﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Semavi Eyice &#8211; Derin Tarih</title>
	<atom:link href="https://www.derintarih.com/yazar/semavieyice/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<description>Tarih Okuyan Şaşırmaz</description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Dec 2021 12:35:01 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.5</generator>

<image>
	<url>https://www.derintarih.com/wp-content/uploads/2015/12/favicon-150x150.png</url>
	<title>Semavi Eyice &#8211; Derin Tarih</title>
	<link>https://www.derintarih.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>SEMAVİ EYİCE: 100 YIL EVVEL HALİÇ VE BOĞAZİÇİ SULARINDAKİ RENKLİ HAYAT</title>
		<link>https://www.derintarih.com/soylesi/semavi-eyice-100-yil-evvel-halic-ve-bogazici-silarindaki-renkli-hayat/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Semavi Eyice]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Dec 2021 11:48:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[Bostancı]]></category>
		<category><![CDATA[Haliç]]></category>
		<category><![CDATA[Karaköy]]></category>
		<category><![CDATA[osmanli]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=7643</guid>

					<description><![CDATA[KONUŞAN: TOLGAHAN SAÇIKARA Bizans döneminde halk sahillere, kıyılara inebiliyor muydu? Bizanslıların denize ne kadar girdiğini bilmiyoruz. Bu hususta bir kayda rastlamadım. Öte yandan Bizans’ı korumak için İstanbul’u kuşatan surlar vardı. Fakat gemiler hava bozulduğunda mecburen çevredeki küçük limanlara sığınıyordu. Bu limanlardan Fenerbahçe’de var, Kalamış’ta var, Caddebostan’ında var. Bir de Bostancı’da var. Bu limanlara koskoca kara taşlar yığılmış ve rıhtım yapılmıştır. İstanbul’u kuşatmaya gelen Arap gemileri o taşların arkasına sığınıyordu. Çünkü kuşatmalar bazen 7-8 sene sürüyordu. Bu sebeple kıyılarda genellikle ticaret ve harp limanları vardı. Mesela Galata büyük bir ticaret limanıydı. İçinde Bizans’ın harp gemilerinin olduğu Haliç zaten bir harp limanıydı.&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONUŞAN: TOLGAHAN SAÇIKARA</strong></p>
<p><strong>Bizans döneminde halk sahillere, kıyılara inebiliyor muydu?</strong></p>
<p>Bizanslıların denize ne kadar girdiğini bilmiyoruz. Bu hususta bir kayda rastlamadım. Öte yandan Bizans’ı korumak için İstanbul’u kuşatan surlar vardı. Fakat gemiler hava bozulduğunda mecburen çevredeki küçük limanlara sığınıyordu. Bu limanlardan Fenerbahçe’de var, Kalamış’ta var, Caddebostan’ında var. Bir de Bostancı’da var. Bu limanlara koskoca kara taşlar yığılmış ve rıhtım yapılmıştır. İstanbul’u kuşatmaya gelen Arap gemileri o taşların arkasına sığınıyordu. Çünkü kuşatmalar bazen 7-8 sene sürüyordu. Bu sebeple kıyılarda genellikle ticaret ve harp limanları vardı. Mesela Galata büyük bir ticaret limanıydı. İçinde Bizans’ın harp gemilerinin olduğu Haliç zaten bir harp limanıydı. O yüzden sahilde yüzmeye, eğlenceye ayrılmış alanları pek görmüyoruz.</p>
<p><strong>Ancak Osmanlı döneminde İstanbul’da deniz hamamları olduğunu biliyoruz, öyle değil mi?</strong></p>
