﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mustafa Özel &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/yazar/mustafaozel/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Wed, 13 Sep 2023 13:54:25 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.3</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>Mustafa Özel &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Alaca Cami’deki Hüsn-i Hat Zenginliği</title>
		<link>https://www.derintarih.com/balkan-tarihi/alaca-camideki-husn-i-hat-zenginligi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 Sep 2023 13:54:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Balkan Tarihi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=9721</guid>

					<description><![CDATA[Kuzey Makedonya’nın Kalkandelen şehrinde bulunan Alaca Cami, olağanüstü güzellikteki mimarisi, neredeyse her köşeyi bezeyen renk cümbüşü Osmanlı Rokokosu süslemeleri ve ihtiva ettiği hüsn-i hat örnekleriyle Balkanlar’ın en dikkate değer eserlerinden. Caminin içini ve dışını dikkatle tetkik ettiğimizde, ayrıntılarda bizi hoş sürprizler karşılar. Hüsn-i hat örnekleri, sanat değeri açısından pek başarılı sayılamamasına rağmen alışılmışın dışındadır. İşte, Alaca Cami’nin hat zenginliğinden gönüllere sürur verecek bir demet&#8230; &#160; Devamı Derin Tarih Eylül Sayısında…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kuzey Makedonya’nın Kalkandelen şehrinde bulunan Alaca Cami, olağanüstü güzellikteki mimarisi, neredeyse her köşeyi bezeyen renk cümbüşü Osmanlı Rokokosu süslemeleri ve ihtiva ettiği hüsn-i hat örnekleriyle Balkanlar’ın en dikkate değer eserlerinden. Caminin içini ve dışını dikkatle tetkik ettiğimizde, ayrıntılarda bizi hoş sürprizler karşılar. Hüsn-i hat örnekleri, sanat değeri açısından pek başarılı sayılamamasına rağmen alışılmışın dışındadır. İşte, Alaca Cami’nin hat zenginliğinden gönüllere sürur verecek bir demet&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2023">Derin Tarih Eylül Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Arşive Ruh Veren Tarihçi: Mehmet Genç</title>
		<link>https://www.derintarih.com/vefeyat/arsive-ruh-veren-tarihci-mehmet-genc/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Apr 2021 07:20:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Vefeyat]]></category>
		<category><![CDATA[idrâk]]></category>
		<category><![CDATA[Nietzsche]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Lütfi Barkan]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<category><![CDATA[teşekkürnâme]]></category>
		<category><![CDATA[twit]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6952</guid>

					<description><![CDATA[Mehmet Genç, Osmanlı tarihçiliğinin boyar maddesiydi. Tonlarca beyaz ham maddeye bir kaşık kırmızı boyar madde attığınızda, bütün kitle kıpkızıl olur. Birkaç kısa makaleyle arşivdeki ölü rakamları canlandıran “unvansız tarihçi,” gelecek nesillere işaret feneri oldu. Vefatının ardından, çalışmalarından hareketle attığım yedi twit, tarih idrâkimize katkılarının muazzam olduğunu göstermeye kâfidir: 1) Bize titiz bir çalışma ahlâkı ve derin bir tarih şuuru miras bırakan Mehmet Genç hocamızı ebedî hayata uğurladık, mekânı cennet olsun. “Âlimin ölümü, âlemin ölümüdür.” 2) “Osmanlı iktisat ve maliyesi, kendisinden önce gelen bilgeliklerin birikimi üzerine aklın ve vicdanın inşâ etmeyi başardığı ilginç bir sentezdir.” 3) “Osmanlıların Avrupa’daki genişlemesi 329 yıl&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Mehmet Genç, Osmanlı tarihçiliğinin boyar maddesiydi. Tonlarca beyaz ham maddeye bir kaşık kırmızı boyar madde attığınızda, bütün kitle kıpkızıl olur. Birkaç kısa makaleyle arşivdeki ölü rakamları canlandıran “unvansız tarihçi,” gelecek nesillere işaret feneri oldu. Vefatının ardından, çalışmalarından hareketle attığım yedi twit, tarih idrâkimize katkılarının muazzam olduğunu göstermeye kâfidir:</p>
<p>1) Bize titiz bir çalışma ahlâkı ve derin bir tarih şuuru miras bırakan Mehmet Genç hocamızı ebedî hayata uğurladık, mekânı cennet olsun. “Âlimin ölümü, âlemin ölümüdür.”</p>
<p>2) “Osmanlı iktisat ve maliyesi, kendisinden önce gelen bilgeliklerin birikimi üzerine aklın ve vicdanın inşâ etmeyi başardığı ilginç bir sentezdir.”</p>
<p>3) “Osmanlıların Avrupa’daki genişlemesi 329 yıl (1354-1683), geri çekilmesi ise 239 yıl sürdü (1683-1922). Sanayi Devrimini gerçekleştirmiş bir Avrupa karşısındaki bu daralmayı başarılı saymak gerekir. Osmanlıların ‘düşüşü’, yükselişlerinden daha muhteşemdir.”</p>
<p>4) “Osmanlıları asıl başarılarını, ordularını iyi örgütleyip eğitmekten ziyade, bu orduları taşıyan, besleyen sosyal ve iktisadî düzenlerinde aramak gerekir. Liyakatli bir elitin sunduğu güvenlik, adalet, hoşgörü ve refah, Osmanlı sisteminin başarısının özünü oluşturur.”</p>
<p>5) “Nietzsche, ‘uçurumun içine bakarsan uçurum da senin içine bakar,’ diyor. Ben Osmanlı uçurumunun içine baktım. O da bana baktı. Ve neticede adeta kaynaştık.”</p>
<p>6) “İstanbul’u Avrupa’nın rakipsiz şehri mevkiine ulaştıran gelişmeler (fetihten sonradır). (Öyle ki) insan, Osmanlı mı İstanbul’u seçmiş ve fethetmiş, yoksa İstanbul mu potansiyellerini alabildiğine gerçekleştirmek üzere Osmanlı’yı seçip davet etmiştir diye sormaktan kendini alamaz.”</p>
<p>7) “Osmanlı geniş bir coğrafyada din, mezhep, dil ve ırk bakımından dünya tarihinde bilinen en büyük çeşitliliği bünyesinde barındırarak yönetmeyi başarmış bir devlettir. Son 7000 yılda bu kadar uzun süre bu (başarıyı sürdürebilen) devletlerin sayısı 10’u bulmaz.”</p>
<p>Halk arasında çok meşhur olan “Aramakla bulunmaz; ama bulanlar, yalnızca aramış olanlardır!” sözü tashihe muhtaçtır. “Bulanlar, vazgeçmiş olanlardır!” Medenî hayatın bütün formalite ve yüklerinden arınmadıkça, kendinizi topyekûn ve sadece ilme vermedikçe, ilim de size kendini vermez! Çağının en büyük tarih hocası Ömer Lütfi Barkan’ın asistanı iken bile, verileri konuşturamadığı ve anlamlı bir neticeye ulaştığını hissetmediği bir çalışmayı “tez” olarak sunmayı reddetmek, bu konumun sağladığı maddî rahatlık ve sosyal statüden vazgeçmek, emsalsiz bir ilim ahlâkının işaretidir. Bu fedakârlığın ailevî maliyetini, kitabının başına koyduğu teşekkürnâme ile hafifletmeye çalışmıştır: “Onlara verebildiğim, oldukça bol mahrumiyetlerden ibaret. Eşim Münevver Nurdan &#8230; beni Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne şikâyete hakkı olduğu halde, bunu yapmadı; üstelik sağladığı iç huzuru ile adeta kendini feda edercesine çalışmalarıma katkıda bulundu, ona teşekkürüm sonsuzdur. Kızlarım Zeynep ve Elif Süreyya, büyürken sordukları derin çocuk soruları ile zihnî gelişmemde önemli rol oynadılar. Buna karşılık, kendilerine yeteri kadar zaman ayıramayan, ayrıca sınırlı gelirini de uzak diyarlardan getirttiği pahalı kitaplara harcayan babalarını mahkemeye vermekte yerden göğe kadar haklı oldukları halde, hiç şikâyet etmeden katlandılar, onlara da teşekkürüm sonsuzdur.” Öyle anlaşılıyor ki, ilim şahsî olmaktan ziyade ailevî bir meşguliyet ve mes’uliyettir!..</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-nisan-2021">Derin Tarih Nisan Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kritik Dönemlerde İtimat ve Din</title>
		<link>https://www.derintarih.com/avrupa-tarihi/kritik-donemlerde-itimat-ve-din/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Mar 2021 06:04:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Anglo-Sakson]]></category>
		<category><![CDATA[Berlin Duvarı]]></category>
		<category><![CDATA[Fukuyama]]></category>
		<category><![CDATA[salgın]]></category>
		<category><![CDATA[Trump]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6855</guid>

