﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mustafa Halil Yörükoğlu &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/yazar/mustafahalilyorukoglu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Tue, 31 Aug 2021 12:36:42 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.5</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>Mustafa Halil Yörükoğlu &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Cenazesi Ortada Kalan Yargıtay Başkanı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/tarihci-gozuyle/cenazesi-ortada-kalan-yargitay-baskani/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Halil Yörükoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Sep 2021 03:05:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarihçi Gözüyle]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Recai Seçkin]]></category>
		<category><![CDATA[İmran Öktem]]></category>
		<category><![CDATA[Nurcular]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman Abdi Efendi]]></category>
		<category><![CDATA[Uzunköprü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7299</guid>

					<description><![CDATA[İlki 1943 yılında yapılan adlî yıl açılış konuşmaları, -Türkiye’deki siyasî atmosferle uyumlu biçimde- sonraki dönemlerde giderek militanca bir içerik kazanmış, nihayet 1967-68 yılının açılış töreninde dönemin Yargıtay Başkanı İmran Öktem’in dilinden şu sözler dökülmüştü: “Türkiye’de bir İslâm devleti ve hilâfet rejimi kurmak, Türk milletini dinî esaslara dayanan bir hukuk düzenine sokmak isteyen ve bunun için gizli ve açık çalışan mistik hezeyan halindeki bir avuç meczûb, ruh hastası veya dini, kazanç metaı haline getirmiş kimseler, saf ve cahil yurttaşın en temiz varlığını, itikadını, imanını geçim vasıtası yapmış olan bezirgânlar &#8211; o bezirgânlar ki, dinin emrettiğini yerine getirmezler, yasak ettiklerini gizli gizli&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İlki 1943 yılında yapılan adlî yıl açılış konuşmaları, -Türkiye’deki siyasî atmosferle uyumlu biçimde- sonraki dönemlerde giderek militanca bir içerik kazanmış, nihayet 1967-68 yılının açılış töreninde dönemin Yargıtay Başkanı İmran Öktem’in dilinden şu sözler dökülmüştü:</p>
<p>“Türkiye’de bir İslâm devleti ve hilâfet rejimi kurmak, Türk milletini dinî esaslara dayanan bir hukuk düzenine sokmak isteyen ve bunun için gizli ve açık çalışan mistik hezeyan halindeki bir avuç meczûb, ruh hastası veya dini, kazanç metaı haline getirmiş kimseler, saf ve cahil yurttaşın en temiz varlığını, itikadını, imanını geçim vasıtası yapmış olan bezirgânlar &#8211; o bezirgânlar ki, dinin emrettiğini yerine getirmezler, yasak ettiklerini gizli gizli yaparlar ve fakat dindar görünürler &#8211; evet bunlar ve bir takım hurafeleri dinî esaslar gibi göstermeye kalkan ve bu suretle halkı uyuşturan kökü dışardaki yurt düşmanları daima hüsrana uğrayacaklardır.”</p>
<p>Konuşmasının devamında, hedef tahtasına oturttuğu dindarların hepsini “Nurcular” kelimesiyle yaftalayıp geçen İmran Öktem, hızını alamayarak, “Tanrı’yı da insanların yarattığını” ifade etmişti. Türkiye’nin dindar Müslüman halkının vicdanında büyük infiale yol açan bu sözlerin sahibi, aslında Anadolu kökenli muhafazakâr bir ailenin oğluydu. Hikâyenin en acıklı noktası da aslında burası.</p>
<p>İmran Öktem, Nevşehirli Süleyman Abdi Efendi ile eşi Fâtımâtüzzehrâ Hanım’ın oğlu olarak 1904’te İstanbul’da dünyaya gelmişti. 1924’te Kabataş Lisesi’ni, 1927’de de Dârulfünûn Hukuk şubesini bitirdikten sonra meslek hayatına atılan Öktem, sırasıyla Sinop, Sarıkamış (Kars) ve Uzunköprü’de (Edirne) hâkimlik yapmış, 1936’dan itibaren de Ankara’ya yerleşerek kariyerindeki yükselişini sürdürmüştü. 1949’da Yargıtay üyeliğine seçilen Öktem, 1952’de Yargıtay İkinci Başkanı olmuş, 1 Mart 1966’da da Anayasa Mahkemesi üyeliğine terfi eden Ahmet Recai Seçkin’den boşalan başkanlık koltuğuna oturmuştu.</p>