<p>Bizans’ın deniz hamamı var mıydı yok muydu en ufak bir bilgimiz yok. Deniz hamamından kastettiğimiz şey, denizin içindeki etrafı kapalı olan bir bölmedir. Genellikle kadınlar girer. Erkekler için olanı da vardır. Mesela Karaköy köprüsünün Haliç tarafında böyle bir hamam vardı. Orada bir dönem denize giriliyormuş. Fotoğrafını görmüştüm. Bir defa da orada denize giren birisiyle karşılaşmıştım. Daha talebeyken bisikletime plaka almam gerekti. O kadar eziyet ediyorlar ki adama, bir tanıdık bulmak zorunda kaldım. Uzaktan akrabamız olan Unkapanı Polis Merkezi’nin baş komiserine gittim. O dönemde de hayatımda oralara gitmişliğim yok. Evden sabah çıktım ve yarım gün karakolu aradım. Meğer orayı Küçükpazar diye aramam lazımmış. Atatürk Köprüsü’nün başındaydı o karakol. Sonra onu da yıktılar. Komiseri orada buldum. İşlerimi halletti. Yanıma da bir polis verdi. Karakoldan trafik müdürlüğüne gidiyoruz. O tarihte trafik müdürlüğü Tünel’de bir ara sokaktaydı. O sırada polisle sandalla karşıya geçerken, “Biz gençken burada denize girerdik” dedi. Hatta bir arkadaşının orada öldüğünü de anlatmıştı. Yani oradan da biliyorum ki Haliç’te herkes suya giriyor, yüzüyordu.</p>
<p><strong>Haliç o dönemde yüzülecek kadar temizdi öyleyse? </strong></p>
<p>Bir fotoğraf gördüm, halkın güzel bir espri ile tuzluk biberlik dediği, önü arkası yuvarlak küçük vapurlar vardı. Kaldırılmış olmaları da başlı başına bir hatadır. Nasıl Venedik’in vaporetto denilen gemileri vardır, onun gibi bu vapurlar da İstanbul’a özgü olarak yaşatılabilirdi. Çok şirin bir şeydi onlar. Eyüp’e kadar giderdi. Hatta Kâğıthane deresinin ağzında bir tane iskelesi vardı. Yani o fotoğrafta gördüğümüz kadarıyla insanlar vapurla giderken Haliç’te denize girebiliyordu.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-aralik-2021">Derin Tarih Aralık Sayısında…</a></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mimar Sinan Eserine Bulgar Zorbalığı</title>
		<link>https://www.derintarih.com/kayitlar/mimar-sinan-eserine-bulgar-zorbaligi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Semavi Eyice]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Feb 2021 05:42:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kayıtlar]]></category>
		<category><![CDATA[Cisr-i Mustafa Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Forel]]></category>
		<category><![CDATA[Mİmar Sinan]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Paşa Köprüsü]]></category>
		<category><![CDATA[Svilengrad]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6730</guid>

					<description><![CDATA[Bugün Bulgaristan’da kalmış olan Cisr-i Mustafa Paşa, Bulgarların verdiği isimle Svilengrad Köprüsü Çoban Mustafa Paşa’nın emsalsiz bir hayratıdır. Kanuni Sultan Süleyman döneminde, 1529’da Meriç Nehri üzerinde Mimar Sinan tarafından inşa edilen köprü, Bulgaristan ile Türkiye sınırında zarif bir gerdanlık misali uzanır. 20 kemerli, uzunluğu 295 metre, genişliği 6 metre olan ve harikulade kitabesi ile dikkat çeken bu heybetli köprü vaktiyle Bulgar yönetimi tarafından yıkılmak istenmiş, fakat yerel basının baskısı nedeniyle vazgeçilmiştir. Enteresan bir hikâyesi var: Bir Bulgar çıkıyor ve köprüyü yıkamazsınız diye gazetelerde boy boy yazılar kaleme alıyor. Bir makalesinin sonunda da şu minvalde bir cümlesi var: “Bu köprünün altından&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bugün Bulgaristan’da kalmış olan Cisr-i Mustafa Paşa, Bulgarların verdiği isimle Svilengrad Köprüsü Çoban Mustafa Paşa’nın emsalsiz bir hayratıdır. Kanuni Sultan Süleyman döneminde, 1529’da Meriç Nehri üzerinde Mimar Sinan tarafından inşa edilen köprü, Bulgaristan ile Türkiye sınırında zarif bir gerdanlık misali uzanır.</p>