					<description><![CDATA[Salgın ortamı ülke içi dostluk ve dayanışmayı ne denli arttırdıysa, ülkeler arası güveni de o denli sarstı. Daha doğrusu, saygınlık ve güvenilirliği kendinden menkul nice büyük siyasî organizasyonun hiç de itimada şayan olmadıkları anlaşıldı. Aşı bir yana, maske gibi basit konularda bile ülke yönetimlerinin ne kadar bencil ve çıkarcı oldukları meydana çıktı. Salgının ferdî düzlemde yol açtığı nefs muhasebesi, örgütsel düzlemde pek görülmedi. Noam Chomsky pandemi vesilesiyle çocukluğunun atom bombalı acılı günlerine geri döndüğünü, çocukluk korkularının galiba tamamen yersiz olmadığını dile getirdi. Mesela Trump’ı dinlerken gözünün önüne o zamanki Hitler’in geldiğini ve bu fikirsiz sosyopatların insanlığın uçuruma doğru ilerlemesini hızlandırdıklarını&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Salgın ortamı ülke içi dostluk ve dayanışmayı ne denli arttırdıysa, ülkeler arası güveni de o denli sarstı. Daha doğrusu, saygınlık ve güvenilirliği kendinden menkul nice büyük siyasî organizasyonun hiç de itimada şayan olmadıkları anlaşıldı. Aşı bir yana, maske gibi basit konularda bile ülke yönetimlerinin ne kadar bencil ve çıkarcı oldukları meydana çıktı. Salgının ferdî düzlemde yol açtığı nefs muhasebesi, örgütsel düzlemde pek görülmedi. Noam Chomsky pandemi vesilesiyle çocukluğunun atom bombalı acılı günlerine geri döndüğünü, çocukluk korkularının galiba tamamen yersiz olmadığını dile getirdi. Mesela Trump’ı dinlerken gözünün önüne o zamanki Hitler’in geldiğini ve bu fikirsiz sosyopatların insanlığın uçuruma doğru ilerlemesini hızlandırdıklarını belirten Chomsky, salgının diğer iki büyük tehdide nazaran daha kolay baş edilebilir bir felaket olduğuna inanıyor: Nükleer Savaş ve Küresel Isınma. Hatta salgın, “insanları nasıl bir dünya istediğimiz konusunda düşünmeye iteceğinden” belki de hayırlı olacaktır.</p>
<p>Salgın sonrası muhasebe ve müzakerelerin bir benzerine 30 yıl önce komünist blok çöküp de liberal kapitalizm rakipsiz kaldığında şahit olmuştum. Genelde kapitalizmin ve Amerikan hegemonyasının zaferi olarak selamlanan “Berlin Duvarı’nın yıkılması”nı ben, kapitalizm ve demokrasinin zaferinden çok, 20. yüzyılda Anglo-Sakson dünyası karşısında iki kez başarısız olan Almanya’nın üçüncü bir şans için ayağa kalkması olarak okuyordum. O toz duman içinde iki düşünce öne çıktı veya çıkarıldı: Tarihin sonu ve medeniyetler çatışması. Belki de “tarihin sonu” ifadesinin şiiriyeti yüzünden, Fukuyama adlı genç bir Amerikan siyaset-bilimci umulanın çok fevkinde bir şöhrete kondu. Japon bir anne ile Amerikalı bir Protestan rahibin oğlu olarak Chicago’da dünyaya gelen Fukuyama, New York’ta büyümüş, Harvard’da okumuş ve Japoncayı bir türlü öğrenememişti. Harvard’daki yüksek lisans derslerinden birinde Japon siyaseti üzerinde çalıştıysa da, son derece sıkıcı bulduğu rivayet ediliyor. Bir ara Dışişleri Bakanlığı’nda çalışan Fukuyama, sonra Rand Corporation’da ve bazı akademilerde görev aldı.</p>
<p>Herkes Fukuyama’nın <em>Tarihin Sonu </em>kitabı üzerinde yoğunlaşırken, bana göre onun esas akademik katkısı “İtimat” (Trust) başlıklı çalışmasıyla belirginleşti. Bu kitapta, bazı toplumların niçin diğerlerinden iktisaden daha başarılı olduğuna dair küresel ve kadim soruya cevap arıyordu. “Başarının anahtarı, ülkelerin toplumsal iltisak düzeyi, yani bireylerin birbirlerine itimat etme derecesi; ve bunun ailelerle merkezî yönetim arasındaki güçlü aracı kurumlardaki tezahürüdür” diyordu. Çalışmasında esas olarak altı ülkeyi ele alıyordu: Yoğun bir devlet-dışı sosyal kurumlar ağına sahip olmaktan ötürü “yüksek derecede itimat” hasıl eden üç ülke (ABD, Japonya, Almanya); aileler ile merkezî devletin ülkedeki güçlü kuvvetler olduğu, bu yüzden de “düşük itimatlı” diye tasnif edilen üç ülke (Fransa, Çin, İtalya). İngiltere ise tam bir paradoks: Çok sayıda ara kuruma sahip olmasına rağmen, aşırı sınıf karşıtlıklarından ötürü, birçok komünal örgüt biçimleri orada doğru dürüst çalışmıyor.</p>
<p>Fukuyama’ya göre, Amerika uluslararası itimat liginde aşağı doğru kayıyor. Şiddet suçlarıyla dava sayılarındaki artış bunu açıkça gösteriyor. Anne babalar şimdi çocuklarına “yabancılara güvenmemeleri gerektiğini” aşılıyorlar. Ne var ki, ırk meselesi ile sınıf meselesini ayrı değerlendirmek gerekir. Sınıf farkı işleri daha da zorlaştırıyor, zira işletmeler idarecilerle işçilerin etkileşimine bağlıdır. İktisadî bakımdan, Amerika’daki ırksal bölünme daha az önemlidir, zira zenciler işin başından itibaren iktisadî hayatın merkezine alınmamışlardır.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mart-2021">Derin Tarih Mart Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Abd’nin Yerini Çin mi Alacak?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dogudan-batiya/abdnin-yerini-cin-mi-alacak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Feb 2021 06:09:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğu'dan Batı'ya]]></category>
		<category><![CDATA[cemaatler]]></category>
		<category><![CDATA[Christopher Lasch]]></category>
		<category><![CDATA[hegemonik]]></category>
		<category><![CDATA[soğuk savaş]]></category>
		<category><![CDATA[Tabiat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6745</guid>

					<description><![CDATA[Ulusların veya devletlerin yükseliş ve düşüşlerinden söz etmek Soğuk Savaş sonrası dönemde akademik bir modaya dönüştü. Önce, düşenlerin sosyalist ülkeler/uluslar olduğu fazlaca dillendirilse bile, esas düşmekte olanın o çok heybetli gözüken “Amerikan İmparatorluğu” olduğu gün geçtikçe netleşmeye başladı. Tabiat boşluktan hazzetmediğine göre, düşenlerin yerini yeni güçlerin alması gerekiyordu. Son 30 yıllık gelişmeler, Çin’in dünya sisteminde hegemonik rol oynamaya en güçlü aday olduğunu gösterdi. Adaylık sürecinin de en az 30 yıl sürebileceği tahmin edilmekte ve devir teslim töreninin “kanlı mı, kansız mı” olacağı tartışılmaktadır. Muhtemel gelişmelerin hem ulusal hem de küresel ekonomik/politik düzenlerimizin ne ölçüde hayrına olacağı da ciddi birer tartışma&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ulusların veya devletlerin yükseliş ve düşüşlerinden söz etmek Soğuk Savaş sonrası dönemde akademik bir modaya dönüştü. Önce, düşenlerin sosyalist ülkeler/uluslar olduğu fazlaca dillendirilse bile, esas düşmekte olanın o çok heybetli gözüken “Amerikan İmparatorluğu” olduğu gün geçtikçe netleşmeye başladı. Tabiat boşluktan hazzetmediğine göre, düşenlerin yerini yeni güçlerin alması gerekiyordu. Son 30 yıllık gelişmeler, Çin’in dünya sisteminde hegemonik rol oynamaya en güçlü aday olduğunu gösterdi. Adaylık sürecinin de en az 30 yıl sürebileceği tahmin edilmekte ve devir teslim töreninin “kanlı mı, kansız mı” olacağı tartışılmaktadır. Muhtemel gelişmelerin hem ulusal hem de küresel ekonomik/politik düzenlerimizin ne ölçüde hayrına olacağı da ciddi birer tartışma konusudur. Ulusal yönden yükseliş sırası ‘Doğu’da olsa bile, ‘Batı’ ile ittifak ilişkisi Türkiye için hâlâ daha yararlı olabilir. Küresel yönden, 1,5 milyar nüfuslu bir ülkenin kapitalist sistemin merkezine oturması, kocaman bir mandanın bebek leğenine oturmasına benzer bir ekolojik felaket doğurabilir. Keza Çin’in yükselişi içeride yeni sosyal gerilim ve çatışmalara yol açabileceği gibi, ABD’nin düşüşü de toplum-içi gerilim ve çatışmaları zapt edilemez boyutlara getirebilir.</p>
<p>Amerika’daki sosyal gerilimler aslında işin başından itibaren hissediliyordu. Popüler yazarlardan Christopher Lasch, <em>Seçkinlerin İsyanı ve Demokrasiye İhanet</em> başlıklı kitabında açıkça “Amerikalılar gelecekten korkuyorlar” diyordu. Çeyrek asır önce yayımlanmış olan bu kitabı okursanız, 2021 yılında Amerikan kongre binasının “boynuzlu beyazlar” tarafından basılmasını hiç mi hiç yadırgamazsınız. Kelimesi kelimesine şöyle diyordu: “Etnik düşmanlıklar cemaatleri bölmektedir. Yönetim hantallaşmıştır. Devlet okullarının cılkı çıkıyor, uyuşturucu ticareti almış başını gidiyor, her yerde şiddet suçları işleniyor. Orta sınıf, rekabetçi küresel ekonomide iş güvencesini yitiriyor. Amerika’nın sorunları o kadar başedilmez durumdadır ki, demokrasinin bu ülkede yaşayıp yaşamayacağı bile şüphelidir.” Immanuel Wallerstein ise Güney’den Kuzey’e (özellikle de ABD’ye) yönelen muazzam göç, bütün zengin ülkeleri demokrasiden çark ettirebilecektir diyordu: “ABD kendini umutsuzluktan ve Üçüncü Dünya savaşlarının maliyetlerinden uzak tutmaya çalışırken, zenginliğini korumak isteyecektir. Göç dalgasını durdurmada başarısız olması halinde, vatandaşlar ile vatandaş-olmayanlar arasında bir duvar oluşturacaktır. Göz kapayıp açıncaya kadar ABD, kendini tabandaki yüzde 30, hatta yüzde 50 ücretli emek gücünün vatandaşlık hakkı olmayanlardan meydana geldiği bir durumda bulabilir. Bu vuku bulursa, saatlerimizi 150-200 yıl geriye almış olacağız.”</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2021">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Köyü Romanla Kalkındırmak!</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/koyu-romanla-kalkindirmak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Jan 2021 06:37:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Uygarlığı]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Hakkı Tonguç]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Burkay]]></category>
		<category><![CDATA[Kemalist]]></category>
		<category><![CDATA[ustaöğretici]]></category>
		<category><![CDATA[zafer]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6693</guid>

