﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mustafa Alican &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/yazar/mustafaalican/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Mon, 02 Feb 2026 14:59:54 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.3</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>Mustafa Alican &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İslâm Dünyası İçin Bir Ölüm Kalım Hadisesi: Ayn Câlût Savaşı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/genel/islam-dunyasi-icin-bir-olum-kalim-hadisesi-ayn-calut-savasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Alican]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Feb 2026 14:59:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=11993</guid>

					<description><![CDATA[3 Eylül 1260 tarihinde meydana gelen Ayn Câlût Savaşı, Memlûklerin Moğollar karşısındaki ezici zaferiyle sonuçlandı. Moğolların Irak ve İran’ın doğusuna çekilerek Suriye ve Mısır ile ilgili planlarından vazgeçmelerine yol açan bu zafer, İslâm tarihinde yeni bir dönemin de başlangıcı oldu. Ayrıca Moğolların yenilmezliğine ilişkin efsanelerin tarumat olmasına, amasız Moğol ilerleyişinin durmasına neden oldu. Hatta bu zafer, hızları kesilen Moğolların İslâm dinine bakışlarının olumlu anlamda değiştirerek hızla Müslümanlaşmalarına neden olacak bir zihniyet dönüşümüne de kapı aralamıştır. &#160; Devamı Derin Tarih Şubat Sayısında… ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>3 Eylül 1260 tarihinde meydana gelen Ayn Câlût Savaşı, Memlûklerin Moğollar karşısındaki ezici zaferiyle sonuçlandı. Moğolların Irak ve İran’ın doğusuna çekilerek Suriye ve Mısır ile ilgili planlarından vazgeçmelerine yol açan bu zafer, İslâm tarihinde yeni bir dönemin de başlangıcı oldu. Ayrıca Moğolların yenilmezliğine ilişkin efsanelerin tarumat olmasına, amasız Moğol ilerleyişinin durmasına neden oldu. Hatta bu zafer, hızları kesilen Moğolların İslâm dinine bakışlarının olumlu anlamda değiştirerek hızla Müslümanlaşmalarına neden olacak bir zihniyet dönüşümüne de kapı aralamıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2026-/-sayi-167">Derin Tarih Şubat Sayısında… </a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tasavvufun Altın Çağı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/tasavvufun-altin-cagi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Alican]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Sep 2025 11:46:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=11693</guid>

					<description><![CDATA[11. yüzyılın ortalarında tarih sahnesine çıkarak İslâm tarihine yeni bir istikamet veren Selçuklular, kendilerinden önce ciddi bir buhran yaşayan Müslüman âlemine de yeni bir soluk getirdiler. Onların eliyle İslâm tarihinin ana akımını teşkil eden Ehl-i Sünnet kavrayışı tahkim edilirken tasavvuf da Ehl-i Sünnet perspektifi içerisinde bir anlamda restore edilmiştir. Tasavvufî gelenek tarikat yoluyla kurumsallaşmış, ilmî bir hüviyet edinmiş ve İslâm dünyasının dört bir yanında faaliyet gösteren kurucu unsurlardan birine dönüşmüştür. Selçuklular dönemi tasavvuf düşüncesinin altın çağı olmuştur. &#160; Devamı Derin Tarih Eylül Sayısında… ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>11. yüzyılın ortalarında tarih sahnesine çıkarak İslâm tarihine yeni bir istikamet veren Selçuklular, kendilerinden önce ciddi bir buhran yaşayan Müslüman âlemine de yeni bir soluk getirdiler. Onların eliyle İslâm tarihinin ana akımını teşkil eden Ehl-i Sünnet kavrayışı tahkim edilirken tasavvuf da Ehl-i Sünnet perspektifi içerisinde bir anlamda restore edilmiştir. Tasavvufî gelenek tarikat yoluyla kurumsallaşmış, ilmî bir hüviyet edinmiş ve İslâm dünyasının dört bir yanında faaliyet gösteren kurucu unsurlardan birine dönüşmüştür. Selçuklular dönemi tasavvuf düşüncesinin altın çağı olmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2025-/-sayi-162">Derin Tarih Eylül Sayısında… </a></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şâm-ı Şerîf’in Türk Muhafızları</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/sam-i-serifin-turk-muhafizlari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Alican]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Jan 2025 08:28:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=11121</guid>

					<description><![CDATA[Genelde Bilâdü’ş-Şâm ve özelde Şam’ın Türklerle tanışması, Abbâsîler dönemindeki hâkimiyet mücadeleleri çerçevesinde gerçekleşti. Abbâsî Halifeliği’nde asker, bürokrat ve yöneticilik yapan Türkler devletin zayıflamasıyla birlikte kendi emirliklerini kurmaya başladılar. Selçukluların yükselişiyle birlikte onların hâkimiyetine giren şehir daha sonra Tuğtekinliler, Zengîler, Eyyûbîler, Memlûkler ve Osmanlılar tarafından idare edildi. Türk devletinin idaresi altında Şam, 13. yüzyılda şehri ziyaret eden Endülüslü İbn Cübeyr’in ifadeleriyle, “Doğu’nun cenneti, şehirlerin gelini” hâline geldi. &#160; Devamı Derin Tarih Ocak Sayısında… ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Genelde Bilâdü’ş-Şâm ve özelde Şam’ın Türklerle tanışması, Abbâsîler dönemindeki hâkimiyet mücadeleleri çerçevesinde gerçekleşti. Abbâsî Halifeliği’nde asker, bürokrat ve yöneticilik yapan Türkler devletin zayıflamasıyla birlikte kendi emirliklerini kurmaya başladılar. Selçukluların yükselişiyle birlikte onların hâkimiyetine giren şehir daha sonra Tuğtekinliler, Zengîler, Eyyûbîler, Memlûkler ve Osmanlılar tarafından idare edildi. Türk devletinin idaresi altında Şam, 13. yüzyılda şehri ziyaret eden Endülüslü İbn Cübeyr’in ifadeleriyle, “Doğu’nun cenneti, şehirlerin gelini” hâline geldi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ocak-2025-/-sayi-154">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a></strong><strong> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir 11. Yüzyıl Seyyahı Nâsır-ı Hüsrev’in Lübnan Gözlemleri</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/bir-11-yuzyil-seyyahi-nasir-i-husrevin-lubnan-gozlemleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Alican]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2024 13:50:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=10949</guid>

					<description><![CDATA[Bugün Lübnan adıyla bildiğimiz ve Ortaçağ’da Bilâdü’ş-Şâm’ın en müstesna bölgelerinden olan bu sahil coğrafyası, son günlerde terör devleti İsrail’in yeni hedefi hâline geldi. Peki Lübnan’ın Osmanlı öncesindeki durumu neydi? Bu soruya 11. yüzyılda yaşamış âlim, şair ve seyyah Nâsır-ı Hüsrev’in Sefernâme isimli eserinde cevap buluyoruz. Lübnan coğrafyasının Ortaçağ’daki durumuna bir nazar etmek için onun gözünden bu bölgenin kelimelerden bir fotoğrafını çekiyoruz. &#160; Devamı Derin Tarih Kasım Sayısında… ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bugün Lübnan adıyla bildiğimiz ve Ortaçağ’da Bilâdü’ş-Şâm’ın en müstesna bölgelerinden olan bu sahil coğrafyası, son günlerde terör devleti İsrail’in yeni hedefi hâline geldi. Peki Lübnan’ın Osmanlı öncesindeki durumu neydi? Bu soruya 11. yüzyılda yaşamış âlim, şair ve seyyah Nâsır-ı Hüsrev’in <em>Sefernâme</em> isimli eserinde cevap buluyoruz. Lübnan coğrafyasının Ortaçağ’daki durumuna bir nazar etmek için onun gözünden bu bölgenin kelimelerden bir fotoğrafını çekiyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasim-2024-/-sayi-152">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a></strong><strong> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nizâmülmülk Eserine Neden Eklemeler Yaptı?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/nizamulmulk-eserine-neden-eklemeler-yapti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Alican]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Jun 2023 13:49:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=9467</guid>

					<description><![CDATA[Sultan Melikşah’ın isteği üzerine kaleme alınan Nizâmülmülk’ün Siyasetnâme’si, Selçukluların kuruluşunda başat rol oynayan, bâtınîlere karşı Nizamiye Medreseleriyle Ehl-i Sünnet arasında ortak bir dünya görüşü inşa eden bu tecrübeli devlet adamının otobiyografik deneyimlerini yansıtan şifrelerle doludur. Siyasî bir nasihatnâme özelliğini taşıyan metin Melikşah’a sunulmuş ve büyük bir takdir görmüştür. Ancak Nizâmülmülk bu metni daha sonra üzerine yeni ayrıntılar, hikâyeler ve göndermeler ekleyerek genişletmiştir. Bu zenginleştirme edimiyle, metnin eksikliklerini gidermekten ziyade, hükümdara iletmek istenilen “mesajların” metne yedirilmesi hedeflenmiştir. &#160; Devamı Derin Tarih Haziran Sayısında…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sultan Melikşah’ın isteği üzerine kaleme alınan Nizâmülmülk’ün Siyasetnâme’si, Selçukluların kuruluşunda başat rol oynayan, bâtınîlere karşı Nizamiye Medreseleriyle Ehl-i Sünnet arasında ortak bir dünya görüşü inşa eden bu tecrübeli devlet adamının otobiyografik deneyimlerini yansıtan şifrelerle doludur. Siyasî bir nasihatnâme özelliğini taşıyan metin Melikşah’a sunulmuş ve büyük bir takdir görmüştür. Ancak Nizâmülmülk bu metni daha sonra üzerine yeni ayrıntılar, hikâyeler ve göndermeler ekleyerek genişletmiştir. Bu zenginleştirme edimiyle, metnin eksikliklerini gidermekten ziyade, hükümdara iletmek istenilen “mesajların” metne yedirilmesi hedeflenmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2023">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Bir Vakıf Medeniyetidir Ya Selçuklu?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ozel-dosya/osmanli-bir-vakif-medeniyetidir-ya-selcuklu-3/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Alican]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 12 Oct 2022 14:19:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özel Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8648</guid>

