Bizden Size

Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasının ardından sadece ortaya irili-ufaklı bir sürü yeni devlet çıkmadı; aynı zamanda Balkanlardan Asya’ya, pek çok halk da yetim kaldı. Osmanlı, üstlerindeki bir himaye kalkanı, bela sağanağına karşı paratoner, şefkatli bir ana kucağı ve kudretli bir babaydı. Coğrafyamıza üşüşen sırtlanlar, Osmanlı düzenini tamamen ortadan kaldırmak ve asırlar süren huzuru berhava etmek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Bu çerçevede, Ortadoğu coğrafyasında Irak adlı yeni ve suni bir devletin kuruluşu, çarpık neticeleri bugün hâlâ yaşanan nice problemin doğuşuna zemin hazırladı. Sünnîlerin, Şiîlerin, Arapların, Türkmenlerin, Kürtlerin ve diğer dinî ve etnik azınlıkların, hiçbir ortak payda ve değer olmaksızın, birlikte yaşamaya...

Kaymakam Sait Bey Çeşmesi

Bir cihan devletinin doğduğu kadim bir coğrafya olan Bilecik’in kalbinde yer alan Söğüt’te yükselen Kaymakam Sait Bey Çeşmesi, yalnızca bir su yapısı değil; geçmişin estetik zevkini ve dönemin ruhunu bugüne taşıyan zarif bir hafıza unsurudur. Neo-klasik üslubu, çini bezemeleri ve kitabeleriyle hem mimari hem manevi bir derinlik sunar. Söğüt ise bu eserle birlikte, Osmanlı’nın kuruluş hatırasını günümüze taşıyan canlı bir tarih sahnesi olmayı sürdürür.

Manastır’ın Gözdesi: İshak Bey Camii

Evliya Çelebi’nin “şehrin en güzeli” diye vasıflandırdığı İshak Çelebi Camii, 1506 yılında Manastır şehrini ikiye ayıran Drahor nehrinin kuzey kıyısında, aynı isimli külliyenin bir parçası olarak inşa edildi. Heybetli görüntüsü ve yüksek minaresiyle külliyeden geriye kalabilen tek yapı olan cami, birçok inşa ve restorasyon faaliyeti sayesinde ayakta kalabilmiştir.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Ulemânın, Aydınların ve Tarihçilerin Yeniçeriye Bakışı

Sultan II. Mahmud tarafından 17 Haziran 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın resmen kapatılması çeşitli tartışmalara kapı aralamıştır. Tanzimat’tan günümüze hem “Vaka-i Hayriye” olarak anılan bu hadise hem de yeniçeriler üzerine ulemâ, aydın ve tarihçiler tarafından üretilen zengin bir literatür mevcuttur. Osmanlı’nın son asırlarını genellikle “ıslahat ve irtica” döngüsü içinde ele alan bu literatür içinde yeniçerilere biçilen rol; zalimden mazluma, zorbadan özgürlükçüye, sivil toplum aktivistinden mafya bozuntusuna kadar uzanan geniş bir yelpazeye yayılmaktadır.

Bizden Siz

Osmanlı güneşinin artık gurûba doğru meyletmeye başladığı ve geniş bir coğrafyanın her köşesinde çözülme alametlerinin belirdiği o zor zamanlarda, bugün bile hâlâ isimleri canlı biçimde anılan bazı mühim şahsiyetler yetişmiştir. Bunu hem Osmanlı toprağının mümbitliğiyle hem de mezkûr zevatın kendi kabiliyetleriyle izah etmek mümkündür. Onlardan biri, hiç şüphesiz ki Ahmet Cevdet Paşa’dır (1823-1895). Bulgaristan’ın Lofça kasabasında, Kırklareli’nden Prut Savaşı’na (1711) katılmak üzere ayrılan, sonrasında da Lofça’ya yerleşerek orada kalan Yularkıran Ahmed Ağa’nın torunu olarak doğan Ahmed Cevdet Paşa, ilmî çalışmalarının yanı sıra bürokrasi ve siyaset basamaklarını da hızlı bir şekilde tırmanan, bereketli ömrüne çok fazla vazife ve makam sığdıran, tüm...