					<description><![CDATA[Köy enstitüleri, gerçekleşmeden efsaneleşen bir eğitim ve kalkınma rüyası. Taraftarlarına göre “Bir yandan Batı uygarlığını anlama, öte yandan bu uygarlığa geçiş yollarını Türk toplumunun kendi gereksinmelerine göre bulma düşüncesinin bir zaferi.” Karşıtlarına göre “Köy çocuğunu köyden alıp köy şartlarında yetiştirerek yine 20 yıl köyde yaşamaya mahkûm eden bir anlayışın” eseri. Bir enstitü mezununa göre, Köy Enstitüleri “Derinden halk yaratılarının fışkırtılmasını, bunların çağdaş anlayışla değerlendirilmelerini amaçlıyordu. Halk ekininin değişik alanlardaki ‘topraktan öğrenen’ ustaları, arıcılık, bağcılık, dokumacılık, türkü ustaları enstitülerde ‘ustaöğretici’ görevine getiriliyordu.” Etkin ömrü altı, uğultusu altmışaltı yıldır süren bu teşebbüs hem bir eğitim, hem de bir kalkınma modeli. Sadece bir&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Köy enstitüleri, gerçekleşmeden efsaneleşen bir eğitim ve kalkınma rüyası. Taraftarlarına göre “Bir yandan Batı uygarlığını anlama, öte yandan bu uygarlığa geçiş yollarını Türk toplumunun kendi gereksinmelerine göre bulma düşüncesinin bir zaferi.” Karşıtlarına göre “Köy çocuğunu köyden alıp köy şartlarında yetiştirerek yine 20 yıl köyde yaşamaya mahkûm eden bir anlayışın” eseri. Bir enstitü mezununa göre, Köy Enstitüleri “Derinden halk yaratılarının fışkırtılmasını, bunların çağdaş anlayışla değerlendirilmelerini amaçlıyordu. Halk ekininin değişik alanlardaki ‘topraktan öğrenen’ ustaları, arıcılık, bağcılık, dokumacılık, türkü ustaları enstitülerde ‘ustaöğretici’ görevine getiriliyordu.” Etkin ömrü altı, uğultusu altmışaltı yıldır süren bu teşebbüs hem bir eğitim, hem de bir kalkınma modeli. Sadece bir okul gibi değil, bir “işyeri ve fabrika gibi” çalışmış! “Enstitüleri bitiren öğrenciler, gerçek yaşamda geçerli olabilecek bir meslek ya da sanata sahip olmuşlar ve görevlendirildikleri kırsal alanlarda, öğrendikleri bu meslekleri bizzat pratik yaşamda uygulayarak oradaki insanlara örnek olma görevini yerine getirmişlerdir.”</p>
<p>Modelin mimarı kabul edilen <em>Mürebbinin Ruhu</em> yazarı İsmail Hakkı Tonguç’a göre, zaten Türk eğitiminin amacı “ekonomik iş yapanlar arasında yeni bir işbölümü yaratmak” idi. Hangi sınıf veya zümrelerdir bunlar? Devlet memurları, kapitalistler, işçiler, büyük toprak sahipleri ve çiftçiler, özellikle de “ülkenin başlıca vergi ödeyicisi olan küçük toprak sahibi köylü nüfus.” Demek ki öyle bedavaya “milletin efendisi” olunmuyor; ödersin en yüksek vergiyi, alırsın efendilik şehadetnamesini! Fay Kirby, Tonguç’un sadece millî eğitimi değil, millî kalkınmayı da köyden başlatmayı öngören ülkücü görüşlerini şöyle özetliyor: “Köylünün Kemalist rejimin odak noktası olmakla kalmayıp, kurulacak tüm eğitim sisteminin yönünü ve içeriğini saptayacak başlıca etken olması gerekmektedir. Kent toplumu, beklenen eğitim reformunu yürütemeyecek kadar ülkenin ekonomik yaşamıyla bağını yitirmiş durumdadır. Köy toplumunu bir yana bırakın kent, Tanzimat’tan beri kendi toplumunu bile düzeltmekte ve çağdaşlaştırmakta güçsüz olduğunu kanıtlamıştır. Tüm bilgisizliğine, yanlış inançlarına vb. karşın, Türk köylüsü yüz yıldan fazla bir süre Osmanlı ve Türk devletini savaşta, barışta sırtında taşımıştır. Çağdaş kent yaşamının inceliklerini bir yana bırakırsak, köy toplumu çağdaş uygarlıkla daha çok uyuşabilir özellikleri olduğunu göstermiştir. Örneğin, üzerinde o kadar gürültü koparılan kadının toplum yaşamından uzak tutulması kentlilerin uygulamasıydı. Köy kadını, toplum yaşamından da, ekonomik iş yaşamından da ayrı tutulmuyordu. Köy toplumu, Türkiye’nin çağdaşlaşma yolundaki iradesinin deneneceği el sürülmemiş bir doğa kaynağı, Kemalist rejimin gerçekleştirmek istediği manevi ve toplumsal evrimin bir esin kaynağı olmalıydı.” Kemal Burkay, Tonguç’un bu Maoculuğu önceleyen ülkücülüğünün Kemalist burjuvazinin hedefi olmadığı gibi, fazla da abartılmaması gerektiğini söylüyor. Köyler belirli bir evrimle kapitalist pazara açılıyor ve kentlerle bütünleşiyorlar zaten. Ekonominin ihtiyaç duyduğu kalifiye işgücünü ise meslek okulları ve üniversiteler sağlıyor.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ocak-2021">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Abd Çin’i Durdurabilir mi?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/avrupa-tarihi/abd-cini-durdurabilir-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Dec 2020 05:54:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Güney Kore]]></category>
		<category><![CDATA[Japonya]]></category>
		<category><![CDATA[nüfus]]></category>
		<category><![CDATA[RCEP]]></category>
		<category><![CDATA[Sömürge]]></category>
		<category><![CDATA[ticaret]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6567</guid>

					<description><![CDATA[Kasım ayı ortalarında 15 Asya-Pasifik ülkesi Çin’in önderliğinde dünyanın en büyük ticaret blokunu kurdular: RCEP (Regional Comprehensive Economic Partnership). Blokun adında geçen “kapsamlı” sıfatı, girişimin iddiasını gösteriyor; bunun sıradan bir atılım olmadığının altını çiziyor. Çin’in yanısıra Japonya ve Güney Kore gibi ileri sanayi ülkeleri; Avustralya, Malezya, Tayland gibi onların hemen ardından gelen sanayi güçleri; Endonezya, Vietnam ve Filipinler gibi yüksek nüfuslu ülkeler de blok üyeleri arasında bulunuyor. Sadece Hindistan dışarıda kalmayı tercih etti; fakat onların da sırası gelecek. Dünya nüfusunun, dünya üretiminin ve dünya ticaretinin yaklaşık üçte biri bu yeni ortak pazarın elinde bulunuyor. Bu birleşik kuvvet para ve finans&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kasım ayı ortalarında 15 Asya-Pasifik ülkesi Çin’in önderliğinde dünyanın en büyük ticaret blokunu kurdular: RCEP (Regional Comprehensive Economic Partnership). Blokun adında geçen “kapsamlı” sıfatı, girişimin iddiasını gösteriyor; bunun sıradan bir atılım olmadığının altını çiziyor. Çin’in yanısıra Japonya ve Güney Kore gibi ileri sanayi ülkeleri; Avustralya, Malezya, Tayland gibi onların hemen ardından gelen sanayi güçleri; Endonezya, Vietnam ve Filipinler gibi yüksek nüfuslu ülkeler de blok üyeleri arasında bulunuyor. Sadece Hindistan dışarıda kalmayı tercih etti; fakat onların da sırası gelecek. Dünya nüfusunun, dünya üretiminin ve dünya ticaretinin yaklaşık üçte biri bu yeni ortak pazarın elinde bulunuyor. Bu birleşik kuvvet para ve finans alanlarına da yansıtıldığı zaman, kapitalist sistemin çekirdeği çatırdamaya başlayacaktır. Amerikan İmparatorluğu bu gelişmeleri kuşatma gücüne sahip değildir artık.</p>
<p>Toplumsal iktidarın tarihini yazan Michael Mann, kendisiyle 10 yıl kadar önce yapılan uzun söyleşide (“Power in the 21st Century,” Polity, 2011) Amerika’nın yaşayan tek imparatorluk ve tarihteki biricik “küresel imparatorluk” olduğunu söylüyordu. Henüz gerilemeye başlamamış olsa da mutlaka gerileyeceğini, bunun da “doların rezerv para olma vasfını kaybetmeye başladığı” uğrakta gerçekleşeceğini belirtiyordu. “Eninde sonunda dünya rezerv para birimi dolar olmaktan çıkacak, doları da kapsayan bir para birimleri sepeti olacaktır.” RCEP benzeri oluşumlar bu süreci hızlandıracağa benziyor.</p>
<p>Geçen ayki “Amerikan Hegemonyasının Sonu” başlıklı yazımızı Mann’ın kesin hükmüyle noktalamıştık: “ABD bugün askerî bir dev, ikinci sınıf bir iktisadî güç, siyasî bir şizofren ve ideolojik bir hayalettir.” Sosyolog tarihçimiz, Tutarsız İmparatorluk’ta (2003) ABD’nin “toplumsal gücün dört boyutu” bağlamında muhasebesini şöyle yapıyordu:</p>
<p>1. ABD’nin askerî bir dev olduğu su götürmez. 2003 yılı Amerikan savunma bütçesi, dünya toplamının %40’ı kadardır ve kendinden sonraki 24 ülkenin toplamına eşittir. Ancak, nükleer gücün doğası Amerikan üstünlüğüne gölge düşürmektedir. ABD ve Rusya’nın nükleer savaş başlıkları 9000’er civarındadır ve 2007’ye kadar 2500 dolayına indirilmesi öngörülmektedir. Dolayısıyla, bu alanda ABD Rusya’ya emperyal üstünlük taslayamaz. Ondan sonraki üç önemli güce de! Fransa’nın 340, Çin’in 250, İngiltere’nin 185 nükleer savaş başlığı vardır. Rakamlar çok daha küçük olsa da, bu ülkelerin caydırma gücü Rusya’nınkinden aşağı değildir. Bunları daha kısa menzilli nükleer füzelere sahip dört ülke izlemektedir: İsrail’in 100-200, Hindistan ile Pakistan’dan her birinin 30 40, Kuzey Kore’nin ise bir-iki nükleer savaş başlığı olduğu sanılmaktadır. Bazı ülkelerin önümüzdeki on yılda benzer güce kavuşabilecekleri, Japonya veya Almanya gibi ileri sanayi ülkelerinin ise isterlerse birkaç ay içinde bu tür silahları geliştirebilecekleri bilinmektedir. Nükleer silahlar ancak caydırmaya yarar, rasyonel bir hücumun parçası olamaz; dolayısıyla imparatorluk işinde fazla katkıları olmaz. İmparatorlukların konvansiyonel kuvvetlere ihtiyacı vardır. Amerika’nın asker sayısı ise son çeyrek yüzyılda 2.2 milyondan 1.5 milyonun altına inmiştir. Dünya asker toplamının %5’i ile dünyaya hükmedebilmek için, başka ülke askerlerini hizmete koşmaktan başka yol yoktur. İngiltere’nin 1800 başlarında Hindistan’daki 291 bin askerinin beşte dördü Hintli idi!</p>
<p>Sömürge imparatorlukları yerlilere yönettiriliyordu. Milliyetçiliğin yükselişi ile bu artık imkânsızdır.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-2020">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Amerikan Hegemonyasının Sonu</title>
		<link>https://www.derintarih.com/avrupa-tarihi/amerikan-hegemonyasinin-sonu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Nov 2020 05:39:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Amerikan hegemonyası]]></category>
		<category><![CDATA[Gramsci]]></category>
		<category><![CDATA[Pax Amerikana]]></category>
		<category><![CDATA[SSCB]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6489</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye’nin Rusya’dan aldığı S 400 füze savunma sistemini denemeye başlaması üzerine ABD yetkilileri, bu hususta Türk yönetimini ikna edemedikleri için “çok mutsuz” olduklarını belirttiler. Türkiye’nin dış siyasetindeki bu köklü dönüşümün lehinde veya aleyhinde çok şey söylenebilir elbet. Benim üzerinde durmak istediğim husus, bu gibi gelişmelerin uluslararası sistemin yapısal dönüşümünü ne ölçüde yansıtmakta olduğudur. ABD’nin bir tür örtük tehdit sayılan mutsuzluk vurgusuna Türk hükümeti “savunma faaliyetimizi Amerikalılara soracak değiliz” açıklamasıyla cevap verdi. SSCB’nin ancak kısmen dengeleyebildiği Amerikan hegemonyası evresinde (yaklaşık 1945-1990) böyle bir tepki tasavvur edilemezdi. Dünyanın artık hegemonsuz bir çok-kutupluluk evresine girmiş olduğu söylenebilir. Özellikle 11 Eylül saldırılarından ve 2008&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’nin Rusya’dan aldığı S 400 füze savunma sistemini denemeye başlaması üzerine ABD yetkilileri, bu hususta Türk yönetimini ikna edemedikleri için “çok mutsuz” olduklarını belirttiler. Türkiye’nin dış siyasetindeki bu köklü dönüşümün lehinde veya aleyhinde çok şey söylenebilir elbet. Benim üzerinde durmak istediğim husus, bu gibi gelişmelerin uluslararası sistemin yapısal dönüşümünü ne ölçüde yansıtmakta olduğudur. ABD’nin bir tür örtük tehdit sayılan mutsuzluk vurgusuna Türk hükümeti “savunma faaliyetimizi Amerikalılara soracak değiliz” açıklamasıyla cevap verdi. SSCB’nin ancak kısmen dengeleyebildiği Amerikan hegemonyası evresinde (yaklaşık 1945-1990) böyle bir tepki tasavvur edilemezdi. Dünyanın artık hegemonsuz bir çok-kutupluluk evresine girmiş olduğu söylenebilir. Özellikle 11 Eylül saldırılarından ve 2008 finans krizinden itibaren “Amerikan hegemonyasının, Amerikan yüzyılının veya Pax Amerikana’nın sonu”ndan söz etmek adeta klişeleşti. Oysa 27 yıl önce ben <em>Amerikan Yüzyılının Sonu</em> başlıklı kitabımı yayınladığımda bu gibi ifadelere bıyık altından gülünüyordu. Türkiye Yazarlar Birliği jürisi meselenin farkında olacak ki, 1993 Fikir Ödülüne bu kitabı lâyık görmüş, ben de ender Ankara seyahatlerimden birini yaparak ödülümü merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun elinden almıştım.</p>
<p>Hegemonya kelimesi Yunancada şehir-devletler arasındaki hâkimiyet ilişkisini açıklamada kullanılan hegemonia teriminden geliyor. Gramsci ile beraber kelimenin kullanımı, modern çağda “kapitalist devletin hayatiyetini” anlamada anahtar bir işlev üstlendi. Gramsci hâkim yönetim tarzının sınıfsal olduğunu düşünüyor ve bu bağlamda somut kurumsal biçimlerin ve maddî üretim ilişkilerinin nasıl öne çıktığını açıklamaya çalışıyordu. “Bir sınıfın üstünlüğü ve dolayısıyla onunla irtibatlı üretim tarzının yeniden üretimi kaba kuvvet veya cebirle sağlanabilir. Fakat Gramsci’ye göre ileri kapitalist toplumlarda sınıf hâkimiyeti büyük ölçüde bir fikir ittifakı, entelektüel ve ahlâkî bir liderlik sayesinde başarıldı.” Hegemonya oluşumunda nihaî amaç iktisadî üstünlük sağlamak olsa da, bunun sürdürülebilir olması için düşünce ve sanatla bütünleştirilmesi (“fikrî iktidar”) gerekiyor. İktisadî üstünlüğün sık sık el değiştirmesinden ötürü de hiçbir hegemonya uzun ömürlü olamıyor.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasim-2020">Derin Tarih Kasim Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Girişimcilik, Din ve Hukuk</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dogudan-batiya/girisimcilik-din-ve-hukuk/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2020 05:54:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğu'dan Batı'ya]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[filozof]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Haldun]]></category>
		<category><![CDATA[Kedar]]></category>
		<category><![CDATA[Mukaddime]]></category>
		<category><![CDATA[ticaret]]></category>
		<category><![CDATA[Yunan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6426</guid>