<p>20 kemerli, uzunluğu 295 metre, genişliği 6 metre olan ve harikulade kitabesi ile dikkat çeken bu heybetli köprü vaktiyle Bulgar yönetimi tarafından yıkılmak istenmiş, fakat yerel basının baskısı nedeniyle vazgeçilmiştir.</p>
<p>Enteresan bir hikâyesi var: Bir Bulgar çıkıyor ve köprüyü yıkamazsınız diye gazetelerde boy boy yazılar kaleme alıyor. Bir makalesinin sonunda da şu minvalde bir cümlesi var: “Bu köprünün altından daha çok sular geçer; siz rejim gayretiyle yıkmak istiyorsunuz ama çok şeyler olabilir.” O zamanki rejim son derece sıkı ve sert, “yıkın” emir verildi mi güldür güldür yıkarlar.</p>
<p>Osmanlı mirası pek çok yapı ya yıkılmış ya da adı Bulgarca bir isimle değiştirilmiş. Hatta Mustafa Paşa Köprüsü’nün yanında bir hanım sultan tarafından yaptırılmış büyücek bir cami vardı. Köprünün üzerinden geçerken baktım ki yerinde yeller esiyor.</p>
<p>O zaman arabadan inip fotoğraf çekmek yasaktı, görevliler sizi yakalıyordu. Neyse ki köprüden geçerken fotoğraf çekebilmiştim. Arabayı durdurmadan, kitabenin tam önüne geldiğimde ayağımı gazdan çekmeden daha önce ayarladığım fotoğraf makinası ile çekip devam ettim (üstteki fotoğraf). Kimse de farkına varmadı.</p>
<p>Benden sonra İngiliz mimar Forel, eşi ve iki çocuğuyla Mustafa Paşa Köprüsü’nden geçerken arabasını park edip hemen hemen bütün noktaların fotoğraflarını çekiyor. Ancak daha köprüden çıkış yapmadan Bulgar polisi ensesine biniyor, çektiği bütün resimleri alıp imha ediyor. O geceyi karakolda geçiren mimar sorguya çekiliyor. Bu hadisenin ardından Türkiye’ye geldiğinde kendisiyle görüşmüş, durumu haber vermek üzere İngiliz büyükelçiliğine mektup yazıp taahhütlü olarak birlikte postalamıştık.</p>
<p>Eskiden Avrupa’ya giden bütün araçlar bu köprüden geçerdi. Bugün artık yol oradan geçmiyor. Bulgarlar yolu çevirip köprüyü bırakmış. Bugün ne haldedir, yerinde görmek gerek.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-subat-2021">Derin Tarih Şubat Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>10 Soruda Ayasofya</title>
		<link>https://www.derintarih.com/dosya/10-soruda-ayasofya/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Semavi Eyice]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Jul 2020 12:12:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya]]></category>
		<category><![CDATA[Constantius]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[İmparator Iustinianos]]></category>
		<category><![CDATA[putperest]]></category>
		<category><![CDATA[Schneider]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.derintarih.com/?p=6176</guid>

					<description><![CDATA[Kimler yaptırdı? Ayasofya, 4. yüzyılda putperest mabetlerin yerine ahşap çatılı bazilika biçiminde bir yapı olarak inşa edilmişti. Genellikle bu ilk yapının I. Constantinus’un eseri olduğuna inanılır ise de, kilise ancak onun 337’de ölümünden sonra oğlu Constantius döneminde bitirilerek, açılışı 15 Şubat 360’da yapılmıştır. Ayasofya (Hagia Sophia), Hıristiyan üçlemesinin (ekânim-i selâse) ikinci unsuru ‘oğul’un bir vasfı olan mistik ilahî hikmet (sophia) mefhumu adına kurulmuştu. Patrik Ioannes Khrysostomos’un İmparatoriçe Evdokia’nın gazabına uğrayarak sürgüne yollanması yüzünden çıkan bir ayaklanmada 20 Haziran 404’te yanan kilise, II. Theodosius tarafından daha büyük olarak yeniden yapılıp 10 Ekim 415’te tekrar ibadete açıldı. 1935’te Prof. Dr. A. M.&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<ol>
