Bizden Size

Lise ikinci sınıfa giderken, edebiyat hocamız Zeki Bey, o günlerde yeni çıkmış bir kitabı elime tutuşturmuş ve “Bunu mutlaka okumalısın!” demişti. Değerli araştırmacı ve yazar Beşir Ayvazoğlu’nun, -kendi deyimiyle- “ışıltılı dünyalarına kapılarından baktığında bile gözlerinin kamaştığı” kırk ismin biyografisini konu edinen Defterimde Kırk Sûret adlı harika eseriydi bu. Nedendir bilmiyorum, o şahsiyetler içinden en çok Necmeddin Okyay hatırımda kaldı. Herhalde kendi dünyama onu çok yakın hissettiğimden… Aradan geçen yıllar içinde Necmeddin Okyay’a dair ne bulduysam okumaya başladım. Derken, bütün okuduklarımın beni aynı isme çıkardığını gördüm: Prof. Uğur Derman. Merhum Okyay’ın en yakın ve en uzun süreli talebesiydi kendisi ve Okyay’la...

Harem-i Hümâyun’da Musiki – 5

Pek çok sahada Batılılaşma hamlelerinin gözlemlendiği Sultan II. Mahmud devrinde Avrupa devletlerinin askerî mızıka takımı örnek alınarak Muzıka-yi Hümâyun kurulmuştur. Giuseppe Donizetti’nin öncülüğünde yürütülen çalışmalar sayesinde bu kurum kısa sürede askerî bando olmanın ötesine geçerek âdeta bir konservatuvar hüviyeti kazanır. Sultan Abdülmecid döneminde Batılı tarzdaki müzik faaliyetleri sürdürülmüş; haremdeki kadınlardan oluşan 80 kişilik bir teşkil edilmiştir. Sultan Abdülaziz ise icra ettiği enstrümanlar ve bestelediği eserlerle hem Doğu’nun hem de Batı’nın semalarında süzülmektedir. Böylece Osmanlı’nın son dönemine damgasını vuran nağmeler, iki dünyanın estetik anlayışını bir araya getiren bir karakter kazanmıştır.

Hıristiyanlıkta Cennet Tapusu: Endüljans

Tarihi pagan Avrupa halklarına kadar uzanan endüljans uygulamasının Ortaçağ’da yaygınlaşması tesadüfi değildir. İber Yarımadası’ndan Müslümanları çıkarmak için başlatılan Reconquista hareketi ve Kudüs’ü Müslümanlardan alma gayesiyle düzenlenen Haçlı Seferleri sırasında yeni mali kaynaklara ihtiyaç duyulmuştur. Ayrıca Papalığın ve ruhban sınıfının müsrifliğe varan harcamaları neticesinde başlangıçta gönüllülük esasına dayanan endüljans uygulaması 16. yüzyılda Papa X. Leo tarafından Hıristiyan inancının itikadî normlarından biri hâline getirilmiştir.

Bir Ömrün Bereketi, Bir Bereketin Ömrü

Kendine mahsus kanallarla işleyen ve nesilden nesle aktarılan şifahî kültürü, hüsnühat ve kısmen ebru-tezhip sanatı çerçevesinde, yazıya geçirmek ve anlatmak Uğur Derman Bey’e nasip oldu. Hem de Harf İnkılabı ve eğitim sisteminin getirdiği zorluklar ve zorlamalar başta olmak üzere ciddi kopmaların ve ilgisizliklerin yaşandığı bir kriz döneminde… Şimdilik dört cilt olan Ömrümün Bereketi kitapları dikkatle incelendiğinde ilki Mahir İz, ikincisi Necmeddin Okyay ve üçüncüsü Süheyl Ünver olmak üzere üç büyük hocanın bir ömrü nasıl bereketlendirdikleri bariz bir şekilde görülecektir.

Bizden Size

Yıllar önce ilk defa Sudan’ı ziyaret ettiğimde, insanının Türkiye’ye ve bizlere karşı içten muhabbetine oldukça şaşırmıştım. Hartum’da, Umm Durman’da ve Darfur’da izzet u ikramlarla karşılanmıştık. Her adım attığımız yerde, hiçbir resmî misyonumuz olmamasına rağmen, ayaklarımızın altına neredeyse kırmızı halılar seriliyordu. Hatta dönemin Devlet Başkan Yardımcısı, Hartum’daki devasa konağında beni ve arkadaşlarımı bizzat ağırlamış, önümüze kurduğu sofrada kuş sütünü eksik bırakmamıştı. Şahsımıza gösterilen ilginin tek sebebi, Türkiye’den geliyor oluşumuzdu. O ziyaret üzerimde öylesine derin ve kalıcı izler bıraktı ki, Sudan’ın özellikle son iki yüz yıllık tarihini dikkatli bir şekilde okumaya başladım. Çünkü muhatap olduğumuz bu samimi muamelenin bir sebebi ve arka...