					<description><![CDATA[Din ile felsefe ticarî girişimciliğe çoğu zaman kaş çatmış gibidirler. Eski Yunan filozofları genel olarak tüccara karşı mesafeliydiler. “Ilımlı kazanç” normal sayılsa da, Eflatun veya Aristo gibi filozoflar başta olmak üzere, Yunan dünyasının düşünürleri ticaret karşıtı bir erdem anlayışına sahiptiler. Girişimci, onların gözünde hep kuşkulu bir kişilikti. Aynı kuşkulu tutumu, Ortaçağ İslam dünyasının en önemli düşünürlerinden biri olan İbn Haldun’da da görüyoruz. Mukaddime yazarına göre büyük kişisel servetler çalışmakla, dürüst ekonomik yollarla elde edilemez. Dolayısıyla, girişimciler esastan şüpheli tiplerdir. Fakat Müslüman bilginler genelde ticaret ve girişimciliğe olumlu bakmışlardır. Sebebi basit: Toplumları dinamik kılan en önemli nitelik “uzmanlaşma”dır. Sosyal hayatta yetkinlik&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Din ile felsefe ticarî girişimciliğe çoğu zaman kaş çatmış gibidirler. Eski Yunan filozofları genel olarak tüccara karşı mesafeliydiler. “Ilımlı kazanç” normal sayılsa da, Eflatun veya Aristo gibi filozoflar başta olmak üzere, Yunan dünyasının düşünürleri ticaret karşıtı bir erdem anlayışına sahiptiler. Girişimci, onların gözünde hep kuşkulu bir kişilikti. Aynı kuşkulu tutumu, Ortaçağ İslam dünyasının en önemli düşünürlerinden biri olan İbn Haldun’da da görüyoruz. <em>Mukaddime</em> yazarına göre büyük kişisel servetler çalışmakla, dürüst ekonomik yollarla elde edilemez. Dolayısıyla, girişimciler esastan şüpheli tiplerdir. Fakat Müslüman bilginler genelde ticaret ve girişimciliğe olumlu bakmışlardır.</p>
<p>Sebebi basit: Toplumları dinamik kılan en önemli nitelik “uzmanlaşma”dır. Sosyal hayatta yetkinlik büyük ölçüde uzmanlaşmanın eseridir. Uzmanlaşma, ticareti zorunlu kılar. Medenî hayat ticaretsiz tasavvur edilemez. Piyasasız ticaret olabilir, ama ticaretsiz medeniyet mümkün değildir. Anadolu’nun büyük bir bölümünü, Mezopotamya ve Doğu Akdeniz’i içine alan Bereketli Hilal, muhtemelen ilk medeniyet merkezidir. Çok eski çağları bir yana bırakırsak, “milattan önce 800 ila milattan sonra 200 arası binyılda bu bölgenin ve topyekûn Akdeniz dünyasının ulaştığı ekonomik gelişme düzeyi, Avrupa’da ancak 12. yüzyıldan sonra aşılabildi. Bu başarının kaynağı, son derece gelişmiş bir ticaret ve piyasalar ağının mümkün kıldığı yaygın işbölümüydü.” Kitab-ı Mukaddes Doğu Akdeniz’deki ticarî hareketliliği bir tarih kitabından çok daha canlı biçimde tasvir etmektedir:</p>
<p>“Ve sen, âdem oğlu, Sur için mersiye oku; ve Sur’a de: Ey deniz kapılarında oturan, çok (uzak) adalara kadar kavimlerle alışveriş eden şehir, sende hikmetli adamlar vardı, senin kılavuzların onlardı. Mallarınla değişmek için, denizin bütün gemileri gemicileriyle beraber sende idiler. Her çeşit malın çokluğundan ötürü Tarşiş senin tacirindi; senin pazarlarına gümüş, demir, kalay ve kurşun verirlerdi. Yavan, Tubal ve Meşek senin tacirlerindiler; senin mallarını insan canları ve tunç kaplarla değiş ederlerdi. Togarma hanedanından olanlar senin pazarlarına atlar ve cenk atları ve katırlar verirlerdi. Dedan Oğulları senin tacirlerindiler; çok adaların ticareti senin elinde idi; karşılık olarak sana fildişi ve abanoz getirirlerdi. Senin el işlerinin çokluğundan ötürü, Suriye senin tacirindi; senin pazarlarına zümrüt, erguvanî ve renk renk işlemeliler, ince keten ve mercanla yakutlar verirlerdi. Yahuda ile İsrail diyarı senin tacirlerindiler; senin mallarına karşılık buğday, pide, bal ve yağ ve merhem verirlerdi. Arab ili ve bütün Kedar beyleri senin tacirindi; kuzu ve koçlarla gelirlerdi. Şeba ve Raama tacirleri senin pazarlarına baharat, her türlü kıymetli taş ve altın verirlerdi. Senin malların için kervanlar Tarşiş gemileriydi; ve seni doldurdular ve denizin bağrında çok izzetli oldun”.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ekim-2020">Derin Tarih Ekim Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Devlet, Aydınlar ve 28 Şubat Ruhu</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/devlet-aydinlar-ve-28-subat-ruhu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 Aug 2020 07:52:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Andre Gunder]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya]]></category>
		<category><![CDATA[Immanuel Wallerstein]]></category>
		<category><![CDATA[medyatik kafa]]></category>
		<category><![CDATA[sistemik kafa]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6292</guid>

					<description><![CDATA[Ayasofya’nın müzeden tekrar camiiye dönüştürülmesi üzerine Türkiye’de devlet, aydınlar ve toplum arasındaki ilişki biçimi yeniden tartışma gündemimize girdi. Girdi ama ne yazık ki medyatik kafanın çıkardığı gürültüden, akademik ve sistemik kafanın sesi işitilemez durumda. Malûm ‘Üç Kafa Modeli’mi hatırlatayım: Medyatik Kafa, günlük düşünür; zaman ufku birkaç haftadan birkaç yıla kadardır. Haydi mülayim davranıp 10 yıl diyelim. Akademik Kafa, yıllık düşünür; zaman ufku birkaç yıldan birkaç onyıla kadardır. Yaklaşık 100 yıl diyelim. Sistemik Kafa, sistem çapında ve asırlık düşünür. Zaman ufku ortalama 1000 yıl diyebiliriz. Mesela, içinde yaşadığımız Kapitalist dünya sisteminin anlamlı bir tahlili için uygun zaman çerçevesi Immanuel Wallerstein için&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ayasofya’nın müzeden tekrar camiiye dönüştürülmesi üzerine Türkiye’de devlet, aydınlar ve toplum arasındaki ilişki biçimi yeniden tartışma gündemimize girdi. Girdi ama ne yazık ki medyatik kafanın çıkardığı gürültüden, akademik ve sistemik kafanın sesi işitilemez durumda. Malûm ‘Üç Kafa Modeli’mi hatırlatayım: Medyatik Kafa, günlük düşünür; zaman ufku birkaç haftadan birkaç yıla kadardır. Haydi mülayim davranıp 10 yıl diyelim. Akademik Kafa, yıllık düşünür; zaman ufku birkaç yıldan birkaç onyıla kadardır. Yaklaşık 100 yıl diyelim. Sistemik Kafa, sistem çapında ve asırlık düşünür. Zaman ufku ortalama 1000 yıl diyebiliriz. Mesela, içinde yaşadığımız Kapitalist dünya sisteminin anlamlı bir tahlili için uygun zaman çerçevesi Immanuel Wallerstein için asgari 500 yıldı, Andre Gunder Frank içinse 5000 yıl. Her iki hâlde de, sistemin “başlangıcına” gidip oluşumunu ve işleyiş ilkelerini kavramadıkça, mümkün/muhtemel/mukadder geleceği hakkında hiçbir makul söz söyleyemezdik!</p>
<p>Aydınlarımızın büyük kısmı ne yazık ki medyatik kafalı. Yıllar önce, Taksim parkında Mehmet Genç Hoca’yla oturmuş, memleket ahvaline dair söyleşiyorduk. Söz dönüp dolaşıp aydınlara geldiğinde, Necip Fazıl hakkında unutulmaz bir değerlendirme yaptı: “Ankara’da talebeydik. Ben, Sezai Karakoç, filan. Necip Fazıl geldiğinde dinlemeye giderdik. Üstad kimseyi beğenmez, açıkçası bizi de, gözümüzde büyüttüğümüz en mühim aydınları da küçük görürdü. Onun bu hâlini şairliğine hamleder; kendini İstanbullu bir aristokrat saydığından, biz dahil bütün ‘Anadolu çocuklarını’ horladığını düşünürdük. Yıllar sonra İstanbul aydınlarına karışıp, çoğunun ne mal olduğunu yakından gördükten sonra, ‘Necip Fazıl baştan sona haklıymış’ dedik!” Genç Hoca’ya T. S. Elliot’ın Amerikan aydınlarına dair bir sözünü hatırlattım: “Amerikalı aydın ancak 40 yaşına ayak bastığı zaman 1 yaşındaki Avrupalının idrâk seviyesine ulaşır!” Gülerek, benim ‘teorim’ daha acımasız dedi: “Türk aydını 39 yaşına kadar bebektir; 40 yaşında bunak olur!”</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-agustos-2020">Derin Tarih Ağustos Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yedi Güzel Tarihçi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/oteki-tarih/yedi-guzel-tarihci/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Jul 2020 11:06:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öteki Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[ilmî]]></category>
		<category><![CDATA[imkân]]></category>
		<category><![CDATA[sual]]></category>
		<category><![CDATA[Tabakoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[yerli ve millî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6117</guid>

