﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Özlem Kocukeli Özbay &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/yazar/ozlemkocukeliozbay/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Mon, 18 Mar 2024 12:43:57 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.5</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>Özlem Kocukeli Özbay &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Mehmed Orhan Efendi’nin Dilinden Sürgün Yılları</title>
		<link>https://www.derintarih.com/genel/mehmed-orhan-efendinin-dilinden-surgun-yillari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Kocukeli Özbay]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Mar 2024 12:40:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=10265</guid>

					<description><![CDATA[Sultan II. Abdülhamid’in torunu, 22. nesil Osmanlı Şehzâdesi Mehmed Orhan Efendi’nin sürgün sonrasında Fransa’dan Arjantin’e, Hindistan’dan İngiltere’ye uzanan maceralarla dolu ömründen, işitenlere buruk bir tebessüm hediye eden hatıralar&#8230; &#160; Devamı Derin Tarih Mart Sayısında…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sultan II. Abdülhamid’in torunu, 22. nesil Osmanlı Şehzâdesi Mehmed Orhan Efendi’nin sürgün sonrasında Fransa’dan Arjantin’e, Hindistan’dan İngiltere’ye uzanan maceralarla dolu ömründen<strong>, </strong>işitenlere buruk bir tebessüm hediye eden hatıralar&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-mart-kasim-2023">Derin Tarih Mart Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Derin Tarih Ekibi Cerrahpaşa’dan Silivrikapı’ya İstanbul’un Kalbini Adımladı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/bizden-haberler/derin-tarih-ekibi-cerrahpasadan-silivrikapiya-istanbulun-kalbini-adimladi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Kocukeli Özbay]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 03 Feb 2023 07:04:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bizden Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Cerrahpaşa]]></category>
		<category><![CDATA[derin tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Silivrikapı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=9029</guid>

					<description><![CDATA[15 Ocak sabahı yazarımız Oktay Türkoğlu rehberliğinde ekipçe gerçekleştirdiğimiz, Cerrahpaşa’dan Silivrikapı’ya uzanan gezide tarihin yüküyle yorgun düşmüş muhitlerin neredeyse her köşe başında sakladıkları hazinelerin kapılarını aralamaya gayret ettik. Öyle beklenmedik renkler ve güzellikler açıldı ki önümüzde, daha önce uğramamış olmanın pişmanlığıyla, nihayet kavuşmuş olmanın saadetini bir arada yaşadık. Hatırda kalanları dilimiz döndüğünce aktarmaya çalışalım. Lâkin kollarında, kendisinin bile unuttuğu bin bir sürpriz saklayan bu İstanbul köşesini ziyaret etmeyenler için aşağıdaki biçare satırların, o cânım mekânın hakiki nüktelerine erişmekten uzak olduğunu hatırlatmış olalım. &#160; Devamı Derin Tarih Ocak Sayısında…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>15 Ocak sabahı yazarımız Oktay Türkoğlu rehberliğinde ekipçe gerçekleştirdiğimiz, Cerrahpaşa’dan Silivrikapı’ya uzanan gezide tarihin yüküyle yorgun düşmüş muhitlerin neredeyse her köşe başında sakladıkları hazinelerin kapılarını aralamaya gayret ettik. Öyle beklenmedik renkler ve güzellikler açıldı ki önümüzde, daha önce uğramamış olmanın pişmanlığıyla, nihayet kavuşmuş olmanın saadetini bir arada yaşadık. Hatırda kalanları dilimiz döndüğünce aktarmaya çalışalım. Lâkin kollarında, kendisinin bile unuttuğu bin bir sürpriz saklayan bu İstanbul köşesini ziyaret etmeyenler için aşağıdaki biçare satırların, o cânım mekânın hakiki nüktelerine erişmekten uzak olduğunu hatırlatmış olalım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2023">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>STEPHEN KİNZER: “MUSADDIK DARBEYİ ÖNLEYEMEDİ, ÇÜNKÜ HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜNE İNANIYORDU”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/stephen-kinzer-musaddik-darbeyi-onleyemedi-cunku-hukukun-ustunlugune-inani-yordu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Kocukeli Özbay]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Aug 2022 11:06:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[CIA]]></category>
		<category><![CDATA[İngiltere]]></category>
		<category><![CDATA[Kermit Roosevelt]]></category>
		<category><![CDATA[Mordad]]></category>
		<category><![CDATA[Musaddık]]></category>
		<category><![CDATA[stephen kinzer]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8410</guid>

					<description><![CDATA[1) İngiltere yönetimi darbedeki rolü hakkında şimdiye kadar sessizliğini korusa da farklı kaynaklardan elde edilen bilgiler, darbenin asıl aktörünün İngiltere olduğunu gösteriyor. Darbenin perde arkası hakkında ne söylemek istersiniz? Bu darbede İngilizler kilit aktörlerdi. Petrolün millîleştirilmesinden en çok ve doğrudan etkilenen onlardı ve 28 Mordad1 Darbesi’nden önce Musaddık’ı alaşağı etmek için çeşitli yollara başvurdular. İngiliz subaylar göreve başlayacak olan Eisenhower yönetimine darbe fikrini sundular ve bu esnada petrol anlaşmazlığından söz etmeyip, konuyu Doğu-Batı çatışması olarak sunacak kadar kurnazlık sergilediler. Darbenin her aşamasında İngilizler Amerikalılarla yakın işbirliği içinde çalıştılar. 2) Darbe yolunda atılan ilk adım, CIA’nın Ortadoğu masası şefi Kermit Roosevelt’in&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>1) İngiltere yönetimi darbedeki rolü hakkında şimdiye kadar sessizliğini korusa da farklı kaynaklardan elde edilen bilgiler, darbenin asıl aktörünün İngiltere olduğunu gösteriyor. Darbenin perde arkası hakkında ne söylemek istersiniz?</strong></p>
<p>Bu darbede İngilizler kilit aktörlerdi. Petrolün millîleştirilmesinden en çok ve doğrudan etkilenen onlardı ve 28 Mordad1 Darbesi’nden önce Musaddık’ı alaşağı etmek için çeşitli yollara başvurdular. İngiliz subaylar göreve başlayacak olan Eisenhower yönetimine darbe fikrini sundular ve bu esnada petrol anlaşmazlığından söz etmeyip, konuyu Doğu-Batı çatışması olarak sunacak kadar kurnazlık sergilediler. Darbenin her aşamasında İngilizler Amerikalılarla yakın işbirliği içinde çalıştılar.</p>
<p><strong>2) Darbe yolunda atılan ilk adım, CIA’nın Ortadoğu masası şefi Kermit Roosevelt’in 1953 Haziran’ında yüklü bir meblağla Tahran’a gitmesi oldu. Bu mali kaynak hangi amaçla kullanıldı?</strong></p>
<p>Gazete editörlerine ve yazarlarına Musaddık’a iftira atmaları için rüşvet verdiler. Mollalara vaazlarında Musaddık’ı kötülemelerini için rüşvet verdiler. Politikacılara Millî Cephe’den2 ayrılmaları için rüşvet verdiler. CIA göreve çağırdığında harekete geçmeye hazır olmaları için polis müdürlerine ve ordu subaylarına; 28 Mordad Darbesi öncesi Tahran’da kaos çıkarmaları için de çetelere para ödediler. Bir CIA belgesine göre paraların bir kısmı “ilave dostlar kazanmak” ve “kilit pozisyondaki kişileri etkilemek” için harcandı.</p>
<p><strong>3) Musaddık’ı güçlü bir politikacı yapan unsurlar ve uzun yıllara dayanan siyaset tecrübesi İngiltere ve ABD’nin işini zorlaştırdı mı sizce?</strong></p>
<p>Musaddık zeki ve uyanık bir politikacıydı; ancak ezici bir güçle karşı karşıyaydı. Demokrasiye ve başkalarının onuruna duyduğu doğuştan getirdiği güven, onun fazla müsamahakâr ve yumuşak başlı olmasına yol açtı. Örneğin ilk darbe teşebbüsüne katılanların infazı ikinci darbeyi önleyebilirdi. Ancak Musaddık hukukun üstünlüğüne inandığı için bunu yapmadı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ağustos-2022">Derin Tarih Ağustos Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KORAY ŞERBETÇİ: “CEVDET PAŞA’NIN FAİDE-İ TARİH PRENSİBİ TARİH YAZIMINDA PUSULAM OLDU”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/koray-serbetci-cevdet-pasanin-faide-i-tarih-prensibi-tarih-yaziminda-pusulam-oldu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Kocukeli Özbay]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Jun 2022 07:59:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Babil]]></category>
		<category><![CDATA[Cevrî Kalfa]]></category>
		<category><![CDATA[Gazneli Mahmud]]></category>
		<category><![CDATA[Marie Antoinette]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8162</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: ÖZLEM KOCUKELİ ÖZBAY Yeni kitabınız hayırlı olsun. Bu çalışmadan muradınızı Derin Tarih okurlarına nasıl aktarmak istersiniz? Öncelikle teşekkür ederim. Kitabımın gayesi net olarak zihinlerdeki basmakalıp tarih yargısını kırmak ve insanlara tarihin yürüyen bir süreç olduğunu göstermek. Maalesef tarih algısı geniş bir kitle tarafından geçmişte yaşanıp bitmiş hadiselerin aktarımından ibaret görülüyor. Bu anlayış tarihle bütünleşmemizi önlüyor. Oysaki tarih, dün yaşanıp biten hadiselerin hikâyesi olduğu kadar bugünün olaylarının da ruhunun atlasını çizen bir uğraşı sahasıdır. İşte bu sebeple, kitabın muhtevası bu gaye doğrultusunda şekillendi diyebilirim. Belli bir zaman aralığı ve mekân gözetmeden, her iklime uğrayıp insanın hikâyesine yolculuktan ibaret bir çalışma&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: ÖZLEM KOCUKELİ ÖZBAY</strong></p>
<p><strong>Yeni kitabınız hayırlı olsun. Bu çalışmadan muradınızı <em>Derin Tarih</em> okurlarına nasıl aktarmak istersiniz?</strong></p>
<p>Öncelikle teşekkür ederim. Kitabımın gayesi net olarak zihinlerdeki basmakalıp tarih yargısını kırmak ve insanlara tarihin yürüyen bir süreç olduğunu göstermek. Maalesef tarih algısı geniş bir kitle tarafından geçmişte yaşanıp bitmiş hadiselerin aktarımından ibaret görülüyor. Bu anlayış tarihle bütünleşmemizi önlüyor. Oysaki tarih, dün yaşanıp biten hadiselerin hikâyesi olduğu kadar bugünün olaylarının da ruhunun atlasını çizen bir uğraşı sahasıdır. İşte bu sebeple, kitabın muhtevası bu gaye doğrultusunda şekillendi diyebilirim. Belli bir zaman aralığı ve mekân gözetmeden, her iklime uğrayıp insanın hikâyesine yolculuktan ibaret bir çalışma kısacası.</p>
<p><strong>Kitabınızın ismi cevaplanması mühim, bir o kadar da müşkül bir sorudan yola çıkıyor: Tarih Neye Yarar? Bu iddialı ve cesur başlık okuruna ne vaat ediyor?</strong></p>
<p>Evet, ismi iddialı. Bu bir meydan okuma içeriyor desem yeridir. Çünkü dediğim gibi kitap başka bir bakış açısı vaat ediyor. Aslında temel vaadi -ki cidden riskli bir girişim bu- tarihin bir insanlık laboratuvarı olduğunu, tarihî yaşanmışlıkların malumattan öte, kişinin günlük hayatında da yol gösterici bir vazifeyi ifa ettiğini göstermek.</p>
