Bizden Size

“Vakıflar arasında şüphesiz en önemlileri sosyal yardımla ilgili olanıdır. Türk ruhunun bütün şefkat ve basireti bu vakıflarda belirir. Türk sosyal yardım ruhunun esası, Türk toplumu içinde sosyal sefaleti önlemek ve dayanışmayı sağlamaktır. Türk basiretinin bu sosyal müessesesinin siyasi bakımdan da tesirli olması bakımından ilginçtir. Bu müessese [Ömer Lütfi] Barkan’ın tabiriyle “kolonizatör dervişler ve tekkeler” müessesesidir. Atalarımız, fütuhat devirlerinde sosyal yardımı, bir expansiyon [genişleme] vasıtası olarak da kullanmışlardır. Sınır bölgelerinde hatta düşman toprakları içinde sistemli olarak tekke ve zaviyeler kurmuşlardır. Bu müesseselerin vazifesi sosyal yardım yoluyla pro-Türk bir sempati havası yaratmaktır. Esasen Anadolu’nun bir asır zarfında bir baştan öteki başa Türkleşmesinde...

Kâbe Yolları İçin Bir Rehber: Nehcetü’l Menazil

Bir tür “rehber” olarak yazılmış menâsik-i hac yahut menâzil-i hac metinleri telif tarzları ve öncelikli maksatları itibariyle birkaç türe ayrılabilir. Hac mevsimini, Kâbe yollarına düşme zamanlarını vesile edinerek bu kitaplardan Nehcetü’l-Menâzil’i gündeme taşıyalım. Taşıyalım ki içinde dolaşan hissiyatı ve bilgileri, kat ettiği memleketlerin hususiyetlerini, ayrıca bu tür kitapların önceliklerini ve farklılaşan, çeşitlenen anlatım biçimlerini müzakere edelim.

Kariye’nin Yanı Başındaki Kayıp Hangâh Medresesi

Kariye’nin Yanı Başındaki Kayıp Hangâh Medresesi İSMAİL GÜLEÇ   21 Ağustos 2020 tarihli Cumhurbaşkanlığı kararıyla yeniden ibadethaneye çevrilen Kariye Camii, 6 Mayıs 2024’te düzenlenen bir törenle kapılarını açtı. Kariye Camii’ni benzersiz kılan en önemli hususiyeti iç duvarlarında ve kubbesinde bulunan sanat değeri yüksek mozaik ve fresklerdir ki bunlardan Hıristiyanlık tarihini ve itikadî prensiplerini adım adım takip etmek mümkündür. Kadim mâbedin tekrar ibadete açılması vesilesiyle, bugün ayakta olmayan lakin bir zamanlar kuzey duvarına bitişik olduğu kaydedilen Hangâh-ı Kariye Medresesi’nin muhayyel kapısından içeri birlikte süzülelim.

Venedikli Seyyah Ludovico di Varthema’nın Hicaz Notları

Geçtiğimiz ay, Mekke’ye giren ilk Batılı seyyah olan İtalyan Ludovico di Varthema’nın uzun süre kaldığı Şam’a dair hatıralarını aktarmıştık. Bu ay ise seyyahın Mekke ve Medine’deki izlerini takip ediyoruz. Ortadoğu seyahati sırasında Müslümanların kutsal topraklarını da görmek isteyen Varthema, 1503 yılında Memlûklu bir yerli komutan ile anlaşarak, mühtedi bir hacı kılığında, Hicaz’a hareket eden bir hac kervanına katılır. Hacılarla birlikte önce Medine’yi, sonra da Mekke’yi ziyaret eder. Not aldığı gözlemlerini daha sonra kitaplaştırır. Varthema’nın abartılı ve çoğu zaman da gerçekle örtüşmeyen tasvirleri Avrupa’daki çarpık İslâm algısının pekişmesine hizmet etmiştir.

Birinci Meclisin Sarıklı Mebuslarına Ne oldu?

OSMAN ATASOY Osmanlı’nın klasik çağından son dönemlerine kadar ilmiye sınıfı yani eğitim, yargı, fetva ve diyanet teşkilâtını oluşturan medrese kökenli ulemâ ile meşâyıh, politikayla temas hâlinde olmuştur. Meşrutiyet’le gelen yeni dönemde ise Osmanlı coğrafyasının farklı noktalarından âlimler ve şeyhler politik sahaya doğrudan dâhil olma imkânı buldular. Meclislerin “sarıklı mebusları”nın tek parti iktidarına uzanan süreçteki politik katılımı ise zaman içinde sürekli değişen bir çizgi izledi.