					<description><![CDATA[On beş yaşından itibaren “ciddi ciddi” düşünmeye başladığımı varsayar ve kendimi “yerli ve millî” hocalarla sınırlarsam, yarım asırlık düşünce hayatımda yedi edib, yedi de tarihçi/iktisatçıya epey borçlu olduğumu söyleyebilirim. “Roman Diliyle&#8230;” dizisinde birinci grubun etkisini görebilirsiniz: Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Cemil Meriç, İsmet Özel, Kemal Tahir, Halide Edib ve Tanpınar. İktisatçı/Tarihçilerim de şunlar: Barkan, İnalcık, Genç, Ülgener, Zaim, Tabakoğlu ve Orman. Son ikisi olmasaydı, akademiyle ilişkim belki hiç olmayacaktı. Benim için sadece hoca değil, birer ağabey oldular. Geçen ay ebedî yolculuğuna çıkan Sabri Orman Hocamı ve ondan önce terk-i dünya eyleyen dört hocamızı rahmetle anıyor; Genç ve Tabakoğlu Hocalarıma da&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>On beş yaşından itibaren “ciddi ciddi” düşünmeye başladığımı varsayar ve kendimi “yerli ve millî” hocalarla sınırlarsam, yarım asırlık düşünce hayatımda yedi edib, yedi de tarihçi/iktisatçıya epey borçlu olduğumu söyleyebilirim. “Roman Diliyle&#8230;” dizisinde birinci grubun etkisini görebilirsiniz: Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Cemil Meriç, İsmet Özel, Kemal Tahir, Halide Edib ve Tanpınar. İktisatçı/Tarihçilerim de şunlar: Barkan, İnalcık, Genç, Ülgener, Zaim, Tabakoğlu ve Orman. Son ikisi olmasaydı, akademiyle ilişkim belki hiç olmayacaktı. Benim için sadece hoca değil, birer ağabey oldular. Geçen ay ebedî yolculuğuna çıkan Sabri Orman Hocamı ve ondan önce terk-i dünya eyleyen dört hocamızı rahmetle anıyor; Genç ve Tabakoğlu Hocalarıma da hayırlı uzun ömürler diliyorum. Bu yazıda daha çok hatıralarımdan hareketle kısacık “Nasıl biliyordunuz?” portreleri çizmek istiyorum.</p>
<p><strong>Barkan ve İnalcık: Kendi kavramlarımız yoksa, kendi tarihimizi anlayamayız!</strong></p>
<p>Ömer Lütfi Barkan Hocamızı şok bir haberle tanımıştım: 1978 baharında, Boğaziçi İdarî Bilimler Fakültesi’nin duvarında basit bir ilan: Çarşamba günü saat 18.00’da 412 numaralı derslikte Prof. Ö. L. Barkan “Osmanlı İmparatorluğu’nda Fiyat Hareketleri” başlıklı bir konuşma yapacaktır. Aman Allahım, Barkan Hoca yaşıyor muydu? Öldüğüne dair herhangi bir bilgim yoktu; ama okuduğum bütün Osmanlı tarihi kitaplarında kaynakçanın üçte biri onun çalışmalarından oluşuyordu. Bu kadar eser üretmiş biri yaşıyor olamazdı! O büyüleyici konuşmanın ardından, bir sonraki dönemde Hoca lutfedip bir resmî ders vermeye başladı ve onun sayesinde Braudel’i tanımış oldum. Korsan olarak girdiğim dersinden unutamadığım bir anekdot: O yılların en hararetli tartışmalarından biri Osmanlı sisteminin temel karakterine dairdi: Feodal miydik, ATÜT mü? Asya tipi üretim tarzı, piyasa yapılarının pek gelişmediği, otarşik, kendine yeterli ekonomik birimlerden oluşuyordu. Marx’ın bir dostunun Hindistan’dan gönderdiği mektuplara dayanarak kurguladığı bu kavramsal çerçeveyi, biz hiçbir ciddi araştırma yapmadan kabulleniyor; üstüne üstlük, kabul etmeyenlere neredeyse silah doğrultuyorduk. Bir derste konu dönüp dolaşıp buraya geldi; Hoca her zamanki tebessümüyle, kâğıdı kalemi bırakıp dinleyin dedi:</p>
<p>“Bu sual, kendi tarih araştırmalarımızın neticesi değildir. Önce kendi belgelerimizi gün ışığına çıkarıp incelemeliyiz ki, hangi sualleri sorabileceğimizi tespit edebilelim. Bizim Osmanlı Devleti arşivimizin maalesef ancak yüzde 3’ü (bu rakamdan tam emin değilim fakat çok küçük bir sayı idi!) tasnif edilebilmiştir. Bu seviyede bir hazırlıkla tarih yazamaz, sosyoloji yapamayız. İşe yarar kavramlar geliştiremeyiz. Kendimden misal vereyim: Herhangi bir meseleyi araştırdığımda, karşımda düzenli kataloglar değil, dağ gibi yükselen bir belge yığını buluyorum. Gayet mantıklı (!) düşünerek, en üstteki belgelerden bir kısmını alıyorum; zira ortadan çekmeye kalksam hepsi yırtılır, alt bölgeye uzanmanın ise imkân ve ihtimali yoktur. Böylece, gayet ilmî (!) bir şekilde elde ettiğim belgeleri ikiye ayırıyorum: Rahat okunanlar ve rahat okunmayanlar. Vakit az, bir an önce bir şeyler yazmak lazım. Zor okunanları tekrar yerine koyuyor ve işime devam ediyorum&#8230;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-temmuz-2020">Derin Tarih Temmuz Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Emperyalist Avrupa’yı Virüs Çarptı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/avrupa-tarihi/emperyalist-avrupayi-virus-carpti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Jun 2020 05:17:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[euro]]></category>
		<category><![CDATA[Eurosystem]]></category>
		<category><![CDATA[FİNANS]]></category>
		<category><![CDATA[Hasting Ismay]]></category>
		<category><![CDATA[pandemi]]></category>
		<category><![CDATA[Thomas Piketty]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6011</guid>

					<description><![CDATA[Minnacık bir virüs emperyalist Avrupa’nın maskesini düşürdü. Sadece medyaya konu olan, başka Avrupa ülkelerine gitmekte olan maske ve sağlık ekipmanına bazı ülkelerde el konulmasından söz etmiyorum. Avrupa Birliği’nin en etkin organlarının, salgının ölümcül etkilerine karşı, kendi aralarındaki görece zayıf ülkeleri ve bilhassa sıradan Avrupalı yurttaşları değil, öncelikle kendi FİNANS kurumlarını kurtarma derdine düşmüş olmalarını kast ediyorum. Aklıbaşında ve vicdan sahibi aydınları isyan ettiriyor bu bencil ve tarafgir tutum. Son yıllardaki edebî/ akademik çalışmalarıyla dünyaca tanınan iktisatçı Thomas Piketty, daha âdil ve sürdürülebilir yeni bir kalkınma modeli için “önceliklerimizde net bir değişim olması, parasal ve malî alandaki tabulara meydan okunması” gerektiğini&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Minnacık bir virüs emperyalist Avrupa’nın maskesini düşürdü. Sadece medyaya konu olan, başka Avrupa ülkelerine gitmekte olan maske ve sağlık ekipmanına bazı ülkelerde el konulmasından söz etmiyorum. Avrupa Birliği’nin en etkin organlarının, salgının ölümcül etkilerine karşı, kendi aralarındaki görece zayıf ülkeleri ve bilhassa sıradan Avrupalı yurttaşları değil, öncelikle kendi FİNANS kurumlarını kurtarma derdine düşmüş olmalarını kast ediyorum. Aklıbaşında ve vicdan sahibi aydınları isyan ettiriyor bu bencil ve tarafgir tutum. Son yıllardaki edebî/ akademik çalışmalarıyla dünyaca tanınan iktisatçı Thomas Piketty, daha âdil ve sürdürülebilir yeni bir kalkınma modeli için “önceliklerimizde net bir değişim olması, parasal ve malî alandaki tabulara meydan okunması” gerektiğini söyleyecek kadar ileri gidiyor. İktisat politikaları “reel ekonominin yararına çalışmalı, sosyal ve ekolojik hedeflere hizmet için kullanılmalıdır.”1 Piketty’nin verdiği bilgiler dudak uçuklatıyor: Avrupa Merkez Bankası (ECB) tarafından yönetilen merkez bankaları ağı Eurosystem, 2008 krizinden beri bankaları kurtarmak için boyuna para basıp duruyor. Eurosystem’in bilançosu 2007-2018 arasında 1 trilyon eurodan tam 4.7 trilyon euroya çıkıyor ki, bu rakam bütün euro bölgesinin yurtiçi gayrısafi hasılalar toplamının yüzde 40’ı demektir (Önceki oran yüzde 10). Özetle, Avrupa devletleri büyük bir finans krizini önlediler ama yükünü vatandaşın sırtına bindirerek!</p>
<p>2008 finans krizi artı 2020 pandemi krizini beraberce “1929 Büyük Bunalımı artı İkinci Dünya Savaşı” dönemine benzetebiliriz. Savaştan sonra Avrupa uzun bir restorasyon dönemine girdi. Bu onarım evresinin iki önemli organı NATO ile AET oldu. AET yani Avrupa Ekonomik Topluluğu, bugünkü AB’nin çekirdeğidir. Kuruluşundaki temel amaç, Almanya’nın ekonomik gelişmesini denetim altında tutmak, böylece yeni çılgınlıklara kapılmasını engellemekti. NATO’nun kuruluş amacı ise İngiliz general Hasting Ismay’in kelimeleriyle şöyle dile getirilmişti: “To keep the Russians out, the Americans in, and the Germans down.” Öyle bir askerî ittifak kuralım ki, Ruslar dışarıda, Amerikalılar içeride, Almanlar ise altta kalsın! Bu düzenlemelerden yarım asır sonra, meşhur Time dergisinin “Avrupa: 50 Harikulâde Yıl” başlıklı özel sayısı şöyle bir bilanço çıkarıyordu: “Tıpkı ormanlar gibi, medeniyetleri de kasıp kavuran yangınlar vardır. Fakat ardından, bizzat küller toprağı besler ve tedricen yeni bir büyüme başlar. Esinleyici fakat dehşetli bir yeniden ormanlaşmadır bu: Apokalips yoluyla tarihsel ilerleme. Harabeler içinden Phoeniks sanayiler çıkar, şehirler yeniden billurlaşır. Orman, yangını affeder. Bach’tan barbarlığa alçalan bir toplum, üzüntülü fakat akıllı bir tarzda, tekrar Bach’a doğru yükselir.”2 (Apokalips: Dünyanın sonuna işaret sayılan felaketler. Phoenix: Kendi küllerinden vücud bulan kuş, anka.)</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2020">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarih Yürekle Yazılır!</title>
		<link>https://www.derintarih.com/oteki-tarih/tarih-yurekle-yazilir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 May 2020 11:15:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öteki Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Birleşik Avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Tâhir]]></category>
		<category><![CDATA[Sait Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[soğuk savaş]]></category>
		<category><![CDATA[Tanpınar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5911</guid>

