Maalesef onların bu fikirleri sadece bir teklif olarak kal­madı, eyleme de dönüştü. Bazı fizikî saldırılar yapıldı. Böy­lece ilk fitne ateşi medreseyle tekke arasında ateşlenerek bazı medreseliler, tekke ehlini dışladı. Bu ihtilafın dozu art­maya başlayınca en sonunda devlet kırmızı çizgisini kuru­luşundan bu yana sürdürdüğü sufi-İslam zaviyesinden yana kullanmak zorunda kaldı ve bu türden anarşist hareketler engellendi.</p>
<p><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derintarih-subat2017">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çözüm, Gelenekli Düşünce ve Kurumlarımızın İhyasından Geçiyor</title>
		<link>https://www.derintarih.com/desifre/cozum-gelenekli-dusunce-ve-kurumlarimizin-ihyasindan-geciyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmud Erol Kılıç]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Aug 2016 21:04:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deşifre]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=1379</guid>

					<description><![CDATA[Sahtekârlık sahih bir şeyin yanlış üretimi demektir. Demek ki, ortada bir sahihlik var ve onun sahtesi var. Eğer bir doğru yoksa onun sahtesi de olmaz. Binaenaleyh öncelikle ontolojik olarak sahte ve sahtekârlığın yerini tespit etmek gerek. Dikkat edersiniz ki, tarihte de kaliteli olanın hep sahtesi yapılmıştır. Kaliteli olmayan bir şeyin sahtesi üretilmez. Tenekenin değil, altının taklidi vardır. Bunun için tedbirler alınır. Mesela İslam ticaret hukukunda sahte mal üretmenin cezası uzun uzun anlatılır. Düşünce sahtekârlığında da, metâ sahtekârlığında da tedbirler var ama sahte fikir üretmenin cezası daha karmaşık bir durumdur ve nasıl tespit edileceği belirlenmelidir. Bu minvalde “mütenebbilik” denilen bir teşebbüs&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sahtekârlık sahih bir şeyin yanlış üretimi demektir. Demek ki, ortada bir sahihlik var ve onun sahtesi var. Eğer bir doğru yoksa onun sahtesi de olmaz. Binaenaleyh öncelikle ontolojik olarak sahte ve sahtekârlığın yerini tespit etmek gerek. Dikkat edersiniz ki, tarihte de kaliteli olanın hep sahtesi yapılmıştır. Kaliteli olmayan bir şeyin sahtesi üretilmez. Tenekenin değil, altının taklidi vardır. Bunun için tedbirler alınır. Mesela İslam ticaret hukukunda sahte mal üretmenin cezası uzun uzun anlatılır.</p>
<p>Düşünce sahtekârlığında da, metâ sahtekârlığında da tedbirler var ama sahte fikir üretmenin cezası daha karmaşık bir durumdur ve nasıl tespit edileceği belirlenmelidir. Bu minvalde “mütenebbilik” denilen bir teşebbüs var. Buna dikkat çekelim: Mütenebbi, nebi değilken nebilik taslayana denir. Hz. Peygamber (sav) bi’sete başladığında birkaç sahte peygamber ortaya çıkmıştı. Mamafih Peygamberlerin, yani sahih çizgiyi takip edenlerin hiçbiri “Ben tebliğimden, peygamberliğimden vazgeçiyorum, zira peygamberlik yaparsam sahtekârlar doğacak” diyemezdi. İşin ruhuna aykırıydı. Binaenaleyh “o” doğrusunu vaz ettiği gibi akabinde de sahteleri türedi.</p>
<p>Bir din adamının uzun zamandır sürdürdüğü gizli ve aşikâr çalışmalarının gizli kısmında yatan, devleti tamamıyla ele geçirmek niyetinin 15 Temmuz 2016’da belirli mevkilerde olan yandaşlarını kullanarak antidemokratik bir darbeye yeltenme teşebbüsünü yaşadık. Bu darbe teşebbüsünün arka planını iyi analiz etmek gerekir. Allah’ın inayeti, evliyaullahın himmeti ve halkımızın mukavemetiyle bu badireyi atlattık, çok şükür! Lakin doğru analiz yapmazsak eğer, bundan ders almakta zaafa düşebiliriz. Ya da suçluyu yanlış yerde arayabiliriz. Biz yanlış yerde ararken suçlu kaçabilir.  Şu an buna dair bazı emareler görüyorum. Enerjimiz başka yerlerde harcanıyor sanki.</p>