					<description><![CDATA[Vakıf ekseninde gelişen bir medeniyete sahip olan Osmanlı Devleti bu tecrübeyi hiç şüphesiz önceki İslâm devletlerinden devralmıştı. İşte vakıfların Selçuklu’daki izleri. &#160; Devamı Derin Tarih Ekim Sayısında…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Vakıf ekseninde gelişen bir medeniyete sahip olan Osmanlı Devleti bu tecrübeyi hiç şüphesiz önceki İslâm devletlerinden devralmıştı. İşte vakıfların Selçuklu’daki izleri.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ekim-2022">Derin Tarih Ekim Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kayıp Şehidin Peşinde</title>
		<link>https://www.derintarih.com/selcuklu-tarihi/kayip-sehidin-pesinde/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Alican]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Jul 2022 07:33:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Grebido]]></category>
		<category><![CDATA[Malazgirt Savaş]]></category>
		<category><![CDATA[Patnos]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Alparslan]]></category>
		<category><![CDATA[Türbe Tepe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8242</guid>

					<description><![CDATA[2019 yılının sonbaharında Kültür Bakanlığı’ndan izinleri alınan ve bir sonraki yılın yazında savaşın gerçekleştiği alanı bulmak için kalabalık bir araştırmacı topluluğunun alana inmesiyle başlayan “Malazgirt Savaş Alanının Tespiti Tarihi ve Arkeolojik Yüzey Araştırması Projesi” çerçevesinde 2020 döneminde üç etap gerçekleştirilmişti. Söz konusu etaplar esnasında Malazgirt ve çevresindeki köylerde yapılan yüzey araştırmalarına ilave olarak tarihî şehrin surları ile alakalı çalışmalar yapılmış, krokiler çizilmiş, üç boyutlu modellemeler oluşturulmuş ve literatürde bulunmayan yeni höyük alanları keşfedilmişti. 2020 döneminin en önemli keşfi, halk arasında Grebido (Bidon Tepe), Alparslan Tepesi ve Şehitler Tepesi adıyla bilinmekte olup askerî haritalarda Türbe Tepe olarak kaydedilen Patnos yolu üzerindeki&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>2019 yılının sonbaharında Kültür Bakanlığı’ndan izinleri alınan ve bir sonraki yılın yazında savaşın gerçekleştiği alanı bulmak için kalabalık bir araştırmacı topluluğunun alana inmesiyle başlayan “Malazgirt Savaş Alanının Tespiti Tarihi ve Arkeolojik Yüzey Araştırması Projesi” çerçevesinde 2020 döneminde üç etap gerçekleştirilmişti. Söz konusu etaplar esnasında Malazgirt ve çevresindeki köylerde yapılan yüzey araştırmalarına ilave olarak tarihî şehrin surları ile alakalı çalışmalar yapılmış, krokiler çizilmiş, üç boyutlu modellemeler oluşturulmuş ve literatürde bulunmayan yeni höyük alanları keşfedilmişti. 2020 döneminin en önemli keşfi, halk arasında Grebido (Bidon Tepe), Alparslan Tepesi ve Şehitler Tepesi adıyla bilinmekte olup askerî haritalarda Türbe Tepe olarak kaydedilen Patnos yolu üzerindeki tepede yapılan ön kazı çalışmalarıydı.</p>
<p>Projenin 2021 dönemindeki çalışmalarının ana aksı, halk arasında anlatılan efsanelerde Sultan Alparslan ve Selçuklularla ilişkilendirilen Grebido’daki Müslüman mezarlığında gerçekleştirilen ön kazılardan elde edilmiş kemik örneklerinin laboratuvar analizleri doğrultusunda biçimlendirildi. Karbon-14 testleri ile 14 ve 15. yüzyıllara tarihlenen kemiklerin bulunduğu mezarlıkta yoğunlaştırılan çalışmalar sırasında birçok kabir açıldı ve bu kabirlerden çıkarılan kemikler test için laboratuvara gönderildi. Yeni sonuçlarla birlikte 13 ve 14. yüzyıllara tarihlenebilen mezarlarda kadın, erkek ve çocuk bireylerin bulunduğunun tespit edilmesi, Grebido’daki mezarlığın şehitlik olabilme olasılığını geriletmiş olsa da, aynı dönemde yapılan yüzey araştırmalarında Selçuklu şehitlerine ilişkin yeni bir ipucu elde edildi. Malazgirt’in yaklaşık altı buçuk yedi kilometre güneydoğusundaki Afşin’de heyecan verici bulgulara ulaşılmıştı. Bu bulgular, bu metin yayınlandığında halen devam etmekte olan 2022 yılı çalışmalarının da eksenini belirleyecektir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-temmuz-2022">Derin Tarih Temmuz Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Agamemnon’un Netameli Dönüşü</title>
		<link>https://www.derintarih.com/oteki-tarih/agamemnonun-netameli-donusu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Alican]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Jun 2022 07:43:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öteki Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Agamemnon]]></category>
		<category><![CDATA[Çanakkale]]></category>
		<category><![CDATA[Limni Adası]]></category>
		<category><![CDATA[Mondros]]></category>
		<category><![CDATA[Troya Savaşı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8150</guid>

					<description><![CDATA[30 Ekim 1918 akşamı, Çanakkale açıklarındaki Limni Adası’nın Mondros limanında Osmanlılar ile İngiltere tarafından temsil edilen İtilaf Devletleri arasında Devlet-i Âliye-yi Osmaniye’yi fiilî olarak tarihin geri dönülmez dehlizlerine gönderen bir anlaşma imzalandı: Mondros Mütârekesi. Osmanlı Devleti adına Bahriye Nâzırı Rauf Bey’in imza koyduğu anlaşma, Mondros limanına demirlemiş olan İngiliz donanmasına ait Agamemnon isimli zırhlı gemide yapılmıştı. Kolaylıkla tahmin edilebilir, anlaşmanın imzalandığı geminin isminin “Agamemnon” olması tesadüf değildi. İngilizlerin İstanbul’u ya da Yunanların Bursa’yı işgalleri esnasında yaptıklarından anlaşılabileceği gibi, Batılılar Osmanlı ülkesini işgal ederken asırlara dayanan bir aşağılık duygusuyla tarihe gönderme yapıyor, “intikam için geri döndüklerini” ima ediyorlardı. Mondros’ta yaşanan da&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>30 Ekim 1918 akşamı, Çanakkale açıklarındaki Limni Adası’nın Mondros limanında Osmanlılar ile İngiltere tarafından temsil edilen İtilaf Devletleri arasında Devlet-i Âliye-yi Osmaniye’yi fiilî olarak tarihin geri dönülmez dehlizlerine gönderen bir anlaşma imzalandı: Mondros Mütârekesi. Osmanlı Devleti adına Bahriye Nâzırı Rauf Bey’in imza koyduğu anlaşma, Mondros limanına demirlemiş olan İngiliz donanmasına ait <em>Agamemnon </em>isimli zırhlı gemide yapılmıştı. Kolaylıkla tahmin edilebilir, anlaşmanın imzalandığı geminin isminin “Agamemnon” olması tesadüf değildi.</p>
<p>İngilizlerin İstanbul’u ya da Yunanların Bursa’yı işgalleri esnasında yaptıklarından anlaşılabileceği gibi, Batılılar Osmanlı ülkesini işgal ederken asırlara dayanan bir aşağılık duygusuyla tarihe gönderme yapıyor, “intikam için geri döndüklerini” ima ediyorlardı. Mondros’ta yaşanan da tam olarak buydu. Batı bilincinde ilk Doğu-Batı hesaplaşması olarak kodlanmak istenen Troya Savaşı’nı kazanan Batılı Akhaların komutanı Mykenai Kralı Agamemnon, bir İngiliz gemisinde tecessüm ederek geri dönüyor ve “Troyalıların varisi olup İstanbul’u fetheden Türklerden” intikam alıyordu. İyi de Türklerin Troya ya da Troyalılarla ne ilgisi vardı? Bakalım.</p>
<p>Yunan mitolojisine bakılırsa, tanrılar arasındaki bazı anlaşmazlıklardan kaynaklanan uzunca bir gerilimin ardından MÖ 5. yüzyılda Batı’dan gelen Akhalar Troya’ya saldırmış ve günümüzde Çanakkale dolaylarında olan Anadolu coğrafyasının Batı ucundaki kenti kuşatma altına almışlardı. İyonyalı ozan Homeros, İlyada adını verdiği destanında hikâyeyi olabildiğince ayrıntılı bir şekilde anlatmıştır. Yıllarca devam eden kuşatma nihayetinde “tahta at” hilesi ile şehri ele geçiren Akhaların zaferi ile sonuçlanmış ve Troya yerle bir edilmişti. Batı dünyasının Doğu karşısında elde ettiği bu ilk zaferin destansı öyküsü, kendilerini Akhaların varisi olarak gören Batılıların “medenî” ve “barbar” kavramları etrafında şekillenen dünyaya bakışlarını da biçimlendiren kurucu anlatıya tekabül eder.</p>
<p>Troya Savaşı’nı bir çeşit tarihî başlangıç olarak kavrayan medeni Batı, hem kendisini hem de “öteki”ni bu başlangıç zemini üzerinden inşa etmeyi alışkanlık haline getirmiş, söz konusu savaş üzerinden geliştirdiği intikam retoriğini tarihi kavrama aracına dönüştürmüştür. Bunun sonucunda gerek kendisini hedef alan Doğu’nun ileri harekâtlarını, gerekse kendisinin Doğu’ya dönük taarruzlarını Troya’dan hareketle ele almıştır. Dolayısıyla da ortaya şaşırtıcı olmayan bir döngü çıkmıştır: Troya’nın intikamı ve Troya’nın intikamının intikamı. Örneğin Troya’dan kurtulmayı başaran Aeneas İtalyan Yarımadası’na giderek Roma’yı kurduktan sonra Yunanları mağlup ederek Troya’nın intikamını almış, fakat Konstantinopolis’in başkent oluşunu takip eden süreçte Roma’nın Yunanlaşması ile intikam döngüsü bu sefer geriye doğru işleyerek Troya’nın intikamının intikamına dönüşmüştür.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2022">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dante İlahi Komedya’da Ondan İntihal Mı Yaptı?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/iz-birakanlar/dante-ilahi-komedyada-ondan-intihal-mi-yapti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Alican]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 Mar 2022 07:55:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İz Bırakanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed b. Abdullah et-Tenûhî]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[Maarra]]></category>
		<category><![CDATA[rivâyet]]></category>
		<category><![CDATA[sufi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7965</guid>