<li><strong> Kimler yaptırdı?</strong></li>
</ol>
<p>Ayasofya, 4. yüzyılda putperest mabetlerin yerine ahşap çatılı bazilika biçiminde bir yapı olarak inşa edilmişti. Genellikle bu ilk yapının I. Constantinus’un eseri olduğuna inanılır ise de, kilise ancak onun 337’de ölümünden sonra oğlu Constantius döneminde bitirilerek, açılışı 15 Şubat 360’da yapılmıştır. Ayasofya (Hagia Sophia), Hıristiyan üçlemesinin (ekânim-i selâse) ikinci unsuru ‘oğul’un bir vasfı olan mistik ilahî hikmet (sophia) mefhumu adına kurulmuştu. Patrik Ioannes Khrysostomos’un İmparatoriçe Evdokia’nın gazabına uğrayarak sürgüne yollanması yüzünden çıkan bir ayaklanmada 20 Haziran 404’te yanan kilise, II. Theodosius tarafından daha büyük olarak yeniden yapılıp 10 Ekim 415’te tekrar ibadete açıldı. 1935’te Prof. Dr. A. M. Schneider tarafından, binanın batı tarafında yapılan kazıda, üzerlerinde havarileri temsil eden kuzu kabartmaları olan büyük blokların bu ikinci yapının giriş cephesine ait olduğu kabul edilir.</p>
<p>İmparator Iustinianos (527-560) aleyhine çıkan Nika (Zafer) ayaklanmasında 13-14 Ocak 532 gecesi Ayasofya bir defa daha yandı. Iustinianos, durum düzeldikten hemen sonra kilisenin yeniden yapımına girişerek, bu işle Batı Anadolulu 2 mimarı, Trallesli (Aydın) Anthemious ile Miletoslu (Söke yakınında Milet-Balat) Isidoros’u görevlendirdi. Mısır, Suriye ve Anadolu’daki putperest yapılardan çıkarılan işlenmiş sütunlar ve çeşitli yerlerdeki taş ocaklarından getirilen malzeme, çağının bir kaynağının bildirdiğine göre, 100 ustabaşının idaresindeki 10.000 işçinin gayretleriyle işlendi ve inşaat 5 yıl sonra tamamlandı; açılış 27 Aralık 537 günü yapıldı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<ol start="2">
<li><strong> Nasıl Yapıldı?</strong></li>
</ol>
<p>2 mühendis mimar, yaklaşık 77 x 71 metre ölçüsündeki Ayasofya’yı erken Hıristiyan dönemin dinî yapılarında uygulanan, batı-doğu ekseni üzerinde 2 destek dizisi ile uzunlamasına 3 sahna (nef’e) ayrılan bazilika planında yapmakla beraber, orta mekânın üstünü, köşe pandantifleri ile esas kabuğu şişmiş bir yelken gibi bir bütün teşkil eden ve çapı 31-33 metreyi bulan büyük elips bir kubbe ile örtme yoluna gitmişlerdi. Her ne kadar geç Roma İmparatorluk dönemi mimarisi çapı 30 metreyi aşan kubbeler yapmış ise de, bunlar yuvarlak dış duvarlı binaların üstlerine tencere kapağı gibi oturuyordu. Hâlbuki Ayasofya’da statik bakımdan tamamen değişik bir sistem uygulanmış ve kubbenin orta nef’inin 4 büyük payesine dayanan, 4 büyük kemere oturması sağlanmıştır. Bu, o vakte kadar hiçbir mimarın düşünmediği veya bu ölçüde bir binada cesaret edemediği çok cüretli bir uygulama idi. Büyük kubbe kitlesinin baskısını karşılamak üzere, batı-doğu ekseni üzerinde, kademeler halinde alçalan ve baskıyı önce 2 yanına, bunların da her birini 3’e bölen yarım kubbeler (batıda 2 yarım kubbe ve 1 tonoz olacak şekilde) yapılmıştı. Hâlbuki yanlarda, kuzey ve güneyde kubbenin baskısı, galerilerde yan duvarlardaki pâyeler, sütunlar, kemerler ile tonozlar yardımıyla karşılanmıştı. Bu ölçüde ve zemin planı bu tertipte olan bir yapıyı, bu derecede büyük bir kubbe ile örtmek büyük cesaret işi idi. Statik bakımdan bu ağırlığı çok güç karşılayan Ayasofya, gerek Bizans, gerek Osmanlı döneminde, duvarlarına dışarıdan eklenen büyük destek payandalarının yardımıyla bugüne kadar ayakta kalabilmiştir. Nitekim 577 yılındaki şiddetli deprem sonrasında, 7 Mayıs 578’de büyük kubbenin diğer tarafının çökmesi üzerine, ilk mimarlardan Isidoros’un yeğeni genç Isidoros, kubbeyi öncekine nazaran 6,25 metre kadar yükseltmek ve ana kemerlerin köşelerindeki küresel üçgenleri (pandantifler) ayrı geçiş unsurları yapmak suretiyle örtü sistemini değişmiştir. Böylece tamiri tamamlanan kilise 24 Aralık 562’de yeniden açılmıştır.</p>