<p>Yargıtay Başkanı olduktan sonra “dinci”lere yönelik husumeti daha da yoğunlaşan İmran Öktem, “dönemin ruhu”na uygun olarak Türkiye’deki pratik İslâmî hayatın her türlü tezahürüne “laiklik” adına savaş açmıştı. Adalet Partisi başta olmak üzere muhafazakâr çizgide gördüğü bütün parti ve siyasetçilere “din bezirgânı” yaftasını yapıştıran Öktem, yukarıda alıntılanan konuşmasında örneğini sergilediği türden saldırgan üslubunu her fırsatta ortaya koyuyordu.</p>
<p>Sonunda, her faninin mukadder âkıbeti İmran Öktem’i de buldu: 1 Mayıs 1969’da, ölüm meleği Öktem’in emanetini teslim aldı.</p>
<p>Hayatını “dinci”lerle savaşmaya adamış olan Yargıtay Başkanı İmran Öktem’in cenazesinin Ankara’daki Maltepe Camii’nden kaldırılmasına karar verildi. O tarihlerde Kocatepe Camii henüz yapılmamış olduğundan, Maltepe bir tür “protokol camii” işlevi görüyordu. Hacı Bayram ise Cumhuriyet’in laik elitlerinin gözünde “demode” ve “fazla muhafazakâr” bir mekân addediliyordu. Öktem’in cenazesi için Maltepe Camii tek istikametti. Ancak cenaze töreni, zannedildiği kadar kolay gerçekleşemeyecekti.</p>
<p>İmran Öktem’in cenazesi musalla taşına yerleştirildikten sonra, cenaze namazı bir türlü başlamamıştı. Ortalıktaki telaşlı koşuşturmacadan, bir terslik olduğu belliydi. Derken, gerçek anlaşıldı: İmam, Öktem’in namazını kıldırmak istemiyordu. Cami cemaati içinde de “Hayat boyu İslâm’a ve Müslümanlara düşmanlık eden birinin namazının kılınmayacağını” söyleyenler epey fazlaydı. Cenaze namazı için bekleyen CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, beraberindeki askerî ve sivil heyetle, bir kenarda durmuş, olan biteni izliyordu. İnönü, CHP Ankara İl Başkanı Rauf Kandemir’e, namazın kılınmasını temin etmesi direktifini verdi. Az sonra bir “gönüllü” namazı kıldırmak istemiş, İnönü ise duruma mani olarak, yetkin bir imam bulunmasını istemişti. Nihayet, Yargıtay üyelerinden Abdullah Polat Gözübüyük’ün kardeşi İzzet Gözübüyük, “Paşam, ben imamlık yapabilirim” deyince, cenaze namazı kılınabilmişti.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2021">Derin Tarih Eylül Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslâm’ın İlk Asırlarında Altın Para</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ozel-dosya/islamin-ilk-asirlarinda-altin-para/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Halil Yörükoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 May 2021 07:39:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özel Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Dinar]]></category>
		<category><![CDATA[Emevî]]></category>
		<category><![CDATA[Râşid Halifeler dönemi]]></category>
		<category><![CDATA[Sâsânîler]]></category>
		<category><![CDATA[Tebük Gazvesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7040</guid>

					<description><![CDATA[Müslümanlar, bizzat ticaretle hayatını kazanmış ve zengin tüccar bir hanımla evlenerek onun adına uluslararası ticaret kervanlarını yönetmiş bir Peygamber’e (sas) iman ederler. Bu nokta, aslında İslâm’ın hayatla ne kadar iç içe bir din olduğunun da en pratik işaretlerinden biridir. Nitekim Hz. Peygamber, aktif ticaret yaptığı yıllarda kazandığı tecrübelerini sonraki hayatı boyunca sıklıkla kullanmış, ömrünün son seferi olan Tebük Gazvesi’ne çıkıldığında, Medine’den kuzeye doğru yaklaşık 900 kilometrelik rota boyunca ordunun hangi duraklarda konaklayacağına da yine bu tecrübeler ışığında kendisi karar vermiştir. Bu örnelikten hareketle, İslâm’ın sonraki yıllarında, fetihler yoluyla toprakların giderek genişlemesine paralel olarak Müslümanların ticaretle ve sermayeyle bağlantıları daha da&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Müslümanlar, bizzat ticaretle hayatını kazanmış ve zengin tüccar bir hanımla evlenerek onun adına uluslararası ticaret kervanlarını yönetmiş bir Peygamber’e (sas) iman ederler. Bu nokta, aslında İslâm’ın hayatla ne kadar iç içe bir din olduğunun da en pratik işaretlerinden biridir. Nitekim Hz. Peygamber, aktif ticaret yaptığı yıllarda kazandığı tecrübelerini sonraki hayatı boyunca sıklıkla kullanmış, ömrünün son seferi olan Tebük Gazvesi’ne çıkıldığında, Medine’den kuzeye doğru yaklaşık 900 kilometrelik rota boyunca ordunun hangi duraklarda konaklayacağına da yine bu tecrübeler ışığında kendisi karar vermiştir.</p>