					<description><![CDATA[Yeni bir Soğuk Savaşın eşiğinde gibiyiz. Yalnız bu sefer dünya iki süper gücün değil, birbirini kollayan çok sayıda güç merkezinin etrafında kümeleniyor. Her merkezin kudret ve zaafları var tabii, hiçbiri ayağını sağlam bir zemine basmıyor. Minnacık bir virüs, Almanya-merkezli Birleşik Avrupa’nın bile ne kadar kırılgan bir yapı olduğunu kanıtlıyor. ABD’de petrol bir gecede (ne demekse?) sıfır doların altına iniyor, petrol gelirine bağımlı Rusya kara kara düşünüyor ve hep birlikte Çin’i suçluyorlar. Saatlerimizi bir asır öncesine geri alıyoruz! Neler olmuştu bir asır önce? 1900’lerin dünyasında neler olup bittiğine dair okumalarım beni tarihçilerden çok romancıları dikkate almaya yöneltti. Kurgu eserlerde bir yandan&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yeni bir Soğuk Savaşın eşiğinde gibiyiz. Yalnız bu sefer dünya iki süper gücün değil, birbirini kollayan çok sayıda güç merkezinin etrafında kümeleniyor. Her merkezin kudret ve zaafları var tabii, hiçbiri ayağını sağlam bir zemine basmıyor. Minnacık bir virüs, Almanya-merkezli Birleşik Avrupa’nın bile ne kadar kırılgan bir yapı olduğunu kanıtlıyor. ABD’de petrol bir gecede (ne demekse?) sıfır doların altına iniyor, petrol gelirine bağımlı Rusya kara kara düşünüyor ve hep birlikte Çin’i suçluyorlar. Saatlerimizi bir asır öncesine geri alıyoruz!</p>
<p>Neler olmuştu bir asır önce? 1900’lerin dünyasında neler olup bittiğine dair okumalarım beni tarihçilerden çok romancıları dikkate almaya yöneltti. Kurgu eserlerde bir yandan ülke içi aydınların ve devlet adamlarının birbirleriyle mücadelesi ve özeleştirileri; diğer yandan da başlıca güç merkezlerine karşı tutumları irdeleniyordu. Tanpınar 1950’lerde, Kemal Tahir ise 1960’larda kaleme aldıkları kurgularda, yarım asır önceki gelişmeleri “canlandırmaya” çabalıyorlardı. Mesela Sahnenin Dışındakiler yüzyıl başı aydınımızın konumundaki müphemlik ve tatminsizliğe sâdık bir ayna tutuyordu. Tanpınar’a göre, bozuk musikiyle intikam marşları çalmak nasıl “sonunda milletlerin hayatında içinden bir türlü çıkılamayan kuyular hâline geliyor, bu yüzden hareket ve düşünce hürriyetimizi kaybedip lüzumsuz maceralara sürükleniyor, alalım düşmandan eski yerleri diye yaşayıp mütemadiyen kaybediyor” idiysek; temel millî meseleleri de gülünç ve yetkisiz cevaplarla münakaşa ediyorduk. “Bunlar Türkçülük meselesi, kadın meselesi, ferdiyet meselesi, içtimaî kalkınma ve adem-i merkeziyet meselesi, şahsî teşebbüs meselesi gibi davalardı. Fakat asıl mühimi zihinlere gelen şüphe ve tatminsizlikti.” Bu durum devlet idaresine de yansıyor, genç yöneticileri hızla yaşlandırıyordu. “Nazırları arasında Sadrazam Sait Paşa’dan başka kırk yaşını aşmış pek az adam bulunmasına rağmen devlet ihtiyardı. Arkasında sade kendi altı asırlık mâzisi değil, bütün ihtiyar Şark vardı.”</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2020">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İktidar İle Hakikat Arasındaki Aydın</title>
		<link>https://www.derintarih.com/oteki-tarih/iktidar-ile-hakikat-arasindaki-aydin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Apr 2020 06:15:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öteki Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[akılcılık]]></category>
		<category><![CDATA[Foucault]]></category>
		<category><![CDATA[Halife Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[kafesleme]]></category>
		<category><![CDATA[Taçlıvirüs]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5793</guid>

					<description><![CDATA[Taçlıvirüs yüzünden evlerimize kapandığımız şu günlerde kafamı en fazla meşgul eden soru şudur: Aydın ne işe yarar? Televizyona bakıyorum, bir kısmı benden yaşlı birçok insan iş peşinde koşturuyor. Ya açılacak dükkânı vardır, ya taşınacak yükü. Evde oturun demek kolay, işlerini yapmazlarsa aç kalırlar. Oysa ben evden çıkmadan da çalışabiliyorum; okuyor yazıyorum, yazıyor konuşuyorum. Sonuç: İnsanların ne karınlarını doyuruyor, ne üst başlarına yarar bir eşya üretiyor, ne de başlarını sokacak bir ev inşâ ediyorum. Sadece okuyor, yazıyor ve konuşuyorum. Tabiî şöyle teselli ediyorum kendimi: Konuşup yazdıklarımla insanları aydınlatıyorum (kendim aydınım ya!), onlara hayat ve işleri hakkında daha doğru kararlar vermelerinde ışık&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="Standard"><span lang="EN-US">Taçlıvirüs yüzünden evlerimize kapandığımız şu günlerde kafamı en fazla meşgul eden soru şudur: Aydın ne işe yarar? Televizyona bakıyorum, bir kısmı benden yaşlı birçok insan iş peşinde koşturuyor. Ya açılacak dükkânı vardır, ya taşınacak yükü. Evde oturun demek kolay, işlerini yapmazlarsa aç kalırlar. Oysa ben evden çıkmadan da çalışabiliyorum; okuyor yazıyorum, yazıyor konuşuyorum. Sonuç: İnsanların ne karınlarını doyuruyor, ne üst başlarına yarar bir eşya üretiyor, ne de başlarını sokacak bir ev inşâ ediyorum. Sadece okuyor, yazıyor ve konuşuyorum. Tabiî şöyle teselli ediyorum kendimi: Konuşup yazdıklarımla insanları aydınlatıyorum (kendim aydınım ya!), onlara hayat ve işleri hakkında daha doğru kararlar vermelerinde ışık tutuyorum. Bu kadarı benim de karnımın tok, sırtımın pek olmasına yetmez mi? Hiç değilse Foucault’yu okumamış olsaydım, bu lakırdıyı kendim de yutardım belki. Ama artık çok geç! Fransız fikir arkeologundan öğrendiğim temel hakikat, (modern) tarihin çoğu liberallerin savunageldiği üzere akılcılık, özgürlük ve ilerleme yönünde seyretmediğidir. Bunların yerine akılcılık (rationality), kafesleme (confinement) ve denetim (control) kelimelerini koymamız daha uygundur. Akılcılık her iki durumda da ortak gözüküyor, çünkü (hayalî) özgürleşme de, (gerçek) denetleme de hesap kitap gerektiriyor. Toplumlar bir egemenin iktidarından (sovereign power) kurtarılıp bireyin özgürlük görüntüsü altında ehlileştirildiği iktidara (disciplinary power), nihayet bütün toplumun bir tek kalıba sokulduğu biyo-iktidara (biopower) mahkûm ediliyor.2 Bu sürecin en önemli boyutu, bilgi ve bilgin’in bir iktidar aracı haline gelmiş olmasıdır. Yani taçlıvirüse değilse de, taçlı hükümdâra hizmet ediyoruz. Halife Ömer’i kılıçla doğrultacak ashabdan eser kalmamıştır. İşte fiyakamı bozan, tesellime zehir katan gerçek bu!</span></p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-nisan-2020">Derin Tarih Nisan Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Romanlarla Siyaset Felsefesi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/tarih-sasirtir/romanlarla-siyaset-felsefesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Mar 2020 11:42:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih Şaşırtır]]></category>
		<category><![CDATA[Chinua Achebe]]></category>
		<category><![CDATA[Larry Diamond]]></category>
		<category><![CDATA[Marx]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5667</guid>

					<description><![CDATA[Her büyük toplumbilimci seçkin bir hikâyecidir, her hikâyeci doğal bir toplum filozofu. Çünkü kurguladıkları karakterler, zamanla toplum şehrinin ara sokaklarındaki evliya türbelerine dönüşür. Marx’a göre, kadîm kurgu karakterlerden Prometheus, modern filozofun amel defterindeki en yüce aziz ve şehittir. Kızının anlattıklarına bakarsak, eşsiz bir hikâye anlatıcısıymış üstat: “Halalarımdan duyardım; henüz küçük bir çocukken kız kardeşlerine korkunç bir despot gibi davranır, at niyetine üzerlerine binip onları dört nala ‘sürermiş’; daha da beteri, kirli hamurla ve hamurdan da kirli elleriyle yaptığı ‘kurabiyeleri’ yemeleri için diretirmiş. Fakat onlar, karşılığında anlatacağı hikâyeler hatırına ‘sürülmeye’ katlanır ve kurabiyeleri mızırdanmadan yerlermiş.”1 Hâlâ bu çocuğun ileriki yaşlarda yaptığı&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Her büyük toplumbilimci seçkin bir hikâyecidir, her hikâyeci doğal bir toplum filozofu. Çünkü kurguladıkları karakterler, zamanla toplum şehrinin ara sokaklarındaki evliya türbelerine dönüşür. Marx’a göre, kadîm kurgu karakterlerden Prometheus, modern filozofun amel defterindeki en yüce aziz ve şehittir. Kızının anlattıklarına bakarsak, eşsiz bir hikâye anlatıcısıymış üstat: “Halalarımdan duyardım; henüz küçük bir çocukken kız kardeşlerine korkunç bir despot gibi davranır, at niyetine üzerlerine binip onları dört nala ‘sürermiş’; daha da beteri, kirli hamurla ve hamurdan da kirli elleriyle yaptığı ‘kurabiyeleri’ yemeleri için diretirmiş. Fakat onlar, karşılığında anlatacağı hikâyeler hatırına ‘sürülmeye’ katlanır ve kurabiyeleri mızırdanmadan yerlermiş.”1 Hâlâ bu çocuğun ileriki yaşlarda yaptığı kurabiyeleri yemeye devam ettiğimizi söylesem, Marx’a haksızlık mı etmiş olurum? Eskiden edebiyatı sever ama daha çok tarih ve toplumbilim okurdum. Şimdi tersini yapıyorum, çünkü iyi romancıların zaten birer doğal toplumbilimci olduklarını ‘görüyorum’. Larry Diamond, son yıllarda keşfedip de elimden bırakamadığım Nijeryalı Chinua Achebe’nin romanlarını değerlendirirken, romancının bir siyaset filozofu olduğunu söylemeye kadar gidiyor. “Bir toplumun edebiyatı bize onun kültürü, toplumsal yapısı ve hatta siyaseti hakkında çok şey söyler. Hatta, muayyen bir ülke, kültür veya dönemin romanları, bize o ülkenin değerleri, töreleri, çatışmaları, stres, değişim ve dönüşümleri hakkında tarihçi ve sosyal bilimcilerin formel külliyatlarının toplamından daha fazlasını gösterebilir. &#8230; Fakat roman, toplum ve tarihin edilgen bir yansımasından öte bir şeydir. O aynı zamanda değer, inanç, fikir, algı ve tutkuların etkin bir biçimleyicisi ve tazeleyicisidir. Hikâye anlatan insan, halkın kendi sosyal ve politik düzenleri üzerindeki düşünme biçimlerini etkileyebilir. Roman böylece siyasî kültürün rehberi, romancı ise bir siyaset filozofu olup çıkabilir.”</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mart-2020">Derin Tarih Mart Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dil, Manevî Vatandır!</title>
		<link>https://www.derintarih.com/avrupa-tarihi/dil-manevi-vatandir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Feb 2020 02:15:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Alfred]]></category>
		<category><![CDATA[Canute]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyanî]]></category>
		<category><![CDATA[John]]></category>
		<category><![CDATA[Kenyalı Ngugi]]></category>
		<category><![CDATA[manevî]]></category>
		<category><![CDATA[Victoria Lisesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5504</guid>