<p><strong>Sizi bu kitabı yazmaya sevk eden sorular oldu mu? Kendi kendinize sorduğunuz yahut çevrenizden size yöneltilen…</strong></p>
<p>Öncelikle insanların tarihe olumsuz yaklaşımları beni bu kitabı yazmaya sevk etti diyebilirim. Dediğim gibi tarihî olayları bir rivayet, donuk bir malumat; dahası tarihi bir mezarlık, tarihçiyi de mezarlık bekçisi olarak gören anlayışı yıkma gayreti desem yeridir. Belki binlerce defa “Hocam, tarih olup bitmiş şeyler. Şimdi ne işimize yarayacak ki?” sorusuna maruz kalmam da beni motive etti şüphesiz.</p>
<p><strong>Kitap boyunca Marie Antoinette’den Gazneli Mahmud’a, sömürgecilik tarihinden Sezar’a, Sultan İbrahim’in koyduğu samur vergisinden cevval Osmanlı kadını Cevrî Kalfa’ya, Babil hükümdarı Labynetos’tan eski Anadolu Türkçesiyle yazılmış en eski din kitaplarından olan <em>Kitâb-ı Güzîde</em>’ye çok farklı dönemlere, mekânlara, şahsiyetlere ve müesseselere uğruyor kaleminiz. Ve bu duraklardan enteresan hikâyeler topluyor. Bu hikâyeleri aktarırken neye dikkat ettiniz? Okurun zihninde hangi bakımlardan yer etmelerine ihtimam gösterdiniz?</strong></p>
<p>Çok güzel özetlediniz aslında. Dediğim gibi kitabın pusulası zaman ve mekân gözetmiyor. Gözettiği tek nokta, yaşayan bilgiyi takip etmek. Bu hikâyeleri tararken asla tarihte ilginç olaylar derlemesi yapma gayretinde olmadım. Buna benzer pek çok eser var. Bunlar kendi alanında hoş eserler elbette. Ama benim metodum, tarihî kaynaklar içerisinde satır arasına sinmiş insanî durumları bir madenci gibi tespit edip, toz ve topraktan arındırıp rafine halde okuyucuya sunma yolu oldu. Örneğin hediye alıp vermek günlük hayatımızın içinde olan bir durum. Fakat bunun tarihteki yeri, etkisi, hediyeleşen insanların zihin durumu ile okurun kendisini özdeşleştirmesi benim için önemli. Bugün okulda haylazlık yapan çocuğuna söylenen ebeveynle binlerce yıl önce aynı şekilde söylenen Sümerli ebeveyni birleştiren nedir sizce? İşte çalışma buna dair yüzlerce örneği yakalayıp okura sunuyor ve diyor ki: “Tarihî karakterlerin yaşadıklarını, hatalarını, başarılarını aslında her gün siz de yaşıyorsunuz, farkında mısınız?”</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2022">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ü. GÜLSÜM POLAT – SÜLEYMAN POLAT: OSMANLI ASKERİNİN İAŞESİ, RAKİP ORDU ASKERİNİN İAŞESİNDEN DAHA İYİ DU-RUMDAYDI</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/u-gulsum-polat-suleyman-polat-osmanli-askerinin-iasesi-rakip-ordu-askerinin-iasesinden-daha-iyi-du-rumdaydi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Kocukeli Özbay]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 May 2022 04:46:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[harp]]></category>
		<category><![CDATA[I. Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Levazım Dairesi]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<category><![CDATA[sefer]]></category>
		<category><![CDATA[Tanzimat Fermanı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=8083</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: ÖZLEM KOCUKELİ ÖZBAY Osmanlı harp tarihinde iaşe meselesinin ehemmiyeti hangi bakımdan öne çıkmaktadır? İaşe tüm askerî organizasyonun temelini oluşturuyor. Klasik dönem Osmanlı seferlerinde bir askerî organizasyonun hazırlığı bir yıl kadar önce, bazen daha da erken başlıyor. Hazırlığın temelinde ordunun ihtiyaç duyduğu iaşe kalemlerinin ilgili zaman aralığında menzillerde hazır hale getirilmesi var. Bu noktada organizasyonun iyi yapılması; et, ekmek ve diğer iaşe mallarının istenilen miktarda hazır hale getirilmesi isteniyor. Osmanlı Devleti’nin son savaşı olan I. Dünya Savaşı’na baktığımızda da iaşenin zamanında temini için hazırlıklar yapılıyor ancak bu savaşın çok geniş bir coğrafyada ve Osmanlı Devleti’nin yetersiz ulaşım şartları ile yapılmaya&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: ÖZLEM KOCUKELİ ÖZBAY</strong></p>
<p><strong>Osmanlı harp tarihinde iaşe meselesinin ehemmiyeti hangi bakımdan öne çıkmaktadır?</strong></p>
<p>İaşe tüm askerî organizasyonun temelini oluşturuyor. Klasik dönem Osmanlı seferlerinde bir askerî organizasyonun hazırlığı bir yıl kadar önce, bazen daha da erken başlıyor. Hazırlığın temelinde ordunun ihtiyaç duyduğu iaşe kalemlerinin ilgili zaman aralığında menzillerde hazır hale getirilmesi var. Bu noktada organizasyonun iyi yapılması; et, ekmek ve diğer iaşe mallarının istenilen miktarda hazır hale getirilmesi isteniyor. Osmanlı Devleti’nin son savaşı olan I. Dünya Savaşı’na baktığımızda da iaşenin zamanında temini için hazırlıklar yapılıyor ancak bu savaşın çok geniş bir coğrafyada ve Osmanlı Devleti’nin yetersiz ulaşım şartları ile yapılmaya çalışılmasından dolayı ciddi aksamalar göze çarpıyor.</p>
<p><strong>İaşe hizmetlerini yürüten ne tür bir kurumsal yapı mevcuttu?</strong></p>
<p>Klasik dönem Osmanlı sefer organizasyonlarında genellikle kapıkullarının iaşesi devlet tarafından sağlanıyordu. Bu mekanizma içerisinde ise “emin” adı verilen görevliler ön plana çıkıyordu. Mesela et temini “ganem eminleri” zahire temini “nüzul eminleri” tarafından organize edilip temin ediliyordu. Mali bürokrasi ile ortak hareket eden bu “eminler” iaşe için gerekli malları devletin bütçesine bağlı kalemlerden sarf edilen meblağlarla ya satın alıyor ya da yine merkezi mali sistemin bir parçası olan “ayni vergiler” ile temin ediyordu. Osmanlı ordusunun iaşe hizmetlerinin yürütülmesi askerî yapının gelişimine paralel olarak değişime uğradı. Özellikle Tanzimat Fermanı’nın ilanından sonra Osmanlı ordusunun barış ve seferi birlikler olarak taksim edilmesi belirleyici bir dönüşümü simgelemektedir. Harp zamanında görev yapan seferi birliklerin ordu bölgelerine ayrılması, bunun yanında menzil teşkilatı ile aslında klasik dönem iaşe teminindeki yöntemlerle benzer biçimde karşılanmaya çalışıldı. Askerî organizasyonun genişlemesi ile Levazım Dairesinin teşkil edilmesi gerçekleşti. I. Dünya Harbi’nde iaşenin temininde Harbiye nezareti &#8211; Ordu kumandanlıkları eliyle orduların iaşesi sağlanmaya çalışıldı. Ancak I. Dünya Savaşı tam anlamıyla topyekûn bir harp olduğu için kimi bölgelerde ve savaşın belli dönemlerinde sivil halkın iaşesinin de ordu ambarlarından, dolayısıyla ordunun iaşe sisteminden karşılandığı oldu.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2022">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İDRİS BOSTAN: “YEMEN’E HÂKİM OLMAK, HİNDİSTAN’A HÂKİM OLMAKTIR”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/idris-bostan-yemene-hakim-olmak-hindistana-hakim-olmaktir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Kocukeli Özbay]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Feb 2022 06:12:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Hindistan]]></category>
		<category><![CDATA[İbn-i Mâcid]]></category>
		<category><![CDATA[Kızıldeniz]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<category><![CDATA[Yemen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7910</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: ÖZLEM KOCUKELİ ÖZBAY Yemen deyince, coğrafî açıdan hayli zorlayıcı, toplumsal yapı bakımından da kaotik bir bölgeden bahsediyoruz hocam. İsterseniz, Osmanlıların kadim İslâm toprağı Yemen’e ilgisinin hangi tarihlerde, hangi hadiselerle tetiklendiğiyle başlayalım. Osmanlıların güneye, yani Mısır’a ve buradan da Kızıldeniz ve Hindistan’a ulaşmak istemelerinin esas sebebi coğrafi keşiflerdi. Aslında coğrafi keşifler, Osmanlı İmparatorluğu’nu dünya çapında bir konuma oturtmak üzere yeni bir dönemin başladığı süreçti. Genellikle bu keşiflerle Osmanlılar arasında bir irtibat kurulmasa da aslında tam tersine coğrafi keşiflerin varlığı Osmanlıların hem Akdeniz’de en batıya kadar ilerleme hem de güneyde Kızıldeniz üzerinden Hint denizlerine ulaşma amacına yönelik çeşitli seferleri organize etmelerine&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: ÖZLEM KOCUKELİ ÖZBAY</strong></p>
<p><strong>Yemen deyince, coğrafî açıdan hayli zorlayıcı, toplumsal yapı bakımından da kaotik bir bölgeden bahsediyoruz hocam. İsterseniz, Osmanlıların kadim İslâm toprağı Yemen’e ilgisinin hangi tarihlerde, hangi hadiselerle tetiklendiğiyle başlayalım.</strong></p>
<p>Osmanlıların güneye, yani Mısır’a ve buradan da Kızıldeniz ve Hindistan’a ulaşmak istemelerinin esas sebebi coğrafi keşiflerdi. Aslında coğrafi keşifler, Osmanlı İmparatorluğu’nu dünya çapında bir konuma oturtmak üzere yeni bir dönemin başladığı süreçti. Genellikle bu keşiflerle Osmanlılar arasında bir irtibat kurulmasa da aslında tam tersine coğrafi keşiflerin varlığı Osmanlıların hem Akdeniz’de en batıya kadar ilerleme hem de güneyde Kızıldeniz üzerinden Hint denizlerine ulaşma amacına yönelik çeşitli seferleri organize etmelerine sebep olmuştu. Böylelikle dünya tarihinde çok önemli bir dönemde ve çok önemli bir coğrafyada hükümrân olmalarının önünü açmıştı. Bu sebeple, bu sorunuza cevap vermek için söze oradan başlamak lazım. Doğu Dünyasına ulaşmak için Batı Avrupa’dan yola çıkan iki ülke denizcileri vardı. İspanya ve Portekiz.</p>
<p>İspanya aynı coğrafyaya batı yönünü takip ederek ulaşacağını düşünüyordu ki, o gün de coğrafi bilgilere göre devamlı batıya gidilirse doğuya ulaşılacağı biliniyordu. İspanyollar karşılarına çıkan yeni kıtanın neresi olduğunu ilk anda anlamamışlardı bile. Portekizlilerin Afrika’yı dolaşarak Hint denizlerine ulaşması ise zannedildiği gibi çok da kolay olmamıştı. Hatta ilk denemeleri hep başarısızlıkla neticelendi. Bu başarısızlıklarını aşmaları hususunda kendilerine rehberlik eden çok önemli Müslüman bir Arap coğrafyacısı vardı: Eski İslâm coğrafi geleneklerini ve Hint denizlerini, bu denizlerin seyrüsefer özelliklerini çok iyi bilen, üstelik bu konuda bir de kitap yazmış olan Ahmed ibn Mâcid. Kendisi Batı’da da çok iyi tanınan bir denizcidir. İbn-i Mâcid, Hint coğrafyasını ve denizlerini, oradaki iklimi ve muson rüzgarlarını gayet iyi biliyordu. Portekizliler de bu yüzden ondan yardım istediler ve onun rehberliği sayesinde Hint Okyanusu’na girebildiler. Çünkü doğrudan Güney Afrika kıyılarını takip ederek Hint Okyanusu’na ulaşmak esasen coğrafi olarak imkânsızdı; iklim ve rüzgârlar buna müsaade etmiyordu. Genellikle kıyılara, kayalara çarparak gemiler tahrip oluyordu. Bunu çok iyi bilen İbn-i Mâcid, öncelikle onları önce güneye indirdi, sonra doğu ve kuzeydoğuya doğru yönelmelerini sağladı. Bu sayede Portekizliler Hint denizlerine ulaşma yöntemini de elde etmiş oldular. Tabii ki sonradan bu yolları başkalarına da öğrettiler ama ilk kendilerinin öğrenmesi, İbn-i Mâcid sayesinde olmuştur. Bunu da mutlaka hatırda tutmak gerekir.</p>