<p>Bu örnelikten hareketle, İslâm’ın sonraki yıllarında, fetihler yoluyla toprakların giderek genişlemesine paralel olarak Müslümanların ticaretle ve sermayeyle bağlantıları daha da kuvvetlenmiştir. Ekonomik refah arttıkça yeni şehirler kurulmuş ve buralarda birbirinden ihtişamlı âbideler vücuda getirilmiş. Netice olarak da zaman içinde “İslâm dünyası” şeklinde muayyen bir coğrafya ortaya çıkmış, bu coğrafyanın kendine has maddî dengeleri, para birimleri ve sermaye döngüleri dünya tarihindeki yerini almıştır.</p>
<p>Râşid Halîfeler Dönemi (632-661) olarak adlandırdığımız yaklaşık 30 yıllık ilk dönemin ardından, İslâm dünyasında altın ve gümüş paralar daha yoğun biçimde tedavüle girmeye başladı. Altın paralar Bizans’tan, gümüş paralar ise Sâsânîler’den (İran) intikal etmişti. Sâsânîler siyasî açıdan zayıflamş olsalar da, kurdukları ekonomik sistem devam ediyordu. Bizans ise Ortadoğu’dan fiilen çekilmekle birlikte, para birimiyle bölgedeydi.</p>
<p>685-705 arasında hüküm süren Emevî halifelerinden Abdülmelik bin Mervân devrinde İslâm dünyasının ilk altın parası basıldı. 691’de Şam’da tedavüle sokulan altın paralar, elbette Bizans İmparatorluğu’nun ekonomik hegemonyasına yönelik direkt bir tehdit hüviyetini taşıyordu. “Dinar” adı verilen bu ilk Arap-İslâm parası, her iki yüzünde taşıdığı Arapça kelime-i tevhid ibareleriyle dünyada yeni bir dönemin başladığını haber veriyordu. Abdülmelik 693’te yeni bir dinarın daha piyasaya sürülmesini emrederek, bu defa Araplığa dair sembollerle süslü paraları tedavüle koydurdu. Bunu 697’deki yeni sürümler takip etti. Bizans ve diğer medeniyetlerin paraları piyasadan kaldırıldı, çoğu Arap dinarı üretimi için eritilerek yeniden kullanıldı. Zaman içinde bu dinarların yarımlık ve çeyreklikleri de darp edildi. Böylece Emevîlerin hâkim olduğu bütün coğrafya, yaklaşık 20 yıllık bir süre içinde ortak altın para birimine geçirilmiş oldu. Aynı süreçte, altının safiyetinin muhafazası ve sahtecilikle mücadele için de çok sıkı kurallar konarak, darphaneler titizlikle takip edildi.</p>
<p>Abbâsîler 750’de Emevîleri ortadan kaldırdıktan sonra, başkenti Şam’dan bugünkü Irak topraklarında yer alan Kûfe şehrine taşıdılar. İlk altın Abbâsî dinarı da Kûfe’de basıldı. Bazı tarihçiler ilk Abbâsî dinarının Şam’daki Emevî darphanelerinde basıldığını da ifade etmektedir. 762’de Halife Mansûr daire biçimli ünlü başkent Bağdat’ı kurduğu zaman, burada görkemli bir darphane de inşa edilmişti. Mansûr’un ekonomik uygulamalara getirdiği bir yenilik de “dirhem” adı verilen gümüş paraların üzerine, basımında görevli bürokratın adının da hakkedilmesiydi.</p>
<p>Hârûn Reşîd’in tahta oturduğu 786 yılından itibaren, Bağdat’takine ilaveten bir darphane de Fustat’a (bugünkü Kahire) inşa edildi. Fustat’ta basılan gümüş paralar, Mısır valilerinin adını taşıyordu. Bağdat’ta ise Halifeler adına altın para basılıyordu. Ekonominin, ticaretin ve kültürün başkenti de zaten o dönemde Bağdat’tı.</p>
<p>Hârûn Reşîd’in oğlu Me’mûn’un 20 yıllık saltanatında (813-833) basılan altın ve gümüş paralar, sanatsal bir görünüm kazanmaya başladı. Oldukça gösterişli Kûfî hatların işlendiği dinar ve dirhemlerin üzerinde ayrıca vezirlerin ve valilerin adları da görülür oldu. Önceki dönemlere oranla daha geniş ve ince olarak basılan altın paralar, her açıdan Abbâsîlerin altın çağını işaret ediyordu.</p>
<p>Abbâsî halifelerinin Şiî Büveyhoğullarının elinde tutsak olduğu 946-1055 arasında, diğer birçok şey gibi altın ve gümüş para basımında da gözle görülür bir gerileme yaşandı. Değerli madenler safiyetini kaybederken, ekonomi hızla bozuldu ve devletin çöküş süreci fiilen başladı. Selçukluların halifeleri tutsaklıktan kurtarmaları da yetmedi, zira tam bu sıralarda Kuzey Afrika’da bir başka Şiî hanedan -Fâtımîler- yükselişe geçmişti. Son Abbâsî halifesi Musta’sim 1258’de Moğollar tarafından Bağdat’ta öldürüldüğü zaman, Abbâsîlerin bir zamanlar bütün piyasayı domine eden o efsanevî dinar ve dirhemlerinin yerinde yeller esiyordu.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2021">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