					<description><![CDATA[Yazı hayatına dört İngilizce romanla başlayan Kenyalı Ngugi, üst üste ödüller kazansa da şu uğursuz gerçeği fark etmede gecikmez: Misyonerlerin kurduğu ve beyaz hükümetlerce kontrol altında tutulan yayınevleri, Hıristiyanî değer ve uygulamalara saldırsa bile İngilizce yazılmış metinleri ödüllendiriyordu. “Dil böylece ruhu esir alıyor, manevî boyun eğdirmenin aracı hâline geliyordu.”1 Conrad, Joyce, Faulkner gibi ustaların bilgeliğini kendi halkının anlayış ve değerleriyle harmanlayan Ngugi için roman başlı başına bir dil, romancı ise bir yol göstericiydi. Acı çeken halkına hangi dille yol gösterecekti? Eğitim gördüğü beyaz kolejlerde okutulan İngiliz klasikleri onları “sömürge-öncesi geçmişin karanlıklarından şimdiki zamana, Hristiyanlığın ışığına doğru” bir yolculuğa çıkarmıştı. “Lakin&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yazı hayatına dört İngilizce romanla başlayan Kenyalı Ngugi, üst üste ödüller kazansa da şu uğursuz gerçeği fark etmede gecikmez: Misyonerlerin kurduğu ve beyaz hükümetlerce kontrol altında tutulan yayınevleri, Hıristiyanî değer ve uygulamalara saldırsa bile İngilizce yazılmış metinleri ödüllendiriyordu. “Dil böylece ruhu esir alıyor, manevî boyun eğdirmenin aracı hâline geliyordu.”1 Conrad, Joyce, Faulkner gibi ustaların bilgeliğini kendi halkının anlayış ve değerleriyle harmanlayan Ngugi için roman başlı başına bir dil, romancı ise bir yol göstericiydi. Acı çeken halkına hangi dille yol gösterecekti? Eğitim gördüğü beyaz kolejlerde okutulan İngiliz klasikleri onları “sömürge-öncesi geçmişin karanlıklarından şimdiki zamana, Hristiyanlığın ışığına doğru” bir yolculuğa çıkarmıştı. “Lakin sömürgeciliğe dair memnuniyetsizlik üzerine herhangi bir tartışmaya da asla yer vermiyordu.”2 Sömürgecinin diliyle ancak onun istediği şeyler, onun istediği tarzda öğrenilebiliyordu. Yazdığı bir kitapla (Orientalism, 1978) dünya düşüncesinde yepyeni bir alan açan Edward Said de Kahire’de benzer bir eğitimden geçmişti: “(Cezire Hazırlık Okulu’ndaki) Derslerimiz ve kitaplarımız, dudağımızı uçuklatacak ölçüde İngiliz’di: Çayırlar, kaleler ve kendilerine saygıda kusur etmememiz için sürekli uyarıldığımız John, Alfred ve Canute isimli birtakım krallarla ilgili metinler okuyorduk.” Sonra Victoria Lisesi’ne devam eder Said. Orada ellerine tutuşturulan Okul Elkitabı, başka bir dil konuşanları yerli kategorisine sokmaktadır: Kural I, son derece kesin bir ifadeyle “Okulun resmî dili İngilizcedir. Başka dillerde yakalanan öğrenciler ağır bir biçimde cezalandırılacaktır,” diye buyurmaktadır. Küresel bir dili zorla da olsa öğrenmek faydalı değil mi, diye soracaklara da Said’in cevabı hazırdır: Bu dil ile “İngiliz yaşam tarzını ve edebiyatını, krallık rejimini, Parlamentoyu, Hindistan’ı ve Afrika’yı, ne Mısır’da ne de başka bir yerde kullanabileceğimiz deyimleri, yaşam tarzımızı hiç mi hiç değiştiremeyecek âdetleri öğreniyorduk.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2020">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Milleti Mekteple İnşâ Etmek</title>
		<link>https://www.derintarih.com/izdusum/milleti-mekteple-insa-etmek/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Jan 2020 07:30:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İzdüşüm]]></category>
		<category><![CDATA[Hardvar Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ralph Waldo Emerson]]></category>
		<category><![CDATA[William]]></category>
		<category><![CDATA[Woodrow Wilson]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5432</guid>

					<description><![CDATA[Bir milletin hakiki kudreti nereden gelir? Yüz yirmi dokuz yıl önce, büyük Amerikan şairi Ralph Waldo Emerson’un mimar yeğeni William, “A Nation’s Strength” başlıklı şiirinde bu çetin soruya cevap arıyordu. Bir milletin inşâsını tıpkı güzel bir binanın inşâsına benzeten ve maddî unsurları değil, insanı öne çıkaran hassas mimarın bu anlamlı şiirini serbest bir çeviriyle Türkçeleştiriyorum:   Nedir bir milletin sütunlarını yükselten Ve temellerine güç veren? Onu boğmaya çalışan düşmanlarını Bozguna uğratıp titreten?   Altın değildir bu. Altınla yükselen Krallıklar yok oldu savaşlarda. Kumdan kalelerdi onlar Kurulmayan sağlam kayalıklarda.   Kılıç mı yoksa? Göçüp de giden İmparatorlukları, kızıl kumlara sor. Taşlarını&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir milletin hakiki kudreti nereden gelir? Yüz yirmi dokuz yıl önce, büyük Amerikan şairi Ralph Waldo Emerson’un mimar yeğeni William, “A Nation’s Strength” başlıklı şiirinde bu çetin soruya cevap arıyordu. Bir milletin inşâsını tıpkı güzel bir binanın inşâsına benzeten ve maddî unsurları değil, insanı öne çıkaran hassas mimarın bu anlamlı şiirini serbest bir çeviriyle Türkçeleştiriyorum:</p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Nedir bir milletin sütunlarını yükselten</em></p>
<p><em>Ve temellerine güç veren?</em></p>
<p><em>Onu boğmaya çalışan düşmanlarını Bozguna uğratıp titreten?</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Altın değildir bu. Altınla yükselen</em></p>
<p><em>Krallıklar yok oldu savaşlarda.</em></p>
<p><em>Kumdan kalelerdi onlar</em></p>
<p><em>Kurulmayan sağlam kayalıklarda.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Kılıç mı yoksa? Göçüp de giden</em></p>
<p><em>İmparatorlukları, kızıl kumlara sor.</em></p>
<p><em>Taşlarını çürüttü kan</em></p>
<p><em>İhtişamlarını kimse hatırlamıyor.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Gurur mu acaba? Ah o parlak taht</em></p>
<p><em>Gözlerini alıverdi milletlerin.</em></p>
<p><em>Fakat yere çalıverdi Tanrı,</em></p>
<p><em>Kibrini o haddini bilmezlerin.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Altın değil, sadece insanlar</em></p>
<p><em>Bir milleti büyük ve güçlü kılabilir.</em></p>
<p><em>Hakikat ve şeref uğruna, velhasıl</em></p>
<p><em>Dimdik duran ve acı çeken muttasıl.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Diğerleri uyurken çalışan cesur insanlar</em></p>
<p><em>Kelleyi koltuğa alan, başkaları tüyerken&#8230;</em></p>
<p><em>Bunlardır işte bir milletin sütunlarını</em></p>
<p><em>Arz’dan Arş’a doğru yükselten. </em></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Eğitim, bu cesur ve onurlu insanların yetişmesindeki en kritik süreçtir hiç şüphesiz. İlkokuldan üniversiteye kadar kesintisiz, ciddi eğitim. William’ın şiirinden (1891) bir müddet sonra, ABD başkanı Woodrow Wilson, Harvard Üniversitesi için “Bu okul millet olmalı!” diyordu. Bu ifadeyi alıntıladığım ve ABD için hegemonik sayılan 20. yüzyılı en doğru nitelendiren Harvard Yüzyılı başlıklı eserin alt başlığı, mesaja açıklık getiriyor: “Üniversiteden Bir Millet Çıkarmak.”1 Toprak ve Tohum başlıklı birinci bölümün girişinde ise Emerson’un, “her hakiki insanın bir dâva, bir ülke ve bir çağ olduğunu” söylediğine işaret ediliyor. Bana Nurettin Topçu’nun üslubunu hatırlatan bu ifadeler, “millet fikrini tarih içinde gerçekleştirecek bir temsilci” olarak devletin temel dayanağının okul, yani bilim kurumu olduğunu gösteriyor. Kendisiyle yaptığımız bir söyleşide Halil İnalcık da “Osmanlı sistemini ulema kurdu” diyordu.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-4079">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Roman ve Edebî Asimilasyon</title>
		<link>https://www.derintarih.com/izdusum/roman-ve-edebi-asimilasyon/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Nov 2019 05:25:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İzdüşüm]]></category>
		<category><![CDATA[Afiraka]]></category>
		<category><![CDATA[Goethe]]></category>
		<category><![CDATA[roman]]></category>
		<category><![CDATA[Rus devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[Tanoukhi]]></category>
		<category><![CDATA[Troçki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=5156</guid>

					<description><![CDATA[Roman icat oldu mertlik bozuldu! desem, Afrika daha tüfek icat etmeden roman icadına bu denli çaba harcamakla akıllılık etmiyor, der misiniz? Rus devriminin mimarlarından biri olan Troçki, sesimizi bir asır öncesinden duymuş gibi şöyle diyecektir: “Vahşiler tüfek görünce yay ve oklarından hemen vazgeçiyorlar, bu iki silah arasında geçmişte uzanan yolu kat etmeden.” Birleşik ve eşitsiz gelişme adını verdiği yeni gerçeklik ona göre “tarihsel gerikalmışlığın özel bir ayrıcalık olduğu” bir gelişme tarzıydı! “Azgelişmiş uluslar” sahip olmadıkları şeyleri karşılaştıkları ileri kültürlerden alacak, üstelik bunu tarihsel ilerlemenin araçlarını yeniden icat etme ihtiyacı duymadan gerçekleştireceklerdi. Tanoukhi’ye göre, vahşilikten modernliğe giden yolu kısaltan Troçki’nin bu&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Roman icat oldu mertlik bozuldu! desem, Afrika daha tüfek icat etmeden roman icadına bu denli çaba harcamakla akıllılık etmiyor, der misiniz? Rus devriminin mimarlarından biri olan Troçki, sesimizi bir asır öncesinden duymuş gibi şöyle diyecektir: “Vahşiler tüfek görünce yay ve oklarından hemen vazgeçiyorlar, bu iki silah arasında geçmişte uzanan yolu kat etmeden.” Birleşik ve eşitsiz gelişme adını verdiği yeni gerçeklik ona göre “tarihsel gerikalmışlığın özel bir ayrıcalık olduğu” bir gelişme tarzıydı! “Azgelişmiş uluslar” sahip olmadıkları şeyleri karşılaştıkları ileri kültürlerden alacak, üstelik bunu tarihsel ilerlemenin araçlarını yeniden icat etme ihtiyacı duymadan gerçekleştireceklerdi. Tanoukhi’ye göre, vahşilikten modernliğe giden yolu kısaltan Troçki’nin bu formülasyonu modern kulaklara tuhaf gelebilir. Tüfek sonuçta roman değildir, derler. Oysa modern Afrika edebiyatında hiçbir tür roman kadar edebî asimilasyonu hızlandırmadı. Şayet Goethe’nin “dünya edebiyatı uluslar arasında karmaşık bir edebî asimilasyon süreci içerir” iddiası doğruysa, Afrika’nın roman türü üzerinden dünya edebiyatına açılımını incelemek, kara kıtanın “itaatkâr direnişini” anlamak bakımından öğretici olacaktır.</p>
<p><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-kasım-2019">Derin Tarih Kasım Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Edebî Sömürgeciliğe Direnen Afrika</title>
		<link>https://www.derintarih.com/izdusum/edebi-somurgecilige-direnen-afrika/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Oct 2019 07:10:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İzdüşüm]]></category>
		<category><![CDATA[Afrika]]></category>
		<category><![CDATA[Charles Larson]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyanlık]]></category>
		<category><![CDATA[Wallerstein]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=5032</guid>