					<description><![CDATA[1057 yılının yaz başında, Halep’in 84 kilometre güneybatısındaki Maarra (Maarratünnûmân olarak da bilinmekteydi) şehrinde Cuma namazından çıkan acılı kalabalık taze bir mezarın etrafında toplanmış, dünya hayatına veda eden büyük bir adamı defnediyordu. Defin merasimine birçok fakih, sûfî ve muhaddis ile birlikte yüz seksen şair katılmıştı. Kabrin başında evvela iki yüz hatim indirilmiş, ardından seksen dört şair hüzünlü mersiyeler söylemişti. “Ben onun toprak altına konulamayacağını zannederdim” dedi şairlerden biri ve ekledi: “Yıldızlar da konulurmuş toprağa.” Bir başkası, kabrin başına konan mezar taşına şu rubaiyi yazdı sonra: “Bu kabrin sahibi kıymetli bir cevherdi / Cenâb-ı Allah onu şereften yaratmıştı / Ama bu&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1057 yılının yaz başında, Halep’in 84 kilometre güneybatısındaki Maarra (Maarratünnûmân olarak da bilinmekteydi) şehrinde Cuma namazından çıkan acılı kalabalık taze bir mezarın etrafında toplanmış, dünya hayatına veda eden büyük bir adamı defnediyordu. Defin merasimine birçok fakih, sûfî ve muhaddis ile birlikte yüz seksen şair katılmıştı. Kabrin başında evvela iki yüz hatim indirilmiş, ardından seksen dört şair hüzünlü mersiyeler söylemişti.</p>
<p>“Ben onun toprak altına konulamayacağını zannederdim” dedi şairlerden biri ve ekledi: “Yıldızlar da konulurmuş toprağa.” Bir başkası, kabrin başına konan mezar taşına şu rubaiyi yazdı sonra: “Bu kabrin sahibi kıymetli bir cevherdi / Cenâb-ı Allah onu şereften yaratmıştı / Ama bu cevherin kıymetini bilen olmayınca / Allah onu tekrar sedefin içine aldı.” Şairlerin mersiyeler eşliğinde defnettikleri kişi, İslâm tarihinin en sıra dışı zekâlarından biri olup düşünceleri ile adeta modern bir varoluşçu filozofu çağrıştıran Ebû’l-Alâ el-Maarrî’ydi. Uzun sayılabilecek yorucu bir hayatı noktalamış, ardında birçok tartışmayı da bırakarak yıllar önce el ayak çektiği dünyadaki çilesini nihayete erdirmişti.</p>
<p>973 yılında Maarra’da dünyaya gelen ve asıl adı Ahmed b. Abdullah et-Tenûhî olan Ebû’l-Alâ el-Maarrî; ilmî faaliyetlerle meşgul olan ve başta dedesi, babası ve amcası olmak üzere birçok üyesi yaşadıkları coğrafyada kadılık yapan köklü bir aileye mensuptu. Üç yaşında okuma yazmayı öğrenmiş, dört yaşında geçirdiği çiçek hastalığı nedeniyle görme yetisini kaybetmiş ve on bir yaşında şiir yazmaya başlamıştı. Muazzam bir hafızası vardı; yabancı bir dilde dahi olsa duyduğu her şeyi kolaylıkla aklında tutabiliyordu. Gözleri görmemesine rağmen satranç ve tavla gibi oyunları büyük bir ustalıkla oynayabiliyordu. Olağanüstü yetenekleri ile henüz çocukluk dönemlerinden itibaren çevresindeki herkesin dikkatini çekmişti.</p>
<p>Bütün ilimleri tahsil ettiği yirmi yaşına kadar yüksek sesle okunan kitapları dinlemek suretiyle eğitim almış; bu zaman zarfında dil, edebiyat, fıkıh ve tarih alanlarında uzman olmuştu. Lazkiye’deki bir manastırda bir rahipten Hıristiyan ve Yahudi ilahiyatına ilave olarak felsefe dersleri aldığına dair bir rivâyet de olmakla birlikte, bunun doğru olmadığı yönündeki kanaat daha güçlüdür. Yirmi yaşında ilim tahsilini tamamladığını, artık Suriye ve Irak bölgesinde kendisinden bir şeyler öğrenebileceği kimsenin kalmadığını, daha sonra eğitim almadığını kendisi belirtmiştir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mart-2022">Derin Tarih Mart Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Siyasetnâme’nin Şifreleri</title>
		<link>https://www.derintarih.com/selcuklu-tarihi/siyasetnamenin-sifreleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Alican]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Feb 2022 05:38:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Melikşah]]></category>
		<category><![CDATA[Nizâmülmülk]]></category>
		<category><![CDATA[siyasetnâme]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan]]></category>
		<category><![CDATA[vezir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7879</guid>

					<description><![CDATA[Selçuklu tarihinin en büyük hükümdarları olan Sultan Alparslan ve Melikşah dönemlerinde uzun yıllar vezirlik yapan Nizâmülmülk, 14 Ekim 1092 tarihinde İsmâilî fedaisi olduğu ileri sürülen bir suikastçı tarafından Bağdat’a giderken öldürüldü. Tabir yerindeyse elinde büyüyen Sultan Melikşah ile arası bozuktu. Hükümdar bir süre önce kendisini “vezirlik divitini elinden almakla” tehdit etmiş, o da bunun altında kalmayarak “vezirlik diviti ile saltanat tacının birbirlerine bağlı olduğu, vezirlik divitinin kendisinden gitmesi durumunda sultanlık tacının da onun başında fazla kalmayacağı” karşılığını vermişti. Kendisi görememiş olsa da, Nizâmülmülk’ün ölümünden bir ay sonra Sultan Melikşah’ın da şüpheli bir şekilde ölmüş olmasından hareketle vezirin haklı olduğunu biliyoruz.&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Selçuklu tarihinin en büyük hükümdarları olan Sultan Alparslan ve Melikşah dönemlerinde uzun yıllar vezirlik yapan Nizâmülmülk, 14 Ekim 1092 tarihinde İsmâilî fedaisi olduğu ileri sürülen bir suikastçı tarafından Bağdat’a giderken öldürüldü. Tabir yerindeyse elinde büyüyen Sultan Melikşah ile arası bozuktu. Hükümdar bir süre önce kendisini “vezirlik divitini elinden almakla” tehdit etmiş, o da bunun altında kalmayarak “vezirlik diviti ile saltanat tacının birbirlerine bağlı olduğu, vezirlik divitinin kendisinden gitmesi durumunda sultanlık tacının da onun başında fazla kalmayacağı” karşılığını vermişti. Kendisi görememiş olsa da, Nizâmülmülk’ün ölümünden bir ay sonra Sultan Melikşah’ın da şüpheli bir şekilde ölmüş olmasından hareketle vezirin haklı olduğunu biliyoruz. Evet, vezirlik diviti ile saltanat tacı birbirine bağlıydı. Anlaşılan, vezirin “devlet içerisinde devlet haline geldiği” iddiaları kendisini çekemeyenlerin yaydığı dedikodu ve iftiralardan ibaret değildi. Nitekim kaynaklar tarafından “Sultan’ı öldürenlerin Nizâmiyyûn –Nizâmülmülk taraftarları- mensupları” olduğu iddiasının dile getirilmesi, merhum vezirin geride bıraktığı kudretin delili olarak görülebilir.</p>
<p>Selçuklu kaynakları, Nizâmülmülk’ün katlinden Sultan Melikşah’ı, hükümdarın vezirden pek hoşlanmayan hırslı eşi Terken Hatun’u ve bu dönemde Alamut merkezli Bâtınî bir terör teşkilatının reisi olarak temayüz eden Hasan Sabbah’ı sorumlu tutan çeşitli iddiaları naklederler. Sultan’ın, suikasttan sonra, evvela ölüm döşeğindeki vezirinin, ardından da huzursuzlanan askerlerin yanına giderek “bu işte parmağının olmadığını” belirtmesi kendisine dönük bir şüphenin varlığını gösterse de, nihayetinde suikast emrini verenin kim olduğu belli değildir. Öte yandan, Nizâmülmülk’ün varlığını kendileri açısından tehdit olarak gören güç odaklarının mevcut olduğu ve zikredilen iddiaların her birinin belli ölçüde haklılık payı taşıdığı, ayrıca vezirin de öldürülmekten endişe ettiği belirtilmelidir. Bu, suikasta uğradığı yolculuğa çıkmadan önce “seferden dönmesi nasip olmaz ise” Sultan’a takdim etsin diye “has kitapların kâtibi Muhammed b. Nâsih’e” teslim ettiği ve muhtemelen hükümdarın son halini görmediği meşhur eseri <em>Siyasetü’l-Mülûk</em>’ta (Siyasetnâme) yer alan bazı kısımlardan anlaşılmaktadır. <em>Siyasetnâme</em>, vezirin otobiyografik deneyimlerini yansıtan şifrelerle doludur.</p>
<p>Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah, Hicrî 470 (M. 1077-1078) yılında veziri Nizâmülmülk’e ve diğer devlet adamlarına “memleketin durumu” ile ilgili düşüncelerini kaleme almalarını emretmiş, bu talimat üzerine “nasihatnâme” türü içerisinde değerlendirilebilecek birçok eser yazılarak hükümdara takdim edilmişti. Nizâmülmülk’ün “Siyasetnâme” ismiyle meşhur olan <em>Siyasetü’l-Mülûk</em> adlı eseri de bunlardan biriydi ve Sultan Melikşah kendisine sunulanlar içerisinde en çok onu beğenmişti. Öte yandan eserini bu şekilde bırakmayan vezirin sonraki yıllarda metni genişlettiğini biliyoruz. O, nihaî metnin son kısmında, Sultan’a sunulan <em>Siyasetü’l-Mülûk</em>’un özet olduğunu ve daha sonra “bu özeti genişletme ihtiyacı hissettiğini” belirtmiştir. Bir başka ifadeyle, hükümdarın metni görüp de beğenmesinden sonra Nizâmülmülk kitabına yeni kısımlar eklemiş, yeni hikâye ve nükteler koyarak metni oldukça hacimli bir şekle büründürmüştür. Bugün elimizde bulunan nüshanın hangi kısımlarının önce kaleme alındığını ya da hangilerinin sonra ilave edildiğini anlamak kolay değildir. Fakat Sultan’a dönük bazı sitemlerin (hatta yer yer ithamların) yer aldığı ve vezirin yaşamında karşılaştığı sorunlara dönük atıflarda bulunduğunu hissettirdiği kısımların metne sonradan ilave edildiğini düşünmek doğru olabilir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2022">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Selçuklu Aristokratları Nedîmler</title>
		<link>https://www.derintarih.com/selcuklu-tarihi/selcuklu-aristokratlari-nedimler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Alican]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Jan 2022 05:30:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Emeviler]]></category>
		<category><![CDATA[Nedîm]]></category>
		<category><![CDATA[ruhiyye]]></category>
		<category><![CDATA[şahs-ı maneviyyesi]]></category>
		<category><![CDATA[Sâsânî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7803</guid>