<p>Bu dönemde, yani 16. yüzyılın ilk yıllarında, artık güçlü Portekiz donanmaları Hint Okyanusu’na ulaşınca iki istikamete doğru yönelerek hem barınmak ve tutunmak hem de oralarda kendileri için müstahkem mevkiler, kaleler kurmak gibi birtakım planları tatbik etmeye başladılar. Bu iki istikametten biri Hindistan, diğeri Kızıldeniz idi. Kızıldeniz olmasının gerekçesi, eski ticaret yollarının ana güzergâhı olmasıydı. Kızıldeniz üzerinden ticaret Mısır’ın Akdeniz iskeleleri olan İskenderiye, Reşid ve Dimyat’a ulaşıyor, oradan da bütün Müslüman ve Avrupalı Akdeniz ülkelerine ulaşıyordu. Burası kadim bir güzergâh olduğu için Portekizlilerin öncelikli amacı bu güzergâhı değiştirmekti. Ama Papalık makamının da kendilerinden beklediği gibi daha önemli bir vazifeleri vardı: Müslümanların bu bölgedeki en kutsal mekânlarını tahrip etmek. Çünkü Kudüs Hıristiyanların kutsal bir mekânı olarak Müslümanların elindeydi. Onlar da “o bölgelere kadar ulaştıklarına göre, Müslümanların kutsal mekânlarını tahrip etmeleri gerektiği” gibi bir sorumluluk üstlendiler.</p>
<p>Bu iki gerekçeyle, hem ticaret yollarını kendi lehlerine çevirmeyi, hem de Müslüman makamlara zarar verip oralarda üsler edinmeyi amaçladılar. Tabii bu sayede Müslüman tüccarların bölgeye gelmelerini de engelleyeceklerdi. Çünkü Portekiz o coğrafyaya gelmeden önce tamamen Müslümanların sulh içerisinde ticaret yaptığı, diğer toplulukların da bu ticarete katılabildiği bir düzen vardı. Ama Portekiz’in gelişiyle birlikte çok ciddi bir çatışma içine girildi ve Osmanlılar da bu sebeple o coğrafyaya özellikle girmek mecburiyetinde kaldı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2022">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>JAVİER ALBARRAN: İSPANYOL MİLLETİ, ŞEYTANLAŞTIRILAN ENDÜLÜS’ÜN “YENİDEN FETHİYLE” OLUŞTURULMUŞTUR</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/javier-albarran-ispanyol-milleti-seytanlastirilan-endulusun-yeniden-fethiyle-olusturulmustur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Kocukeli Özbay]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Jan 2022 05:44:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Aragon]]></category>
		<category><![CDATA[Gırnata]]></category>
		<category><![CDATA[İber Yarımadası]]></category>
		<category><![CDATA[Kastilya]]></category>
		<category><![CDATA[Reconquista]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7826</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: ÖZLEM KOCUKELİ ÖZBAY Gırnata’nın düşüşü Reconquista için ne anlama geliyordu? Böylece İspanyolların “megali ideası” olan “Endülüs’ün yeniden fethi”, yani Reconquista hareketinin askerî ve siyasî aşaması tamamlanmış mı oluyordu? Eğer öyleyse, Reconquista için nasıl bir dönemin başladığını söyleyebiliriz? Her şeyden önce bazı kavramları açıklığa kavuşturmak gerekmektedir. Reconquista’dan bir süreç veya tarihî dönem olarak söz etmek doğru değildir. Çünkü böyle bir dönem mevcut değildir. Bu kavram 19. yüzyıl İspanyol milliyetçiliğinin, millî kurtuluş süreci olarak, İspanyol milletinin yabancı bir “dış” işgalciden kurtarılmasına yönelik icat ettiği bir fikirdir. Ortaçağ’da İber Yarımadası’nın kuzeyindeki Hıristiyan krallıklarının bölgesel yayılmacılığını ve hepsinden öte, kralların gücü elinde toplaması&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: ÖZLEM KOCUKELİ ÖZBAY</strong></p>
<p>Gırnata’nın düşüşü Reconquista için ne anlama geliyordu? Böylece İspanyolların “megali ideası” olan “Endülüs’ün yeniden fethi”, yani Reconquista hareketinin askerî ve siyasî aşaması tamamlanmış mı oluyordu? Eğer öyleyse, Reconquista için nasıl bir dönemin başladığını söyleyebiliriz?</p>
<p>Her şeyden önce bazı kavramları açıklığa kavuşturmak gerekmektedir. Reconquista’dan bir süreç veya tarihî dönem olarak söz etmek doğru değildir. Çünkü böyle bir dönem mevcut değildir. Bu kavram 19. yüzyıl İspanyol milliyetçiliğinin, millî kurtuluş süreci olarak, İspanyol milletinin yabancı bir “dış” işgalciden kurtarılmasına yönelik icat ettiği bir fikirdir. Ortaçağ’da İber Yarımadası’nın kuzeyindeki Hıristiyan krallıklarının bölgesel yayılmacılığını ve hepsinden öte, kralların gücü elinde toplaması ve merkezileştirmesini meşrulaştırmaya hizmet eden, sözde kayıp toprakların yeniden fethi veya düzenin yeniden kurulması ideolojisi doğrultusunda kullanılıyordu. Öbür yandan, el-Endülüs-Endülüsya ilişkisi de kurulmamalıdır. Endülüsya (toprak olarak Endülüs) İspanya’nın güney bölgesi olup, günümüzde bölgesel bir siyasî yönetime dönüşmüştür. El-Endülüs ise Arap kaynaklarında, yalnızca İspanya’nın güneyinin değil, Ortaçağ’daki haliyle bütün İber Yarımadası’nı ifade eden bir terimdir.</p>
<p>Son olarak, 15. yüzyılın sonu itibariyle, bağımsız bir siyasî varlık olarak İspanyollardan da söz edemeyiz. Bu, iki krallığın, yani Kastilya ve Aragon krallıklarının evlilik yoluyla birleşmesi ve sonunda Hispanik monarşisinin doğmasıyla mümkün olmuştur. Buna göre Gırnata’nın düşüşü İber Yarımadası’ndaki son İslâm devletinin yok olmasıdır ve bu olay Kastilya’nın ideolojik yapısı için çok önemli bir dönüm noktasıdır. Bu işgal Haçlı anlayışı çerçevesinde görülmüş, hatta bu hadiseye Mesihci anlamlar bile yüklenmiştir. Ancak bu olay “yeniden fetih” sürecini sona erdirmemiştir; zira daha önce belirttiğimiz üzere, bu bir süreç değil, ideolojidir. İdeoloji olması nedeniyle de, kullanılmaya devam edilmiştir. Örneğin 16. yüzyılda Kuzey Afrika’daki İspanyol seferlerinde, hatta Amerika’nın fethi söyleminde bile yerini almıştır.</p>
<p>Hıristiyanların Endülüs topraklarını ele geçirme hareketleri, İber Yarımadası’nın siyasî egemenliğini İspanyollara yeniden açmaktan mı ibaretti? Gırnata’nın düşüşüyle İspanyolların ne tür kazanımları oldu?</p>
<p>El-Endülüs’ü oluşturan toprakları fetheden Kastilya ve Aragon için Gırnata’yı ele geçirmek birçok anlam taşıyordu. Kendilerinden çok farklı bir sosyal yapıya sahip toprakların birleştirilmesi, bir şekilde bütünleştirilmesi gereken bir toplum anlamına da geliyordu. Bu toplumsal bütünleşme; Arapça eserlerin Latinceye ve Roma dillerine tercüme edilmesi, Tuleytula (Toledo) gibi şehirlerde Hıristiyan olup Arapça konuşan nüfusun varlığı veya Hıristiyan şehirlerinde Müslüman mahallelerin teşekkülüyle neticelenmiştir. Sanat da bu ortamdan çok etkilenmiştir. Böylece Mudejar (Müdeccenler) sanatı ortaya çıkmıştır. Bir başka deyişle, bu toprakları ele geçiren Hıristiyan krallıklar, tek ve en önemli mirasçılar olmasa da, Endülüs mirasının varisleri haline gelmişlerdir. Mimari yapılardan önemli kültürel, entelektüel ve sanatsal mirasa, tarım tekniklerinden zengin söz dağarcığı gibi daha pragmatik alanlara kadar birçok bilgi ve beceriyi devralmışlardır. Bu bağlamda bu Hıristiyan krallıkları ve daha sonra da Hispanik monarşi, İslâmî geçmişi kendi tarih söylemlerine entegre etme ve bu potada eritme sürecini başlatmışlardır. Bu soruya birçok şekilde cevap verilebilir: Yeniden fetih ideolojisi yoluyla dışlamadan, bu yolla entegre etmeye kadar çeşitli cevaplar verilebilir. Örneğin, Başpiskopos Jiménez de Rada (13. yüzyıl) gibi yazarların önemi, Mozarap toplumunu (Roman lehçeleriyle Arapça konuşan topluluk) doğurmuştur. Geri alınan topraklarda kalan Müslüman nüfus da kendi tarih söylemlerini bu yeni realiteye uydurmak zorunda kaldılar ve zaman içinde Mağribîler (Moriskolar) için bir İslâmî-Hıristiyan geçmiş inşa etmeye kalkışan Lead Books of Sacromonte gibi ilginç fenomenler de ortaya çıkmıştır.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ocak-2022">Derin Tarih Ocak Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>SOPHIA ROSE ARJANA: AVRUPA, İSLÂM TEHDİDİNİ MÜSLÜMAN CANAVARLARLA KOVMAYI DENEDİ</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/sophia-rose-arjana-avrupa-islam-tehdidini-musluman-canavarlarla-kovmayi-denedi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Kocukeli Özbay]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 Oct 2021 07:08:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Beyaz Hristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[Bram Stoker]]></category>
		<category><![CDATA[Gotik korku]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Şark]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7447</guid>

					<description><![CDATA[Kitabınızda kapsamlı şekilde anlatıyorsunuz ama okurlarımız için giriş mahiyetinde genel bir çerçeve çizmek gerekirse, kimlik politikasının tarihine bakarsak, Müslüman kimliği Batı tahayyülünde kabaca nasıl görselleştirilmişti? Araştırmalarıma göre Müslümanlar, özellikle de Müslüman erkekler Batılıların zihninde daima canavarlar ve haydutlar olarak tasavvur edilmiştir.  Bu tasavvurun tarihçesini kitabımda bir dizi metin aracılığıyla -özellikle tablo gibi görsel kaynaklar ve Gotik korku romanları gibi ebedi metinler dahil olmak üzere- ayrıntılı olarak ele aldım. Kadınlar daha düşük oranda da olsa insanlık dışı varlık, canavar, haydut ve tehlikeli olarak “tasavvur” edilmiştir. Müslüman kadınlar genellikle cinsel bağlamda nesneleştirilmiş ve peçenin ardına gizlenmiş gizemli, bazen de tehlikeli ayartıcılar olarak&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kitabınızda kapsamlı şekilde anlatıyorsunuz ama okurlarımız için giriş mahiyetinde genel bir çerçeve çizmek gerekirse, kimlik politikasının tarihine bakarsak, Müslüman kimliği Batı tahayyülünde kabaca nasıl görselleştirilmişti?</p>
<p>Araştırmalarıma göre Müslümanlar, özellikle de Müslüman erkekler Batılıların zihninde daima canavarlar ve haydutlar olarak tasavvur edilmiştir.  Bu tasavvurun tarihçesini kitabımda bir dizi metin aracılığıyla -özellikle tablo gibi görsel kaynaklar ve Gotik korku romanları gibi ebedi metinler dahil olmak üzere- ayrıntılı olarak ele aldım. Kadınlar daha düşük oranda da olsa insanlık dışı varlık, canavar, haydut ve tehlikeli olarak “tasavvur” edilmiştir. Müslüman kadınlar genellikle cinsel bağlamda nesneleştirilmiş ve peçenin ardına gizlenmiş gizemli, bazen de tehlikeli ayartıcılar olarak tasvir edilmiştir.</p>
