TARİHE MUSTAFA ARMAĞAN KALEMİNDEN BİR İMZA

KONUŞAN: SAMET TINAS, MİRZA MAHMUT DEMİR, ÖZLEM KOCUKELİ ÖZBAY

 

Yazarlığınızın 41. yılı olması hasebiyle neler hissettiğinizi merak ediyoruz. Tarih’e nasıl geçiş yaptığınızı da…?

 

Yazarlık benim için ideal değildi. Sonuçta yazar oldum fakat ben başlangıçta okur olmak için yola çıktım. Hayatımın bir yerinde içime kaliteli kitaplar okumak gibi bir yangın düştü. Orta okuldayken harçlıklarımı biriktirerek kitaplar almaya başladım. Sonrasında bir seneliğine okulu bırakma maceram oldu. Kendime iyi bir kütüphane kurmak için inşaatlarda çalıştım. O zamandan kalan kitaplarıma baktığımda gerçekten iyi kitaplar seçtiğimi düşünüyorum. Edebiyat ve sanat ile başlayıp daha sonra düşünceye doğru kaydı okumalarım. İstanbul Üniversitesi’nde ise ilgi alanım daha çok felsefe ve sosyolojiye kaymıştı. Edebiyat bölümünün derslerinden ziyade felsefe bölümünün derslerini takip ederdim. Oradan öğrendiğim ise Nihat Keklik Hoca’nın “Toplu iğne gibi olmak”tan başka bir şey değildi. Kendisi öğrencilerine, “Metinlerin veya sistemlerin arasında kaybolmayın, başınız her zaman dışarıda kalsın” derdi. Bu cümle beni çok etkiledi. Hayatımda bu yöntemi kullandım.

Bursa’da kaleme aldığım ilk yazım edebiyat tarihi üzerineydi. Bu yazımda “Vatan coğrafyasının kültür ve sanattaki rolü”nü merak etmiştim. 18 yaşındaki bir genç için çok erken fark edilmiş bir meraktı. “Unamuno’da Trajiğin Anlamı” ilk olarak İstanbul’da Yönelişler dergisinde çıkmış olan yazımdı. Bugün bile sorduğumuz zaman pek çok kişinin bilmediği bir mesele bende merak uyandırmış ve trajik kavramı dikkatimi çekmişti. Dolayısıyla buradan giriş yaptım lakin zamanla felsefe yönüm, edebiyat yönüme baskın çıktı. Bir ara Yönelişler dergisinde semantikle, Abdülkerim Suruş’un Molla Sadra üzerine yazdığı kitabıyla alakalı birtakım yazılar kaleme aldım. Bu arada İngilizce öğrendim. İngilizce öğrenirken Batı’nın felsefe ve bilim tarihi litaratürüne girdim ve orada okumalarım başladı. Dolayısıyla yazma işlerimi çeviri işleri engellemiş oldu fakat bir meselede demlenmiş oldum. Bana göre, yabancı dil öğrenmeyen bir kişi kendi dilini de tam mânâsıyla öğrenemiyor. Ancak bir ayağını yabancı dile bastığın zaman kendi dilinin ne olduğunu fark ediyorsun. Yabancı dili, kendi imkanlarımla metin İngilizcesi üzerinde öğrendim. İlk yaptığım şey de kendim için çevirdiğim yazılar haricinde Fritjof Capra’nın Turning Point adlı kitabını tercümeye başlamaktı. Nitekim 1989 yılında bu kitap İnsan Yayınları’ndan çıktı ve bugüne kadar da 4-5 baskı yaptı. Türkiye Yazarlar Birliği benim bu tercümeme ödül vermişti. Sevgili Erol Göka teklif etmişti. O dönem ve hâlâ şimdiki zaman için çok yeni bir kitaptı.

Bir süre tercümelerle uğraştım. Lakin zamanla kendim bir şeyler ortaya koyma noktasına geldim. Yazmaya başladım. O dönemde çok tartışılan modernite-postmodernite üzerine okumalar yaptım. Postmodernizmin getirdiği farklılık, Türkiye’de Kemalizm ve Pozitivizmin teşvik ettiği kısır aydınlanmacı bakışı aşmaya vesile olmasıydı. Yani sabit bir gerçekliğin olmaması, farklı gerçekliklerin var olması tarzındaki düşüncelerle koçbaşı gibi yardımcı oluyordu bu tip düşünceleri aşmamıza. Benim hâlâ devam eden bir derdim vardı ve gelenek meselesini önemseyen biriydim. Bizim bir geleneğimizin olduğunu, toplu iğne başı gibi unutmamaya çalışıyordum. Nasr, Guenon ve Schuon’un kitaplarıyla haşır neşir olmak benim için sağlam bir tutamak oluşturdu. Dolayısıyla oradan gelerek gelenek modernite-postmodernite üzerinde yazılar yazmaya başladım. 1995 yılında çıkan Gelenek ve Modernlik Arasında adlı kitabımda bu dönemin ürünlerini yayımlamış oldum. Oradaki esas fikrim şuydu: Modernite geleneğin yerine geçiyor; postmodernite ise modernitenin yerine; iç içe halkalar gibi geçiyorlar. Peki burada postmodernizme takılmak, bizim derdimize derman olacak mı? Çünkü bizim modernite ile maceramız, postmoderniteye geçer geçmez çözülecek bir kolaylıkta değil. Dolayısıyla gelenekten moderniteye, moderniteden postmoderniteye geçilirken Batı’nın geçirdiği süreçleri incelemeye başladım. Orada, gelenekten moderniteye pek çok kavramın, düşünüş biçiminin geçtiğini; oradan da postmoderniteye pek çok mirasın sirayet ettiğini ve adamların ısrarla kendi modern gelenekleri üzerinde resim sanatı, felsefe gibi kavramlarda etütler, tartışmalar yaptığını görünce “Acaba burada bir tuzağa mı düşüyoruz? Biz Batı’nın meselelerini konuşurken kendi meselelerimizi ihmal mi ediyoruz? Bir başkasının hayalini kendi hayalimiz gibi mi görmeye başlıyoruz?” gibi sorular kafamda cevelan etti. Daha sonra bu tip soruları başkalarının da sorduğunu fark edince bu sefer “Bizim geleneğimiz neydi ve modernite ile nasıl karşılaştı?” sorusunu sordum kendime. Ardından geleneği öğrenmek için tarihin öğrenilmesi gerektiğini fark ettim ve tarihe yöneldim. Dolayısıyla tarih okumalarım böyle bir süreç takip etti. Edebiyat-felsefe-sosyoloji-tarih silsilesi ile ‘gerçekte ne olmuştu?’ sorusuna cevap aradım. Okumalarım devam etmekle birlikte temalarım artık tarihin etrafında şekillenmeye başladı.

 Devamı Derin Tarih Nisan Sayısında… 

Benzer konular