					<description><![CDATA[Modern öncesi dönemlerde imparatorlukları yöneten hükümdarlardan söz edildiğinde, genellikle insanların aklına gün boyu büyük bir ciddiyetle etrafına emirler yağdıran asık suratlı adamlar gelir. Ordularını savaşlardan savaşlara süren, dinî ve millî ideallerin varlıklarında tecessüm ettiği bu adamlar, kendilerini önemli işlere adamışlardır. Mensubu oldukları milletin şahs-ı maneviyyesi haline geldikleri için sıradan bir insan olmanın ötesine geçmiş, biyolojik varlıkları belirsizleşmiş, soyut bir simgeye dönüşmüşlerdir. Tıpkı ruhları gibi bedenleri de artık kendilerine ait değildir. Diledikleri gibi yaşayamaz, diledikleri gibi konuşamazlar. Makamlarını taşıyabilmeleri ve temsil ettikleri anlamı tahkîm etmeleri istenir. Hükümdarlardan beklenen; devleti payidar kılmaları, milleti mesrur etmeleridir. Yorgun düşebilecekleri, halet-i ruhiyyelerinin sarsılabileceği, kendilerini yalnız&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Modern öncesi dönemlerde imparatorlukları yöneten hükümdarlardan söz edildiğinde, genellikle insanların aklına gün boyu büyük bir ciddiyetle etrafına emirler yağdıran asık suratlı adamlar gelir. Ordularını savaşlardan savaşlara süren, dinî ve millî ideallerin varlıklarında tecessüm ettiği bu adamlar, kendilerini önemli işlere adamışlardır. Mensubu oldukları milletin şahs-ı maneviyyesi haline geldikleri için sıradan bir insan olmanın ötesine geçmiş, biyolojik varlıkları belirsizleşmiş, soyut bir simgeye dönüşmüşlerdir. Tıpkı ruhları gibi bedenleri de artık kendilerine ait değildir. Diledikleri gibi yaşayamaz, diledikleri gibi konuşamazlar. Makamlarını taşıyabilmeleri ve temsil ettikleri anlamı tahkîm etmeleri istenir.</p>
<p>Hükümdarlardan beklenen; devleti payidar kılmaları, milleti mesrur etmeleridir. Yorgun düşebilecekleri, halet-i ruhiyyelerinin sarsılabileceği, kendilerini yalnız hissedebilecekleri, sürdürdükleri saltanatın hayhuyundan bunalarak arkalarında iz bırakmadan ortadan kaybolmak isteyebilecekleri, dost meclislerinde amaçsız sohbetler yapmayı özleyebilecekleri, öylece boşluğa bakarak kendilerine ait bir hayatlarının olup olmadığını düşünerek ürperebilecekleri düşünülmez. Herhangi bir hikmeti olmayan başıboş işler yapmayı arzu etmek ve kendilerini anlık duygulanımlara kaptırarak şen kahkahalar atmaya ihtiyaç duymak onlara yakışacak şeyler cümlesinden değildir. Hele de fiziksel ya da sözlü şakalar yapmak! Hâşâ. Bunlar bir sultanın yapacağı işler arasında yoktur. Otorite mesafeyi gerektirir çünkü. Hükümdarın otoritesinin muhafazası için onunla diğerleri arasında görünmez bir duvar olmalı, en yakınında olanlar bile o duvarı aşamamalıdır. Aksi halde saltanat zarar görür, sultanın buyruklarının yaptırım gücü zedelenir.</p>
<p>Gelgelelim, otorite duvarının ardına ne kadar gizlenirse gizlensin, hükümdar insandır ve bu ise hiçbir koşulda aşılabilecek bir bariyer değildir. Nitekim tarihî süreçte birçok hükümdarın insan ve simge olmak arasındaki gerilimi kaldıramayarak ulûhiyet iddiasında bulunması da bu durum ile ilgili olmalıdır. Kamusal alanda bir tür insan-dışı varlık olarak kavranmalarını bütün varoluşlarına teşmil etmiş, böylece gülünç bir duruma düşmüşlerdir. Öte yandan geleneğimizde hükümdarların üzerinde yürümek zorunda kaldığı bu buzu çözmek amacını taşıyan bir uygulama olduğunu not edelim: Nedîm.</p>
<p>Nedîm kelimesi, lügatte “kadeh arkadaşı ve dost” gibi anlamlara gelmekte olup hükümdarlara arkadaşlık etmek için özel olarak seçilen kimseleri tanımlar. Aralarında bazı farklılıklar olmakla birlikte Osmanlılar döneminde kullanılan “musâhib” ve “mücâlis” kelimeleri de aşağı yukarı aynı anlama gelmektedir. Geçmişi eski İran sarayındaki teşkilat kültürüne dayanan, 8 ve 9. asırda yaşayan meşhur Arap müellifi Cahiz tarafından vazifesinin muhtevasının ilk kez Sâsânî hükümdarı Erdeşîr b. Bâbek tarafından tayin edildiği belirtilen ve cahiliye dönemi Araplarında (İslâm öncesi dönemde Kureyş ulularının nedîmleri vardı) da görülen nedîm uygulaması, Ortaçağ İslâm dünyasındaki devlet yapılarının önemli bir unsuruydu. Emevîler ve Abbâsîler nedîm uygulamasına yabancı değildiler. Halifelerin kendilerine özgü şahsiyetler olan özenle seçilmiş nedîmleri olurdu. Esas itibarıyla “münâdeme” (nedîm kelimesi ile aynı köktendir) adı verilen eğlence meclislerini tertip etme, sultana şarkılar söyleyip eğlenceli hikâyeler anlatarak neşelenmesini sağlama görevini icra etmekle birlikte bazılarının devlet işlerine müdahale edebilecek seviyede itibar kazandıklarını kaynaklardan öğrendiğimiz nedîmler Selçuklu sarayında da vardı. Selçuklular dönemindeki nedîmlik uygulaması ile ilgili olarak Nizâmülmülk, Râvendî ve Kaykâvus b. İskender gibi müellifler önemli bilgiler vermişlerdir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ocak-2022">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Bir Vakıf Medeniyetidir, Ya Selçuklu?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/osmanli-bir-vakif-medeniyetidir-ya-selcuklu-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Alican]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Nov 2021 07:31:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[cami]]></category>
		<category><![CDATA[çeşme]]></category>
		<category><![CDATA[halife]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber (sas)]]></category>
		<category><![CDATA[iftar]]></category>
		<category><![CDATA[tasadduk]]></category>
		<category><![CDATA[yol]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7579</guid>

					<description><![CDATA[Arapçada “ve-ka-fe” mazi kökünden türeyen ve “durmak, durdurmak, sabit hale getirmek, alıkoymak” gibi anlamlara gelen vakıf kelimesi, temelde “bir maldan elde edilen yararın sonsuza dek belirli bir iyilik amacına tahsis edilmesi” mânâsını taşır. İslâm tarihinde özellikle kamusal hizmetlerin yürütülmesi için oluşturulan hayır kurumlarının işleyişini tarif etmek için kullanılan kelime, Hz. Peygamber (sas) döneminden itibaren İslâm toplumunda görülen hayır uygulamalarına karşılık gelir. Bununla birlikte, İslâm devletinin topraklarının genişlemesine, diğer sosyal, siyasal ve kültürel yapılarla kurulan temasların artmasına ve özellikle de siyasî kurumsallaşmanın gelişme sürecine paralel olarak vakıf olgusunun ve kavramının da tekâmül ettiğini not etmek gerekir. Vakıflar Hz. Peygamber ve ilk&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>A</strong>rapçada “ve-ka-fe” mazi kökünden türeyen ve “durmak, durdurmak, sabit hale getirmek, alıkoymak” gibi anlamlara gelen vakıf kelimesi, temelde “bir maldan elde edilen yararın sonsuza dek belirli bir iyilik amacına tahsis edilmesi” mânâsını taşır. İslâm tarihinde özellikle kamusal hizmetlerin yürütülmesi için oluşturulan hayır kurumlarının işleyişini tarif etmek için kullanılan kelime, Hz. Peygamber (sas) döneminden itibaren İslâm toplumunda görülen hayır uygulamalarına karşılık gelir. Bununla birlikte, İslâm devletinin topraklarının genişlemesine, diğer sosyal, siyasal ve kültürel yapılarla kurulan temasların artmasına ve özellikle de siyasî kurumsallaşmanın gelişme sürecine paralel olarak vakıf olgusunun ve kavramının da tekâmül ettiğini not etmek gerekir.</p>
<p>Vakıflar Hz. Peygamber ve ilk halifeler döneminde tasadduk/sadaka/hayır-hasenat kültürü olarak karşımıza çıkar. Zaman içerisinde belirli kurallar bütünüyle yapılandırılan, idarî anlamda bir tür devlet ya da şirketi andıran ve aynı zamanda hukukî bir çerçevesi olan, başlı başına bir hukuk alanına dönüşen karmaşık bir sistem haline gelmiştir.</p>
<p>İslâm tarihinde vakıf kültürünün “iyilik” olarak nitelendirilebilecek her şeye temas ettiği görülür. Açları doyurmak ve hastaları iyileştirmek için imaretler ya da şifahaneler tahsis etmek, ilmî faaliyetlerin yürütüleceği medreselerin kesintisiz bir biçimde işlemesini garanti altına almak için müderrislere maaş vermek vakıfların hedefleridir. Talebelere burs kaynakları yaratmak ya da cami, yol, çeşme vb. tabir yerindeyse belediyecilik hizmetleri için vakıf kurumunu devreye sokmak bütün Müslüman toplumlarında vaka-yı âdiyedendir.</p>
<p>Vakıfların hedef aldığı kitle birbirinden farklıdır fakat özü itibariyle “düşkünlere” yardımı esas alırlar. Mesela ekonomik sıkıntılar sebebiyle hac ibadetini yerine getiremeyenleri Hicaz’a gönderen ve maddî geliri olmayan gençleri evlendiren vakıflara sık rastlanır.  Fakir kızların çeyizini düzmek, esirleri özgürlüklerine kavuşturmak, şehre gelen misafirleri en güzel biçimde ağırlamak, bazı camilerde iftar vakti şerbet dağıtmak, soğuk kış aylarında vahşi hayvanların ve kuşların açlıktan ölmemesi için onlara yiyecek vermek gibi maksatlarla da vakıflar kurulmuştur.</p>
<p>8. yüzyıldan itibaren vakıf müesseseleri İslâm coğrafyasının her yanında sosyokültürel hayatın temel bir unsuru olarak temayüz etmeye başlamışlardır. Bütün Müslüman ülkelerde sosyal hizmetlerin belkemiğini bu kurumlar oluşturuyordu. Devletten bağımsız bir alana tekabül ettiği, daha doğrusu devleti de bağladığı için siyaset-üstü bir mahiyete sahipti. Devletler yıkılıp giderken vakıflar varlıklarını yüzlerce yıl devam ettirebiliyorlardı. Abbâsîlerden Eyyûbîlere, Selçuklulardan Osmanlılara kadar bütün İslam devletlerinde mevcudiyeti tespit edilebilen vakıflar, toplum içerisinde bir tür dayanışma inşa eden en önemli araçların başında geliyordu.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Moğollar Ayn Calut’ta Durdurulamasaydı Ne Olurdu?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/mogollar-ayn-calutta-durdurulamasaydi-ne-olurdu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Alican]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Sep 2021 05:15:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ayn Calut]]></category>
		<category><![CDATA[Cengiz Han]]></category>
		<category><![CDATA[Hülâgû]]></category>
		<category><![CDATA[Kutuz]]></category>
		<category><![CDATA[Memlükler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7392</guid>

