Ülkesini Kurtarıp Ruhunu Sömürgeleştirenler!

“Her beşerî varoluşun büyük bir kısmı uyanık dilin, kuru gramerin ve dörtnala nesrin anlamlı kılamayacağı bir durumda geçer.” diyordu James Joyce, Finnegan’ın Uyanışı’nı yazdığı demlerde. Virginia Woolf ise çeyrek yüzyıl sonra günlüğüne şunları kazıyordu: “Kitaplarıma romanın yerine geçecek yeni bir isim icat etmeliyim. Yeni ama ne?” (Deborah Parsons: Theorists of the Modernist Novel, Routledge, 2007, s. 1.) Tevarüs ettikleri roman adlı edebî türde, onları tam tatmin etmeyen bir nitelik vardı. Yeni ve ‘derin’ gerçekliği, eski ‘dil’ ile ifade etmede zorlanıyorlardı. ‘Modernist’ roman bu ifade sıkıntısından doğdu. Fatma Barbarosoğlu da son kısmına kendisini eklemek zorunda kaldığı ve henüz uygun bir ad bulamadığım Uzak Ülke başlıklı kurgusunda, yeni/derin bir gerçeğe ses veriyor: Osmanlı Devleti kadar muhteşem bir şahsiyet olan Ahmet Cevdet Paşa’nın kızı, ilk kadın romancımız Fatma Aliye, 10 yıl ülke ülke, şehir şehir arayıp da bulamadığı, Katolik rahibesi olmuş kızı İsmet’in kaderine kendi roman kahramanlarıyla adeta istikamet vermiştir! Romancı, karanlıkta gören şamandır. Ama hayal meyal gördüklerini galiba tam seçemeden kaydediyor; kahramanları, çocuklarını etkilemeye başlayınca da şaşırıyor.

Benzer konular