<p>Bu görselleştirmenin tarihî, politik ve coğrafî referansları neler olabilir? İslâmiyet’in doğduğu coğrafyanın fizikî ve iklimsel özellikleri, İslâmiyet’in ontolojik altyapısı, Müslümanların Avrupa’ya ulaşan fetih hareketleri…</p>
<p>Şark’a dair fantezilerden biri, mekânın tehlikeli oluşudur. Buna Şark’ın daima tehlikeli, sihir, gizem ve canavarlarla dolu olduğu fikri eşlik etmektedir. İslâm Avrupa’ya yönelik bir tehdit olarak görüldüğü kadar, Müslüman bedenlerin canavar olarak doğuşu, Hıristiyanlığı kabul etme yoluyla bu canların affedilişine dair fantezilerin de konusudur. Hatta Müslümanlar canavar bir ırkın mensupları olarak bile görülmüş, Müslüman erkeklerin Hıristiyan topraklarına ve canlarına yönelik tehlikeler olduğu tasvir edilmiştir. Sonraki yüzyıllarda Şark, boyunduruk altına alınması gereken, kaynaklarını ve topraklarını yönetmeyi beceremeyen, Batı’ya ve Batı’nın modern teknolojilerine ihtiyacı olan bir alan olarak görülmüştür.</p>
<p>“Canavarların yaratılması siyasî bir hamledir ve canavarlar siyasî yaratıklardır.” Bu tespitten yola çıkarsak, Batı’nın kapılarına dayanan canavarlar onu neyle tehdit ediyordu? Beyaz Hıristiyanlığın huzurunu kaçıran neydi dersiniz?</p>
<p>Burada ırkların birbirine karışmasını çevreleyen korkuları görüyoruz. Buna örnek olarak, Bram Stoker’ın <em>Drakula</em>’sını gösterebiliriz. Burada canavar Türk (ve Yahudi) olarak tasvir edilir; bu özellikleri de onu canavar yapar. Irkların karışmasının doğurduğu endişeler bu metinde açıkça görülmekte; ırk bakımından ‘öteki’nin Avrupa’nın kapısına dayandığı, kirlenmiş bedenleriyle Avrupa halklarına saldırmaya hazır olduğu fikri yansıtılmaktadır. Bu fikir Müslümanların, özellikle siyasal iktidara sahip Müslümanların doğurduğu korkuyla bağlantılıdır. Bu nedenle kitabımda bir bölümü tamamıyla Türk canavarlara ayırdım. Canavarlar genellikle bir grubun kendisini tanımlama yöntemi olarak yaratılır: ‘Öteki’ canavar iken; bizler insan, normal, rasyonel, modern vesaireyizdir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ekim-2021">Derin Tarih Ekim Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BRIAN TODD CAREY: “MALAZGİRT 21. YÜZYILDA TÜRKİYE’NİN YILMAZ ASKERÎ GÜCÜNÜN VE BA-ĞIMSIZLIĞININ SEMBOLÜDÜR”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/ozel-dosya/brian-todd-carey-malazgirt-21-yuzyilda-turkiyenin-yilmaz-askeri-gucunun-ve-ba-gimsizliginin-semboludur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Kocukeli Özbay]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Aug 2021 08:19:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özel Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Abbasî]]></category>
		<category><![CDATA[IV. Romon Diyojen]]></category>
		<category><![CDATA[Malazgirt Muharebesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortaçağ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7273</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: ÖZLEM KOCUKELİ ÖZBAY 950. yılında Malazgirt Muharebesi’nin Avrupa ve dünya tarihi açısından önemi hakkında ne söylemek istersiniz? Muharebenin kazanılması ve Türklerin Anadolu’da yerleşmeye başlamasının Avrupa’daki kısa ve uzun vadeli neticeleri neler olmuştur?   Öncelikle, okuyucularınızla Avrupa, Ortaçağ ve dünya tarihinde önemli bir dönüm noktası ve yüce Türk milletinin tarihindeki kurucu olay olan Malazgirt Muharebesi’nin kadim mirasını paylaşma fırsatı verdiğiniz için teşekkür ediyorum. Malazgirt Muharebesi 26 Ağustos 1071 tarihinde Bizans İmparatorluğu ile İran’daki Büyük Selçuklu İmparatorluğu arasında Doğu Anadolu’yu ele geçirme amacıyla yapılmıştır. Bizans’ın yenilgisi bir Grek iç savaşını başlatırken, Türkler Anadolu’nun büyük bir kısmını işgal ettiler. Bu nedenle Levanten&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: ÖZLEM KOCUKELİ ÖZBAY</strong></p>
<p><strong>950. yılında Malazgirt Muharebesi’nin Avrupa ve dünya tarihi açısından önemi hakkında ne söylemek istersiniz? Muharebenin kazanılması ve Türklerin Anadolu’da yerleşmeye başlamasının Avrupa’daki kısa ve uzun vadeli neticeleri neler olmuştur?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Öncelikle, okuyucularınızla Avrupa, Ortaçağ ve dünya tarihinde önemli bir dönüm noktası ve yüce Türk milletinin tarihindeki kurucu olay olan Malazgirt Muharebesi’nin kadim mirasını paylaşma fırsatı verdiğiniz için teşekkür ediyorum.</p>
<p>Malazgirt Muharebesi 26 Ağustos 1071 tarihinde Bizans İmparatorluğu ile İran’daki Büyük Selçuklu İmparatorluğu arasında Doğu Anadolu’yu ele geçirme amacıyla yapılmıştır. Bizans’ın yenilgisi bir Grek iç savaşını başlatırken, Türkler Anadolu’nun büyük bir kısmını işgal ettiler. Bu nedenle Levanten Haçlı Seferlerinin nedeni olarak kabul edilmektedir. 1071 baharında, Doğu Roma İmparatoru IV. Romen Diyojen (taht dönemi 1068-71) imparatorluğun Ermenistan sınırlarını Türk akınlarına karşı güçlendirmek için Konstantinapol’den yola çıktı. Ağustos ayı sonlarında çok uluslu ordusunu iki ayrı orduya ayırdı. Daha küçük olan ve bizzat komuta ettiği ordu, Van Gölü yakınındaki Malazgirt kale şehrinin surları dışına karargâh kurdu. Rakibi ise Yakındoğu’daki en güçlü İslâm devletinin hükümdarı ve Bağdat’taki Abbâsî halifesinin hamisi Sultan Alparslan (taht dönemi 1063-1072) idi. Bizans ordusunun oluşturduğu tehdidi gören Alparslan, Fâtımîlere karşı seferini yarıda bıraktı ve Bizans ordusunu karşılamak üzere harekete geçti.</p>
<p>Ağustos ayında başlayan savaş, Bizans birlikleri arasında firar, karşı saflara geçme ve ihanetlere tanık oldu ve Romen Diyojen esir düştü. Selçukluların Malazgirt’teki zaferi aynı zamanda bölünmüş ve komuta zafiyeti içindeki Bizanslı ev sahibine karşı 11. yüzyıl Orta Asya bozkırlarının en iyi taktiklerinin sergilenişine sahne oldu. Bizans ordusunun ezici bir şekilde yenilmesi ve Doğu Roma imparatorunun esir düşmesi Hıristiyan ve İslâm âlemlerinde adeta şok dalgasına yol açtı. Türklerin Bizans İmparatorluğu’nun stratejik bakımdan en önemli bölgesi olan Anadolu’yu işgalinin ve bu topraklara göçünün kapılarını açtı. 10 yıllık iç savaş ve Selçuklu akınları Doğu Roma İmparatorluğu’nu daha da zayıflatınca, Bizans İmparatoru I. Aleksios Komnenos (taht dönemi 1081-1118) Papa II. Urban’dan (papalık dönemi 1095-1099) askerî yardım istemek zorunda kaldı. Bu açıdan bakıldığında, Malazgirt, çoğu zaman sonunda 1. Haçlı Seferine (1096-1099) ve Katoliklerin Levant bölgesini işgaline yol açan olaylar dizininin başlangıcı kabul edilmektedir.</p>
<p>Malazgirt’in kadim mirası, Ortaçağ’dan modern çağa kadar tarihçiler tarafından Bizans tarihinde bir dönüm noktası, Bizans’ın gerilemesinin başlangıcı olarak tasvir edilen bir askerî yenilgi ve Küçük Asya’nın Hıristiyan Ortodoksluğun kalesinden sonunda modern Türkiye’nin Müslüman anavatanına kültürel dönüşümünü başlatan bir askerî olay olarak kullanılmasıdır. Bu son yönüyle Malazgirt Muharebesi 21. yüzyılda Türkiye Cumhuriyeti’nin yılmaz askerî gücü ve bağımsızlığının sembolü olarak özel bir önem kazanmıştır.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-agustos-2021">Derin Tarih Ağustos Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MAXİME GAUİN: ABD’DEKİ ERMENİ LOBİSİ GÜCÜNÜ ŞİDDETTEN ALIYOR</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/maxime-gauin-abddeki-ermeni-lobisi-gucunu-siddetten-aliyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Kocukeli Özbay]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Jun 2021 08:40:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[anahide Ter Minassian]]></category>
		<category><![CDATA[Avetis Aharonian]]></category>
		<category><![CDATA[Ermeni]]></category>
		<category><![CDATA[Hınçak]]></category>
		<category><![CDATA[Ketaib]]></category>
		<category><![CDATA[Ramkavar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7179</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: ÖZLEM KOCUKELİ ÖZBAY Tarihçi Anahide Ter Minassian Ermeni diasporanın büyük bir diaspora olmasının altında “soykırım” gerçeğinin yattığını, Ermeni diasporasının hayatta kalmak için kullandığı 1915 olaylarıyla ilgili iddiaların, bütün Ermenilerin isteklerinin kesişme noktasını oluşturduğunu belirtiyor. Bu açıdan bakınca, Ermenilerin ulusal kimliği ile soykırım argümanı arasında ne tür bir bağ var? Diğer deyişle, soykırım meselesinin Ermeniler için psikolojik anlamı nedir? Lozan Antlaşması imzalanmadan önce bile asimilasyon korkusu açıkça görülüyordu: ARF lideri Avetis Aharonian, 1923 yılı Mart ayında, Fransız Dışişleri Bakanına -başka bir seçeneği olmadığı için- 25.000 Ermeni çocuğunu alma teklifini kabul ettiğini bildirmişti. Bu çocuklar ABD okullarında tamamen asimile edildiler. Dilin&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: ÖZLEM KOCUKELİ ÖZBAY</strong></p>
<p><strong>Tarihçi Anahide Ter Minassian Ermeni diasporanın büyük bir diaspora olmasının altında “soykırım” gerçeğinin yattığını, Ermeni diasporasının hayatta kalmak için kullandığı 1915 olaylarıyla ilgili iddiaların, bütün Ermenilerin isteklerinin kesişme noktasını oluşturduğunu belirtiyor. Bu açıdan bakınca, Ermenilerin ulusal kimliği ile soykırım argümanı arasında ne tür bir bağ var? Diğer deyişle, soykırım meselesinin Ermeniler için psikolojik anlamı nedir?</strong></p>
<p>Lozan Antlaşması imzalanmadan önce bile asimilasyon korkusu açıkça görülüyordu: ARF lideri Avetis Aharonian, 1923 yılı Mart ayında, Fransız Dışişleri Bakanına -başka bir seçeneği olmadığı için- 25.000 Ermeni çocuğunu alma teklifini kabul ettiğini bildirmişti. Bu çocuklar ABD okullarında tamamen asimile edildiler. Dilin kaybedilmekte olduğunun çok açık biçimde ortaya çıktığı 1960’ların ortalarına gelindiğinde bu korku daha da güçlü idi. Ayrıca 1960’lı yıllarda -Eichmann’ın Kudüs ilk mahkemesinde (1961) ve daha sonra da temyiz mahkemesinde (1962) yargılanması bağlamında, ABD’deki siyahîler hareketlerinin doğuşunda, Afrika’nın sömürgelikten kurtuluşunda, Altı Gün Savaşlarında (1967) vs.- kimlik olarak kurban olmanın ve bu noktadaki rekabetin uluslararası fenomen haline geldiğini vurgulamak gerekir.</p>