					<description><![CDATA[1260 yılının sonbaharında Filistin’in Celile bölgesindeki Ayn Calut mevkiinde Moğolların Batı kolu İlhanlılar ile Memlükler arasında gerçekleşen savaş Memlüklerin kesin galibiyetiyle sonuçlandı. Tarafların karşı karşıya gelmesinden bir süre önce Memlük sarayına mektup göndererek kendisine tabi olunmasını isteyen Hülâgû’nün elçilerini Kahire’de idam ettiren Sultan Kutuz, çeyrek asırdan daha uzun bir süreden beri İslâm dünyası açısından adeta bir kâbusa dönüşen Moğollara karşı savaşmayı seçmişti. Savaşın ardından Moğolların mağlup edilmesinde belirleyici bir rol üstlenen ve kendisinden sonra Memlük hükümdarı olan kumandanı Baybars tarafından planlanan bir suikasta kurban giderek tahtını kaybetse de, Kutuz’un seçiminin tarihî bir karar olduğunu belirtmek gerekir. Ortaçağ İslâm kaynakları tarafından&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1260 yılının sonbaharında Filistin’in Celile bölgesindeki Ayn Calut mevkiinde Moğolların Batı kolu İlhanlılar ile Memlükler arasında gerçekleşen savaş Memlüklerin kesin galibiyetiyle sonuçlandı. Tarafların karşı karşıya gelmesinden bir süre önce Memlük sarayına mektup göndererek kendisine tabi olunmasını isteyen Hülâgû’nün elçilerini Kahire’de idam ettiren Sultan Kutuz, çeyrek asırdan daha uzun bir süreden beri İslâm dünyası açısından adeta bir kâbusa dönüşen Moğollara karşı savaşmayı seçmişti. Savaşın ardından Moğolların mağlup edilmesinde belirleyici bir rol üstlenen ve kendisinden sonra Memlük hükümdarı olan kumandanı Baybars tarafından planlanan bir suikasta kurban giderek tahtını kaybetse de, Kutuz’un seçiminin tarihî bir karar olduğunu belirtmek gerekir.</p>
<p>Ortaçağ İslâm kaynakları tarafından artık “durdurulmaları mümkün olmayan ilahî bir ceza” olarak görülmeye başlandıkları özellikle vurgulanan Moğollar, Kutuz’un bu tarihî kararı sonucunda Ayn Calut’ta kazanılan zaferle durdurulmuş, böylelikle İslâm dünyasının son kalesi düşmekten kurtulmuştu. 1220’li yılların başından itibaren Cengiz Han’ın liderliğinde İslâm âleminin üzerine bir kasırga gibi çöken ve önlerine çıkan bütün hanedanları arkalarında on binlerce ölü bıraktıkları acımasız katliamlarla yok eden Moğolların en nihayet durdurulabilmiş olmasının, daha sonra yaşanması muhtemel birçok felaketin önüne geçtiği söylenebilir. Kuşkusuz tarih bir spekülasyon alanı değildir, fakat bunu Moğolların o tarihe kadar gerçekleştirmiş oldukları faaliyetlerden çıkarsamak mümkündür.</p>
<p>1219 yılında Otrar’daki Harezmşah valisinin Moğol ülkesinden gelen tüccarları katletmesini gerekçe göstererek İslâm dünyasını hedef alan Cengiz Han liderliğindeki Moğollar, Otrar’dan başlayarak Buhara, Semerkand, Mâzenderân, Rey, Hemedan, Tiflis, Meraga, Erdebil, Beylekan, Derbent, Fergana, Tirmiz, Mansurkûh, Merv, Nişabur, Tus, Herat ve Gürgenç gibi meşhur yerler başta olmak üzere burada sayılmaları bile uzun bir liste meydana getirecek olan dönemin birçok önemli şehir, kale ve bölgesini işgal etmiş; buralarda akıl almaz katliamlar gerçekleştirmişlerdi. Horasan, Mâverâünnehir ve Azerbaycan bölgelerini büsbütün talan eden Moğolların önünde kimse duramıyor, hiçbir şehir uzun süre Moğol kuşatmalarına direnemiyordu. Onlarca şehir haritadan silinmiş, tarihin gördüğü en büyük ve doğal olmayan yıkımlardan biri (belki de en büyüğü) Moğolların eliyle gerçekleşmişti.</p>
<p>İşgal ettikleri yerlerde taş üstünde taş omuz üstünde baş bırakmayan Moğollar, Cengiz Han’dan sonra da akıl almaz ilerleyişlerini devam ettirdiler. Harezmşahlar devletini adeta bir çırpıda tarihin karanlığına gönderen istilacılar, bir yandan Karadeniz’in kuzeyi boyunca ilerleyerek Avrupa içlerine doğru giderken, diğer yandan da kendilerine karşı dikkat çekici önlemler alan Sultan Alaeddin Keykubad’ın vefatının ardından Anadolu’ya girdiler. Türkiye Selçuklu ülkesinin sınır boylarını (Erzurum’da yaptıkları katliamı kaynaklar irkiltici tasvirlerle anlatmışlardır) talan etmekle kalmadılar, 1243 yılında Kösedağ’da Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev’i büyük bir bozguna uğratıp Selçuklu yönetimini ele geçirerek bir çeşit müstemleke haline getirdiler. Musul ve Fars atabeyliklerini de tabiyetleri altına alan Moğollar, 1254 yılında Hülâgû’nün liderliğinde İran’a girerek İslâm dünyasının kalbine yöneldiler.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2021">Derin Tarih Eylül Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Haçlı Seferleri’nin Nedeni Malazgirt Savaşı’ydı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/selcuklu-tarihi/hacli-seferlerinin-nedeni-malazgirt-savasiydi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Alican]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Jun 2021 07:25:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Charlemagne]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlı Seferleri]]></category>
		<category><![CDATA[hıristiyan Avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[Malazgirt Savaşı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7137</guid>

					<description><![CDATA[“Kutsal toprakları kurtarmak” sloganıyla 1090’lı yılların sonunda başlayan Haçlı Seferleri, Hıristiyan Avrupa’nın kısa ve orta vadede bazı başarılar elde etmesi ile sonuçlansa da, bu Seferleri’n nihai mânada kalıcı bir siyasî başarısı olmadı. Haçlıların Yakındoğu’daki varlığı 200 yıl tamamlanmadan bütünüyle sona erdi. Bununla birlikte Seferleri’n asıl kalıcı etkileri sosyal ve kültürel alanda gerçekleşti. İki asırlık Haçlı macerası Hıristiyan Batı ile Müslüman Doğu arasında bir çeşit sosyal ve kültürel alışverişin zemini olmuş, bu zemin üzerinden oluşan etkileşim sonucunda taraflar birbirlerinden birçok anlamda etkilenmişlerdi. Söz konusu etkileşim bağlamında Haçlı Seferleri’nin dünya tarihinin en önemli, belirleyici ve tarihî akışı yönlendiren hadiseleri arasında olduğu kabul&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Kutsal toprakları kurtarmak” sloganıyla 1090’lı yılların sonunda başlayan Haçlı Seferleri, Hıristiyan Avrupa’nın kısa ve orta vadede bazı başarılar elde etmesi ile sonuçlansa da, bu Seferleri’n nihai mânada kalıcı bir siyasî başarısı olmadı. Haçlıların Yakındoğu’daki varlığı 200 yıl tamamlanmadan bütünüyle sona erdi. Bununla birlikte Seferleri’n asıl kalıcı etkileri sosyal ve kültürel alanda gerçekleşti. İki asırlık Haçlı macerası Hıristiyan Batı ile Müslüman Doğu arasında bir çeşit sosyal ve kültürel alışverişin zemini olmuş, bu zemin üzerinden oluşan etkileşim sonucunda taraflar birbirlerinden birçok anlamda etkilenmişlerdi. Söz konusu etkileşim bağlamında Haçlı Seferleri’nin dünya tarihinin en önemli, belirleyici ve tarihî akışı yönlendiren hadiseleri arasında olduğu kabul edilmektedir.</p>
<p>Peki, tarihî süreç içerisinde bu derece etkili olan ve tesirini asırlardan beri devam ettiren Haçlı Seferleri’nin nedeni neydi? Hıristiyan Avrupalılar İslâm dünyasına karşı neden bu türden seferler düzenleme ihtiyacı hissettiler? Bu sorular Haçlı tarihçileri tarafından epeyce tartışılmış ve bunlara sosyal, siyasî, dinî ve özellikle de ekonomik temelli cevaplar üretilmiştir.</p>
<p>Cevapları merak edenler Haçlı tarihi ile ilgili çalışmalara bakabilirler. Biz Haçlı Seferleri ile Malazgirt Savaşı arasında herhangi bir irtibat olup olmadığını anlamaya gayret edeceğiz. Bunun için öncelikle Hıristiyan Avrupa’yı Haçlı Seferleri’ne sürükleyen süreci özetleyelim.</p>
<p>Katolik Roma ile Ortodoks Bizans arasında kökenleri 5. yüzyıla dayanan ve “schisma” (bölünme) olarak bilinen teolojik ayrışma, 9. yüzyılın başında Papa’nın Frank İmparatoru Charlemagne’a taç giydirerek onu Kutsal Roma Germen İmparatoru olarak tanıması ile siyasî bir kisveye de bürünmüştü. Gerek Roma, gerekse Bizans tarafından zaman zaman sergilenen yakınlaşma eğilimleri Papalığın Ortodoks inancını dönüştürme ve Roma merkezli bir Hıristiyan birliği oluşturma yönündeki ısrarı nedeniyle asırlar boyunca herhangi bir sonuç vermemiş, hatta karşılıklı aforozlaşmalar, ithamlar ve konsil kararları ile Katoliklik ve Ortodoksluk arasındaki akidevî uçurum da giderek derinleşmişti. Bugün Hıristiyan dünyasında halen etkileri görülen bu farklılaşmanın esas itibarıyla iki farklı din ortaya çıkardığı da söylenebilir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2021">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osman Turan İle Selçuklu Çağından Bugüne Bakmak</title>
		<link>https://www.derintarih.com/abide-sahsiyetler/osman-turan-ile-selcuklu-cagindan-bugune-bakmak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Alican]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Mar 2021 05:25:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Abide Şahsiyetler]]></category>
		<category><![CDATA[ehemmiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Fuat Köprülü]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Turan]]></category>
		<category><![CDATA[tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6828</guid>

