Türklüğün Atası, Oğuzların Erbâbı: Prof. Dr. Faruk Sümer

Konya’nın Bozkır ilçesi Akçapınar köyünde 1924 yılında dünyaya gelen Faruk Sümer’in babası tapu memuru ve İstiklâl Savaşı gazisi Mehmed Zeki Bey, annesi Zeliha Hanım’dır. İlk eğitimini Müftü Hüseyin Hilmi Efendi’nin kızı olan annesinden aldı ve eski yazıyı ondan öğrendi. Ailesi millî kültürümüze bağlı, mahallî kültürünü de ihmâl etmeyen muhafazakâr bir aileydi. İlkokula Konya’da başlamış, babasının memuriyeti dolayısıyla ailesi İstanbul’a taşınınca 2. sınıftan itibaren Sultanahmet Alemdar İlkokulu’na devam etmişti. Babasının memuriyeti dolayısıyla 3. sınıfı yine Konya’da, 4. ve 5. sınıfları ise Karaman’da okudu. Ailesi 1931’de Bozkır’dan İstanbul’a taşınınca ortaokulu İstanbul ve Ankara’da tamamladı, liseye 1939 yılında İstanbul Erkek Lisesi’nde başladı ve...

Tarih Yürekle Yazılır!

Yeni bir Soğuk Savaşın eşiğinde gibiyiz. Yalnız bu sefer dünya iki süper gücün değil, birbirini kollayan çok sayıda güç merkezinin etrafında kümeleniyor. Her merkezin kudret ve zaafları var tabii, hiçbiri ayağını sağlam bir zemine basmıyor. Minnacık bir virüs, Almanya-merkezli Birleşik Avrupa’nın bile ne kadar kırılgan bir yapı olduğunu kanıtlıyor. ABD’de petrol bir gecede (ne demekse?) sıfır doların altına iniyor, petrol gelirine bağımlı Rusya kara kara düşünüyor ve hep birlikte Çin’i suçluyorlar. Saatlerimizi bir asır öncesine geri alıyoruz! Neler olmuştu bir asır önce? 1900’lerin dünyasında neler olup bittiğine dair okumalarım beni tarihçilerden çok romancıları dikkate almaya yöneltti. Kurgu eserlerde bir yandan...

“OSMANLI BİR TEMİZLİK MEDENİYETİYDİ”

KONUŞAN: HAVVA AKDAĞ   Hocam, Osmanlı’nın günlük hayatında suyun yeri ve önemini nasıl açıklarsınız? İslam dinindeki “necaset, abdest, gusül” uygulamaları şahsî temizlik kaidelerini ne ölçüde etkilemişti?   Her şeyden önce Müslüman Osmanlı insanının günde beş vakit namaz kıldığı kabul edilir. Ailenin bütün fertleri her gün beş defa abdest alır. Dolayısıyla elleri, yüzleri, kulakları, ayakları günde beş kere yıkanmış olur. Kolaylıkla söyleyebiliriz ki böyle bir temizlik sistemi Müslüman coğrafyalar dışında hiçbir yerde yoktur. Avrupa’da bir adamın günde beş defa böyle bir temizlik yapması düşünülemez. Zaten papazların pek yıkanmadığı bilinir. Rahibelerin kaldıkları manastırlarda yıkanma imkânları yok gibiydi. Halkın ise hamam vazifesi gören...

Osmanlı Suları

Tabuları yıkmaya meraklı düşünür Ivan Illich H2O adlı ilginç kitabında “20. yüzyılda su artık teknik ve sınai bir temizlik maddesi, zehirli (kirli) bir içecek ve deriyi yıptaran bir sıvıdır” der. Oysa geleneksel medeniyetlerde su, içerisinde mistik bir arıtma ve temizleme gücünü barındıran, saflığın, sadeliğin, asudeliğin ve “bilgeliğin” sembolüydü de. Kitabının Türkçeye çevirileceğini öğrenen Meksikalı düşünür Ivan Illich’in buna namuslu tepkisi şu olur: Acaba Müslümanlar ve Türkler suyu nasıl görmüşlerdi? Kendisini bu hususta yetersiz bulan yazar koşar kütüphanelere ve oradaki ansiklopedilerde bulduğu bilgiler karşısında heyecanını dizginleyemez ve şöyle haykırır: “İslamın suları ve Osmanlı kaynaklarının ihtişamı karşısında hayretler içinde kalıp bir çocuk...

Karantina Günlerinde Tarih

Eskilerin dilinden düşmeyen “Ne oldum deme, ne olacağım de” sözü yaşadığımız günlere damgasını sabit mürekkeple vurdu. Geçtiğimiz aydan beri yerküre çapında yaşadıklarımız bir ay, bir hafta, hatta 24 saatlik zaman zarfında o mağrur medeniyetimizin nasıl kâğıttan bir kaplan gibi bir darbede yıkılabileceğini gösterdi. Şimdi oturup düşünme, teknolojik ve bilimsel medeniyetin muhasebesini çıkarma demidir. Batı’nın sormadığı o soruyu hem Batı’ya hem de onun kuyruğuna takılmış olan bizlere sorma vakti gelmiştir: Nerede hata ettik? Yanlış giden ne? 200 seneden beri geliştiğini ve tabiat üzerinde hükümran olduğunu muzafferane bir edayla ilân ettiğimiz bilim ve teknoloji; uzaya gitme ve tabiata hâkim olma, onun sırlarını...