Bizden Size

Kerim Abdurraufoviç Hakimov, 1924’te Sovyetler Birliği’nin Cidde Başkonsolosu olarak atanmış Müslüman bir Tatar’dı. (Kral) Abdülaziz ve ordusu Hicaz’ı ele geçirdikten sonra, 16 Şubat 1926’da Abdülaziz’i bizzat ziyaret eden Hakimov, ülkesi adına dostluk ve saygılarını sunmuştu. Sovyetler Birliği, “Hicaz ve Necd Kralı”nı resmen tanıyan ilk ülkeydi. Arapçayı ana dili gibi konuşan Hakimov’un, aynı zamanda dindar bir Müslüman oluşu, Kral’ın ona kısa sürede güvenmesini sağladı, ikili arasında sıkı bir dostluk meydana geldi. 1932’de Suudi Arabistan bağımsız bir devlet olarak sahneye çıktıktan sonra, Kerim Hakimov, bu defa ülkesinin Riyad’daki büyükelçisi olarak görevlendirildi. Cidde’deki görevi sırasında zaten büyükelçi gibi çalışan Hakimov, şahsî girişimleri ve...

Yücelci Türkler ve Türkiye

1. Dünya Savaşı’nda hem Almanya hem de İngiltere Türkiye’nin kendi yanında savaşa girmesini istiyordu. Ancak Türkiye bütün zorluklara rağmen iki tarafı da diplomatik manevralarla oyalamayı başardı. Yugoslavya’da yaşayan münevver ve milliyetçi Türk gençleri ise işgal altında devlet otoritesinin olmadığı Üsküp’te, Türklerin hak ve hukukunu korumak için teşkilâtlanıyordu. Ayrıca Türkiye’nin de savaşa girmemesi için ellerinden gelen desteği sağlamaya çalıştılar. Tito-Stalin iş birliği ve karşısındaki Alman-Bulgar işgali arasında kalan Türkler, çetin bir var olma mücadelesi veriyordu.  

Sahaf Tesadüfleri ve Kitap Bereketleri

Kitap mühibleri ve meraklıları için imza ve ithaflar kitap kadar kıymetlidir. Yazarın yakın çevresine ve onların statüsüne işaret ederler. Zira kitap fuarlarıyla seri ve tanımadık kişilere kitap imzalama merasimleri zuhur etmeden önce eserler tanıdık ve/ya münasebet hâlinde olunan yakın kişilere imzalanırdı. Bunun için de “eski” ithaf ifadeleri, yazma biçimleri ve tarihler birçok şeyi anlamak için önem kesbediyor.  

Ludovico di Varthema’nın Şam notları

Avrupalı seyyahların Arap yarımadasına, seyahatnamelere konu olan ilk ciddi seyahatlerinin 16. yüzyılda başladığı anlaşılıyor. Bu seyyahların bir kısmı maceraperest bir ruhla böyle bir yolculuğa çıkarken, büyük bir kısmı Müslümanlığın manevî merkezi olan Mekke’yi tanımak için özel bir görevle bölgeye gönderilmişlerdir. Ancak gayrimüslimlerin Mekke’ye girmesi yasak olduğu için bu kişiler ya Müslüman kılığına girerek ya da güya Müslüman olarak bu ziyaretleri gerçekleştirebilmişlerdir. Bu doğrultuda Mekke’ye giren ilk Batılı seyyah, paralı bir asker olan İtalyan Ludovico di Varthema olmuştur. Yazının ilk bölümünde, Varthema’nın Mekke’ye gitmeden önce uzun süre kaldığı Şam’a dair hatıralarını paylaşıyoruz.

Bizden Size

O günü hiç unutmuyorum: Bayezid Devlet Kütüphanesi Müdürü Şerafettin Kocaman Bey’in odasında, bembeyaz sakallı bir zat, elimi elinin içine alıp dizlerinin üzerine yerleştirdiği kalınca bir yazma eserin sayfalarında gezdirmişti. Hem gülümsüyor hem de “Dokun evladım” diyordu, “buna dokunmak her zaman nasip olmaz. Bu, Dîvânu Lugâti’t-Türk’tür”. Ta ilkokuldan itibaren adını sürekli duyduğum bir kitabın dünyadaki tek nüshasına dokunmak… Heyecanımı tahmin edersiniz. Bembeyaz sakallı zat, Mehmet Serhan Tayşi, 2003’ün tatlı bir bahar gününde Dursun Gürlek Bey’in tavassutuyla gerçekleşen o tanışmada Dîvânu Lugâti’t-Türk’ü, Kâşgarlı Mahmud’u, Ali Emîrî Efendi’yi ve daha birçok şeyi öylesine hoş bir üslupla anlatmıştı ki, dayanamayıp “Efendim, hatıratınızı yazıyor musunuz?”...

Derin Tarih