					<description><![CDATA[Tarihin bilgisi, zamanın bir yerinde öylece durup da tarihçinin gelerek kendisini almasını bekleyen bir bilgi değildir. Metinlerde, söz varlığında, kültürde, kolektif hafızada, maddî kültür buluntularında vb. parçalar halinde bulunur ve tarihçi tarafından adeta mimarî bir yapı gibi inşa edilir. Öte yandan bu inşa faaliyeti yalnızca “tarih parçacıkları”nı bir araya getirmekle de sınırlı değildir. Bundan daha önemlisi, inşa faaliyetini yürüten tarihçinin sahip olduğu yeterliliklerdir. Tarihçi ne kadar maharetli (ve elbette birikimli) ise ortaya konulan tarih bilgisi de o kadar kuvvetli ve gerçekçi olur. Bir başka ifadeyle, tarih ile tarihçi arasında varoluşsal bir irtibat vardır ve tarihçiden bağımsız bir tarih düşünülemez. Tarih&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Tarihin bilgisi, zamanın bir yerinde öylece durup da tarihçinin gelerek kendisini almasını bekleyen bir bilgi değildir. Metinlerde, söz varlığında, kültürde, kolektif hafızada, maddî kültür buluntularında vb. parçalar halinde bulunur ve tarihçi tarafından adeta mimarî bir yapı gibi inşa edilir. Öte yandan bu inşa faaliyeti yalnızca “tarih parçacıkları”nı bir araya getirmekle de sınırlı değildir. Bundan daha önemlisi, inşa faaliyetini yürüten tarihçinin sahip olduğu yeterliliklerdir. Tarihçi ne kadar maharetli (ve elbette birikimli) ise ortaya konulan tarih bilgisi de o kadar kuvvetli ve gerçekçi olur. Bir başka ifadeyle, tarih ile tarihçi arasında varoluşsal bir irtibat vardır ve tarihçiden bağımsız bir tarih düşünülemez.</p>
<p>Tarih bilgisinin bir çeşit kolektif hafıza olarak sosyal, siyasî ve dinî yapının teşekkülünde belirleyici bir rol üstlendiği hatırlanacak olursa, tarihçinin ehemmiyeti de kendiliğinden ortaya çıkar. Tarihçi, ürettiği bilgiyle sosyal (dolayısıyla da siyasî ve dinî) olana yön verir. Bu yönüyle örnek verecek olursak, ulus devlet olgusu bir tarih okumasıdır. Dünyayı kan gölüne çeviren ve iki dünya savaşı ile milyonlarca insanın ölümüne neden olan ideolojiler ya da toplumlara zorunlu ve zoraki bir ilerleme yönü tayin etmeye gayret eden devrimler de öyle. Meseleye bu açıdan bakıldığında, son 200 yılda içerisine yuvarlandığı bir varoluş çukurunda debelenen İslam dünyasının en temel sorunu, kendisine ilişkin sağlıklı bir tarih okumasından yoksun olmasıdır. Nitekim birçok tarihçi/mütefekkirimiz de bu sorunun bilincinde ve tarihin coğrafyasından hareketle ülkemize ve coğrafyamıza bugün ve gelecek vizyonu oluşturma gayreti içerisinde olmuştur. Sözünü ettiğimiz bu tarihçi/mütefekkirlerimizden biri de Selçuklu tarihçiliğinin gelmiş geçmiş en büyük ismi olarak kabul edilen merhum Osman Turan’dır.</p>
<p>1914 yılında Trabzonlu bir ailenin çocuğu olarak Bayburt’ta dünyaya gelen Osman Turan, 1935’te Atatürk tarafından “resmî tarih tezleri”ni tahkîm etmek amacıyla Ankara’da kurulan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde tarih eğitimi aldı.</p>
<p>İlk gençlik yıllarını Trabzon’da geçiren Turan’ın bu bakımdan “her anlamda Batılılaşma” nosyonunu temel paradigma olarak benimseyen yeni ulus devletin merkezinde, Cumhuriyet’in “yeni ve modern” bir biçim vermek çabası içerisinde olduğu “taşra”yı temsil ettiği söylenebilir. Turan’ın, kendisine izafe edilebilecek bu temsiliyeti bizatihi benimsemekle kalmayıp aynı zamanda bir “dava ve mücadele” meselesi haline getirerek hayatının sonuna kadar devam ettirdiği, bundan dolayı da hayatının çeşitli dönemlerinde muhtelif sorunlar yaşadığı bilinmektedir.</p>
<p>1940’lı yıllardan itibaren neşretmeye başladığı metinlerine bakıldığında, onun yeni Türkiye’nin kendisine biçtiği misyonun temel hattını oluşturan tarih anlayışına karşı eleştirel bir tutum içerisinde olduğu görülür. Hocası Fuat Köprülü gibi Türk tarihini bir bütün olarak ele alan Turan, İslamlaşma olgusunu Türk tarihinin motor gücü olarak kavramış ve tarih anlayışını bu zemin üzerinde şekillendirmiştir. Bu bağlamda hem Türk İslamlaşmasının somut hale geldiği Selçuklular dönemini öne çıkarmış, hem de ulus devletin tarih anlayışı tarafından paranteze alınmak istenen Osmanlılara iade-i itibarda bulunmuştur. Sultan Abdülhamid başta olmak üzere kendilerine ilişkin “olumsuz imaj” inşa edilen Osmanlı hükümdarlarını “savunan” yazıları bu meyanda önemli metinlerdir. Osmanlı çağını Türk ve İslam tarihinin zirvesi olarak değerlendiren Turan, Türk entelijansiyasında Osmanlılar döneminin gündem haline gelişinde hatırı sayılı bir pay sahibidir.</p>
<p>Türk Tarih Tezi’nin aksine Türkiye’yi İslam dünyasının bir parçası (hatta diğer parçalardan da sorumlu olan ana parçası) olarak gören Osman Turan bir medeniyet ve toplum mütefekkiridir. Türk tarihinde biri İslamlaşma, diğeri ise Batılılaşma şeklinde özetleyebileceğimiz iki büyük medeniyet değişimi olduğu üzerinde durmuş, yükseliş ve çöküş dönemlerini değerlendirerek bu dönemlerde işler halde olan nedensellikleri saptamaya gayret etmiş, tarihe yön ve biçim verenlerin “seçkinler” olduğunu dile getirerek tarih felsefesi yapmıştır. Türk tarihini bu şekilde geniş bir hat üzerinden kavrayan, tefekkürün nesnesi kılarak tasvir eden ve mensubiyet anlatısına dönüştüren tarihçilerimizin sayısı çok değildir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mart-2021">Derin Tarih Mart Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anadoluculuk: Selçuklu’dan El Alan Bir Fikir Hareketi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/selcuklu-tarihi/anadoluculuk-selcukludan-el-alan-bir-fikir-hareketi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Alican]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Dec 2020 06:30:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[19. yüzyıl]]></category>
		<category><![CDATA[Batılı Adam]]></category>
		<category><![CDATA[İslamcılık]]></category>
		<category><![CDATA[nümeyyiz]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlıcılık]]></category>
		<category><![CDATA[tefekkür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6594</guid>