<p>1945-48 yıllarında, Kars ve Ardahan’ı talep eden Stalinist kampanya esnasında, Ermeni diaspora grupları tarafından “soykırım” kavramı zaman zaman kullanılıyordu, ama sınırlı kalmıştı. Kavramın yaygın kullanımı 1960’ların ortasında başladı. NATO’nun istikrarını bozmak isteyen Sovyetler Birliği ile (Sovyet füzelerinin Küba’dan çekilmesi karşılığında ABD nükleer füzelerinin Türkiye’den çekilmesiyle çözülen Küba nükleer krizini hatırlayın) Avrupa Topluluğu’nun (Türkiye’nin adaylık başvurusu 1959 yılında yapıldı ve ilk ortaklık anlaşması 1963 yılında imzalandı) çıkar çatışmasının bir sonucuydu. Aynı zamanda Ermeni diasporası (Ermeni Devrimci Federasyonu, Hınçak Ramkavar, Gregoryen Kilisesi) asimilasyondan kurtulmayı arzuluyordu (örneğin Gregoryen Kilisesi, Katolik Kilisesi’nden farklı olarak millî bir kilisedir). Bu asimilasyon korkusu açıkça dile getirildi. Hatta radikal unsurlar bunu “beyaz soykırımı” olarak adlandırdı. Daha doğrusu asimilasyon korkusu, yalnızca dilin kaybı ve kilisenin ağırlığının azalması değil, aynı zamanda (1920’lerde Türkiye dışına yerleşmiş Ermeniler ve torunlarının) diğer milletlerle evliliklerinin artmasının bir neticesiydi. ABD’de ve daha çok Lübnan’da Ermeni milliyetçilerinin, bilhassa Ermeni Devrimci Federasyonu’nun (ARF) duruşu çok güçlüydü. ARF o tarihlerde Lübnan’ın çoğunluk partisi Ketaib’in ortağı idi (ancak 1975-90 yılları arasındaki iç savaş Lübnan’ı önemsizleştirdi). ABD’de sayısız güçlüklere rağmen 1960’ların ortalarında partinin Moskova yanlısı tavra dönmesine kadar, ARF, SSCB’ye karşı CIA ile bağlantılıydı ve güçlü bir militan tabanına sahipti. Üstelik Ermenilerin oyu 1960’ların başı gibi erken bir tarihte Amerika’da bir realite idi. Bu nedenle oldukça hızlı bir biçimde taraftar bulabiliyordu.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-haziran-2021">Derin Tarih Haziran Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>PAUL ROBERT MAGOCSİ: NE DİYORDU STALİN: “HALK YOKSA PROBLEM DE YOK!”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/paul-robert-magocsi-ne-diyordu-stalin-halk-yoksa-problem-de-yok/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Kocukeli Özbay]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 May 2021 08:47:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Britanya]]></category>
		<category><![CDATA[Çarlık Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[Karadeniz]]></category>
		<category><![CDATA[Moskova]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[Tatar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7083</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: ÖZLEM KOCUKELİ ÖZBAY Kırım’ın 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’yla Osmanlı Devleti’ne bağlılığına son verilmesinin ardından 1783’te Rusya tarafından ilhakı hangi gerekçeye dayandırılmıştı? Osmanlı Devleti’nin bu süreçte yaşananlara karşı reaksiyonu ne oldu? Her şey jeopolitikle ilgilidir. Rusya İmparatorluğu’nun halefi olan Moskova Çarlığı (Rusya Çarlığı), karayla kuşatılmış, denize ulaşımı olmayan bir ülke idi. Moskova Knezliği’nin denize tek ulaşımı kuzeydendi; ancak o bölgede de sular yılın büyük bir kısmında donmuş haldeydi. Sıcak su limanlarına ulaşmak, Moskova Knezliği’nin ve daha sonra da Rusya’nın başlıca hedefi haline gelmişti. Rusya batıda Baltık Denizi’e eriştikten sonra, güneyde Karadeniz’e ulaşmak üzere işe koyuldu. Burada Osmanlı İmparatorluğu ile çatışması&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: ÖZLEM KOCUKELİ ÖZBAY</strong></p>
<p><strong>Kırım’ın 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’yla Osmanlı Devleti’ne bağlılığına son verilmesinin ardından 1783’te Rusya tarafından ilhakı hangi gerekçeye dayandırılmıştı? Osmanlı Devleti’nin bu süreçte yaşananlara karşı reaksiyonu ne oldu?</strong></p>
<p>Her şey jeopolitikle ilgilidir. Rusya İmparatorluğu’nun halefi olan Moskova Çarlığı (Rusya Çarlığı), karayla kuşatılmış, denize ulaşımı olmayan bir ülke idi. Moskova Knezliği’nin denize tek ulaşımı kuzeydendi; ancak o bölgede de sular yılın büyük bir kısmında donmuş haldeydi. Sıcak su limanlarına ulaşmak, Moskova Knezliği’nin ve daha sonra da Rusya’nın başlıca hedefi haline gelmişti. Rusya batıda Baltık Denizi’e eriştikten sonra, güneyde Karadeniz’e ulaşmak üzere işe koyuldu. Burada Osmanlı İmparatorluğu ile çatışması gerekiyordu. Bu nedenle 17. yüzyıldan 18. yüzyılın sonlarına kadar Moskova/Rusya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında bir dizi savaş gerçekleşti. Rusya er ya da geç Kırım Hanlığı dâhil Osmanlı topraklarının Çarlık Rusya’sı tarafından ilhak edileceğine inanıyordu.</p>
<p>İlhak yöntemleri farklılık gösterse de, sonuç kaçınılmaz olarak aynıydı. 1770’li yıllarda sahnelenen senaryo şu şekildeydi: Kırım hanı ve nüfuzlu Şirin aşireti, Rusya Çariçesi II. Katerina’ya bağlılıklarını bildirdiler. Çarlık orduları Kırım’ı işgal ettiler ve Kırım’ın bağımsız bir devlet olduğu ilan edildi. Osmanlılar Küçük Kaynarca Antlaşması ile Kırım’ın bağımsızlığını tanıdı. Ancak aradan 10 yıl geçmeden II. Katerina Kırım’ın Rusya’ya ilhakını emretti (1783). Son tahlilde bunlar yalnızca ayrıntıdan ibaretti. Zira Moskova Knezliği/Rusya daima sıcak su limanlarını elde etmeyi istiyordu. Bu ilhak ile Kırım’da ve Karadeniz’in kuzey kıyılarında birkaç limana sahip olmuşlardı.</p>
<p>Elbette Rusya Osmanlı İmparatorluğu’nu Avrupa’dan çıkarana kadar durmayacaktı. Belki de Katerina’nın “Yunan Projesi”ni -Rus imparatorluk hanedanı tarafından yönetilecek Bizans İmparatorluğu’nun yeniden kurulması- gerçekleştirebileceklerdi. Bu emeline ulaşamamasının nedeni, Büyük Britanya ve Fransa’nın yardımıyla, Osmanlı İmparatorluğu’nun 1. Dünya Savaşı’na kadar hayatta kalmayı başarabilmesiydi.</p>
<p><strong>1774’ten 1944’e kadar geçen 170 yılda Rusya Tatar topraklarında neyi hedefledi? Bu hedefe ulaşmak için takip ettiği sistematik program neyi içeriyordu? Bu süreçte Tatar kimliği, dili, kültürü ne tür yaralar aldı? </strong></p>
<p>1783 yılında başlayan Rus yönetimi altında, Kırım Tatarları ve kültürleri istikrarlı biçimde geriledi. 1775 yılında Tatarlar Kırım nüfusunun yüzde 88’ini oluştururken,  20. yüzyılın başlarında, Çarlık Rusya’sının son yıllarında bu oran yüzde 30’a kadar düştü. 1944 yılına gelindiğinde, çeyrek asırlık Sovyet Rusya’sı yönetimi sonrasında bu oran sıfıra inmiş, Kırım’da artık hiç Tatar kalmamıştı. İstikrarlı gerileme ve sonunda Tatarların Kırım’dan silinmesinin nedeni, birkaç göç dalgası idi. Bunların en büyüğü Kırım Savaşı’nın sona ermesinden (1854) sonraki 10 yıl içinde gerçekleşti ve bu göçte 140.000’den fazla Kırım Tatarı Osmanlı İmparatorluğu topraklarına, ya Balkanlara (günümüzün Romanya ve Bulgaristan’ı) veya Anadolu’ya göç etti.</p>
<p>Kırım’da kalan Tatarlar ise çeşitli ayrımcılıklara maruz kaldılar. Camileri ve diğer kültür eserleri çürümeye terk edildi, zira çarlık otoriteleri Kırım’ı Ortodoks Hıristiyan toprağına çevirmeyi amaçlıyordu. Hersonesos (günümüzün Sivastopol’u) 10. asırda Kiev Büyük Prensi Vladimir’in vaftiz edildiği yer olması itibariyle, Çarlık Rusya’sının Kırım’ı Hıristiyanlaştırma amacının başladığı yer oldu. Çarlık Rusya’sındaki Hıristiyanlık ideolojisinin yerini Sovyet Rusya’sının ateist Marksist-Leninist ideolojisi aldı. İdeoloji değişikliğine rağmen Kırım Tatarlarının durumu daha da kötüleşti.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-mayis-2021">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kaptanlıktan Felsefeye Kaynağını Arayan Nehir: Teoman Duralı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/kaptanliktan-felsefeye-kaynagini-arayan-nehir-teoman-durali/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Kocukeli Özbay]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2020 06:26:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Çoban]]></category>
		<category><![CDATA[Hilda Hanım]]></category>
		<category><![CDATA[müebbed]]></category>
		<category><![CDATA[Norveç]]></category>
		<category><![CDATA[Sabih Bey]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman hoca]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6450</guid>

					<description><![CDATA[“Çocukken denizci olmak isterdim. Her yanıyla beni çekerdi deniz, bilhassa ufuk. Ufukta ne var sorusu 5-6 yaşlarımdan beri beni kurcalamıştır. Yaklaştıkça uzaklaşan çizgi&#8230;” Sonsuzluk cevherini daha çocukken gözüne kestirmiş olmalı ki Teoman hoca, o yaşta meftun olmuş denize ve ufka. Hayali kaptan olmakmış. Gözlerini açtığında gördüğü o müebbed hat, bilinmeyene merakını tutuşturmuş günbegün. Ta ki liseden sonra ufkun gölgelediği meçhul diyarın hasretiyle, tercüman olarak iş bulduğu gemiye binip Norveç’e varana dek. Gemiden kaçıp kaptan okuluna kayıt yaptıracakken son anda vazgeçmiş. Kim bilir, belki de kendisini çağıranın arzın ufku olmadığına uyanmış o karlı Oslo sokağında. Ve o soruya: Öyleyse neyin ufku?&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Çocukken denizci olmak isterdim. Her yanıyla beni çekerdi deniz, bilhassa ufuk. Ufukta ne var sorusu 5-6 yaşlarımdan beri beni kurcalamıştır. Yaklaştıkça uzaklaşan çizgi&#8230;”</p>
<p>Sonsuzluk cevherini daha çocukken gözüne kestirmiş olmalı ki Teoman hoca, o yaşta meftun olmuş denize ve ufka. Hayali kaptan olmakmış. Gözlerini açtığında gördüğü o müebbed hat, bilinmeyene merakını tutuşturmuş günbegün. Ta ki liseden sonra ufkun gölgelediği meçhul diyarın hasretiyle, tercüman olarak iş bulduğu gemiye binip Norveç’e varana dek. Gemiden kaçıp kaptan okuluna kayıt yaptıracakken son anda vazgeçmiş. Kim bilir, belki de kendisini çağıranın arzın ufku olmadığına uyanmış o karlı Oslo sokağında. Ve o soruya: Öyleyse neyin ufku?</p>
<p>Denizden doğup felsefeye akan bu nehrin hikâyesi uzun mu uzun. Dilimiz döndüğünce özetlemeyi deneyelim.</p>
<p>Teoman Duralı Zonguldak Kozlu’da, Kılıç mahallesinde gelir dünyaya. Sene 1947. Annesi Alman asıllı Hilda Hanım; babası, son Osmanlı diye tanımladığı, elektrik yüksek mühendisi Sabih Beydir. Babası madenlere enerji veren elektrik santralinde vazifeli olduğu için dünyaya gözlerini bu Karadeniz şehrinde açmıştır. Kendisinden 16 yaş büyük bir ağabeyi, Kaya ve bir ablası, Şermin vardır.</p>
<p>Çocukluğu yeşilin mavinin kollarında geçer. “Büyüdüğüm yer diye mi bilmiyorum; hayatımda hiçbir yer bana buradan daha güzel görünmedi”. O bahçe senin, bu bahçe benim meyve aşırır. Arkadaşları bekçiler ve çobanlardır. Haylazdır, hiçbir yere sığamaz. Çobanlardan, yörenin büyüklerinden dinlediği hikâyelerle, efsanelerle, annesinin anlattığı Alman masallarıyla büyür. Bir yandan da merak duygusu ve keşif iştahı bir girdap gibi içine çekmektedir onu.</p>
