Yavuz Kürtlere Beddua Etti Mi?

Güya Yavuz Sultan Selim Çaldıran seferine giderken Muş’ta yaptırdığı çeşmeyi dönüşte harap vaziyette bulmuş; bunun üzerine de aşağıdaki mısraları kendisi kaleme aldırarak çeşmenin üzerine yazdırmış. Şiirin anlamı 1999’da Hasan Pulur’un bir yazısında (hangi yazı?) dile getirilince çeşmenin üstündeki kitabe işgüzar yetkililer tarafından silinmiş! Çeşmenin kitabesinde güya şunlar yazılıymış: Kürde fırsat verme ya Rab dehre sultan olmasın Ayağını çarık sıksın karnı bile doymasın Vur sopayı al haracı asla iflah olmasın Ol bu çeşmeden gâvur içsin, Rum içsin Kürde nasip olmasın. Bu müthiş(!) şiiri okuyup sersemlemiş olan okurlarım heyecanla soruyor: Acaba bu bilgi doğru mu? Yavuz Kürtlere böyle beddua etmiş olabilir mi?...

Anadolu’nun Şiileşmesini Önleyen Zafer: Çaldıran

Yavuz Sultan Selim tahta geçtikten sonra (1512) Eflak, Boğdan, Macar, Venedik, Mısır hükümetleriyle sulh yaparak hükümdarlığını teminat altına aldı ve yüzünü şarka çevirdi. Daha Trabzon’da vali/şehzade iken, Safevi İran/Azerbaycan hükümdarı Şah İsmail’in Anadolu’daki faaliyetlerini yakından takip ediyordu. Hatta babasıyla yaşadığı zıtlığın esasında da sulhsever Sultan II. Bayezid’in hadiseye gerekli ehemmiyeti vermemesi yatıyordu. 1511’de Anadolu’yu kasıp kavuran Şahkulu isyanının acı hatıraları hafızalarda pek tazeydi. Asırlar evvel Şii Büveyhoğullarının Bağdat’ta ve Fatımilerin Kuzey Afrika’daki zalimane faaliyetleri de henüz unutulmadığı için bütün ehl-i sünnet efkâr-ı umumiyesinde büyük bir endişe hâkimdi. Şah ve adamlarının vahşiyane hareketleri karşısında herkes dehşet içinde kalmıştı. Sultan Selim’in yeğeni...

Yavuz’un Mısır Seferi

Yavuz Sultan Selim kısa süren hükümdarlığına önemli zaferler sığdırmış, Asya ve Avrupa’daki Osmanlı hâkimiyetini Afrika kıtasına da ulaştırmıştı. Saltanatının ikinci yılında Safeviler ile yaptığı Çaldıran Muharebesi’nden (1514) sonra Mısır’a yönelmiş, Memlûk ordusuna karşı önce Mercidâbık (1516) ve sonra Ridâniye’de (1517) galibiyet elde etmişti. Osmanlı-Memlûk ilişkileri Sultan II. Bayezid devrinde dostane bir şekil almıştı. 1490 yılında Memlûklar ile Osmanlılar arasında, Portekiz tehdidine karşı bir anlaşma imzalanmış ve sonrasında Bayezid ile Memlûk Sultanı Kansu Gavri (1501-1516) arasında iyi ilişkiler kurulmuş; Osmanlı Devleti, Portekiz tehdidi altındaki Mısır sultanına yardım dahi göndermişti. Ancak bu dostluk Yavuz Sultan Selim’in tahta çıkmasıyla bozulacaktı. Filistin, Suriye ve...

İslam Fetih Politikası Savaş ve Zaferden İbaret Değildi

Allah’ın Elçisi (sas) döneminde İslam, doğduğu Hicaz bölgesinden Arabistan’ın diğer bölgelerine yayılmaya başlamış; Resulullah vefat ettiğinde Müslümanların hâkimiyeti güneyde Yemen’e, doğuda Bahreyn’e, kuzeyde Irak ve Biladü’ş-Şam sınırlarına dayanmıştı. Hz. Peygamber’in Müslümanları tebliğle görevlendirilmesi neticesinde başlayan süreç, 13 yıllık Mekke döneminde genellikle birebir tebliğde bulunularak yürütüldü. 10 yıllık Medine döneminde ise başta Kureyşliler olmak üzere müşriklerle ve Yahudilerle çatışma dönemleriyle devam etti. Nihayet 11 Ocak 630 tarihinde barış yoluylagerçekleştirilen Mekke’nin fethi, Arabistan’da İslamın yayılması açısından bir dönüm noktası olmuştur. Müslümanlar Mekke’nin fethinden yaklaşık iki yıl önce Hz. Muhammed’in Mekke müşrikleriyle akdettiği Hudeybiye Antlaşması’nın şartlarını ağır bularak muhalif olmuşlardı. Antlaşmadan sonra nazil...

Artık Müsterihiz; Fatih ve Akşemseddin Huzurlu

İstanbul’un fethi Osmanlıların Kızıl Elma’sı idi, Ayasofya’nın açılması da Cumhuriyet döneminde milliyetçi-muhafazakar camianın Kızıl Elma’sıydı. 1970’li yılların ortalarında fikri intibahım ilk başladığında kulağıma çalınan ilk sloganlardan biri “Zincirler kırılsın, Ayasofya açılsın” oldu. Üstad Necip Fazıl’ın “Ayasofya Hitabesi” ile derinden sarsıldık. Rahmetli babamın mütevazı kütüphanesinde bulunan kapağı kopuk bir kitabın üzerinde “Ayasofya Davası” yazıyordu ve bu, 60’ına merdiven dayamış elime değen ilk kitaplardan biriydi. Velhasıl Ayasofya aşkı, sevdası, tutkusu, ne derseniz deyin, tıpkı Fatih Sultan Mehmed gibi ona görmeden ve tek taraflı âşık olmak gibi bir “hüzn-i umumi” manzarası arz ediyordu. Ayasofya’nın cami olarak açılmasına vesile olanlardan İsmail Kandemir’i artık tanıyorsunuz....