<p>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derintarih-eylul2016">Derin Tarih Eylül Sayısında&#8230;</a></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Kült Hareketi Olarak Pensilvanîlik</title>
		<link>https://www.derintarih.com/kapak-dosyasi/bir-kult-hareketi-olarak-pensilvanilik-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmud Erol Kılıç]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Jul 2016 21:49:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak Dosyası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=1304</guid>

					<description><![CDATA[O gün ne olduğu sorusuna salt güncel politika, istihbaratçılık ve gazetecilik analizleri üzerinden cevap bulmaya çalışmak sebep-sonuç ilişkisinin sadece sonuçlarına bakmak demek olacaktır kanaatindeyim. Oysa her sonucu önceleyen bir sebepler düzeyi vardır ve onlar bilinmeden bütüncül bir analize sahip olunamaz. Zira sebepler düzeyi prensipler, yani ana esaslara müteallik bir düzeydir. Bu konuda ilim adamlarının, özellikle de ilahiyat bilimi ile meşgul olanların tahlillerine çok ihtiyaç bulunmaktadır. Biz bir yerden başlayalım istedik. Şöyle ki, sahih bir geleneğe bağlı olmayan çağdaş mistik kültler daha çok liderlerinin psiko patolojik fantezileri ve onlara inanan saf kitlelerin iyi niyetleri üzerine inşa edilirler. Dikkat edilmesi gerekir ki,&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>O gün ne olduğu sorusuna salt güncel politika, istihbaratçılık ve gazetecilik analizleri üzerinden cevap bulmaya çalışmak sebep-sonuç ilişkisinin sadece sonuçlarına bakmak demek olacaktır kanaatindeyim. Oysa her sonucu önceleyen bir sebepler düzeyi vardır ve onlar bilinmeden bütüncül bir analize sahip olunamaz. Zira sebepler düzeyi prensipler, yani ana esaslara müteallik bir düzeydir. Bu konuda ilim adamlarının, özellikle de ilahiyat bilimi ile meşgul olanların tahlillerine çok ihtiyaç bulunmaktadır. Biz bir yerden başlayalım istedik. Şöyle ki, sahih bir geleneğe bağlı olmayan çağdaş mistik kültler daha çok liderlerinin psiko patolojik fantezileri ve onlara inanan saf kitlelerin iyi niyetleri üzerine inşa edilirler. Dikkat edilmesi gerekir ki, mistik kültler dediğimiz zaman sadece din kalkışlı hareketleri anlamamak lazımdır. Tarih bazı ideolojilerin de benzer çehreye bürünebildiğini göstermiştir. Çünkü bu durum bu ideolojilerin son kertede dinî/mistik bir hale gelmeden kapsayıcı olamamaları ihtiyacına binaen ortaya çıkar. İnsan ve hayat kökenleri itibari ile ilahî olduklarından insan her şeyi dinleştirmeden, ilahileştirmeden içselleştiremez. Yani insan dinî bir varlıktır (homo religious). Bu yüzden Komünizm gibi la-dinî bir hareket de olsa, ateizm gibi Tanrı karşıtı bir düşünce dahi olsa bağlıları katında yüceltilmekten kurtulamazlar. Son yıllarda doğrudan yapamadıkları işleri, bu iş için uygun ve hevesli, yukarıda tarifini vermeye çalıştığımız, bir cemaatin ütopik ve fantastik emellerini kullanarak yapmaya kalkışmaları çok düşündürücüdür. Daha evvel kısmen denedikleri bir iki operasyonu 15 Temmuz 2016’da kanlı bir darbe teşebbüsü ile sonuçlandırmak istemişler fakat Allah’ın inayeti, ruhanîlerin himmeti ve halkın yiğitçe mukavemeti ile buna muvaffak olamamışlardır. Bu dalalet ve ihanet içindeki grubun deliliğinin özel yetişmiş polisleri, esnaf, öğrenci, hafız, imam ve derviş insanları katletmek noktasına kadar varacağını kimse tahmin dahi edememiştir. Masum insanları öldürmeleri ve bazı durumlarda kendilerini de öldürmeleri bunların tam bir kült grubu olduğunu göstermektedir. Kendileri için kullanılan Haşhaşî benzetmesini bizzat kendileri doğrulamışlardır.</p>
<p>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derintarih-agustos2016">Derin Tarih Ağustos Sayısında&#8230;</a></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