					<description><![CDATA[19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başlarında dünyanın savrulduğu siyasî zeminde zor günler geçiren Osmanlı İmparatorluğu’nu ayakta tutabilmek için Türk entelijansiyası arasında öne çıkan Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük fikirleri 1. Dünya Savaşı ile birlikte pratikte işlevsiz hale gelince, düşünce hayatımızda yeni bir fikir hareketi belirdi: Anadoluculuk. Tarihî dönemeçler yeni kararların alınmasını zorunlu kılıyor, yeni kararlar yeni fikirlere zemin hazırlıyor ve yeni fikirler yeni hedeflere hizmet ediyordu. Anadoluculuk böyle bir düzlemde ortaya çıktı. İlk kez 1920’li yılların başında yayınlanan Dergâh dergisinde görünür olmakla birlikte, gerçek hüviyetine 1924-25 yılları arasında sadece 12 sayısı çıkan Anadolu Mecmuası ile kavuşan Anadoluculuk, temelde “elde kalan&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başlarında dünyanın savrulduğu siyasî zeminde zor günler geçiren Osmanlı İmparatorluğu’nu ayakta tutabilmek için Türk entelijansiyası arasında öne çıkan Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük fikirleri 1. Dünya Savaşı ile birlikte pratikte işlevsiz hale gelince, düşünce hayatımızda yeni bir fikir hareketi belirdi: Anadoluculuk. Tarihî dönemeçler yeni kararların alınmasını zorunlu kılıyor, yeni kararlar yeni fikirlere zemin hazırlıyor ve yeni fikirler yeni hedeflere hizmet ediyordu. Anadoluculuk böyle bir düzlemde ortaya çıktı. İlk kez 1920’li yılların başında yayınlanan <em>Dergâh</em> dergisinde görünür olmakla birlikte, gerçek hüviyetine 1924-25 yılları arasında sadece 12 sayısı çıkan <em>Anadolu Mecmuası</em> ile kavuşan Anadoluculuk, temelde “elde kalan son toprak parçası” durumundaki Anadolu’nun muhafaza edilebilmesi kaygısına istinat ediyordu. Batılı Adam’ın sömürgeci büyük devletlerinin yeni ileri kolu olarak dünyayı kan gölüne çeviren mikro ulusçu kavrayışlarla zehirlenen toplumsal grupların merkezden kopma reflekslerine karşı “merkezi yeniden tarif etme” çabası olarak temayüz etmişti. Üç kıtaya hükmeden devasa bir imparatorluktan geriye Anadolu yarımadası kalmıştı ve küllî bir yok oluşun önüne geçebilmek, milletin varlığını muhafaza edebilmek için Anadolu’nun korunması gerekiyordu. Yangından kurtarılacaklar listesinin başındaki Anadolu’nun etrafına koruyucu bir fikir halesi çekmek… Meselesi buydu.</p>
<p>Tefekkür sahnemize çıktığı günden beri genel itibarıyla bir düşünme ameliyesi olarak kalıp aksiyoner bir harekete dönüş(e)meyen, mensubu olarak görülen isimlerin düşünsel bir çatı altında bir araya getirilmelerinin çok da mümkün olmadığı Anadoluculuk düşüncesi, “Anadolu hassasiyeti” denilebilecek bir özün etrafında gelişmiştir. Bu bakımdan, Anadolu hassasiyetine sahip birtakım mütefekkirlerin benimsemiş oldukları muhtelif dünyayı kavrama biçimleri etrafında gerçekleştirdikleri “Anadolu üzerine bir tefekkür faaliyeti” olarak nitelendirilebilir. Günümüzde bu tefekkür faaliyeti “unutulmuş gibi görünmekle birlikte”, işin aslı Anadolu Türkiye’sinin temelindeki taşlardan biri de Anadoluculuğa aittir. Anadolu hem muhafaza edilmiş, hem de bir bilinç olarak hiç yitirilmemiştir.</p>
<p>Anadoluculuk, her ne kadar muhtelif düşünme biçimlerine sahip kimseler tarafından gerçekleştirilen bir tefekkür faaliyeti olsa da zaman içerisinde hareketin bünyesinde “müşterek” kabul edilebilecek (Anadolucuların önemsedikleri ve üzerinde düşündükleri) bir kavramlar kümesi oluştuğu da söylenmelidir. Hareketin mümeyyiz vasfı olarak nitelendirilmesinde bir beis olmayan bu kavramlar kümesinin yeni bir kimlik arayışından kaynaklanan bir “öz-düşünüm” faaliyeti olduğu görülmektedir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-2020">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Uyanış’ın Gerçek Tarih Olmadığı Rezervi ile İzlenmesi Gerekir</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/uyanisin-gercek-tarih-olmadigi-rezervi-ile-izlenmesi-gerekir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Alican]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Nov 2020 06:39:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Bâtınî]]></category>
		<category><![CDATA[Elçin Hatun]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<category><![CDATA[sinematografik]]></category>
		<category><![CDATA[türkmen]]></category>
		<category><![CDATA[Uyanış]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6520</guid>

					<description><![CDATA[Son haftalarda televizyon dünyasında adeta fırtınalar koparan ve izlenme oranları açısından büyük bir başarı yakalayan Uyanış Büyük Selçuklu isimli dizi film, sinematografik açıdan oldukça başarılı. İlgi çekici kurgu ve senaryosu ile Türkiye’de yapılmış tarih dizileri içerisinde en iyiler arasına adını daha şimdiden yazdırmış durumda. Türk dizi sektörünün teknik anlamda geldiği ileri seviyeyi göstermesi bakımından önemli bir konuma sahip olacağı açık olan Uyanış, son yıllarda Selçuklu tarihine yönelik yoğun ilgiyi hem besledi, hem de bu ilgiden beslendi. Bunu önemli bulduğumu söylemeliyim. Öte yandan dizinin bu kadar fazla ilgi görmesi, Selçuklu tarihinin halk arasındaki alımlanışı bakımından birtakım olumsuz durumların da ortaya çıkmasına&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Son haftalarda televizyon dünyasında adeta fırtınalar koparan ve izlenme oranları açısından büyük bir başarı yakalayan <em>Uyanış Büyük Selçuklu</em> isimli dizi film, sinematografik açıdan oldukça başarılı. İlgi çekici kurgu ve senaryosu ile Türkiye’de yapılmış tarih dizileri içerisinde en iyiler arasına adını daha şimdiden yazdırmış durumda. Türk dizi sektörünün teknik anlamda geldiği ileri seviyeyi göstermesi bakımından önemli bir konuma sahip olacağı açık olan <em>Uyanış</em>, son yıllarda Selçuklu tarihine yönelik yoğun ilgiyi hem besledi, hem de bu ilgiden beslendi. Bunu önemli bulduğumu söylemeliyim.</p>
<p>Öte yandan dizinin bu kadar fazla ilgi görmesi, Selçuklu tarihinin halk arasındaki alımlanışı bakımından birtakım olumsuz durumların da ortaya çıkmasına neden olabilir, olmaktadır ve muhtemelen olacaktır da. Buradaki temel sorun, dizi izleyicisinin izlediği seyirliğin “kurgusal nitelikli” bir televizyon dizisi olduğunu unutmasıyla ilgili. Bir konu ile ilgili tarihî bilgiye sahip olmayan bir izleyicinin zihni izlediği şey ile biçimleneceği için, dizide yer alan ve kuşkusuz dizi icabı kurgulanan, ilgi çekici hale getirilmeye çalışılan ve nihai noktada da uydurulan verilerin tarih olduğu yanılgısının benimsenmesi doğal bir netice olacaktır. Dolayısıyla oldukça ilgi çekici ve sürükleyici olan <em>Uyanış</em>’ın, “izlenen şeyin gerçek tarih olmadığı rezervi” ile izlenmesi gerekmektedir.</p>
<p>Tarihî bilgi açısından bakıldığında, dizide yer alan olayların çok büyük bir bölümünün tarihî gerçeklere uymadığını, karakterler arasındaki ilişkilerin tarihte olduğu biçimiyle kurgulanmadığını, senaryoya anakronik bir sapmalar bütününün eşlik ettiğini söylemek gerekir. Sürükleyici bir macera seyirliği ortaya koymak adına dizide kadınlar bütünüyle kurgusal bir mahiyette ve elbette modern bir dizideki kadın karakterler gibi işlenmiş (hatta bir de Elçin Hatun diye “çekici” bir karakter uydurulmuş), bey ve emirler ya da vezirler ve bürokratlar arasında “modern siyasî çatışmaları andıran” irtibatlar oluşturulmuş, Türkmen-Bâtınî-Selçuklu ilişkileri modern siyaset psikolojisinin tarif edebileceği türden “politik ilişki kalıpları” ile yapılandırılmış. Ayrıca söylem düzeyinde dinî referanslara ağırlıklı vurgular yapılırken, günlük hayatın işleyişinde dinî pratiklere “pek fazla” yer verilmediği de dikkat çekmektedir.</p>
<p>İşaretlerimiz diziye dönük eleştiri değil, dizinin tarihî yönünü tarif etmeye dönük bir teşebbüstür. Kurgusal bir metinde dileyen dilediği kurguyu yapabilir. Fakat tarihî olayların işleyişi zaten yeterince etkili bir biçimde aktarılabilir durumdayken bunun tercih edilmeyerek tarihî karakter ve olayları evvela bir iskambil destesindeki kâğıtlar gibi “karıp” modern bir “altlık” üzerinden yeniden kurgulamak herhalde ancak “reyting kaygısı” ile açıklanabilir. Ekonomik yönünün yanında sosyal ya da siyasî nitelikli de olabilecek bu kaygı elbette anlaşılabilirdir. Fakat diziyi üretenlerin, ürettikleri dizinin insanların zihnindeki Selçuklu algısının şekillenmesinde belirleyici olacağının bilinci ile hareket etmeleri ve bu bakımdan bir çeşit “sorumluluk duygusu” ile hareket etmeleri gerekir. Böyle hareket etmediklerini söylemiyorum, belki de ediyorlardır; fakat bir tarihçi olarak görebildiğim kadarıyla “tarihî dokuya dönük hassasiyetin” yeterince kuvvetli olmadığını düşünüyorum.</p>
<p>Son olarak, <em>Uyanış</em>’ın Selçuklulara dönük alakaya yeni bir ivme kazandırmış olduğunu da vurgulamak gerekir. Daha önce yine TRT dizilerinden <em>Diriliş Ertuğrul</em> ve <em>Payitaht Abdülhamid</em> gibi tarihî konuların gündem haline gelmesini, televizyon programlarında tartışılmasını, bu konularla alakalı kitap satışlarının yükselmesini sağlamaktadır. Bu yönüyle tarihî dizler olumlu çıktılar da üretmektedir. Yine Selçuklular dönemine ait bazı isim ve kavramların, şehirlerin, olgu ve olayların merak nesnesi haline gelmesini de temin ettiği görülen dizinin bu olumlu yönü de önemlidir. Tekrar etmek gerekirse, son derece keyifli ve sürükleyici bir macera dizisi olan Uyanış, tarih olarak görülmediği ve hikâyenin “aslında tarih olmadığı, tarihten ilhamla oluşturulan bir kurgu olduğu” unutulmadığı sürece izlenebilir. Ben öyle yapıyorum.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasim-2020">Derin Tarih Kasim Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cumhuriyet’in En Büyük Malazgirt Projesi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/selcuklu-tarihi/cumhuriyetin-en-buyuk-malazgirt-projesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Alican]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Sep 2020 05:25:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[çalıştay]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu Roma]]></category>
		<category><![CDATA[müjde]]></category>
		<category><![CDATA[Recep Tayyip Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Türk-İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6312</guid>

