Bizden Size

Osmanlı ordusuyla Sırp Prensi Lazar Hrebelyanoviç komutasındaki Hıristiyan kuvvetlerinin 1389’da karşı karşıya geldiği Kosova Ovası, tam 600 yıl sonra, 28 Haziran 1989 günü -savaşın yıldönümünde- yaklaşık bir milyon Sırp milliyetçisini ağırlıyordu. Gün boyu devam eden etkinliklerin en dikkat çekici kısmı, Sırbistan Devlet Başkanı Slobodan Miloseviç’in yaptığı uzun ve hamasî konuşmaydı. Savaşta ölen Sırpların anısına 1953’te inşa edilen 25 metre yüksekliğindeki anıtın (Gazimestan) önünde konuşan Miloseviç, sözlerine Kosova Savaşı’nın Sırplar ve bütün Avrupa için önemini hatırlatarak başladı. “Savaşın yıldönümünde, Sırbistan artık kendi devletine, ulusuna ve ruhî bütünlüğüne kavuşmuştur. Bugün artık Kosova Savaşı’nın gerçekleriyle efsanelerini birbirinden ayırmak çok zor hale gelmiştir. Zaten...

Tokat Zile Kalesi

Tokat, asırların biriktirdiği kültürü ve medeniyetiyle ziyaretçisini büyüleyen kadim bir durak. Zile Kalesi ise yalnızca bir savunma yapısı değil; Roma’dan Osmanlı’ya uzanan tarihî hafızanın en ihtişamlı tanığı. Gaius Julius Caesar’ın “Veni, Vidi, Vici” sözleriyle tarihe geçen zaferi de bu topraklarda yankılanır. Beş bin yıllık geçmişiyle katman katman derinleşen Zile, inançtan sanata, ticaretten efsaneye uzanan çok yönlü bir mirası muhafaza eder. Bugün ise bizi, Zile Bağları’nın dinginliğinde geçmişle geleceğin iç içe geçtiği benzersiz bir yolculuğa davet ediyor.

Bir film, bir şarkı, bir aşk hikâyesi, bir bestekâr

Tarihin kıyısında kalmış küçük bir rivayet, bir roman, bir beste ve kayıp bir film… Hepsi bir araya gelince karşımıza hem sinema hem musiki hem de kültür tarihine uzanan büyüleyici bir hikâye çıkıyor. 1950 yapımı “III. Selim’in Gözdesi”, Mısır filmlerinin etkisiyle şekillenen erken dönem Türk sinemasının izlerini taşırken, ardındaki anlatı bizi Sadullah Ağa’nın hayatına ve III. Selim devrinin sanat iklimine götürüyor. Gerçek ile efsanenin iç içe geçtiği bu yolculukta, bir bestekârın kaderi ile bir filmin kayboluşu âdeta birbirine paralel ilerliyor. Hem Yeşilçam öncesi sinemanın serüvenini hem de Osmanlı musikisinin zarif dünyasını yeniden keşfetmeye hazır mısınız?

Rusya’nın Agresif Balkan Politikasının Arka Planı

Agresif Balkan politikaları nedeniyle Rusya, bölgedeki savaşlarda yüzbinlerce askerini kaybetti. Sadece Kırım Savaşı’nda ulusal borç 108 milyon rubleden 533 milyon rubleye fırladı, 1878’de ise kâğıt para %31 değer kaybetti. Öyleyse tek kilometrekare toprak dahi kazandırmayan ve Balkanlar’da Rus nüfuzunun tesisine de hizmet etmeyen bunca savaşa değer miydi? Üstelik bunca fedakârlığa rağmen bağımsızlıklarını kazanan Balkan halkları, Avrupa devletlerini Rusya’ya tercih edeceklerdi. Görünen o ki 19. Yüzyılda Balkanlar’daki politik oyunda Osmanlı kadar Rusya da kaybetmişti.

Bizden Size

Tarihin en ihtişamlı devletlerinden biri olan Osmanlı İmparatorluğu, geride bıraktığı çok boyutlu ve derin izler sayesinde sadece Müslüman zihinlerde değil, Avrupa’da -hatta Afrika ve Asya’da- bugün hâlâ yaşamaya devam etmektedir. Osmanlı güneşinin ışıkları öylesine güçlü ve parlaktır ki, bu durum, bilhassa Anadolu’da Osmanlı öncesinde var olan birikimin gözlerden kaçmasına yol açabilmektedir. “Osmanlı öncesinde” derken kastettiğimiz dönemlerin başında elbette Türkiye Selçukluları -Anadolu Selçukluları geliyor. Oysa Türkiye Selçuklularının hâkim olduğu asırlar, “Osmanlı’yı hazırlayan mukaddime” olarak tavsif edilmeye layık bir medeniyet devrine işaret eder. Bu sayımızda, Türkiye Selçukluları döneminde Anadolu’yu âdeta bir vücudun içindeki damarlar gibi saran kervansaraylar ağına odaklanıyoruz. Niçin sadece kervansarayları...