<p><strong>Devamı <a href="https://www.birlikte.com.tr/derin-tarih-temmuz-2020">Derin Tarih Temmuz Sayısında…</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İstanbul’un 70 Yıldır Kayıp Kokusu Leblebi</title>
		<link>https://www.derintarih.com/usta-kalemler/istanbulun-70-yildir-kayip-kokusu-leblebi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Semavi Eyice]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Jul 2016 02:00:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Usta Kalemler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derintarih.com/?p=1078</guid>

					<description><![CDATA[Çocukluğumun geçtiği yıllarda leblebici loncalarının iki merkezi vardı. Bunlardan biri İstanbul Fatih’teki Şehzadebaşı Camii’nin avlusuna giriş-çıkışı sağlayan kapının yanında sıralanan az sayıdaki dükkânlardı (daha sonra bir restorasyon sırasında hepsini kaldırdılar). Diğeri ise Anadolu yakasındaki Kadıköy’deydi. Leblebi hazırlama ve seyyar esnafa dağıtma merkezi, rıhtım kenarındaki Kadıköy İskelesi’ne yakın bir kesimde sıralanan dükkânlardan biriydi. Burada hazırlanmış veya tazelenmiş leblebilerini alan seyyar esnaf, sokakları dolaşarak mallarını satmaya gayret ederdi. Anadolu’da leblebi zannedersem iki yerde hazırlanırdı. Bunlardan biri Çorum’un, diğeri de Afyonkarahisar’ın bir ilçesiydi. Buralarda üretilen sarı leblebiler tamamen Anadolu’ya mahsustu. Leblebi esnafının hemen hepsi aynı köylerden gelirdi. Kıyafetleri de genellikle aynı olurdu. Başlarında&#46;&#46;&#46;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Çocukluğumun geçtiği yıllarda leblebici loncalarının iki merkezi vardı. Bunlardan biri İstanbul Fatih’teki Şehzadebaşı Camii’nin avlusuna giriş-çıkışı sağlayan kapının yanında sıralanan az sayıdaki dükkânlardı (daha sonra bir restorasyon sırasında hepsini kaldırdılar). Diğeri ise Anadolu yakasındaki Kadıköy’deydi. Leblebi hazırlama ve seyyar esnafa dağıtma merkezi, rıhtım kenarındaki Kadıköy İskelesi’ne yakın bir kesimde sıralanan dükkânlardan biriydi.</p>
<p>Burada hazırlanmış veya tazelenmiş leblebilerini alan seyyar esnaf, sokakları dolaşarak mallarını satmaya gayret ederdi.</p>
<p>Anadolu’da leblebi zannedersem iki yerde hazırlanırdı. Bunlardan biri Çorum’un, diğeri de Afyonkarahisar’ın bir ilçesiydi. Buralarda üretilen sarı leblebiler tamamen Anadolu’ya mahsustu.</p>
<p>Leblebi esnafının hemen hepsi aynı köylerden gelirdi. Kıyafetleri de genellikle aynı olurdu. Başlarında bir kasket, sırtlarında kare desenli bir mintan ve üzerlerinde yelek; bellerinde geniş bir kuşak, bacaklarında da koyu renk bir kumaştan biçilmiş bol pantolon&#8230; Ayaklarına ise sağlık bakımından kullanışsız lastik pabuçlar yaygınlaşmadan önce Anadolu köylüsünün giydiği köseleden bağcıksız ayakkabılar giyerlerdi.</p>
<p>Devamı Derin Tarih Dergisi <a href="http://www.birlikte.com.tr/derintarih-temmuz2016">Temmuz 2016</a> Sayısında&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bizans kiliselerine fethin eli dokundu</title>