Köprülü Tarih Ekolünden Bir Dehâ: Mehmet Altay Köymen

Türkiye’de yetişen Selçuklu tarihçilerinin duayenlerinden Mehmet Köymen (1916-93), 1916 yılında Ankara’nın Haymana ilçesinin Deveci köyünde dünyaya geldi. Daha doğmadan, babası Ali Rıza Efendi Çanakkale muharebelerinde yaralanmış ve İstanbul Haydarpaşa Hastanesi’nde tedavi gördüğü sırada şehit olmuştu. Annesi Seyide Hanım, eşinin vefatı üzerine başkasıyla evlendirilince ananesinin yanında yetişen Köymen, ilkokulu Haymana’da okuduktan sonra girdiği Gazi Eğitim Enstitüsü’nün ilköğretmen kısmının kapatılmasıyla eğitimini Adana Öğretmen Okulu’nda sürdürmüş, 1935 yılında İstanbul Haydarpaşa Öğretmen Okulu’ndan mezun olmuştu. Memleketinde kısa bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra Gazi Eğitim Enstitüsü’nün Matematik bölümünde eğitime başlamış ise de arkadaşlarının tesiriyle o sırada Ankara’da yeni açılan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin Yeni ve...

İktidar İle Hakikat Arasındaki Aydın

Taçlıvirüs yüzünden evlerimize kapandığımız şu günlerde kafamı en fazla meşgul eden soru şudur: Aydın ne işe yarar? Televizyona bakıyorum, bir kısmı benden yaşlı birçok insan iş peşinde koşturuyor. Ya açılacak dükkânı vardır, ya taşınacak yükü. Evde oturun demek kolay, işlerini yapmazlarsa aç kalırlar. Oysa ben evden çıkmadan da çalışabiliyorum; okuyor yazıyorum, yazıyor konuşuyorum. Sonuç: İnsanların ne karınlarını doyuruyor, ne üst başlarına yarar bir eşya üretiyor, ne de başlarını sokacak bir ev inşâ ediyorum. Sadece okuyor, yazıyor ve konuşuyorum. Tabiî şöyle teselli ediyorum kendimi: Konuşup yazdıklarımla insanları aydınlatıyorum (kendim aydınım ya!), onlara hayat ve işleri hakkında daha doğru kararlar vermelerinde ışık...

Veba Salgını Selçukluları da Vurmuştu

Tarihte insan kaybına neden olan en büyük faktörün ardı arkası kesilmeyen savaşlar olduğu bir gerçek. Ancak eski devirlerde henüz çaresi bulunamamış bulaşıcı hastalıklar, yangın, sel baskını ve deprem gibi doğal âfetler de bu kayıpların artmasında etkili olmuştu. Salgın hastalıklar insanlık tarihi boyunca maruz kaldığı en korkunç doğal âfetlerin başında gelmiştir. Kitlesel ölümlere sebebiyet veren salgınların başında ise veba ve kolera gelir. Hastalık yapıcı herhangi bir mikroorganizmanın insan vücuduna girip yerleşmesi ve çoğalmasına bulaşma/ enfeksiyon, bunun sonucunda çıkan hastalığa da bulaşıcı hastalık denir. Bulaşıcı hastalıkların coğrafya, iklim, sosyo ekonomik şartlar, toplumların kültür düzeyi ve temizlik alışkanlıklarıyla doğrudan ilişkisi vardır. Bulaşıcı hastalıklar...

“FATİH İMKÂNSIZ ZANNEDİLENDE MÜMKÜNÜ GÖREBİLEN BİR DEHAYDI”

KONUŞAN: SAMET TINAS   Son kitabınız Mehmed Fatih üzerine fakat meseleyi Yıldırım Bayezid’den başlatmışsınız. Niçin bu kadar geriye götürdünüz Fatih’in hikâyesini? Peygamber Efendimiz’in (sas) özel adıyla birlikte adını taşıdığım Fatih Sultan Mehmed’e adaşlığımın kendimce biraz olsun hakkını verebilmek niyetiyle kaleme aldığım kitabımı büyükdede Yıldırım Bayezid’den başlatmamın temel sebebi şuydu: Tarihin büyük ya da küçük adamları şahsiyet ve icraatları kadar içine doğdukları ortamın, yaşadıkları devrin, yüz yüze kaldıkları meselelerin, çevrelerini oluşturan kadronun, ait oldukları halkın ve en çok da atalarının karakter özellikleri ve hikâyeleri ortaya konmadan tam mânâsıyla anlaşılamaz. İmam Birgivî insan şahsiyetinin köklerini yedi ceddi içinde aramak lazımdır, der. Soy...

Misak-ı Millî Yoktur, İstediğimiz Gibi Bir Harita Çizeceğiz

100 yıl önce son Osmanlı Meclisi’nde kabul ve ilan edilen Misak-ı Millî, Millî Mücadelenin hedeflerini belirleyen temel bir strateji belgesiydi. Bu belgeyle asgarî sınırlar ve kırmızı çizgiler belirlenmişti. Misak-ı Millî’ye sadakat yemini eden Ankara’daki millî hareket, Misaktaki amaçlara ulaşılıncaya kadar mücadeleye ahd etmişti. Ankara’da açılan TBMM, Misak-ı Millî hedeflerine ulaşılıncaya kadar Meclis’in sürekli açık kalmasını kararlaştırmıştı. Misak-ı Millî net bir sınır çizmemekle birlikte prensip olarak asgari sınırları belirlemişti. Buna göre Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı tarihte (30 Ekim 1918) işgal edilmemiş bütün topraklar vatanın bir parçasıdır. İşgal edilen topraklarda, Arap çoğunluğun bulunduğu bölgelerde referandum yapılacaktır (referandum sonucunda Osmanlı’ya katılmak isterlerse buralar da...

Derin Tarih