Sancak ve Preşova’da Osmanlı Ruhunu Yansıtan Ramazanlar

Sancak ve Preşova’da Ramazan, çarşıların canlandığı, camilerin dolup taştığı, sofraların bereketle kurulduğu bir zamandır. Pitica’dan Boşnak pilavına uzanan zengin ve bereketli sofralar, iftardan sonra şenlenen sokaklar ve bayram coşkusu, bu topraklarda Osmanlı mirasının hâlâ yaşadığını gösteren güçlü ve köklü bir kültürel hafızayı gözler önüne sermektedir.

Babadan Oğula Merhamet ve Hicran Notaları: “Kimseyi Perişan Etme Allah’ım…”

Alaeddin Yavaşça’nın bestesiyle ölümsüzleşen bir güftenin izini sürerek musikinin derinliklerinden Türkiye’nin çalkantılı yıllarına yürüyoruz. Hikâyenin merkezinde hekim, şair ve talihsiz bir baba olan Rahmi Duman var. İstanbul Erkek Lisesi’nden 12 Mart döneminin karanlık günlerine uzanan bu hatıra, bir aşk şarkısının arkasındaki yakıcı hakikati gözler önüne seriyor. Musikinin kudretiyle yoğrulmuş bu dram, sanatın hayattan nasıl doğduğunu ve acıyı ruhu titreten bir esere nasıl dönüştürdüğünü gösteriyor. İşte, ağlayan gözlerin merhamet ve hicran notaları olan o mısralar…

Tarikatları ve Cemaatleri Nereye Bağlayalım?

Tekke ve zaviyelerin kapatılmasının üzerinden tam bir asır geçmişken tasavvuf tarihçisi Hasan Kâmil Yılmaz’ın riyasetinde Meclis-i Meşâyih Defterleri 9 ciltlik bir külliyat olarak neşredildi. Önemli bir müessesenin bugüne intikal eden hemen bütün defterlerini ve evrakını ilmî usullerle Latin harflerine aktararak, özetleri ve künye bilgileriyle veren bu külliyat pek çok sahaya ışık tutacaktır. Zira tekke ve medreseler, İslâm dünyasının ilim-irfan-fikir-sanat- edebiyat-halk kültürü sahalarını ve yaşama üsluplarını etkileyen en önemli müesseselerdi.

Bizden Size

Ellerini kaldırdıkça kaldırmıştı. “Bana verdiğin sözü ve ahdini tahakkuk ettirmeni bekliyorum!” diye yalvarıyordu, durmaksızın. Israrla kollarını yukarıda tuttuğu için, ridâsı omzundan düşüyor, ama o aldırmadan duayı sürdürüyordu. Karşı karşıyaydılar işte. Çok değil, iki sene önce kendilerini çok sevdikleri Mekke’den çıkaran kibirli ve inkârcı güruh, şimdi Bedir’de yalın kılıç karşılarındaydı. Hz. Peygamber, ilahî vaadin yerine gelmesi için ısrarla Rabbine yakarırken, melekler kılıçlarını çoktan kuşanmıştı. Ve elbette zafer, o bir avuç mü’minin olacaktı. Tarihler, hicrî ikinci yılın Ramazan ayının 17’nci gününü (12 Mart 624) gösteriyordu. * * * Çekilen onca sıkıntının ve verilen zorlu sınavların ardından, Müslümanlar akın akın Mekke’ye giriyordu. Kan...

İstanbul’u Kaybetmek Neden Kıyamet Alameti Oldu?

Doğu Roma İmparatorluğu’nun Hıristiyanlaşmasıyla birlikte Kostantiniye’yi kaybetme korkusunun kıyamet söylenceleriyle iç içe geçtiği görülür. 1453’te şehir Türklerin eline geçtiğinde halkın Ayasofya’da kıyameti beklemesi bundandır. Şehrin Osmanlı hâkimiyetine girmesiyle birlikte bu söylenceler Türkler arasında yayılmış ve bu defa mesiyanik rivayetlerle örülen İstanbul’u kaybetme korkusunu omuzlamak onların nasibine düşmüştür. Böylece kentin Türk ahalisi başına gelen her felaketi kıyamet alameti olarak görüp İstanbul’u tehdit eden her düşmanı Deccâl bildi.