<p>Okul çağı gelir lakin hürriyetini uçan kuşun kanadına teslim edecek göz yoktur onda. İlk gün kendi deyimiyle faciadır. Bir köy okulu. Kapalı yerde yaklaşık 70 çocuk vardır. Dayanamaz, üçüncü gün okuldan kaçar. Akşama da babasından “mebzul miktarda dayak”! “Okuma yazma öğreneceksin, diyorlar. Zerrece merak duymuyorum. Doğanın içindesiniz. Başka bir şey öğrenmeye en ufak bir eğilim, bir teşvik yok”. O ilk günden beri de arası bir türlü düzelmez okulla. Dersleri sevmez, hiçbirini!</p>
<p>Babası muhafazakârdır; bir o kadar da sarsılmaz bir adalet duygusu geliştirmiştir. İnsan doğduğu adla ölür der ve annesini kişiliğini, kimliğini terk etmesi noktasında sıkmaz. Annesi de bunu ziyadesiyle takdir eder. Ödeve, sadakate ve vefaya tapan bir kadındır annesi. Babası da şerefe ve namusa&#8230; Teoman Duralı’nın ifadesiyle, “temel bir noktada ikisi aynı kumaştan dokunmuş” gibidir.</p>
<p>Babası 1954’te milletvekili seçilince Zonguldak’taki “cennet hayatı biter ve Ankara denilen cehenneme gelirler”. “Ankara’da dehşetli bir hüzne kapıldım. Ovam, dağım, denizim, ormanım yoktu. Büyük bir hüzün sardı beni. Kendimi müthiş yalnız hissettim.” İlkokulun kalan yılları, ortaokul ve lise dönemi burada geçer. İkmale kalmadan geçtiği yıl yok gibidir. Mesela orta birin sonunda karnesinde 13 kırık vardır. Hatta bu karneler yüzünden annesi dönem sonlarında konu komşu sorgusundan çekinip sokağa çıkamaz hale gelir&#8230;</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-ekim-2020">Derin Tarih Ekim Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ALAN MİKHAİL: “YAVUZ, BÜTÜN DÜNYAYI OSMANLI YAPMAK ARZUSUNDAYDI”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/alan-mikhail-yavuz-butun-dunyayi-osmanli-yapmak-arzusundaydi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Kocukeli Özbay]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Sep 2020 06:10:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[God's Shadow]]></category>
		<category><![CDATA[Memlük]]></category>
		<category><![CDATA[ortadogu]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Under Osman's Tree]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6350</guid>

					<description><![CDATA[Hem Türkiye’de, hem de dünyada Yavuz Sultan Selim hakkındaki literatürün cılız olduğunu görüyoruz. Bu anlamda God’s Shadow (Tanrı’nın Gölgesi) revizyonist bir çalışma. Sizi Yavuz Sultan Selim’le ilgili önceki çalışmalarda tatmin etmeyen taraf neydi? Dünyamızın daha kapsamlı bir anlatımını sunmak ve son 500 yıllık tarihin günümüzü nasıl şekillendirdiğini göstermek istedim. 1500 yılında Avrupa’dan Çin’e kadar herhangi bir siyasî veya dinî liderden dönemin en önemli jeopolitik güçlerini saymasını isteseydik, Osmanlı İmparatorluğu ilk sırada veya ona yakın bir yerde olurdu. Oysa Türkiye dışına çıktığınızda, tarih eserleri Osmanlı İmparatorluğu’nu nadiren içermektedir. Kitabım Osmanlıların hak ettiği yeri yeniden kazanmalarına yardım etmekte; imparatorluk tarihinin merkezinde yer&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Hem Türkiye’de, hem de dünyada Yavuz Sultan Selim hakkındaki literatürün cılız olduğunu görüyoruz. Bu anlamda <em>God’s Shadow</em> (Tanrı’nın Gölgesi) revizyonist bir çalışma. Sizi Yavuz Sultan Selim’le ilgili önceki çalışmalarda tatmin etmeyen taraf neydi?</strong></p>
<p>Dünyamızın daha kapsamlı bir anlatımını sunmak ve son 500 yıllık tarihin günümüzü nasıl şekillendirdiğini göstermek istedim. 1500 yılında Avrupa’dan Çin’e kadar herhangi bir siyasî veya dinî liderden dönemin en önemli jeopolitik güçlerini saymasını isteseydik, Osmanlı İmparatorluğu ilk sırada veya ona yakın bir yerde olurdu. Oysa Türkiye dışına çıktığınızda, tarih eserleri Osmanlı İmparatorluğu’nu nadiren içermektedir. Kitabım Osmanlıların hak ettiği yeri yeniden kazanmalarına yardım etmekte; imparatorluk tarihinin merkezinde yer alan bir şahsiyetin, yani Sultan I. Selim’in hayatı ve dönemine odaklanmaktadır. <em>God’s Shadow</em> modern dünyanın tamamen yeni bir tarihçesini sunmaktadır. Amerikalıların çoğu ABD’nin tarihinin -ne kadar tartışmalı ve eksik olursa olsun- Avrupa, Yerli Amerika ve Afrika’dan türetildiğine inanıyor. Kitabımın argümanlarından biri de, Osmanlılar ve İslamın bütün bu kültürleri ve tarihleri şekillendirdiği, dolayısıyla Amerika’nın tarihini tam ve doğru anlayabilmek için bu diğer tarihleri de kavramamız gerektiğidir.</p>
<p><strong>Diğer kitaplarınızda Osmanlı Mısır’ı ana ekseni oluşturuyor. Türkçeye de tercüme edilen ve büyük ilgi gören <em>Under Osman’s Tree</em>’de (<em>Osman’ın Ağacı Altında</em>) imparatorluğun en büyük gıda tedarikçisi olan Mısır’a odaklanırken ekoloji-siyaset ilişkisini merkeze alıyor, yöntem olarak çevre tarihçiliğini kullanıyorsunuz. Tarih yazımında dikkat ettiğiniz metot ve prensipler neler?</strong></p>
<p>Arap dünyasındaki Osmanlı İmparatorluğu tarihine her zaman ilgi duydum. Bu noktaya kadar, konuyu <em>Under Osman’s Tree</em> adlı eserimde çevre tarihi yoluyla ele aldım. Osmanlı İmparatorluğu’nun Arap dünyasındaki kurucu yılları elbette 1516-17 yıllarıdır ve işte bunu görerek <em>God’s Shadow </em>projesine başladım. 1516-17 yıllarındaki Osmanlıların Memlûk topraklarını fethetmesini, küresel tarihin bir anı olarak anlatmak ilgimi çekti. Böylesine önemli bir fethi, böylesine önemli bir tarihî olayı biz hâlâ tamamen kavramadığımız gibi doğru bir anlatımına da sahip değiliz. Elbette bazı çalışmalar var. Bu alandaki boşluğu abartmak istemiyorum; ama bu çalışmaların çok az olması oldukça şaşırtıcıdır. Bunun bir nedeninin Memlûk tarihinin sona ermesi olduğunu düşünüyorum. Osmanlı tarihçileri ise Arap dünyası ile yalnızca başlangıç dönemi bakımından ilgilenmektedir. Sonuç olarak 1516-17 yılları bu imparatorluk bitişi ve başlangıcının kırılma noktalarına denk geldiği için bu dönemin üzerinde durmak istedim.</p>
<p>Bu fetih bir imparatorluğun hem dünya sahnesindeki hem de bölgesel önemini tarihteki diğer tüm anlardan daha fazla değiştirmektedir. Bu yüzden hem Osmanlı tarihinin dönüm noktası, hem de küresel bir dönüm noktası olarak 1516 ve 1517’yi anlamak -bu fethin imparatorluk içinde ve dışındaki dünyayı nasıl değiştirdiğini öğrenmek- istedim. <em>God’s Shadow</em>’u Osmanlı ve Ortadoğu tarihi alanında çalışanlardan çok, bu alan dışındaki akademisyenler için yazdım. Onlara Osmanlı İmparatorluğu ve İslam olmaksızın kendi alanları hakkında düşünemeyeceklerini göstermek istiyorum. İmparatorluğun bu dönemdeki yayılması, erken modern dünya -ve iddia ediyorum ki sonrası- araştırmalarının merkezini oluşturmak zorundadır.</p>
<p>Bu yüzden çalışmamın tamamında, Osmanlıların Arap dünyasına nasıl geldiklerini, bu egemenliğin ne anlama geldiğini ve önemini anlamaya çalıştım. Osmanlı İmparatorluğu ve/veya Arap dünyası tarihine ilgi duyan her tarihçinin bu anı anlaması zorunludur. Ayrıca bu kitabın Osmanlı tarihini küresel tarihin ilgi alanlarıyla ilişkilendirmeyi amaçlayan önceki çalışmama benzer olduğunu söylemek isterim. Daha önce çevresel bağlamda bunu yaparken, burada daha geleneksel jeopolitik, ticaret ve savaş metodolojisi yoluyla yapmayı deniyorum.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2020">Derin Tarih Eylül Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarihimizin “100” Akı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/tarihimizin-100-aki/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Kocukeli Özbay]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Jul 2020 12:24:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Bülent Arınç]]></category>
		<category><![CDATA[Norman Stone]]></category>
		<category><![CDATA[Suraiya Faroqhi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6188</guid>

					<description><![CDATA[&#8211; Norman Stone’un yazısı tercümeden geldi mi arkadaşlar? &#8211; Nezih Uzel fotoğraflarını bir daha mı çektirsek? &#8211; Şükrü Hoca’nın yazısı mizanpaja alındı mı? &#8211; Hayat ve Timsal Karabekir röportajının deşifresi çoktan bitmiş olmalıydı ama! &#8211; Bi çay olsa da içsek&#8230; &#8211; Semavi Hoca yazısını kontrol edecekmiş, müsait bir arkadaşı evine bekliyor. &#8211; Ee, hani bugün vinyetler için toplantı yapacaktık? &#8211; Bırakın şimdi toplantıyı, Âkif yazısının spotu hâlâ yazılmamış! &#8211; Halil İnalcık’ın görselleri tamam! &#8211; Bu isim olmadı, yeni bir şey düşünelim arkadaşlar. &#8211; Derin Tarih nasıl?&#8230; Tam 100 ay evvel bunları ve daha nice sadayı Derin Tarih ofisinden dalga dalga&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&#8211; Norman Stone’un yazısı tercümeden</p>
<p>geldi mi arkadaşlar?</p>
<p>&#8211; Nezih Uzel fotoğraflarını bir daha</p>
<p>mı çektirsek?</p>
<p>&#8211; Şükrü Hoca’nın yazısı mizanpaja</p>
<p>alındı mı?</p>
<p>&#8211; Hayat ve Timsal Karabekir röportajının</p>
<p>deşifresi çoktan bitmiş</p>
<p>olmalıydı ama!</p>
<p>&#8211; Bi çay olsa da içsek&#8230;</p>
<p>&#8211; Semavi Hoca yazısını kontrol edecekmiş,</p>
<p>müsait bir arkadaşı evine</p>
<p>bekliyor.</p>
<p>&#8211; Ee, hani bugün vinyetler için toplantı</p>
<p>yapacaktık?</p>
<p>&#8211; Bırakın şimdi toplantıyı, Âkif yazısının</p>
<p>spotu hâlâ yazılmamış!</p>
<p>&#8211; Halil İnalcık’ın görselleri tamam!</p>
<p>&#8211; Bu isim olmadı, yeni bir şey düşünelim</p>
<p>arkadaşlar.</p>
<p>&#8211; Derin Tarih nasıl?&#8230;</p>
<p>Tam 100 ay evvel bunları ve daha nice sadayı Derin Tarih ofisinden dalga dalga yolcu etmiştik fezanın sadrına. Genel Yayın Yönetmenimiz Mustafa Armağan’ın bilgi ve tecrübesi, gözleri ışıl ışıl, heyecanlı bir ekip ve tarihimiz, ah tarihimiz&#8230;</p>
<p>Ne maceraydı ama! Hiç çıkmayacak gibi gelmemiş miydi ilk sayı? Aylar süren hazırlıklar, toplantılar, yeniden ve yeniden kaleme alınan metinler, defalarca tetkik edilen sayfa tasarımları neticesinde yüzünü gösterecek miydi acaba? O tatlı heyecan, sabırsız bekleyiş içinde hangimiz 100. sayının hayâlini kurmuştu ki? Ah o ilk sayı bir çıksa, bu armağan bir ömür yetecekti sanki bize.</p>
<p>Mehmet Genç’ten Irvin Cemil Schick’e, İsmail Kara’dan Gökhan Çetinsaya’ya, Ayşe Hür’den Beşir Ayvazoğlu’na, Bülent Arı’dan Tufan Buzpınar’a, Arzu Öztürkmen’den Semavi Eyice’ye&#8230; Usta akademisyenlerle uzun toplantılar yapmış; Şükrü Hanioğlu, Norman Stone, Halil İnalcık, İlber Ortaylı, Cemal Kafadar ve Suraiya Faroqhi gibi sahasının otoritesi olan birçok değerli tarihçi ile istişarede bulunup desteklerini almıştık. Danışma ve Yayın Kurulumuzdaki onlarca kıymetli isim ile inancımız artmış, ufkumuz ağarmıştı. Hâsılı Derin Tarih toprağı ilim ve inanç ile karılmıştı.</p>