					<description><![CDATA[Afrika nedir? Wallerstein 31 yıl önce bu tuhaf soruyu sorarken, Afrika’nın bir “Avrupa kelimesi” olduğunu berkitmek ve Hıristiyanlık, Bilim ve Teknoloji üçlüsünün el ele vererek yüz milyonlarca insanı nasıl tarihten dışladığını göstermek istiyordu. “Bu süreçte, Hıristiyanlığın kendi tanrısı için Afrikalıları ihtida ettirme gayesi, bilimsel gerçek ve teknolojik ilerleme kavramlarında somutlaşan daha seküler bir evrenselcilik biçimiyle değiştirildi, bir ölçüde de onun yedeğine alındı.”1 Ondan çeyrek yüzyıl önce Jean Genet aynı soruyu belki daha çarpıcı bir biçimde sormuştu: “Fakat nedir bir siyah? Ve öncelikle hangi renktendir?” (Les negres, 1960.) Wallerstein’e göre, Genet’nin farkına varmamızı istediği şey, evrensel tanımının özel bir sistemin (kapitalist/modern&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Afrika nedir? Wallerstein 31 yıl önce bu tuhaf soruyu sorarken, Afrika’nın bir “Avrupa kelimesi” olduğunu berkitmek ve Hıristiyanlık, Bilim ve Teknoloji üçlüsünün el ele vererek yüz milyonlarca insanı nasıl tarihten dışladığını göstermek istiyordu. “Bu süreçte, Hıristiyanlığın kendi tanrısı için Afrikalıları ihtida ettirme gayesi, bilimsel gerçek ve teknolojik ilerleme kavramlarında somutlaşan daha seküler bir evrenselcilik biçimiyle değiştirildi, bir ölçüde de onun yedeğine alındı.”1 Ondan çeyrek yüzyıl önce Jean Genet aynı soruyu belki daha çarpıcı bir biçimde sormuştu: “Fakat nedir bir siyah? Ve öncelikle hangi renktendir?” (<em>Les negres</em>, 1960.) Wallerstein’e göre, Genet’nin farkına varmamızı istediği şey, <em>evrensel </em>tanımının özel bir sistemin (kapitalist/modern dünya-sistemin) özel tanımı olduğu ve “o sistem içinde özelin tanımının hiçbir özelliğinin olmadığı, özelin o sistemin evrenseli olduğudur.” Sistem iyi çalıştığı müddetçe, bu tartışma bile “kültürel hiyerarşi yapısını ve sistemde içkin zulüm ve baskıyı pekiştirmeye yarıyor.” Sömürgecilik sonrası Afrika edebiyatının misyonu önce bu evrensellik iddiasını reddetmek, sonra zulüm ve baskıyı ortadan kaldıracak toplumsal psikolojiyi hazırlamaktı. Kolay iş sanmayın; 1972 yılında bile Charles Larson bir Amerikan üniversitesinin yayımladığı eserinde, eh Afrikalılar da artık yavaş yavaş roman yazmayı öğreniyorlar, diyebiliyordu.</p>
<p><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ekim-2019">Derin Tarih Ekim Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Saat, İş Ve İbadet</title>
		<link>https://www.derintarih.com/mercek/saat-is-ve-ibadet/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Sep 2019 09:13:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mercek]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalist]]></category>
		<category><![CDATA[Max Weber]]></category>
		<category><![CDATA[modern çağ]]></category>
		<category><![CDATA[Necip Fazıl]]></category>
		<category><![CDATA[para]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=4884</guid>

					<description><![CDATA[Nedir zaman, nedir? Bir su mu, bir kuş mu? (Necip Fâzıl) İnsanoğlunun iki büyük kurgusu: Zaman ve Para. Sudaki balıklar gibi, zamanın içinde paraya doğru yüzdüğümüzü tasavvur ediyor ama ikisinin de mahiyetine tam akıl erdiremiyoruz. Zaman hayatımızın, para da avuçlarımızın içinden akıp gidiyor. Modern çağlarda, saat denen aygıt sayesinde, zaman tekbiçimleşerek paraya dönüşüyor. Modernler buna rasyonelleşme diyorlar, akla uygun hâle gelme. Kimin aklına? Kapitalistin mi, işçinin mi? Toplumcunun mu, bireycinin mi? Evrensel bir akıl var da, bizim mi haberimiz yok? Akıl sahiplerinin en büyük meselesi, yaşadıkları çağın ‘akılcılığını’ akledebilmek olmalı. Carl Becker’in bir sözünü hatırlıyorum: “Onüçüncü yüzyıl, onsekizinci yüzyıldan daha&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Nedir zaman, nedir?</em></p>
<p><em>Bir su mu, bir kuş mu?</em></p>
<p><em>(Necip Fâzıl)</em></p>
<p>İnsanoğlunun iki büyük kurgusu: Zaman ve Para. Sudaki balıklar gibi, zamanın içinde paraya doğru yüzdüğümüzü tasavvur ediyor ama ikisinin de mahiyetine tam akıl erdiremiyoruz. Zaman hayatımızın, para da avuçlarımızın içinden akıp gidiyor. Modern çağlarda, saat denen aygıt sayesinde, zaman tekbiçimleşerek paraya dönüşüyor. Modernler buna rasyonelleşme diyorlar, akla uygun hâle gelme. Kimin aklına? Kapitalistin mi, işçinin mi? Toplumcunun mu, bireycinin mi? Evrensel bir akıl var da, bizim mi haberimiz yok? Akıl sahiplerinin en büyük meselesi, yaşadıkları çağın ‘akılcılığını’ akledebilmek olmalı. Carl Becker’in bir sözünü hatırlıyorum: “Onüçüncü yüzyıl, onsekizinci yüzyıldan daha rasyoneldi. Çünkü birincisi inancı rasyonel bir temele oturtmaya çalışırken, ikincisi rasyonalizmi inanç haline getiriyordu.”</p>
<p>Çok sayıda iktisatçı istihdam edegelen Kapitalizm Kilisesi de bugün aynı şeyi yaparak, kâr ilkesiyle uyuşmayan her davranışa irrasyonel damgasını basıyor: Akılcı değil, akıl dışı, düpedüz ahmaklık!.. Max Weber kapitalizmin ruhunu araştırırken benzer bir paradoksla karşı karşıyaydı: Kapitalist çağda vuku bulan şey rasyonelleşme midir, yoksa tam tersi mi? “İşadamlarına sonu gelmez yarışlarının anlamının ne olduğunu, sahip oldukları şeylerle niçin hiçbir zaman tatmin olmadıklarını ve dolayısıyla anlamsızca salt dünya metaı için sağa sola seyirttiklerini sorduğumuzda, zaman zaman şu cevabı verirler: ‘Çocuklarımın ve torunlarımın geçimini sağlamak için.’ Ancak bu görüş sadece onlara özgü olmayıp gelenek ehli için de geçerli olduğundan, muhtemelen daha basit, daha kesin bir tarzda, kesintisiz çalışma düzeniyle işletmenin kendi hayatları için vazgeçilmez hâle gelmiş olduğunu söyleyeceklerdir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2019">Derin Tarih Eylül Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı’nın Ayarsız Saatleri</title>
		<link>https://www.derintarih.com/izdusum/osmanlinin-ayarsiz-saatleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özel]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Aug 2019 07:20:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İzdüşüm]]></category>
		<category><![CDATA[iftar]]></category>
		<category><![CDATA[namaz]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<category><![CDATA[Ramazan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=4785</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı medeniyeti kadîm ile moderni, dinî ile dünyevîyi harmanlıyordu. Döngüsel zamanla çizgisel zamanı, alaturka saatle alafranga saati bağdaştırıyor; Avrupa’dan ithal ettiği “mekanik saatler” rasyonel iş örgütlenmesine olduğu kadar, dinî (ve siyasî) zaman telakkisine de hizmet ediyordu. Bu harmanın son demlerine şahit olan Tanpınar, roman tecrübemizin birkaç zirvesinden biri olan Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde “eski hayatımızın saat üzerine kurulduğunu” söylüyordu. Saat dünyevî başarıların olduğu kadar, uhrevî saadetin de anahtarıydı: “Günde beş vakit namaz, ramazanlarda iftar, sahur, her türlü ibadet saatle idi. Saat Allah’ı bulmanın en sağlam çaresi idi ve bu sıfatla eskilerin hayatını idare ederdi.” Romana adını esinleyen muvakkıthaneler yaygındı ve neredeyse&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı medeniyeti kadîm ile moderni, dinî ile dünyevîyi harmanlıyordu. Döngüsel zamanla çizgisel zamanı, alaturka saatle alafranga saati bağdaştırıyor; Avrupa’dan ithal ettiği “mekanik saatler” rasyonel iş örgütlenmesine olduğu kadar, dinî (ve siyasî) zaman telakkisine de hizmet ediyordu. Bu harmanın son demlerine şahit olan Tanpınar, roman tecrübemizin birkaç zirvesinden biri olan Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde “eski hayatımızın saat üzerine kurulduğunu” söylüyordu. Saat dünyevî başarıların olduğu kadar, uhrevî saadetin de anahtarıydı: “Günde beş vakit namaz, ramazanlarda iftar, sahur, her türlü ibadet saatle idi. Saat Allah’ı bulmanın en sağlam çaresi idi ve bu sıfatla eskilerin hayatını idare ederdi.” Romana adını esinleyen muvakkıthaneler yaygındı ve neredeyse herkesin zenginlik seviyesine göre bir saati vardı. “Saatlerini besmeleyle çıkarırlar, sayacağı zamanın kendileri ve çoluk çocukları için hayırlı olmasını dua ederek ayarlarlar, kurarlar, sonra kulaklarına götürerek sanki yakın ve uzak zaman için kendilerine verdikleri müjdeleri dinlerlerdi. Saat sesi bu yüzden onlar için şadırvanlardaki su sesleri gibi hemen hemen iç âleme (ait), büyük ve ebedî inançların sesiydi.” Saatin kendine özgü, hayatın maddî ve manevî boyutlarında genişleyen yetenekleri vardı. “Bir taraftan bugününüzü ve vazifelerinizi tayin eder, öbür taraftan da peşinde koştuğunuz ebedî saadeti, onun lekesiz ve arızasız yollarını size açardı.”</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