Devlet, Aydınlar ve 28 Şubat Ruhu

Ayasofya’nın müzeden tekrar camiiye dönüştürülmesi üzerine Türkiye’de devlet, aydınlar ve toplum arasındaki ilişki biçimi yeniden tartışma gündemimize girdi. Girdi ama ne yazık ki medyatik kafanın çıkardığı gürültüden, akademik ve sistemik kafanın sesi işitilemez durumda. Malûm ‘Üç Kafa Modeli’mi hatırlatayım: Medyatik Kafa, günlük düşünür; zaman ufku birkaç haftadan birkaç yıla kadardır. Haydi mülayim davranıp 10 yıl diyelim. Akademik Kafa, yıllık düşünür; zaman ufku birkaç yıldan birkaç onyıla kadardır. Yaklaşık 100 yıl diyelim. Sistemik Kafa, sistem çapında ve asırlık düşünür. Zaman ufku ortalama 1000 yıl diyebiliriz. Mesela, içinde yaşadığımız Kapitalist dünya sisteminin anlamlı bir tahlili için uygun zaman çerçevesi Immanuel Wallerstein için...

Ayasofya Artık Bir Müze Değildir; Çünkü…

Kimi müze olarak kalsın, kimi inkılaptan evvelki hâline bakarak cami, kimi de yapılışını nazara alarak kilise olsun dedi. Kimi güya orta bir yol bularak yarısının cami, yarısının kilise olmasını teklif etti. Belki içinden sanat galerisine dönüştürülmesini, hatta yıkılıp yerine otopark yapılmasını bile geçirenler oldu. Nihayet başında kendisini kapalı camileri açtırma mücadelesine hasretmiş İsmail Kandemir adında emekli bir öğretmenin bulunduğu Sürekli Vakıflar Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Cemiyeti’nin talebi üzerine, Danıştay 10. Dairesi, 10 Temmuz 2020 tarihinde 5 asır cami olarak hizmet veren Ayasofya’yı ibadete kapatıp müzeye dönüştüren 24 Kasım 1934 tarihli münakaşalı Bakanlar Kurulu kararını ittifakla iptal etti. Böylece 70...

Ayasofya Bize Fatih’in Hediyesidir

Sultan II. Mehmed’in İstanbul’u fethi Türk tarihinin en önemli dönüm noktası olduğu gibi dünya tarihi bakımından da mühim bir yere sahiptir. Bizans İmparatorluğu’na 1123 yıl başkentlik yapmış olan Konstantinopolis 29 Mayıs 1453 tarihinde İslama açılmış, İstanbul Türk olmuştu. Bütün İslam hükümdarlarının fethetmek için defalarca kuşatmış olduğu Kostantiniyye’nin fethi Sultan II. Mehmed’e nasip olmuş, 21 yaşındaki bu genç hükümdar Hz. Peygamber’in (sas) müjdesine nail olmuştu. Müslümanların hayâli olan bu büyük fethi gerçekleştirmiş olan Sultan II. Mehmed haklı olarak “Ebu’l-feth” unvanını aldı. Fatih Sultan Mehmed fetih günü şehrin en büyük mabedi olan Ayasofya’yı cami hâline dönüştürerek burada şükür namazı kılmış ve fetihten...

“TÜRKİYE’DE SOL BURJUVA İDEOLOJİSİ OLAN KEMALİZM’LE ARASINA MESAFE KOYMADA BAŞARISIZ OLDU.”

Paradigmanın İflası kitabınızda İstiklal Savaşı’nın anti-emperyalist olmadığını, Kemalist rejimin aslında Bonapartizm olduğunu, lider kültünün ardına saklanmış bir burjuva sınıfı yaratma çabasının bulunduğunu, devlet eliyle modernleşmenin çok 0daha evvel başlatılmış olduğunu yazarak tabuları sarstınız. Tabiî bunları söyleyince de başınız bir hayli derde girdi. Şimdi aradan çeyrek asra yakın bir zaman geçti. Bir değerlendirme yaparsanız yazdıklarınız bir karşılık bulabildi mi? Resmî ideolojinin zırhında bir gedik açabildi mi? Paradigmanın İflası 1991 yılının Nisan ayında yayımlandı. O zamandan bu zamana 30 yıla yakın bir zaman geçti ki, bu az bir zaman değil. Bu zaman zarfında resmî ideolojide kayda değer bir aşınmanın olduğunu söyleyebiliriz. Fakat...

Gerçek Tarih Peşinde 100 Aylık “Gaza”

Sabah ezanları okunuyor bu satırları yazarken… Bundan 100 ay önce ilk sayının editör yazısını da bir sabah ezanı vakti yazdığımı hatırlıyorum. O ne telaştı Yarabbi! O ne endişe dolu sabahlamalardı! 2012 Nisan’ında Kâzım Karabekir Paşalı kapağımızla “Vira Bismillah” deyip yelken açtık tarihin bilinmeyenlerle dolu ummanına; bugüne kadar 20 bin sayfalık bir Derin Tarih külliyatı vücuda geldi. İçinden nice iddialar boy verdi ki birine çok yakınız: 86 yıldır ruhu cisminden soyulmuş olan Ayasofya bu sayıyı elinize aldığınızda kapılarını açmış olacak inşallah. İlk sunuş yazıma Edip Cansever’in bir mısraıyla başlamıştım. “Bir mendil niye kanar?” diye soruyordu. “Diş değil, tırnak değil, bir mendil...

Derin Tarih