		<link>https://www.derintarih.com/usta-kalemler/bizans-kiliselerine-fethin-eli-dokundu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Semavi Eyice]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Dec 2015 22:00:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Usta Kalemler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://derintarih.pho.fm/?p=285</guid>

					<description><![CDATA[İstanbul 1453’te genç padişah II. Mehmed tarafından fethedildikten sonra şehirde bir miktar Bizans halkı kalmıştı. Bunun­la birlikte zamanında Hıristiyanlığın en büyük merkezlerinden olan İstanbul’u çevi­ren surların içinde yapılmış irili ufaklı dinî yapıların ne olacakları hususunda belirli bir karar yoktu. Ancak o zaman kuvvetli bir su­rette varlığını gösteren vakıflar ve İslam hu­kuku böyle umumi yapılar hakkında birta­kım hükümler ortaya koymuştu. Buna göre boşaltılmış dahi olsa eski bir Bizans ibadetha­nesinin şehre yerleşen Türk halkı tarafından işgaline izin verilmiyordu. Bu eserler umu­mun ibadetine ayrılmış olduğundan ancak aynı şekilde kullanılmak üzere Müslümanla­ra açılabilirdi.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul 1453’te genç padişah II. Mehmed tarafından fethedildikten sonra şehirde bir miktar Bizans halkı kalmıştı. Bunun­la birlikte zamanında Hıristiyanlığın en büyük merkezlerinden olan İstanbul’u çevi­ren surların içinde yapılmış irili ufaklı dinî yapıların ne olacakları hususunda belirli bir karar yoktu. Ancak o zaman kuvvetli bir su­rette varlığını gösteren vakıflar ve İslam hu­kuku böyle umumi yapılar hakkında birta­kım hükümler ortaya koymuştu. Buna göre boşaltılmış dahi olsa eski bir Bizans ibadetha­nesinin şehre yerleşen Türk halkı tarafından işgaline izin verilmiyordu. Bu eserler umu­mun ibadetine ayrılmış olduğundan ancak aynı şekilde kullanılmak üzere Müslümanla­ra açılabilirdi.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Eski öğrencisinin gözüyle Cavit Baysun</title>
		<link>https://www.derintarih.com/usta-kalemler/eski-ogrencisinin-gozuyle-cavit-baysun/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Semavi Eyice]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Nov 2015 22:00:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Usta Kalemler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://derintarih.pho.fm/?p=189</guid>

					<description><![CDATA[İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi tarih bölümü öğretim üyelerinden M. Cavit Baysun’u tanıdığımda Galatasaray Lisesi’nin orta kısmında, 8. sınıfta okuyan bir öğrenciydim. İstanbul’un eski eserlerine meraklı bir çocuktum. Bu merak öyle bir ölçüye ulaşmıştı ki, bir taraftan elime geçen bütün parayla İstanbul hakkındaki yayınları toplamaya çalışıyor, diğer taraftan da boş vakitlerimde tarihî karakterinden bazı parçaları koruyabilmiş olan İstanbul’u geziyor, dolaşıyor, eski eserleri görmeye çalışıyordum.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi tarih bölümü öğretim üyelerinden M. Cavit Baysun’u tanıdığımda Galatasaray Lisesi’nin orta kısmında, 8. sınıfta okuyan bir öğrenciydim. İstanbul’un eski eserlerine meraklı bir çocuktum. Bu merak öyle bir ölçüye ulaşmıştı ki, bir taraftan elime geçen bütün parayla İstanbul hakkındaki yayınları toplamaya çalışıyor, diğer taraftan da boş vakitlerimde tarihî karakterinden bazı parçaları koruyabilmiş olan İstanbul’u geziyor, dolaşıyor, eski eserleri görmeye çalışıyordum. </p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