<p>Dönemin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın iştirakiyle gerçekleşen tanıtım programıyla tarih meraklılarının beğenisine sunduğumuz ve tahmin ettiğimizin ötesinde bir teveccühle karşılaşan ilk sayıdan 100. sayıya ne çok şey değişti, ne çok şey hiç değişmedi. Ekip arkadaşlarımızdan yüksek lisans ve doktora çalışmaları için yuvadan uçanlar, yeni mecralarda görev almak üzere veda edenler oldu. Onların emanetini devralan yeni arkadaşlarla yola devam dedik. Zamanın zembereği haber edince onlar da kanatlandı, bu defa başka dostları misafir ettik. Yolcular değişti, ama kervan hiç eksilmedi.</p>
<p>Farklı bir anlatısı da mümkündü tarihin. Bunun için bakir meselelere kulaç atacak, erişilmemiş belgelere dokunacak, son rafa itelenmiş dosyaları öne çıkaracak, sahte ve gerçek kahramanları ayıklayacaktık. Fakat yüzeceğimiz sular tekinsiz&#8230; diye içimizden geçmedi değil hani! Ama demir alınmıştı madem, gemileri yakacak Tarık bin Ziyad’lar da bulunacaktı elbet.</p>
<p>Lâkin tahmin etmiştik, biz külüngü indirdikçe resmî tarih enkazının tepesine yerleşenlerin rahatı kaçacaktı pek tabii. Hasımlarımız tarafından bile yakından takip edildik. “Biraz sert gitmiyor musunuz?” sorusu geldi önce. Ardından tenkitler, ithamlar, hakaretler ve nihayet satış yasakları&#8230; Bazen beklediğimiz, bazen bizi bile şaşırtan hücumlar atlattık. Şükür ki fırtınayı dostlarımızın, okurlarımızın ve tarihin sinesinde dindirebildik. İlk sayının o bereketli toprağını, bir sonraki sayıya avuç avuç devrederek 100. sayıya ulaştık.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-temmuz-2020">Derin Tarih Temmuz Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Chf Diktatörlüğü Komünistlerin Canına Okuyordu</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/chf-diktatorlugu-komunistlerin-canina-okuyordu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Kocukeli Özbay]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Sep 2019 09:13:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[anti-monarşizm]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Cumhuriyet Fırkası]]></category>
		<category><![CDATA[TBMM]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=4917</guid>

					<description><![CDATA[“Atatürk’ün halkçılıktan, geniş katılmalı bir demokrasiyi değil, yalnız anti-monarşizmi, statü ayrıcalıklarına düşmanlığı anladığı açıktır. Muhalefetten hiçbir zaman hoşlanmamış, muhaliflerin varlığına katlanmak zorunda kaldığı zamanlarda da, onlara âdeta askerî bir taktik uygulamıştır. TBMM’nin birinci ve ikinci dönemlerinin başlarında, 1920 güzünde sol muhalefete, 1923-24’te de sağ muhalefete karşı, önce bölmek ve bir bölümünü ele geçirmek, daha sonra öteki bölümünü aşırılığa iterek, en sonunda büsbütün yasaklatmak yöntemini izlemiştir. (…) (1930’daki üç aylık Serbest Cumhuriyet Fırkası oyunu sayılmazsa) 1925’in ilk yarısından itibaren, Türkiye’de muhalefete ve dolayısıyla siyasete yaşama hakkı tanınmamıştır. Milletvekilleri onu değil; o, milletvekillerini bir bir seçmiştir. Teslim etmek gerekir ki, ilk yıllarda&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Atatürk’ün halkçılıktan, geniş katılmalı bir demokrasiyi değil, yalnız anti-monarşizmi, statü ayrıcalıklarına düşmanlığı anladığı açıktır. Muhalefetten hiçbir zaman hoşlanmamış, muhaliflerin varlığına katlanmak zorunda kaldığı zamanlarda da, onlara âdeta askerî bir taktik uygulamıştır. TBMM’nin birinci ve ikinci dönemlerinin başlarında, 1920 güzünde sol muhalefete, 1923-24’te de sağ muhalefete karşı, önce bölmek ve bir bölümünü ele geçirmek, daha sonra öteki bölümünü aşırılığa iterek, en sonunda büsbütün yasaklatmak yöntemini izlemiştir. (…) (1930’daki üç aylık Serbest Cumhuriyet Fırkası oyunu sayılmazsa) 1925’in ilk yarısından itibaren, Türkiye’de muhalefete ve dolayısıyla siyasete yaşama hakkı tanınmamıştır. Milletvekilleri onu değil; o, milletvekillerini bir bir seçmiştir. Teslim etmek gerekir ki, ilk yıllarda Atatürk’e karşı çıkan sol ve sağ muhalefet oldukça sığ bir düzeydeydi. Önemleri, geniş ölçüde bastırılmış olmalarından ileri gelmektedir. Fakat Atatürk onları kaldırdıktan sonra, halk kitleleriyle doğrudan bir ilişki kurmakta pek başarılı olamamıştır. Artık Atatürk konusuna boş övgüsüz ve sövgüsüz yaklaşmayı öğrenmeliyiz. Bize ve ona böylesi yaraşır.”</p>
<p><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-eylul-2019">Derin Tarih Eylül Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Norman Stone’dan Derin Tarih’e Kalan</title>
		<link>https://www.derintarih.com/vefeyat/norman-stonedan-derin-tarihe-kalan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Kocukeli Özbay]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Jul 2019 08:24:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Vefeyat]]></category>
		<category><![CDATA[İngiltere]]></category>
		<category><![CDATA[İzdüşüm]]></category>
		<category><![CDATA[thatcher]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=4703</guid>

					<description><![CDATA[Derin Tarih’i ilk sayısından beri takip edenler arasında onun İzdüşüm adlı köşesinde soluklanıp da hafızasında tatlı bir karıncalanma hissetmeyen var mıdır? Ya da ezberindekilerin tahtı şöyle bir sallanmayan? Konu ne olursa olsun bu yazı ustası, ilk cümlesini, büyülü oltasının çengeline takıp zihin sularınıza salar ve son cümleye geldiğinizde siz baştaki siz değilsinizdir artık. 19 Haziran’da Budapeşte’de hayatını kaybeden Prof. Dr. Norman Stone’dan bahsediyorum. İngiltere’nin en iyi tarihçileri arasında gösterilen Stone, 20 yılı aşkın süre Bilkent Üniversitesi Tarih bölümünde görev yaptı. Cambridge Üniversitesi’nde eğitim görmüş, aynı üniversitede ders vermiş, Oxford’da Modern Tarih kürsüsünün başkanlığını yürütmüş, pek çok ödüllü kitaba, sayısız akademik&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Derin Tarih’i ilk sayısından beri takip edenler arasında onun İzdüşüm adlı köşesinde soluklanıp da hafızasında tatlı bir karıncalanma hissetmeyen var mıdır? Ya da ezberindekilerin tahtı şöyle bir sallanmayan? Konu ne olursa olsun bu yazı ustası, ilk cümlesini, büyülü oltasının çengeline takıp zihin sularınıza salar ve son cümleye geldiğinizde siz baştaki siz değilsinizdir artık.<br />
19 Haziran’da Budapeşte’de hayatını kaybeden Prof. Dr. Norman Stone’dan bahsediyorum. İngiltere’nin en iyi tarihçileri arasında gösterilen Stone, 20 yılı aşkın süre Bilkent Üniversitesi Tarih bölümünde görev yaptı. Cambridge Üniversitesi’nde eğitim görmüş, aynı üniversitede ders vermiş, Oxford’da Modern Tarih kürsüsünün başkanlığını yürütmüş, pek çok ödüllü kitaba, sayısız akademik makaleye imza atmıştı. 1980’lerde İngiltere Başbakanı Thatcher’ın danışmanlığını yapmıştı bir de. Hâsılı şanslıydı şu Bilkentliler! Ama doğruya doğru, şanslıydı Derin Tarih’liler de. Nisan 2012’deki ilk sayımızdan ard arda göz operasyonları geçirdiği 2016’ya kadar kısa aralıklarla da olsa Derin Tarih’te yazmaya ısrarla devam etmişti Stone. Dile kolay, tam 56 yazı, bir de röportaj!Vefatının ardından hakkında çıkan yazılarda defaatla “Türk dostu” olduğu yazıldı. Doğruydu. Dergimizdeki köşesi bunun sayısız örnekleriyle dolu. Türkiye’deki tecrübesini, 1930’ların hükümet kampanyasına gönderme yaparak o ironik üslubuyla şöyle açıklıyordu: “Tabii herkes benimle İngilizce konuşuyor, hatta bazı öğrencilerim bu konuda son derece iyiler. Bense onlara sürekli şöyle diyorum: “Vatandaş Türkçe konuş!”</p>
<p><strong>Devamı <a href="http://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-temmuz-2019">Derin Tarih Temmuz Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dr. Muhammed Ekrem Nadwi:  “Eğer Kadınların Öğrettiklerini Çıkarırsanız İslamın Dörtte Biri Yıkılır”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/kapak-dosyasi/dr-muhammed-ekrem-nadwi-eger-kadinlarin-ogrettiklerini-cikarirsaniz-islamin-dortte-biri-yikilir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Kocukeli Özbay]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Apr 2018 08:35:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak Dosyası]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[İslamda kadının mülkiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[kadının ailedeki rolleri]]></category>
		<category><![CDATA[kadınların seçim hakları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=3306</guid>

					<description><![CDATA[Kadının İslamda rolü ve değeri nedir? Bismillahirrahmanirrahim. İslamda erkekler ile kadınlar arasında hiçbir fark olmadığını anlamak mühimdir. Öncelikle erkekler de, kadınlar da insandır. Arada herhangi bir fark yoktur. İslamda kadının mülkiyet hakkı olduğu gibi erkeğin de mülkiyet hakkı vardır. Kadınların seçim yapma hakkı vardır. Mesela Kur’ân’da kendileri mümin olan fakat kocaları mümin olmayan kadınları bulabildiğiniz gibi kendileri mümin olmayan fakat tıpkı Nuh ve Lut aleyhisselam gibi kocaları mümin olan kadınları bulabilirsiniz. Hz. Peygamber döneminde de aynıydı. Kızları mümindi, kocaları değildi fakat Peygamber (as) onları ayırmadı. Mesela Ümmü Habibe ki Peygamberimizin hanımıdır, babası kâfirlerin lideriydi, buna rağmen birlikte yaşamaya devam ettiler.&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>Kadının İslamda rolü ve değeri nedir? </strong></em></p>
<p>Bismillahirrahmanirrahim. İslamda erkekler ile kadınlar arasında hiçbir fark olmadığını anlamak mühimdir. Öncelikle erkekler de, kadınlar da insandır. Arada herhangi bir fark yoktur. İslamda kadının mülkiyet hakkı olduğu gibi erkeğin de mülkiyet hakkı vardır. Kadınların seçim yapma hakkı vardır. Mesela Kur’ân’da kendileri mümin olan fakat kocaları mümin olmayan kadınları bulabildiğiniz gibi kendileri mümin olmayan fakat tıpkı Nuh ve Lut aleyhisselam gibi kocaları mümin olan kadınları bulabilirsiniz.</p>
<p>Hz. Peygamber döneminde de aynıydı. Kızları mümindi, kocaları değildi fakat Peygamber (as) onları ayırmadı. Mesela Ümmü Habibe ki Peygamberimizin hanımıdır, babası kâfirlerin lideriydi, buna rağmen birlikte yaşamaya devam ettiler. O halde şunu anlamak gerek: İnsanoğlu kadın olsun erkek olsun bağımsızdır.</p>
<p>İkinci husus ise kadın da erkek de Allah’ın kulları olma noktasında birbirinden bağımsızdır. Her ikisinin de kulluk etmesi gerekir. Erkeğin de kadının da tek görevi Allah’a kulluk ve itaat etmektir. Doğrudan Allah’a karşı sorumludurlar.</p>