					<description><![CDATA[Henüz 40 yıllık bir mazisi bile olmayan Büyük Selçukluların, tarihin gördüğü en büyük siyasî teşekküllerden biri olan Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu’nu dize getirdiği Malazgirt Savaşı, yalnızca Türk ve İslam tarihinin değil, dünya tarihinin de en önemli hadiselerinden biridir. 1071 Ağustos’unda meydana gelen bu savaştan sonra tarih yeni bir ilerleme hattına girmiş, asırları biçimlendiren Türk-İslam çağı başlamış, tarihteki hiçbir şey artık daha öncesindeki gibi olmamıştır. Fakat aynı zamanda Anadolu Türkiye’sinin kurucu hadisesi de olan Malazgirt zaferine 2010’lu yıllara dek lâyık olduğu önemin verildiğini söylemek mümkün değildir. Bir başka ifadeyle, Malazgirt ve ihtiva ettiği anlam uzun yıllar boyunca ihmâl edilmiş, büyük zaferin&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Henüz 40 yıllık bir mazisi bile olmayan Büyük Selçukluların, tarihin gördüğü en büyük siyasî teşekküllerden biri olan Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu’nu dize getirdiği Malazgirt Savaşı, yalnızca Türk ve İslam tarihinin değil, dünya tarihinin de en önemli hadiselerinden biridir. 1071 Ağustos’unda meydana gelen bu savaştan sonra tarih yeni bir ilerleme hattına girmiş, asırları biçimlendiren Türk-İslam çağı başlamış, tarihteki hiçbir şey artık daha öncesindeki gibi olmamıştır. Fakat aynı zamanda Anadolu Türkiye’sinin kurucu hadisesi de olan Malazgirt zaferine 2010’lu yıllara dek lâyık olduğu önemin verildiğini söylemek mümkün değildir. Bir başka ifadeyle, Malazgirt ve ihtiva ettiği anlam uzun yıllar boyunca ihmâl edilmiş, büyük zaferin hem Türkiye’nin, hem de bölgemizin tarihî varoluşu açısından sahip olduğu ehemmiyet yeterince değerlendirilememiştir.</p>
<p>2000’lerden itibaren Türk siyasetinde kendini göstermeye başlayan ve 2010’lu yılların ortalarında yoğunluk kazanan “Türkiye’nin 2071 vizyonu” vurgusu ile ülkemizdeki Malazgirt kavrayışının köklü bir dönüşüme uğradığı söylenebilir. Bu süreçte Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın özel bir alâka gösterdiği Malazgirt zaferi daha evvel hiç olmadığı kadar güçlü bir biçimde gündeme gelmiş, her yıl geniş katılımlı anma ve kutlama faaliyetleri icra edilmeye başlanmış, konu ile ilgili hem akademi içinden, hem de akademi dışından birçok kitap kaleme alınmış; sempozyum, çalıştay ve konferanslar düzenlenmiş, belgeseller çekilmiş, bilimsel ve kültürel etkinlikler yapılmıştır. Türk siyasetinin 21. yüzyılda evrildiği noktayı göstermesi bir yana, Malazgirt zaferine ve Selçuklulara dair bilginin kitleselleşmesi anlamına da gelen bu gelişmelerin, unutulmuş değerlerimizin yeniden keşfedilmesi bakımından ziyadesiyle kıymetli olduğu açıktır. Malazgirt ile ilgili bu sevindirici sürecin, geçtiğimiz Haziran ayında başlayan geniş ölçekli ve disiplinlerarası bir yüzey araştırması projesiyle taçlandırıldığı müjdesini buradan vermiş olalım.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2020">Derin Tarih Eylül Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Suriye Türk Vatanıdır</title>
		<link>https://www.derintarih.com/turk-tarihi/suriye-turk-vatanidir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Alican]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Apr 2020 06:34:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türk Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Bilâdü'ş-Şam]]></category>
		<category><![CDATA[Hicaz]]></category>
		<category><![CDATA[semavî]]></category>
		<category><![CDATA[Türk ordusu]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5807</guid>

					<description><![CDATA[Son yıllarda bölgemizde yaşanan ve ülkemizi doğrudan etkileyen sosyal ve siyasî sorunlara karşı bir çözüm arayışı olarak Türk ordusunun Suriye’de yürüttüğü faaliyetler, Türkiye’nin buradaki siyasî ve askerî varlığına ilişkin tartışmaları da beraberinde getirdi. Bir tür hak sahipliği ya da tevarüs hukuku anlayışı içerisinde ele alınan ve tarihî bir zemine çekilmek istenen tartışma, teleolojik olarak Türkiye’nin bölgedeki tarihî varlığını dışlama eğilimleri gösteriyor. Bu çerçevede de soruluyor: “Türkiye’nin bu bölgede ne işi var?” Yine aynı çerçeve içerisinden bu soruya bir cevap da veriliyor: “Tarihî olarak Kürtlerin ya da Arapların yurtları olan bu bölgelerde Türkiye’nin bir tür zımnî hak sahipliği iddiasında bulunması işgaldir.”&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="Standard"><span lang="EN-US">Son yıllarda bölgemizde yaşanan ve ülkemizi doğrudan etkileyen sosyal ve siyasî sorunlara karşı bir çözüm arayışı olarak Türk ordusunun Suriye’de yürüttüğü faaliyetler, Türkiye’nin buradaki siyasî ve askerî varlığına ilişkin tartışmaları da beraberinde getirdi. Bir tür hak sahipliği ya da tevarüs hukuku anlayışı içerisinde ele alınan ve tarihî bir zemine çekilmek istenen tartışma, teleolojik olarak Türkiye’nin bölgedeki tarihî varlığını dışlama eğilimleri gösteriyor. Bu çerçevede de soruluyor: “Türkiye’nin bu bölgede ne işi var?” Yine aynı çerçeve içerisinden bu soruya bir cevap da veriliyor: “Tarihî olarak Kürtlerin ya da Arapların yurtları olan bu bölgelerde Türkiye’nin bir tür zımnî hak sahipliği iddiasında bulunması işgaldir.” Kuşkusuz bu doğru değil. Tarih, bölgedeki Türk varlığının yalnızca ne kadar eski ve coğrafyanın tarihî yapılanışında temel unsur olduğunu değil, aynı zamanda bunun devamını temin etmenin Türkiye’nin varoluşu ve geleceği açısından da hayatî olduğunu gösteriyor. Bunu görebilmek için kuşbakışı bir tarihî okuma bile yeterli olacaktır.</span></p>
<p class="Standard"><span lang="EN-US">İslam tarihinde kuşkusuz Hicaz’ın merkeze alınmasıyla “Kuzey Ülkeleri” anlamına gelen Bilâdü’ş-Şam adıyla (zamanla sadece Şam’a dönüşecektir) anılan coğrafya, bugünkü Suriye’nin büyük bir kısmını içerisine alan geniş bir bölgeye karşılık geliyordu. Tabiî burada sözü edilen dönemde bu coğrafyanın bugünkü Filistin, Lübnan ve Ürdün ile birlikte sözde İsrail’in işgali altındaki topraklara da şamil olduğunu belirtmek gerekir. Mümbit Hilal olarak meşhur bereketli topraklara sahip olması, semavî dinlerin mukaddes kabul ettiği beldeleri ihtiva etmesi ve eski çağlardan beri ticaret yollarının kavşağında bulunması dolayısıyla tarihin her döneminde yoğun bir trafiğin bulunduğu Suriye, aynı zamanda Mısır ile el-Cezîre, Irak ve İran’ı da birbirine bağlamaktaydı. Bundan dolayı da bölgede siyasî hâkimiyet iddiasında olan güçlerin en temel ilgi alanı olarak öne çıkıyordu. Nitekim Suriye’deki Türk varlığının da bu hat üzerinden ele alınması uygundur.</span></p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-nisan-2020">Derin Tarih Nisan Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Romanos Dıogenes’in Hıristiyanları Utandıran Sonu</title>
		<link>https://www.derintarih.com/sifir-noktasi/romanos-diogenesin-hiristiyanlari-utandiran-sonu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Alican]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Feb 2020 02:25:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sıfır Noktası]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans İmparatoru]]></category>
		<category><![CDATA[Eudokia]]></category>
		<category><![CDATA[Malazgirt]]></category>
		<category><![CDATA[Romanos Diogenes]]></category>
		<category><![CDATA[Şebinkarahisar]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Alparslan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5510</guid>

					<description><![CDATA[26 Ağustos 1071’de Malazgirt’te Sultan Alparslan karşısında tarihî bir hezimete uğrayan Bizans İmparatoru Romanos Diogenes yanına bir askerî muhafız birliği de vermiş olan Selçuklu hükümdarı ile bir tabîyet antlaşması yaptıktan sonra İstanbul’a dönmek üzere harekete geçmişti. Savaşta aldığı yaranın iyileşmesi için Erzurum’da birkaç gün konaklamış, yolu üzerindeki Hıristiyan köylerinden asker toplaya toplaya yoluna devam etmişti. Bu sırada İmparatoriçe Eudokia’ya başından geçenleri anlattığı bir mektup göndermiş ve ülkesini yeniden toparlayacağına dair umutlarını dile getirmişti. Hayatta olduğu için muhtemeldir ki kendini şanslı hissediyordu. İstanbul’a giderek tahtına oturacak ve kısa süre içerisinde imparatorluğun yaralarını sarabilecekti. Fakat Attaleiates’in bildirdiğine bakılırsa Şebinkarahisar’a geldiğinde kötü haberi&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>26 Ağustos 1071’de Malazgirt’te Sultan Alparslan karşısında tarihî bir hezimete uğrayan Bizans İmparatoru Romanos Diogenes yanına bir askerî muhafız birliği de vermiş olan Selçuklu hükümdarı ile bir tabîyet antlaşması yaptıktan sonra İstanbul’a dönmek üzere harekete geçmişti. Savaşta aldığı yaranın iyileşmesi için Erzurum’da birkaç gün konaklamış, yolu üzerindeki Hıristiyan köylerinden asker toplaya toplaya yoluna devam etmişti. Bu sırada İmparatoriçe Eudokia’ya başından geçenleri anlattığı bir mektup göndermiş ve ülkesini yeniden toparlayacağına dair umutlarını dile getirmişti. Hayatta olduğu için muhtemeldir ki kendini şanslı hissediyordu. İstanbul’a giderek tahtına oturacak ve kısa süre içerisinde imparatorluğun yaralarını sarabilecekti. Fakat Attaleiates’in bildirdiğine bakılırsa Şebinkarahisar’a geldiğinde kötü haberi aldı. Saraydaki muhalifler tarafından tahtından indirilmiş ve yerine üvey oğlu Mikhail Dukas geçirilmişti. İlk şoku atlatmakta zorlanmadığı görülen Diogenes, aldığı haberler üzerine Amasya yakınlarındaki Dokheia (Tokat) Kalesi’ne çekildi.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2020">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