Seyyid Ahmed Han’ın Gözünden Kolonyal Sadakatin Gölgesinde 1857 Hint Ayaklanması

1857 Hint Ayaklanması, modern Hindistan’ı anlamak isteyenler için göz ardı edilmemesi gereken bir hadisedir. Bu büyük kırılmayı “içeriden” okumamıza imkân tanıyan metinlerden biri de İslâm modernizminin kurucularından kabul edilen Seyyid Ahmed Han’ın Esbâb-ı Beġavât-ı Hind adlı risalesidir. Risalesinde bizzat şahitliklerini aktaran Ahmed Han’ın ayaklanma hakkında tarafsız bir değerlendirme sunduğunu söyleyemeyiz. Hatta kendisinin İngiliz idaresine duyduğu sadakatin yorumlarına sirayet ettiği aşikârdır.

Der Beyân- Menâkıb-ı Serencâm-ı Evliya Dilâver Cebeci Râhmetullah-ı Aleyh

Dilaver Cebeci, şiirleri kadar kaleme aldığı mizahi hiciv yazılarıyla da Türk edebiyatında kendine has bir yer edinmiştir. Evliya Çelebi üslubunu günümüze taşıyan “Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi” başlıklı mizahi hiciv yazılarında, mazi ile an’ı ustaca harmanlar. 17. yüzyıl Türkçesiyle modern hayata ayna tutan bu metinler, hem düşündüren hem de tebessüm ettiren bir anlatı sunar. Cebeci’nin dili, unutulmaya yüz tutmuş kelimeleri yeniden hatırlatarak Türkçenin zenginliğini gözler önüne serer. Tahir Günay’ın kaleminden istifadenize sunduğumuz metin, Cebeci’nin edebî mirasına ve geleneğe duyulan hürmetin bir nişanesi…

Cevdet Paşa’yı Tarihe Döndüren Bir Kitap Mı?

Hem ilim, irfan kapasitesi, yorum ve telif kabiliyeti, hem de idare ve icra kudreti bakımından Tanzimat’ın güçlü paşalarından ve âlimlerinden biri olan Ahmed Cevdet Paşa da -Sultan Abdülhamid’in yakını ve hürriyet kahramanı Midhat Paşa muhalifi olması hasebiyle- II. Meşrutiyet’in ilânından sonra gözden düşenlerdendi. Bu “büyük” suçlar unutulmasına, hatta adının kötüye çıkarılmasına ziyadesiyle yetmişti. Ona itibarını yeniden kazandıran ise Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in teklif ve talebiyle hazırlatılıp 1940’ta yayımlanan Tanzimat I kitabı olacaktır.

Bizden Size

Osmanlı ordusuyla Sırp Prensi Lazar Hrebelyanoviç komutasındaki Hıristiyan kuvvetlerinin 1389’da karşı karşıya geldiği Kosova Ovası, tam 600 yıl sonra, 28 Haziran 1989 günü -savaşın yıldönümünde- yaklaşık bir milyon Sırp milliyetçisini ağırlıyordu. Gün boyu devam eden etkinliklerin en dikkat çekici kısmı, Sırbistan Devlet Başkanı Slobodan Miloseviç’in yaptığı uzun ve hamasî konuşmaydı. Savaşta ölen Sırpların anısına 1953’te inşa edilen 25 metre yüksekliğindeki anıtın (Gazimestan) önünde konuşan Miloseviç, sözlerine Kosova Savaşı’nın Sırplar ve bütün Avrupa için önemini hatırlatarak başladı. “Savaşın yıldönümünde, Sırbistan artık kendi devletine, ulusuna ve ruhî bütünlüğüne kavuşmuştur. Bugün artık Kosova Savaşı’nın gerçekleriyle efsanelerini birbirinden ayırmak çok zor hale gelmiştir. Zaten...

Tokat Zile Kalesi

Tokat, asırların biriktirdiği kültürü ve medeniyetiyle ziyaretçisini büyüleyen kadim bir durak. Zile Kalesi ise yalnızca bir savunma yapısı değil; Roma’dan Osmanlı’ya uzanan tarihî hafızanın en ihtişamlı tanığı. Gaius Julius Caesar’ın “Veni, Vidi, Vici” sözleriyle tarihe geçen zaferi de bu topraklarda yankılanır. Beş bin yıllık geçmişiyle katman katman derinleşen Zile, inançtan sanata, ticaretten efsaneye uzanan çok yönlü bir mirası muhafaza eder. Bugün ise bizi, Zile Bağları’nın dinginliğinde geçmişle geleceğin iç içe geçtiği benzersiz bir yolculuğa davet ediyor.