TEOMAN DURALI: OSMANLI’NIN YIKILMASININ SEBEBİ KAVMİYETÇİLİK MİKROBUNUN BULAŞ-TIRILMASIDIR

KONUŞAN: MUSTAFA ARMAĞAN, MEHMET ÖNDER

 

Mehmet Önder: Kavmiyetçiliği bir zehir olarak tanımlıyorsunuz. Türkçülük davası güdenlerin pek çoğu Türk değildi notunu da düşüyorsunuz. Eğer böyle bir tespitte bulunursak bu işin altında çok daha farklı meseleler var demektir, değil mi?

Teoman Duralı: Ya siyasî bir hinlik vardır. Burada ben kötü bir niyet ararım. Başka olaylarda da bir kompleks, bir hastalık vardır. O millete yaranmak için ben 10 bin yıllık Türküm derler.

Mehmet Önder: Bu Nazizmin ari ırk teorisinin bir yansıması değil mi?

Teoman Duralı: Evet. Tabii bizde bu sadece 1920-30’ların olayı değil. Daha da geriye giden bir olay. Biliyorsunuz ki 1880’lerden itibaren, yani Abdülhamid döneminde Almanya’dan hocalar getiriliyor. Başta Harbiye’ye. Almanya’nın hastalığı Napolyon Fransası’nın işgalinden sonradır. 1815’den itibaren Almanya’da aşırı bir milliyetçilik furyası baş gösterir ve önce felsefî çerçeveleri çizilir. En başta büyük Alman filozofu Johann Gottlieb Fichte yer alır. Nihayet 1800’lerin sonlarında had safhaya ulaşır. Bireyler gibi milletlerin de kendilerine mahsus birtakım özellikleri vardır. Bazı milletler aynı kişiler gibi kurnazdır, zekidir, akıllıdır, saftır. Almanlarda ise saflık vardır. Çok kolay bir şekilde aşırılığa kaçarlar. İngilizler ise tam tersidir, hin oğlu hindir. Yahudilere çok benzerler. Aralarında kavmî bir bağlantı olmamakla birlikte benzerler. İngiliz-Yahudi medeniyeti burada birleşir.

Bu adamlar buraya geldiklerinde Harp Okulundan başlamak üzere Tıbbiye, Mülkiye gezmişlerdir. Fakat ilk girişler harbiyedir. Çünkü bizim en önemli tutamağımız harbdir, ordudur. Buraya gelip kendi kafa yapılarını aşılarlar. Buraya ayak uydururlar. Yani burayı Almanlaştırmak için girmezler ama zihniyetlerini Türkleştirmeye gayret ederler ve Türk milliyetçiliğinin ateşini yakarlar. Öbür tarafta da bunu kullanmaya yatkın başka bir unsur vardır, onlar da Yahudilerdir. Bize bu kavmiyetçilik mikrobu nereden bulaştı? Dedim ki, 1880’lerden itibaren Almanya’dan Harp Okuluna gelen Alman subaylar, ülkelerinde yükselişte olan kavmiyetçiliği bize aşılamaya başladılar. Bunu bir çeşit içgüdü ile yaptılar. Yani bilintizam böyle bir şey düşünmediler. O kendi kafalarındaki ruhlarında taşıdıkları anlayışı Harp Okulu talebelerine zerk etmeye başladılar. Nitekim bunlar arasında Enver Paşa, Mustafa Kemal Paşa da var.

Kavmiyetçilik fikrini farklı bir yönden bize aşılayan diğer bir unsur Yahudiler olmuştur. Fakat onların maksatları değişiktir. Bizde bırakın kavmiyetçiliği, milliyetçiliğin gölgesi bile yoktur. Böyle bir anlayışın zerresi yoktur. Bizdeki hâkim görüş ümmetçiliktir. Bu birliği, imparatorluğu yıkmanın yolu, içerisine kavmiyetçiliğin sokulmasıydı. Öncelikle Hıristiyan unsurlar üzerinde çalışıldı, başta Yunanlar olmak üzere.

Yunanlarda Yunan kavramı yoktur. Onlar kendilerini Rum kabul ederler. Ben Kapalı Çarşı’da çalışırken, çalıştığım yerin sahibi Rum idi. Ben de o vakit fakültede Yunanca derslerine devam ediyordum. Bir gün gittim, “usta bak, ben sana Yunanca bir metin okuyacağım” dedim. “Nedir?” dedi. Platon’dan bir parça okudum. Anlamadığını söyledi. “Nasıl yani, sen Yunan değil misin?” dedim. “Hâşâ, hayır biz Rumuz” dedi. “Bu metnin yazarı kimdir?” diye sordu. “Eflatun” dedim. “Efendimizden önce mi yaşamış, sonra mı yaşamış?” diye sordu. Efendimiz dediği de Hazreti İsa. Önce yaşamış, dedim. Al bunu, götür dükkândan, dükkânın uğurunu kaçırır, dedi. Daha sonra bunu Yunanistan’dan gelenlerle de konuştum. Kendilerinde böyle bir Helen anlayışının olmadığını söylediler. Bu fikri 19. yüzyılın başlarında Fransa’dan, İngiltere’den gelen misyonerler sokmuş. Siz Helen’siniz, büyük bir medeniyetin evlatlarısınız, bu barbarların boyunduruğuna nasıl girersiniz, şeklinde fikirler söylemişler.

Mehmet Önder: Benim küçüklüğümde Tarsus Amerikan Koleji vardı. Tarsus tarihî olarak çok mühim bir yerdir ama çok küçüktür. Oraya Amerika neden gelir de bir kolej açar diye düşünürdüm. Sonra fark ettim ki Balkanlarda, Arap coğrafyasında ve daha pek çok muhtelif yerde bunun örnekleri var. Nihayetinde bu faaliyet nelere sebep verdi hocam?

Teoman Duralı: Ayrılmalara ve parçalanmalara sebep oldu. Araplara, sizi Türklerden kurtaracağız, büyük bir devlet olacaksınız vaadini verdiler ve bin parçaya ayırdılar. Bugün Araplar kadar parçalanmış kim var ki? Bir de Balkanlar var. Bir yemeği bir bütün olarak yemek var, parçalara bölüp kolayca yutmak var.

Mustafa Armağan: Osmanlı’nın diğer milletlere de bakışı hep din merkezli olmuştur. Cığalazâde Sinan Paşa mesela. Cağaloğlu semtine ismini veren bu zat İtalyan bir denizcidir. Daha sonra kendisi Osmanlı’ya gelmiş ve Kaptan-ı Deryalığa kadar yükselmiştir. Osmanlı için bu ırkçılık meselesi hiçbir zaman önemli olmamıştır. Her milletin kendi millî, dinî hususiyetlerini koruması için devlet bir hakem rolü görür. Mesela İzmir’de bir zengin Yahudi ile fakir Yahudi arasında alacak verecek meselesi olduğunda oradaki hahambaşına gitmeleri gerekir normalde. Fakat hahambaşı zengin Yahudi’yi kollayacağı için fakir Yahudi hahamhane yerine Osmanlı kadısına gitmeyi tercih ederdi. Kadının önüne çıktıkları zaman da kadı onlara soruyordu: İslam hukukuna göre mi, Yahudi hukukuna göre mi yargılanmak istersiniz? Ne kadar muhteşem bir tablo…

Devamı Derin Tarih Ekim Sayısında… 

Benzer konular