Hüsrev Paşa Türbesi

Fatih’in Vatan Caddesi’ne inen yamacında bulunan Mimar Sinan eseri gösterişli türbe; Diyarbekir, Halep, Şam beylerbeyiliği görevlerinde bulunan ve Rumeli beylerbeyiliğine yükselerek ikinci vezir mertebesine ulaşan Deli Hüsrev Paşa tarafından yaptırılmış olup onun ismiyle anılmaktadır. İstanbul’un işlek bir muhitinde bulunmasına rağmen bugün harap halde olan türbenin kapısını aralayalım ve hali nicedir, sorup kendisinden dinleyelim.

Bulgaristan’da Bir Gülistan: Kazanlık

Tarih boyunca çeşitli milletlere ev sahipliği yapan Kazanlık, Osmanlılar tarafından askerî bir kale olarak kurulmuştu. Geleneksel el sanatlarını bünyesinde barındıran bu güzide Osmanlı şehri, asırlar boyu isyanlara ve savaşlara da sahne olmuştu. Her geçen gün göç veren ve günümüzde artık yok denilebilecek kadar Türk’ü bünyesinde barındıran da bu kadim Osmanlı şehri, ayakta kalabilen tarihî eserleri ve mâzisiyle geçmişe perde aralamaya devam ediyor.

İngiliz Doğu Hindistan Şirketi İçin Askerî Bir Kriz: Vellore İsyanı

10 Temmuz 1806’da meydana gelen Vellore İsyanı, İngiliz Doğu Hindistan Şirketi yönetiminin yol açtığı tartışmalı hadiseler arasındadır. Bu isyanı dikkat çekici kılan en önemli noktalardan biri, kalkışmanın şirketin kendi ordusunda görev yapan ve “sipahi” adı verilen yerli askerler tarafından gerçekleştirilmiş olmasıdır. Şirket için askerî bir kriz anlamına gelen bu durum, aynı zamanda sömürge yönetiminin temellerini sarsan bir hadiseydi. Zira Şirket, bölgedeki geniş toprakları denetim altında tutmak için yerli askerî unsurlara muhtaçtı.

Bizden Size

Denis Michael Rohan adlı Avustralyalı bir Hristiyanın 21 Ağustos 1969 günü Mescid-i Aksâ’yı ateşe vermesi, Ortadoğu yakın tarihinin dönüm noktalarından biriydi. Ülkesinden, önce Londra’ya, ardından Filistin’e gelen Rohan, iki gün sonra İsrail yetkili makamları tarafından tutuklandığında eyleminin amacını şu sözlerle açıklamıştı: “Tanrı’yı kıyamete zorlamak istedim.” Siyonist öğretiden derin bir şekilde etkilendiği bilahare tespit edilen Rohan, Mescid-i Aksâ’nın yerine Süleyman Mabedi’nin inşasını sağlamayı, sonrasında da Mesih’in gelerek Cennetin Krallığı’nın kurulmasının önünü açmayı planlıyordu. En azından, Aksâ’yı kundaklarken aklındaki teolojik kurgu bu şekildeydi. Denis Michael Rohan’ın peşinden sürüklendiği ideoloji, Siyonizm’in bilhassa Avrupa ve Amerika’daki Hristiyan çevrelerin içinde nerelere kadar uzandığını bilenler için...

İlmîye İcâzetli Bir Sanatçı: Mimarzâde Mehmed Ali Bolevî – 2

Devletin bekâsı gereği Hac vazifesini yerine getiremeyen Osmanlı padişahları için tasavvur ettiği kutsal beldeleri hat ve resim sanatıyla buluşturan Mimarzâde Mehmed Ali Bolevî; iki tabloda Mekke-i Mükerreme, Medine-i Münevvere, Yıldız Sarayı, Hicaz Demiryolu ile dünya ve yıldızlar âlemini tasvir etmişti. Böylece hem padişahların mukaddes topraklara hasretini gidermiş hem de İslâm Birliği anlayışını tuvale taşımıştır. Bolevî’nin bu eserleri, Halife-Sultan olan padişahların yaptırdığı büyük selâtin camiler olan Fatih ve Sultanahmet’te sergilenmektedir.