Osmanlı güneşinin artık gurûba doğru meyletmeye başladığı ve geniş bir coğrafyanın her köşesinde çözülme alametlerinin belirdiği o zor zamanlarda, bugün bile hâlâ isimleri canlı biçimde anılan bazı mühim şahsiyetler yetişmiştir. Bunu hem Osmanlı toprağının mümbitliğiyle hem de mezkûr zevatın kendi kabiliyetleriyle izah etmek mümkündür. Onlardan biri, hiç şüphesiz ki Ahmet Cevdet Paşa’dır (1823-1895).
Bulgaristan’ın Lofça kasabasında, Kırklareli’nden Prut Savaşı’na (1711) katılmak üzere ayrılan, sonrasında da Lofça’ya yerleşerek orada kalan Yularkıran Ahmed Ağa’nın torunu olarak doğan Ahmed Cevdet Paşa, ilmî çalışmalarının yanı sıra bürokrasi ve siyaset basamaklarını da hızlı bir şekilde tırmanan, bereketli ömrüne çok fazla vazife ve makam sığdıran, tüm bunlarla birlikte birçok önemli esere imza atmayı da başaran bir şahsiyettir.
Derin Tarih olarak, vefatının yıldönümünde, çağının çok ötesinde bir ufka sahip bulunan bu Osmanlı münevverini yad etmek istedik. Merhum Paşa’nın hayatına, şahsiyetine, eserlerine ve bıraktığı izlere dair geniş malumatı dosyamızın sayfaları arasında bulacaksınız.
Ahmet Cevdet Paşa’ya dair şu anekdotu, onun hadiselere ve tarihe bakış açısını gösteren, aynı zamanda biz sonraki nesilleri kendisinin yarım bıraktıklarını tamamlamaya çağıran çok çarpıcı bir hatıra olarak zikretmek istiyorum:
Paşa merhum, kaleme aldığı Târîh-i Cevdetin 12’nci ve son cildini Sâdullah Paşa’ya göndermiş. Kitap 1826’ya kadar olan hadiseleri ihtiva ettiğinden, Sâdullah Paşa, “Esas 1826’dan sonrasını yazmalısınız, çünkü bizzat içinde bulundunuz” deyince, Ahmed Cevdet Paşa şu cevabı vermiş:
“Asr-ı hâzıra takarrub olundukça iş ağırlaşıyor. Hakâyik-i ahvâli tasrih değil, telmih bile güçleşiyor. İlerisini artık ahlâfa bırakmak lâzım-ı hâldendir.” (Aktaran: Prof. Dr. Ali Akyıldız, Tarihçilik ve Yöntem Üzerine, s. 22).
Yeni sayılarımızda, hayırla görüşmek üzere…