<p>Gerçi bazı farklar var, ancak bu farkların sebebi insanlık ya da ibadetlerinde değil. Daha ziyade Allah’ın insan neslinin dünya üzerinde devamını istediği için mevcuttur; bunun için de en iyi yolu, yani aileyi seçmiştir. Yani kadın ve erkek birlikte yaşar, çocuk sahibi olurlar. O halde kadının aile sistemindeki rolü nedir? Anne olmaktır. Annelik onlar için en temel özelliktir.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Prof.Dr. Azmi Özcan: ‘Abdülhamid İçin Devletin Devamı ve Bekası İslamiyetle Kaimdi’</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/prof-dr-azmi-ozcan-abdulhamid-icin-devletin-devami-ve-bekasi-islamiyetle-kaimdi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Kocukeli Özbay]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Feb 2018 09:44:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Panislamizm politikası]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Abdülhamid’in dış politikası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=3119</guid>

					<description><![CDATA[Sultan Abdülhamid’in dış politikası denilince en çok tartışılan meselelerden biriyle başlayalım. Sultan’ın Panislamizm politikası var mıydı? Bir kesim “böyle bir politikası yoktur, el yordamıyla ilerlemiştir” derken, diğeri Panislamizmi ana politikası olarak görüyor. Ne söylemek istersiniz? Avrupa devletlerine karşı başta Hindistan olmak üzere hâkimiyetin Müslümanların elinden alındığı ülkelerde karşılaşılan direnişlerin doğrudan İslam’dan kaynaklandığı kanaatine ulaşan sömürgeciler yeni bir İslam imajı ortaya koymuştur. Buna göre İslam; “inanç olarak ilkel, medenî hayata kapalı ve her çeşit değişime, ilerlemeye direnç gösteren vahşi bir şiddet öğretisidir.” Dolayısıyla Avrupalılar, aynı zamanda bu inanca karşı mücadele sorumluluğu taşıdıkları şeklinde bir meşruiyet arayışında olmuşlardır. Şüphesiz bunun asıl sebebi,&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sultan Abdülhamid’in dış politikası denilince en çok tartışılan meselelerden biriyle başlayalım. Sultan’ın Panislamizm politikası var mıydı? Bir kesim “böyle bir politikası yoktur, el yordamıyla ilerlemiştir” derken, diğeri Panislamizmi ana politikası olarak görüyor. Ne söylemek istersiniz?</p>
<p>Avrupa devletlerine karşı başta Hindistan olmak üzere hâkimiyetin Müslümanların elinden alındığı ülkelerde karşılaşılan direnişlerin doğrudan İslam’dan kaynaklandığı kanaatine ulaşan sömürgeciler yeni bir İslam imajı ortaya koymuştur. Buna göre İslam; “inanç olarak ilkel, medenî hayata kapalı ve her çeşit değişime, ilerlemeye direnç gösteren vahşi bir şiddet öğretisidir.” Dolayısıyla Avrupalılar, aynı zamanda bu inanca karşı mücadele sorumluluğu taşıdıkları şeklinde bir meşruiyet arayışında olmuşlardır. Şüphesiz bunun asıl sebebi, Müslümanların nihaî noktada Batı siyaset ve ekonomisine eklemlenerek pazar oluşturacak değişime gösterdikleri direniştir. Endonezya’da Hollandalılara karşı verilen mücadele, Hindistan’da Müslümanların 1857’de büyük bir ayaklanma ile sonuçlanan direnişleri, Cezayir’de Emir Abdülkadir, Mısır’daki Albay Urâbî ve Sudan’da Mehdî Muhammed hareketleri, nihayet Türkistan ve Kafkasya’daki direnişlerin yanı sıra Osmanlı hilâfeti merkezli oluşan İttihâd-ı İslam hareketleri sömürgecilerin İslam ve Müslümanlara yönelik politikalarına mesned teşkil etmiştir.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derintarih-subat2018">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Pamuk Prenses Hangisi? Talihsiz Margarete Mi, Üvey Anne Mağduru Maria Mı?</title>
		<link>https://www.derintarih.com/efsaneler-ve-gercekler/pamuk-prenses-hangisi-talihsiz-margarete-mi-uvey-anne-magduru-maria-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Kocukeli Özbay]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Nov 2017 22:33:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Efsaneler ve Gerçekler]]></category>
		<category><![CDATA[Eckhard Sander]]></category>
		<category><![CDATA[Margarete ile Maria’nın Pamuk Prenseslik yarışı]]></category>
		<category><![CDATA[Pamuk Prenses]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=2961</guid>

					<description><![CDATA[Grimm Kardeşlerin Pamuk Prenses’i Ortaçağ’da yaşamış bir kontun talihsiz kızı Margarete olabilir mi? Yoksa 18. yüzyılın başında Bavyera bölgesinde yaşayan, üvey annesinden çok çekmiş prenses Maria Sophia mı? Margarete ile Maria’nın Pamuk Prenseslik yarışını kim kazanacak dersiniz? İddiaları okuyup siz karar verin. Alman tarihçi Eckhard Sander, 1994 tarihli Schneewittchen: Marchen oder Wahrheit? (Pamuk Prenses: Bir masal mı?) adlı kitabında masalın Alman kontes Margarete von Waldeck’in (d. 1533) hayatından izler taşıdığını iddia etmişti. Waldeck-Wildungen Kontu IV. Philip’in güzelliği ve iyi kalpliliğiyle meşhur kızı Margarete 12’sine geldiğinde, dayısı Johann Cirksena’nın yanına, “7 tepe” anlamına gelen Siebengebirge bölgesindeki Valkenburg Şatosu’na gönderilir. 16’sında ise&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Grimm Kardeşlerin Pamuk Prenses’i Ortaçağ’da yaşamış bir kontun talihsiz kızı Margarete olabilir mi? Yoksa 18. yüzyılın başında Bavyera bölgesinde yaşayan, üvey annesinden çok çekmiş prenses Maria Sophia mı? Margarete ile Maria’nın Pamuk Prenseslik yarışını kim kazanacak dersiniz? İddiaları okuyup siz karar verin.</p>
<p>Alman tarihçi Eckhard Sander, 1994 tarihli <em>Schneewittchen: Marchen oder Wahrheit?</em> (Pamuk Prenses: Bir masal mı?) adlı kitabında masalın Alman kontes Margarete von Waldeck’in (d. 1533) hayatından izler taşıdığını iddia etmişti.</p>
<p>Waldeck-Wildungen Kontu IV. Philip’in güzelliği ve iyi kalpliliğiyle meşhur kızı Margarete 12’sine geldiğinde, dayısı Johann Cirksena’nın yanına, “7 tepe” anlamına gelen Siebengebirge bölgesindeki Valkenburg Şatosu’na gönderilir. 16’sında ise Brüksel’e, Hollanda ve Macaristan Kraliçesi Mary’nin yanına&#8230;</p>
<p>Burada, daha sonra İspanya kralı olacak olan Felipe (II)’ye âşık olur. Babası ve üvey annesi “politik olarak uygunsuz buldukları” bu ilişkiye onay vermezler. Oradan oraya, tam bir sürgün hayatı yaşayan zavallı Margarete’nin yüzü aşktan yana da gülmez anlayacağınız. Daha 21’indeyken de şüpheli bir şekilde hayatını kaybeder. İşaretler zehirlendiğini göstermektedir. İlginç olan, bir cinayet gibi değil de bir hastalığa yakalanmış intibaı uyandıracak şekilde zehirlenmiş olması. Ayrıca ölümünden kısa süre önce kaleme aldığı mektuptaki okunaksız ve çapraşık el yazısı zehirlendiği yönündeki şüpheleri güçlendiriyor Sander’e göre.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derintarih-aralik2017">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kerime Senyücel: “Sürgüne Yazlık Elbiseleriyle, Kıştan Önce Döneriz Düşüncesiyle Gittiler”</title>
		<link>https://www.derintarih.com/gundem/kerime-senyucel-surgune-yazlik-elbiseleriyle-kistan-once-doneriz-dusuncesiyle-gittiler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Kocukeli Özbay]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Apr 2017 21:30:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gündem]]></category>
		<category><![CDATA[Bilûn Hanım Sultan]]></category>
		<category><![CDATA[Bilûn Sürgünü]]></category>
		<category><![CDATA[II. Abdülhamid Han]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı hanedanları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=2355</guid>

					<description><![CDATA[Sizden belgeselin kısa hikâyesini dinle­yelim önce. Çekimler hangi yıl başladı, nerede gerçekleştirildi? Hanedandan kimlere ulaşabildiniz? Bilûn Sürgünün Son Tanığı belgeseli­nin çekimleri ağırlıklı olarak 2015’te yapıldı. Ama başlangıç çekimleri bun­dan 10 yıl öncesine gidiyor. 2005 yılın­da “Osmanoğlu’nun Sürgünü” belgese­li çerçevesinde, Lübnan’da Bilûn Alpan ve ailesiyle kısa bir çalışma yapmış­tım. Ancak o yıllarda Lübnan’daki iç savaş bu çalışmayı çok kısa bir süreyle sınırlandırmama neden olmuştu. 2005’te 3 Mart 1924 sürgününe şa­hit olan beş hanedan mensubu hayat­taydı. Ertuğrul Osman (Sultan II. Ab­dülhamid’in torunu), Burhaneddin Cem (Sultan Abdülmecid’in torunu), Fethi Sami Baltalimanlı (II. Abdülha­mid’in ablası Mediha Sultan’ın toru­nu), Osman Nami (II. Abdülhamid’in kızı Ayşe&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Sizden belgeselin kısa hikâyesini dinle­yelim önce. Çekimler hangi yıl başladı, nerede gerçekleştirildi? Hanedandan kimlere ulaşabildiniz? </strong></p>
<p><em>Bilûn Sürgünün Son Tanığı </em>belgeseli­nin çekimleri ağırlıklı olarak 2015’te yapıldı. Ama başlangıç çekimleri bun­dan 10 yıl öncesine gidiyor. 2005 yılın­da “Osmanoğlu’nun Sürgünü” belgese­li çerçevesinde, Lübnan’da Bilûn Alpan ve ailesiyle kısa bir çalışma yapmış­tım. Ancak o yıllarda Lübnan’daki iç savaş bu çalışmayı çok kısa bir süreyle sınırlandırmama neden olmuştu.</p>
<p>2005’te 3 Mart 1924 sürgününe şa­hit olan beş hanedan mensubu hayat­taydı. Ertuğrul Osman (Sultan II. Ab­dülhamid’in torunu), Burhaneddin Cem (Sultan Abdülmecid’in torunu), Fethi Sami Baltalimanlı (II. Abdülha­mid’in ablası Mediha Sultan’ın toru­nu), Osman Nami (II. Abdülhamid’in kızı Ayşe Sultan’ın oğlu) ve Bilûn Ha­nım Sultan (Sultan Abdülmecid’in to­runu). Hatta bu beş kişiyle yaptığım röportajları <em>Hânedanın Sürgün Öykü­sü-Başucumda Bir Avuç Vatan Topra­ğı </em>adıyla kitaplaştırmıştım. Yaklaşık 10 yıllık sürede dördü hayatını kay­betti. Şu anda sadece 1918 doğumlu Bilûn Hanım Sultan hayatta. Belgesel­de Bilûn Hanım Sultan’ın sürgüne git­meden önceki çocukluk yıllarıyla ilgi­li dramatik çekimler Yıldız Sarayı ve Ihlamur Köşkü’nde yapıldı.</p>
<p><strong>Beyrut’ta Bilûn Hanım Sultan dışında hanedandan kimler var? </strong></p>
<p>Bilûn Hanım Sultan’ın kızı Nahide Jarallah annesinin yanında yaşıyor, ona kol kanat geriyor. Kendisinden 10 yaş küçük kardeşi Yavuz Alpan, kı­zı Cynthia ve torunu Aya hep birlik­teler. Beyrut’ta Osmanlı hanedan ve ailesinden diğer üyeler de var. Mese­la Alp Osmansoy. Sultan Abdülaziz’in kızı Esma Sultan’ın torunu. Mimar. Karısı Arwa ile Beyrut’ta yaşıyor. Ora­da doğup büyümüş; ancak gayet güzel Türkçe konuşuyor. Yanlarında çalışan Ermenilerden öğrendiğini söylüyor. Diğer bir örnek Emel Adra ve Cemil Adra kardeşler. II. Abdülhamid’in to­runu Nemika Sultan’ın torunları. On­lar da Beyrut’ta yaşıyorlar. Emel Ad­ra’nın kızı Rima Karimah televizyon yapımcısı.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derintarih-mayis2017">Derin Tarih Mayıs Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
